13 Eylül 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 100

Fikriyata adi suçlu muamelesi yapıyorlar, demiştim. Bu bahsi biraz açmak gerekiyor. Çoğu kez bir ülkedeki siyasayı, sosyal düzeni, iktisadi yapıyı eleştirirken aydınlarda, entellektüellerde, yazarlarda birden bir kemalat oluşmaz. Çoğu kez emeklerler, acemiliklerinde kaza yaparlar, en tecrübelileri bile hata yaparlar. Hiçbir yazarın düşüncesi, fikri anayasa maddesi hükmünde değildir. Serdedilmiş her aşırı fikrin bir evveli ve bir sonrası vardır. Yargının siyasa eleştiri dosyalarına bu zaviyeden bakması icap eder. İktidarın yanında muhalifleri cezalandıran bir aparat olmaması gerekir.
Bu bahiste gelelim Fatih Altaylı'nın cumhurbaşkanını tehdit kastıyla sarf ettiği sözlere. Özetle "Türkiye gibi özgürlüğüne düşkün ülkeler uzun vadede diktatörlük kabul etmezler. Kim olursa olsun , ülke adına neyi başarmış olurlarsa olsunlar diktatörlüğe heveslenenleri sırtından atalar." Söylemeye çalıştığı fikrin özeti budur. Bu fikri de yazılarında, beyanlarında en çok vurgulayan rahmetli Nihat Genç idi. Bu toprak yapısı gereği diktatörlük kabul etmez. Fatih Altaylı'nın tek hatası buna ülkedeki herkesi dâhil etmiş olmasıdır. Normalde statüsü, itibarı, konumu ne olursa olsun toplumun önünde olan her insan söylediğiyle, yaptığıyla insan aklının eleştirisine açık olmak zorundadır. Velev ki Fatih Altaylı o konuşmasında saçmaladı, onca yazı, kültür programı vs. içinde bir hata etti, bu onun palas pandıras tutuklanıp ceza evine atılmasını gerektirecek bir husus değildir.
Kaldı ki, Fatih Altaylı daha bu siyasal İslamcı iktidar ülkede kontrolü ele alma konusunda başarılı olamadığı bir dönemde Levent Kırca gibi ideolojik açıdan zehirli bir şahsı objektif gazetecilik adına tüm ülkenin önünde aforoz etmiş kişidir. Ben mi yanlış biliyorum, Fatih Altaylı Levent Kırca'yı ideolojik yamyamlığı yüzünden katıldığı programdan kovmadı mı? Oradaki fikri namusunun bu iktidar nezdinde hiçbir değeri yok mu?
Aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Fatih Altaylı'nın ülke siyasası ile ilgili dillendirdiği hususta abes bir şey söz konusu değildir. Pozisyon tertemiz. Kraliçe II. Elizabeth'in de dediği gibi; "Birleşik Krallıkta hiçbir kurum hiçbir kimse ayıplanamaz değildir." Buna Türkiye'de dâhildir. Adamı hiçbir makul neden olmadan tutuklamanın ülkenin felç olmuş demokrasisine hiçbir katkısı olmaz. Aksine bu ülkeyi fikriyatı çökmüş bir diktatörlük yapar. Fatih Altaylı'nın konuşması, üslubu, entellektüel derinliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama emin olduğum şey şudur. Haksız yere tutuklanmıştır. Ve bir an önce medeni haklarına kavuşturulmalıdır.

Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanını okurken bir ara şöyle bir duyguya kapıldım. Ağıtçı Kadın yol parasını denkleştirmek için tıpkı bir Roman kadın gibi Beyoğlu'nda kucağındaki kırmızı gülleri satıp İstiklal Caddesinde yürürken Çiçek Pasajı'na dalacak ve büyük bir şenlik başlayacak. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarıyla pasajın karolarına adım attığı anda bir sessizlik olacak ve masalardaki müşterilerin bakışları onun kırk yamalı uçları fırfırlı allı pullu eteğine dönecek. Sonra bir masadaki taze aşık bir çiftin başında bir cin çıkarma seansı gibi keman ve klarnet çalan koyu takım elbiseli, pembe kravatlı, gözleri patlak Hintliler gibi bakan klarnetçiyi, kemancıyı ve de darbukacıyı biraz yana itip onlara kucağındaki güllerin en tazelerinden verecek. Hatta kucağındaki bordo renkli gülleri masalardaki çiftlere dağıtacak. Üzerindeki yeleği, başındaki eşarbı çıkaracak. Kırlaşmış saçlarının topuzunu çözüp omuzlarına dökecek. Kollarını iki yana açıp başıyla çalgıcı Romanlara "Çal!" diye işaret edecek. Ve Roman çalgıcılar hüzünlü bir havayla yeniden çalmaya başlayacaklar. Ağıtçı Kadın herkesi şaşırtan bir edayla oynamaya başlayacak. Oynarken yüzündeki o ölüm korkusundan, üzerine sinmiş o tutuk taşralı halden eser kalmayacak. Güldüğünde ağzındaki altın azı dişleri görünecek. Masalardaki müşteriler şevkle onu alkışlamaya başlayacaklar. O ara garsonlar Çiçek Pasajının ağır havasını bozuyor olduğu gerekçesiyle Ağıtçı Kadına müdahale etmeye çalışacaklar. Ama işkembesi belalı bazı müşteriler garsonlara onu rahat bırakmasını işaret edecekler. Ağıtçı Kadın çalgıcılar eşliğinde oynayacak. Omuzbaşları ileri geri gidip gelecek. Parmaklarını ritimle şıklatacak. Çingene pembesi ayakkabılarının topukları siyah beyaz burjuva karolarda tıkırdayacak. Kırlaşmış saçları savrulup oyununa eşlik edecek. Tam oyunu tempo bulmuşken salondaki yoğun anason ve şarap konusu Ağıtçı Kadın'ın başını döndürecek. Başı iyice dönmeye başlayınca masaların birinde ona sırtını dönerek oturmuş Heves Ali'yi görecek. Oynarken ona iyice yaklaşacak. Ama gördüğü kişinin ona çok benzemesine rağmen Heves Ali olmadığını fark edecek. Sonra kendini izleyen kalabalığa şöyle diyecek. "Heves Ali değil oğlum bu, Havas Ali, Havas Ali!" İçine o eski hüzün düşecek ve yüz hatları giderek ciddileşecek. Roman çalgıcıların oyun havası ritmini düşürüp bitince Ağıtçı Kadın ipleri çözülmüş kukla gibi kendini burjuva karoların üzerine bırakacak. Salondan bir alkış tufanı kopacak. "Ağıtçı Kadına, Havas Ali'ye!" diye içki dolu kadehler havaya kalkacak! Garsonlar ve ayık olan bazı müşteriler Ağıtçı Kadın'ın başına koşacak. "Bayılmış galiba! Kolonya çabuk kolonya sürün şakaklarına, bileklerine!" "Hayır, bu kadın bayılmamış, Havas Ali için resmen ölmüş!" "Ambulans, çabuk ambulans çağırın!" diye romanda beklenmedik bir çılgınlık yaşanacak ama öyle bir şey olmadı.

Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu'da İsevilik dini yeraltına indi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap yeraltına indi. Cumhuriyet döneminin ilk yarısında din tekrar yeraltına indi. Siyasal İslamcıların iktidarında ise eleştiri kültürü yeraltına indi. Ve bu durumda toplumda türlü patolojik semptomlar baş göstermeye başladı. Tıpkı Katolik Fransızlar gibi alenen yaptığı menfi bir şeyi hiç haberi yokmuş gibi inkâr eden bir insan tipi türedi. Fransızlığın temelinde de bu var. Katolik inancına rağmen gerçek hayatta olup biteni inkâr etme durumu. Bu insan tipi tıpkı Nazi dönemi Almanları gibi gerçekte düşündüğünü ve yediği şeyi muhatabından saklayabiliyor. Bununla birlikte bu toplumsal yapıya Kürt siyasetçilerden sirayet eden bir şey daha var. Farklı bir şey düşünme, düşündüğü o şeyin tam aksine bir şey söyleme ve söylediği o şeyin tam aksine bambaşka bir şey yapma riyakârlığı. Siyasal İslamcıların iktidarında insanların politik eleştiri cesaretinin kırılmış olması ise ciddi bir sosyolojik ve kültürel eleştirinin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasına da sebep oluyor. Kısacası siyasal İslamcıların devri iktidarında İslam'ın tövbe kapısını istismar eden iktidara da Katolik nikâhıyla bağlı yeni Katolik Fransızlık zuhur etti.

Kemalizm eklektik bir ideolojiydi. Cumhuriyet kurulurken işe yaradı. Ama modern bir ülkeyi değiştirip dönüştürecek bir ufuktan yoksundu. Onun yerine de Amerikan usulü liberal sağ konuşlandı. Yalnız Kemalizm'in devlet bürokrasisindeki ideolojik takıntılı varlığı bugünkü siyasal İslamcılığın teşekkülüne sebep oldu. Kemalizm 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla tedavülden kalktı. Siyaseten folklorik bir öğeye dönüştü. Cumhuriyet siyasal İslamcılara miras kaldı. Siyasal İslamcılar ise modern bir devleti demokrasi temayülleriyle hukuk içinde yönetme becerisini gösteremediler. Son çeyrek asırda yaşanan sert bir modernleşmeyle ülkedeki her şeyi öğütüp işe yaramaz hale getirdiler. Kemalizm ideoloji çağının bitimiyle bitmişti. Siyasal İslamcılık ise ülkedeki kurumsal yapıyı kendi takıntılı ideolojik yapısına göre yamultup sistemi tümden işlemez hale getirdiler. Son kertede ise kendileriyle birlikte ülkedeki milliyetçi cenahı da kendi karikatürüne çevirdiler. Yani son çeyrek asırda Kemalizm, siyasal İslamcılık ve milliyetçilik birlikte tükendi. Bu tükeniş paradoksal olarak neo-Kemalizm'in kıpırdamasına neden oldu. İşte ülkedeki bu siyasal tükenmişlik Kürt siyasal bloğunu merkeze taşıma seçeneğini gündeme getirdi.
Kürt siyasi hareketi başlangıçta silahlı bir Stalinist bir hareketti. Bu hareket Afganistan'dan Avrupa'ya akan uyuşturucu trafiğinin keşfi ile büyüdü. Sonra istihbarat örgütlerinin kullanışlı aparatına dönüştü.
Ama tarihte ticaretin gelişmesiyle Akdeniz'deki korsanlığın bitmesi gibi, bu hareket de küresel sistemden izole ediliyor. Çünkü küresel sistem bilhassa Ortadoğu'da kontrol edilemeyen hiçbir şey istemiyor. Silahları bırakıp siyasallaşması ve haklarını demokratik mücadele ile talep etmesi isteniyor.
Diğer bir açıdan bakıldığında Kürtlerin terör örgütü üzerinden dayattığı siyasal hak talebi ülkede ciddi bir siyasal paranoyaya sebep oldu. Ve bu paranoya ülkedeki kötürüm demokrasinin de rafa kaldırmasıyla son buldu. Kürt siyasetçiler terör eylemlerinin siyasal İslamcı ve milliyetçi iktidarın ülkedeki demokrasiyi lağvetme bahanesini ortadan kaldırmak ve ülkede yeniden demokratik ortamı ve hukuk düzenini tesis etmenin kendilerine yarayacak bir şey olduğunun farkındalar.
Kısacası siyasal İslamcı vitrinli milliyetçi iktidar terör örgütünü bahane ederek otoriterleşiyor. Bütün temel hakları askıya alarak hukuk sistemini işlersiz hale getiriyor. Şimdilerde Kürt siyasetçilerle aynı masaya oturuyor olmalarının nedeni en azından görünürde bu siyasal kaosu ıslah etmek. Yani silah varsa demokrasi, hak, hukuk vs. yok! Silah yoksa iktidarın siyasî ömrünü uzatacak ve Kürtlere de mavi boncuk dağıtacak yeni bir anayasanın yapılması dahil her şey konuşulabilir. Kürt siyasası ülkede tıkanan sistemin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.

Karadeniz kültürüyle ilgili olarak; hep bir kuşatma söz konusu. Kemençe çalınıp söylenen bütün türküleri saza döktüler. Sümela Şifresi diye saçma sapan güya komedi filmleri çektiler, bildiğin Keloğlan'ı Temel'in yerine kullandılar. Trabzonspor'un içerideki son futbol müsabakasında Rus revü kızlarını anonsçu adı altında dansöz diye tribünlerde oynatmışlar. Şimdi baktım, Trabzon'un Sümela, Uzungöl, Atatürk Köşkü gibi tarihi yerlerinin görüntülerine iliştirilmiş iğrenç ötesi arabesk müzikli klipler sosyal medyada dolaşıp duruyor. Yani Trabzon'u ülkenin kültürel kenefine döndürmüşler. Haceti gelen hacetini Trabzon'da yapıp gidiyor. Bu kadar sahipsiz, bu kadar ötekileştirilen, çapsız çobanların bu kadar mevki sahibi olduğu tarihi derinliği M.Ö 4000'ine kadar giden dünyada başka bir şehir yok! Tabii ki Trabzon ülkenin en mutsuz şehri olacak. Çapsızlığın bu kadar rahat talan ettiği ikinci bir yer yok ülkede! Var işte mutlu aile çocukları; belediye reisi, Trabzonspor başkanı, hepsi mutlu! Sanki Osmanlı dönemindeyiz ve eşkıyalık devam ediyor. Emniyet müdürleri kamuflajlı dolaşıyor Trabzon sokaklarında. Sanki dağlarda Tuzcuoğlu'nu arıyorlar. Nerede bir bürokrasi eşkıyası varsa Trabzon'a atıyorlar, sonra da Trabzon'a kravatlı değil kamuflajlı memurlar gönderiyorlar, sonra da Trabzon neden Türkiye'nin en mutsuz şehri diyorlar. Çünkü sizin gibi mutlu aile çocukları şehrin başındayken Trabzonluların mutlu olma şansı yok! Ezcümle, Trabzon her bir şeyi talan edilmesine rağmen mutlu olması beklenen bir şehir.

Yüksek sanat demiştim, hatırlarsanız. Bunun için birkaç şey gerekiyor. Daha doğrusu iki şey ve biraz da hayal. Birincisi dut ağacından imal bir kumaniçe (keman-che) yani kemençe. Erik ağacından olmaz; çünkü o cins çok zırıltı yapar. Melankolik Rum gaydası çalabilecek dört telli bir kemençe olacak. Çalınacak parçanın adı da şu; daha doğrusu eskiden düğünlerde konak karşılamalarında çalınırdı Cezayir karşılama havası ve bas bariton sesle söylenirdi. Bu hava çalınırken etrafta hoş kokulu Cezayir menekşelerinin ve onlara konmuş Lazgüzel esmeri kırmızı siyah kelebeklerin olduğunu hayal edin. Ama bu hayal burada kalmıyor işte. Cezayir menekşelerinde uçuşan Lazgüzel esmeri kelebeklerin olduğu bahçenin kenarındaki sabit mertekleri düşünün. O merteklerin üzerinde kıpkızıl ibikli bir Hint horozu ile Denizli horozu kırması bir horoz kondurun! Hophoroz bir horoz olsun bu horoz! Hayır, cehennemin dibini görmüş bir ciddiyette bir horoz. Aşırı ciddiyeti komediye çıkan atlar gibi değil yani. Şimdi her adımında cehennemin kızgın koruna basıyormuş gibi öten bu horozun ötüşüyle ol kemençeden çıkan melankolik Cezayir karışılması havasını, fona biraz tulum sesi iliştirerek bütünleştiriyoruz. Melez Kafkas horozu bu melodiye her adımda ciddi bir edayla tartılarak reaksiyon veriyor. Her tartılışta ayağını bir demir eriyiğinden kurtarıyormuş gibi hüzünlü ötüyor horoz. Ve bu esnada melez horozun kırmızı siyah tüyleri her adımda parıldıyor. Kemençenin melankolik gaydası yükseldikçe horozun ateşteki dansı daha ritmik bir hale geliyor. Bu durum bir hipnoza dönüşene kadar böyle sürüp gidiyor. İşte buna kumaniçe (keman-che) yani kemençe diyoruz.

Siyonist İsrail’in Filistin’de yaptığı önü alınamayan aleni barbarlıktan anlaşılanlara gelirsek;
Adına “Batı” dediğimiz dünyanın ciddi bir hafızası yokmuş. Zira sadece 80 yıl önce Avrupa’da Nazilerin yaptığı barbarlığın bir benzerini Siyonistlerin Gazze’de Filistinli Müslümanlara yapıyor oluşu onlara hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Ve yine adına “Batılı değerler” denilen kavramların Amerika ve Avrupa kıtasının dışında bir hükmü yok. BM’de insan derisine yazılmış İnsan Hakları Beyannamesi, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, emek vs. gibi kavramlar sadece kendi halkları için geçerli. Diğerlerinin canı cehenneme.
Ve bu açık katliama engel olunamamasından anlaşıldığına göre; adına İslam ülkeleri denilen mefhumun sosyo-politik açıdan bir karşılığı yok. İslâm ülkeleri denilen şey; Amerika’nın ve Avrupa’nın politik ve iktisadi ekseninde oluşturulmuş başlarında tarihin akışına karşı karakter koyamayan kendi halklarına karşı pek bi cevval hainlerin olduğu açık hapishaneler mesabesinde basit teşekküller. İran bu modern barbarlığa karşı kısmen karakter koyabilen istisnai bir durumdur.
Müslüman ülkelerdeki halkların durumuna gelirsek. Yazar Amin Maalouf’un da dediği gibi, burada insanlar Siyonistlerin Filistinlilere yaptığı barbarlıklara, katliamlara üzülürler ama hiçbir şey yapmadan nargilelerini içmeye devam ederler.

Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: