24 Eylül 2025 Çarşamba

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 102

Bu ülkede fikir derç etmek külfetli bir iş. Hele bir de benim gibi Oflu cesaretiyle yazmak epeyce masraflı bir iş. Hocam, girme o konulara, yazma diyorlar bana. Bu insan olmayı bırak, demek gibi bir şey benim için. Ülkene sahip çıkma, demekle aynı şey. Bırak politikacılar ülkeyi köleleştirsin, sen karışma. Eh öyle olamayacağımız için yazıyoruz. Yazarken de haliyle hislerimize yenik düştüğümüz kelimeler oluyor. 80.000 aforizma ve analizde 8-9 adet. Yani politikacılar, toplumun önüne çıkmış kerameti kendinden menkul aydınsı tipler. Onlar topluma karşı her türlü sözü söyleyebiliyor, yalanı iftirayı atıyor. Siz aynı şekilde karşılık verdiğinizde sizi hemen dava edip cezalandırıyorlar. Ve size bir şey söyleyeyim mi, yargılamıyorlar, direkt ceza veriyorlar. Ya bakın, şaka değil söylediğim, SS subayı davasında beni savcı yargıladı, hakim değil!
Şimdi gül gibi bir davamız daha oldu! Açan kişi; Muhammed Ali Fatih Erbakan! İsme bakıyorsun; ağır siklet boks şampiyonu gibi başlıyor. 200 şehir fethetmiş padişah gibi devam ediyor. Ve yüksek mühendis ve mücahit Erbakan gibi de bitiriyor. Bir yanıyla Şehzade oğlan gibi. Yani Osmanlı devri olsaydı benim kelle gitmişti. "Tiz elden kellesi vurula!" Nereden nereye geldik! MGV için çay ambarlarında aç susuz çay toplamaktan, Şevki Yılmaz mitingi için pankart yazmaktan, Ulucami aclusundaki gösteride polis copuyla parmağı kırılmaktan, Uludağ Üniversitesi mescidi önünde dört yıl bildiri dağıtmaktan vs. bu günlere. Demek ki başımızdan Milli Görüş geçiyor.
Ne demişiz Fatih Erbakan'a! Saadet Partisi'nin genel merkezini çaldın. Parti Milli Görüşçülerindir, babasının oğlu diye geçinenlerin değil. Bu kafayla gidersen ileride seni çok fena edecekler. Böğürtünü her yerden duyacağız. Bizde köpeğin hatırı olmasa da köpeğin sahibinin hatırı var, demiştik. Belli ki Fatih bunu nefis yapmış. Ya da partiden çaldıkları suyunu çekti, para lazım ona. Yani avukat vekaletinin üçte birini istiyor Fatih! Bu yazılar, açılan davalar ileride siyaset yapılırken bazı karakterlerin ve karaktersizlerin teşhisinde belge olarak arşivlerde yerini alacaktır. Kimse boş sözle siyasetten rol kapmaya çalışmasın. Bu iktidarla ve Milli Görüş hareketine tebelleş olmuş sahtekârlarla dava sürtüşmeleriniz esas alınacaktır.
Bu itibarla, daha önceki hukuk davalarımızda bize yardımcı olmuş arkadaşları dışarıda tutarak, durumu müsait olanların işin maddi kısmında Av. Veysel İlhan ile irtibat kurmalarını istirham ediyorum. Biz bu ülkede onurlu insanlar, feraset ehli Müslümanlar ve de talana bulaşmamış Milli Görüşçüler olarak duruşumuzun bedelini ödemeye razıyız. Bu ülkede Müslüman olmanın çilesi bizim zorumuza gitmiyor. Zorlarına gidenler düşünsün. Şöyle de düşünebiliriz. Rahmetli Erbakan'ın hayırsız bir evladı vardı, yolsuz kaldı, ona ufak bir teberrüde bulunuyoruz. Dedik ya ol şeyin hatırı olmayabilir ama sahibinin hala hatırı var bizde.

"Devleti size tanıtacağız!" diyor bazı Falanjistler sosyal medyada! "Devleti size tanıtacağız!" Nemrut'un itaat bekleyen balbalları gibi. Kan içme vakti gelmiş III. Vlad gibi konuşuyor. "Devleti size tanıtacağız!" Aslında Falanjist'in burada devlet dediği şey kollektif bir hukukun üzerine inşa edilmiş üesses bir düzen değil. Falanjistin kafasındaki devlet bir tür Drakula keyfiyeti. İçinde Kurtlar İmparatorluğu var. Üretime çöreklenmiş mafya düzeni var. Hırsız, yalancı politikacılar var. Cemaat tarikat zırcahilleri var. Halkın sağlığına tarımına göz dikmiş küresel işbirlikçileri var. Ama o devlette herkesi bağlayan anayasa yok, alt kanunlar yok. Bağımsız yargı yok, bağımsız medya yok, özerk akademi yok. İktidarı denetleyen meclis yok. Devletin diğer bağımsız kurumları yok. Falanjistin bize tanıtmayı düşündüğü devlette tek adam hariç kimsenin söz hakkı yok. Muhalif partilere yer yok. Ama eşkıya ile müzakereye yer var. O devlette insan olana yer yok, katillere, tecavüzcülere, iktidar yalakalarına, meczuplara, cahillere, muhterislere yer var. Bu kindar Falanjist'i önce bir hukukla tanıştırmak lazım. Sonra hayatın uyulması gereken basit ahlak yasalarıyla tanıştırmak lazım. Bu aşağılık Falanjist şarlatana şartlar oluştuğunda her insanın İmam Rabbani ile İblis aleyhillane arasındaki bütün makamlara çıkabilecek bir varlık olduğunu, hatta sizdeki Allahsızlık ve imansızlık düzeyini solda sıfır bırakacak birçok insanın var olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Asıl biz sizin devletin kurumlarının, kanunların arkasına saklanarak yaptığınız çeyrek asırlık hırsızlığı, arsızlığı hukukla tanıştıracağız. Size hukuk nedir, mahkeme nedir, bir ülkede iktidar olmak size her şeyi yapma ve söyleme hakkını vermediğini öğreteceğiz. Artı asıl biz size devlet ve hukuk denilen soğukluğu öğreteceğiz.

AKP iktidarı devrinde CHP'nin başına gelenler hakkında;
Nasıl ki sosyolojide "Katı olan her şey buharlaşıyor!" kuralı var, aynı şekilde günümüzde Sovyetik olan her şey de parçalanıyor, prensibi geçerli. Yani geçen yüzyılın imparatorluklar sonrası ölçekli yapıları, ideolojik katılığı olan her şeyi dünyadaki küresel sistem kendi kavramlarıyla, yöntemleriyle öğütüp tuzla buz ediyor. Kuşkusuz CHP Türk siyasetinde hâlâ en katı ideolojik yapıya sahip bir parti durumunda. CHP ülke ile ilgili köklü meselelerin çözümüne dair siyasi vizyona sahip olmaktan ziyade ülkeye ideolojik patronluk yapma eğiliminde olmuştur hep. Eh haliyle günümüz dünyasının sosyo-politik gerçekleri bu türden bir siyasî hergeleliğe müsaade etmiyor. CHP, ülkenin meselelerini sahiplenip siyaset yapmakla, ideolojik patronlukla siyaset esnaflığı yapmak arasındaki o ince çizgiyi kavrayamadı, kavrayacağa da benzemiyor. Dolayısıyla nasıl ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ona bağlı bir dizi askeri ve iktisadi kurulup dağıldı, aynı şekilde 2000'lerin başında ülkedeki KİT'ler özelleştirildi. Ülkenin diğer kurumları yapısal olarak dönüştürüldü, siyasî partiler küresel düzene sorun çıkarmayacak şekilde çeşitli operasyonlarla dizayn edildi. Aynı şekilde CHP de bu küresel paradigmadan parçalanarak nasibini alıyor.
Buna sebep CHP ülkenin yekûnunu sahiplenerek siyaset üretemiyor. Siyaseti iktidarın yaptıklarına yüzeysel reaksiyonlardan ibaret. Siyasal İslamcı iktidar CHP'yi rahatça kavgaya çekebiliyor. Oysa uzun vadede CHP'ye lazım olan strateji ile muhalif toplum adına siyaset üretmek olmalıydı. Kaldı ki CHP yapısal olarak kliklerden oluşuyor ve parti içi çekişmelerin en sert olduğu parti hüviyetinde. Dolaysıyla iktidar CHP üzerinde kurduğu baskıyla hem ülkede tesis ettiği rejimi sertleştiriyor, hem de kendisine sadakat konusunda şüpheye düşen seçmenini konsolide etmiş oluyor.
Terörsüz Türkiye umuduyla masaya oturanlara sadece terörsüz Türkiye değil, aynı zamanda demokrasi olmayan bir Türkiye arzu ettiğini ima ediyor. Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet prensibi gereği CHP'yi bölmeye iktidarına uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi planlıyor.
MHP'yi iktidara verdiği destekle bitirdi. İyi Parti'yi yeni Anayasa için ikna etmesi mümkün değil. CHP'yi parçalayıp işine yarayacak bir yapıya dönüştürmesi en mantıklı olanı. Bu vetirede DEM'i de oyalıyor. Ülke siyasetindeki umumi manzara şimdilik bundan ibaret.

Siyasal yozlaşmaya paralel olarak toplumda yaşanan çürüme ve ahlaki çözülmeye dair.
Cemil Meriç'in sözüydü. "Her toplum bir kitaba dayanır." Bu kitap ya ahlaki ilkeleri ihtiva eden kutsal bir kitaptır, ya da İngilizlerin Magna Carta'sı gibi hukuki niteliği olan bir toplum sözleşmesidir. Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau'nun modern toplumların temelini oluşturan esas şeyin Toplum Sözleşmesi olduğunu belirttiği gibi. Bir de toplumların dayandığı kutsal kitapların, yasaların koyduğu kuralların gerçek hayatta neye tekabül ettiği hususun incelenmesi bahsi vardır. Yani toplumlara nizam veren yasaların da bir ruhu vardır. Bu bahiste yine Fransız düşünür Baron De Montesque'nun Kanunların Ruhu Üzerine adlı eseri okumaya değerdir. Ve tabii ki bir klasik olarak Eflatun'un Devlet'i.
Bir de XIV. Luis Le Grand'ın (Büyük Luis) söylediği "Devlet benim!" sözü var. Yani kanun koyucu benim! İşte bu söze bir tahdit koyup oluşturulan düzen bugünkü modern devlettir. Yani her şeyin kanunla, kuralla belirlendiği, hiçbir sınıfa, kişiye, zümreye imtiyaz tanınmadığı bir düzen. İşin bu kısmı ideal olanı. Ama iş o ideal kanunları, yasaları bir toplumda uygulamaya geldiğinde durum değişiyor. Ortaya politikacıların kanunların, yasaların arkasına saklanarak bir toplumu istismar etmesine, o toplumda yaşayan insanların da kendi nüfuz alanlarında politikacılar gibi ahlaksızlaşarak insanları istismar etmesine sebep olur.
Yani halktan devleti yönetme vekâleti alan politikacılar ilk iş olarak yalan konuşmaya ve hırsızlık yapmaya başlarlar. Bu şekilde hukuka dayalı toplumsal düzeni zayıflatırlar. İktidarda yapıp ettikleriyle halka kötü örnek olurlar. Kendilerini ve yakınlarını kanunların üzerinde görmeye başlarlar. Toplumun dibinde savunmasız kalan halk ise bu keyfi yapıda çürümeye başlar. İktidar yozlaştıkça idare ettiği toplumu çürütür. Bu fasit daire iktidardakilerin beden ve ruh olarak obezleşmesine aşağıdakilerin ise demiri kemiren aç farelere dönüşmesine sebep olur. İşte o aç fareler Nepal örneğinde olduğu gibi gözünü kararttığında ne Budist öğretisi, ne anayasa, ne devlet, ne iktidar, ne polis tanır. Hepsini alaşağı eder. İşte çeyrek asırlık siyasal İslamcıların yasa tanımazlıkları toplumun diğer kesimlerinin de ahlaki açıdan çürümesine sebep oldu. Bugün toplumda cinayet, hırsızlık, ahlaksızlık gırla gidiyor. Bu ahlaki çöküş bir noktadan sonra tanrıyı bile tanımaz noktaya gelir. Ve ondan sonra da Nepal'deki gibi olanlar olur.
Cuma hutbesi niyetine!

Ne kadar ilginç bir durum değil mi? İktidar devlet sistemini tüm kurumlarıyla bir örümcek ağı gibi kullanıyorlar. Başlangıçta kurbanın o ağlara takılıp çırpınmasına müsaade ediyorlar. Ağa takılan kurban çırpındıkça titreşimlerle merkezdeki örümceğe panik sinyali gönderiyor. Merkezdeki örümcek titreşimlerin şiddetinden kurbanın büyüklüğü ve ruh haliyle ilgili bilgi sahibi oluyor. Ama tarantula buna aldırmıyor, uyumaya devam ediyor. Çünkü nihayetinde yutulacak kurbanın biraz daha büyüyüp semizlemesine göz yumuluyor. Gittikçe büyüyen kurban bulaştığı ağları yırtıp kaçmaya çalıştığı fark edildiğinde ağın merkezdeki örümcek hızla harekete geçiyor. Ve ağdan kurtulmaya çalışan kurbanını yakalayıp yutuyor. Can Holding örneğinde olduğu gibi ekonomide, medyada, ticarette kurulmuş bu örümcek ağları zamanı geldiğinde kurbanlarına hiç acımıyor.
Oysa o tarantulanın yerinde ne olması lazımdı? Anayasa, ceza yasaları, kamu hukukundan, kendi vatandaşının iktisadî refahından sorumlu bir iktidar! O kanun ağına takılan suçluyu daha ilk titreşimde yakalayıp mahkemeye çıkarması lazımdı. Yasadışı kazancına el koyup gerekli işlemleri yapması gerekirdi. İşte bizdeki örümcek ağının merkezinde tarantula olduğu için kanunun yaptırım gücünü, devletin otoritesini kullanıp kendileri ve yandaşları için büyük servetlere çeviriyor. O tarantulanın yerine kanunu, mahkemeyi koyduğunuzda ise kazanan devlet dolayısıyla halkın iktisadî refahı oluyor. Öteden beri izah etmeye çalıştığımız şeyin özeti budur.

Vladimir İlyiç Lenin'e atfedilmiş bir sözdür. "Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır."
Yani bir ülkede on yıllar on yıllar sadece merkezdeki bir eylemi, ülkeyi talan etmeyi, daha doğrusu tek bir eylem diğer eylemleri öğüterek geçer. Merkezdeki bu eylem kendisini taklit eden her sözü her eylemi öğütüp sosyolojik açıdan işe yaramaz bir posaya çevirdiğinde artık o toplum başka bir aşamaya geçer.
Sonraki süreçte ise kısa bir zaman diliminde bütün o önceki taklit eylemlerden çok daha farklı bir şey olur. Ve o kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler bütün eylemlerin akışını değiştirir. Yani sosyo-politik akışa makas kırdırır. Artık toplum bambaşka bir yerdedir. Türkiye'deki toplumsal çürümenin boyutuna bakılırsa o aşamanın eşiğindeyiz. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede hiçbir şey yaşanmadı. Daha doğrusu hep aynı şeyler yaşandı. Şimdi bu kalkerleşmiş yapının tümden çöküp kısa zamanda çok daha farklı şeylerin yaşanma zamanı.

Günümüzde dünyada olup biten şeylere karşı herhangi bir hattı müdafaa yapamıyoruz. Çünkü ortada müdafaa edilecek bir hat mevcut değildir. Sathı müdafaa da yapamıyoruz. Çünkü o sathın içinde NATO üsleri ve Kanadalı altın şirketlerinin bilumum maden ocakları mevcuttur. Binaenaleyh hiç kimseye karşı bir harp açma ve onunla harp etme durumunda değiliz. Bu durumda ortaya Filistinliler gibi nefsi müdafaa etme hali çıkıyor. Yani Müslümanlar olarak Gazze'de olduğu gibi sadece nefsi müdafaa etme durumundayız. İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla Gazze'de Siyonistlerce katledilen Filistinlilere hiçbir şatta yardım edemiyoruz. Büyük bir acizlik içinde ve de utançla yaşamaya devam ediyoruz. Bu bahiste söylediğimiz sözlerin bu ülkedeki ekâbir takımının indinde zerre miskal bir kıymeti harbiyesi yok. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcı iktidara karşı söz söyleyecek, onların keyfi icraatlarını eleştirecek, onları protesto edecek cesareti de kaybetmek üzereyiz. Zira onlar kendilerini ülkenin mutlak sahibi görme mesabesindeler. Bu durumda Müslüman ahalinin her seçim zamanında maslahat olarak verdiği siyasî vekâlet tümden zayi olmuş durumda. Dediğim gibi geriye sadece insanın onuruna, şerefine, fiziksel varlığına müdahale edildiğinde verdiği reaksiyon olarak sadece nefsi müdafaa kalıyor. İktidarın kuyruğuna takılmış eşhas tarafından zekâmıza hakaret edildiğinde, onurumuza dokunulduğunda, bize kastedildiğinde nefsi müdafaada bulunuyoruz. Bu da hukukta insanın kendini savunma yönteminin en güdüsel halidir. Kısacası Siyonist barbarlığın küresel sistemi esir aldığı bir dünyada, siyasal İslamcıların ülkeyi mutlak otoriteyle yönettiği bir zamanda çaresizce nefsi müdafaa etme durumundayız.

Ekonominin kötüsü yoktur aslında. Sadece bir ülke ekonomisinde istatistiki anlamda yaşam koşulları kötüleşmiş insanların çoğunluğu söz konusudur. Ekonomiyi kötü kılan esas şey iktidarların o ülkede üretilen mal ve hizmetlerin milli gelir dağılımı üzerinden adil bir şekilde paylaşılmıyor oluşudur. Bu açıdan bakıldığında iktidara eklemlenmiş dar bir kesimin ekonomisi gayet iyidir. Ama iktidarın dışında kalan geniş halk kitlelerinin - asgari ücretle çalışan işçilerin, emeklilerin, çiftçilerin - ekonomisi gelir düzeyi bakımından açlık sınırının altındadır.
Türkiye'de ekonominin kötü yönetiliyor olmasının yan ısıra yapısal olarak da Türk ekonomisi sorunludur. Türkiye'nin sanayisi teknolojik açıdan kendisini yenileyemediği için felçlidir. Tarım ve hayvancılığı bitme noktasına gelmiştir. Ülkedeki hukuk sistemi siyasallaştığından yabancı yatırımcı için Türkiye hayli riskli bir yerdir. Buraya kadar işin görünen kısmı, bu işin bir de görünmeyen kısmı var.
Uzmanlara göre ülkedeki yaklaşık 800 milyar dolarlık yatırımın 200 milyar doları siyaset bürokrasisi tarafından çalınmış. Ve İngiltere'de emlak, Katar, Malezya ve Singapur'daki banka hesaplarına yatırılmış. Bu devasa para yabancı sermaye adı altında Türkiye'deki mali sistemde aklanmaya çalışılıyor. Dünyadaki uyuşturucudan, yasadışı bahisten, silah ve petrol kaçakçılığından elde edilen kara paranın en rahat mali sisteme sokulabildiği ülke Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye'de kara para aklamaktan kaynaklanan ayrı bir enflasyon mevcuttur.
Yani ülkede üretilen mal ve hizmetlerin 86 milyon nüfusa arzıyla ortaya bir fiyat çıkıyor. Ama piyasada Merkez Bankasının sürdüğü paradan çok daha fazlası var. Bu durumda senin hukuk içinde kazandığın paranın değeri düşüyor. Çünkü gayrimeşrudan para kazanan da senin talip olduğun otomobile, daireye, mala, hizmete talip. Kısacası Türkiye'deki ekonominin kötü oluşu siyaset kurumunun sistemi istismarıyla alakalıdır. Daha ekonominin yapısal meselelerine gelemeden ekonomi sulandırılıyor. Dışarıdan anormal miktarda kara para sisteme giriyor ve 85 milyon insanın iktisadî hukukunu sulandırıyor. Üretim, planlama, ekonomiyi dünyadaki değişime göre dönüştürme gibi bir dertleri yok. Bunlar özünde aç gözlü Anadolu çolphanları. İçeride yapılacak üretimi ve ekonominin meşruiyetini korumak yerine dışarıdan gelen kara parayı sisteme sokup vatandaşlarını refahını mafya ile talan etmeyi devlet yönetmek zanneden çolphanlar bunlar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Eylül 2025 Perşembe

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 101

Ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın sözleri, icraatları ilgi alanıma girmiyor. Ama Nürenberg mahkemeleri, Nazi dönemi uygulamaları, Adolf Hitler ve Josef Stalin'in hayatı ilgi alanıma giriyor.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.

Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.

Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!

Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!

Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!

Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!

Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.

Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Eylül 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 100

Fikriyata adi suçlu muamelesi yapıyorlar, demiştim. Bu bahsi biraz açmak gerekiyor. Çoğu kez bir ülkedeki siyasayı, sosyal düzeni, iktisadi yapıyı eleştirirken aydınlarda, entellektüellerde, yazarlarda birden bir kemalat oluşmaz. Çoğu kez emeklerler, acemiliklerinde kaza yaparlar, en tecrübelileri bile hata yaparlar. Hiçbir yazarın düşüncesi, fikri anayasa maddesi hükmünde değildir. Serdedilmiş her aşırı fikrin bir evveli ve bir sonrası vardır. Yargının siyasa eleştiri dosyalarına bu zaviyeden bakması icap eder. İktidarın yanında muhalifleri cezalandıran bir aparat olmaması gerekir.
Bu bahiste gelelim Fatih Altaylı'nın cumhurbaşkanını tehdit kastıyla sarf ettiği sözlere. Özetle "Türkiye gibi özgürlüğüne düşkün ülkeler uzun vadede diktatörlük kabul etmezler. Kim olursa olsun , ülke adına neyi başarmış olurlarsa olsunlar diktatörlüğe heveslenenleri sırtından atalar." Söylemeye çalıştığı fikrin özeti budur. Bu fikri de yazılarında, beyanlarında en çok vurgulayan rahmetli Nihat Genç idi. Bu toprak yapısı gereği diktatörlük kabul etmez. Fatih Altaylı'nın tek hatası buna ülkedeki herkesi dâhil etmiş olmasıdır. Normalde statüsü, itibarı, konumu ne olursa olsun toplumun önünde olan her insan söylediğiyle, yaptığıyla insan aklının eleştirisine açık olmak zorundadır. Velev ki Fatih Altaylı o konuşmasında saçmaladı, onca yazı, kültür programı vs. içinde bir hata etti, bu onun palas pandıras tutuklanıp ceza evine atılmasını gerektirecek bir husus değildir.
Kaldı ki, Fatih Altaylı daha bu siyasal İslamcı iktidar ülkede kontrolü ele alma konusunda başarılı olamadığı bir dönemde Levent Kırca gibi ideolojik açıdan zehirli bir şahsı objektif gazetecilik adına tüm ülkenin önünde aforoz etmiş kişidir. Ben mi yanlış biliyorum, Fatih Altaylı Levent Kırca'yı ideolojik yamyamlığı yüzünden katıldığı programdan kovmadı mı? Oradaki fikri namusunun bu iktidar nezdinde hiçbir değeri yok mu?
Aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Fatih Altaylı'nın ülke siyasası ile ilgili dillendirdiği hususta abes bir şey söz konusu değildir. Pozisyon tertemiz. Kraliçe II. Elizabeth'in de dediği gibi; "Birleşik Krallıkta hiçbir kurum hiçbir kimse ayıplanamaz değildir." Buna Türkiye'de dâhildir. Adamı hiçbir makul neden olmadan tutuklamanın ülkenin felç olmuş demokrasisine hiçbir katkısı olmaz. Aksine bu ülkeyi fikriyatı çökmüş bir diktatörlük yapar. Fatih Altaylı'nın konuşması, üslubu, entellektüel derinliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama emin olduğum şey şudur. Haksız yere tutuklanmıştır. Ve bir an önce medeni haklarına kavuşturulmalıdır.

Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanını okurken bir ara şöyle bir duyguya kapıldım. Ağıtçı Kadın yol parasını denkleştirmek için tıpkı bir Roman kadın gibi Beyoğlu'nda kucağındaki kırmızı gülleri satıp İstiklal Caddesinde yürürken Çiçek Pasajı'na dalacak ve büyük bir şenlik başlayacak. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarıyla pasajın karolarına adım attığı anda bir sessizlik olacak ve masalardaki müşterilerin bakışları onun kırk yamalı uçları fırfırlı allı pullu eteğine dönecek. Sonra bir masadaki taze aşık bir çiftin başında bir cin çıkarma seansı gibi keman ve klarnet çalan koyu takım elbiseli, pembe kravatlı, gözleri patlak Hintliler gibi bakan klarnetçiyi, kemancıyı ve de darbukacıyı biraz yana itip onlara kucağındaki güllerin en tazelerinden verecek. Hatta kucağındaki bordo renkli gülleri masalardaki çiftlere dağıtacak. Üzerindeki yeleği, başındaki eşarbı çıkaracak. Kırlaşmış saçlarının topuzunu çözüp omuzlarına dökecek. Kollarını iki yana açıp başıyla çalgıcı Romanlara "Çal!" diye işaret edecek. Ve Roman çalgıcılar hüzünlü bir havayla yeniden çalmaya başlayacaklar. Ağıtçı Kadın herkesi şaşırtan bir edayla oynamaya başlayacak. Oynarken yüzündeki o ölüm korkusundan, üzerine sinmiş o tutuk taşralı halden eser kalmayacak. Güldüğünde ağzındaki altın azı dişleri görünecek. Masalardaki müşteriler şevkle onu alkışlamaya başlayacaklar. O ara garsonlar Çiçek Pasajının ağır havasını bozuyor olduğu gerekçesiyle Ağıtçı Kadına müdahale etmeye çalışacaklar. Ama işkembesi belalı bazı müşteriler garsonlara onu rahat bırakmasını işaret edecekler. Ağıtçı Kadın çalgıcılar eşliğinde oynayacak. Omuzbaşları ileri geri gidip gelecek. Parmaklarını ritimle şıklatacak. Çingene pembesi ayakkabılarının topukları siyah beyaz burjuva karolarda tıkırdayacak. Kırlaşmış saçları savrulup oyununa eşlik edecek. Tam oyunu tempo bulmuşken salondaki yoğun anason ve şarap konusu Ağıtçı Kadın'ın başını döndürecek. Başı iyice dönmeye başlayınca masaların birinde ona sırtını dönerek oturmuş Heves Ali'yi görecek. Oynarken ona iyice yaklaşacak. Ama gördüğü kişinin ona çok benzemesine rağmen Heves Ali olmadığını fark edecek. Sonra kendini izleyen kalabalığa şöyle diyecek. "Heves Ali değil oğlum bu, Havas Ali, Havas Ali!" İçine o eski hüzün düşecek ve yüz hatları giderek ciddileşecek. Roman çalgıcıların oyun havası ritmini düşürüp bitince Ağıtçı Kadın ipleri çözülmüş kukla gibi kendini burjuva karoların üzerine bırakacak. Salondan bir alkış tufanı kopacak. "Ağıtçı Kadına, Havas Ali'ye!" diye içki dolu kadehler havaya kalkacak! Garsonlar ve ayık olan bazı müşteriler Ağıtçı Kadın'ın başına koşacak. "Bayılmış galiba! Kolonya çabuk kolonya sürün şakaklarına, bileklerine!" "Hayır, bu kadın bayılmamış, Havas Ali için resmen ölmüş!" "Ambulans, çabuk ambulans çağırın!" diye romanda beklenmedik bir çılgınlık yaşanacak ama öyle bir şey olmadı.

Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu'da İsevilik dini yeraltına indi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap yeraltına indi. Cumhuriyet döneminin ilk yarısında din tekrar yeraltına indi. Siyasal İslamcıların iktidarında ise eleştiri kültürü yeraltına indi. Ve bu durumda toplumda türlü patolojik semptomlar baş göstermeye başladı. Tıpkı Katolik Fransızlar gibi alenen yaptığı menfi bir şeyi hiç haberi yokmuş gibi inkâr eden bir insan tipi türedi. Fransızlığın temelinde de bu var. Katolik inancına rağmen gerçek hayatta olup biteni inkâr etme durumu. Bu insan tipi tıpkı Nazi dönemi Almanları gibi gerçekte düşündüğünü ve yediği şeyi muhatabından saklayabiliyor. Bununla birlikte bu toplumsal yapıya Kürt siyasetçilerden sirayet eden bir şey daha var. Farklı bir şey düşünme, düşündüğü o şeyin tam aksine bir şey söyleme ve söylediği o şeyin tam aksine bambaşka bir şey yapma riyakârlığı. Siyasal İslamcıların iktidarında insanların politik eleştiri cesaretinin kırılmış olması ise ciddi bir sosyolojik ve kültürel eleştirinin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasına da sebep oluyor. Kısacası siyasal İslamcıların devri iktidarında İslam'ın tövbe kapısını istismar eden iktidara da Katolik nikâhıyla bağlı yeni Katolik Fransızlık zuhur etti.

Kemalizm eklektik bir ideolojiydi. Cumhuriyet kurulurken işe yaradı. Ama modern bir ülkeyi değiştirip dönüştürecek bir ufuktan yoksundu. Onun yerine de Amerikan usulü liberal sağ konuşlandı. Yalnız Kemalizm'in devlet bürokrasisindeki ideolojik takıntılı varlığı bugünkü siyasal İslamcılığın teşekkülüne sebep oldu. Kemalizm 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla tedavülden kalktı. Siyaseten folklorik bir öğeye dönüştü. Cumhuriyet siyasal İslamcılara miras kaldı. Siyasal İslamcılar ise modern bir devleti demokrasi temayülleriyle hukuk içinde yönetme becerisini gösteremediler. Son çeyrek asırda yaşanan sert bir modernleşmeyle ülkedeki her şeyi öğütüp işe yaramaz hale getirdiler. Kemalizm ideoloji çağının bitimiyle bitmişti. Siyasal İslamcılık ise ülkedeki kurumsal yapıyı kendi takıntılı ideolojik yapısına göre yamultup sistemi tümden işlemez hale getirdiler. Son kertede ise kendileriyle birlikte ülkedeki milliyetçi cenahı da kendi karikatürüne çevirdiler. Yani son çeyrek asırda Kemalizm, siyasal İslamcılık ve milliyetçilik birlikte tükendi. Bu tükeniş paradoksal olarak neo-Kemalizm'in kıpırdamasına neden oldu. İşte ülkedeki bu siyasal tükenmişlik Kürt siyasal bloğunu merkeze taşıma seçeneğini gündeme getirdi.
Kürt siyasi hareketi başlangıçta silahlı bir Stalinist bir hareketti. Bu hareket Afganistan'dan Avrupa'ya akan uyuşturucu trafiğinin keşfi ile büyüdü. Sonra istihbarat örgütlerinin kullanışlı aparatına dönüştü.
Ama tarihte ticaretin gelişmesiyle Akdeniz'deki korsanlığın bitmesi gibi, bu hareket de küresel sistemden izole ediliyor. Çünkü küresel sistem bilhassa Ortadoğu'da kontrol edilemeyen hiçbir şey istemiyor. Silahları bırakıp siyasallaşması ve haklarını demokratik mücadele ile talep etmesi isteniyor.
Diğer bir açıdan bakıldığında Kürtlerin terör örgütü üzerinden dayattığı siyasal hak talebi ülkede ciddi bir siyasal paranoyaya sebep oldu. Ve bu paranoya ülkedeki kötürüm demokrasinin de rafa kaldırmasıyla son buldu. Kürt siyasetçiler terör eylemlerinin siyasal İslamcı ve milliyetçi iktidarın ülkedeki demokrasiyi lağvetme bahanesini ortadan kaldırmak ve ülkede yeniden demokratik ortamı ve hukuk düzenini tesis etmenin kendilerine yarayacak bir şey olduğunun farkındalar.
Kısacası siyasal İslamcı vitrinli milliyetçi iktidar terör örgütünü bahane ederek otoriterleşiyor. Bütün temel hakları askıya alarak hukuk sistemini işlersiz hale getiriyor. Şimdilerde Kürt siyasetçilerle aynı masaya oturuyor olmalarının nedeni en azından görünürde bu siyasal kaosu ıslah etmek. Yani silah varsa demokrasi, hak, hukuk vs. yok! Silah yoksa iktidarın siyasî ömrünü uzatacak ve Kürtlere de mavi boncuk dağıtacak yeni bir anayasanın yapılması dahil her şey konuşulabilir. Kürt siyasası ülkede tıkanan sistemin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.

Karadeniz kültürüyle ilgili olarak; hep bir kuşatma söz konusu. Kemençe çalınıp söylenen bütün türküleri saza döktüler. Sümela Şifresi diye saçma sapan güya komedi filmleri çektiler, bildiğin Keloğlan'ı Temel'in yerine kullandılar. Trabzonspor'un içerideki son futbol müsabakasında Rus revü kızlarını anonsçu adı altında dansöz diye tribünlerde oynatmışlar. Şimdi baktım, Trabzon'un Sümela, Uzungöl, Atatürk Köşkü gibi tarihi yerlerinin görüntülerine iliştirilmiş iğrenç ötesi arabesk müzikli klipler sosyal medyada dolaşıp duruyor. Yani Trabzon'u ülkenin kültürel kenefine döndürmüşler. Haceti gelen hacetini Trabzon'da yapıp gidiyor. Bu kadar sahipsiz, bu kadar ötekileştirilen, çapsız çobanların bu kadar mevki sahibi olduğu tarihi derinliği M.Ö 4000'ine kadar giden dünyada başka bir şehir yok! Tabii ki Trabzon ülkenin en mutsuz şehri olacak. Çapsızlığın bu kadar rahat talan ettiği ikinci bir yer yok ülkede! Var işte mutlu aile çocukları; belediye reisi, Trabzonspor başkanı, hepsi mutlu! Sanki Osmanlı dönemindeyiz ve eşkıyalık devam ediyor. Emniyet müdürleri kamuflajlı dolaşıyor Trabzon sokaklarında. Sanki dağlarda Tuzcuoğlu'nu arıyorlar. Nerede bir bürokrasi eşkıyası varsa Trabzon'a atıyorlar, sonra da Trabzon'a kravatlı değil kamuflajlı memurlar gönderiyorlar, sonra da Trabzon neden Türkiye'nin en mutsuz şehri diyorlar. Çünkü sizin gibi mutlu aile çocukları şehrin başındayken Trabzonluların mutlu olma şansı yok! Ezcümle, Trabzon her bir şeyi talan edilmesine rağmen mutlu olması beklenen bir şehir.

Yüksek sanat demiştim, hatırlarsanız. Bunun için birkaç şey gerekiyor. Daha doğrusu iki şey ve biraz da hayal. Birincisi dut ağacından imal bir kumaniçe (keman-che) yani kemençe. Erik ağacından olmaz; çünkü o cins çok zırıltı yapar. Melankolik Rum gaydası çalabilecek dört telli bir kemençe olacak. Çalınacak parçanın adı da şu; daha doğrusu eskiden düğünlerde konak karşılamalarında çalınırdı Cezayir karşılama havası ve bas bariton sesle söylenirdi. Bu hava çalınırken etrafta hoş kokulu Cezayir menekşelerinin ve onlara konmuş Lazgüzel esmeri kırmızı siyah kelebeklerin olduğunu hayal edin. Ama bu hayal burada kalmıyor işte. Cezayir menekşelerinde uçuşan Lazgüzel esmeri kelebeklerin olduğu bahçenin kenarındaki sabit mertekleri düşünün. O merteklerin üzerinde kıpkızıl ibikli bir Hint horozu ile Denizli horozu kırması bir horoz kondurun! Hophoroz bir horoz olsun bu horoz! Hayır, cehennemin dibini görmüş bir ciddiyette bir horoz. Aşırı ciddiyeti komediye çıkan atlar gibi değil yani. Şimdi her adımında cehennemin kızgın koruna basıyormuş gibi öten bu horozun ötüşüyle ol kemençeden çıkan melankolik Cezayir karışılması havasını, fona biraz tulum sesi iliştirerek bütünleştiriyoruz. Melez Kafkas horozu bu melodiye her adımda ciddi bir edayla tartılarak reaksiyon veriyor. Her tartılışta ayağını bir demir eriyiğinden kurtarıyormuş gibi hüzünlü ötüyor horoz. Ve bu esnada melez horozun kırmızı siyah tüyleri her adımda parıldıyor. Kemençenin melankolik gaydası yükseldikçe horozun ateşteki dansı daha ritmik bir hale geliyor. Bu durum bir hipnoza dönüşene kadar böyle sürüp gidiyor. İşte buna kumaniçe (keman-che) yani kemençe diyoruz.

Siyonist İsrail’in Filistin’de yaptığı önü alınamayan aleni barbarlıktan anlaşılanlara gelirsek;
Adına “Batı” dediğimiz dünyanın ciddi bir hafızası yokmuş. Zira sadece 80 yıl önce Avrupa’da Nazilerin yaptığı barbarlığın bir benzerini Siyonistlerin Gazze’de Filistinli Müslümanlara yapıyor oluşu onlara hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Ve yine adına “Batılı değerler” denilen kavramların Amerika ve Avrupa kıtasının dışında bir hükmü yok. BM’de insan derisine yazılmış İnsan Hakları Beyannamesi, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, emek vs. gibi kavramlar sadece kendi halkları için geçerli. Diğerlerinin canı cehenneme.
Ve bu açık katliama engel olunamamasından anlaşıldığına göre; adına İslam ülkeleri denilen mefhumun sosyo-politik açıdan bir karşılığı yok. İslâm ülkeleri denilen şey; Amerika’nın ve Avrupa’nın politik ve iktisadi ekseninde oluşturulmuş başlarında tarihin akışına karşı karakter koyamayan kendi halklarına karşı pek bi cevval hainlerin olduğu açık hapishaneler mesabesinde basit teşekküller. İran bu modern barbarlığa karşı kısmen karakter koyabilen istisnai bir durumdur.
Müslüman ülkelerdeki halkların durumuna gelirsek. Yazar Amin Maalouf’un da dediği gibi, burada insanlar Siyonistlerin Filistinlilere yaptığı barbarlıklara, katliamlara üzülürler ama hiçbir şey yapmadan nargilelerini içmeye devam ederler.

Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Ağustos 2025 Pazartesi

SANRİÇOF - HAÇAÇUR - TAHPUR

Önceki haftasonu İspir Yedigöller’den Yedigöl Köyü'ne iniş gerçekleştirmiştik. Mor Yayla ve Yedi Göller’e daha önce 4-5 kez gelmiş olmama rağmen her defasında içimde şöyle bir his uyanıyordu. Bu Yedigöller denilen krater gölünün dibi nereye çıkıyor? Zira görüntüsü itibarıyla insanda bir zamansızlık ve ucu bir yere bir yöne varmayan herhangi bir mekâna bağlanamama hissi uyandırıyordu. Sanki Yedi Göllerin sonundaki Vadinin dibinden direkt Mars yüzeyine geçiliyordu. Öylesine belirsiz ucu açık bir tamamlanmamışlık hissiydi bu. Göllerin ardındaki derin vadinin gittiği yer bende çözülememiş bir muammaydı. İşte o muammayı geçen hafta sonu düzenlenen sıkı bir faaliyetle nihayet aydınlattık. Gördüğümüz vadilerin görüntüsünü tasvir etmek epeyce zordu. Vadi boyunca birbirinden vahşi ve enfes manzaralar vardı. Arada ulaşılmamış bir göl daha... Ezcümle Yedigöller İspir’e inen derin vadinin en başıymış. Vadiden inerken iki şey gözüme çarptı. Rizelilerin aksine İspirliler çayırlarını kesip balyalıyor oluşu; yani hayvancılığı ve yaylacılığı terk etmemişler. İkincisi Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü’nde bahsettiği yüksek ve ıssız evler modern hayata küsmüş bir halde hâlâ o vadide duruyor gibiydi. Sarp kayalıklara çivilenmiş paslı çivi gibi sessiz evlerdi.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 99

Kim demiş ki, Rus edebiyatı bitti, diye. Bildiğimiz klasik Rus edebiyatı Boris Akunin’in romanlarında bilfiil yaşıyor. Yine o ağır Rus anlatısı, yine o keskin Rus zekâsı, yine olayların akışında bir belirsizlik hali. Bu kez tasvirler daha az ama metinler daha akışkan. Gerçekte Rus edebiyatı bitmedi, sadece modern Rus yazarlarının eserleri Türkçeye yeterince çevrilmiyor. Çevrilenlerin baskısı bitince nedense yenileri basılmıyor. Meselâ Boris Akunin’in Türk Hamlesi adlı romanının yeni baskısı piyasada yok. Yok çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Türkiye’de edebiyatta siyaset gibi dünyadan kopuk kendi kendine mastürbasyondan ibaret bir alandır.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.

Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!

Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!

Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!

Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.

Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.

Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.

Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.

Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

26 Temmuz 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 98

Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair… Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.

Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.

Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.

Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!

Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.

Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.

Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.

Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.

“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 105

Durum tam bir Meksika açmazı gibi görünüyor. Soyguna dâhil olan tüm tarafların çatışıp ölmesi ve paranın soygundan bihaber bir Meksika köylüsünde kalması gibi. Irak işgali öncesinde Irak’ta kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Uluslararası Atom Ajansı’nın resmi raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu silah yapımında kullandığına dair herhangi bir kanıt yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi Donald Trump’ı İran’a karşı İsrail’in yanında savaşa dâhil olması için zorluyor. Donald Trump’ın ciddi bir stratejisi yok ama bu baskıya direniyor. Zira uzmanlara göre Amerika açısından ortada şöyle bir durum var. Çin ekonomik ve askeri açıdan küresel ölçekte Amerika’yı zorluyor. Bütün veriler Çin’in önde olduğu yönünde. Amerika bu savaşa girip küresel hegemonyayı Çin’e kaptırmak istemiyor. Dahası Amerikan’ın Vietnam, Irak, Afganistan sendromu var. Ve İran bu üç ülkeden çok daha farklı bir yapıya sahip. İran’da battı mı Amerikan imparatorluğunun sonu gelir. Ortadoğu’daki bütün üsleri hedef haline gelir. İran olası Amerikan müdahalesiyle Hürmüz Boğazını kapatırsa Körfez’deki altın yumurtlayan petro-dolar şeyhler çöl bedevisine döner. Amerika açısından risk çok büyük yani.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.

Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.

Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!

Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.

Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.

Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.

Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.

Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!

Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.

Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.