Milli Görüş Hareketi'nin lideri rahmetli Necmettin Erbakan'ın yıllarca dillendirdiği dünyayı bir ahtapot gibi sarıp sarmalamış "Siyonizm belası" meselesi.
Hocanın dünya Siyonizm'ine dair sözleri geçmiş yıllarda bir paranoya gibi algılanıyordu. Ama aradan geçen yıllarda ülkede ve dünyada yaşanan hadiselerle görüldü ki, Siyonizm, ülkelerde siyaseti, ekonomiyi, bilimi, kültürü esir almış, iktidarları yönlendiren küresel bir gölge güç. Yani buz gibi bir gerçek.
Bu gölge gücün yapıp etkilerine maruz kalan bilhassa Amerikalılar bugünlerde Siyonizm belasını yeni yeni keşfediyorlar. İşin ilginç tarafı Amerika bugün alenen Siyonizm'i ve onun ülkelerinde neden olduğu menfi gelişmeleri tartışıyor. Meğer Amerika ne kadar dertliymiş Siyonizm belasının bünyelerinde neden olduğu ağır hasardan. Nasıl bir bastırılmışlık yaşamış Amerikan halkı! Ve bu konuyu adamakıllı tarif eden bir sürü yazarı düşünürü var Amerika'nın.
40 yıllık Milli Görüşçüyüm hiç böyle bir şey görmedim. Bugün Amerikalılar rahmetli Necmettin Erbakan'ın Türk siyasetinde bir ömür dillendirdiği dünya gerçekleri ile en sertinden yüzleşiyorlar. Koca Amerika siyasî görüş olarak Milli Görüş'ün unutturulmuş, makam mevki için terk edilmiş o kayıp çizgisine doğru kayıyor.
Bazıları vakti zamanında Siyonizm'in kuyruğuna takılıp, onun bölgedeki planlarında kullanışlı aparat olma işine soyunurken Amerika bilhassa Gazze'de yaşanan soykırımdan sonra Siyonizm karşıtı bir pozisyona kayıyor.
Amerika'daki sert Siyonizm eleştirileri bir yana içten içe giderek bir antisemittik bir dalga yükseliyor. Amerika'nın on yıllar boyunca Siyonistler tarafından politik ve ekonomik istismarı yeni bir Hitler genini siyasetin merkezine çağırıyor gibi görünüyor.
Yiğidim Tump gözü dönmüş Netenyahu'yu Beyaz Saray'dan resmen kovdu. İran'a karşı gölge boksu yaparak iktidarını kuşatan Siyonist belasından kurtulmaya çalışıyor.
Aslında ömrünü insanlara Siyonizm belasını anlatmakla geçirmiş Necmettin Erbakan'ı tekrar gündeme getirme ve Amerikalılara tanıtmanın tam vaktidir.
Romalı tüccarların giremediği yere Romalı askerler girer... Tarihte kural buydu. Uyarlarsak; Amerikalı petrol şirketlerinin giremediği yere Amerikan askeri (Yankee!) zorla girer. Bunun yakın geçmişte yığınla örneği mevcut.
Şimdi Amerikan başkanı Donald Trump da New York'ta emlakçılık yapmış bir tüccar. Dolayısıyla İran mevzuuna da bu zaviyeden bakıyor. Yani İran'ın petrolünü dünyaya satmak için Amerikalı petrol şirketleri İran'a girerse Amerikan ordusunun İran'a girmesine gerek kalmaz. Venezüela'da olduğu gibi Amerikan ordusu bir ülkeye girerse Amerikalı şirketler o ülkeyi talan ederler. İran'la ilgili yüzlerce yorumu dikkate alınca bir şey çok açık görünüyor. Trump bir şekilde İran'la anlaşmak istiyor. Çin'e ve diğer ülkelere kaçak yollarla satılan İran petrolünü kayıt altına almak istiyor. Tıpkı Körfez ülkelerinde olduğu gibi Donald Trump Çin'e akan İran petrolünden payını almak istiyor. İran'ı askeri açıdan çevrelemeye çalışmasının esas nedeni budur.
Tabi Donald Trump bunu yaparken İran da boş durmuyor. İran Çin'in en büyük petrol tedarikçisi olarak ondan hava savunma sistemleri alıyor. Çin'in uydu görüntüleriyle Amerikan'ın bölgedeki savaş gemilerinin koordinatları anlık olarak Tahran'a rapor ediliyor. Donald Trump'ın yaptığı bir nevi her şeyin abartıldığı Amerikan güreşi şovu yani. Bizdeki eski Yeşilçam filmlerindeki dövüş sahneleri gibi. Yediği onca yumruğa, tekmeye rağmen hâlâ ayakta, hâlâ direniyor.
İran bu filmin rol icabı dayak yiyen figüranı. Her dayak yiyip yere düştüğünde yeniden ayılıp ayağa kalkıyor. Bir tür Acem tiyatrosu gibi. İran tehlikeli rollerin en usta oyuncusu. Bence Amerika ile İran bir şekilde anlaşacaklardır. Esas mesele bu denklemde İran İslam Devrimi'nin banisi durumundaki mollaların gururunun da hesaba katılması. Amerika tarafında ise bu denklemde İsrail'in bölgedeki azgınlığının dizginlenmesi meselesi mevcut.
Arabesk Türk medyasından bakıldığında ise iş bu denli derinlikli görünmüyor. Onlara göre Amerika bir bölgeye bu kadar askeri yığınak yaptıysa kesin bir saldırıda bulunur. Bunu da papatya falı gibi bugün ya da yarın yapar! Maalesef bizim medyadaki yorumların düzeyi Donald Trump'ın WC'de çektiği sifonun ses tonuna göre değişiyor. Hele CNN Türk'ün bir Washington muhabiri var, bildiğiniz tuvalet fırçası gibi. Trump'ın yellenme sesini Tomahawk gürültüsünden ayıramıyor.
"Terörsüz Türkiye Terörsüz Türkiye!" deyip duruyorlar ya; aslında kastettikleri şey başka.
Ülkede terör estirme hakkı sadece Siyasal İslamcı iktidarın tekelinde olacak. Sadece onlar muhaliflere korku (terör) salma hakkına sahip olacaklar.
Bunu yargı sopasıyla muhalif düşünürleri, yazarları, aydınları çeşitli maddi cezalara çarptırarak yaptılar zaten. Yargı üzerinden terör estirerek ülkedeki fikriyatı büsbütün öldürdüler.
Meselâ bunu söyleyen Siyasal İslamcı iktidarın Mehmet Ağar'ın Anayasa ve hukuk üstündeki ezeli ve ebedi varlığını bir terör sorunu olarak algılamıyor. Çünkü mafya başı Ağar onun iktidarını pekiştiren bir unsur. Onun bu toplumda korku (terör) salıyor oluşunun bir kıymeti yok! Daha dün Sedat Peker'i muhalif partililerin üzerine saldırtan Siyonist İslamcı iktidar şimdilerde "Terörsüz Türkiye!" hedefi peşinde. Ekonomik terör ise bambaşka bir boyutta.
Onun için Siyasal İslamcıların terörsüz Türkiye çığırtkanlıkları gerçekte karşılığı olan bir şey değil. Ülkede bizden başka hiçbir siyasi, sosyal grup muhatabına korku salamayacak. Bu hak sadece bizim tekelimizde olacak.
Yeni yapacakları Anayasa'da da şöyle bir durum var. Anayasa'ya Mehmet Ağar ile ilgili bir madde koymaları gerekiyor. İbrikçi başı Mehmet Ağar ve ekibi bu ülkede yapıp ettiklerinden Türk mahkemelerinde yargılanamaz. Yargılanması teklif dahi edilemez. İbrikçi başını sadece münkir ve nekir kabirde sorgulayabilir! Bu maddeyi yeni yapılacak Anayasanızın bir tarafına koyun.
1990'lı 2000'li yıllarda Türkiye'de insanlar terörle mücadelede evlatlarını şehit vermekten korkuyorlardı. Yani ülke bir nevi PKK'nın estirdiği terörden mustaripti ve korkuyordu. Şimdi Siyasal İslamcılar o terör örgütünü sahada yendi, halkın güvenliğini siyasete tahvil ediyor. Sadece benden korkacaksınız; benim adıma görev yapan savcılardan korkacaksınız, bir de ibrikçi başı Mehmet Ağar'dan korkacaksınız. Buna da terörsüz Türkiye denilecek! Özeti bu. Oysa bu ülkenin temeldeki hukuk sorunu şudur. Bu ülkede bakanlık yapmış bir adamın yıllarca mafya düzenin tepesinde duruyor oluşunu Anayasal düzenle, hukukla nasıl izah edersiniz? Edemiyorsanız boş yere mugalata yapmayın.
Amerika'nın askeri açıdan İran'ı kuşatması öncesinde Türkiye'de yürütülen kampanya herkesin malumu. Esasen bu kampanyanın uzun vadede neye yaradığı da ortada. Tıpta buna lokal anestezi diyorlar.
Sorulması gereken esas soru şudur. Türkiye'nin askeri varlığı İsrail için bir tehdit ise İran'ın düşürülmesi sonrasında Amerika'nın yeni senaryosu ne olacak? İsrail, Akkuyu'daki nükleer güç santralini diline dolayacak mı? Ya da Tel Aviv Türkiye'nin ürettiği füzelerin menzili içinde diye yeni bir bahaneyi gündeme getirecek mi?
İran İncirlik'teki Amerikan üssünü hedef alırsa Türkiye bunu bir onur meselesi yapacak mı?
Ben hâlâ Abdullah Gül'ün "Amerikan askerlerinin evlerine sağ salim dönmesi için dua ediyorum!" diye bir açıklama yapmasını bekliyorum.
Geçenlerde Ahmet Hakan dışişleri bakanı Hakan Fidan'a "Türkiye'de nükleer silah var mı?" diye basit bir soru sordu. Normalde bu soruya "Evet, Türkiye'nin nükleer silahı var." Ya da "Hayır Türkiye'nin nükleer silahı yok!" diye açık bir cevap vermesi beklenirdi. Ama Hakan Fidan soruya cevap vermek yerine poker oyuncusu gibi mimiksiz bir tavırla yorum yapmamayı tercih etti. Halk bu tavrı Türkiye nükleer silaha sahipmiş de açıklamıyormuş gibi yorumladı. Bu bir tür savaş romantizmi. Duyguların aklın önüne çıktığı aptal bir muğlaklık bu. Türkiye'nin nükleer silahı yok ama varmış gibi rol yapabiliriz!
Çinli ve Rus savaş uzmanları Amerika'nın Abraham Lincoln savaş gemisi nasıl vurulur, sorusunun cevabı üzerinde gece gündüz düşünüyorlar.
İrlandalı bir yazar Fintan O'toole göre; "Trump için siyaset sadece bir gösteri, bir şey yapmak değil." Ama en azından yiğidim Trump bizi bir konuda idare etmişti.
Şöyle ki, bizdeki siyasal İslamcılar İran'ın petrol parasını banka sistemi üzerinden aklamıştı. Amerika'nın Türkiye'ye ceza keseceğini anlayınca siyasal İslamcılar fidye olarak bir papazı tutukladılar. Ne demişti Trump; "Aptal olma!" yani akıllı ol!
Amerika'daki bütün dövmeli adamları El Salvador'a göndertti. Nayip Bukele'yi de başlarına gardiyan olarak görevlendirdi. Ne yapsın Trump, adamların yüzünde meymenet yok!
Ne dedi Avrupa'daki mirasyedi politikacılara. Dünyanın kahrını Amerika çekiyor, siz yan gelip yatıyorsunuz. Savunma konusunda ya kesenizin ağzını açarsınız ya da bahçenizdeki armutlara Rus ayısı musallat olur. Avrupa nihayet konfor içinde yaşamanın sonu tabelasını gördü!
İşin şov kısmını bir kenara bırakırsak Trump İran'la bir şekilde anlaşmak istiyor. İran'ı Çin'in enerji ihtiyacını ucuzundan karşılayan bir konumdan alıp dünya sistemine entegre etme niyetinde. İran'ın petrolünü kayıt altına alıp Çin'in ekonomik yükselişini kontrol etmek istiyor. Onun için de İran'daki molla rejiminin kendi içinde dönüşümünü sağlamak için İran'a askeri seçeneği dayatıyor.
Trump son olarak Latin Amerika ülkelerindeki uyuşturucu trafiğini minimum seviyeye çekme derdinde. Çünkü narko-trafiğin Amerika'ya verdiği zarar tahminlerin ötesinde. Bunun için de işe Venezüella devlet başkanı Nikolas Maduro'yu tutuklamakla başladı. Ardından Meksika'nın en büyük kartelinin patronu El Mencho'yu ortadan kaldırttı.
Evet, Donald Trump konuşurken sadece şov yapıyormuş gibi görünüyor ama onun kontrol ettiği devlet aygıtıyla dünyaya esaslı bir şekil veriyor.
Yabancı ajanslardan dinlediğimiz onlarca yorumdan sonra ortaya şöyle bir tablo çıkıyor.
İran'a askeri müdahale konusunda Trump'ın esip gürlemesi bir yana Amerika'da ciddi bir akıl devreye girmiş durumda. Şöyle bir genel kanaat var Amerika'da. İran'a saldırı başlatmak işin en kolay tarafı ama bu savaşın ne yöne evrileceği ve ne kadar süreceği öngörülemiyor. Savaşın bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimali çok yüksek. Bu durumda Amerika'nın bölgedeki askeri üsleri açık hedef olacak. Ayrıca askeri uzmanlar şöyle bir analiz yapıyor. Amerika'nın savaş gemileri zannedildiğinden çok daha kolay vurulup batırılabilir. Çünkü bu savaş gemileri bir önceki dönemin savaş konsepti için inşa edilmişti.
Tıpkı Ukrayna'da tankların dronlarla tek tek vurulup devre dışı bırakılması gibi bu da yeni bir durum. Artı Çin'in İran'a gönderdiği yeni hava savunma sistemlerinin Amerikan uçaklarını rahatlıkla tespit edip düşürebildiği öne sürülüyor. Şayet bu savaş İran için bir varoluş meselesine dönüşürse İran İsrail'in sadece Tel Aviv'den ibaret olduğunun farkında. Yeni füzeleriyle Tel Aviv'i imha edebilir. Kısacası İran Amerika'nın rahatlıkla yutabileceği bir lokma değil. Abraham Lincoln savaş gemisine isabet edecek bir füze Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirebilir. Bu açıdan bakıldığında İran'a askeri müdahale Donald Trump'ın siyasi hayatına mal olabilecek türden bir kumar. Son olarak İran diplomasisi Amerika'daki toy Demokrat jönleri parmağında oynatır. Bu işlerde o denli mahirler yani.
Siyasal İslamcı iktidar meclisten çıkardıkları tezkere ile Irak'ı Amerika'ya satarak iktidara gelmişlerdi. Suriye iç savaşında çetelere destek vererek Suriye'yi çökertmişlerdi. Şimdi sıra ABD-İsrail şer ittifakının İran'a askeri saldırısına geldi. Bu konuda dışişleri bakanı Hakan Fidan bir takım hızlı açıklamalar yapmış olsa da Türkiye'nin politikası berrak değil.
Türkiye NATO üyesi bir ülke. Amerika da hâlâ NATO üyesi bir ülke. Yani Amerika'nın İran'a saldırması durumunda Türkiye otomatikman İran'a karşı bir pozisyonda buluyor kendini. Bu husus nedense hiç dillendirilmiyor. Türkiye'nin İran ile Amerika arasında İstanbul'da arabulucuk yapmış olması bu gerçeği değiştirmez. Nitekim İran NATO'nun İstanbul'da kuracağı diplomatik tazyiki gördüğü için görüşmeleri Umman'a almıştı.
Yani Türkiye olası bir Amerika İran savaşında kesin olarak tarafsız kalacağını en üst düzeyde dillendirmedi. Çünkü siyasal İslamcılar politikayı "Kriz varsa fırsat da vardır!" prensibiyle yaparlar. Dışişleri bakanı bir televizyonda bir şeyler söyledi, öylece kaldı bu konu. Adam görünürde dışişleri bakanı ama gerçekte hâlâ istihbaratçı.
Etrafımız barut fıçısıyken Gazanfer bir Türk birliği Avrupa'nın taharetsiz götünü Ruslardan kurtarmak için ta Brüksel'e gönderilmiş. Yıllarca Türkiye'deki terör örgütüne destek vermiş, gümrüklerde Türklere ikinci sınıf insan muamelesi yapmış, Avrupa Birliği konularında Türkiye'ye karşı her türlü domuzluğu yapmış Avrupa'nın kınalı götünü korumak için Türk ordusu Avrupalılarla tatbikat yapıyor. Maksat Avrupa'yı Moskof ayısından korumak! Nasıl bir komplekstir bu yahu! Bırakın Rus ayısı öpsün Avrupa'yı! Rusya Ukrayna meselesinde haklıydı. Orada Avrupa'yı öptü. Türkiye ne yapıyor, bir nevi Avrupa'nın Ukrayna'daki Rus mağlubiyetine ortak oluyor. Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık kaderinden, Avrupa Ruslara öpüldüğü için biz de Ruslara öpülmüş sayıldık manyaklığına geldik. O Avrupa ki, bütün ülke liderleri açık Siyonist. İsrail'in Gazze soykırımına karşı tek cümle kurmamış bu kınalı götlüleri Rus ayısı öpmesin diye Şanlı Gazanfer bölüğümüz Brüksel önlerinde.
Modern barbarlığın kuşattığı bir dünyada gerçek Müslümanlar Ahmet Yasin, Yahya Sinvar, İsmail Haniye, Hasan Nasrallah, Ali Hamaney ve diğerleri melekler gibi kanatlanıp tek tek gökyüzüne yükseliyor. Geriye Siyonist Yahudiler, pedofili sapıklar ve Müslüman rolü yapıp makam mevki sahibi olmuş rezil münafıklar, demagoglar kalıyor.
Bizdeki körkütük cahil laikperestler, Müslümanlar geri kaldı, dediğinde izah onlara bir türlü edemediğimiz şeyin özeti buydu. Batı barbarlığı kendisiyle yarışacak bir sistem kurmanıza müsaade etmiyor. Dünyadaki Müslümanların radikalleşmesinin sebebi de bu. Taliban dedikleri tam olarak bu. Madem bizim medeni Müslümanlar olmamıza müsaade etmiyorsunuz biz de sizin modern barbarlığınızı hedef alan radikal Müslümanlar olalım.
Ali Hamaney eskiden Tahran'da her cuma namazında Ümmetin ve insanlığın kurtuluşu için fetva yayınlardı. Ve o fetvalarda Ümmetin felahının reçetesini Şia külliyatı üzerinden izah ederdi. Bunu Türkiye'de siyasal anlamda formüle edebilen tek kişi vardı. Necmettin Erbakan.
Bu kadar haksızlığın, bu kadar gaddarlığın, bu kadar vahşetin, kanın, göz yaşının, ölümün, barbarlığın olduğu bir dünyayı gördükçe aklıma Ahmet Kaya'nın bir türküsündeki o sözler geliyor. "Öptüğüm kızlar geliyor aklıma / Bir açıklaması vardır elbet!"
Ali Hamaney'in şehit edilmesi ve İran'ın iyice zayıflatılmasından sonra Türkiye'de zil takıp göbek atacak bir sürü onursuz tanıyorum.
Bunlar sahip oldukları konumları Amerika'yla iyi geçinen bir iktidara biat etmiş olmalarına borçlular. O koltuklarının altında Iraklıların, Suriyelilerin, Filistinlilerin ve de İranlıların kemikleri var. Bunları Firavunların zamandan ve mekândan bağımsız modern bayileri gibi düşünebilirsiniz.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
METİN KONDEL COMMENT
author & photographer
28 Mart 2026 Cumartesi
VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 101
Bu ülke ahlaklı insanlarını utandırıyor; onlara ahlaksız olmaktan başka bir yol bırakmıyor.
Bu ülke onurlu insanlarını her defasında mahcup ediyor. Onları bastırıyor, susturuyor, tutuklayıp hapse atıyor.
Bu ülke ahlaklı insanlarına hiçbir alanda hayat hakkı tanımıyor. Onları ölmeye ya da başka ülkelere gitmeye mecbur ediyor.
Bu ülke onurlu insanlarına huzurlu bir gelecek vaat etmiyor. Aksine kötü bir baba gibi onları sürekli azarlayıp cezalandırıyor. Dahası evden gitmeye mecbur ediyor.
Onun için bu ülkede evlenip çocuk sahibi olmak pek akıllıca bir şey değil. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak liberal sağ iktidarların insafsızlığına yeni bir rehine bırakmak demek.
Atalarımızdan bize miras kalmış sorunlu aile yapılarını bir başkasının sırtına yük olarak bırakmak demek, onu sırf küçük bir haz uğruna hukuku çalınmış bir hayata köle olarak sunmak demektir. Her şeyine yamyamların çöreklendiği bir ülkede evlenmek ve çocuk doğurmak bile bile suç işlemektir. Doğacak insana haksızlık yapmak demektir.
Onun için buna hiç gerek yok. Bence arkamızdan bize lanet okuyacak insanlar bırakarak ölmemek en iyisi.
Evet, tekrar Kalandar gecesi kutlamalarına dönecek olursak; Zannedildiğinin aksine Yunan kökenli bir adet değildir, Pers kökenli bir adettir ve ta Mithridates dönemine kadar gider. Muhtemelen İran'dan da Hindistan'a kadar gider kökeni. Su değirmeni gibi yani. Doğadaki mistik güçlere karşı kazanılmış bir zafer, sıcaklığı, insani bir neşeyi ihtiva eder bu gelenek. İnsanın korktuğu o yabanıl şeyler de aramızda artık, bakın birlikte eğleniyoruz'un bir nevi tiyatorası. Momoyeros oyunu gibi, şimdi siz o da nedir, diye sorarsınız. Aman boş verin unutun gitsin.
Efendim mevzunun esası şudur. İnsan kutsal metinlere, devletin kanunlarına, politikacıların kuru nutuklarına, bilimin sıkıcı diline bir yere kadar tahammül eder. Bunlardan sıkıldığında kendini eğlendirmek için bir şeyler arar. İşte insanların Kalandar kutlamalarını keşfi bu meyanda bir şeydir. Politikacıların kafa ütüleyen sözlerinden, popüler kültürün plastik halinden bıktılar. Hayatı neşeli kılacak bir arayıştalar. Onun için geçmişte yapılmış ama zamanla unutulmuş bir geleneği canlandırma ihtiyacı içindeler. Ve bence bu gayet güzel bir gelişme.
Yalnız kutlama biçimlerine hâlâ itirazım var. Kalandar gecesi kutlaması diyorsunuz, hani nerede küpte salamura edilmiş kış armudu! Hiç kimsenin aklına böyle bir şey gelmez mesela. Oysa bilenler bilir bu gecenin sembolü salamura edilmiş kış armududur. Tuzlu çörektir. Delikanlılar kızlar tuzlu çörekten yer, özellikle su içmez ve sevdiği rüyasında ona su verir. Yaban adamı postuna sarılmış koyun çıngıraklarıdır diğer sembolü. Neyse yığınla zamazingosu var bu işin. Bir organizasyon dahilinde kutlanmadığında Kürt çalıyor Çingene oynuyor havası oluyor Kalandar gecesinin. İşin içinde komedi barındıran tiyatora var. Lafazanların izleyicileri güldürüp eğlendirmesi var. Melankolik Çaykara kavalı ile horon oynamak var. Dut kemençe ile sıksara oynamak var. Araya kafa ütülemeyecek bir tulum kaydası eklenebilir. Bu kadar çok seçeneğin olduğu bir geleneği mundar ederek kutlamak için harbiden hanzo olmak lazım. Kısmen Tonya ve Alithinos dışında yapıla da buydu. Bence bu kutlama provası yapılmış bir şekilde bir meydanda temsil edilmeli, halk önce izleyerek öğrenmeli, sonra ona iştirak etmeli. En sonunda kemençe eşliğinde horon halkasına dâhil olmalıdır. Diğer türlü Kürt çalıyor Çingene oynuyor, Sulukule'de Kibariye havası yani.
Gençliğimi kimse bilmez, yürüdüğüm çamurlu yolları...
1990'lı yıllarda Bursa'da üniversitede okurken bir ara İrancılarla takılmaya başlamıştım. O zamanlar Ulucami'nin karşısında kitapçıların olduğu küçük bir pasaj vardı. Tabi biz de fikriyatımızı tahkim için habire kitap okuyoruz. Vitrininde büyük bir Kâbe posterinin olduğu İslâmi yayınlar satan bir kitapçıya girdim. Çoğu çevirilerin olduğu rafları taradım. Şu kitap var mı, şu kitabın yeni baskısı yok mu? derken kitabevi sahibinin dikkatini çekti sorduğum kitaplar. Adamın adı Aziz Avak'tı ve hatırladığım kadarıyla Muşluydu. Hayattaysa Allah selamet versin. Kitabevi gelgeç bir yer değildi. Gençler oturmuş çay ve sigara içiyor, ülke ve dünya meseleleriyle ilgili konuşuyorlardı. Köşelerde sıkılmış yumruklar gölgesinde kelime-i tevhit posterleri. İçimden "Ulan burası tam benim aradığım yer, takılayım buraya." Oturduk, gençlerle tanıştık. Hepsi katıksız İrancı! Konuşmalarından anladığım kadarıyla zihinlerinde ciddi bir devrim külliyatı mevcut. Yeryüzünün mustazaf halkları için mücadele etmek şart ama bizim Süleyman gibi üretim araçlarına el koymaya gerek yokmuş! Yalnız şöyle bir şey sezinledim o kitabevinde. Bu gençler olmuş bitmiş bir devrimin mirasına konmuş gibi gayet rahattılar. Öyle namaz niyaz, dindarlık takıntıları da yoktu. Çoğu Doğudandı, kıyafetleri şiveleri birbirinden değişik tiplerti. Yani o zamanlar insan İranlı bir devrimci olunca otomatikman galip tarafta oluyordu. Aralarında üniversite eğitimini yarıda bırakıp ta İran'a Kum şehrine gidip medrese tahsili yapanlar varmış. Ali Şeriati, Mehmet Alagaş, Atasoy Müftüoğlu, Said Havva ve diğer yazarları okuyorlardı. Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış! Ruhullah Humeyni'nin hayatı, Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'in hayatı, bilhassa Kerbela olayı vs. Bir süre o kitabevine takıldım. Ama zamanla başlarda bana parlak gelen fikirleri yetersiz gelmeye başladı. Okulda sosyoloji okuyordum ve sorduğum sorulara makul cevaplar veremiyorlardı. Diyelim modern bir toplumda devrim yaptınız ve iktidarı ele geçirdiniz. Bu toplumu hangi ilkelere göre nasıl yöneteceksiniz. Bugün İran'daki Molların üstesinden gelemediği suallerdi. Gençlerin her biri saçmalamaya başlamıştı. Maalesef bu sualin cevabını o gün Milli Görüş hareketinde siyaset yapanlar bile veremiyordu. Hele halktan bir oy alıp iktidara gelelim, Allah'ın izniyle ülkeyi çalmadan çırpmadan hakkıyla idare ederiz. Modern yönetim teorilerinden bihaber koca ülkeyi yönetmeye adaydılar. Bugün geldikleri yer ise hepimizin malumu. Akıllarının görgülerinin bilgilerinin ermediği şeyler konusunda çok biliyormuş numarası yaparak ülke yönetmeye çalışmanın sonucu işte bugünkü Türkiye.
Yani benim İrancılığım fazla sürmedi. Öyle bıraktım o kafiyeyi de.
Amerika Çin'in askeri ve ekonomik açıdan yükselişini gördüğü için Ukrayna'da Avrupa ile Rusya'yı baş başa bırakıp aradan tüydü.
Rusya Ukrayna'yı zamana yayıp neredeyse yuttu.
Çin de hazırlıklarını tamamladı, Tayvan'ı yutmak üzere.
Bu durumda Trump ben de Amerika adına bir şeyler kapayım, dedi ve Venezüella'nın petrolüne konma adına ağır vasıta şoförlüğünden bozma başkan Maduro'yu kaçırdı.
Yetmedi Danimarka'ya ait Grönland adasını Amerika'nın güvenliği için istedi.
Gerekçesinde de Rusya ve Çin Grönland'ı işgal edecek, buna fırsat vermemeliyiz, dedi.
Hatta bunun için oğlu ile Danimarka prensesinin evlenmesi ve Grönland'ın çeyiz olarak Amerika'ya bırakılması gerektiğini söyledi. Trump Amerikan başkanı değil Osmanlı padişahı gibi mübarek!
Ama Trump'ın Grönland'ı ilhak etme düşüncesi Amerika'ya başka bir cephenin açılmasına sebep oldu. Avrupa Birliği Danimarka'nın arkasında durdu ve şimdilik bu haydutluğa "Dur!" dedi. Amerika Rusya'ya karşı Avrupa'yı terk etmişti, Avrupa şimdi de Amerika ile karşı karşıya geldi.
Trump Çin'in yükselişini ve yakın zamanda askeri ve ekonomik açıdan Amerika'yı geride bırakacağını görüyor. Onun için China (Çayna!) derken "tsağana" der gibi ağzını öfkeyle yayıyor. Eminim Çinliler duygularını belli etmeden onun bu haliyle epeyce eğleniyorlardır.
Şimdi Trump Çin'in bu yükselişini frenlemek için onun en büyük petrol tedarikçisi İran'ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. İşte İran'daki molla yönetimine karşı ayaklanmaların esas sebebi küresel ölçekteki bu askeri ve ekonomik rekabet.
İran'da bir rejim değişikliği olmayacak. Mollaları içeride bazı reformlar yapmaya, İsrail'in güvenliğini tehdit etmemeye ve Çin'e ucuza petrol satmamaya ve bazı iktisadi ödünlerle uluslararası sisteme dâhil olmaya zorlayacaklar. Amerika için esas mesele İran'ın ambargolarla illegal satışa yönlendirdiği petrolünü legal düzene dâhil edip Çin'in anormal gelişimini kontrol altına almak.
Yiğidim Trump, Çin'in teknoloji üssü Tayvan'ı yutma niyetinde olduğunu görünce o da Grönland'ı gözüne kestirmişti. Ama olmadı. Ben olsam Jamaika'yı ele geçirirdim. 52 Jamaika! derdim yani. 53 Haiti, 54 Panama, 55 El Salvador, 56 Honduras, 57 Nikaragua, 58 Kosta Rika, 59 Port Of Spain, 60 Fransız Guyanası, 61 Karayipler. O güç bende olsa değil dünyayı güneşi zapt ederdim, yiğidim!
Trump Grönland konusunda "Bu konu yeni değil. Önceki başkanlar döneminde de vardı." diyor.
Ama "Grönland!" derken avını yakalamış bir bulldog gibi yanaklarını sallıyor.
Aslında Amerika açısından bakıldığında Trump argümanlarında haklı. NATO ile Avrupa'nın güvenliğini biz sağlıyoruz ama parayı Araplardan alıyoruz. Bu saçmalık, Avrupa askeri harcamalara katkı vermiyor, o zaman güvenlik konusunda başının çaresine baksın. Öyle bedavadan konfor içinde yaşamak yok.
Artı II. Dünya Savaşı sonrasında huzur ve refah içinde yaşamanın bedeli olarak Amerika kıtasındaki Grönland'ı kıta güvenliği için istiyorum. Vermezseniz askeri güç kullanarak Grönland'ı alacağım. Amerika için Avrupa'nın güvenlik maliyeti çok yüksek. Eski sitem Amerika için enayilik! Çin'in yükselişi karşısında kendi güvenliğim için Amerika kıtasına yöneleceğim.
Trump Avrupa'ya bu dayatmayı yapınca II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın öncülüğünde kurulan küresel sistem Grönland üzerinden domino etkisi yaparak dağılıyor. Avrupa Birliği hemen Danimarka'nın arkasında yerini aldı. Çünkü biliyorlar ki, Trump öngörülemez bir lider ve sıradaki hedefi Kanada İzlanda Norveç vs. olabilir. Yani Avrupa Ukrayna savaşı üzerinden Rusya'nın işgal korkusunu yaşarken şimdi bir de Amerika'nın güvenlik tehditleriyle yüzleşmeye başladı.
Avrupa Birliği Amerika'nın Grönland talebine karşı Makron'un öncülüğünde "bazuka" adlı ekonomik yaptırımı hedefleyen yeni bir oluşum başlattı. Bu da yeni bir Fransız komedisi olsa gerek. Hatta Avrupalılar şöyle diyor. "Şayet Harley David marka motor satın alacaksanız bir an önce alın yoksa bir daha Avrupa'da Harley Davidson satışı yapılmayacak!"
Trump'ın Grönland talebinden sonra Avrupalılar birden Amerika'nın dünyada neden olduğu kötülüklere birden ayıldılar. Bilhassa İsrail'e verdiği desteği, Trump'ın Filistin'i Riviera'ya çevirme projesini dillerine doladılar. Yani geçmişte Amerika'nın dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığı işgallerin, darbelerin ucu Avrupa'ya dokunmadığı için ses çıkarmıyorlardı. Ama şimdi Amerika için Avrupa da hedef durumunda.
Türkiye'ye gelince, bütün bu olup bitenler içinde esamisi okunmuyor. Türkiye dünyanın bir ucunda unutulmuş bir köy gibi. Kendi halinde kendi yalanlarıyla oyalanıp gidiyor. Türkiye'de fikriyat iktidar tarafından cezalandırıldığı için ulusal politikadaki fikriyat kısırlığı uluslararası gelişmelerde de kendini gösteriyor. Kısacası Türkiye'nin dünya diye bir dedi yok. Olup bitenleri takip edecek, yorumlayacak ve siyaseten tepki verecek bir idraki yok. Diyorum ya iki kıta birbirinden geri dönüşümü olmayacak şekilde koptu ama Türkiye'nin umurunda değil. Çünkü Türkiye dünyada değil.
Amerika Irak'ı işgal ederken başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletler kuyruğuna takılmışlardı. Amerika NATO'nun şemsiyesi altında Afganistan'ı bombalarken hiçbir Avrupalının aklına uluslararası hukukun ihlali gelmiyordu. NATO Fransa öncülüğünde Libya'yı bombalarken NATO üyesi Türkiye de çark etmişti. Suriye gözü dönmüş çetelerle parçalanırken insan derisine yazılmış Birleşmiş Milletlerdeki İnsan Hakları Beyannamesi Avrupalıların umurunda değildi. Siyonist İsrail Filistin'de soykırım yaparken Avrupalılar sadece izlemekle yetiniyorlardı.
Bakıyorum da şimdilerde Amerikalı siyahi aktivist Martin Luther King'in Vietnam savaşı karşıtı söylemlerini öne çıkarıyorlar. Yukarıdaki bütün kötülüklerin Amerika'nın öncülüğünde yapıldığını dillendiriyorlar. Venezüella'nın devlet başkanı Maduro'nun palas pandıras kaçırılmasının büyük bir skandal olduğunu vurguluyorlar. Donald Trump'ın "Ya Grönland beni alacak, ya ben Grönland'ı alacağım!" türündeki meydan okuyuşu karşısında Amerikan siyasî tarihindeki bütün menfi olayları bir çırpıda sayıp döküyorlar. İslam ülkelerinin ve dünyadaki küçük ülkelerin on yıllarca mağduru olduğu Amerikan belası nihayet döndü dolaştı, ona göz yuman Avrupa'yı vurmaya başladı. Amerika'nın II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'ya sağladığı konfor nihayet sona erdi. Avrupa Rusya'nın askeri tehdidiyle, Çin'in ekonomik istilasıyla ve Amerika'nın güven vermeyen dış politikasıyla yüzleşmek üzere. Trump Grönland'a çıkarma yaparsa NATO ölür. Makron'un Bazukası askeri bir sıfata bürünür. İslam coğrafyasındaki bunca savaş, işgal, darbe, ölüm, kan ve gözyaşından sonra Amerika'nın Grönland'ı alacak olması bana heyecan veriyor. Trump yiğidim, Grönland seni kesmezse 300.000 nüfuslu İzlanda var, stratejik öneme sahip Faroe Adaları var! Yiğidim, sen batıdan gel, biz doğudan Viyana önlerinde buluşalım.
Notlar;
Amerika artık zenginlik üretme, ülkelere umut vadetme konusunda ortakları arasında rıza üretemiyor. Onun için de küresel düzende sürekli irtifa kaybediyor. Amerika'nın aksine Çin zenginlik üretme ve ortaklarına umut vadetme konusunda rıza üretebiliyor. Buna bağlı olarak küresel ölçekte hızla yükseliyor.
Amerika Komodor ejderi gibidir. Avını tek hamlede saldırıp yutmaz. Ona saldırır ve bekler. Sonra bir daha saldırır. Kurban içeriden antikor üretebilirse direnir. Amerika kurbanının antikor üretmediğini gördüğü anda son bir hamle ile saldırıp avını yutar. Süleyman Seyfi Öğün
Bir diplomatın sözü. Bugünlerde Amerika'daki MAGA'cıların içindeki dengeleri en iyi anlayan başkent Tahran. / Tahran dünyanın baş belasının anatomisinin tüm ayrıntılarına vakıf. Bunun biraz daha ötesi şeytanla bizzat tanışmak.
Amerika görünürde İsrail'e yardım ediyor ama gerçekte İsrail'i saplandığı batakta daha da dibe itiyor. Amerika'da kamuoyu bilhassa Epstein dosyalarının yayınlanmasından sonra yıllarca sırtında yük olmuş Siyonizm kamburunu taşıyamayacağı gerçeğine uyanıyor. Asıl final İran ile Amerika arasında değil Amerika gibi süper bir gücün küresel hegemonyasına mal olan İsrail arasında yaşanacak gibi görünüyor.
Çin'de bir hafta kalırsanız bu ülke ile ilgili güzel bir hikâye yazabilirim, dersiniz. Çin'de bir ay kalırsanız bu ülke ile ilgili iyi bir makale yazabilirim dersiniz. Şayet Çin'de bir yıldan daha uzun bir süre kalırsanız bu ülke ile ilgili hiçbir şey yazamazsınız. Çünkü Çin'i tanıdıkça hiçbir şeyi anlayamamak gibi bir gerçekle yüzleşmiş olursunuz.
Türk siyasetçilerin çekilmez bir Budist ayini olarak salı nutukları.
Eskiler muhaberat derlerdi, bir haberin bir yerden alınıp salimen başka bir yere ulaştırılmasına ve değeri eksiltilmeden muhatabına sunulmasına.
Malumunuzdur ki, eskiden iletişim araçları bu kadar yaygın ve dakik değildi. Ankara'da neler oluyor, hangi politikacı ne düşünüyor, ne söyledi, ne yaptı, bunlar ahali için mühim şeylerdi. İletişim çevirmeli telefonlarla, telgraflarla, fakslarla sağlanıyordu. Sonra ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanıp kahvehane dedikodularına konu oluyordu.
Şimdilerde durum çok daha değişik. Türk siyasetçileri için salı nutukları bir tür mastürbasyon gibi. Bir adam kürsüye çıkıyor aklına geldiği gibi konuşuyor. Bir sürü adam da onun attığı hamasi nutuklarda keramet arıyor. Kerameti kendinden menkul bu nutukların ülke gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını mesele eden yok. Her grup kendi tebaasını tatmin etme peşinde.
Bir nevi könül közün çağırman. Moğol rahiplerin çıkardığı o uğursuz gezegen uğultusu kaplıyor bütün ülkeyi. Depresif, kasvetli, çaresiz, kısır, soğuk bir iklim çöküyor ülkeye bu salılarda. Haftada bir saçmalama mecburiyetleri var sanki. Ülke ve dünya gündeminden kopuk mastürbasyon günü bu.
Oysa ciddi bir siyasetçi gün gelir bir konuda birden fazla açıklama yapma gereği de duyabilir. Ya da bir hafta konuşma gereği duymayabilir. Bunlar ise her salı günü bir ayin gibi toplanıp hep aynı duayı ediyorlar. Bu kitlesel şizofreniye kimse dur, demeyecek mi?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Bu ülke onurlu insanlarını her defasında mahcup ediyor. Onları bastırıyor, susturuyor, tutuklayıp hapse atıyor.
Bu ülke ahlaklı insanlarına hiçbir alanda hayat hakkı tanımıyor. Onları ölmeye ya da başka ülkelere gitmeye mecbur ediyor.
Bu ülke onurlu insanlarına huzurlu bir gelecek vaat etmiyor. Aksine kötü bir baba gibi onları sürekli azarlayıp cezalandırıyor. Dahası evden gitmeye mecbur ediyor.
Onun için bu ülkede evlenip çocuk sahibi olmak pek akıllıca bir şey değil. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak liberal sağ iktidarların insafsızlığına yeni bir rehine bırakmak demek.
Atalarımızdan bize miras kalmış sorunlu aile yapılarını bir başkasının sırtına yük olarak bırakmak demek, onu sırf küçük bir haz uğruna hukuku çalınmış bir hayata köle olarak sunmak demektir. Her şeyine yamyamların çöreklendiği bir ülkede evlenmek ve çocuk doğurmak bile bile suç işlemektir. Doğacak insana haksızlık yapmak demektir.
Onun için buna hiç gerek yok. Bence arkamızdan bize lanet okuyacak insanlar bırakarak ölmemek en iyisi.
Evet, tekrar Kalandar gecesi kutlamalarına dönecek olursak; Zannedildiğinin aksine Yunan kökenli bir adet değildir, Pers kökenli bir adettir ve ta Mithridates dönemine kadar gider. Muhtemelen İran'dan da Hindistan'a kadar gider kökeni. Su değirmeni gibi yani. Doğadaki mistik güçlere karşı kazanılmış bir zafer, sıcaklığı, insani bir neşeyi ihtiva eder bu gelenek. İnsanın korktuğu o yabanıl şeyler de aramızda artık, bakın birlikte eğleniyoruz'un bir nevi tiyatorası. Momoyeros oyunu gibi, şimdi siz o da nedir, diye sorarsınız. Aman boş verin unutun gitsin.
Efendim mevzunun esası şudur. İnsan kutsal metinlere, devletin kanunlarına, politikacıların kuru nutuklarına, bilimin sıkıcı diline bir yere kadar tahammül eder. Bunlardan sıkıldığında kendini eğlendirmek için bir şeyler arar. İşte insanların Kalandar kutlamalarını keşfi bu meyanda bir şeydir. Politikacıların kafa ütüleyen sözlerinden, popüler kültürün plastik halinden bıktılar. Hayatı neşeli kılacak bir arayıştalar. Onun için geçmişte yapılmış ama zamanla unutulmuş bir geleneği canlandırma ihtiyacı içindeler. Ve bence bu gayet güzel bir gelişme.
Yalnız kutlama biçimlerine hâlâ itirazım var. Kalandar gecesi kutlaması diyorsunuz, hani nerede küpte salamura edilmiş kış armudu! Hiç kimsenin aklına böyle bir şey gelmez mesela. Oysa bilenler bilir bu gecenin sembolü salamura edilmiş kış armududur. Tuzlu çörektir. Delikanlılar kızlar tuzlu çörekten yer, özellikle su içmez ve sevdiği rüyasında ona su verir. Yaban adamı postuna sarılmış koyun çıngıraklarıdır diğer sembolü. Neyse yığınla zamazingosu var bu işin. Bir organizasyon dahilinde kutlanmadığında Kürt çalıyor Çingene oynuyor havası oluyor Kalandar gecesinin. İşin içinde komedi barındıran tiyatora var. Lafazanların izleyicileri güldürüp eğlendirmesi var. Melankolik Çaykara kavalı ile horon oynamak var. Dut kemençe ile sıksara oynamak var. Araya kafa ütülemeyecek bir tulum kaydası eklenebilir. Bu kadar çok seçeneğin olduğu bir geleneği mundar ederek kutlamak için harbiden hanzo olmak lazım. Kısmen Tonya ve Alithinos dışında yapıla da buydu. Bence bu kutlama provası yapılmış bir şekilde bir meydanda temsil edilmeli, halk önce izleyerek öğrenmeli, sonra ona iştirak etmeli. En sonunda kemençe eşliğinde horon halkasına dâhil olmalıdır. Diğer türlü Kürt çalıyor Çingene oynuyor, Sulukule'de Kibariye havası yani.
Gençliğimi kimse bilmez, yürüdüğüm çamurlu yolları...
1990'lı yıllarda Bursa'da üniversitede okurken bir ara İrancılarla takılmaya başlamıştım. O zamanlar Ulucami'nin karşısında kitapçıların olduğu küçük bir pasaj vardı. Tabi biz de fikriyatımızı tahkim için habire kitap okuyoruz. Vitrininde büyük bir Kâbe posterinin olduğu İslâmi yayınlar satan bir kitapçıya girdim. Çoğu çevirilerin olduğu rafları taradım. Şu kitap var mı, şu kitabın yeni baskısı yok mu? derken kitabevi sahibinin dikkatini çekti sorduğum kitaplar. Adamın adı Aziz Avak'tı ve hatırladığım kadarıyla Muşluydu. Hayattaysa Allah selamet versin. Kitabevi gelgeç bir yer değildi. Gençler oturmuş çay ve sigara içiyor, ülke ve dünya meseleleriyle ilgili konuşuyorlardı. Köşelerde sıkılmış yumruklar gölgesinde kelime-i tevhit posterleri. İçimden "Ulan burası tam benim aradığım yer, takılayım buraya." Oturduk, gençlerle tanıştık. Hepsi katıksız İrancı! Konuşmalarından anladığım kadarıyla zihinlerinde ciddi bir devrim külliyatı mevcut. Yeryüzünün mustazaf halkları için mücadele etmek şart ama bizim Süleyman gibi üretim araçlarına el koymaya gerek yokmuş! Yalnız şöyle bir şey sezinledim o kitabevinde. Bu gençler olmuş bitmiş bir devrimin mirasına konmuş gibi gayet rahattılar. Öyle namaz niyaz, dindarlık takıntıları da yoktu. Çoğu Doğudandı, kıyafetleri şiveleri birbirinden değişik tiplerti. Yani o zamanlar insan İranlı bir devrimci olunca otomatikman galip tarafta oluyordu. Aralarında üniversite eğitimini yarıda bırakıp ta İran'a Kum şehrine gidip medrese tahsili yapanlar varmış. Ali Şeriati, Mehmet Alagaş, Atasoy Müftüoğlu, Said Havva ve diğer yazarları okuyorlardı. Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış! Ruhullah Humeyni'nin hayatı, Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'in hayatı, bilhassa Kerbela olayı vs. Bir süre o kitabevine takıldım. Ama zamanla başlarda bana parlak gelen fikirleri yetersiz gelmeye başladı. Okulda sosyoloji okuyordum ve sorduğum sorulara makul cevaplar veremiyorlardı. Diyelim modern bir toplumda devrim yaptınız ve iktidarı ele geçirdiniz. Bu toplumu hangi ilkelere göre nasıl yöneteceksiniz. Bugün İran'daki Molların üstesinden gelemediği suallerdi. Gençlerin her biri saçmalamaya başlamıştı. Maalesef bu sualin cevabını o gün Milli Görüş hareketinde siyaset yapanlar bile veremiyordu. Hele halktan bir oy alıp iktidara gelelim, Allah'ın izniyle ülkeyi çalmadan çırpmadan hakkıyla idare ederiz. Modern yönetim teorilerinden bihaber koca ülkeyi yönetmeye adaydılar. Bugün geldikleri yer ise hepimizin malumu. Akıllarının görgülerinin bilgilerinin ermediği şeyler konusunda çok biliyormuş numarası yaparak ülke yönetmeye çalışmanın sonucu işte bugünkü Türkiye.
Yani benim İrancılığım fazla sürmedi. Öyle bıraktım o kafiyeyi de.
Amerika Çin'in askeri ve ekonomik açıdan yükselişini gördüğü için Ukrayna'da Avrupa ile Rusya'yı baş başa bırakıp aradan tüydü.
Rusya Ukrayna'yı zamana yayıp neredeyse yuttu.
Çin de hazırlıklarını tamamladı, Tayvan'ı yutmak üzere.
Bu durumda Trump ben de Amerika adına bir şeyler kapayım, dedi ve Venezüella'nın petrolüne konma adına ağır vasıta şoförlüğünden bozma başkan Maduro'yu kaçırdı.
Yetmedi Danimarka'ya ait Grönland adasını Amerika'nın güvenliği için istedi.
Gerekçesinde de Rusya ve Çin Grönland'ı işgal edecek, buna fırsat vermemeliyiz, dedi.
Hatta bunun için oğlu ile Danimarka prensesinin evlenmesi ve Grönland'ın çeyiz olarak Amerika'ya bırakılması gerektiğini söyledi. Trump Amerikan başkanı değil Osmanlı padişahı gibi mübarek!
Ama Trump'ın Grönland'ı ilhak etme düşüncesi Amerika'ya başka bir cephenin açılmasına sebep oldu. Avrupa Birliği Danimarka'nın arkasında durdu ve şimdilik bu haydutluğa "Dur!" dedi. Amerika Rusya'ya karşı Avrupa'yı terk etmişti, Avrupa şimdi de Amerika ile karşı karşıya geldi.
Trump Çin'in yükselişini ve yakın zamanda askeri ve ekonomik açıdan Amerika'yı geride bırakacağını görüyor. Onun için China (Çayna!) derken "tsağana" der gibi ağzını öfkeyle yayıyor. Eminim Çinliler duygularını belli etmeden onun bu haliyle epeyce eğleniyorlardır.
Şimdi Trump Çin'in bu yükselişini frenlemek için onun en büyük petrol tedarikçisi İran'ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. İşte İran'daki molla yönetimine karşı ayaklanmaların esas sebebi küresel ölçekteki bu askeri ve ekonomik rekabet.
İran'da bir rejim değişikliği olmayacak. Mollaları içeride bazı reformlar yapmaya, İsrail'in güvenliğini tehdit etmemeye ve Çin'e ucuza petrol satmamaya ve bazı iktisadi ödünlerle uluslararası sisteme dâhil olmaya zorlayacaklar. Amerika için esas mesele İran'ın ambargolarla illegal satışa yönlendirdiği petrolünü legal düzene dâhil edip Çin'in anormal gelişimini kontrol altına almak.
Yiğidim Trump, Çin'in teknoloji üssü Tayvan'ı yutma niyetinde olduğunu görünce o da Grönland'ı gözüne kestirmişti. Ama olmadı. Ben olsam Jamaika'yı ele geçirirdim. 52 Jamaika! derdim yani. 53 Haiti, 54 Panama, 55 El Salvador, 56 Honduras, 57 Nikaragua, 58 Kosta Rika, 59 Port Of Spain, 60 Fransız Guyanası, 61 Karayipler. O güç bende olsa değil dünyayı güneşi zapt ederdim, yiğidim!
Trump Grönland konusunda "Bu konu yeni değil. Önceki başkanlar döneminde de vardı." diyor.
Ama "Grönland!" derken avını yakalamış bir bulldog gibi yanaklarını sallıyor.
Aslında Amerika açısından bakıldığında Trump argümanlarında haklı. NATO ile Avrupa'nın güvenliğini biz sağlıyoruz ama parayı Araplardan alıyoruz. Bu saçmalık, Avrupa askeri harcamalara katkı vermiyor, o zaman güvenlik konusunda başının çaresine baksın. Öyle bedavadan konfor içinde yaşamak yok.
Artı II. Dünya Savaşı sonrasında huzur ve refah içinde yaşamanın bedeli olarak Amerika kıtasındaki Grönland'ı kıta güvenliği için istiyorum. Vermezseniz askeri güç kullanarak Grönland'ı alacağım. Amerika için Avrupa'nın güvenlik maliyeti çok yüksek. Eski sitem Amerika için enayilik! Çin'in yükselişi karşısında kendi güvenliğim için Amerika kıtasına yöneleceğim.
Trump Avrupa'ya bu dayatmayı yapınca II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın öncülüğünde kurulan küresel sistem Grönland üzerinden domino etkisi yaparak dağılıyor. Avrupa Birliği hemen Danimarka'nın arkasında yerini aldı. Çünkü biliyorlar ki, Trump öngörülemez bir lider ve sıradaki hedefi Kanada İzlanda Norveç vs. olabilir. Yani Avrupa Ukrayna savaşı üzerinden Rusya'nın işgal korkusunu yaşarken şimdi bir de Amerika'nın güvenlik tehditleriyle yüzleşmeye başladı.
Avrupa Birliği Amerika'nın Grönland talebine karşı Makron'un öncülüğünde "bazuka" adlı ekonomik yaptırımı hedefleyen yeni bir oluşum başlattı. Bu da yeni bir Fransız komedisi olsa gerek. Hatta Avrupalılar şöyle diyor. "Şayet Harley David marka motor satın alacaksanız bir an önce alın yoksa bir daha Avrupa'da Harley Davidson satışı yapılmayacak!"
Trump'ın Grönland talebinden sonra Avrupalılar birden Amerika'nın dünyada neden olduğu kötülüklere birden ayıldılar. Bilhassa İsrail'e verdiği desteği, Trump'ın Filistin'i Riviera'ya çevirme projesini dillerine doladılar. Yani geçmişte Amerika'nın dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığı işgallerin, darbelerin ucu Avrupa'ya dokunmadığı için ses çıkarmıyorlardı. Ama şimdi Amerika için Avrupa da hedef durumunda.
Türkiye'ye gelince, bütün bu olup bitenler içinde esamisi okunmuyor. Türkiye dünyanın bir ucunda unutulmuş bir köy gibi. Kendi halinde kendi yalanlarıyla oyalanıp gidiyor. Türkiye'de fikriyat iktidar tarafından cezalandırıldığı için ulusal politikadaki fikriyat kısırlığı uluslararası gelişmelerde de kendini gösteriyor. Kısacası Türkiye'nin dünya diye bir dedi yok. Olup bitenleri takip edecek, yorumlayacak ve siyaseten tepki verecek bir idraki yok. Diyorum ya iki kıta birbirinden geri dönüşümü olmayacak şekilde koptu ama Türkiye'nin umurunda değil. Çünkü Türkiye dünyada değil.
Amerika Irak'ı işgal ederken başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletler kuyruğuna takılmışlardı. Amerika NATO'nun şemsiyesi altında Afganistan'ı bombalarken hiçbir Avrupalının aklına uluslararası hukukun ihlali gelmiyordu. NATO Fransa öncülüğünde Libya'yı bombalarken NATO üyesi Türkiye de çark etmişti. Suriye gözü dönmüş çetelerle parçalanırken insan derisine yazılmış Birleşmiş Milletlerdeki İnsan Hakları Beyannamesi Avrupalıların umurunda değildi. Siyonist İsrail Filistin'de soykırım yaparken Avrupalılar sadece izlemekle yetiniyorlardı.
Bakıyorum da şimdilerde Amerikalı siyahi aktivist Martin Luther King'in Vietnam savaşı karşıtı söylemlerini öne çıkarıyorlar. Yukarıdaki bütün kötülüklerin Amerika'nın öncülüğünde yapıldığını dillendiriyorlar. Venezüella'nın devlet başkanı Maduro'nun palas pandıras kaçırılmasının büyük bir skandal olduğunu vurguluyorlar. Donald Trump'ın "Ya Grönland beni alacak, ya ben Grönland'ı alacağım!" türündeki meydan okuyuşu karşısında Amerikan siyasî tarihindeki bütün menfi olayları bir çırpıda sayıp döküyorlar. İslam ülkelerinin ve dünyadaki küçük ülkelerin on yıllarca mağduru olduğu Amerikan belası nihayet döndü dolaştı, ona göz yuman Avrupa'yı vurmaya başladı. Amerika'nın II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'ya sağladığı konfor nihayet sona erdi. Avrupa Rusya'nın askeri tehdidiyle, Çin'in ekonomik istilasıyla ve Amerika'nın güven vermeyen dış politikasıyla yüzleşmek üzere. Trump Grönland'a çıkarma yaparsa NATO ölür. Makron'un Bazukası askeri bir sıfata bürünür. İslam coğrafyasındaki bunca savaş, işgal, darbe, ölüm, kan ve gözyaşından sonra Amerika'nın Grönland'ı alacak olması bana heyecan veriyor. Trump yiğidim, Grönland seni kesmezse 300.000 nüfuslu İzlanda var, stratejik öneme sahip Faroe Adaları var! Yiğidim, sen batıdan gel, biz doğudan Viyana önlerinde buluşalım.
Notlar;
Amerika artık zenginlik üretme, ülkelere umut vadetme konusunda ortakları arasında rıza üretemiyor. Onun için de küresel düzende sürekli irtifa kaybediyor. Amerika'nın aksine Çin zenginlik üretme ve ortaklarına umut vadetme konusunda rıza üretebiliyor. Buna bağlı olarak küresel ölçekte hızla yükseliyor.
Amerika Komodor ejderi gibidir. Avını tek hamlede saldırıp yutmaz. Ona saldırır ve bekler. Sonra bir daha saldırır. Kurban içeriden antikor üretebilirse direnir. Amerika kurbanının antikor üretmediğini gördüğü anda son bir hamle ile saldırıp avını yutar. Süleyman Seyfi Öğün
Bir diplomatın sözü. Bugünlerde Amerika'daki MAGA'cıların içindeki dengeleri en iyi anlayan başkent Tahran. / Tahran dünyanın baş belasının anatomisinin tüm ayrıntılarına vakıf. Bunun biraz daha ötesi şeytanla bizzat tanışmak.
Amerika görünürde İsrail'e yardım ediyor ama gerçekte İsrail'i saplandığı batakta daha da dibe itiyor. Amerika'da kamuoyu bilhassa Epstein dosyalarının yayınlanmasından sonra yıllarca sırtında yük olmuş Siyonizm kamburunu taşıyamayacağı gerçeğine uyanıyor. Asıl final İran ile Amerika arasında değil Amerika gibi süper bir gücün küresel hegemonyasına mal olan İsrail arasında yaşanacak gibi görünüyor.
Çin'de bir hafta kalırsanız bu ülke ile ilgili güzel bir hikâye yazabilirim, dersiniz. Çin'de bir ay kalırsanız bu ülke ile ilgili iyi bir makale yazabilirim dersiniz. Şayet Çin'de bir yıldan daha uzun bir süre kalırsanız bu ülke ile ilgili hiçbir şey yazamazsınız. Çünkü Çin'i tanıdıkça hiçbir şeyi anlayamamak gibi bir gerçekle yüzleşmiş olursunuz.
Türk siyasetçilerin çekilmez bir Budist ayini olarak salı nutukları.
Eskiler muhaberat derlerdi, bir haberin bir yerden alınıp salimen başka bir yere ulaştırılmasına ve değeri eksiltilmeden muhatabına sunulmasına.
Malumunuzdur ki, eskiden iletişim araçları bu kadar yaygın ve dakik değildi. Ankara'da neler oluyor, hangi politikacı ne düşünüyor, ne söyledi, ne yaptı, bunlar ahali için mühim şeylerdi. İletişim çevirmeli telefonlarla, telgraflarla, fakslarla sağlanıyordu. Sonra ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanıp kahvehane dedikodularına konu oluyordu.
Şimdilerde durum çok daha değişik. Türk siyasetçileri için salı nutukları bir tür mastürbasyon gibi. Bir adam kürsüye çıkıyor aklına geldiği gibi konuşuyor. Bir sürü adam da onun attığı hamasi nutuklarda keramet arıyor. Kerameti kendinden menkul bu nutukların ülke gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını mesele eden yok. Her grup kendi tebaasını tatmin etme peşinde.
Bir nevi könül közün çağırman. Moğol rahiplerin çıkardığı o uğursuz gezegen uğultusu kaplıyor bütün ülkeyi. Depresif, kasvetli, çaresiz, kısır, soğuk bir iklim çöküyor ülkeye bu salılarda. Haftada bir saçmalama mecburiyetleri var sanki. Ülke ve dünya gündeminden kopuk mastürbasyon günü bu.
Oysa ciddi bir siyasetçi gün gelir bir konuda birden fazla açıklama yapma gereği de duyabilir. Ya da bir hafta konuşma gereği duymayabilir. Bunlar ise her salı günü bir ayin gibi toplanıp hep aynı duayı ediyorlar. Bu kitlesel şizofreniye kimse dur, demeyecek mi?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 100
Ben tam Mahmut Arıkan Bey sözü neden Yavuz Ağıralioğlu kadar dinlenilir kılamıyor, neden iktidarın belirlediği gündemin sığlığında kayboluyor, anaakım medyada artık neden eskisi kadar diksiyonu düzgün cümle kuramıyor, Soğuk Savaş dönemi Türkiye'sinde inşa edilmiş Milli Görüş Hareketi, esas liderinin vefatıyla, bazı talebelerinin de tam teşekküllü Siyonizm neferine dönüşmesiyle, paradigma iflas mı etti? Çünkü memlekette artık komünizm tehlikesi yok, Soğuk Savaş döneminin şartlarında da değiliz, diye düşünürken;
Yani sağdan bakınca soldan bakınca elde var Mahmut Arıkan! Onun da bir ciğerciye gidişi var, 40 yıllık Milli Görüşçü'nün bile ciğerleri dağlanır azizim.
Ya bu ülkede gördüğüm garip bir şey var. Bu ülkede makamlar bir meseleye çözüm bulmak için değil, o makamı ele geçirenin çocukluğundan, gençliğinden kalmış eksikliğini gidermek için var. Yani adam Sadet Partisi'ne genel başkan olmasının nedeni partiyi meclise sokmak, ülkede sözü dinlenir ciddi bir parti hüviyetine büründürmek, ülke meselelerinin çözümüne ilişkin faklı zaviyeler sunmak değil de şöyle bir gece vakti tam teşekküllü bir ciğercide mükellef bir sofrada ciğer yemekmiş. Uzaylılar ciğerciyi basmış. Adam koskoca Amerika başkanı ama Mc Donalds'ta burger yemeye öyle gitmiyor meselâ.
Demek ki kazara ol saraya kurulsak Romalılar gibi gırtlağımıza kaz tüyü salıp yediklerimizi kusacağız ki daha çok yiyebilelim. Hey be yiğidim, nereden nereye?
Filistin'i, Gazze'yi, Kudüs'ü kurtarmak için yola çıktık ama soluğu ciğercide aldık.
Siyonistlere karşı tek başına psikolojik harp eden Engin Ataman'ı aradınız mı? Bu davaya sinerji verecek hiçbir şeyi akıl edemiyorsunuz? Hazır ciğercideyken ara adamı. Ona "Engin abi ben bir Milli Görüşçüyüm, Siyonistlere mal taşıyan gemilere mani olamıyorum ama en azından sana ciğer ısmarlayabilirim." deseydin bari.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya dağılıyor, onun yerine bambaşka bir dünya kuruluyor, demiştik.
Türkiye o eski dünyanın en kritik birkaç ülkesinden biriydi; NATO üyesi bir ülkeydi ama NATO üyesi değilmiş gibi başına buyruk davranıyordu.
Avrupa Birliği'ne üye değil, olmaya çalışıyordu ama Avrupa'nın ekonomik anlamda en rahat sömürdüğü bir ülkeydi.
Aynı durum Amerika ile askeri açıdan geçerliydi. Amerika'nın Türkiye'de askeri üsleri mevcuttu ama sanki onlar yokmuş gibi egemenlik, hakimiyet nutukları atılıyordu.
Ama artık bu eski düzen dağılıyor. Daha doğrusu Avrupa Amerika'nın askeri işgalinden peyderpey kurtuluyor. Çünkü bu durumun Amerika'ya iktisadi anlamda maaliyeti çok yüksekti.
Soğuk Savaş döneminden kalma kurumlar gözlerimizin önünde parçalanıyor. Yani normalde birinin bir şey söylemesi gerekirdi, değil mi? Türkiye'nin bu değişimdeki tavrı ilkesel olarak şu yöndedir. Bu köklü değişim arzu ettiğimiz şekilde gelişmez, bizim umduğumuz şartlar olmazsa biz de şöyle bir tavır alırız. Dünyada ölçekli bir olay, değişim vs. olduğunda 90 milyon Türk insanının adına gayet senyör bir lisan ile bir şeyler söylemeniz icap eder. Bunlarda öyle bir şey yok. Sanki Türkiye diye bir ülke yok. Ya da Amerika ile ters düşmekten ve iktidardan gitmekten korkuyorlar.
Amerika ile yine dost kalmaya devam mı ederiz? Olmadı eski asker arkadaşımız Almanlara mı döneriz. Bizi bunca yıl hakir görmüş Avrupa'ya Yiğidim Trup tepeden dalar biz hayalarından mı sıkarız, cevabı verilmesi gereken bir sürü soru var. Mizansen de olsa bir gazeteciye sordurtup insan üç beş cümle kelâm eder. Bizimkilerde öyle bir şey yok! Hâlâ İsmet İnönü'nün "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır." dış politika sathında seyrediyorlar. Ama bugünkü dünya İsmet İnönü'nün o sözü ettiği uyuşuk dünya değil ki.
Türkiye Soğuk Savaş döneminin dar kalıplı politikacılarının elinde esir bugün. Soruyu şöyle soralım. Dünyadaki bütün siyasî, askeri, iktisadî dengelerin Grönland adası yüzünden altüst olduğunu, bu belirsizlikte Türkiye'nin şimdiden dış politikada bir rota belirlemesi gerektiğini Bahçeli'ye nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onun öyle bir derdi, endişesi olur mu? Bu çağda modern bir ülkeyi Çin masallarıyla uyutmanın bedeli herkes için çok ağır olur.
Yani belki siz anlamak istemiyorsunuz ama bu ülke bir an önce ölmenizi ve ülkenin esaretten kurtulmasını, kurumların eski saygın düzenine dönmesini, liyakat ve ehliyetle toplumun yeniden güçlenmesini, sizin adınızın her şeyden silinmesini istiyor.
Dinin, kuru ahlakçılığın, kanunun hiçbir işe yaramadığı, ruhundaki acıya hiçbir modern prospektüsün çare olamadığı böylesi dönemlerde insan geçmişte bıraktıklarına döner. Toplumlar da böyledir. O kadar hızlı koştuk ki, ruhumuz geride kaldı. Az şurada oturup onun bize yetişmesini bekleyelim.
Bıktı, bu toplum yarım akıllı politikacıların günaşırı azarından, korkutmasından bıktı, usandı. Kendisini oyalayacak bir çıkış yolu arıyor artık. Kalandar Gecesi kutlamaları yapıldı, bölük pörçük. Kutlamayı cimere şikâyet eden öküzler olmuş memlekette. Çıngıraklı yaban adamından ürkmüş galiba. Ne kadar özgüveni düşük, lokal mistik, takıntılı, korkak, şizoid, insani alışverişi donmuş bir insan türü türetti bu topraklar.
Bu mutant manyaklar yüzünden toplum psikolojik açıdan deşarj olamıyor. Rakamlarla korkutulmuş bir toplum, gülüp eğlenemiyor. İşte bu donukluğu biraz eritme adına Uzungöl Kış Festivali makul görünüyordu. Ta ki, onun siyasal İslamcı nefesi değip Angur Festivaline dönüşüne kadar.
Bu türden organizasyonlarda belediyelerin, bilhassa Trabzon belediyelerinin, yerli sanatkarları sahneye bedava çıkarma, onun parasını iç etme, ona sadece şöhretini pekiştirme fırsatı verme ama dışarıdan getirdiği üçüncü sınıf sanatçılara keseyi açma aymazlığı var. Ve bu bir değil, iki değil, üç değil, dört değil. Her festival öncesinde Trabzonlu sanatçılara emrivaki yapma aymazlığı klasik oldu Karadeniz festivallerinde. Herkese para verir Trabzonlu belediyeler, kendi sanatkârını insandan saymaz!
Trabzon belediyesi yaptığı her işte 3. sınıf malzeme 4. sınıf işçilik kullanır. 3 farklı aracı o işten yer, doyar, geriye kalan da esas işi yapan emekçinin karşılığı olur. Şimdi aynı anlayışı bu festivalde yapmış Trabzon belediye şeysi. Adam her halükârda mutlu!
Çünkü Hopeşra'ya muhtarlık yapamayacak adam Trabzon'u yönetiyor. Daha ne olsun.
Organizasyon Trabzonspor'un Akyazı'daki derbi maçı gibi. Girersin ama çıkamazsın. Bu türden organizasyonların tek çözümü toplu ulaşım. Uzungöl'e inen tren ulaşım bakanının eseri. Etrafta inekler otluyor, İsviçre Alpleri gibi.
İnsanın bu modern hayata karşı biraz Hopşeralı olması, oynaması, eğlenmesi, içindeki kurtları dökmesi ruh sağlığı açısından iyidir ama bunu kendi sanatkarını kandırarak, çok kötü bir organizasyonla yapıp sifonu çekmeyi unutmuş bir çocuk gibi mutluluk pozları veriyor olmak utanç verici.
Trabzon'da İspanyolca bilen tek kişi yok. Ama İspanyol şarkıcı davet ettiler festivale. Ne kadar para ödediler o kadına? Fadime Halaya ödeme yapamıyorlar, sebebi belediyenin parası yok! İspanyol hatuna para var. Artık arada nasıl bir trafik dönüyorsa.
Ezcümle muhafazakar İslamcıların dini, imanı paradır. İnsan emeğine zerre saygıları olmaz. Her işte mutlak kazançlarına bakarlar. Ve dikkat edin dışkısını yeni düşürmüş sokak şeyi gibi de en mutlu onlardır.
Dünya Siyonizm'i Gazze'de uyguladığı soykırımla uluslararası hukuku çökertti. Bu sahipsiz ortamda Amerika Çin ve Rusya'ya karşı güvenliğini tahkim etmek için gözünü Grönland'a çevirdi. Danimarka üzerinden Avrupa Birliği'ni tehdit etti. Avrupa Birliği ise Amerika'nın bu ergen tehdidi karşısında Danimarka'nın arkasında durdu. Ve Amerika ile Avrupa Birliği arasındaki siyasî ve ekonomik ilişki geri dönüşü olmayacak bir şekilde ayrıştı.
Avrupa Birliği için Donald Trump özelinde Amerika'nın buyurgan tavrı öngörülemez, geleneksel Avrupa için rahatsız edici ve kaygı verici bir boyuttaydı. Bu ayrışma Kanada'nın, İngiltere'nin ve Fransa'nın yönünü Çin'e dönmesine sebep oldu. Bu kritik kopuşla Rusya'nın Ukrayna'da eli epeyce rahatladı. Çin adeta Avrupalı şirketlerin istilasına uğradı. Çin Avrupa Birliği ülkelerinin ilişkileri geliştirme trendine ekonomik açıdan yaklaşıyor. İlginçtir hiçbir ülkeyi siyasî partner olarak görmüyor. Kısacası Avrupa Birliği II. Dünya Savaşı sonrasında ilk kez Amerika'nın domine ettiği dünyada kendi politik gerçekliğiyle yüzleşiyor. Amerika'nın himayesi olmadan askeri ve iktisadî açıdan ayakta kalmanın yollarını arıyor. Amerika'nın Soğuk Savaş döneminde yürüttüğü abartılı siyasî propagandanın iç yüzüyle yüzleşiyor.
Amerika bu şımarıklıkla giderse, dünyadaki diğer devletleri hakir gören, onların içişlerine karışan tavrına devam ederse, diğer ülkelerle ilişkilerinde saygıyı ve karşılıklı büyümeyi esas alan Çin küresel düzenin yeni patronu olacak. Zaten Amerika Latin Amerika ve Ortadoğu'da küstah ve saldırgan tavrıyla, Siyonistlere verdiği destekle dünyanın geri kalan tarafından terk ediliyor. Dünyanın en büyük gücü küresel ölçekte kendisini marjinalleştiriyor. Bu gidişle daha da gerileyecek ve kendi kıtasına hapsolmuş iç meselelerine gömüşmüş hasta bir ülkeye dönüşecek.
Amerikan adalet bakanlığınca ortaya saçılan Epstein dosyaları ile ilgili olarak...
Daha önce Julian Assange'ın sızdırdığı Wikilieaks belgelerinden daha önemli değiller.
Julian Assange'ın sızdırdığı Wilileaks belgelerinde Amerikan askerilerinin Irak'ta sivilleri planlı olarak öldürdüğünü gösteriyordu. Diğeri ise dünya politik elitinin aralarındaki ayak oyunlarına dair bir sürü magazinel zırıltıydı.
Aslında açıklanan Epstein dosyalarında da yeni bir şey yok. Küresel elitlerin sapıklıkta ulaştığı son noktanın bir sürü belge ile sulandırılmış hali.
Batı medeniyeti zaten açık bir porno toplumuydu. Porno endüstrisinde bütün bunlar alenen yapılıyordu. Burada esas mesele bu sektörün dünya Siyonizm'i için seferber edilmiş olmasıdır.
Başka bir açıdan bakıldığında ise Batı medeniyetinin ahlaksızlığı daha bir ayan oluyor. Pandemi heyulası yıllarında dünyayı bir korku hapishanesine çevirmişlerdi.
Aslında Batı medeniyetinin ne olduğunu, maskesinin altındaki karanlık yüzü o vetirede görmüştük.
Ardından Siyonistlerin Gazze'de yaptıkları soykırıma destek veren Avrupa ve Amerika'nın ve de onların katliamlarına sessiz kalarak bölgedeki uşaklarının ne denli barbar olduklarını bir kez daha göstermişlerdi.
Aslında bugün dünya; Gazze'de uluslararası hukukun ve insanlığın vicdanının bitişinin lanetini yaşıyor bir nevi. Hakeza aynı şeyi Ukrayna'da yapmışlardı.
Şimdi hiçbir ahlaki gerekçeleri olmadan aynı şeyi İran'a karşı yapmayı planlıyorlar.
Yalnız Amerikan'ın küresel hegemonyası büyük bir gürültüyle çöküyor. Bu çöküş Avrupa denen lanetli kıtayı da birlikte dibe çekiyor. Tıpkı Roma İmparatorluğu gibi Amerika da ilk önce ahlaki açıdan çözülüyor, sonra tüm kurumları çözülüp dağılacak. Fiziksel açıdan geri dönüşümü olmayacak şekilde eriyecek. İnsanlar çok uzak olmayan bir zamanda Abraham Lincoln gemisinin yosunlu batığına tüplü dalışlar yapacaklar.
Yazar Bülent Akyürek Türk edebiyatında bilhassa yeraltı edebiyatı alanında önemli sayılabilecek bir isimdi. Ama ülkedeki kültür hayatının çarpıklığı onun edebi kariyerini görünmez kıldı. Onunla Yolcu dergisinde yazmış olmamız benim için silik bir hatıraydı.
Bülent Akyürek evreni itibarıyla Anadolu'nun sahipsiz öksüzlüğünü temsil ediyor. Bu topraklarda 1000 yıl hayat sürsen de hiçbir otorite, kurum, makam sana asla "Ne derdin var?" diye sormaz. Sağ iktidarlar seni insan olarak bile görmez. Kendi halinde öylesine sessiz sedasız yaşayıp ölürsün. Müslümanlar ise maharetinden ötürü seni sahiplenir gibi görünür. Ama modern bir toplumda örgütlü olmadıklarından bunu beceremezler. Bu durumda tıpkı Kafka gibi modern hayatı bir türlü baş edilemeyen bir bela olarak görürüsün. Bu durum da zaman içinde bir yazar için klasik bir reflekse dönüşür. Neyse.
Bülent Akyürek'in Cinnetim Cennetimdir adlı eserini yıllar önce okumuştum. Dili yalın, fikriyatı sathi idi. Tenezzül edilmemiş bir hayata güçlü bir felsefi eleştiri getiremiyordu. Ama derinlerde bir varoluş sancısı, daha doğrusu hayatta yok sayılmış olmanın acısı hissediliyordu. Edebiyatı ve hayatı ciddiye fazla almıyor olmasına rağmen yazıyor gibiydi. Bu durum onu edebiyat disiplini açısından ne var ediyordu, ne de tümden yok sayıyordu.
Kişisel gelişim furyasına dönük yaptığı alegorik eleştiriler, ilk etapta insana makul geliyordu. Ama bu bahis modern psikoloji açısından çok uzun ve çok daha derindi. Ciddi anlamda sosyoloji ve modern psikoloji bilmek gerekiyordu. Zira en küçük bir konuda bile Himalaya ölçeğinde külliyetler çıkıyor insanın karşısına.
Aslında Bülent Akyürek'in modern hayatın ve teknolojinin arazlarına karşı kısır ahlakçı bir tavırla söylediği bütün o şeyler, bugünkü siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi yönetirken ki ilkel ve tutarsız tavırlarıyla aynı. Hem modern bir ülkeyi yönetiyorlar hem de yönettikleri ülkenin modernliğinden şikayetçiler. Nefret ettikleri ülkeyi çeyrek asırdır yönetiyorlar; onun nimetlerine talipler ama arazlarını ıslah etme hususunda sabırları yok!
Modern hayatı tanrının bir arızası gibi görüyorlar. Oysa modern hayat tanrının bir arızası değildir. Tanrının kanunlarını koyduğu bir hayatın insan aklıyla dönüştürülmüş başka bir formudur. Onun da ciddi bir ahlakı, tutarlılığı, insana sunduğuyla bir bereketi ve sakınılacak yönleri mevcuttur. Müslüman bu aşamada tefekkür edip bir şeyler söyleyecek yerde ya ağlıyor ya da ilkel insanlar gibi mızrağını çekip o şeyi tehdit ediyor, yok sayıyor. Müslümanlar bu konuda hâlâ 90'lardaki köylülüğü aşamadılar. Aşamadığı için de köylü bir Gakkoş gibi bakıyorlar hayata.
Yani Manhattan'da bir gökdelenin 40. katında yaşayan bir Müslüman'ın hayatının ilmihaline ilişkin bir sözünüz yok mu? O da tanrının yarattığı hayatın bir bahsi değil mi? Yani Bülent Akyürek'in çilesi üzerinden bakarsak New York'u havaya uçurmamız gerekiyor. Ama ben bir Müslüman'ın hem New York'ta yaşayıp hem de Times Square'de teravih kılabileceğini düşünüyorum. İngilizler buharlı makineyle okyanusları geçip Hindistan'ı işgal ettiler, ama Anadolu'daki çilehaneler 3 zeytinle 40 gün çile dolduran dervişlerle dolu. İşte Bülent Akyürek o çileli dervişlerin sonuncusuydu. Oysa dünya Bülent Akyürek'in hafife aldığı kadar basit bir yer değildi. Onun edebi çabasını, acısını göğüslerken gösterdiği metaneti, yalın bir insan olma hususundaki cesaretini elbette takdir ediyorum. Bence klinik gözlem gücü Nobel edebiyat ödülü almış Fransız yazar Annie Ernaux adlı yazardan aşağı değildi. Ama bu dünyada Türk bir yazar olarak doğmanın sonsuza kadar yok sayılmak gibi ağır bir kaderi var. Bülent Akyürek de bunu yaşayarak bu dünyadan çekip gitti. Onu bir sosyal medya hesabından sildiğimde beni tekrar ekleyecek kadar mütevazi bir insandı. Allah ona rahmet etsin.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Yani sağdan bakınca soldan bakınca elde var Mahmut Arıkan! Onun da bir ciğerciye gidişi var, 40 yıllık Milli Görüşçü'nün bile ciğerleri dağlanır azizim.
Ya bu ülkede gördüğüm garip bir şey var. Bu ülkede makamlar bir meseleye çözüm bulmak için değil, o makamı ele geçirenin çocukluğundan, gençliğinden kalmış eksikliğini gidermek için var. Yani adam Sadet Partisi'ne genel başkan olmasının nedeni partiyi meclise sokmak, ülkede sözü dinlenir ciddi bir parti hüviyetine büründürmek, ülke meselelerinin çözümüne ilişkin faklı zaviyeler sunmak değil de şöyle bir gece vakti tam teşekküllü bir ciğercide mükellef bir sofrada ciğer yemekmiş. Uzaylılar ciğerciyi basmış. Adam koskoca Amerika başkanı ama Mc Donalds'ta burger yemeye öyle gitmiyor meselâ.
Demek ki kazara ol saraya kurulsak Romalılar gibi gırtlağımıza kaz tüyü salıp yediklerimizi kusacağız ki daha çok yiyebilelim. Hey be yiğidim, nereden nereye?
Filistin'i, Gazze'yi, Kudüs'ü kurtarmak için yola çıktık ama soluğu ciğercide aldık.
Siyonistlere karşı tek başına psikolojik harp eden Engin Ataman'ı aradınız mı? Bu davaya sinerji verecek hiçbir şeyi akıl edemiyorsunuz? Hazır ciğercideyken ara adamı. Ona "Engin abi ben bir Milli Görüşçüyüm, Siyonistlere mal taşıyan gemilere mani olamıyorum ama en azından sana ciğer ısmarlayabilirim." deseydin bari.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya dağılıyor, onun yerine bambaşka bir dünya kuruluyor, demiştik.
Türkiye o eski dünyanın en kritik birkaç ülkesinden biriydi; NATO üyesi bir ülkeydi ama NATO üyesi değilmiş gibi başına buyruk davranıyordu.
Avrupa Birliği'ne üye değil, olmaya çalışıyordu ama Avrupa'nın ekonomik anlamda en rahat sömürdüğü bir ülkeydi.
Aynı durum Amerika ile askeri açıdan geçerliydi. Amerika'nın Türkiye'de askeri üsleri mevcuttu ama sanki onlar yokmuş gibi egemenlik, hakimiyet nutukları atılıyordu.
Ama artık bu eski düzen dağılıyor. Daha doğrusu Avrupa Amerika'nın askeri işgalinden peyderpey kurtuluyor. Çünkü bu durumun Amerika'ya iktisadi anlamda maaliyeti çok yüksekti.
Soğuk Savaş döneminden kalma kurumlar gözlerimizin önünde parçalanıyor. Yani normalde birinin bir şey söylemesi gerekirdi, değil mi? Türkiye'nin bu değişimdeki tavrı ilkesel olarak şu yöndedir. Bu köklü değişim arzu ettiğimiz şekilde gelişmez, bizim umduğumuz şartlar olmazsa biz de şöyle bir tavır alırız. Dünyada ölçekli bir olay, değişim vs. olduğunda 90 milyon Türk insanının adına gayet senyör bir lisan ile bir şeyler söylemeniz icap eder. Bunlarda öyle bir şey yok. Sanki Türkiye diye bir ülke yok. Ya da Amerika ile ters düşmekten ve iktidardan gitmekten korkuyorlar.
Amerika ile yine dost kalmaya devam mı ederiz? Olmadı eski asker arkadaşımız Almanlara mı döneriz. Bizi bunca yıl hakir görmüş Avrupa'ya Yiğidim Trup tepeden dalar biz hayalarından mı sıkarız, cevabı verilmesi gereken bir sürü soru var. Mizansen de olsa bir gazeteciye sordurtup insan üç beş cümle kelâm eder. Bizimkilerde öyle bir şey yok! Hâlâ İsmet İnönü'nün "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır." dış politika sathında seyrediyorlar. Ama bugünkü dünya İsmet İnönü'nün o sözü ettiği uyuşuk dünya değil ki.
Türkiye Soğuk Savaş döneminin dar kalıplı politikacılarının elinde esir bugün. Soruyu şöyle soralım. Dünyadaki bütün siyasî, askeri, iktisadî dengelerin Grönland adası yüzünden altüst olduğunu, bu belirsizlikte Türkiye'nin şimdiden dış politikada bir rota belirlemesi gerektiğini Bahçeli'ye nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onun öyle bir derdi, endişesi olur mu? Bu çağda modern bir ülkeyi Çin masallarıyla uyutmanın bedeli herkes için çok ağır olur.
Yani belki siz anlamak istemiyorsunuz ama bu ülke bir an önce ölmenizi ve ülkenin esaretten kurtulmasını, kurumların eski saygın düzenine dönmesini, liyakat ve ehliyetle toplumun yeniden güçlenmesini, sizin adınızın her şeyden silinmesini istiyor.
Dinin, kuru ahlakçılığın, kanunun hiçbir işe yaramadığı, ruhundaki acıya hiçbir modern prospektüsün çare olamadığı böylesi dönemlerde insan geçmişte bıraktıklarına döner. Toplumlar da böyledir. O kadar hızlı koştuk ki, ruhumuz geride kaldı. Az şurada oturup onun bize yetişmesini bekleyelim.
Bıktı, bu toplum yarım akıllı politikacıların günaşırı azarından, korkutmasından bıktı, usandı. Kendisini oyalayacak bir çıkış yolu arıyor artık. Kalandar Gecesi kutlamaları yapıldı, bölük pörçük. Kutlamayı cimere şikâyet eden öküzler olmuş memlekette. Çıngıraklı yaban adamından ürkmüş galiba. Ne kadar özgüveni düşük, lokal mistik, takıntılı, korkak, şizoid, insani alışverişi donmuş bir insan türü türetti bu topraklar.
Bu mutant manyaklar yüzünden toplum psikolojik açıdan deşarj olamıyor. Rakamlarla korkutulmuş bir toplum, gülüp eğlenemiyor. İşte bu donukluğu biraz eritme adına Uzungöl Kış Festivali makul görünüyordu. Ta ki, onun siyasal İslamcı nefesi değip Angur Festivaline dönüşüne kadar.
Bu türden organizasyonlarda belediyelerin, bilhassa Trabzon belediyelerinin, yerli sanatkarları sahneye bedava çıkarma, onun parasını iç etme, ona sadece şöhretini pekiştirme fırsatı verme ama dışarıdan getirdiği üçüncü sınıf sanatçılara keseyi açma aymazlığı var. Ve bu bir değil, iki değil, üç değil, dört değil. Her festival öncesinde Trabzonlu sanatçılara emrivaki yapma aymazlığı klasik oldu Karadeniz festivallerinde. Herkese para verir Trabzonlu belediyeler, kendi sanatkârını insandan saymaz!
Trabzon belediyesi yaptığı her işte 3. sınıf malzeme 4. sınıf işçilik kullanır. 3 farklı aracı o işten yer, doyar, geriye kalan da esas işi yapan emekçinin karşılığı olur. Şimdi aynı anlayışı bu festivalde yapmış Trabzon belediye şeysi. Adam her halükârda mutlu!
Çünkü Hopeşra'ya muhtarlık yapamayacak adam Trabzon'u yönetiyor. Daha ne olsun.
Organizasyon Trabzonspor'un Akyazı'daki derbi maçı gibi. Girersin ama çıkamazsın. Bu türden organizasyonların tek çözümü toplu ulaşım. Uzungöl'e inen tren ulaşım bakanının eseri. Etrafta inekler otluyor, İsviçre Alpleri gibi.
İnsanın bu modern hayata karşı biraz Hopşeralı olması, oynaması, eğlenmesi, içindeki kurtları dökmesi ruh sağlığı açısından iyidir ama bunu kendi sanatkarını kandırarak, çok kötü bir organizasyonla yapıp sifonu çekmeyi unutmuş bir çocuk gibi mutluluk pozları veriyor olmak utanç verici.
Trabzon'da İspanyolca bilen tek kişi yok. Ama İspanyol şarkıcı davet ettiler festivale. Ne kadar para ödediler o kadına? Fadime Halaya ödeme yapamıyorlar, sebebi belediyenin parası yok! İspanyol hatuna para var. Artık arada nasıl bir trafik dönüyorsa.
Ezcümle muhafazakar İslamcıların dini, imanı paradır. İnsan emeğine zerre saygıları olmaz. Her işte mutlak kazançlarına bakarlar. Ve dikkat edin dışkısını yeni düşürmüş sokak şeyi gibi de en mutlu onlardır.
Dünya Siyonizm'i Gazze'de uyguladığı soykırımla uluslararası hukuku çökertti. Bu sahipsiz ortamda Amerika Çin ve Rusya'ya karşı güvenliğini tahkim etmek için gözünü Grönland'a çevirdi. Danimarka üzerinden Avrupa Birliği'ni tehdit etti. Avrupa Birliği ise Amerika'nın bu ergen tehdidi karşısında Danimarka'nın arkasında durdu. Ve Amerika ile Avrupa Birliği arasındaki siyasî ve ekonomik ilişki geri dönüşü olmayacak bir şekilde ayrıştı.
Avrupa Birliği için Donald Trump özelinde Amerika'nın buyurgan tavrı öngörülemez, geleneksel Avrupa için rahatsız edici ve kaygı verici bir boyuttaydı. Bu ayrışma Kanada'nın, İngiltere'nin ve Fransa'nın yönünü Çin'e dönmesine sebep oldu. Bu kritik kopuşla Rusya'nın Ukrayna'da eli epeyce rahatladı. Çin adeta Avrupalı şirketlerin istilasına uğradı. Çin Avrupa Birliği ülkelerinin ilişkileri geliştirme trendine ekonomik açıdan yaklaşıyor. İlginçtir hiçbir ülkeyi siyasî partner olarak görmüyor. Kısacası Avrupa Birliği II. Dünya Savaşı sonrasında ilk kez Amerika'nın domine ettiği dünyada kendi politik gerçekliğiyle yüzleşiyor. Amerika'nın himayesi olmadan askeri ve iktisadî açıdan ayakta kalmanın yollarını arıyor. Amerika'nın Soğuk Savaş döneminde yürüttüğü abartılı siyasî propagandanın iç yüzüyle yüzleşiyor.
Amerika bu şımarıklıkla giderse, dünyadaki diğer devletleri hakir gören, onların içişlerine karışan tavrına devam ederse, diğer ülkelerle ilişkilerinde saygıyı ve karşılıklı büyümeyi esas alan Çin küresel düzenin yeni patronu olacak. Zaten Amerika Latin Amerika ve Ortadoğu'da küstah ve saldırgan tavrıyla, Siyonistlere verdiği destekle dünyanın geri kalan tarafından terk ediliyor. Dünyanın en büyük gücü küresel ölçekte kendisini marjinalleştiriyor. Bu gidişle daha da gerileyecek ve kendi kıtasına hapsolmuş iç meselelerine gömüşmüş hasta bir ülkeye dönüşecek.
Amerikan adalet bakanlığınca ortaya saçılan Epstein dosyaları ile ilgili olarak...
Daha önce Julian Assange'ın sızdırdığı Wikilieaks belgelerinden daha önemli değiller.
Julian Assange'ın sızdırdığı Wilileaks belgelerinde Amerikan askerilerinin Irak'ta sivilleri planlı olarak öldürdüğünü gösteriyordu. Diğeri ise dünya politik elitinin aralarındaki ayak oyunlarına dair bir sürü magazinel zırıltıydı.
Aslında açıklanan Epstein dosyalarında da yeni bir şey yok. Küresel elitlerin sapıklıkta ulaştığı son noktanın bir sürü belge ile sulandırılmış hali.
Batı medeniyeti zaten açık bir porno toplumuydu. Porno endüstrisinde bütün bunlar alenen yapılıyordu. Burada esas mesele bu sektörün dünya Siyonizm'i için seferber edilmiş olmasıdır.
Başka bir açıdan bakıldığında ise Batı medeniyetinin ahlaksızlığı daha bir ayan oluyor. Pandemi heyulası yıllarında dünyayı bir korku hapishanesine çevirmişlerdi.
Aslında Batı medeniyetinin ne olduğunu, maskesinin altındaki karanlık yüzü o vetirede görmüştük.
Ardından Siyonistlerin Gazze'de yaptıkları soykırıma destek veren Avrupa ve Amerika'nın ve de onların katliamlarına sessiz kalarak bölgedeki uşaklarının ne denli barbar olduklarını bir kez daha göstermişlerdi.
Aslında bugün dünya; Gazze'de uluslararası hukukun ve insanlığın vicdanının bitişinin lanetini yaşıyor bir nevi. Hakeza aynı şeyi Ukrayna'da yapmışlardı.
Şimdi hiçbir ahlaki gerekçeleri olmadan aynı şeyi İran'a karşı yapmayı planlıyorlar.
Yalnız Amerikan'ın küresel hegemonyası büyük bir gürültüyle çöküyor. Bu çöküş Avrupa denen lanetli kıtayı da birlikte dibe çekiyor. Tıpkı Roma İmparatorluğu gibi Amerika da ilk önce ahlaki açıdan çözülüyor, sonra tüm kurumları çözülüp dağılacak. Fiziksel açıdan geri dönüşümü olmayacak şekilde eriyecek. İnsanlar çok uzak olmayan bir zamanda Abraham Lincoln gemisinin yosunlu batığına tüplü dalışlar yapacaklar.
Yazar Bülent Akyürek Türk edebiyatında bilhassa yeraltı edebiyatı alanında önemli sayılabilecek bir isimdi. Ama ülkedeki kültür hayatının çarpıklığı onun edebi kariyerini görünmez kıldı. Onunla Yolcu dergisinde yazmış olmamız benim için silik bir hatıraydı.
Bülent Akyürek evreni itibarıyla Anadolu'nun sahipsiz öksüzlüğünü temsil ediyor. Bu topraklarda 1000 yıl hayat sürsen de hiçbir otorite, kurum, makam sana asla "Ne derdin var?" diye sormaz. Sağ iktidarlar seni insan olarak bile görmez. Kendi halinde öylesine sessiz sedasız yaşayıp ölürsün. Müslümanlar ise maharetinden ötürü seni sahiplenir gibi görünür. Ama modern bir toplumda örgütlü olmadıklarından bunu beceremezler. Bu durumda tıpkı Kafka gibi modern hayatı bir türlü baş edilemeyen bir bela olarak görürüsün. Bu durum da zaman içinde bir yazar için klasik bir reflekse dönüşür. Neyse.
Bülent Akyürek'in Cinnetim Cennetimdir adlı eserini yıllar önce okumuştum. Dili yalın, fikriyatı sathi idi. Tenezzül edilmemiş bir hayata güçlü bir felsefi eleştiri getiremiyordu. Ama derinlerde bir varoluş sancısı, daha doğrusu hayatta yok sayılmış olmanın acısı hissediliyordu. Edebiyatı ve hayatı ciddiye fazla almıyor olmasına rağmen yazıyor gibiydi. Bu durum onu edebiyat disiplini açısından ne var ediyordu, ne de tümden yok sayıyordu.
Kişisel gelişim furyasına dönük yaptığı alegorik eleştiriler, ilk etapta insana makul geliyordu. Ama bu bahis modern psikoloji açısından çok uzun ve çok daha derindi. Ciddi anlamda sosyoloji ve modern psikoloji bilmek gerekiyordu. Zira en küçük bir konuda bile Himalaya ölçeğinde külliyetler çıkıyor insanın karşısına.
Aslında Bülent Akyürek'in modern hayatın ve teknolojinin arazlarına karşı kısır ahlakçı bir tavırla söylediği bütün o şeyler, bugünkü siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi yönetirken ki ilkel ve tutarsız tavırlarıyla aynı. Hem modern bir ülkeyi yönetiyorlar hem de yönettikleri ülkenin modernliğinden şikayetçiler. Nefret ettikleri ülkeyi çeyrek asırdır yönetiyorlar; onun nimetlerine talipler ama arazlarını ıslah etme hususunda sabırları yok!
Modern hayatı tanrının bir arızası gibi görüyorlar. Oysa modern hayat tanrının bir arızası değildir. Tanrının kanunlarını koyduğu bir hayatın insan aklıyla dönüştürülmüş başka bir formudur. Onun da ciddi bir ahlakı, tutarlılığı, insana sunduğuyla bir bereketi ve sakınılacak yönleri mevcuttur. Müslüman bu aşamada tefekkür edip bir şeyler söyleyecek yerde ya ağlıyor ya da ilkel insanlar gibi mızrağını çekip o şeyi tehdit ediyor, yok sayıyor. Müslümanlar bu konuda hâlâ 90'lardaki köylülüğü aşamadılar. Aşamadığı için de köylü bir Gakkoş gibi bakıyorlar hayata.
Yani Manhattan'da bir gökdelenin 40. katında yaşayan bir Müslüman'ın hayatının ilmihaline ilişkin bir sözünüz yok mu? O da tanrının yarattığı hayatın bir bahsi değil mi? Yani Bülent Akyürek'in çilesi üzerinden bakarsak New York'u havaya uçurmamız gerekiyor. Ama ben bir Müslüman'ın hem New York'ta yaşayıp hem de Times Square'de teravih kılabileceğini düşünüyorum. İngilizler buharlı makineyle okyanusları geçip Hindistan'ı işgal ettiler, ama Anadolu'daki çilehaneler 3 zeytinle 40 gün çile dolduran dervişlerle dolu. İşte Bülent Akyürek o çileli dervişlerin sonuncusuydu. Oysa dünya Bülent Akyürek'in hafife aldığı kadar basit bir yer değildi. Onun edebi çabasını, acısını göğüslerken gösterdiği metaneti, yalın bir insan olma hususundaki cesaretini elbette takdir ediyorum. Bence klinik gözlem gücü Nobel edebiyat ödülü almış Fransız yazar Annie Ernaux adlı yazardan aşağı değildi. Ama bu dünyada Türk bir yazar olarak doğmanın sonsuza kadar yok sayılmak gibi ağır bir kaderi var. Bülent Akyürek de bunu yaşayarak bu dünyadan çekip gitti. Onu bir sosyal medya hesabından sildiğimde beni tekrar ekleyecek kadar mütevazi bir insandı. Allah ona rahmet etsin.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
27 Mart 2026 Cuma
VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 99
Törkiş feylesof Dücane'nin son programı çok kötüydü. Feylesof felsefenin temel terimleriyle konuşmak yerine onları terk edip modern dünyanın dipsiz kaosuna dalınca tek kelime ile dağılıyor. İçindeki patetik kişilik ayan oluyor. Neyse, Dücace'nin bu tarz bilimsel kıroluğunu şimdilik göz ardı edelim. Ona onun felsefi çabalarını verimliliğe dönüştürecek, ona üzerinde daha derin felsefi sözler edebileceği bazı sualler yöneltelim. Klasik felsefe insanın henüz yerçekiminden kopmadığı insanın insan, eşyanın da eşya olduğu durağan zamanların hayatın anlamına dair sözüydü. Oysa günümüzde felsefe insanın robotlaştığı, robotların insanlaştığı, her gün yeni bir dünyanın kurulduğu, hendesik bir hayatın olabildiğine mobil aktığı bir hayatın henüz söylenmeyi başarılamamış zayi sözüdür. Yani modern hayatın insanı ve dünyayı kuşatıcı bir felsefesi henüz yapılabilmiş değildir. En azından benim felsefeyle ilgili kanaatim bu yöndedir. Şimdi felsefeyi bu güne taşıma adına Dücane'ye bazı sualler edelim.
1- Meselâ felsefenin babası Aristoteles'i yaşadığı antik dünyadan alıp bugüne getirsek ve ona 1998 yılında Belçika'da düzenlenen F1 yarışındaki kazayı izletmiş olsaydık üstat tam olarak nasıl bir yorum yapardı?
2- Meselâ Suç Ve Ceza romanının yazarı Fyodor Dostoyevski, Lenin ve Stalin dönemindeki Sibirya sürgünlerini, idamları görmüş olsaydı yazdığı romana nasıl bir şerh düşerdi?
3- Diego Armando Maradona Vatikan'da papanın "Dünyadaki tüm fakir çocuklar için üzülüyoruz." vaazını dinlerken içinden "Sen onu külahıma anlat. Madem onlar üzülüyorsun sarayın altınlarını satıp o çocuklar için bir şeyler yapsana!" sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz. Yoksulluk ve adaletsizlik sadece İslam dünyasına has bir veba mıdır?
4- Meselâ, İslam tarihçisi Fuat Sezgin'in bir ömür yaptığı ilmi araştırmaların sonucunda söylediği "burada müstakil bir Avrupa medeniyeti yok, İslam medeniyetinden kopya edilmiş ara bir medeniyet formu var." sözü ile "bugün İslam'ın modern dünyaya söyleyecek bir sözü yok!"mealindeki yorumunuz arasındaki paradoksu nasıl değerlendiriyorsunuz?
5- Ve son olarak ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın uhdesindeki Diyanete danışmanlık yapmış Hayrettin Kahraman'ın "Allah Hz. Muhammed'i nurdan yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi." sözünün İslam itikadı açısından sorunlu buluyor musunuz? Yani Hz. Allah Adem'i topraktan ama Hz. Muhammed'i nurdan mı yarattı? Bu türden itikadi bir sapkınlığın Hıristiyanlıktan farkı nedir?
Latin Amerika'daki devrimcilerin mottosu; libertad o muerte (özgürlük ya da ölüm) idi. Bir kamyon şoförünün elinde bu iş pijamalı trajik bir mahkuma dönüştü. Maduro artık bir mağdur. Dünya siyaset tarihi açısından bakıldığında tam bir skandal! Trump şimdi de Grönland'ı istiyor. Ardından Antartika'daki penguenlere vali atayıp onları vergiye bağlaması tahmin ediliyor. Trump yiğidim, o Mağdurolardan bizde mebzul miktarda paket mevcuttur! (Cümle tamamen siyasi bir mizah olup mahkemelerde aleyhimde delil olarak kullanılamaz!)
Bizdeki Mağdurolar demişken, Amerika'nın alarmıyla Maduro'nun kayıp altınları aranıyor. Çinlilerin bir zamanlar Batum'da oynadıkları Stalin'in Kayıp Altınları oyunu gibi komik bir durum var ortada.
Kulis bilgilerine göre Mağdurolar yaklaşan fırtına öncesinde iç cepheyi muhkemleştirme adına CHP'li belediyelerin hukuk bariyerine toslayan bazı işlerini halledeceklermiş. Hukuksuzca tutulan siyasî figürler ve gazeteciler tutuksuz yargılanmak şartıyla serbest bırakılacakmış.
Siyasette, bürokraside, medyada yaşanan çürümeye mani olmak adına muhalif partilerin insan kaynaklarından sisteme ciddi anlamda takviye yapılacakmış.
Gelelim İran'da yaşanan olayların içyüzüne.
Amerika ve İsrail destekli İran'da faaliyet gösteren silahlı Kürt örgütü Pejak ajanlarının başlattığı tamamen sipariş bir ayaklanma teşebbüsü bu son olaylar. Bunu Türklerin yoğun olarak yaşadığı Tebriz, İsfahan ve Şiraz'da herhangi bir hareketlilik olmamasından da anlamak mümkündür.
İran'da bunlar yaşanırken perde arkasında istihbarat örgütleri harıl harıl çalışıyor. Türkiye'den İran'a ciddi bir istihbarat akışı mevcutmuş. İran'daki bu kalkışma bölgedeki Kürtlerin elinde patlayacak gibi görünüyor.
Diğer yandan Türkiye İran'daki Türkleri kontrol altında tutuyor. İran'daki Türklerin gözü Tahran'daki gelişmelerde; kulağı ise Türkiye'de. İran sistemi tahkim etme adına bugünlerde kritik noktalara habire Türkleri atıyor. İran dış müdahale ile işgal edilip dize getirilebilecek bir ülke değildir. Ciddi bir devlet geleneğine sahiptir. Ama Türkiye'nin yönlendirmesiyle Molla yönetimi kendi içinde bir iktidar değişimine gidebilir. Bu İran ve bölge için en makul olanı.
Batılı haber ajanslarının İran ile ilgili yaptığı haberlerin ve yorumların çoğu gerçeklikten uzak ve manipülatif. Aylarca çalışmışlar İran'daki ayaklanma provasına.
Pandemide olduğu gibi birden köpürtmüşler bu olayları.
Kısacası İran'daki ayaklanmalarda Türkiye elân kritik bir konumda bulunuyor. Ve oradaki ayaklanmalarda Pejak ajanları başı çekiyor.
Kalandar kutlamalarına bakıyorum da, rahmetli Engin Ardıç'ın söylediği şeyler aklıma geliyor. Bir çok şey bu ülkeye yakışmıyor. Kalandar kutlamaları da öyle. Hâlâ göçebe gibi duruyoruz bu topraklarda. Önceki yıllara göre Kalandar kutlamalarına ilginin artması güzel bir şey ama kutlamaları fecaat! Kostümler uyduruk, özensiz, herhangi bir estetiğe uymayan türden. İnsanlar bu kutlamalarda duygularını çifte atan katır gibi dışarı vuruyor. Yahu yabanadamı kılıklı o tiplerin üzerine atlayan hanzo gördüm bu kutlamalarda. Olmuyor da zorla değil. Yani biraz özenli kıyafetlerle, horonlu, türkülü, kemençeli, neşeli, esprili kutlama yapmak o kadar zor mu? Yani bizde kültür böyle! Belediyelerin bu türden kültürel şeylerde bezi olmaz. Kalandar kutlaması Karadeniz'de ciddi bir kült idi geçmişte. Bizim Mustafa Kara Kalandar Soğuğu'nu çekmişti. Karadeniz'de geçmişteki zorlu yaşam koşullarını anlatan bir filmdi. Ben Kalandar Çörekleri romanını yazdım. Bu işin esas mucidi olan kemençeci Yusuf Cemal Keskin'in rahmetli validesinden bizzat dinledim bu unutulmuş geleneği. Düşündüm taşındım tam 6 yılda oturdum yazdım. Kitaba ilgi hiç yok gibi. Çünkü bizim Trabzonlular doğuştan her bir haltı bilirler. Doğru dürüst bir şey okumazlar. Okumadıkları için bilmezler. Bilmedikleri için de Kalandar Gecesi kutlamalarında ne yapacaklarını bilemezler. İşin ruhunu bilmiyorsun, nasıl kutlayacaksın. Öküz gibi dilmacıların üzerine atlayarak kutlama yapıyorlar. Onun için Kalandar Gecesi kutlamaları yapılamıyor, yapılmaya çalışılanlar da bu ülkeye yakışmıyor. Çünkü ne olduğunu ne belediyeler biliyor, ne de sıradan insanlar. Bilinmeyen bir şeyin de kutlaması yaban ayısının arılarla dansı gibi oluyor.
İran konusuna şöyle kısaca bir bakacak olursak;
Efendim şah zamanında İran çok modern bir ülkeymiş. İran petrolü millileştirmiş, İran İslam devriminden sonra ülke mollaların kontrolüne geçmiş, Mollalar da kadim devlet geleneği olan İran'ı mahvetmiş, İran'da insan hakları yokmuş! Bunların hiçbiri Batılıların umurunda değil. Onların üzerinde uzunca çalışılmış ajandaları var. Zamanı geldiğinde düğmeye basılıyor ve saldıracakları ülkeye karşı dünya ölçeğinde bir kara propaganda başlıyor. Ve maalesef bu kara propagandanın Batı dışı topraklarda alıcısı da mevcut.
Meselâ tekno oligarklar Amerika'da ziyadesiyle mevcut. Irak'ı işgal eden neo-conların çoğu Evangelist tarikatına mensup dindarlardı. Bu haliyle İranlı mollalar o modern barbarların yanında melâike gibi kalıyor. Meselâ Amerika'nın bazı eyaletlerinde idam cezası hâlâ yürürlükte. İran'dan tek farkı idam öncesinde mahkumlara istediklerini yeme fırsatı sunuyorlar. Özgürlük konusuna gelirsek; daha geçenlerde Minnesota eyaletinde polisten kaçmaya çalışan Rene Good adlı bir kadını hiç acımadan vurup öldürdüler.
2003'te Irak'ı işgal ederken Saddam Hüseyin'in elinde kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Afganistan'ı işgal ederken El Kaide'nin bu ülkede yuvalandığı bahanesini öne sürmüşlerdi. Sonra da Afganistan'ı Taliban'a teslim etmişlerdi. Venezüella devlet başkanı Maduro'yu paketlerken uyuşturucu kartellerini himaye ettiği yalanını uydurdular. Akabinde Maduro'nun uyuşturucu trafiğini yönettiğine dair ellerinde kanıt olmadığını dillendirdiler. Şimdi de İran halkına İran'ı molla yönetiminden kurtarmayı vaadediyorlar. Maksat İran'ın petrolüne çökmek. İran'ı çokuluslu şirketlerin talanına açmak; orada Çin'i batıdan kuşatacak askeri üsler kurmak ve İsrail'in güvenliği için İran'da kukla bir iktidar tesis etmek. Ezcümle Amerika'nın İran halkına vadettiği özgürlük esasen modern anlamda bir tür kölelikten başka bir şey değil.
Tuhaf ama Amerika hâlâ ergen bir toplum. Başkan Trump'ın konuşurken ki tavırları da öyle. Bu Amerikalılarda sürekli bir hava atma durumu var. Dikkat edin Trump'ın konuşurken ses tonu çocuk gibi. Akıl alır gibi değil.
Şimdi, nasıl ki İsrail daha önce ansızın saldırmıştı İran'a, aynı şekilde İran içindeki ajanlarıyla yeni bir ayaklanma denemesinde bulundu. Trump da bu ayaklanmanın amacına ulaşması için İran'ı vurmakla tehdit etti. Ama bu tehditler pek bir işe yaramadı.
Çünkü İran geçen savaşta Tel Aviv'i füzelerle vurmuştu. Olası bir saldırıda İsrail'i hedef alacağını açıkladı. Amerika'nın geri adım atmasında birçok faktör var.
Devrim sırasında yaşanan rehine krizinin Jimmy Carter'ın başkanlığına mal olmuş olması bu faktörlerden ilki.
Amerika'nın Körfez üslerinde konuşlanmış askeri üsleri İran için rahatlıkla kırılacak taze yumurtalar gibi.
Artı İran'ın Hürmüz boğazını petrol trafiğine kapatması dünya ekonomisi ciddi bir kaos demek. Trum bir ara konuşurken bir yandan da petrol borsasına bakıyordu.
Çin'in yükselen ekonomisi için İran'ın petrolü hayati bir öneme sahip. Yani Amerika İran'a saldırırsa Çin ister istemez açık ya da gizli bir şekilde bu savaşa müdahil olacak.
Türkiye'nin ekonomisi Suriye iç savaşında yaşananlardan epeyce etkilenmişti. Amerika'nın İran'a askeri müdahalesi Türkiye için önü alınamaz yeni bir göç dalgası demek.
Türkiye Amerika'nın bölgedeki en istikrarlı ortağı. Bunu riske etmesi çok zor.
Her şeye rağmen Rusya İran'ın arkasında tetikte bekliyor. Siz beni Ukrayna bataklığında batırdınız, ben de aynı şeyi size İran'da yapacağım!
Körfez ülkelerinin ehli keyif şeyleri, şehvetperestleri lüks hayatları mahvı perişan olacak. İran'ın iki füzesiyle yeniden çöl bedevisine dönecekler. Trump'a ödedikleri haraçları kesecekler!
Yani tarihte İran Bizans imparatorunu yakalayıp altın eriyiği yutturmuş bir millettir. O kadar toprak ve zenginlik gözünü doyuramadı, gel seni petrolle doyurayım!
Kısacası Trump İran'a saldırmaya cesaret edemedi! Çünkü İran her şeye rağmen hamlesi öngörülemeyen bir ülkedir. Öngörülemediği için hâlâ tehdit durumunda.
Ha bu şu demek değildir. Amerika İran'a saldırmadı diye mollalar Tahran'da koltuklarında rahatça oturmaya devam edecekler. İran'ın her açıdan ciddi reformlara ihtiyacı var. Türkiye İran'ın bu dönüşümüne ve Batı ile dengeli bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir. Ankara'nın siyasi tarihinde bu türden tecrübe ziyadesiyle mevcuttur.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ülkeye olan aidiyet duygumuzu yitirdik.
Gururumuz o kadar çok çiğnendi ki, artık hiçbir şeyi gurur meselesi yapacak durumda değiliz.
O kadar çok ötekileştirildik, aşağılandık, yok sayıldık ki, artık bir çoğumuz bu ülkedeki hiçbir şeyi sahiplenme gereği duymuyoruz.
Sürekli korkutulup bastırıldığımızdan bu ülkeye dair gerçek düşüncelerimizi söylemekten çekinir olduk.
O kadar çok felâket yaşadık ki, artık daha kötüsü ne olabilir diye merak etmiyoruz bile.
Ruhunu mahkeme kararlarıyla imha ettiğiniz bir milletten ülkesi için kahramanlık yapmasını bekleyemezsiniz.
Onun için Dücane'nin ısmarlama hamaset nutukları umurumuzda değil.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
1- Meselâ felsefenin babası Aristoteles'i yaşadığı antik dünyadan alıp bugüne getirsek ve ona 1998 yılında Belçika'da düzenlenen F1 yarışındaki kazayı izletmiş olsaydık üstat tam olarak nasıl bir yorum yapardı?
2- Meselâ Suç Ve Ceza romanının yazarı Fyodor Dostoyevski, Lenin ve Stalin dönemindeki Sibirya sürgünlerini, idamları görmüş olsaydı yazdığı romana nasıl bir şerh düşerdi?
3- Diego Armando Maradona Vatikan'da papanın "Dünyadaki tüm fakir çocuklar için üzülüyoruz." vaazını dinlerken içinden "Sen onu külahıma anlat. Madem onlar üzülüyorsun sarayın altınlarını satıp o çocuklar için bir şeyler yapsana!" sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz. Yoksulluk ve adaletsizlik sadece İslam dünyasına has bir veba mıdır?
4- Meselâ, İslam tarihçisi Fuat Sezgin'in bir ömür yaptığı ilmi araştırmaların sonucunda söylediği "burada müstakil bir Avrupa medeniyeti yok, İslam medeniyetinden kopya edilmiş ara bir medeniyet formu var." sözü ile "bugün İslam'ın modern dünyaya söyleyecek bir sözü yok!"mealindeki yorumunuz arasındaki paradoksu nasıl değerlendiriyorsunuz?
5- Ve son olarak ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın uhdesindeki Diyanete danışmanlık yapmış Hayrettin Kahraman'ın "Allah Hz. Muhammed'i nurdan yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi." sözünün İslam itikadı açısından sorunlu buluyor musunuz? Yani Hz. Allah Adem'i topraktan ama Hz. Muhammed'i nurdan mı yarattı? Bu türden itikadi bir sapkınlığın Hıristiyanlıktan farkı nedir?
Latin Amerika'daki devrimcilerin mottosu; libertad o muerte (özgürlük ya da ölüm) idi. Bir kamyon şoförünün elinde bu iş pijamalı trajik bir mahkuma dönüştü. Maduro artık bir mağdur. Dünya siyaset tarihi açısından bakıldığında tam bir skandal! Trump şimdi de Grönland'ı istiyor. Ardından Antartika'daki penguenlere vali atayıp onları vergiye bağlaması tahmin ediliyor. Trump yiğidim, o Mağdurolardan bizde mebzul miktarda paket mevcuttur! (Cümle tamamen siyasi bir mizah olup mahkemelerde aleyhimde delil olarak kullanılamaz!)
Bizdeki Mağdurolar demişken, Amerika'nın alarmıyla Maduro'nun kayıp altınları aranıyor. Çinlilerin bir zamanlar Batum'da oynadıkları Stalin'in Kayıp Altınları oyunu gibi komik bir durum var ortada.
Kulis bilgilerine göre Mağdurolar yaklaşan fırtına öncesinde iç cepheyi muhkemleştirme adına CHP'li belediyelerin hukuk bariyerine toslayan bazı işlerini halledeceklermiş. Hukuksuzca tutulan siyasî figürler ve gazeteciler tutuksuz yargılanmak şartıyla serbest bırakılacakmış.
Siyasette, bürokraside, medyada yaşanan çürümeye mani olmak adına muhalif partilerin insan kaynaklarından sisteme ciddi anlamda takviye yapılacakmış.
Gelelim İran'da yaşanan olayların içyüzüne.
Amerika ve İsrail destekli İran'da faaliyet gösteren silahlı Kürt örgütü Pejak ajanlarının başlattığı tamamen sipariş bir ayaklanma teşebbüsü bu son olaylar. Bunu Türklerin yoğun olarak yaşadığı Tebriz, İsfahan ve Şiraz'da herhangi bir hareketlilik olmamasından da anlamak mümkündür.
İran'da bunlar yaşanırken perde arkasında istihbarat örgütleri harıl harıl çalışıyor. Türkiye'den İran'a ciddi bir istihbarat akışı mevcutmuş. İran'daki bu kalkışma bölgedeki Kürtlerin elinde patlayacak gibi görünüyor.
Diğer yandan Türkiye İran'daki Türkleri kontrol altında tutuyor. İran'daki Türklerin gözü Tahran'daki gelişmelerde; kulağı ise Türkiye'de. İran sistemi tahkim etme adına bugünlerde kritik noktalara habire Türkleri atıyor. İran dış müdahale ile işgal edilip dize getirilebilecek bir ülke değildir. Ciddi bir devlet geleneğine sahiptir. Ama Türkiye'nin yönlendirmesiyle Molla yönetimi kendi içinde bir iktidar değişimine gidebilir. Bu İran ve bölge için en makul olanı.
Batılı haber ajanslarının İran ile ilgili yaptığı haberlerin ve yorumların çoğu gerçeklikten uzak ve manipülatif. Aylarca çalışmışlar İran'daki ayaklanma provasına.
Pandemide olduğu gibi birden köpürtmüşler bu olayları.
Kısacası İran'daki ayaklanmalarda Türkiye elân kritik bir konumda bulunuyor. Ve oradaki ayaklanmalarda Pejak ajanları başı çekiyor.
Kalandar kutlamalarına bakıyorum da, rahmetli Engin Ardıç'ın söylediği şeyler aklıma geliyor. Bir çok şey bu ülkeye yakışmıyor. Kalandar kutlamaları da öyle. Hâlâ göçebe gibi duruyoruz bu topraklarda. Önceki yıllara göre Kalandar kutlamalarına ilginin artması güzel bir şey ama kutlamaları fecaat! Kostümler uyduruk, özensiz, herhangi bir estetiğe uymayan türden. İnsanlar bu kutlamalarda duygularını çifte atan katır gibi dışarı vuruyor. Yahu yabanadamı kılıklı o tiplerin üzerine atlayan hanzo gördüm bu kutlamalarda. Olmuyor da zorla değil. Yani biraz özenli kıyafetlerle, horonlu, türkülü, kemençeli, neşeli, esprili kutlama yapmak o kadar zor mu? Yani bizde kültür böyle! Belediyelerin bu türden kültürel şeylerde bezi olmaz. Kalandar kutlaması Karadeniz'de ciddi bir kült idi geçmişte. Bizim Mustafa Kara Kalandar Soğuğu'nu çekmişti. Karadeniz'de geçmişteki zorlu yaşam koşullarını anlatan bir filmdi. Ben Kalandar Çörekleri romanını yazdım. Bu işin esas mucidi olan kemençeci Yusuf Cemal Keskin'in rahmetli validesinden bizzat dinledim bu unutulmuş geleneği. Düşündüm taşındım tam 6 yılda oturdum yazdım. Kitaba ilgi hiç yok gibi. Çünkü bizim Trabzonlular doğuştan her bir haltı bilirler. Doğru dürüst bir şey okumazlar. Okumadıkları için bilmezler. Bilmedikleri için de Kalandar Gecesi kutlamalarında ne yapacaklarını bilemezler. İşin ruhunu bilmiyorsun, nasıl kutlayacaksın. Öküz gibi dilmacıların üzerine atlayarak kutlama yapıyorlar. Onun için Kalandar Gecesi kutlamaları yapılamıyor, yapılmaya çalışılanlar da bu ülkeye yakışmıyor. Çünkü ne olduğunu ne belediyeler biliyor, ne de sıradan insanlar. Bilinmeyen bir şeyin de kutlaması yaban ayısının arılarla dansı gibi oluyor.
İran konusuna şöyle kısaca bir bakacak olursak;
Efendim şah zamanında İran çok modern bir ülkeymiş. İran petrolü millileştirmiş, İran İslam devriminden sonra ülke mollaların kontrolüne geçmiş, Mollalar da kadim devlet geleneği olan İran'ı mahvetmiş, İran'da insan hakları yokmuş! Bunların hiçbiri Batılıların umurunda değil. Onların üzerinde uzunca çalışılmış ajandaları var. Zamanı geldiğinde düğmeye basılıyor ve saldıracakları ülkeye karşı dünya ölçeğinde bir kara propaganda başlıyor. Ve maalesef bu kara propagandanın Batı dışı topraklarda alıcısı da mevcut.
Meselâ tekno oligarklar Amerika'da ziyadesiyle mevcut. Irak'ı işgal eden neo-conların çoğu Evangelist tarikatına mensup dindarlardı. Bu haliyle İranlı mollalar o modern barbarların yanında melâike gibi kalıyor. Meselâ Amerika'nın bazı eyaletlerinde idam cezası hâlâ yürürlükte. İran'dan tek farkı idam öncesinde mahkumlara istediklerini yeme fırsatı sunuyorlar. Özgürlük konusuna gelirsek; daha geçenlerde Minnesota eyaletinde polisten kaçmaya çalışan Rene Good adlı bir kadını hiç acımadan vurup öldürdüler.
2003'te Irak'ı işgal ederken Saddam Hüseyin'in elinde kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Afganistan'ı işgal ederken El Kaide'nin bu ülkede yuvalandığı bahanesini öne sürmüşlerdi. Sonra da Afganistan'ı Taliban'a teslim etmişlerdi. Venezüella devlet başkanı Maduro'yu paketlerken uyuşturucu kartellerini himaye ettiği yalanını uydurdular. Akabinde Maduro'nun uyuşturucu trafiğini yönettiğine dair ellerinde kanıt olmadığını dillendirdiler. Şimdi de İran halkına İran'ı molla yönetiminden kurtarmayı vaadediyorlar. Maksat İran'ın petrolüne çökmek. İran'ı çokuluslu şirketlerin talanına açmak; orada Çin'i batıdan kuşatacak askeri üsler kurmak ve İsrail'in güvenliği için İran'da kukla bir iktidar tesis etmek. Ezcümle Amerika'nın İran halkına vadettiği özgürlük esasen modern anlamda bir tür kölelikten başka bir şey değil.
Tuhaf ama Amerika hâlâ ergen bir toplum. Başkan Trump'ın konuşurken ki tavırları da öyle. Bu Amerikalılarda sürekli bir hava atma durumu var. Dikkat edin Trump'ın konuşurken ses tonu çocuk gibi. Akıl alır gibi değil.
Şimdi, nasıl ki İsrail daha önce ansızın saldırmıştı İran'a, aynı şekilde İran içindeki ajanlarıyla yeni bir ayaklanma denemesinde bulundu. Trump da bu ayaklanmanın amacına ulaşması için İran'ı vurmakla tehdit etti. Ama bu tehditler pek bir işe yaramadı.
Çünkü İran geçen savaşta Tel Aviv'i füzelerle vurmuştu. Olası bir saldırıda İsrail'i hedef alacağını açıkladı. Amerika'nın geri adım atmasında birçok faktör var.
Devrim sırasında yaşanan rehine krizinin Jimmy Carter'ın başkanlığına mal olmuş olması bu faktörlerden ilki.
Amerika'nın Körfez üslerinde konuşlanmış askeri üsleri İran için rahatlıkla kırılacak taze yumurtalar gibi.
Artı İran'ın Hürmüz boğazını petrol trafiğine kapatması dünya ekonomisi ciddi bir kaos demek. Trum bir ara konuşurken bir yandan da petrol borsasına bakıyordu.
Çin'in yükselen ekonomisi için İran'ın petrolü hayati bir öneme sahip. Yani Amerika İran'a saldırırsa Çin ister istemez açık ya da gizli bir şekilde bu savaşa müdahil olacak.
Türkiye'nin ekonomisi Suriye iç savaşında yaşananlardan epeyce etkilenmişti. Amerika'nın İran'a askeri müdahalesi Türkiye için önü alınamaz yeni bir göç dalgası demek.
Türkiye Amerika'nın bölgedeki en istikrarlı ortağı. Bunu riske etmesi çok zor.
Her şeye rağmen Rusya İran'ın arkasında tetikte bekliyor. Siz beni Ukrayna bataklığında batırdınız, ben de aynı şeyi size İran'da yapacağım!
Körfez ülkelerinin ehli keyif şeyleri, şehvetperestleri lüks hayatları mahvı perişan olacak. İran'ın iki füzesiyle yeniden çöl bedevisine dönecekler. Trump'a ödedikleri haraçları kesecekler!
Yani tarihte İran Bizans imparatorunu yakalayıp altın eriyiği yutturmuş bir millettir. O kadar toprak ve zenginlik gözünü doyuramadı, gel seni petrolle doyurayım!
Kısacası Trump İran'a saldırmaya cesaret edemedi! Çünkü İran her şeye rağmen hamlesi öngörülemeyen bir ülkedir. Öngörülemediği için hâlâ tehdit durumunda.
Ha bu şu demek değildir. Amerika İran'a saldırmadı diye mollalar Tahran'da koltuklarında rahatça oturmaya devam edecekler. İran'ın her açıdan ciddi reformlara ihtiyacı var. Türkiye İran'ın bu dönüşümüne ve Batı ile dengeli bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir. Ankara'nın siyasi tarihinde bu türden tecrübe ziyadesiyle mevcuttur.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ülkeye olan aidiyet duygumuzu yitirdik.
Gururumuz o kadar çok çiğnendi ki, artık hiçbir şeyi gurur meselesi yapacak durumda değiliz.
O kadar çok ötekileştirildik, aşağılandık, yok sayıldık ki, artık bir çoğumuz bu ülkedeki hiçbir şeyi sahiplenme gereği duymuyoruz.
Sürekli korkutulup bastırıldığımızdan bu ülkeye dair gerçek düşüncelerimizi söylemekten çekinir olduk.
O kadar çok felâket yaşadık ki, artık daha kötüsü ne olabilir diye merak etmiyoruz bile.
Ruhunu mahkeme kararlarıyla imha ettiğiniz bir milletten ülkesi için kahramanlık yapmasını bekleyemezsiniz.
Onun için Dücane'nin ısmarlama hamaset nutukları umurumuzda değil.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 98
Firavun'un askerleri Hz. Musa'yı kollarından tutmuş Firavun'un huzuruna getiriyormuş. Firavun'un huzuruna giderlerken yolda hamile bir kadına denk gelmişler. Kadın Hz. Musa'nın karşısına dikilmiş ve ona; "Ey Musa, sen dürüst ve güvenilir bir adamsın, yalan konuşmazsın, hırsızlık yapmazsın. Ne suç işledin ki seni tutukladılar." diye sormuş. Hz. Musa karşısındaki kadının önce gözlerinin içine sonra hamile karnına bakmış. "Tamam işte, beni senin bu söylediğin şeyler yüzünden tutukladılar." demiş. Kadın da "Olur mu öyle şey Musa, insan hiç doğruyu konuştuğu, dürüst davrandığı için tutuklayıp hapse atılır mı?" diyerek Hz. Musa'ya itiraz etmiş. Hz. Musa başını öne eğmiş ve kadına; "Senin karnındaki çocuk eşinden değil, onu başka bir adamdan doğuracaksın!" demiş. Bunun üzerine kadın Firavun'un askerlerine dönmüş "Bu adam yalan konuşuyor, onu hemen buradan götürün, Firavun ona vereceği cezaya bana ettiği iftirayı da eklesin." demiş.
Papa 14. Leo'nun Ankara'da söylediği "Hepimiz Tanrı'nın çocuklarıyız. Ve bu durumun da kişisel, sosyal ve siyasî sonuçları vardır." pek talihsiz sözü üzerine.
Bakıyorum da İslâm itikadı açısından son derece sakatlayıcı olan bu söz Müslüman bir ülkede infial uyandırmadı. Kimse Papa 14. Leo'nun bu batıl sözüne itiraz etmedi. Hazirundaki devlet ricali bu sözü sessiz sedasız dinlemekle yetindi. Oysa İslâm itikadında hiçbirimiz tanrının çocuğu değiliz. Hepimiz Allah'ın bir anadan ve bir babadan yarattığı ölümlü kullarız. Hıristiyanlık ile İslâm dini arasında akaidi açıdan bu denli derin ve yapısal bir çelişki mevcuttur. Dahası bu hususta Kur'an'ın Tevbe suresinin 30. ayetinde şöyle buyruluyor. "Yahudiler "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih (İsa) Allah'ın oğludur" dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin. Nasıl da saptırıyorlar!"
İnsan emeline ulaşmak için herkesi aldatabilir. Ancak insan vicdanını köreltip kendini kolayından aldatamaz. Şayet insan düşünce ve fiilleriyle kendini de aldatmaya başlarsa bu kez karşına kendi yasalarıyla Tanrı çıkar. İnsan Tanrıyı aldatamaz. Şayet insan Tanrıyı da aldatmaya teşebbüs ederse sonu kaçınılmaz olarak hüsran olur. Kısacası insan ahlâkın bu katmanlarını yıkarak cehennemi hak etmiş oluşur. İnsan hayatı boyunca bu ahlak ve vicdan katmanlarını ihlal ettiğinde ise Tanrı'ya söz hakkı bırakmaz. Akıbetini kendisi belirlemiş olur. Ülkedeki mevcut siyasal İslamcıların ahlaki çözülüşünün serüvenine dair...
Devlet sistemiyle bütünleşen insanların beden ve ruh hallerindeki aşırı katılık bilmiyorum sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Bu insan katılığı bir yazar olarak benim çok ilgimi çekiyor. Yani insani yönleri örselenmiş derinlikten yoksun, dünya ve medeniyet görgüleri fahiş derecede eksik, sadece sahip oldukları makamları koruma kaygısıyla hareket eden, topluma temas etmeyen bir tür kilitlenmiş karakter vasatı bu. Bir nevi mumya gibi, donmuş, kararmış ve iyice katılaşmış. Çözmeye kalkarsanız kokar, kusturur hatta zehirler seni, gizemli bir şekilde ölürsün. Aslında bu bir türlü ölememe halinin bir devlet makamına vücut bulmuş hali. Bunlar, yani bu mumyalar, tıpkı eski Sovyetler Birliği bürokrasisinde olduğu gibi soğuk ve sıradan tiplerdir. Hiçbir yaratıcı tarafları yoktur. Yüzleri Sibirya rüzgârından botoksludur. Üzüntü verici durumlarda gülerler, gülünesi durumlarda ise kaygılanırlar. Yaşamdaki temel güdüleri korkudur. Sahip olduğu makamı kaybetme korkusu. Ve bu topraklar Hititlerden Romalılardan, Selçuklulardan, Osmanlılardan beri cumhuriyette de insan görünümlü bu canavar türünden yeterince üretiyor. Elân her tarafta mevcutturlar.
Şimdi, içerideki hamam böceklerinin panik hallerini bir kenara bırakıp umumi manzaraya bakacak olursak şöyle bir şey gözlemleniyor.
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'yı askeri olarak işgal etmiş olan Amerika kıtadan çekiliyor. Buna sebep Çin'in askeri ve iktisadi açıdan küresel ölçekte öngörülemez bir şekilde yükselişi.
Bu durumda Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı yalnız kalıyor.
İşte bu aşamada Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı NATO üyesi Türkiye'yi yanında görmek istiyor. En azından Rusya'ya karşı durabilme gücünü göstermesini umuyor.
Avrupa Birliği'nin Amerika'nın kontrolündeki çeyrek asırlık siyasi İslamcıların çürüttüğü siyasi bir yapı ile bir değişim yapması imkânsız. Ama Avrupa Türkiye'nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik işleyişiyle ilgili en gerçekçi bilgilere sahip. Yani sistemin kırıp dökmeden nasıl dönüştürülmesi gerektiğinin farkında. İşe Türkiye'nin üyesi olduğu UEFA'nın direktifleriyle Türk futbol sitemini temizlemekle başladılar. Ardından Türkiye'deki yeni nesil mafya örgütlenmesini Avrupa ayağını deşifre ettiler. Şimdi sıra ülkedeki siyasal çürümüşlüğe çanak tutan medya kolunun tasfiye edilmesinde. Yakında ülkedeki siyaseti kontrolüne alan bütün Soğuk Savaş dönemi tetikçilerinin tutuklanacağı yönünde bir görüş var. Yani Avrupa Birliği kendi geleceği adına Türkiye'yi Amerika adına kilitleyen tüm unsurları görünmez bir elle tasfiye ediyor. Bir başka deyişle Avrupa Birliği Türkiye'deki yerleşik paralel kurumlarıyla Amerikan yörüngesindeki bir iktidarın çeyrek asırda sosyal ve siyasî bünyede oluşturduğu urları tek tek temizliyor. Bu şekilde bir siyasî dönüşüme neden olarak Rusya tehdidine karşı kendi ayakları üzerinde durabilecek, Avrupa ile askeri ve ekonomik açıdan sahici bir ilişki kurabilecek ciddi bir partner tesis etme amacı güdüyor. Kısacası Amerika'nın çeyrek asırda siyasal İslamcılıkla iktidarını bloke ettiği bir ülkeyi Avrupa Birliği kendi geleceği için Rusya'ya karşı temizleyip normalleştiriyor. Ülkedeki siyaseti de hukukla arındırılmış bu yeni yapı üzerinde inşa etmeyi planlıyor.
Her felsefecinin yaptığı gibi Törkiş feylesof Dücane de sonunda tanrıyı öldürdü. Öldürmekle kalmadı öldürdüğü tanrıyı çarmıha da gerdi. Ve tanrının kadavrası üzerinden müritlerine bir dizi bilimsel ve mantıksal izahat yaptı. Bu durum bana komik görünüyor. Aklıma hemen lise yıllarında bir arkadaşımın söylediği şu söz geldi. Felsefeciler uzun tahta bacaklar takmış garip yürüyüşlü palyaçolar gibi, o bacakları bir kere taktınız mı herkesten yüksekte oluyorsunuz ve herkesten uzun adım atabiliyorsunuz. Böylece boyunuza ve adımlarınıza kimse ulaşamıyor.
Belli ki Dücane Müslüman geçmişinden ar ediyor. Ulaştığı yüksek düşünme biçimiyle İslam'ı zamanında Arapların kabile hayatına çekidüzen vermiş primitif toplumları tanzim etmede işe yaramış ama arkası gelmemiş lokal bir töre olarak tanımlıyor. Günümüz modern dünyasında İslam'ın söz hakkı yok, demeye getiriyor. Bir Japon, bir Çinli, bir Afrikalı, bir Avrupalı, bir İskandinav neden Müslüman olsun ki? diye sual ediyor Dücane. Ama neden olmasın ki? diye sorma gereği duymuyor. İslam'ın günümüz modern dünyasına söyleyeceği sözü yok ama Malezya'dan Fas'a Orta Avrupa'dan Güney Afrika'ya kadar yayılmış bir din.
Dücane Seyyit Kutup'un Yoldaki İşaretler'ini, Mevdudi'in Kuran'a Göre Dört Terim'indeki rab, din, ibadet, kul ve tağut kavramlarıyla donanmış bir Müslüman'ın felsefenin ve özgür düşüncenin kıyısından kenarından geçemeyeceğini dillendiriyor. İslam'ın özünde tanrıya ve peygambere itaati emreden bir dinden başka bir şey olmadığını vurguluyor. Sanki Roma İmparatorluğu'nun tanrıları ve modern devlerin yasaları bu itaat olgusunun dışındaymış gibi bir yığın söz budalalığı vesaire.
Yani ne desem bilemedim. Demek ki Dücane'ye göre İslam uleması asırlarca hayal âleminde yaşamışlar. Sıcak çikolata içip göğe havalanan rahipler de felsefenin varlığından bihabermiş. Zaten İslam'ın birçok şeyi Sümerlerden ve Yahudilikten alınmaymış. Erkeklerin şeyini sünnet etmesinin de bir hikmeti yokmuş. Aslında felsefi açıdan bakıldığında Batı Avrupa'nın sömürge tarihi o kadar da kötü bir şey değilmiş. En azından bugünkü ilerleme ve refahın kökeninde o sömürge tarihi varmış.
Dücane sadece İslam'ı modası geçmiş genç kız çeyizi olarak görmüyor. Aynı şeyi Hıristiyanlık ve Yahudilik için de söyleyip bilimperestlik yapıyor. Ama günümüzdeki modern barbarlığa felsefi açıdan bir izahat getiremiyor mesela. İslam'ın tarihin salt bir dönemine has bir olgu olduğunu, modern bir toplumu değiştirip dönüştürecek ahlaki ve felsefi bir derinliğe sahip olmadığını söylüyor. Felsefenin antik Yunanla başladığını söylüyor. Ama evvelinde kayıp Hindistan'ı bilmiyor.
Ya neyse! Uzun etmeye gerek yok. Dücane'nin felsefi görüşlerinden sadır olmuş gâvurlukta İslam'a yer yok kısacası. Böyleleri için elinde kılıçla Hz. Ömer'in Hz. Peygambere söylediği "Ya Resullullah müsaade et şu müşrikin kellesini vurayım!"
Ha bir de Mekke döneminde Kâbe'nin etrafında tebliğ yapılırken münafığın birisi Hz. Hamza'nın huzurunda "Muhammed bir yalancı!" diye bir söz etmişti. O söz ağzından çıkar çıkmaz da Hz. Hamza'dan okkalı bir tokat yemişti. Çünkü Mekkelilerin ona taktığı lakap "El emin!" idi. İşte Dücane konuşurken ben de böyle hissediyorum.
İslam dini yokluktan bir medeniyet kurmaz. İnsanlara ahlak ve ruh üfler. İslam'ın üflediği o ahlak ve ruh medeniyetlerin yabanıl yanlarını budar. Tıpkı ehil bir meyve gibi onu yenilebilir kılar, böylece insanlığı ehlîleştirmeyi hedefler. Kâfirin işi dünyayı imar etmektir. Müslümanın işi insana ruh üflemektir, fazlası değil. Anlaşılan Dücane de modern barbarlığın her şeyi kuşattığı şu zamanda İslam'ın çilesini kuşanmayı bir ahmaklık olarak gördüğünden kalbinden böyle şeyler sadır oluyor. Buna iman vitesi boşa alınmış modern ahmaklık diyoruz. Volkswagen Şevki'den hatırlarsınız.
İstanbul'lu bir ağabeyin 1970'lerde müzik ile ilgili Neşat Baba'ya söylediği bir sözdü. Bizde şarkı ve türkü sözleri "özlüyorum, yanıyorum, bayılıyorum, ağlıyorum, bitiyorum, ölüyorum" şeklinde kesif arabesk duygularla yazılmış. Gerçekten de öyle. 1980'lerde TRT radyoda Bedia Akartürk'ten "Gayri dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür ya sen de gitme!" türküsünü dinlediğimizde kadın geride kalırsa onu kurtlar parçalayacak diye içimiz parçalanırdı. Ya da ötme bülbül ötme! gibi. Yabancıların şarkı sözlerinde ise duygular çok daha süzülmüş bir şekilde; bir çiçeğe bir yaprağa değen meltem gibi, bir kelebeğin, bir sokak kedisinin insanı yormayan diliyle kafa ütülemeden dile getiriliyor. Daha doğrusu herkesin bildiği bir olaya kelimelerle notalarla ütü yapıyorlar. Meselâ Big Joe Williams'ın "Hey Cane Prosecutor!" şarkısında Minnesotalı siyahı bir şeker kamışı çalışanı memura tarlalardaki kötü çalışma koşullarını şikayet ediyor. Basit birkaç sözle her şeyi özetliyor
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Papa 14. Leo'nun Ankara'da söylediği "Hepimiz Tanrı'nın çocuklarıyız. Ve bu durumun da kişisel, sosyal ve siyasî sonuçları vardır." pek talihsiz sözü üzerine.
Bakıyorum da İslâm itikadı açısından son derece sakatlayıcı olan bu söz Müslüman bir ülkede infial uyandırmadı. Kimse Papa 14. Leo'nun bu batıl sözüne itiraz etmedi. Hazirundaki devlet ricali bu sözü sessiz sedasız dinlemekle yetindi. Oysa İslâm itikadında hiçbirimiz tanrının çocuğu değiliz. Hepimiz Allah'ın bir anadan ve bir babadan yarattığı ölümlü kullarız. Hıristiyanlık ile İslâm dini arasında akaidi açıdan bu denli derin ve yapısal bir çelişki mevcuttur. Dahası bu hususta Kur'an'ın Tevbe suresinin 30. ayetinde şöyle buyruluyor. "Yahudiler "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih (İsa) Allah'ın oğludur" dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin. Nasıl da saptırıyorlar!"
İnsan emeline ulaşmak için herkesi aldatabilir. Ancak insan vicdanını köreltip kendini kolayından aldatamaz. Şayet insan düşünce ve fiilleriyle kendini de aldatmaya başlarsa bu kez karşına kendi yasalarıyla Tanrı çıkar. İnsan Tanrıyı aldatamaz. Şayet insan Tanrıyı da aldatmaya teşebbüs ederse sonu kaçınılmaz olarak hüsran olur. Kısacası insan ahlâkın bu katmanlarını yıkarak cehennemi hak etmiş oluşur. İnsan hayatı boyunca bu ahlak ve vicdan katmanlarını ihlal ettiğinde ise Tanrı'ya söz hakkı bırakmaz. Akıbetini kendisi belirlemiş olur. Ülkedeki mevcut siyasal İslamcıların ahlaki çözülüşünün serüvenine dair...
Devlet sistemiyle bütünleşen insanların beden ve ruh hallerindeki aşırı katılık bilmiyorum sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Bu insan katılığı bir yazar olarak benim çok ilgimi çekiyor. Yani insani yönleri örselenmiş derinlikten yoksun, dünya ve medeniyet görgüleri fahiş derecede eksik, sadece sahip oldukları makamları koruma kaygısıyla hareket eden, topluma temas etmeyen bir tür kilitlenmiş karakter vasatı bu. Bir nevi mumya gibi, donmuş, kararmış ve iyice katılaşmış. Çözmeye kalkarsanız kokar, kusturur hatta zehirler seni, gizemli bir şekilde ölürsün. Aslında bu bir türlü ölememe halinin bir devlet makamına vücut bulmuş hali. Bunlar, yani bu mumyalar, tıpkı eski Sovyetler Birliği bürokrasisinde olduğu gibi soğuk ve sıradan tiplerdir. Hiçbir yaratıcı tarafları yoktur. Yüzleri Sibirya rüzgârından botoksludur. Üzüntü verici durumlarda gülerler, gülünesi durumlarda ise kaygılanırlar. Yaşamdaki temel güdüleri korkudur. Sahip olduğu makamı kaybetme korkusu. Ve bu topraklar Hititlerden Romalılardan, Selçuklulardan, Osmanlılardan beri cumhuriyette de insan görünümlü bu canavar türünden yeterince üretiyor. Elân her tarafta mevcutturlar.
Şimdi, içerideki hamam böceklerinin panik hallerini bir kenara bırakıp umumi manzaraya bakacak olursak şöyle bir şey gözlemleniyor.
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'yı askeri olarak işgal etmiş olan Amerika kıtadan çekiliyor. Buna sebep Çin'in askeri ve iktisadi açıdan küresel ölçekte öngörülemez bir şekilde yükselişi.
Bu durumda Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı yalnız kalıyor.
İşte bu aşamada Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı NATO üyesi Türkiye'yi yanında görmek istiyor. En azından Rusya'ya karşı durabilme gücünü göstermesini umuyor.
Avrupa Birliği'nin Amerika'nın kontrolündeki çeyrek asırlık siyasi İslamcıların çürüttüğü siyasi bir yapı ile bir değişim yapması imkânsız. Ama Avrupa Türkiye'nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik işleyişiyle ilgili en gerçekçi bilgilere sahip. Yani sistemin kırıp dökmeden nasıl dönüştürülmesi gerektiğinin farkında. İşe Türkiye'nin üyesi olduğu UEFA'nın direktifleriyle Türk futbol sitemini temizlemekle başladılar. Ardından Türkiye'deki yeni nesil mafya örgütlenmesini Avrupa ayağını deşifre ettiler. Şimdi sıra ülkedeki siyasal çürümüşlüğe çanak tutan medya kolunun tasfiye edilmesinde. Yakında ülkedeki siyaseti kontrolüne alan bütün Soğuk Savaş dönemi tetikçilerinin tutuklanacağı yönünde bir görüş var. Yani Avrupa Birliği kendi geleceği adına Türkiye'yi Amerika adına kilitleyen tüm unsurları görünmez bir elle tasfiye ediyor. Bir başka deyişle Avrupa Birliği Türkiye'deki yerleşik paralel kurumlarıyla Amerikan yörüngesindeki bir iktidarın çeyrek asırda sosyal ve siyasî bünyede oluşturduğu urları tek tek temizliyor. Bu şekilde bir siyasî dönüşüme neden olarak Rusya tehdidine karşı kendi ayakları üzerinde durabilecek, Avrupa ile askeri ve ekonomik açıdan sahici bir ilişki kurabilecek ciddi bir partner tesis etme amacı güdüyor. Kısacası Amerika'nın çeyrek asırda siyasal İslamcılıkla iktidarını bloke ettiği bir ülkeyi Avrupa Birliği kendi geleceği için Rusya'ya karşı temizleyip normalleştiriyor. Ülkedeki siyaseti de hukukla arındırılmış bu yeni yapı üzerinde inşa etmeyi planlıyor.
Her felsefecinin yaptığı gibi Törkiş feylesof Dücane de sonunda tanrıyı öldürdü. Öldürmekle kalmadı öldürdüğü tanrıyı çarmıha da gerdi. Ve tanrının kadavrası üzerinden müritlerine bir dizi bilimsel ve mantıksal izahat yaptı. Bu durum bana komik görünüyor. Aklıma hemen lise yıllarında bir arkadaşımın söylediği şu söz geldi. Felsefeciler uzun tahta bacaklar takmış garip yürüyüşlü palyaçolar gibi, o bacakları bir kere taktınız mı herkesten yüksekte oluyorsunuz ve herkesten uzun adım atabiliyorsunuz. Böylece boyunuza ve adımlarınıza kimse ulaşamıyor.
Belli ki Dücane Müslüman geçmişinden ar ediyor. Ulaştığı yüksek düşünme biçimiyle İslam'ı zamanında Arapların kabile hayatına çekidüzen vermiş primitif toplumları tanzim etmede işe yaramış ama arkası gelmemiş lokal bir töre olarak tanımlıyor. Günümüz modern dünyasında İslam'ın söz hakkı yok, demeye getiriyor. Bir Japon, bir Çinli, bir Afrikalı, bir Avrupalı, bir İskandinav neden Müslüman olsun ki? diye sual ediyor Dücane. Ama neden olmasın ki? diye sorma gereği duymuyor. İslam'ın günümüz modern dünyasına söyleyeceği sözü yok ama Malezya'dan Fas'a Orta Avrupa'dan Güney Afrika'ya kadar yayılmış bir din.
Dücane Seyyit Kutup'un Yoldaki İşaretler'ini, Mevdudi'in Kuran'a Göre Dört Terim'indeki rab, din, ibadet, kul ve tağut kavramlarıyla donanmış bir Müslüman'ın felsefenin ve özgür düşüncenin kıyısından kenarından geçemeyeceğini dillendiriyor. İslam'ın özünde tanrıya ve peygambere itaati emreden bir dinden başka bir şey olmadığını vurguluyor. Sanki Roma İmparatorluğu'nun tanrıları ve modern devlerin yasaları bu itaat olgusunun dışındaymış gibi bir yığın söz budalalığı vesaire.
Yani ne desem bilemedim. Demek ki Dücane'ye göre İslam uleması asırlarca hayal âleminde yaşamışlar. Sıcak çikolata içip göğe havalanan rahipler de felsefenin varlığından bihabermiş. Zaten İslam'ın birçok şeyi Sümerlerden ve Yahudilikten alınmaymış. Erkeklerin şeyini sünnet etmesinin de bir hikmeti yokmuş. Aslında felsefi açıdan bakıldığında Batı Avrupa'nın sömürge tarihi o kadar da kötü bir şey değilmiş. En azından bugünkü ilerleme ve refahın kökeninde o sömürge tarihi varmış.
Dücane sadece İslam'ı modası geçmiş genç kız çeyizi olarak görmüyor. Aynı şeyi Hıristiyanlık ve Yahudilik için de söyleyip bilimperestlik yapıyor. Ama günümüzdeki modern barbarlığa felsefi açıdan bir izahat getiremiyor mesela. İslam'ın tarihin salt bir dönemine has bir olgu olduğunu, modern bir toplumu değiştirip dönüştürecek ahlaki ve felsefi bir derinliğe sahip olmadığını söylüyor. Felsefenin antik Yunanla başladığını söylüyor. Ama evvelinde kayıp Hindistan'ı bilmiyor.
Ya neyse! Uzun etmeye gerek yok. Dücane'nin felsefi görüşlerinden sadır olmuş gâvurlukta İslam'a yer yok kısacası. Böyleleri için elinde kılıçla Hz. Ömer'in Hz. Peygambere söylediği "Ya Resullullah müsaade et şu müşrikin kellesini vurayım!"
Ha bir de Mekke döneminde Kâbe'nin etrafında tebliğ yapılırken münafığın birisi Hz. Hamza'nın huzurunda "Muhammed bir yalancı!" diye bir söz etmişti. O söz ağzından çıkar çıkmaz da Hz. Hamza'dan okkalı bir tokat yemişti. Çünkü Mekkelilerin ona taktığı lakap "El emin!" idi. İşte Dücane konuşurken ben de böyle hissediyorum.
İslam dini yokluktan bir medeniyet kurmaz. İnsanlara ahlak ve ruh üfler. İslam'ın üflediği o ahlak ve ruh medeniyetlerin yabanıl yanlarını budar. Tıpkı ehil bir meyve gibi onu yenilebilir kılar, böylece insanlığı ehlîleştirmeyi hedefler. Kâfirin işi dünyayı imar etmektir. Müslümanın işi insana ruh üflemektir, fazlası değil. Anlaşılan Dücane de modern barbarlığın her şeyi kuşattığı şu zamanda İslam'ın çilesini kuşanmayı bir ahmaklık olarak gördüğünden kalbinden böyle şeyler sadır oluyor. Buna iman vitesi boşa alınmış modern ahmaklık diyoruz. Volkswagen Şevki'den hatırlarsınız.
İstanbul'lu bir ağabeyin 1970'lerde müzik ile ilgili Neşat Baba'ya söylediği bir sözdü. Bizde şarkı ve türkü sözleri "özlüyorum, yanıyorum, bayılıyorum, ağlıyorum, bitiyorum, ölüyorum" şeklinde kesif arabesk duygularla yazılmış. Gerçekten de öyle. 1980'lerde TRT radyoda Bedia Akartürk'ten "Gayri dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür ya sen de gitme!" türküsünü dinlediğimizde kadın geride kalırsa onu kurtlar parçalayacak diye içimiz parçalanırdı. Ya da ötme bülbül ötme! gibi. Yabancıların şarkı sözlerinde ise duygular çok daha süzülmüş bir şekilde; bir çiçeğe bir yaprağa değen meltem gibi, bir kelebeğin, bir sokak kedisinin insanı yormayan diliyle kafa ütülemeden dile getiriliyor. Daha doğrusu herkesin bildiği bir olaya kelimelerle notalarla ütü yapıyorlar. Meselâ Big Joe Williams'ın "Hey Cane Prosecutor!" şarkısında Minnesotalı siyahı bir şeker kamışı çalışanı memura tarlalardaki kötü çalışma koşullarını şikayet ediyor. Basit birkaç sözle her şeyi özetliyor
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
21 Ocak 2026 Çarşamba
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 105
Trabzon'da birkaç arkadaşla bir kafeteryada sessizce oturuyoruz. Çayın ve kurabiyelerin tadı iyi. Kafeteryanın köşelerinde arsız İstanbul'un ikonik fotoğrafları var. Galata Kulesi, Kız Kulesi, Beyoğlu tramvayı, ışıltılı Boğaz köprüsü vs. Zemin İtalyan usulü renkli karolarla döşenmiş. Diğer masalardaki müşterilerin davranışları ve konuşmaları gayet ölçülü. Garsonların servisi kafeteryadaki uyuşuklukla paralellik arz ediyor. Derinlerden bir yerlerden Yann Tiersen'in piyano tınısı duyuluyor. Bu müzikal tını kafeteryadaki modern düzeni hiç bozmuyor. Ortamda insanda kaygı uyandıracak hiçbir yerel etken yok. Ama masadaki arkadaşlar beni siyasetle ilgili konuşturmak için ısrarla kışkırtmaya çalışıyor. Söyledikleri çoğu şeye aldırmıyorum. Ama bir ara içlerinden bir şöyle bir şey söylüyor. Trabzon'dan bir milletvekili var; kadın. "Ee ne olmuş o milletvekiline? Ne özelliği varmış." "Metin ağabey, kadının şu özelliği var. Her şeyin en pahalısını satın alıyor. Meselâ en pahalı telefon hangisi, sorup onu alıyor. En pahalı eşarp hangisi, arayıp buluyor ve onu alıyor. En pahalı araba hangisi, hemen gidip onu alıyor kendisine. En pahalı çatal bıçak takımı hangisi? Diyelim ki Jumbo çatal bıçak takımı, hemen ondan iki takım!" "Niye iki takım alıyor ki? Bir takım yetmiyor mu mutfağına?" "Bir takım da yedek alıyor ağabey?" Bunu söyledikten sonra masadakilerin gözleri bana dönüyor. Benden bu duruma bir yorum yapmamı bekliyorlar. "Demek ki ucuz bir kadınmış." "Hahhahhaaa! Abi ya yine ters köşe yaptın." Kafeteryadaki medeni düzen bir anlığına bozuluyor. Kafeteryadaki garsonlar dahil bütün gözler bir anlığına bana dönüyor. "Böylelerini iyi tanırım. İçlerindeki eksikliği pahalı şeyler alıp doldurmaya çalışırlar. Ama onlar pahalı şeyler satın aldıkça içlerindeki boşluk da büyür. O boşluğu hiçbir zaman dolduramazlar. Çünkü özlerinde hiçbir sahici şey yoktur. Milletvekili, bakan vs. olmaları bu yalın gerçeği değiştirmez."
Hiçbir şey ilkokullardaki sınıfların köşesindeki dört mevsim resimleri gibi olmadı.
Hiçbir şey o okulların sınıflarındaki M.Ö - M.S tarih şeritleri gibi olmadı.
Hiçbir şey ilkokullardaki özenli ünite konuları gibi olmadı.
Hiçbir şey evde büyüklerimizden dinlediğimiz tatlı masallar gibi olmadı.
Hiçbir şey lisede öğretmenlerden dinlediğimiz sıkıcı dersler ya da bayramlarda dinlediğimiz nutuklar gibi olmadı.
Hiçbir şey vatandaşlık dersinde gördüğümüz yalın maddeler gibi olmadı.
Hiçbir şey camilerde dinlediğimiz evliya kıssalarındaki o mucizeler gibi olmadı.
Hiçbir şey üniversite amfilerinde not aldığımız mantıklı teoriler gibi olmadı.
Hiçbir şey gençliğimizde hayalini kurduğumuz şeyler gibi olmadı.
Hiçbir şey bir zamanlar keyifle okuduğumuz o romanlar ya da hikâyelerdeki gibi olmadı.
Dünya bütün bunları hiç dinlememiş, dinlemiş olsa bile bunlara hiç inanmamış, en arsızların, en gözü karaların, en ahlaksızların, en zalimlerin, en günahkârların, en tanrısızların, en çirkinlerin, en cahillerin hayvani bir güdüyle kuşatıp çevrelediği ve esir aldığı bir yere dönüştü.
Dünya bize de en az onlar kadar gözü kara, onlar kadar tanrısız, onlar kadar ahlaksız, onlar kadar imansız, onlar kadar zalim olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.
Ülkenin yakın siyasi geçmişinde kötü bir siyasal pratiğe sahip Kemalizm, ülkeyi siyasal İslamcılığa mecbur etmişti.
Bu vetirede kendisi de SSCB'nin tasfiyesiyle tutunduğu komünizmle murt gitmişti.
Siyasal İslamcılığın çeyrek asırlık iktidarının sonunda ilginç bir şey oldu. Siyasal İslamcıların Makyavel ahlaka meyletmesiyle neo-Kemalizm canlanmaya başladı. Eh, hayat boşluk kabul etmez. Ülkeyi o kadar kötü yönettiler ki, insanlar ceberrut Jakoben Kemalist generaller devrine özlem duymaya başladılar.
İşte bu dönemde -siyasal dönüşümde- çok ilginç şeyler oldu.
Batı'nın istihbarat örgütleri, El Kaide, Taliban, İşid, Daeş, Boko Haram gibi vahşi örgütlerle alenen İslam'a kara çaldılar. Kendileri yedikleri haltların suçunu Müslümanlara yüklediler.
Yine Batılı efendilerinin emrindeki Ortadoğu'daki monarşik yapıların ve halklardan kopuk keyfi diktatörlerin günahını İslam dininin boynuna boca ettiler.
Yetmedi, cahil tarikat ve cemaat şeylerinin din adına söylediği saçma sapan şeylerle, modernist kafalı ilahiyatçıların rasyonalist din budamalarıyla İslam dinini ahlaki açıdan mahkum ettiler. Yani ben bir Müslüman'ım dediğiniz zaman sensörler çalışıyor ve alarm hemen ötüyor.
Tabi işin içine bir de İslam'ın esaslarının aslında Sümerlerde, Yahudilikte olduğunu söyleyen hurufi bilimperestler dahil oldu.
Siyasal İslamcıların ülkede ve Ortadoğu'da yediği haltlara bir tepki olarak Neo-Kemalizm boy verdi, aldı yürüdü. Uygarlık savaşında bayrağı en önde taşıyan onlar oldu.
Günümüzde adaleti, iyiliği, güzel ahlakı, akrabaya yardımı emreden, zulmü, ribayı, haksız yere insan öldürmeyi yasaklayan İslam, onun adına yenilen haltlar nedeniyle bir cürüm dinine dönüştürülmüş durumda. İşte bu aşamada insanların bir çıkış yolu olarak gördükleri şey neo-Kemalizm. Sanki bu siyasal İslamcılar onların geçmişte Türk siyasetinde yedikleri haltların bir sonucu olarak ülkenin başına musallat edilmemiş gibi garip bir durum hasıl oldu.
Devletin en üst düzeyinde resmi olarak dillendirilen "Kurucu önder Apollon kelebeği!" sözünden sonra ülkedeki bütün siyasi lügat geçersiz oldu. Zira bu sözün Anayasal düzlemde bir geçerliliği söz konusu değil.
Hukuki düzlemde ise ülkenin bütünlüğünü riske eden, esas kurucu önderlerine hakareti içeren ciddi bir cezai müeyyideyi gerektirir. Siyasal açıdan bütün yerleşik kuralları, milli hassasiyetleri alt üst eden Kürt oyları için popülizmi esas alan sosyo-politik gerçeklikten uzak bir söz.
Geçmişte bir Stalinist kıro için söylenen "Apollon kelebeği olayları görebiliyor!" sözü bile inandırıcılıktan yoksun, bir ironiyi barındırıyordu.
Ama bun kez ülkenin bütün siyasal onurunu hiçe sayan ütopik bir temenna ile karşı karşıyayız. Normalde milliyetçi cenahın midesini kaldırması gereken bu sözde sorun şu ki, normal insanlar için bu türden bir söz suçtur. İş politikacılara gelince onların söz ve eylemleri normal hukukta suç teşkil etmiyor.
Yani onlar tanrıların hukukuna dâhiller, biz ise ölümlü insanların hukukuna dahiliz. Bu haliyle "Kurucu önder Apollon kelebeği!" 85 milyon insanın yaşadığı Anayasal düzeni hiçe sayan bir teşebbüs. Ülkedeki tekil hukuk bu sözle birden fazla anayasanın olduğu başka bir düzene işaret ediyor.
Bu söz karşısında insanların siyasette neyi neyle mukayese edip siyasi anlamda bir kanaat sahibi olma ihtimalleri de ortadan kalktı. Bu sorumsuzluk ülkede zaten var olan siyasal kaosu daha büyük bir bilinmezliğe doğru yuvarladı. İnsanlar kamu hukuku adına kendilerini aldatılmış hissediyorlar.
Onca yıllar terör örgütüyle yapılan mücadelenin aslında politikacıların hiç ama hiç umurunda olmadığı gerçeğine uyanıyorlar. Onların siyasetteki gelecekleri için tanrılara her şeyi kurban edebileceklerini gösteriyor. Siyasetçilerin koltuklarını korumak için ülkenin en amansız düşmanlarıyla bile masaya oturup uzlaşabileceğini gösteriyor.
Mafya ile iktidarın, eşkıya ile devletin bu denli iç içe geçtiği bir dönemde bir ülkenin anayasal sistemine bağlı bir yurttaş olmanın anlamı nedir? "Kurucu önder Apollon kelebeği!" ise biz arıların bunca yıl uğultusunun anlamı nedir? Madem bir eşkıya ile bir devlet bu denli rahat bir şekilde eşitlenebiliyor bizim de devletle pazarlık için birer eşkıya olmamız gerekmiyor mu?
Fransız devriminde, toplanan mecliste bir yanda kralcılar vardı, diğer yanda ise Katolik din adamları. Bir köşede ise yiyecek ekmek bulamayan halk. Kralcıların, Katolik din adamlarının her biri 1 oy kullanıyor. Halkın temsilcilerinin hepsinin oyu tek oy sayılıyor. İşte o mecliste kral ve Katolik din adamları ile halk temsilcilerinin her birinin oylarının eşitlenmiş olması fikrine cumhuriyet denir. Kral, Katolik din adamı ve halk mecliste nüfusu oranında temsil hakkına sahiptir. Ve herkes yasa önünde eşittir. Bu durumda soylulardan, din adamlarından sayıca fazla olan halkın meclisi domine etmesidir; cumhuriyet! Kısaca cumhuriyet çoğunluğun rejimidir.
Gelelim Rusların Bolşevik İhtilaline. Bolşevik anlamı itibariyle "çoğunluk" demektir. Menşevik de "azınlık!" anlamındadır. Bolşevikler iktidarı ele alır almaz Çar'ı kurşuna dizdiler. Ailesini de Sibirya'ya sürgüne gönderdiler. Ortodoks kiliseleri kapattılar, en iyi ihtimalle kiliseleri demirdöküm atölyesine çevirdiler. Fransız devriminde en azından teoride Kral'ın, Katolik din adamının mecliste halkla eşit temsil hakkı vardı. Bolşevikler Çar'a ve Ortodoks papazlara böyle bir şans tanımadılar. Onun yerine işçi sendikaları ve kooperatif temsilcilerini yönetime dahil ettiler güya. Görünürde Komünist Parti yetkiliydi ama gerçekte Lenin'in Stalin'in Kruşçev'in borusu ötüyordu. Yani kralcıları giyotine gönderen Fransız Jakobenler bile Rus Bolşeviklerden daha insaflıydı.
Gelelim genel Türk devrimine. Kemalistler padişahı halkla eşitlemediler ama Komünistler gibi kurşuna da dizmediler. Saltanatı kaldırdılar, padişahı sürgüne gönderdiler. Önce cumhuriyeti ilan ettiler; sonra hilafeti ılga ettiler. Dini müesseseleri lağvettiler, sembolleri yasakladılar. Onlar da tıpkı Fransız Jakobenler gibi halkın rızası olmadan devrimler yaptılar. Ülkeyi halka rağmen yönettiler. Komik ama kendilerine hâlâ cumhuriyetçi diyorlar. Saltanatın ve hilafetin koltuğuna kuruldu, yanına da orduyu aldı, yıllarca cumhuriyet dedi. Dünyada bir ülkede azınlık olup da cumhuriyetçi numarası yapan tek güruh bizdeki aslan parçası Kemalistlerdir.
Çin'deki Mao Zedong'un kızıl terör devriminde 10 milyonun üzerinde Budist öldürüldü. Devrimden sonra feodal ağaların çiftliklerine el koyuldu. Hepsi idam mangası önünde yürütülüp idam edildi. Çin Milliyetçi Çin ve Komünist Çin diye ikiye ayrıldı. Mao değil gücü paylaşmak, kendisine karşı olan tüm muhalifleri sert bir şekilde sindirdi. Devrimlerin gramerleri böyle. Kral, imparator, Çar, padişah her neyse ortadan kaldıracaksın. Katolik, Ortodoks, Budist, Müslüman, halife, papa, brahman demeyip hepsini öldüreceksin. Sonra ülkedeki çoğunluk adına kendi keyfi iktidarını tesis edeceksin. Demek ki neymiş, bizdeki siyasal İslamcılar hâlâ çok insaflıymış. Meselâ daha meydanlarda Kemalist asmadılar. Darağacında Alevi dedesi sallandırmadılar. Yahu adamlar katil Apollon kelebeğine bile kurucu önder diyor. Daha ne olsun! Kemalistler, Kürdopatlar öpsün de bu iktidarı başının üstüne koysun! Yani içlerinde bir Robespierre olsaydı siz asıl o zaman görürdünüz cumhuriyetin faziletini!
Bir görüntü yönetmeni Narin Güran cinayetini kastederek. "Jandarma 19 gün boyunca bir çocuğun cesedini aradı ama bulamadı. Devlet bir aşirete yenildi." Aşirete nüfuz edemedi, onun yargıyla pazarlık etmesine müsaade etti, demek istiyor. Burada sıradan insanlarda hayatın kör noktasında "kötülüğün kusursuz organizasyonu" olgusu ortaya çıkıyor.
Aynı günlerde bir mülki amirle görüşürken söz kötülük bahsinde yine sıradan insanın akıl almaz organizasyonuna geliyor. "Ankara'da doğdum, orada büyüdüm. Ama yüksek ideallerle taşraya gidip göreve başlayınca hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Gittiğiniz yerde köylüler sizi çok iyi karşılıyorlar, misafirperverlik ikram o biçim. İnsan burada bu insanlara amir olduğu için mahcup oluyor. Ne zaman ki, aylık güvenlik toplantısı başlıyor şaşırıp kalıyorum. Bu sözü o adam mı demiş? Bu işi o adam mı yapmış? Arkadaşlar bir yanlışınız olmasın. Raporlar beni şaşkına çeviriyor. Arazi davaları, cinsel suçlar, tehditler gırla gidiyor. Aklıma Şükrü Erbaş'ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz! şiiri geliyor. Ben Ankara'da her şeyi gördüm ama kötülükte bu denli kusursuz bir organizasyon görmedim." Kısacası mülki amir sıradan insanın ilk bakışta görünmeyen gücünü ve siyasetçilerle olan ilişkileri sayesinde devlet sistemiyle nasıl oynadığını gözler önüne seriyor.
Aynı günün akşamında Netflix'te Ali Congun'un Aşk Acısı adlı sahne şovunu izliyorum. Şöyle ilginç bir cümlelere denk geliyorum. "Şimdiye kadar insanlar hiç hak etmedikleri halde senin koltuklarına oturdular. Ve sana çok kaba davrandılar. Oysa sen çok naziktin. Demek ki güzel ülkemizde nezaket bir koltuğu kapana kadarmış. Şayet bir koltuğa kurulmuşsan artık nazik olmak zorunda değilsin." Evet, o koltuklara kurulana kadar neredeyse birer evliyalar. Sonrasını hepiniz biliyorsunuz.
Trabzon belediyesinin düzenlediği Trabzon kitap günleri şeysine dair arabesk bir sayıltı babında. Evvelemirde Trabzon'un belediye reisi şehrin en mutlu insanı, kanaatimce. Yani bu denli tarihi ve kültürel derinliği olan bir şehrin ameliye işlerini idare ediyor olmak çok mühim bir hadise olsa gerek. Sorun şu ki, bu şehri idare edenlerin mutluluk pozlarından bir türlü şehrin esas meselelerine sıra gelmiyor. Şehrin kültür politikası da bundan vareste değildir. Suali şöyle soralım. Ben rüyasında kelebek görmüş bir insan mıyım yoksa renkli bir rüya görmüş bir kelebek miyim? Yani Trabzon şehri Karadeniz kültürünü ulusal kültüre taşıyan bir şehir midir, yoksa ulusal kültür ekspatlarının ağnadığı bir şehir midir? Şayet cevap ikincisiyse bütün bu yazarların kitapları D&R zincirinde mevcuttur. Dolayısıyla bu boşuna bir çabadır. Diğerine gelecek olursak, edebiyat büyük harfle başlayıp nokta ile biten ve sonsuza dek susulan zaman ve coğrafya üstü bir eylemden başka nedir?
Bu durumda işin içine yazar, kitap fetişizmi giriyor ki, maalesef bunlar da edebiyata dâhil değildir. Yani belediyenin düzenlediği bu etkinliğe pekala "Allah de ötesini reise bırak!" da denilebilirdi. Meselâ Türkiye'nin en iyi deneme yazarlarından rahmetli Nihat Genç, Trabzonlu olmasına rağmen, bu etkinliklere davet edilmemişti. Bence bu festivalden çok daha önemli konu belediye reisinin hazır giyim yerine iyi bir terzi buyup örtünme ile giyinmenin farkını öğrenmesidir. Tabi aşırı mutluluk sendromundan bu tür ayrıntılar fark edilemiyor.
Yazar listesine baktım. Tamam baba, siz bir numarasınız. En iyi yayınevleri sizin kitaplarınızı basıyor. En güzel vitrinlere, bestseller'lara siz layıksınız. Bir ucu Trabzon'da bir ucu Roma'da okur kitlelerine siz layıksınız. En felsefi Eflatun, en iyi müstefilatun sizsiniz. Na ivrizo Ahmet, na ivrizo!
O değil de, Mehmet Akif Ersoy'un nasıl bir yazarlık vasfı olabilir ki? Bayan yazarlar alınmasınlar ama bana 80'lerin Maksim Gazinosu'nun afişlerini hatırlatıyorlar. Bütün kadın yazarların çiziktirdiklerini toplasanız İhsan Oktay Anar'ın tek sayfasını etmezler. Dünyadakileri toplasanız da Marquez'in ön sözünü etmezler. Bu kervana Şükrü Erbaş'ın da katılmış olması ilginç. Mana aleminin eri Senai Demirci olmazsa olmaz bu etkinlik. Kızlar saçınızda tek beyaz yok, 130 bin kelimelik bir dile ne zaman hakim oldunuz da kitap yazmaya cüret ediyorsunuz? Yani başka ne desem ki?
Eskiden Karadeniz'e Çingeneler gelirdi, panayır kurarlardı. Türlü numaralarla halkı eğlendirilerdi. Artık gelmiyorlar. Acaba diyorum, onların yerine bunları mı gönderiyorlar. Karadeniz'i saz istila etti. Kemençe artık otantik bir enstrüman. Hikâyeleri saçma sapan filmlerle mundar edildi. Şimdi de Anadolu'nun kabına sığmayan kültürel Çingeneliği Karadeniz'i istila ediyor.
Na ivrizo Ahmet, na ivrizo alebo!
Donald Trump Ukrayna batağına saplanmış Rusya ve Avrupa'yı kaderlerine terk etti. Çin'in yükselişiyle ilgilenmek varken sizin güvenlik meselenizle uğraşamam, dedi. Arapların Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi altın dolu mağaraları varken, orada burada nadir bulunan elementleri kontrol altına almak varken Rusya'ya karşı sizin poponuzu daha fazla koruyamam, dedi ve çekip gitti. Ve muhtemelen Venezuela'dan daha risksiz Grönland'ın işgal hazırlıklarına başladı.
Derken Avrupa'da silahlanma video propagandasıyla başladı. Trump'ın bu çarkından sonra Avrupa bir nevi Nazi dönemine geri dönmüş oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya hibe edilmiş demode savaş teçhizatları, Nazilerin meşhur üç tekerli muhaberat motosikletleri, Rusya'ya karşı güç gösterisi olarak kullanılıyor. Görüntülere bakılırsa Almanya yeniden Nazi dönemine dönüyor. Yeni bir Führer'in doğumu beklentisi var sanki. Birazdan Stukalar havalanacak ve kıyamet düdüğünü öttürerek Rusların üzerine dalış yapacak! Birazdan Führer radyodan bütün Alman halkına seslenecek. Biliyorum içimizden bir ses "zaten 25 yıldır seslenmiyor muydu?" diye sakıncalı bir sual ediyor. Şimdiden bir taraf seçmek lazım Sercan! Ben Nazilerin tarafındayım. Sen komünistler tarafında kal! Savaşın sonunda Berlin'de görüşürüz. Bunlar savaşsın, ortalık biraz temizlensin, sulhu Lili Marlen şarkısı eşliğinde aramızda yaparız!
Şaka bir yana bu Almanlar II. Dünya Savaşı'ndan kalma bütün silahları saklamışlar. Evet çok geri bir teknoloji ama Nazizm'in ruhu bütün bu alet edevatta yaşıyor! Deutschland Deutschland super Alles! Hitler'in dönemindeki bando mızıkalar çalıyor sürekli! Reichstag'ta hareketli saatler yaşanıyor Sercan! 16 Mart 1939'daki Hitler'in Prag'ı işgali gibi Putin'de her an Kiev'i işgal edebilir. Birliklerimiz doğu cephesinden ilerliyor. Stop! Stuka'lar kıyamet çığlığıyla Polonya'yı bombalıyor. Stop! Motorize birliklerimiz lojistik ve muhaberat için ilerliyor. Stop! Yarın Führer'in doğum günü. Berlin'de görkemli bir kutlama yapılacak. Stop!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiçbir şey ilkokullardaki sınıfların köşesindeki dört mevsim resimleri gibi olmadı.
Hiçbir şey o okulların sınıflarındaki M.Ö - M.S tarih şeritleri gibi olmadı.
Hiçbir şey ilkokullardaki özenli ünite konuları gibi olmadı.
Hiçbir şey evde büyüklerimizden dinlediğimiz tatlı masallar gibi olmadı.
Hiçbir şey lisede öğretmenlerden dinlediğimiz sıkıcı dersler ya da bayramlarda dinlediğimiz nutuklar gibi olmadı.
Hiçbir şey vatandaşlık dersinde gördüğümüz yalın maddeler gibi olmadı.
Hiçbir şey camilerde dinlediğimiz evliya kıssalarındaki o mucizeler gibi olmadı.
Hiçbir şey üniversite amfilerinde not aldığımız mantıklı teoriler gibi olmadı.
Hiçbir şey gençliğimizde hayalini kurduğumuz şeyler gibi olmadı.
Hiçbir şey bir zamanlar keyifle okuduğumuz o romanlar ya da hikâyelerdeki gibi olmadı.
Dünya bütün bunları hiç dinlememiş, dinlemiş olsa bile bunlara hiç inanmamış, en arsızların, en gözü karaların, en ahlaksızların, en zalimlerin, en günahkârların, en tanrısızların, en çirkinlerin, en cahillerin hayvani bir güdüyle kuşatıp çevrelediği ve esir aldığı bir yere dönüştü.
Dünya bize de en az onlar kadar gözü kara, onlar kadar tanrısız, onlar kadar ahlaksız, onlar kadar imansız, onlar kadar zalim olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.
Ülkenin yakın siyasi geçmişinde kötü bir siyasal pratiğe sahip Kemalizm, ülkeyi siyasal İslamcılığa mecbur etmişti.
Bu vetirede kendisi de SSCB'nin tasfiyesiyle tutunduğu komünizmle murt gitmişti.
Siyasal İslamcılığın çeyrek asırlık iktidarının sonunda ilginç bir şey oldu. Siyasal İslamcıların Makyavel ahlaka meyletmesiyle neo-Kemalizm canlanmaya başladı. Eh, hayat boşluk kabul etmez. Ülkeyi o kadar kötü yönettiler ki, insanlar ceberrut Jakoben Kemalist generaller devrine özlem duymaya başladılar.
İşte bu dönemde -siyasal dönüşümde- çok ilginç şeyler oldu.
Batı'nın istihbarat örgütleri, El Kaide, Taliban, İşid, Daeş, Boko Haram gibi vahşi örgütlerle alenen İslam'a kara çaldılar. Kendileri yedikleri haltların suçunu Müslümanlara yüklediler.
Yine Batılı efendilerinin emrindeki Ortadoğu'daki monarşik yapıların ve halklardan kopuk keyfi diktatörlerin günahını İslam dininin boynuna boca ettiler.
Yetmedi, cahil tarikat ve cemaat şeylerinin din adına söylediği saçma sapan şeylerle, modernist kafalı ilahiyatçıların rasyonalist din budamalarıyla İslam dinini ahlaki açıdan mahkum ettiler. Yani ben bir Müslüman'ım dediğiniz zaman sensörler çalışıyor ve alarm hemen ötüyor.
Tabi işin içine bir de İslam'ın esaslarının aslında Sümerlerde, Yahudilikte olduğunu söyleyen hurufi bilimperestler dahil oldu.
Siyasal İslamcıların ülkede ve Ortadoğu'da yediği haltlara bir tepki olarak Neo-Kemalizm boy verdi, aldı yürüdü. Uygarlık savaşında bayrağı en önde taşıyan onlar oldu.
Günümüzde adaleti, iyiliği, güzel ahlakı, akrabaya yardımı emreden, zulmü, ribayı, haksız yere insan öldürmeyi yasaklayan İslam, onun adına yenilen haltlar nedeniyle bir cürüm dinine dönüştürülmüş durumda. İşte bu aşamada insanların bir çıkış yolu olarak gördükleri şey neo-Kemalizm. Sanki bu siyasal İslamcılar onların geçmişte Türk siyasetinde yedikleri haltların bir sonucu olarak ülkenin başına musallat edilmemiş gibi garip bir durum hasıl oldu.
Devletin en üst düzeyinde resmi olarak dillendirilen "Kurucu önder Apollon kelebeği!" sözünden sonra ülkedeki bütün siyasi lügat geçersiz oldu. Zira bu sözün Anayasal düzlemde bir geçerliliği söz konusu değil.
Hukuki düzlemde ise ülkenin bütünlüğünü riske eden, esas kurucu önderlerine hakareti içeren ciddi bir cezai müeyyideyi gerektirir. Siyasal açıdan bütün yerleşik kuralları, milli hassasiyetleri alt üst eden Kürt oyları için popülizmi esas alan sosyo-politik gerçeklikten uzak bir söz.
Geçmişte bir Stalinist kıro için söylenen "Apollon kelebeği olayları görebiliyor!" sözü bile inandırıcılıktan yoksun, bir ironiyi barındırıyordu.
Ama bun kez ülkenin bütün siyasal onurunu hiçe sayan ütopik bir temenna ile karşı karşıyayız. Normalde milliyetçi cenahın midesini kaldırması gereken bu sözde sorun şu ki, normal insanlar için bu türden bir söz suçtur. İş politikacılara gelince onların söz ve eylemleri normal hukukta suç teşkil etmiyor.
Yani onlar tanrıların hukukuna dâhiller, biz ise ölümlü insanların hukukuna dahiliz. Bu haliyle "Kurucu önder Apollon kelebeği!" 85 milyon insanın yaşadığı Anayasal düzeni hiçe sayan bir teşebbüs. Ülkedeki tekil hukuk bu sözle birden fazla anayasanın olduğu başka bir düzene işaret ediyor.
Bu söz karşısında insanların siyasette neyi neyle mukayese edip siyasi anlamda bir kanaat sahibi olma ihtimalleri de ortadan kalktı. Bu sorumsuzluk ülkede zaten var olan siyasal kaosu daha büyük bir bilinmezliğe doğru yuvarladı. İnsanlar kamu hukuku adına kendilerini aldatılmış hissediyorlar.
Onca yıllar terör örgütüyle yapılan mücadelenin aslında politikacıların hiç ama hiç umurunda olmadığı gerçeğine uyanıyorlar. Onların siyasetteki gelecekleri için tanrılara her şeyi kurban edebileceklerini gösteriyor. Siyasetçilerin koltuklarını korumak için ülkenin en amansız düşmanlarıyla bile masaya oturup uzlaşabileceğini gösteriyor.
Mafya ile iktidarın, eşkıya ile devletin bu denli iç içe geçtiği bir dönemde bir ülkenin anayasal sistemine bağlı bir yurttaş olmanın anlamı nedir? "Kurucu önder Apollon kelebeği!" ise biz arıların bunca yıl uğultusunun anlamı nedir? Madem bir eşkıya ile bir devlet bu denli rahat bir şekilde eşitlenebiliyor bizim de devletle pazarlık için birer eşkıya olmamız gerekmiyor mu?
Fransız devriminde, toplanan mecliste bir yanda kralcılar vardı, diğer yanda ise Katolik din adamları. Bir köşede ise yiyecek ekmek bulamayan halk. Kralcıların, Katolik din adamlarının her biri 1 oy kullanıyor. Halkın temsilcilerinin hepsinin oyu tek oy sayılıyor. İşte o mecliste kral ve Katolik din adamları ile halk temsilcilerinin her birinin oylarının eşitlenmiş olması fikrine cumhuriyet denir. Kral, Katolik din adamı ve halk mecliste nüfusu oranında temsil hakkına sahiptir. Ve herkes yasa önünde eşittir. Bu durumda soylulardan, din adamlarından sayıca fazla olan halkın meclisi domine etmesidir; cumhuriyet! Kısaca cumhuriyet çoğunluğun rejimidir.
Gelelim Rusların Bolşevik İhtilaline. Bolşevik anlamı itibariyle "çoğunluk" demektir. Menşevik de "azınlık!" anlamındadır. Bolşevikler iktidarı ele alır almaz Çar'ı kurşuna dizdiler. Ailesini de Sibirya'ya sürgüne gönderdiler. Ortodoks kiliseleri kapattılar, en iyi ihtimalle kiliseleri demirdöküm atölyesine çevirdiler. Fransız devriminde en azından teoride Kral'ın, Katolik din adamının mecliste halkla eşit temsil hakkı vardı. Bolşevikler Çar'a ve Ortodoks papazlara böyle bir şans tanımadılar. Onun yerine işçi sendikaları ve kooperatif temsilcilerini yönetime dahil ettiler güya. Görünürde Komünist Parti yetkiliydi ama gerçekte Lenin'in Stalin'in Kruşçev'in borusu ötüyordu. Yani kralcıları giyotine gönderen Fransız Jakobenler bile Rus Bolşeviklerden daha insaflıydı.
Gelelim genel Türk devrimine. Kemalistler padişahı halkla eşitlemediler ama Komünistler gibi kurşuna da dizmediler. Saltanatı kaldırdılar, padişahı sürgüne gönderdiler. Önce cumhuriyeti ilan ettiler; sonra hilafeti ılga ettiler. Dini müesseseleri lağvettiler, sembolleri yasakladılar. Onlar da tıpkı Fransız Jakobenler gibi halkın rızası olmadan devrimler yaptılar. Ülkeyi halka rağmen yönettiler. Komik ama kendilerine hâlâ cumhuriyetçi diyorlar. Saltanatın ve hilafetin koltuğuna kuruldu, yanına da orduyu aldı, yıllarca cumhuriyet dedi. Dünyada bir ülkede azınlık olup da cumhuriyetçi numarası yapan tek güruh bizdeki aslan parçası Kemalistlerdir.
Çin'deki Mao Zedong'un kızıl terör devriminde 10 milyonun üzerinde Budist öldürüldü. Devrimden sonra feodal ağaların çiftliklerine el koyuldu. Hepsi idam mangası önünde yürütülüp idam edildi. Çin Milliyetçi Çin ve Komünist Çin diye ikiye ayrıldı. Mao değil gücü paylaşmak, kendisine karşı olan tüm muhalifleri sert bir şekilde sindirdi. Devrimlerin gramerleri böyle. Kral, imparator, Çar, padişah her neyse ortadan kaldıracaksın. Katolik, Ortodoks, Budist, Müslüman, halife, papa, brahman demeyip hepsini öldüreceksin. Sonra ülkedeki çoğunluk adına kendi keyfi iktidarını tesis edeceksin. Demek ki neymiş, bizdeki siyasal İslamcılar hâlâ çok insaflıymış. Meselâ daha meydanlarda Kemalist asmadılar. Darağacında Alevi dedesi sallandırmadılar. Yahu adamlar katil Apollon kelebeğine bile kurucu önder diyor. Daha ne olsun! Kemalistler, Kürdopatlar öpsün de bu iktidarı başının üstüne koysun! Yani içlerinde bir Robespierre olsaydı siz asıl o zaman görürdünüz cumhuriyetin faziletini!
Bir görüntü yönetmeni Narin Güran cinayetini kastederek. "Jandarma 19 gün boyunca bir çocuğun cesedini aradı ama bulamadı. Devlet bir aşirete yenildi." Aşirete nüfuz edemedi, onun yargıyla pazarlık etmesine müsaade etti, demek istiyor. Burada sıradan insanlarda hayatın kör noktasında "kötülüğün kusursuz organizasyonu" olgusu ortaya çıkıyor.
Aynı günlerde bir mülki amirle görüşürken söz kötülük bahsinde yine sıradan insanın akıl almaz organizasyonuna geliyor. "Ankara'da doğdum, orada büyüdüm. Ama yüksek ideallerle taşraya gidip göreve başlayınca hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Gittiğiniz yerde köylüler sizi çok iyi karşılıyorlar, misafirperverlik ikram o biçim. İnsan burada bu insanlara amir olduğu için mahcup oluyor. Ne zaman ki, aylık güvenlik toplantısı başlıyor şaşırıp kalıyorum. Bu sözü o adam mı demiş? Bu işi o adam mı yapmış? Arkadaşlar bir yanlışınız olmasın. Raporlar beni şaşkına çeviriyor. Arazi davaları, cinsel suçlar, tehditler gırla gidiyor. Aklıma Şükrü Erbaş'ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz! şiiri geliyor. Ben Ankara'da her şeyi gördüm ama kötülükte bu denli kusursuz bir organizasyon görmedim." Kısacası mülki amir sıradan insanın ilk bakışta görünmeyen gücünü ve siyasetçilerle olan ilişkileri sayesinde devlet sistemiyle nasıl oynadığını gözler önüne seriyor.
Aynı günün akşamında Netflix'te Ali Congun'un Aşk Acısı adlı sahne şovunu izliyorum. Şöyle ilginç bir cümlelere denk geliyorum. "Şimdiye kadar insanlar hiç hak etmedikleri halde senin koltuklarına oturdular. Ve sana çok kaba davrandılar. Oysa sen çok naziktin. Demek ki güzel ülkemizde nezaket bir koltuğu kapana kadarmış. Şayet bir koltuğa kurulmuşsan artık nazik olmak zorunda değilsin." Evet, o koltuklara kurulana kadar neredeyse birer evliyalar. Sonrasını hepiniz biliyorsunuz.
Trabzon belediyesinin düzenlediği Trabzon kitap günleri şeysine dair arabesk bir sayıltı babında. Evvelemirde Trabzon'un belediye reisi şehrin en mutlu insanı, kanaatimce. Yani bu denli tarihi ve kültürel derinliği olan bir şehrin ameliye işlerini idare ediyor olmak çok mühim bir hadise olsa gerek. Sorun şu ki, bu şehri idare edenlerin mutluluk pozlarından bir türlü şehrin esas meselelerine sıra gelmiyor. Şehrin kültür politikası da bundan vareste değildir. Suali şöyle soralım. Ben rüyasında kelebek görmüş bir insan mıyım yoksa renkli bir rüya görmüş bir kelebek miyim? Yani Trabzon şehri Karadeniz kültürünü ulusal kültüre taşıyan bir şehir midir, yoksa ulusal kültür ekspatlarının ağnadığı bir şehir midir? Şayet cevap ikincisiyse bütün bu yazarların kitapları D&R zincirinde mevcuttur. Dolayısıyla bu boşuna bir çabadır. Diğerine gelecek olursak, edebiyat büyük harfle başlayıp nokta ile biten ve sonsuza dek susulan zaman ve coğrafya üstü bir eylemden başka nedir?
Bu durumda işin içine yazar, kitap fetişizmi giriyor ki, maalesef bunlar da edebiyata dâhil değildir. Yani belediyenin düzenlediği bu etkinliğe pekala "Allah de ötesini reise bırak!" da denilebilirdi. Meselâ Türkiye'nin en iyi deneme yazarlarından rahmetli Nihat Genç, Trabzonlu olmasına rağmen, bu etkinliklere davet edilmemişti. Bence bu festivalden çok daha önemli konu belediye reisinin hazır giyim yerine iyi bir terzi buyup örtünme ile giyinmenin farkını öğrenmesidir. Tabi aşırı mutluluk sendromundan bu tür ayrıntılar fark edilemiyor.
Yazar listesine baktım. Tamam baba, siz bir numarasınız. En iyi yayınevleri sizin kitaplarınızı basıyor. En güzel vitrinlere, bestseller'lara siz layıksınız. Bir ucu Trabzon'da bir ucu Roma'da okur kitlelerine siz layıksınız. En felsefi Eflatun, en iyi müstefilatun sizsiniz. Na ivrizo Ahmet, na ivrizo!
O değil de, Mehmet Akif Ersoy'un nasıl bir yazarlık vasfı olabilir ki? Bayan yazarlar alınmasınlar ama bana 80'lerin Maksim Gazinosu'nun afişlerini hatırlatıyorlar. Bütün kadın yazarların çiziktirdiklerini toplasanız İhsan Oktay Anar'ın tek sayfasını etmezler. Dünyadakileri toplasanız da Marquez'in ön sözünü etmezler. Bu kervana Şükrü Erbaş'ın da katılmış olması ilginç. Mana aleminin eri Senai Demirci olmazsa olmaz bu etkinlik. Kızlar saçınızda tek beyaz yok, 130 bin kelimelik bir dile ne zaman hakim oldunuz da kitap yazmaya cüret ediyorsunuz? Yani başka ne desem ki?
Eskiden Karadeniz'e Çingeneler gelirdi, panayır kurarlardı. Türlü numaralarla halkı eğlendirilerdi. Artık gelmiyorlar. Acaba diyorum, onların yerine bunları mı gönderiyorlar. Karadeniz'i saz istila etti. Kemençe artık otantik bir enstrüman. Hikâyeleri saçma sapan filmlerle mundar edildi. Şimdi de Anadolu'nun kabına sığmayan kültürel Çingeneliği Karadeniz'i istila ediyor.
Na ivrizo Ahmet, na ivrizo alebo!
Donald Trump Ukrayna batağına saplanmış Rusya ve Avrupa'yı kaderlerine terk etti. Çin'in yükselişiyle ilgilenmek varken sizin güvenlik meselenizle uğraşamam, dedi. Arapların Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi altın dolu mağaraları varken, orada burada nadir bulunan elementleri kontrol altına almak varken Rusya'ya karşı sizin poponuzu daha fazla koruyamam, dedi ve çekip gitti. Ve muhtemelen Venezuela'dan daha risksiz Grönland'ın işgal hazırlıklarına başladı.
Derken Avrupa'da silahlanma video propagandasıyla başladı. Trump'ın bu çarkından sonra Avrupa bir nevi Nazi dönemine geri dönmüş oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya hibe edilmiş demode savaş teçhizatları, Nazilerin meşhur üç tekerli muhaberat motosikletleri, Rusya'ya karşı güç gösterisi olarak kullanılıyor. Görüntülere bakılırsa Almanya yeniden Nazi dönemine dönüyor. Yeni bir Führer'in doğumu beklentisi var sanki. Birazdan Stukalar havalanacak ve kıyamet düdüğünü öttürerek Rusların üzerine dalış yapacak! Birazdan Führer radyodan bütün Alman halkına seslenecek. Biliyorum içimizden bir ses "zaten 25 yıldır seslenmiyor muydu?" diye sakıncalı bir sual ediyor. Şimdiden bir taraf seçmek lazım Sercan! Ben Nazilerin tarafındayım. Sen komünistler tarafında kal! Savaşın sonunda Berlin'de görüşürüz. Bunlar savaşsın, ortalık biraz temizlensin, sulhu Lili Marlen şarkısı eşliğinde aramızda yaparız!
Şaka bir yana bu Almanlar II. Dünya Savaşı'ndan kalma bütün silahları saklamışlar. Evet çok geri bir teknoloji ama Nazizm'in ruhu bütün bu alet edevatta yaşıyor! Deutschland Deutschland super Alles! Hitler'in dönemindeki bando mızıkalar çalıyor sürekli! Reichstag'ta hareketli saatler yaşanıyor Sercan! 16 Mart 1939'daki Hitler'in Prag'ı işgali gibi Putin'de her an Kiev'i işgal edebilir. Birliklerimiz doğu cephesinden ilerliyor. Stop! Stuka'lar kıyamet çığlığıyla Polonya'yı bombalıyor. Stop! Motorize birliklerimiz lojistik ve muhaberat için ilerliyor. Stop! Yarın Führer'in doğum günü. Berlin'de görkemli bir kutlama yapılacak. Stop!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
1 Aralık 2025 Pazartesi
TZİDA - KARAKANZİ - ZARUHA
Ve sessiz akardı Manahoz Deresi. Yaşlı bir kadın gibi durgun, derdini Karadeniz'den başkasına açmaz. Dilinden kimse bilmez. Sabahın serinliğinde akıp akmadığı bile meçhul. Hayat suyu çekilmiş gibi neşesiz bir hâli var. Adı gibi kendi de yalnız. Modern bir hayatın içinde büsbütün unutulmuş gibi, kederli.
Sürmene çarşısında bir kahvehanenin önü. İlkbaharda yaylaya çıkan eski yaylacıların hali gibi garip bir hal. Ama hiçkimse o eski yaylacılar kadar heyecanlı değil. Dört minibüslük insan topluluğunda sabahın o bildik uyuşukluğu var. Demin, kafein ve nikotin takviyesiyle bu uyuşukluk savuşturulmaya çalışılıyor. Mevsim henüz kığış değil. Ama sonbaharın da son demleri. Grupta epeyce tanıdık simalar var. Avni ağabey ile sohbete başlıyoruz. O her zamanki iddiasız haliyle aramızda. En yaşlımız; dağlar hususunda en görmüş geçirmişimiz. Avni ağabeyle sohbette şöyle bir şey geçiyor aramızda. Karadeniz ağzında cümle sonlarında kullanılan "da"nın anlamı. "Haydeyin da!" Size bir an önce gitme hususunda ısrar ediyorum. "Da" cümle sonunda kullanılır ve bir isteği pekiştirme anlamındadır. Soru cümlesinde kullanılmaz.
"Haydeyin da!"
Sürmene vadisi boyunca ilerliyoruz. Vadinin her iki yanına kızılın, turuncunun, sarının tonları serpiştirilmiş. Zihnimdeki görsel bir takıntı gereği çiçeli haline şahit olduğum o dörtlü ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Şurası 1 yıl çalıştığım denizciler lisesi. Şurası Sürmene çakısıyla kızılağaç dalı kestiğim yer. Şurası Mirangoz'a giden şose yol. Şurası yani Asohanları keser aletinin icat edildiği yer. Şu yukarıda fındık bahçelerinde eskiden fındık toplamışlığım vardır. Dağlarda pastoral bir ölgünlük var. Sanki insanlarla birlikte hayat da bu vadilerden çekilmiş. Biz de ona suni teneffüs yaptırmak için hummalı bir şekilde buralardayız. Aslında hummalı falan da değiliz. Değişik bir şeylere şahit olmak için bir parça tetikteyiz. Hayatın basit sebeplerle bizi şaşırtmasına talibiz sadece.
Art arda dizilmiş dört beyaz böcek gibi dönemeçleri dönüyoruz. Tümsekli yol aynalarında birlikte yamuluyoruz. Bacası tütmeyen kapısı kapalı evlerin önünden geçiyoruz. Ağaçların eğri büğrü dalları duygu devinimizi modern hayatın o düz çizgisinden başka bir yerlere taşıyor. Manzara benliğimize doluşmuş gereksiz görüntüleri her adımda temizliyor.
Derken basit köy evlerinin olduğu Tzida köyünün merkezine varıyoruz. Söylenenlere göre yukarıda bir konakta bir dizinin çekimleri varmış. Yanımızdan geçen dizi figürlerinde havalar Hollywood yıldızı ayarındaymış. Oyuncuların yedi sülalasi ol sanat mabedi konağı gün aşırı tavaf ediyormuş. Dizi oyuncuları eski bir Rum mektebini kostüm ve makyaj salonu olarak kullanıyormuş. Bize de Tzida kilisesine gidip imamdan uhrevi vaaz dinlemek düşüyormuş.
İmamın kiliseden dönme Tzida camii ile ilgili anlattığı şeyleri boşverin. Ben size başka bir hikâye anlatayım. Vakti zamanında Tzida Köyündeki Rumlar Çarlık Rusya'sına gurbete giderlermiş. Orada iyi para kazanırlarmış. Tzida köyünde de konak türünden büyük evler yaparlarmış. İşte o gurbetçi Rumların gönderdiği paralarla bu Tzida kilisesinin yapımına başlanmış. Kilise inşasının tamamlandığı günlerde inşaat işlerini organize eden papaz aniden ölmüş ve kilisenin hemen yanına gömülmüş. İşçiler paralarını alamamışlar. Bunun üzerine işçiler bir gece vakti papazın cesedini mezarından çıkarıp kilisenin kapısına dikmişler. Sabahleyin ölmüş papazın cesedini kilise kapısında gören Rumlar bunun bir mucize olduğunu düşünmüşler ve istavroz çıkarıp Hazreti İsa'ya ve Meryem'e dua etmişler. Papazı ilahiler eşliğinde tekrar mezarına koymuşlar. Birkaç gün sonra papazın yeniden dirilip kilise kapısında ayakta dirilmiş olduğunu görünce bu işte bir bit yeniği olduğundan şüphelenmişler. Papaz ikinci kez mezara konulurken kilisede çalışan işçilerden biri papazın ruhaniyeti hakkında birkaç ucuz söz etmiş. Ve bu söz üzerine hazirundaki Rumlar işin içyüzünü anlamışlar. Aralarında para toplayıp tanrıtanımaz Rum işçilere olan borçlarını ödemişler. Bütün hikâye de bundan ibaret.
Karşı taraftaki Karakanzi manastırına varmak için şose yoldan çıtı pıtı yürüyoruz. Bahçelerde turuncu Trabzon hurmaları salkım saçak boy vermiş. Tuhaftır, Tzida köylüleri bahçelerin muz ağaçları dikmiş. Ama hiçbirinde muz yok! Subtropikal iklimde tropikal meyve yetiştirme denemeleri.
Aslında insanlar unutmasın diye bütün kiliselerin girişine "Dikkat Tanrı var!" tabelası asılmalı. Tabi meclislerin, mahkemelerin, fabrikaların, okulların, atölyelerin girişlerine de. Hatta yolda tehlikeli virajlar tabelasının arkasına da böyle bir tabela asılmalı! Kontrolsüz kavşak ama "Dikkat Tanrı var!"
Nihayet Karakanzi manastırının içindeyiz. Manastırın çatısının bir bölümü yıkılmış. Ama içindeki direkler hâlâ ayakta. Zehirli sarmaşıkların yürüdüğü duvarlar ve ön avlu bölümü zamana direniyor. İnsan bu türden yapılarda sonsuz bir terkedilmişlik duygusuyla yüzleşiyor. Acaba vakti zamanında bu manastırda kimler vardı? O zamanlar nasıl bir hayat yaşıyorlardı? Evlerinde ne pişiriyorlardı? Ne türden hayaller kuruyorlardı? Nasıl türküler çığırıyorlardı? Tanrıya nasıl dua ediyorlardı? Ölülerini nasıl gömüyorlardı? Ben bir insanım ve insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir, demişti Romalı düşünür Terentius. Oysa günümüzde modern insan insana çok yabancı. Bu da Aziz Müco'nun bize Karakanzi manastırında verdiği vaazın özeti olsun.
Kendi dalgınlığımızın içinde yürüdük, yürüdük. Nihayet bir ormanın dibinde küçük bir su değirmeni bulduk. Hayatında ilk kez otomobil gören yerliler gibi merakla o su değirmenine üşüştük. Kapısı kapalıydı, çarkı dönmüyordu, etrafa köpüklü sular sıçratmıyordu. İnsanı ipnotize eden bir gürültüsü yoktu. Dingi dömüyordu. Yukarıdaki su arkı çamurla dolmuştu. Su borusu yaprak, odun parçalarıyla dolup tıkanmıştı. Etrafında yaban dikenleri yürümüştü. Bu durumda un dolu çuvallar görmek hayaldi. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, nasıl bir ahlâka sahibiz ki, nasıl bir medeniyetin içinde debeleniyoruz ki, nasıl bir devlet otoritesine sahibiz ki, o lanet olası şey bu denli otantik bir güzelliğin varlığına soluk aldırmaya tenezzül etmiyor, edemiyor. Bu nasıl soysuz bir hayattır ki, bundan 50 yıl önce insanların kapısında sıraya geçtiği bir su değirmeninin çarkını boşa akan bir suyla döndüremiyor? Buna tenezzül etmiyor, bunu aklından dahi geçirmiyor. İşte bu değirmenin kapısına asılması gereken tabelada şöyle yazmalı. "Dikkat! Sizin Tanrınız para!"
Ve yine derler ki, eskiden çok eskiden bu vadilerin derinliklerinde Zaruha adında Makron kabilesinin yaşlı bir şefi varmış. Başında Kızılderililerin başlığı gibi kartal ve karga tüylerinden örülmüş büyük bir başlık varmış. O da tüm Kızılderililer gibi köseymiş. Elinde asasıyla oturduğu iskemleden günlerce bu vadiyi izlermiş. Şef Zaruha'nın bir derdi olduğunda onu kimseye anlatmazmış. O da Mahanoz deresi gibi susarmış. Anlaşılmaz lisanıyla sadece tanrıyla konuşurmuş. Sonra dünya çok hızlı dönmüş, her şey değişmiş ve bu yerlere de Zarha demişler.
Nihayet tırmana tırmana şahin yuvası gibi siyah bir taşın tepesine vardık. Oradan alttaki Tzida köyünü temaşa ettik. Olduğumuz yerden Araklı burnu görünüyordu. Hava bulutluydu. Batı tarafındaki dağlara düşen sıcak aydınlıktan yağmurun bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüğü görülebiliyorduk. Aşağıda Tzida kilisesi, onun ilerisinde taş mektep, onun yanında ünlü kemençe üstadı rahmetli Bahattin Çamurali'nin basit yapılı ahşap evi, az ileride Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği konakvari yapı vardı. Mahanoz deresinin o cılız suyuyla nasıl taşacaktı bu deniz? meçhuldü. Yağmur damlaları düşüyordu. Dudağımda Ruhi Su'dan bir türkü;
Bilmem şu feleğin bende nesi var?
Her vardığım yerde yâr ister benden
Sanki benim mor sübüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
Yoruldum da yol üstüne oturdum
Güzeller başıma derilsin diye
Gittim padişahtan ferman getirdim
Herkes sevdiğine sarılsın diye
Dönüş yolunda uzun boylu Mısırlı bir dağcının Samistal - Yukarı Kavrun - Hazindak - Ayder parkurundaki hazin faaliyetinin hikâyesini dinliyordum. Mucize bu ya; o gün o Mısırlı şişman adamın şansına hava erken kararmıştı. Dönüş yolunda gökgürültülü bir yağmur başlamıştı. Şimşekler çakıyormuş, yakınlara habire yıldırım düşüyormuş. Çam ormanlarının içinden dolanan patika yollar vıcık vıcık çamur olmuş duurmdaymış. Koca ekipte sadece iki kişide tepe lambası varmış. Uzun süre kullanmaktan mobil telefonların da şarjları bitmiş. Mısırlı Yusuf daha birkaç adım atmadan kalas gibi kayıp çamura saplanıyormuş. Onu çamura saplanmış bir boğa gibi yerden kaldırmak en az on dakikalarını alıyormuş. Zaman uzadıkça gruptakilerde panik artıyormuş. Gökgürültülü yağmur şiddetini sürekli arttırıyormuş. Sonunda içlerinden biri bu mandaya bir tekme vurun ve onu dereye yuvarlayın, ayılar kurtlar yesin onu, demiş. Bunu diyen de Yomralı bir hanımefendiymiş. Herkes tepeden tırnağa kadar ıslanıp sırılsıklam olmuş. Hiçkimsenin telefonu çalışmıyormuş. Ormandan gelen her gürültü ayı ya da yaban domuzu olarak zihinlerde şifreleniyormuş. Mısırlı her çamura saplandığında ormanın içinden yaban mantarı gibi Firavun mumyaları beliriyormuş. Daha doğrusu gruptaki elemanların zihninde o türden metafizik çağrışımlar oluyormuş. Onca uğraşmalarına rağmen daha orman yolunu yarılamış bile değillermiş. Derken bu kez Mısırlı adamın çamura kapalanmasıyla ormandaki çam dalları piramitlerdeki kafası hayvan bedeni insan tuhaf yaratıklara dönüşmeye başlamış. Kurt ve çakal kafalı motifler çam ağaçlarının dallarında gövdelerindeymiş. Grupta önce çığlık atıp sonra "Pardon ayı değilmiş, çam dalıymış!" diyenler oluyormuş. Bu hal böyle sürüp gidiyormuş. Sonunda Mısırlı'yı bir manda ölüsü gibi kollarından ve aayklarından tutup karga tulumba taşımaya başlamışlar. Ama adam çok ağır cüsseliymiş. Ve onu taşıyanların artık takati kalmamış. Bu durumda adamı nöbetleşe taşıyorlarmış. Adam bir çocuk gibi inleyip salya sümük ağlıyormuş ve karanlıkta sadece gözlerinin beyazı parlıyormuş. Bu durum böyle saatlerce sürüp gitmiş. Henüz hiçkimsenin eceli gelmediğinden kimse bayılamıyormuş. Buna o Mısırlı şişman adam da dahilmiş. Ve tam gece yarısında o çam ormanından çıkıp Ayder'e varmayı başarmışlar. Trabzon'a varmadan önce adamı bir hastaneye getirip sağlık kontrolünden geçirmişler. Fiziksel açıdan iyi durumdaymış. Sonra onu bir Firavun mumyasından fırlamış bir hayalet gibi taşıyıp kaldığı otelin kapısına bırakmışlar. Ve eğilip kulağına şöyle demişler. "Türkiye ile Mısır arasında diplomatik bir krizin yaşanmasını istemiyorsan asla bu hikâyeyi kimseye anlatma. Hatta torunlarına bile. Bir daha da tatil için Trabzon'a gelme, tamam mı? Ha bu arada unutmadan, Tanrı var!"
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Sürmene çarşısında bir kahvehanenin önü. İlkbaharda yaylaya çıkan eski yaylacıların hali gibi garip bir hal. Ama hiçkimse o eski yaylacılar kadar heyecanlı değil. Dört minibüslük insan topluluğunda sabahın o bildik uyuşukluğu var. Demin, kafein ve nikotin takviyesiyle bu uyuşukluk savuşturulmaya çalışılıyor. Mevsim henüz kığış değil. Ama sonbaharın da son demleri. Grupta epeyce tanıdık simalar var. Avni ağabey ile sohbete başlıyoruz. O her zamanki iddiasız haliyle aramızda. En yaşlımız; dağlar hususunda en görmüş geçirmişimiz. Avni ağabeyle sohbette şöyle bir şey geçiyor aramızda. Karadeniz ağzında cümle sonlarında kullanılan "da"nın anlamı. "Haydeyin da!" Size bir an önce gitme hususunda ısrar ediyorum. "Da" cümle sonunda kullanılır ve bir isteği pekiştirme anlamındadır. Soru cümlesinde kullanılmaz.
"Haydeyin da!"
Sürmene vadisi boyunca ilerliyoruz. Vadinin her iki yanına kızılın, turuncunun, sarının tonları serpiştirilmiş. Zihnimdeki görsel bir takıntı gereği çiçeli haline şahit olduğum o dörtlü ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Şurası 1 yıl çalıştığım denizciler lisesi. Şurası Sürmene çakısıyla kızılağaç dalı kestiğim yer. Şurası Mirangoz'a giden şose yol. Şurası yani Asohanları keser aletinin icat edildiği yer. Şu yukarıda fındık bahçelerinde eskiden fındık toplamışlığım vardır. Dağlarda pastoral bir ölgünlük var. Sanki insanlarla birlikte hayat da bu vadilerden çekilmiş. Biz de ona suni teneffüs yaptırmak için hummalı bir şekilde buralardayız. Aslında hummalı falan da değiliz. Değişik bir şeylere şahit olmak için bir parça tetikteyiz. Hayatın basit sebeplerle bizi şaşırtmasına talibiz sadece.
Art arda dizilmiş dört beyaz böcek gibi dönemeçleri dönüyoruz. Tümsekli yol aynalarında birlikte yamuluyoruz. Bacası tütmeyen kapısı kapalı evlerin önünden geçiyoruz. Ağaçların eğri büğrü dalları duygu devinimizi modern hayatın o düz çizgisinden başka bir yerlere taşıyor. Manzara benliğimize doluşmuş gereksiz görüntüleri her adımda temizliyor.
Derken basit köy evlerinin olduğu Tzida köyünün merkezine varıyoruz. Söylenenlere göre yukarıda bir konakta bir dizinin çekimleri varmış. Yanımızdan geçen dizi figürlerinde havalar Hollywood yıldızı ayarındaymış. Oyuncuların yedi sülalasi ol sanat mabedi konağı gün aşırı tavaf ediyormuş. Dizi oyuncuları eski bir Rum mektebini kostüm ve makyaj salonu olarak kullanıyormuş. Bize de Tzida kilisesine gidip imamdan uhrevi vaaz dinlemek düşüyormuş.
İmamın kiliseden dönme Tzida camii ile ilgili anlattığı şeyleri boşverin. Ben size başka bir hikâye anlatayım. Vakti zamanında Tzida Köyündeki Rumlar Çarlık Rusya'sına gurbete giderlermiş. Orada iyi para kazanırlarmış. Tzida köyünde de konak türünden büyük evler yaparlarmış. İşte o gurbetçi Rumların gönderdiği paralarla bu Tzida kilisesinin yapımına başlanmış. Kilise inşasının tamamlandığı günlerde inşaat işlerini organize eden papaz aniden ölmüş ve kilisenin hemen yanına gömülmüş. İşçiler paralarını alamamışlar. Bunun üzerine işçiler bir gece vakti papazın cesedini mezarından çıkarıp kilisenin kapısına dikmişler. Sabahleyin ölmüş papazın cesedini kilise kapısında gören Rumlar bunun bir mucize olduğunu düşünmüşler ve istavroz çıkarıp Hazreti İsa'ya ve Meryem'e dua etmişler. Papazı ilahiler eşliğinde tekrar mezarına koymuşlar. Birkaç gün sonra papazın yeniden dirilip kilise kapısında ayakta dirilmiş olduğunu görünce bu işte bir bit yeniği olduğundan şüphelenmişler. Papaz ikinci kez mezara konulurken kilisede çalışan işçilerden biri papazın ruhaniyeti hakkında birkaç ucuz söz etmiş. Ve bu söz üzerine hazirundaki Rumlar işin içyüzünü anlamışlar. Aralarında para toplayıp tanrıtanımaz Rum işçilere olan borçlarını ödemişler. Bütün hikâye de bundan ibaret.
Karşı taraftaki Karakanzi manastırına varmak için şose yoldan çıtı pıtı yürüyoruz. Bahçelerde turuncu Trabzon hurmaları salkım saçak boy vermiş. Tuhaftır, Tzida köylüleri bahçelerin muz ağaçları dikmiş. Ama hiçbirinde muz yok! Subtropikal iklimde tropikal meyve yetiştirme denemeleri.
Aslında insanlar unutmasın diye bütün kiliselerin girişine "Dikkat Tanrı var!" tabelası asılmalı. Tabi meclislerin, mahkemelerin, fabrikaların, okulların, atölyelerin girişlerine de. Hatta yolda tehlikeli virajlar tabelasının arkasına da böyle bir tabela asılmalı! Kontrolsüz kavşak ama "Dikkat Tanrı var!"
Nihayet Karakanzi manastırının içindeyiz. Manastırın çatısının bir bölümü yıkılmış. Ama içindeki direkler hâlâ ayakta. Zehirli sarmaşıkların yürüdüğü duvarlar ve ön avlu bölümü zamana direniyor. İnsan bu türden yapılarda sonsuz bir terkedilmişlik duygusuyla yüzleşiyor. Acaba vakti zamanında bu manastırda kimler vardı? O zamanlar nasıl bir hayat yaşıyorlardı? Evlerinde ne pişiriyorlardı? Ne türden hayaller kuruyorlardı? Nasıl türküler çığırıyorlardı? Tanrıya nasıl dua ediyorlardı? Ölülerini nasıl gömüyorlardı? Ben bir insanım ve insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir, demişti Romalı düşünür Terentius. Oysa günümüzde modern insan insana çok yabancı. Bu da Aziz Müco'nun bize Karakanzi manastırında verdiği vaazın özeti olsun.
Kendi dalgınlığımızın içinde yürüdük, yürüdük. Nihayet bir ormanın dibinde küçük bir su değirmeni bulduk. Hayatında ilk kez otomobil gören yerliler gibi merakla o su değirmenine üşüştük. Kapısı kapalıydı, çarkı dönmüyordu, etrafa köpüklü sular sıçratmıyordu. İnsanı ipnotize eden bir gürültüsü yoktu. Dingi dömüyordu. Yukarıdaki su arkı çamurla dolmuştu. Su borusu yaprak, odun parçalarıyla dolup tıkanmıştı. Etrafında yaban dikenleri yürümüştü. Bu durumda un dolu çuvallar görmek hayaldi. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, nasıl bir ahlâka sahibiz ki, nasıl bir medeniyetin içinde debeleniyoruz ki, nasıl bir devlet otoritesine sahibiz ki, o lanet olası şey bu denli otantik bir güzelliğin varlığına soluk aldırmaya tenezzül etmiyor, edemiyor. Bu nasıl soysuz bir hayattır ki, bundan 50 yıl önce insanların kapısında sıraya geçtiği bir su değirmeninin çarkını boşa akan bir suyla döndüremiyor? Buna tenezzül etmiyor, bunu aklından dahi geçirmiyor. İşte bu değirmenin kapısına asılması gereken tabelada şöyle yazmalı. "Dikkat! Sizin Tanrınız para!"
Ve yine derler ki, eskiden çok eskiden bu vadilerin derinliklerinde Zaruha adında Makron kabilesinin yaşlı bir şefi varmış. Başında Kızılderililerin başlığı gibi kartal ve karga tüylerinden örülmüş büyük bir başlık varmış. O da tüm Kızılderililer gibi köseymiş. Elinde asasıyla oturduğu iskemleden günlerce bu vadiyi izlermiş. Şef Zaruha'nın bir derdi olduğunda onu kimseye anlatmazmış. O da Mahanoz deresi gibi susarmış. Anlaşılmaz lisanıyla sadece tanrıyla konuşurmuş. Sonra dünya çok hızlı dönmüş, her şey değişmiş ve bu yerlere de Zarha demişler.
Nihayet tırmana tırmana şahin yuvası gibi siyah bir taşın tepesine vardık. Oradan alttaki Tzida köyünü temaşa ettik. Olduğumuz yerden Araklı burnu görünüyordu. Hava bulutluydu. Batı tarafındaki dağlara düşen sıcak aydınlıktan yağmurun bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüğü görülebiliyorduk. Aşağıda Tzida kilisesi, onun ilerisinde taş mektep, onun yanında ünlü kemençe üstadı rahmetli Bahattin Çamurali'nin basit yapılı ahşap evi, az ileride Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği konakvari yapı vardı. Mahanoz deresinin o cılız suyuyla nasıl taşacaktı bu deniz? meçhuldü. Yağmur damlaları düşüyordu. Dudağımda Ruhi Su'dan bir türkü;
Bilmem şu feleğin bende nesi var?
Her vardığım yerde yâr ister benden
Sanki benim mor sübüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
Yoruldum da yol üstüne oturdum
Güzeller başıma derilsin diye
Gittim padişahtan ferman getirdim
Herkes sevdiğine sarılsın diye
Dönüş yolunda uzun boylu Mısırlı bir dağcının Samistal - Yukarı Kavrun - Hazindak - Ayder parkurundaki hazin faaliyetinin hikâyesini dinliyordum. Mucize bu ya; o gün o Mısırlı şişman adamın şansına hava erken kararmıştı. Dönüş yolunda gökgürültülü bir yağmur başlamıştı. Şimşekler çakıyormuş, yakınlara habire yıldırım düşüyormuş. Çam ormanlarının içinden dolanan patika yollar vıcık vıcık çamur olmuş duurmdaymış. Koca ekipte sadece iki kişide tepe lambası varmış. Uzun süre kullanmaktan mobil telefonların da şarjları bitmiş. Mısırlı Yusuf daha birkaç adım atmadan kalas gibi kayıp çamura saplanıyormuş. Onu çamura saplanmış bir boğa gibi yerden kaldırmak en az on dakikalarını alıyormuş. Zaman uzadıkça gruptakilerde panik artıyormuş. Gökgürültülü yağmur şiddetini sürekli arttırıyormuş. Sonunda içlerinden biri bu mandaya bir tekme vurun ve onu dereye yuvarlayın, ayılar kurtlar yesin onu, demiş. Bunu diyen de Yomralı bir hanımefendiymiş. Herkes tepeden tırnağa kadar ıslanıp sırılsıklam olmuş. Hiçkimsenin telefonu çalışmıyormuş. Ormandan gelen her gürültü ayı ya da yaban domuzu olarak zihinlerde şifreleniyormuş. Mısırlı her çamura saplandığında ormanın içinden yaban mantarı gibi Firavun mumyaları beliriyormuş. Daha doğrusu gruptaki elemanların zihninde o türden metafizik çağrışımlar oluyormuş. Onca uğraşmalarına rağmen daha orman yolunu yarılamış bile değillermiş. Derken bu kez Mısırlı adamın çamura kapalanmasıyla ormandaki çam dalları piramitlerdeki kafası hayvan bedeni insan tuhaf yaratıklara dönüşmeye başlamış. Kurt ve çakal kafalı motifler çam ağaçlarının dallarında gövdelerindeymiş. Grupta önce çığlık atıp sonra "Pardon ayı değilmiş, çam dalıymış!" diyenler oluyormuş. Bu hal böyle sürüp gidiyormuş. Sonunda Mısırlı'yı bir manda ölüsü gibi kollarından ve aayklarından tutup karga tulumba taşımaya başlamışlar. Ama adam çok ağır cüsseliymiş. Ve onu taşıyanların artık takati kalmamış. Bu durumda adamı nöbetleşe taşıyorlarmış. Adam bir çocuk gibi inleyip salya sümük ağlıyormuş ve karanlıkta sadece gözlerinin beyazı parlıyormuş. Bu durum böyle saatlerce sürüp gitmiş. Henüz hiçkimsenin eceli gelmediğinden kimse bayılamıyormuş. Buna o Mısırlı şişman adam da dahilmiş. Ve tam gece yarısında o çam ormanından çıkıp Ayder'e varmayı başarmışlar. Trabzon'a varmadan önce adamı bir hastaneye getirip sağlık kontrolünden geçirmişler. Fiziksel açıdan iyi durumdaymış. Sonra onu bir Firavun mumyasından fırlamış bir hayalet gibi taşıyıp kaldığı otelin kapısına bırakmışlar. Ve eğilip kulağına şöyle demişler. "Türkiye ile Mısır arasında diplomatik bir krizin yaşanmasını istemiyorsan asla bu hikâyeyi kimseye anlatma. Hatta torunlarına bile. Bir daha da tatil için Trabzon'a gelme, tamam mı? Ha bu arada unutmadan, Tanrı var!"
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
10 Kasım 2025 Pazartesi
MAÇKA İPEKYOLU VE MAKRONLAR
Sabahın erken saatinde belediye otobüsüyle yolculuk. Otobüsün kadife koltuklarında uyuklayan birkaç yolcu var. Karanlıkta otoyol boyunca artan ıssızlık hissi insanı çepeçevre kuşatıyor. Bu, zamanın uyukladığı bir sarhoşluk tüneli. İzaha muhtaç bir durum. Bir Doğu filminde henüz bozulmamış görkemli bir film setinde unutulmuş bir oyuncu gibiyim. Ama biliyorum ki, her köşe başındaki güvenlik kameraları beni kaydediyor. Soğuk bir merhaba'dan başka bir söz yok. Modern insan da tıpkı ölümün varlığından haberdar vahşi hayvanlar gibi tedirgin bir şekilde bekleyişteler. Bu denli politize olmuş bir hayatta tuhaf bir durum. Nereden aklıma geldiyse, camdaki aksime bakarken bir zamanlar havaalanında gördüğüm Çinli bir kadını hatırlıyorum. Çekik gözlü, siyah saçı topuzlu, kırmızı etekli, yüksek ökçeli, Han soylu bir kadındı. Etrafındaki her şeyi ölçüp biçmiş ve bir düzene oturtmuş gibi asaletle yürüyordu. Ve sanki muhatabı dünya ve onun üzerindeki insanlar değil de, bizzat tanrının kendisiymiş gibi değişik bir ruh hali vardı. Ve yine son günlerde bir dostuma ettiğim şu sözü de hatırladım. İnsan yaş aldıkça; ülkesinin hayhuyundan yoruldukça, politikacılardan nefret ettiği kadar fahişelere olan hayranlığı gün geçtikçe artıyor. Bu neçe sözdür, balam! Evet, çelişkili bir durum olduğunun farkındayım ama salt mantık hayatta olup bitenleri karşılamaya yetmiyor.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)