11 Ekim 2026 Pazar

PAİ – PURT / LORU HAN / OTLUKBELİ GAYZERİ / BAKSI MÜZESİ

Bir grup kültür faaliyetiseverle Bayburt’a gidiyorum. Karadeniz’in iyot kokulu uçsuz bucaksız yeşil sahilinden Anadolu’nun kekik kokulu, sarı ovalı iklime geçeceğiz. Kimse sizin faaliyete geç kalma bahanenize bakmaz. Geciktiniz mi ister istemez suratlar asılır. Boktan bir belediyenin boktan bir otobüsünün her durağa girdiğini, o otobüste esir kaldığınızı, Oflular dolmuşlarının bir tanrılarının ve de kurallarının olmadığını, üstelik yolculuk başlamadan ücretleri peşin aldığını bilmez. Yani mahcubiyetiniz siz değil toplum kaynaklıdır. Bu bir kültür gezisi. Dolayısıyla bu faaliyette yürüyüş yok! Tıpkı Bayburt’un objektife bakan iri gözlü mandaları gibi, bir yerlere postu serip gün boyun Bayburt güneşinde yatacağız.
Kültür gezimizde müzeler var. Bilirsiniz müze Yunancada museum (peri) kelimesinden gelir ve hep olağanüstü bir duruma işaret eder. Ama modern anlamda müzeler hep birer cinayet mahallidirler. Ve sanıldığının aksine kültürel bir olgu değildirler. Geçmişte işlenmiş bir suçun olay yeri mahallidirler. Kültürel ya da tarihi bir cinayet işlenmiştir ve o olaydan kalan objeler bir yerde özenle teşhir edilmektedir. Bu tür yerlerde insan zihni ister istemez bir dedektif zihni gibi çalışır; geçmişteki bir bilinmezliği tamamlamaya çalışır. Her neyse!
Minibüs pus içindeki vadiden dere boyu yukarıya doğru akarken kızılağaçların dalları sabah meltemleriyle kıpraşıyor. Yol üzerinde bir şelale molası veriliyoruz. Kuşkusuz bu bizim doğayla ilk sırnaşmamız değil. Hemen içeride, yolu düzenlenmiş görkemden yoksun bir şelale var. Lokal dünyamızın tanrısal bir şaheseri de diyebiliriz. Garip bir kompleks var bizde. Avrupa’nın en büyük salıncağı, en yüksekten düşen şelalesi, Avrupa konseyinin kutsadığı bir müze! Aklımızın ermediği bir şeyi daha yüksek bir mercinin kutsaması üzerine kurulmuş bir kültür kodumuz var. Dünyanın en bilmem neyi! Bu böyle sürüp gidiyor. Sanki bizi tasdik etmeyen o şey olmasa biz bir hiç olacağız. Garip bir saplantı. Dünyanın bütün enleri bizde! Onun için sidik yarıştırmaktan normal bir ülke olamıyoruz. Bu denli görkemin olduğu bir ülkedeki bu eziklik neyin nesi, diye sormayı bir türlü akıl edemiyoruz.
Ahşap köprünün üzerine dizilmişiz. Çökerse hiçbirimiz ölmeyecek ama hepimiz ıslanacağız. Grupta daha önce faaliyete gittiğimiz arkadaşlar varmış. Meselâ enfes kareler yakalayan fotoğrafçı İsmail Bey! Evden kahvaltı yapmadan çıktığım için bugün katil olmaya çok daha yatkınım. Gruptakiler yol üzerindeki Çankaya fırıncısında kahvaltı niyetine peynirli pide yiyorlar. Ben o saatleri Alman çikolatası ve çayla geçiştirme niyetindeyim. Bir Azeri’nin dediği gibi sağlık açısından tek kelime ile “Vehşet!” Minibüste Candan Erçetin çalıyor. Şu ağzı yamuk Balkan göçmeni kadın. Murat, Karadeniz’in lisanı bozuk, nota özürlü, diksiyonu bozuk, normalde bırakın şarkı okumasını, konuşmasına bile tahammül edemeyeceğiniz şarkıcı, türkücü tayfasının yüksek desibelli stero işkencesinden bıktık artık! Bize artık gürültü yapan curcunabazlar ile müzik yapan ayrımını yaparak bir faaliyet müzik seçkisi yap Murat! Bir ara tanrının mucizesi olarak müzik kesildi ve minibüstekiler seher bülbülleri gibi aralarında şakımaya başladılar.
De get Bayburt de get sende nem kaldı! türküsü çığrılıyor bu kez. Çok kötü bir yorum ama. Bunu eskiden tüm kıroluğuna rağmen en iyi İbrahim Tatlıses söylerdi. Bir de İzzet Altınmeşe! “Tüle Bayburt tüle Bayburt! Tüle sende nem kaldı!”
Kızılbörtüceler! Yani komünistler börtü böceğe de tesir etmiş Bayburt’ta! Ya hep birden komünist oluyor Bayburtlular ya da hep birden liberal! Bayburt o malum zulüm batı müziği konserinden sonra cumhuriyetçilere hiç yüz vermemiş anlaşılan. Bayburt ya herro ya merro bir şehir! Bayburt’u görünce rahatlıyoruz. Çünkü Bayburt’la aramızda hiçbir şeyde rekabet söz konusu değil. Daha doğrusu Bayburt’un tek iddiası Bayburt olmaktan fazlası değil. Ve bu cumhuriyetçiler hariç liberallerin, demokratların, muhafazakârların umursadığı bir şey değil.
Bayburt’un güneşi panellerle depolanıyor. Tarlalarda sarı başaklar yerine Çin gibi güneş panelleri dizilmiş. Yetişin komşular, bunlarda mı gelecidi başımıza!
Tarla sınırlarında sararmış kavaklar gördüğünde bende sonu gelmez Anadolu bozkırı başlar. Toprağı kireçli, taşı bazalt, yolları dar. Köy evleri kerpiç.
Yol kenarına yapılmış sıralı kar panellerini ilk etapta reklam panosu zannetmek gibi bir cehaletim olmuştu vakti zamanında. Aslında haksız bir düşünce de değildi. Zira Anadolu’daki şehirler mekân ve kozmetik olarak şehirleşemiyor. Garip bir şekilde şehrin özüne yabancılaşıp gettolaşıyorlar. Traktörlerin sürdüğü kahverengi tarlalar. Sıralı ayçiçeği tarlaları var. Ve o ayçiçeği tarlalarında, ot balyası serpilmiş çayırlarda kayıp çocukluklar. Karadeniz’in aksine Bayburt ovasında toprağın bağrı açık. Bayburt’ta her yana sinmiş öksüz bir yalnızlık ve o yalnızlığa eşlik eden hüzünlü bir sükunet var. Geçtiğimiz yerlerdeki evlerin çoğu terk edilmiş. Hayat Bayburt’un köylerinden büsbütün çekilmiş. Onlarca damı kapısı yıkılmış, geriye temelindeki sarı taşları kalmış evler gördük. Hüzün vericiydi. Alıçlar, ah o alıçlar, onlardaki çaresizlik duygusuna hiç ısınamadım.
Vara vara vardık bu yıkık evlerin temel taşlarının taşınmasıyla yapılmış Kenan Yavuz Etnoğrafya Müzesine. Müzenin girişinde bizi eski model kırmızı bir Şavrolet karşılıyor. Eskilerin malının üzerine yaylanarak verdiği o insancıl hallerle türlü pozlar verdik. Müze görünüşü itibarıyla geçmişle bugünü kaynaştıran kültürel bir anlayışı esas alarak planlanmış. Bahçesinde eski model traktörler. Onların yanında kara saban modelleri. Bayburt’un meşhur tandır modeli. At arabaları çeken öküzler gökyüzünü çıkıyor gibi, yükseğe sabitlenmişler. Etraftaki tezek öbeklerinden gelen keskin azot kokusu.
Ve bir Bayburt evi modelinin damındayız. Karşıda kıraç görünümlü bir maden dağı. Göz alabildiğine düzlük. Yakınlarda geçmişin yorgunluğunu taşıyan kerpiç evler var. Dediğim gibi bu müze etrafı duvarlarla çevrilmiş kayıp bir hayatın olay mahalli gibi. Birazdan polisler gelecek ve bu kültürel kopuş suçunu suç kataloğuna ekleyecekler gibi. Eskiden uzun kış günlerinde Bayburt’ta dam hayatı çok önemliymiş. Delikanlılar evlerin damlarını mesken tutar, orada davul zurna eşliğinde ata barı oynarmış. O damın altında toplanan köyün kızları el işi örermiş. O zamanlar Bayburtlu bekâr kızlar beyaz çorap ve çember, gelinler ise kırmızı elbiseler giyermiş.
Delikanlılar damdaki bacadan aşağıdaki mutfakta oturan kızlardan sevdiğini keser ve oradan onlara türküler okur ve kinayeli manilerle onları etkilemeye çalışırmış. Maniyi duyan kız da türlü edalarla onlara karşılık verirmiş. Geleneksel Bayburt hayatında bu bir tür kuralları konulmuş sosyal flörtmüş. O zamanlar taşradaki sevdanın hayat grameri öyleymiş işte.
Trabzon ekibi olarak sembolik de olsa damda kısa bir ata barı oynadık. Damın horonun sevda tazyikini kaldıramayıp çökebileceğini düşündüğümüzden oyun efkârımızı sahilin sağlam zeminine sakladık. Geleneksel Bayburt evleri, dar bir salon, yatak odası, yemek odası olarak da kullanılan oturma odası, genişçe bir mutfak ve misafir odasından oluşuyordu. Folklorik alet edevatların arasında benim en çok ilgimi çeken şey halı ve kilimlerdeki motiflerin kendine has o yalın geometrik farklılıktı.
Karanlık bir hücredeki nine mumyası ilginçti. Köy bakkaliyelerinin duvarlarındaki tavus kuşu motifleri harikaydı. Tereklerdeki eski teyp modelleri modern paradigmanın Bayburt’u nasıl dönüştürdüğünün bir kanıtıydı. Hele gardaş, başımızdan yaşamak geçiyor!
Müzede en çok dikkatimi çeken şey Loru Han yazan bölümdü. Yani Perslerin Anadolu’da hüküm sürdüğü yıllarda sadece bir grup Partı kuzeye, Bayburt’a, yerleştirilmediler. Aynı zamanda Lorlardan da bir kabile onlara komşu olarak yerleştirilmiş. Ve Lor peynirinin adı da oradan geliyormuş. Yani bir Bayburt var bir de ondan içerü; Partlar ve Lorlar! Bilimsel değil, ondan daha yüce insani hissiyatla yazıyorum.
Müzenin kütüphane bölümünde Bayburtlu Zihni’nin külliyatını görmek benim için heyecan vericiydi. Zira şair Bayburtlu Zihni, vefat etmeden önce Of’ta memuriyet yapıyordu. Derler ki, memleketine dönerken hastalanmış ve Çaykara’nın yüksek köylerinden birinde vefat etmiş. Rahmet olsun!
Müze ziyaretinin ardından bir göle gittik. Güya İstanbul’daki vapurlarda olduğu gibi binip kendimizce gölde piknik yapacağız. Ama vapurun içi mülteci hangarı gibi plastik ve asgari insani konfordan çok uzaktı. Olmuyor bizde bu türden incelikler! Mecburen bir parkta bir şeyler atıştırarak durumu geçiştirdik.
Bari Otlukbeli savaşının yapıldığı ovaya gidelim ve bu savaşla ilgili biraz aydınlanalım, dedik. Öyle meydan savaşının yapılabileceği bir ova falan göremedik bu beyhude arayışımızda. Ama demiroksitli suların taşları renklendirdiği bir gayzere denk geldik. Ve orada epeyce eğleştik. Yan tarafta durgun yosun yeşili renkli bir göl vardı. Yukarıda da Otlukbeli savaşı için dikilmiş suni bir anıt!
Uzun Hasan’ın dediği gibi; “Benim ne derdim vardı Osmanlıyla!” Benim ne işim vardı bu Erzurum kırsalında!
Şimdi de Erzincan’a geçiyoruz. Sabah Trabzon’daydık. Önceki gün Rize’deydik. Daha evvelinde Artvin’de. Öğlen vakti zaten Bayburt’taydık. Yalnız gelirken, bir ara köme almak için Gümüşhane’ye uğrasak mı diye düşünmedik değil. Gece İspir üzerinden yani Erzurum’dan döneceğiz. Arada dolaşmadığımız başka bir il kalmamıştır umarız.
Baksı müzesi! Bamsı Beyrek’i durmuştuk ama bu yeni bir şey olmalı! Terra Rossa topraklı yollardan tozutarak ilerliyoruz bu kez. Bu kuğuş uçmaz kervan geçmez yerlerde müze aramak nasıl bir medeniyet çelişkisidir tanrım! İnsandan arındırılmış, kültürü enkaza dönüşmüş bir toprakta ibret almak için şehirde değil de dağ başlarında müze arıyoruz! Adı da Baksı müzesi.
Biletler tamam. Zeki Demirkubuz’un fotoğraf sergisi ile bu dağbaşı yalınlığı arasında bir illiyet kuramıyoruz, doğal olarak. Yani bu devasa beton galeri şu birkaç geometrik paçavrayı görmemiz için yapılmış olamaz Ahu hanımcığım! Diğer folklorik öğelerin olduğu bölüm biraz olsun sinirlerimizi yatıştırıyor. O öyle bir şey, bu da böyle bir şey Mustafa!
Yani böyle yerleri gezince insanda bir yetersizlik hissi oluşuyor. Tam olarak ne yapmamız gerekir ki, içinde yaşadığımız bu modern hayatı kültürel açıdan hakkıyla göğüslemiş olalım. Burayı gezmiş olmakla nasıl bir ders almış olmalıyız. Modern hayat bizden kallavi bir şey çaldı ve bize şimdi o çaldığı şeylerden geriye kalmış hayatın posasını görün ve hayal kurun, mu demek istiyor. Aklımızla alay eder gibi.
Oysa ben ovalarda gördüğüm ot balyaları, kuşburnu öbekleri için çok daha görkemli bir hayatın hayalini kurabiliyordum. Hele de otların arasında dolaşan o arsız tilkiyi gördüğümde. Ülkedeki bütün politik gerçekliği o tilkinin arsızlığından berrak bir şekilde kavrayabiliyorum.
Balkaya köyünden topladığımız bir poşet misket elma için de öyle. Kimse muhtarı arayıp iban numarası isteme zahmetinde bulunmadı. Tanrım işte politikacılar onun için böyleler. Pembe renkli kuğuşburnu öbekleri de öyle. Gece vakti izlediğimiz Bayburt kalesi, Zafer lokantasında yediğimiz dönerin doğal lezzeti, bize daha büyük hayaller vadediyordu.
Akşam vakti Bayburt’un saat kulesini izliyorum. Onu bizim Neşat (Dervişoğlu) Baba’nın dayısı İbrahim usta inşa etmişti. Hikâyesini defalarca ondan dinlemiştim. Ufuk iyice kızardı. Nemrut’un kızılca ateşi gibi giderek söndü. Melankoli bizi dört bir yandan kuşattı. Bakışlarımız karanlıklara, gölgelere dalıp giderken gönlümüz ıpıssızlaştı. Yüreğine, yüreğine dikkat et Bayburtlu, o tıpkı bakkal atlaslarındaki rengârenk bir tavus kuğuşu gibidir. Konduğu dal kırılırsa seni de beni de öldürür. Akşam oldu hüzünlendim ben yine.
Hasret kaldım gözlerinin rengine!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Eylül 2026 Salı

CİRMANİMAN GÖLÜ – ÇERMEŞK YAYLASI

Ağustos ayının bunaltıcı sıcaklığı yerini Eylül'ün dingin güneşine bıraktı. Modern hayatın hayhuyu içindeki akışı bir otomobilin vitesinin boşa düşüşü gibi bu ayda sanki bir nebze duraksadı. Bence eylül bütün mevsimlerin boşa alınmış vitesi, Ağutosta Afrika’dan gelen o kızgın kum bulutlarından sonra insana biraz olsun soluklanma fırsatı veriyor. Bütün o fırtınalı günlerin ardından yılın düze çıkışı ve her şeyi telaşsızca temaşa etme zamanıdır artık.
Bu sefer minibüsteki klasik sabah suratsızlığı yoktu. Muzaffer Bey bülbül gibi şakıyor, gezip gördüğü yerleri anlatıyor, İmran hanım en arka koltukta ona eşlik ediyordu. Denizin keskin mavisi habire arkaya akıyor, sağ taraftaki beton kozmetiğinin arasındaki kızılağaç öbeklerinin kesif yeşilliği insanı yeni bir ipnoz seansına davet ediyordu.
Her zamanki derme çatma arabesk manzaraların önünden geçtik. Bu ülke, alıcısı olmadığı için kendi halinde çürümeye terk edilmiş bir sürü anlamsız şeyden ibaret.
İkizdere’de kahvaltı molası vermeden önce Muzaffer Bey acemi bir pazarlamacı edasıyla minibüstekilere dağcı bıçağı satmaya çalıştı. Hepsi birinci sınıf Sibirya çeliğinden imal edilmiş ihracat fazlası modelli bıçaklardı. Kimse tenezzül edip bıçaklara bakmadığına göre vücudumuzda herhangi bir vitamin, zihnimizde asil bir düşünce ve de yüksek estetik eksikliği yok demektir. Hayat, Türk insanını kendisinin bir hayat olduğuna bir türlü ikna edemiyor. Esas mesele şudur; bu kadar kusursuz bir hayata rağmen neden bu kadar hızlı çürüyoruz?
Kahve altında demini almamış ekşi çay, acılı Aho peyniri, siyah zeytin, kaşar peyniri... Bütün seri katillerin evlerinde iyi bir kahvaltı hazırlanmayan ailelerden çıktığına dair bir teori vardır. Sabah kahvaltı masası kurulmayan her ev anne kuşun, civcivin olmadığı rüzgarlara terk edilmiş o örgülü kuğuş yuvasına benzer. Mükellef bir kahvaltı masasıyla donatılmamış her yuva eninde sonunda dağılır.
Karşıdaki çifte çamları izleyerek Erzurum yolundan Cimil’e doğru tozutarak tırmanıyoruz. Vadinin diğer tarafında İnkaların, Azteklerin, Mayaların ilkel tanrıları gibi ekşi suratlı aşınmış bazalt kaya kütleleri vardı. Bugün o ilkel bakışlı tanrıları görmemize imkân yok.
Olsun ama bu vadide güzel bir şelale var. Haliyle şelale ile sırnaşma molası verdik. Esasen burası değil de Fırtına vadisi biyolojik bir sihir gibidir. Çinçiva mesela; hangi köşeden hangi cinin perinin çıkacağı meçhuldür. O kadar çok arkaik ismi var ki bu vadilerdeki toponimlerin insan bir dalgınlığından uyanıp etrafa bakacak olsa galiba tüm evren bu vadiye doluştu ve burada yaşıyor, diye düşünmeden edemiyor.
Birazdan çayırları sararmış bir vadiye dalıyoruz. Dışarıdan gelen çekirge sesine kurumuş kekik kokusu eşlik ediyor. Ve de azot kokulu Cimil! “Men bu dağların her birinde gezmişim. Gezerken de ardımda tulum çaldırmışım. Hem çaldırmışım hem oynamışım hem de Cimil’in kart horozlarını, kızlarını, davarlarını eğlemişim!”
Men ki efkârlı bir tulumcuyum, duymuşam ki Cimil’de anlatılan şöyle hikâyeler varmış. Hele şu gördüğün dağın eteğinde, eskiden yaylacılar, karın buzun içine 40 teneke peynir ile 40 teneke yağı ve de 40 teneke kaymağı gömerlermiş. Baharda kar buz eriyince çobanlar kışın yağı, peyniri, kaymağı koyduğu yerde bulamazlarmış. Ama elini rastgele attığı her yerden ya bir teneke yağ, ya bir teneke peynir, ya bir teneke kaymak ara ara bir teneke de bal çıkarmış. Yazın o kayıp tenekelerdeki, yağ, peynir, kaymak bozulup kurtlanır çimlere karışırmış. O peynirlerdeki kurtçuklar da oralarda kımıl kımıl oynaşıp tüm ovayı kaplarmış. İşte bu yüzden bu yere kurtların kımıl kımıl oynaştığı yer anlamında Cimil! denilirmiş.”
Bir çeşme başında durup su molası verdik. Vücut yeterince klimatize olmadan bu yüksekliğe tırmanmak dudaklarda kuruluğa, kesik kesik nefes almaya ve oksijen düşüklüğüne bağlı olarak insanın kendisini güçsüz hissetmesine sebep olabiliyor.
Yol bir çobanın ağıl kurduğu bir dağ yamacında bitince bize keçi yollarından dolanıp zirveye çıkmaktan başka bir yol kalmadı. Yürüdük bizde. Yürüdükçe dizlerimizin dermanı kesildi. Unutmayın karşı dağlarda kızıllık varsa bu topraktaki demire, grilik varsa bu türlü maden kombinasyonuna işaret ediyor demektir.
Şimdi tam önümden Romalı piyade ayaklarıyla bir Türk yürüyor. Geçen faaliyetlerin birinde muhtemelen Hurri kökenli Urfalı kızla tanışmıştım. Kız sen Urfalı değil, Urfa’nın kendisisin! demiştim. Var böyle ilginç şeyler hayatın içinde. Bir bulut deryasının üzerinde tanrıya yakın hissetmek gibi.
Romalı piyadeler gibi ıssız bir yamaçtan yürüyoruz. Birkaç Hintbülbülünün uçuşu dışında hiçbir hareketlilik yok. Durağanlık insanı en derinlerdeki düşünceleriyle yüzleştiriyor. Bir uçağın uğultusu vadide yankılanıyor. Bu patikayı sisli puslu bir havada tırmandığım günü hatırlıyorum. Tepemizde gök gürlüyor, etrafımızda yıldırımlar titreşiyordu. Likenli taşlardan seke seke kaçmıştık Cirmaniman’dan. Yavru ceylanlar gibiydik. Rehber Elif bir daha faaliyete tövbe etmişti.
Nihayet Cirmaniman gölünü en berrak haliyle de görmüş olduk. Karadeniz’de bir vadideki büyü bitince diğer vadideki bambaşka bir büyü başlıyor. O bitince de bir başka biri. Ve bu durum böyle sürüp gidiyor. Bu gezilerde kadar çok şeye şahit oldum ki, hangisini anlatsam bilemiyorum.
Bir akşam vakti Vızvız tepeden inerken batan güneşle yükselen ayı aynı anda gökyüzünde görmüştüm. Enfes bir manzaraydı. O anda kendimi Kommagene kralı gibi hissetmiştim. Bir sonbahar günü Homeze Yaylasının gün batımında gördüğüm kızıllık aklımı başımdan almıştı. Sadece o kızıllık için bir roman yazılabilirdi. Hele aşağıdaki yüksek Guadahalara manzarası.
Sarpinovit Vadisinin azman florası beni büyülemişti. İnsan boyu orak girmemiş savan otları. Sütleğenler.
Çamlıhemşin’in Altıparmak dağlarının zirvesine çıktığımda gördüğüm manzara hâlâ zihnimde. Pürtüklü bir dağ sırtı sanki tanrıya doğru uzayıp gidiyor. Yörük Ayşe o dağların sırtından uzayıp kaybolmuştu. Hemen onun altında abı hayat iksiri gibi masmavi bir göl vardı. İnsan Büyük İskender'in o büyük rüyası gibi, nihayet dünyanın sonuna ulaştım hissine gark oluyor.
Çaloşor vadisine bir dalışımız vardı, sadece bedenimizi değil ruhumuzu da yutup bizi bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Vadinin aşağı kesimlerde sarp kayalara tutunmuş tarih öncesi evler vardı. Ksenophon onbinlerle bu vadiden geçmediyse bile bunlardan bahsetmişti.
Ülkenin en yüksek yaylası Tahpur, bir Hint mihracesi gibi orada öylece bekliyordu. Ve biz tam onun karşısındaki dağdan vadinin tabanına doğru inmeye çalışıyorduk. Cinlerin perilerin gölgelere doluştuğu o alaca karanlıkta başımızdaki tepe lambalarıyla ateşböcekleri gibiydik. Spot ışıkları altındaki huzursuz çoban köpekleri eşliğinde medeni hayata döndüğümüzde hidayete ermiştik.
Kuru bir tepede yemek molası veriyoruz. Kuğuş uçmaz kervan geçmez bir yerdesin, su olasan kimse içmez.
Etraf pürtüklü kayalarla çevrili, hafiften solar bir hava var. Pek neşeli sayılmayız. Aşağıda iki göl var. Çermeş, camış gibi bir şey. Etrafımızda adı konulmamış bir ıssızlık var. Bu ıssızlık insanın yeteneklerini sınırlıyor. Hayat kısırlaşıyor. Kayaların kızıllığı, griliği arasındaki en neşeli şey rengi turkuaza çalan iki gölün görüntüsü.
Tehlikeli yerlerden iniyoruz. Kirli karlardan kayıyoruz. Nihayet turkuaz renkli ilk gölde mola veriyoruz. Dağların griliği benliğimdeki tüm renkli düşünceleri paslı bir demir gibi eğip çöpe atıyor. Bu denli renksiz bir yerde neyin hayalini ne kadar kurabilirsiniz ki? Meselâ şu karşımda şarkı söyleyenler bana ne kadar da yabancı! Akşam vakti, güneş kızıl bir törenle taşları kızıla çalan dağların ardında kayboluyor. Çermeşk yaylasına inen nahır yolları uzadıkça uzuyor. Zihin her şeye bir anlam yüklemekten yorgun düşüyor. Issız bir tabiatın içinde gruptan kopmuş olmak, hele de o yorgun haliyle insana var olmanın dayanılmaz hafifliğini hatırlatıyor. Sonrası umutların, silik hayallerin birbirine geçtiği, birkaç kelimeden oluşan cümlelerin hızlıca söylendiği başka bir hayat tüneli.
Çermeşk yaylasına inmişiz. Sabit gözlerle bize bakan inekler. Bir yayla evinin bacası tütüyor. Her şeyde ama her şeyde bir eksiklik, bir yarım kalmışlık mevcut. Ve de dipsiz bir sahipsizlik söz konusu bu topraklarda. Tanrı dünyayı yarattı, bazı hırsızlar o dünyayı bizden çaldı ve bizler de o arzın üzerinde birer misafir gibi dolaşıp duruyoruz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Eylül 2026 Cuma

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 102

Sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder!
O zamanlar Refah Patisi müntesipleri İstanbul’da pavyon, kerhane, gazino, birahane demez hepsini dolaşır ve ahaliyi Hakk’a davet ederdi.
Refah Partisi partilerden bir parti değil orospuların, pezevenklerin, alkoliklerin, bilumum günahkârın hidayet kapısı idi!
Hey gidi günler! Belki inanmayacaksınız ama bu teşkilatta sahabe hayatındaki olaylar gibi vakıalara şahit olunurdu!
Ama buna rağmen Refah Partisine dâhil olup hidayet ehli olanlar olduğu gibi yoldan çıkanlar da oluyordu, Mukadder ağabey!
İşte Mukadder ağabey, Beyoğlu pavyonlarında insanlara tebliğde bulunurken yorulup bir pavyonda oturacak olmuş. O loş ortamda bir konsomatris elinde bir kadeh şarapla Mukadder ağabeyin dizine oturmasın mı? Mukadder ağabey o pek nezih hitabetiyle; “Ay sen ne güzel şeymişsin? Hidayete ermek istiyorsun galiba!” deyivermiş.
Ey Milli Görüşçüler, işte bu nefsi tayyare vakıasından sonra bir daha Milli Görüş hareketinin iki yakası bir araya gelmemiştir.
Bu davada ilk gedik açan kişidir Mukadder Bey! Kadere bakın ki o Mukadder konsomatris Kader’in de üstüne çıkmıştır. Kader’in üstünde bir kader vardır, dedikleri aslında bu Mukadder’dir! Mukadderat azizim mukadderat!
Mukadder Bey bugünden bakınca diyor ki; Fetö ile Milli Görüş hareketinin mücadelesi “bir pazaryeri tezgâhı kapma mücadelesiydi.” Gerçekten öyle miydi?
Yani bu eski Milli Görüşçülerin beyanlarını duyunca aklıma Truva filmindeki o enfes düello sahnesi geliyor. “Beni bunun için mi tek ettin?”
Ama Mukadder Bey rahmetli Erbakan’ı hangi üstün ahlaki ilkeler için terk ettiğini söylemeye yanaşmıyor.
Milli Görüşçü muhalif bir memur başka bir vilayete tayin edildiğinde iktidara olan protest tavrını nasıl koruduğunu ikrar ediyor ama bugün öyle bir şeyin olamayacağına hiç değinmiyor.
Aslında ülkedeki siyaset yapma özgürlüğünün nasıl gerilediğini ifşa ediyor ama anlayana.
Ezcümle biz bu kötürüm siyasi iklime barda pavyonda cihat ederken dizimize oturan konsomatrislere tav olarak geldik.
Dedim ya; sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder! Orospulara şeriatın erdemli toplum yaratma projesinden bahsederdin. Milli Görüş davası hakkında konuşurken güzünde güller açar, omuzlarında melekler dolaşır, ecir defterinin sevap hanesini bonusla doldururdu.
Ama o eski pavyon mücahitlerinin hepsi tarih oldu. Daha doğrusu o mücahitlerin hepsi o eski yeşil komünistlikten muhafazakar İslamcılığa seğirttiler.
Onları ne zaman görsem aklıma Kolombiyalı ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım adlı roman gelir.
Doğal olarak ben de o orospulara tav olmuş eski mücahitler için hüzünlenirim. Benim de öyle zaaflarım var işte. Gençlik yıllarımda sokak köpekleri için üzülür kediler için ağlardım.
Gece vakti öten kirli çakalların hidayeti için ise tanrıya dua ederdim.
Şimdi benzer duygular o eski pavyon mücahitleri için canlanıyor bende.
Gidenler gitti, ölenler öldü, epeyce ıssızlaştık, yalnızlaştık. Efkârımız berhava oldu. Filistin haberleri kalbimizi katılaştırdı.
Sizin seçim meydanlarında kazandığınız Pirus zaferlerinden geride hiçbir şey kalmadı.
Sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder! Orospuları, pezevenkleri, travestileri Refah Partisine oy vermeye ikna eder, onlara tanrının gafur ve kahhar sıfatlarından bahsederdin. Sonra siyasal İslamcılar seni Siyonist işbirlikçilere oy vermeye, onlara hizmet etmeye ikna ettiler. Ve o güzel hikâye böylece bitti Mukadder!

12 Eylül ihtilali sonrası slogan şuydu; "Ne sağcıyım ne solcu futbolcuyum, futbolcu!" Komünist ya da faşist olmamak için futbolcu olmak daha muteberdi, o meşum günlerde! Türk dostu Jupp Derwall geldi Galatasary'ın başına, Türk futbolcusunu tecavüze uğramış bakire modundan çıkarmaya çalıştı, defans sadece topu kaleden uzaklaştırmak değildir, dedi. Gordon Milne geldi Beşiktaş'ın başına, oyuna geometriyi oturttu. Beşiktaş kanatlarda üçgen palasr yaparak ligde defalarca şampiyon oldu! Jupp Derwall ekolünden Mustafa Denizli yetişti, bilhassa Avrupa'da müdafadan hücuma geçildi. Sonrasında Fatih Terim dönemi başladı, milli takım ve Galatasaray'da. Demirel gibi 7 kere gitti 8 kere geldi. Türk futbolcusunun yeteneğine dayalı güdüsel futbol oynatmayı tercih etti. Kaos futbolu ve hücumda bir öngörüsüzlük. Şenol Güneş ile Türk futbolu ilkel bir pragmatik anlayışa büründü. Bütün bu aşamalarına rağmen Türkiye'de futbol sahada analitik bir oyuna dönüşemedi. Bunu Türk milletinin ekmek tüketme oranına bağlayanlar oldu ama Fransa da benzer oranda ekmek tüketimine sahipti.
Çünkü bizde modern futbolu tanımlayan kavramların çoğu yetersizdir. "Orta şut karışımı" diye bir vuruş tabiri var bizde meselâ! Spor medyasının var olanı abartma, İstanbul takımlarının rakip takımları ayartma, hakemlerin bazı takımları kayırma, spor yorumcularının karakucak yaklaşımları Türk futbolundaki problematiği daha da büyütüyor, sayın okurlar. Ben daha bir müsabaka sonunda sahada oynanan oyunu futbol terimleriyle izah eden bir teknik direktöre denk gelmedim. İyi oynadık, basit gol yedik, hakem yanlış karar verdi, seyirci şöyleydi, hava sıcaktı, rakip oyuncular kötü niyetliydi vs. O kadar çok yapısal sorunu var ki bu oyunun ülkede futbol oynanamıyor. Normalde dokunulmaz olması gereken oyunun kendisi olması gerekiyor. Oyunu inşa etmesi gerekenler oyunu inşa edemedikleri için futbolun dışındakiler o oyuna etki eden herşeye fütursuzca dokunuluyor.
Biraz da alegori yapalım. Biz Maradona'nın veliahtı olarak görülen Ortega'yı İstanbul'da dövmüş bir milletiz. Bizi dünya kupasından kim eleyebilir! Biz hâlâ turnuvadayız! Bütün bunları bir pozisyonla izah etmemiz gerekirse; bir Sivasspor - Trabzonspor müsabakası. Sivassporlu bir kazma bir ikili mücadelede Aleksandr Sörloth'un ayağına tekmeyi indiriyor. Sörloth hakemden bir karar vermesini bekliyor, vermeyince de rakibini itip yere düşürüyor. Hakem Sörloth'u oyundan ihraç ediyor. Sörloth da maç sonunda ayağındaki krampon vidası izlerini çekip medyaya servis ediyor. Şimdi o Sivasspor 1. ligde debeleniyor. O hakemlerden dünya kupasında tek kişi bile yok. Türkiye 2 müsabakada elenmiş durumda. Sörloth ise Norveçle gruptan güle oynaya bir üst tura çıkmış durumda. Yani futbol kendi doğrularına sadakat isteyen bir oyundur. Ve maalesef bu bizde yok.
Biz iki üç tane Avrupa liglerinde yarım yamalak oynamış balon egolu futbolcuları bir araya getirmeyi milli takım kurmak zannetmeye devam edelim. İddia ediyorum.
Trabzonspor'un ikinci forveti Umut Nayır ligde oynadığı 15 maç ile milli takıma çağrılmış olsaydı ve iki müsabakada sadece 45 dakika kendisine şans verilseydi, muhtemelen tek dokunuşla milli takım bugün yoluna devam ediyor olacaktı. Evet, futbolda santrafor oynamak bir ihtisas alanı! Ve Umut Nayır tam da ihtisas gerektiren o işi yapıyor.
Maalesef hücum ve savunma taktikleri, futbolcuların görev ve alan tanımı sarih bir milli takım organizasyonu oluşturulamadı. Avrupa'da ve İstanbul takımlarında oynayan bazı yeteneklerin alışkanlıklarıyla melezlenmiş özünde pragmatik ama gerçekte yerel eklektik bir oyun anlayışıyla çıkıldı sahaya.
Kadro seçimi yanlıştı. Montella'nın milli takım çatısı kurma biçimi yanlıştı. Kamp yeri seçimi yanlıştı. İstanbul medyasının gazladığı abartılı beklenti yanlıştı. Mısır milli takımı teknik direktörü Muhammed Salah'ı 76. dakikada dışarı aldı. Montella Paraguay karşısında Hakan Çalhanoğlu'na ölü haliyle 90 dakika sabretti.
Artık Amerika karşısında A millilerden bir tür Pearl Harbour baskını bekliyoruz. Sert bir oyun, net bir skorla dönmelerini bekliyoruz. Sayın Şobolobinyo şu çeneni bir kapat artık!
Bu akşam bütün kulüplerini dolaştım İstanbul'un! Seni aradım ceza sahası çimlerindeee!

Allah pek ğafur'dur, Mahmut kardeş. Bunu derken de Jaqueline Cha'lel'in Alemen'y El Hub'u adlı oryantal bir şarkı dinliyorum. Biliyorum ikisi bir arada çok mantıksız ama kalbimden öyle geçiyor işte. En azından şimdilik. Hislerine yenik düşmeyi bir zaaf olarak görmek zalimliğin modern bir formu mudur? Ya da mantık iki benzemez üzerindeki Firavun mudur?
Ortanytalist demişken Mahmut aklıma geldi. Bir gensoru önergesi ile oryantal dansçı Özcan Tekgül'ün devlet sanatçılığına mani olan pek mübarek Milli Görüş hareketi çeyrek asırdır siyasal İslamcıların keyfi iktidarına mani olamadı ya! Hah onun için Saadet Partisi genel başkanı Mahmut Arıkan'ın oryantal dansçı Özcan Tekgül'e iade-i itibarda bulunmasını istirham ediyorum. Son çeyrek yüzyılda ülkede yaşanan bu kadar şeyden sonra bu gerekli gibi. Bak Saadet Partisi'nin oyları % 5'in üzerinde görünüyor. Dansöz açılımıyla bu oran % 10'u bile geçebilir. Hem kadıncağız tövbe etti ve yalnız öldü. Hepimizin böyle günahları vardır.
Bu piliçlerin kahir ekseriyesi bizim pek mübarek hareketimizden peydah oldu, onun için Özcan Tekgül'ü affadelim Mahmut!

Gelelim son vitaminsiz komünist Deniz Gökdaş’ın gösterisinin mahiyetine.
Deniz Göktaş önceki gösterisinde tıpkı yazar Franz Kafka gibi hayatla baş edemeyen bir yetersizlik profili çizmişti. Uzun saçlarıyla Oscar ödülünü reddeden Marlon Brando’yu temsilen sahneye çıkan o Kızılderili yerli kız gibi çevresiyle mistik açıdan uyumlu bir hali vardı. Diğer yandan kuluçkaya yatmış gelişime açık ama yaratıcılık açısından kısır bir görüntü vermişti.
Ülkede Kürt etnik milliyetçiliğine sarmış umutsuz komünistler, onun yumurtlayacağı yeni şeyleri bekliyor gibiydi. Tabi bu arada her anlamlı günde Ankara ovasında bir takım kılıksız komünistlerin nümayiş yaptığı kolluk güçlerince gözlemlenmiştir.
Aslında bu tür vitaminsiz komünistler ergenlik dönemini geçip yaşları kemale erince rahmetli Engin Ardıç’ın dediği gibi “Dangalak Sosyal Demokratlar” sınıfına terfi ediyorlardı. Ya da akıllanmamakta direnenler diğer marjinal komünistler gibi İstanbul sermayesinin tetikçiliğini yaparak tekaüt günlerini bekliyorlardı. Sonuçta komünistliğin de bohem süreçleri vardı.
Yani komünistler açısından siyasal İslamcıların iktidarında ülkede durum pek verimli sayılmazdı. İşte bu kısır şartlarda siyasal İslamcıların pek bi ceberrut iktidarında bu komünist peydah oldu. Türk mizahının diktatörlük korkusu bir komünistin gözünü karartmasıyla neticelenmiş gibi görünüyor.
Deniz Gökdaş’ın Harbiye’deki gösterisi ise Lenin’in ve Stalin’in yıkılmış kelle büstü üzerinden kurgulandı. Akılsız bir komünistin sosyo-politik açıdan akıllı bir tercihi gibi görünüyor. Bay en başkana “senin de sonun Stalin kırosu gibi olacak. Cenabet bir komünist olarak tüm medeni cesaretimi kuşanarak seni bu sahneden uyarıyorum.” mesajı taşıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteri birçok açıdan başarılıydı. Mesela uzun zamandır bu kadar kompakt bir gösteri izlememiştim. Deniz Gökdaş gösterisinde seyirciyle fazla sırnaşmadı.
Ama gösterisinde seçtiği konular tartışmaya açıktı. Mesela benim ziyadesiyle irrite olduğum ülkedeki Alevi mağduriyeti vurgusu. Belli ki Alevilik Deniz Gökdaş’ın kimliğinin bir parçası. Ama ülkede Alevi mağduriyeti olarak gördüğü şey aslında bugünkü iktidarı var eden şeydi. Bu iktidar geçmişteki siyasi varlığını başörtüsü mağduriyeti üzerine inşa etmişti. Oysa geçmişte başörtüsü yasağına imza atan hakimlerin ve savcıların kahir ekseriyeti Aleviydi.
Evet bugün ülkede var olan siyasal İslamcılar utangaç bir diktatörlükten tam diktatörlüğe geçme eğilimindeler. Ama bu diktatörlük dün ülkede tesis edilmiş örtük Kemalist askeri diktatörlüğün kaçınılmaz sonucuydu. Matruşka bebekler gibi biri diğerinin içinden çıkıyor. Yani felsefi açıdan bakıldığında gösteri tam bir fiyaskoydu.
Gösteri konuları itibarıyla sol literatürün ipe sapa gelmez hezeyanlarına boğulmuştu. Mesela ülkede Kürt etnik milliyetçiliğine sarmış komünistlerin siyasi sefaletinden hiç bahsedilmemiş.
Artı Ekrem İmamoğlu gibi tepeden tırnağa sağ profilli Karadenizli bir müteahhidin solu, CHP’yi ve ülkeyi kurtaracak bir umut olarak görülüyor olması komik değil trajikomikti.
Deniz Gökdaş’ın gösterisinde denizden çıkan dalgıçlar metaforu üzerinden haşemayla denize giren başörtülü kızlara yapılan Sin Kaflı küfür tek kelimeyle bel altıydı. Ve bu küfrün ciddi bir kontrası olacak Deniz’e! Ülkenin Kemalizm’den Kezbanizm’e nasıl evrildiği ayrı bir tartışma konusu elbette ama bu tartışmada direkt küfretmek komünistler aleyhinde bir penaltı kararını gerektiriryor.
Trabzon KTÜ üniversitesi için “kötü üniversite yoktur, KTÜ vardır” denilir. Belli ki Deniz Gökdaş bu işe başlar başlamaz KTÜ yola düşmüş.
Trabzon demişken, Trabzonlu komünistler TKP kongresine “Biz buraya Allah’ın kitabını inkar ederek geldik, Karl Marks, Engels, Stalin de neymiş!” diyorlardı. Siz de o sahneye etnik Kürt milliyetçiliğine, İstanbul sermayesinin militanlığına sarmış, Karadenizli bir müteahhide kuyruk olmuş sol döküntülerinin hezeyanlarını eleştirmek yerine siyasal İslamcı bir iktidarın defolarına meydan okumak için mi çıktınız? Öyleyse müsabaka yeni başlıyor.
Yaşlı bir solcunun da dediği gibi “Meğer komünizm mücadelesi olarak yaşadığım bütün bu buhranlar koca bir vehimmiş.” mesabesinde bir takım sayıklamalardan ibaret bir gösteri peygamberliğinden rol çalan alelade şeyler.
Diğer yandan Deniz Gökdaş’ı devletçi komedyen Adanalı Ali Congun’un ülkeye komünizm getirememiş Ankaralı beceriksiz komünist versiyonu olarak değerlendirmek de mümkündür.

Her kayıp yılına bizzat şahit olduğum bir turizm mekânı olarak Uzungöl meselesi.
Uzungöl’ün ta çocukluk yıllarımdan bugüne tanınmayacak derecede bir değişim geçirdiği yalın bir gerçektir. Benim ilk hatırladığım Uzungöl üç beş evin olduğu, göz alabildiğine sarı lahana çiçeklerinin boy verdiği bir ıssızlıktı. Ortasında tesis demeye bin şahit gereken basit bir yapı vardı. Yamaçta kümelenmiş kestane karasından ahşap evler aşağı tarafta ise derme çatma dükkanların olduğu basit bir köyden ibaretti. Yukarı düzlüklerinde inekler otlardı. Köyün diplerinde ise mısır tarlaları boy verirdi. Ama bakıldığında masmavi çamlarla çevrili o manzara muhteşemdi. Kümeslerin etrafında atmacalar süzülürdü.
Aradan geçen on yıllar içinde Uzungöl büsbütün değişti. Otellerle, hediyelik eşya satan dükkanlarla, kafeteryalarla, oyun alanlarıyla dolup taştı. Bu düzensiz büyümeye karşı kamuoyunda ciddi bir itiraz yükseldi. Ama zamanla oteller, dükkânlar ahşapla kaplandı. Derme çatma yapılar yıkıldı. Yolları peyzaj düzenlemeleri yapıldı. Belki birçokları için artık o eski Uzungöl yok ama ortaya çıkan şey bambaşka ve ciddi bir şey. Uzungöl artık ülkenin ve dünyanın aktığı ciddi bir turizm merkezi. Bazılarının mızmızlanmaları bir yana Uzungöl hâlâ her haliyle güzel. Bir kere içiyle dışıyla müthiş bir floraya sahip. Havası ve suyu hala hayat dolu. Daha önce şikâyet konusu edilen birçok şey halledilmiş.
Oteller, lokantalar, kafeteryalar, hediyelik eşya dükkanları gayet düzenli ve temiz. İnsan yoğunluğuna rağmen Uzungöl’de bir nizam intizam gözlemleniyor. Bir sorun çıktığında yetkililerce anında müdahele ediliyor. Uzungöl’deki turistlerin çoğu Arap ülkelerinden. Uzungöl’de o kadar dolaştım, o kadar gözlem yaptım Araplarla ilgili en küçük olumsuz bir şeye denk gelmedim. Onlarda hayatın akışı içinde medeni bir ritimle eriyip gidiyorlar. Yani sosyal medyada maksatlı olarak kopartılan gürültünün gerçek hayatta bir karşılığı mevcut değil. Meselâ Katarlılardaki medeni tavır maalesef bizim ülkemizdeki birçok insanda yok.
Doğa müzesini gezen, kafasına takılan bir konuyu çekinmeden soran Arap kızlar var. Yani Uzungöl’ü gezip dolaşan, yemek yiyen, alışveriş yapan, eğlenen herkes bir şekilde halinden memnun. Elbette ufak tefek sorunlar da mevcut Uzungöl’de. Meselâ tur otobüslerinin Uzungöl’ün içine sokulmasına müsaade edilmesi saçmalık. Uzungöl Camii’nin iç dekoru çok kötü. Uzungöl’ün berrak suyunun tabanında görülen çöpler. Ama bunlar küçük dokunuşlarla yapılabilecek şeyler.
Uzungöl her şeye rağmen hâlâ güzel. Seyir terası, Karaster yolu, Demirkapı yolu, bentler, balık tesisleriyle hâlâ albenisi olan bir yer. Bence son düzenlemelerle modern bir görkeme büründü Uzungöl. Kanaatimce jandarma karakolunun yanından çam ormanının üstünden ilk yaylaya kadar güzel bir teleferik sistemi yapılırsa harika olur. Çünkü orada Uzungöl’ün turizm destinasyonuna dahil olabilecek enfes bir yayla var.

Komünistler dağılın, sulu esprilerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!
Aslında iktidar şansı olmadığı sürece komünizm, sosyalizm, sosyal demokratlık, sol vs. gayet zevkli konulardır.
Meselâ ben komünistlerin Marksist, Leninist, Stalinist kıroya benzeyen ahmak tiplerini severim. Maoist ve Kemalist kuyruklu olanlarından nefret ederim. Hele Türkiye’deki gibi “halkların kalleşliği”ni savunan etnik Kürt milliyetçiliğine seğirtmiş, varlığını İstanbul sermayesinin tetikçiliğine adamış olanlardan hiç hazzetmem. Lisede matematik öğretmenimiz şöyle derdi. “Ahmaklık da bu ışınlar gibi sonsuzdur!”
Komünizm savunması Mustafa Suphilerden, Sebahattin Alîlerden, Yaşar Kemallerden, Ruhi Sulardan, Deniz Gezmişlerden, İbrahim Kaypakkayalardan, Mahir Çayanlardan düşe düşe sahne soytarılığına kadar düşmüş durumda.
Aslında bizde komünizm bunun evvelinde Cihangir solculuğu diye daha kötü bir yola düşmüştü. Bu dibin de dibiydi.
Daha önce de dediğim gibi; bizdeki komünistler “Yarimin yanağından başka her şeyi paylaşırım.” derler. Ama liberal ekonomiden domuz gibi para kazanırlar, halka da zırnık koklatmazlar.
Daha bu yaşıma geldim, kolhozdan geliyorum, gulakta çalışırken yoruldum diyen yerli ve milli bir komüniste rastlamadım.
Maçoğlu gibi en halkçı olanları ise Tunceli kırsalında nohut yetiştiriyordu. Onun komünizmin ulviyeti için yetiştirdiği nohudu Kanadalı bikinili kızlar birkaç günce yetiştiriyordu.
Dediğim gibi komünizm bizde mizah konusudur, gayet eğlencelidir.
Komünizmin sığındığı en son kale “Ölü Deniz!” adlı bir subukluktan ibaret.
Lenin’in Stalin’in devrik büstü önünde karşı bir diktatörlüğe atfen metafor kullanılmış bir cenabet komünist örneği. Neylersin ki vakit daralmakta. Yasal mermisiyle bir komiser yaklaşmakta.
Örgütsel amaçlar doğrultusunda ideolojik bir gösteri desek öyle bir şey de değil. Siyasi klişeler üzerinden 25 yıllık siyasal İslamcı iktidara muhalif herkesi okşayıp gıdıklamadan ibaret patolojik bir sayıltı.
Meselâ şöyle bir şey olsa benim ilgimi çekerdi. SSCB döneminde Moskova’dan Bakü’ye gönderilmiş talimatlar ve yoldaşlara yapılan konuşma metinleri. Bu sululuklarla pek bir komünistsiniz yoldaş Göktaş!
Bizde devlet kafayı çekmiş, laf anlamaz ormancı gibidir. Onun için bir komüniste hiç acımazlar, ters kelepçe takıp götürürler merkeze!
Arada bir zılgıt verelim ki, etnik Kürt milliyetçiliği konusu da pekişsin.
Bir komünistin “dinbaz bir iktidarı” eleştirerek kazandığı parayla yurt dışına gezmeye gitmesi; emek sermaye çelişkisinden çok komünist soytarılığın ahlak çelişkisi gibi görünüyor.
Şayet Kuzey Kore, Küba’da tatile gitmediyse.
Geçiyor önümden posbıyık Deniz yoldaş, suçu örgütsel amaçlar doğrultusunda sululuk yapmakmış anladığım kadar!
Bu Deniz, Deniz Gezmiş zamanında olsaydı devrimci hareketi sulandırmak suçundan örgüt tarafından infaz edilirdi.
Ben komünistin ilkeleri uğruna idam sehpasında sallananını severim. Liberal düzen içinde komünizmin efkârını halka pazarlayıp cebini dolduran palyaçoları değil.
Oflu hocanın da dediği gibi, “Bilhassa siz komünistler çok cenabetsiniz!” Yıkanıp paklanmanız lazım. Emek sermaye çelişkisinden önce ahlaki tutarsızlıklarınızla yüzleşmeniz lazım.
Nasıl oluyor da bizdeki komünistler CHP gibi kallavi bir hırsızın peşine düşmüş bir partiye kuyruk olabiliyor, ondan gelecek umabiliyorlar. Bu ne yaman çelişkidir!
“Kiraz ağacında yırtılan gömleğim.” Hani benim komünistliğim nerede?

Bir modern yamyamlar ittifakı olarak NATO bahsine gelecek olursak.
II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın Avrupa’yı işgali sonucunda kurulmuş bir pakttır.
Avrupa’yı bu paktta tutmanın görünürdeki gerekçesi bir gün Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği paranoyasıdır.
NATO esasında Amerika’nın Doğu Avrupa, Akdeniz, Orta Doğu ve diğer coğrafyalarda yaptığı darbelerin, çıkardığı iç savaşların, askeri müdahalelerin açık bir aparatıdır.
Bunun en bariz örneği Amerika’nın NATO üzerinden bazı ülkelerde yaptığı askeri müdahalelerdir.
NATO Amerika’nın Irak işgalinde var.
NATO Amerika’nın Afganistan işgalinde vardı. Türkiye NATO adına o savaşa birlik göndermişti.
PKK terör örgütünü 40 yıldır ülke içinde örgütleyip binlerce insanın ölümüne sebep olan bu NATO işte!
Kuzey Afrika’da Libya’yı bombalayıp Muammer Kaddafi’yi halkına katlettiren bu NATO!
Hiçbir haklı neden olmaksızın Ukrayna’da Rusya’yı provoke edip savaş çıkartan yine bu NATO!
Türkiye’nin güvenliği için dahil olduğu askeri pakt işte bu cenabet Haçlı güruhu.
Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan’ın Anadolu içlerinde kılıçtan geçirdiği Haçlı çapulcu topluluğu işte Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı bu NATO’nun dedeleri.
Bu barbarlar topluluğu dağılmasın diye çırpınanlar ise bizdeki siyasal İslamcılar.
Meşruiyetlerini halk yerine Türkiye’nin NATO üyesi statüsünden alıyorlar.
Rusya’ya karşı Avrupalıların kınalı götlerini korumak için siyasal İslamcılar Türk ordusunu Haçlılara yedek asker yazıyorlar.
Dünyanın her yerinde G-8‘lere, NATO’ya karşı protestolar, gösteriler yapılabiliyor.
Türkiye’deki Siyonist İslamcılar bu türden medeni teşebbüslere asla müsaade etmiyor.
Yani bizdeki siyasal İslamcılar gâvurun tezgâhından rol çalan çok daha büyük gavur mesabesindeler.
Eskiden Kemalistlerin Müslümanlara yaptığı gaddarlığı şimdi onlar NATO karşıtı gösteri yapan komünistlere ve Müslümanlara yapıyorlar.
Siyasal İslamcılar bu halleriyle Haçlılarla ve Siyonistlerle aynı safta olduklarını tescilliyorlar.
Bu baskılardan maksat Rusların Avrupalıları öpmesine mani olmak.
Diğer yandan NATO yeni karargâhını Türkiye’de kurarak sadece Haçlı yayılmacılığını sürdürmüyor, aynı zamanda Orta Doğu’da büyük bir işgalin öncülüğünü yapan İsrail’e yeni bir kalkan sağlıyor.
Nasıl ki Arap ülkelerini İbrahimi antlaşmalarla bağlayıp İran’a saldırmışlardı, şimdi aynı şeyi NATO güvenlik mimarisi üzerinden Türkiye ve Türki ülkelerle kurma derdindeler.
Sonuçta ülkeyi BOP eşbaşkanlığı görevini yürütmüş tek adam rejimi yönetiyor.
Ne diyordu rahmetli Necmettin Erbakan; AKP’yi Siyonizm kurdu, Siyonizm’in görevi şartlar ne olursa olsun AKP’yi iktidarda tutmak, o arada kendi işgal planlarına devam etmektir.
Necmettin Erbakan’ın siyasi öngörülerinden henüz isabetsiz çıkanı olmamıştır.
Siyonizm 25 yıldır AKP’yi iktidarda tutuyor. Irak, Libya, Suriye halledildi. İran şu ana kadar Siyonizm’e sorun çıkaran tek ülke oldu.
Amerikan başkanı Donald Trump bu iktidarı o kadar övdüğüne göre Amerika’nın, İsrail’in Türkiye’den isteyip de alamayacağı hiçbir şey yok demektir. Bu haliyle Türkiye Beştepe burçlarına Siyonizm bayrağı çekilmiş bir ülkedir.
Çünkü bu ülkeyi yönetenlerdeki gavurluk ne Haçlılarda, ne Amerikalılarda, ne de azılı Siyonistlerde mevcuttur. O gavurluk bütün diğer gavurlukların üzerinde bir gavurluktur. Ve o gavurluk bugün ne komünistlere ne Müslümanlara ne de Türk halkına göz açtırmaktadır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 101

Milli Görüş'ün kurucusu Necmettin Erbakan, o zamanki deyimle yüksek makine mühendisi.
Fazilet Partisi genel başkanı Recai Kutan Bey, o zamanki adıyla yüksek inşaat mühendisi. Barajların yapımında çalışmış rahmetli.
Saadet Partisi'nde genel başkanlık yapmış Temel Karamollaoğlu Bey, tekstil mühendisiydi. Manchester Üniversitesi'nden mezundu.
Saadet Partisi'nin son genel başkanı Mahmut Arıkan Bey ise inşaat mühendisi. Yani bir nevi Kayserili müteahhit!
Bu mühendislik anlayışının siyaseti yorumlama biçimi şu sloganda dışa vuruyor. "Hayra motör, şerre fren!"
Görüldüğü gibi rahmetli Erbakan hocanın hatırasına hürmeten siyaseti otomobil üzerinden yorumluyorlar.
Ezcümle yarım asırlık Milli Görüş hareketin siyasal refleksleri yüksek mühendisliğin sınırlarını aşıp modern bir topluma nüfuz edemiyor.
Onun için öteden beri dostlarımıza ısrarla sosyoloji, toplumbilimi, psikoloji, felsefe okuyun, öğrenin diyorduk. Zira bu zincirleme mühendislik aklı maalesef bu toplumun sosyo-politik gerçekliğini ıskalıyor. Meseleleri sınıflandırmada, onların çözümüne ilişkin siyasi söylem üretmede mühendislikle sığlaşmış bir evrende debeleniyoruz.
Saadet Partisi'nde mesele geçmişten gelen mühendis temelli bakış açısı. Ve bu yapısal meselenin kısa dönemde değişmesi ve bu zincirin kırılması zor görünüyor.

Ben Kemal, Bay Kemal, CHP’nin başına geliyorum!
Türk demokrasi tarihi hiç bu kadar renkli olmamıştı.
Hikâyenin özeti şudur. Ekrem İmamoğlu İstanbul belediye başkanı seçilince CHP genel başkanlığını gözüne kestirdi. Oradan da ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde başkan seçilirim, hesabı yaptı.
Bunun için İstanbul’daki müteahhitlere salma vurdu. Toplanan parayı da CHP genel kongresinde delegeye dağıtıp kendi adayını genel başkan seçtirmeye çalıştı. Ama para delegelere dağıtılamadı.
Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğunu Özgür Özel’e kaptırdı.
Bu durumda CHP’nin içinden bir grup hukuki açıdan buna itiraz etti.
Aslında buraya kadar her şey normal. Yani öteden beri Türk siyasetinde ideolojik saiklerle başına buyruk takılan CHP’yi iç işleyişi bakımından demokrasiye zorlama durumu söz konusuydu.
Ama AKP iktidarı bu durumu CHP’yi köprü pozisyonunda tutup siyaseten puan kazanmak için bir fırsata çevirdi.
AKP iktidarı CHP’yi ideolojik saplantılarından arındırıp ülke siyaseti ile ilgili sorumlu ve halkın değerleri ile barışık bir yapıya dönüştürmek için uğraştı da. Ama bunun pek mümkün olamayacağını gördü. Çünkü CHP ülke adına sorumlu siyaset yapmakla siyaset esnaflığı yapmanın birbirinden farklı şeyler olduğunu henüz idrak edebilmiş değil.
Bu durumda da AKP çeyrek asırdır tek başına iktidar olmanın keyfini sürüyor.
Yani CHP’nin son kongresinin hukuken geçersiz sayılması ve mevcut genel başkanının mutlak butlan kararıyla önceki genel başkana tevdi edilmesi hukuki açıdan normal bir durum.
Bu hukuk normlarının AKP’ye uygulanıp uygulanmadığı ise başka bir konudur.
İşin ilginç tarafı bunun Türk demokrasi tarihinde bir ilk olmasıdır. Dahası aynı durum diğer partiler için de geçerlidir.
Türk demokrasi tarihi iradeleri genel başkanları tarafından ipotek edilmiş siyaseten ölü doğmuş partiler tarihidir. Maalesef durum budur. İlk kez bir mahkeme kararıyla bu kötürüm durumun dışına çıkılıyor.
Bir de vakti zamanında Kemal Kılıçdaroğlu’na “Piro!” diyenler, kedisine “Şero!” diyenler şimdi ona “Şer odağı!” diyorlar. Herhalde dünya siyaset tarihinde CHP gibi gerçek bir sebep olmadan bir genel başkanı seven sonra ondan nefret eden, ideolojik patronluğuyla böyle sırnaşan ikinci bir parti yoktur.
Oysa CHP açısından durum gayet sarihtir. Bir parti kongresinde delegenin iradesini kanun dışı yollarla etkileyerek bir genel başkan seçmek hukuken mutlak butlanı yani geçersiz bir işlemi doğurur. Bu karar sonuçları itibarıyla her ne kadar siyasi gibi görünse de özünde hukuki bir karardır.
Sonuç; hiçbir parti iç işleyişi itibarıyla hukukun dışına çıkarak ülkede siyaset tesis edemez. CHP yönetimi Türk demokrasisinde ülkenin gerçek gündemini ıskalayarak kendisiyle sırnaşmanın bedelini bu hukuki kararla ödüyor.

Yeni başlayanlar için CHP'nin yapısal otopsisi.
CHP Türk demokrasisinin henüz ergenlik döneminden bir türlü çıkamamış ergen çocuğu mesabesinde bir partidir!
CHP ideoloji olarak modernliği benimsemiş bir parti olduğundan politik anlamda sahici bir ideolojisi yoktur. Onun için de ülkeyi ilgilendiren meselelerde siyaset üretemez. Böyle bir kaygısı yoktur.
Varlığı kendinden olduğundan sadece siyaset esnaflığı yapar.
CHP'nin ideolojik temelindeki Kemalizm, pratikte Komünizmle sırnaşan eklektik bir ideolojiydi. 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği çökünce Türkiye'deki Kemalizm de murt gitmiş oldu.
Zannedildiğinin aksine CHP modern ve yenilikçi bir parti değildir. Son derece muhafazakâr bir partidir ve değişime kapalıdır. Modern dünyanın en gerici partisidir, denilebilir.
CHP yönetim anlayışı olarak ülke ve dünya gerçekliğinin gerisinde kalmış bir tür Politbüro yapısına sahiptir. Gerçek bir sebep olmaksızın ideolojilerinin hijyenik olduğuna inanırlar.
Ülke siyasetindeki genel tutumları "İstemezükçü tavrıyla!" paslı çivi gibidir. Bu haliyle AKP'den daha Allahlıktır CHP!
AKP'nin Türk siyasetinde çeyrek asırdır tek başına iktidar olmasının nedeni CHP'nin ülke meselelerine nüfuz edemeyen ideolojik ve halka karşı kullandığı üstenci dilidir. CHP, Ekrem İmamoğlu ile kısmen liberal bir hüviyet kazanıp hem kendisini hem de ülkeyi dönüştürme fırsatı vardı. Maalesef bu fırsat hukuksuz uygulamalarla heba edildi.
CHP'nin belediyeleri Fidel Kastro'nun Kübası gibi, zamanın gerisinde kalmış, demode ve de sahipsizdir.
Dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. CHP'lilerin dünya gerçekliğinden kopuk tuhaf politik fantazyaları mevcuttur.
Onlar hâlâ 100 yıl önce olduğu gibi bir Osmanlı Paşasının Samsun'dan karaya çıkıp ülkeyi bu "dinci" siyasal İslamcıların elinden kurtaracaklarına inanıyorlar.
Hem böyle inanıyorlar hem de silah fuarında gidip balistik füze önünde poz veriyorlar. Akılla mantıkla izah edilemeyecek böylesine paradokslara sahiptirler.
Mao'nun kurduğu komünist Çin devlet eliyle kapitalistleşti ve dünyada söz sahibi oldu. Biz hâlâ CHP'nin ideolojik fantazyalarını dinlemekle meşgulüz.
CHP bu haliyle yapısal bir soruna dönüşmüş durumda ve sadece kendini değil ülkeyi de öğütüyor.
Özgür Özel'in siyasi çırpınışında "mutlak butlan"ın geçersizliğine dair hukuki bir gerekçe söz konusu değil. AKP iktidarı CHP'yi köprüde yakaladı, puanlar alıyor ama insaflı davranıp tuş etmiyor.
Türkiye'de hukuk, iktidarın dışında ciddi bir konudur. CHP genel kongresini kurallar içinde yapıp makul bir genel başkan seçerse ve sorumlu muhalefet konusunda ciddiyetini takınırsa cici demokrasimizde hiçbir sorun kalmaz.
En azından askerin gölgesinden kurtarılmış demokrasinin kemale erişine hep birlikte şahit oluruz, efendim.

Trabzonspor – Konyaspor Türkiye kupası finaline dair.
Türkiye’de futbol zaman ayırmaya değmeyecek kadar güdük bir oyun olarak oynanıyor. Türk hakemler futbolun sivil ruhundan bihaber spor memurları. Bir türlü oynanamayan bir oyunu saçma sapan kararlarla daha da öldürüyorlar. Türk futbolcular ise oyundaki yetersizliklerini rakibe karşı psikopatlıkla takviye ediyorlar. Bilhassa yerli teknik direktörlerin çoğu futboldan geldiği için insan psikolojisi ve oyundaki taktiksel derinlik konusunda yetersizler. Hal böyle olunca Türkiye’de futbol salt bir fiziksel boğuşma düzeyinde oynanıyor. Yabancı oyuncular da bu kısır rekabette verimli olamıyorlar. Türkiye’de futbolun özeti budur.
İstanbul’da oynanan Freiburg – Aston Villa müsabakasında oynanan futbolu ve tribünleri düşünün bir de bizdeki en kallavi derbi müsabakalarını. Arada dünya kadar fark var. Birinde futbolcu nerede duracağını, ne zaman topla mesafe katedeceğini, ne zaman pas vereceğini biliyor. Bizde takımlar gömülü bir dizilimde topu atacak adam arıyorlar, iki adım atmadan topu kaptırıyorlar. Sıkışınca kaleciye geri pas yapıyorlar. Topu oyuna sokmak her takım için ciddi bir güvenlik meselesi. Birinde oyunun ciddi bir hikâyesi var, diğerinde ise her pozisyonda hakeme itiraz eden, beklentiyi hakem kararlarına bağlamış tiyatral bir durum var.
Birinde her açıdan ciddi bir futbol kültürü gözlemlenirken diğerinde futbolun oynanmaması için her türlü kepazelik söz konusu. Onun için Türkiye’de futbol zaman ve enerji kaybıdır ve izlenmeye değmez. Gidin Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuyun, Puslu Kıtalar Atlası’nı okuyun, Bülbülü Öldürmek’i Suç Ve Ceza’yı tekrar okuyun.
Müsabakaya gelirsek; Trabzonspor oyuna iyi bir momentumla başladı. İlk yarıda oyunu her açıdan domine etti. İkinci yarıda Konyaspor’un tesadüfi golüyle oyunun kontrolünü rakibine bırakır gibi olduysa da Trabzonspor toparlanıp müsabakadan galip ayrılmasını bildi. Ve Türkiye kupasını 10. kez kazanmış oldu. Bu kadar çirkin bir kupa için değer miydi gerçekten bilmiyorum. Hele bir süper kupa var köyde rahmetli anneannemin üzerinde odun kestiğimiz kütükler olurdu, aynı ona benziyor.
Zaten birçok şey bu ülkeye yakışmıyor. Alman’ı İngiliz’i gelip İstanbul’u insan gibi geziyor, birasını içiyor sorun olmuyor. Trabzonspor taraftarı Antalya şehrine giremiyor, ormanlardan dolaşıyor. Freiburg taraftarlarının tribündeki koreografilerine bakıyorsunuz, bir de mağaradan yeni çıkmış gibi sahaya sis bombası atan Konyaspor taraftarlarına bakıyorsunuz, fark epeyce büyük. İlkinde bir futbol kültürü var, diğerinde ehlileşmesi zor bir psikopat profili var.
Trabzonspor kendisine saygılı davranmayan her rakibi o ya da bu şekilde bir alt lige gönderir. Antalyaspor, Trabzonspor gibi Türk futbolundaki en ahlakçı bir takıma saygısızlık yapmasının bedelini bir alt lige düşerek ödedi.
Fatih Tekke'ye gelirsek; Ağustosta Görüşürüz!

Türk demokrasisinin tantanalı bir evreden geçtiği şu günlerde ülke olarak ilginç gelişmelere şahit oluyoruz.
İşin özeti şudur. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcılar, CHP’yi dayandığı Alevi geni üzerinden türettiği bir siyasi figürle vurmayı başardı. Siyasal İslamcılar bu siyasi hamleyi kusursuz bir strateji ile gerekleştirdiler.
Ben bu işin daha farklı olacağını düşünmüştüm. Tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi CHP’lilerin de genel merkezi koruma adına şarap kasalarını siper edip ellerindeki çakaralmaz tüfeklerle kralın askerlerine direneceğini hayal etmiştim. Ama maalesef umduğumuz gibi olmadı. CHP’liler cumhuriyetin kurucu partisini Bay Kemal’in şüpheli demokratlığına terk edip gittiler.
CHP’nin devrik genel başkanı Özgür Özel’in yağmurda ıslanmış gömlekle yaptığı Che Guvearamsı yürüyüş Türk demokrasi tarihinin en arabesk eylemi olarak tarihe geçti. Zira Özgür Bey bu hayhuyun arasında atlet giymeyi unutmuş, ıslak gömleğiyle transparan bir görüntü vermiş.
Artı CHP’nin devrik genel başkanının mahkemeden gelmiş bir tebligatı yırtıp atması, bir TOMA’nın üzerine çıkıp öfkeli ardıllarına hitap etmesi, o esnada Bay Kemal taraftarlarının genel merkezde çikolata yiyor olmaları akıl almaz gelişmelerdi.
Hukuk kafasını kaşımaz. Genel merkezi boşalt ve anahtarları Bay Kemal’e ver! Emir buydu. Buraya kadar olanı işin mizahi kısmı, esası ise şudur.
CHP geçmişte askeri vesayetin gölgesinde siyaset yaparken, bürokraside memur iktidarını sürdürürken, askerin postmodern darbelerini alkışlarken hiçbir zaman hukuku hatırlamadı.
Napolyon Bonapart’a atfedilen bir sözdür. “Süngüyle iktidara gelebilirsiniz ama süngünün üzerine oturamazsınız.” CHP’nin ülkenin kurucu partisi olduğu hususunda kimsenin şüphesi yok. Ama süngüye yaslanarak iktidarda kalmaya çalışmak günümüz dünyasında imkânsıza yakın bir şey.
Türkiye gibi bir ülkenin siyasetinde ideolojik üstünlük varsayımıyla patronluk yapılamaz. Sadece toplumun tümüne hizmet üreterek, meselelere çözüm üreterek belli bir dönem iktidarda kalabilirsiniz.
Dahası kongresini hukuka uygun şekilde yapmaya muvaffak olamayan bir partiye ne kadar güvenebilirsiniz? Dün CHP Anayasayı ve hukuku önemsemiyordu bugün ise siyasal İslamcı iktidar hukuku önemsemiyor. “Biz hepimiz Turhallıyız, biz bize benzeriz!”
Geçmişteki bir hukuksuzluk bugün siyasal İslamcılara hukuk keyfiyetini siyasal amaçları için hoyratça kullanma fırsatı veriyor. Biz sıradan vatandaşların suçu ne?
CHP dün Kemal Kılıçdaroğlu’nu ülkenin tek umudu, Alevi evliya olarak görüyordu, bugün aynı adamı hain ve iktidar ajanı olarak görüyorlar. Ülkenin kurucusu bir partinin hukuk konusunda, partiye genel başkan seçme konusunda bu denli tutarsız davranmaya hakkı var mı?
CHP’liler basit gerçekleri yok sayarak günümüz ülke ve dünya siyasetinde var olabileceklerini sanıyorlar. Sanki hukuk onları bağlamıyor. Ciddi bir körlükleri var.

Son çeyrek asırda Türkiye her alanda hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşadı.
Bu değişimden ülkedeki siyaset kurumu da nasibini aldı. Bu değişim siyasetin yüzeydeki köpük tartışmalarından ziyade derinlerdeki yapısal alanda yaşandı. Siyasal İslamcıların yüksek mühendisliğe dayalı hizmet anlayışlı politikaları ile modernist tayfanın ideolojik takıntılı siyaset anlayışı birbirinden ayrıştı. Bugün Türk siyasetindeki bu yapısal fark Türk demokrasisini yeni bir yapılanmaya zorluyor. CHP’nin üstesinden gelemediği şey tam olarak budur.
Bu değişim vetiresinde CHP, Kemal Kılıçdaroğlu’dan “Gitme diyeydim Özgür’üme!” tavrı bekliyor ama siyasetin kendi doğası gereği Bay Kemal Boston Dynamic robot fabrikasından çıkmış mekanik bir Alevi gibi davranıyor. Bay Kemal’in eli, dili, beli pek bir dinamik.
Diğer bir siyaset teorisine göre ise; siyasal İslamcılar Kürdopat politikacılarla yürütülen Çözüm Süreci’nde yolun sonuna gelindiğini görüyorlar. Yapılacak yeni anayasaya destek bulabilmek için mutlak butlan ile CHP’den kendilerine uyumlu kallavi bir parça koparma stratejisi yürütüyorlar.
Ülkede bütün bunlar yaşanırken Türkiye’nin demokratikleşme serüveninde Batı’nın hiçbir zaman ciddi bir özne olmadığı gerçeğiyle yüzleştik. Bazı CHP’lilerin biber gazı bulutu içinde Langa hıyarının acı tarafını ısırmış gibi ağlıyor oluşu Avrupalı, Amerikalı demokratların insani hislerini harekete geçirmemiş. Türk siyasetinde demokrasi dışı unsurlara yaslanarak muktedir olmuş CHP, paradoksal olarak Türk demokrasisinin mağduru bir görüntü veriyor.
Türk demokrasisine bizim de şöyle küçük bir katkımın olmuştu, efendim. İktidarın tutarsız ve yetersiz icraatlarını eleştirirken defalarca “bay potansiyel başkan”, “bay en başkan” tabirini kullanmıştık. Bir sabah haberleri okurken “Bay Kemal!” tabiriyle karşılaşınca epeyce şaşırmıştım. Farkına varmadan CHP’nin genel başkanının isim babası olduğuma şahit olmuştum.
Kemal, yiğidim, önce Bandırma vapuruyla Samsun’a çıkmanı, sonra Sivas Erzurum’da kongreler yapmanı, ardından Ankara’ya CHP genel merkezine gitmeni, ardından küreselcilerin güdümündeki iktidar görevini yapamamaktadır, madenlerimiz bize aittir, milletin azim ve kararı ülkeyi kurtaracaktır, şeklinde açıklama yapmanı, ideolojik CHP’lileri İzmir’den denize dökmeni ve akabinde tek adam rejimini kaldırmanı bekliyoruz.

Yapay zekâ ile üretilen saçma sapan görseller ve de yazınsal şeylere dair.
Evvelemirde söylemek gerekir ki, gerçek bir insanın elinden ve zihninden sanat, edebiyat ve fikriyat adına neşet etmiş her şey benzersizdir.
Yani bilirsiniz ki o eserin, metnin ya da fikrin gerçek bir sahibi vardır. Takdir etseniz de kayıtsız kalsanız da o şeyi sizin gibi bir insana ait olduğunu bilirsiniz.
Oysa yapay zekâ denilen faili meçhul bir şeyden neşet eden şeylerin insan ruhuna temas eden bir yanı, bir sevimliliği yoktur.
Aslında yapay zekâ denilen ucubenin ucuzluğunu şöyle bir misalle izah etmek mümkündür.
Öldünüz ve cennete gittiniz. Ama dünya hayatında sevdiğiniz insanlardan hiçbiri yanınızda değil. Hepsi cehennemde ceza çekiyorlar. Doğal olarak cennette olsanız bile mutlu değilsiniz. Cehennemle aranızda bir perde var, orada ne olup bittiğini göremiyorsunuz.
Tanrı size cennette olduğunuz halde neden mutsuz olduğunuzu soruyor. Siz de "Tanrım dünya hayatında sevdiğim insanlardan hiçbirisi burada değil, nasıl mutlu olayım!" diye ona sitem ediyorsunuz.
Siz altın sırmalı giyitler içinde elinizde asayla otururken huzurunuza tek tek sevdiğiniz insanlar getiriliyor. Siz de tahtınızdan kalkıp onları selamlıyorsunuz. Onlara yaklaşıp hepsini tek tek kucaklıyorsunuz. Fevkalade mutlu oluyorsunuz.
Ama onlarla konuşurken, dünya hayatından bahsederken bir şey fark ediyorsunuz. Siz dünya hayatından bahsederken bu çok sevdiğiniz dostlarınız beklediğiniz tepkiyi göstermiyor. Heyecanlanmaları gereken hikâyelerde heyecanlanmıyorlar, hüzünlenmeleri gereken hikâyelerde hüzünlenmiyorlar. Gülmeleri gereken yerde hüzünleniyorlar. Üzülüp ağlamaları gereken yerde ise gülüyorlar.
Zamanla şunu fark ediyorsunuz. Bu insanlar dünyada muhatap olduğunuz, sevdiğiniz o gerçek insanlar değil. Bunlar sırf siz üzülmeyin diye tanrının sizin dünyada çok sevdiğiniz ama dünyadaki günahları sebebiyle cehenneme atılmış ve onlar orada ceza çekerken sırf siz üzülmeyesiniz diye tanrının o insanların suretinde yarattığı bambaşka insanlar. Yani her şey var, şekil var, içerik var, biçim var ama gerçek bir ruh yok.
Yani biliyorsunuz. Bu harika bir hikâye. Güzel bir metin. Ama bunu bu ülkedeki her şeyden şikâyetçi, yazıları ayakkabının içindeki çakıl taşı parçası rahatsızlığıyla yazan o yazar değil. Tanrım bu gerçek Metin Kondel değil!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Haziran 2026 Salı

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 100

Cumhuriyetin her dönem ona buna dil uzatan kurbağaları, iguanaları, yılanları, çıyanları hatta cadıları var.
Meselâ 90’lı yılların Kemalist vaizlerinden Bedri Baykam vardı. Yaptığı resimde “Gelin çocuk yapalım!” yazan ressamdı kendisi. Oysa ilk mektepte bize resme yazı yazılmaz denilmişti. Kemalist olmanın hayatın hiçbir kuralına uymamak gibi bir aymazlığı var.
Bu Kemalist türün en ilginç örneklerinden biri ise profesör Kemal Alemdaroğlu’ydu. Adam hem Kemalist hem de profesördü. O zamanki gericilerle mücadele için cübbesini çıkarmaya hazırdı. Bu da Kemalistlerin Malkoçoğlu versiyonu.
Bir diğeri ise, 90’lı yıllarda başörtülü olduğu için üniversiteye alınmayan kızları baş örtülerini çıkarmaya ikna etmek için kurulan “İkna Odaları”nın mimarı Nur Serter. Kendisi iktisat profesörüydü. Bir insan hakkını ihlal etmek için modern psikolojiyi kullanıyordu. Gayet bilimseldi yani. Zaten Kemalist olduğunuzda otomatik portakal gibi birden bilimsel oluyorsunuz. Ekstra bir şey yapmanız gerekmiyor.
Bir de Cumhuriyet mitinglerinde başı çeken Tuncay Özkan vardı. Onunki Kemalist mirası kaybetmiş olmanın verdiği yoğun bir duygusallıktı. Nitekim o duygusallığı nakde de çevirdi.
Napolyon Bonapart’ın dediği gibi Feodalizmi top yıkmıştı, modern toplumları da mürekkep yıkacak. Buna bir de doların Kemalizm’i,yapay zekânın modern paradigmayı yıkmasını ilave etmek gerekir.
Ama Cumhuriyetin bir akrep gibi kendi kendini soktuğu döneme hiç şahit olmamıştık. Adam iyi kötü yıllarca CHP’nin genel başkanlığını yapmış. Ama o zehirli kurbağaların dillerini kötülüğünden bir türlü kurtulamamış. Yıllarca devlette memurluk yapmış ama yine de bu ülkeye sadakatini ispat edememiş. Zavallı Kemal, Nasa programıyla Mars'a gidecek olsa Kemalistlerin onu suçlayacağı konu yeterince Kemalist olmaması.
Cumhuriyetin ve Kemalistlerin en büyük açmazı bu işte. Kendilerinde başkasının şerefini sorgulama hakkı bulmaları. Meselâ ülkeye Balkanlardan gelen Çingenelerin Trabzon’u Rumlukla suçlamaları gibi. “Kılınç artığı” Kemal! İşte bu asabiyet, işte bu ırkçılık, işte bu öjenik tavır bu ülkenin sonunu getirecek.
İşte bu, cumhuriyetin dili zehirli kurbağası, Elif Şafak’ı sürüm sürüm süründüren kara kazanlı cadı. İşte bu, bizi bugünkü Şükriye Cumhuriyetine mecbur eden gerçek.

Yeniden Nihat Genç’in yazarlık serüvenine dönecek olursak.
Öncelikle Türk edebiyatı için iyi bir deneme ve hikâye yazarıydı. Fikriyatı talan edilmesine rağmen hiçbir zaman üstün kabul görmedi. Belki bunun bir sebebi yazın üslubunun zaman zaman ahlaki kurallarını zorluyor oluşuydu. Belki biraz Trabzon dobralığının onu ulusal edebiyat ve medyada riskli bir figüre dönüştürüyor oluşuydu. Nihat Genç de tıpkı şampiyonlukları âlenen çalınan Trabzonspor gibiydi. Yazarlığı bu ülkede göz ardı edildi.
Nihat Genç yazılarında liberallerin kuşattığı devlet sisteminin nasıl felç geçirdiğini, sistemin dışında kalan halkın kendi arasında nasıl canavarlaştığını, insani özelliklerini yitirerek nasıl hayvanlaştığını en çarpıcı örneklerle izah etti bize.
Nihat Genç’e göre sistem liberaller, gardırop Atatürkçüleri, dejenere solcular ve tarikatlar tarafından parsellenmiş durumda. Sağ iktidarlar da bu toplumsal koroya şeflik yapıyor sadece. Devletin kurumları halkın sorunlarını formüle etmede yetersiz. Zira liberallere şeflik yapan muhafazakar sağcı iktidarların bu türden bir derdi yok. Devletin ve iktidar partilerinin hiçbir konuda halkın meselelerini formüle edecek ve çözecek bir planı programı yok. Devlet kendini tapınılacak bir şey olarak görüyor. Cumhuriyetin hukuk önünde eşitlik, eğitim hakkı, bölüşüm gibi kazanımlarının sağ partiler tarafından talan edildiğini, devletin diğer kurumlarının da bu duruma sessiz kaldığını söylüyor.
Devlet sisteminin sağcı iktidarlardan yüz bulan baskı gruplarıyla istismarı toplumun alt katmanlarındaki ilişkileri de bozuyor. Yani tepeden bozulan bir sistemde tabandaki mücadele vahşi gladyatör dövüşlerine dönüşüyor. Ve bu duruma İslamcısı, Kemalisti, tarikatçısı, solcusu, yargıcı dâhil hiç kimse aldırmıyor. Hatta bir süre sonra halk da bu durumu kabulleniyor. Madenleri, yaylaları, suyu holdingler, şirketler eliyle talan edilen bir halk hiçbir reaksiyon göstermiyor. Halk acıyı kanıksadıkça körleşiyor sağırlaşıyor. Söz ona tesir etmiyor artık. İşte sağ iktidarlar varlıklarını algı eşiği mikron boyutuna düşmüş bu kör ve sağır kitleler üzerinde inşa ediyorlar. Onları var eden esas şey bütün hislerini, duygularını yitirmiş sadece güdüyle hareket edebilen bir halk. Bugün yaşadığımız şay tam olarak bu.
Devletin elindeki güç ve zenginliğin büyüklüğüne bağlı olarak sistem kendi kanunsuzlarını türetiyor. Bu sistemin dışındaki halkın hikâyesi ise fazlasıyla trajik.

İçinde bulunduğumuz durumun tam olarak tanımı şudur; “Kurdish supremacy!” Yani “Kürt üstünlüğü!”
Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada Yahudilere duyulan sempati gibi. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, haklılar.
Kürtler de Türkiye’de yakın tarihte yaşananları öne sürerek benzer bir statüyü elde etme peşindeler.
Bu bir etnik grubu ülkedeki yerleşik siyasal ve hukuk sisteminin üstünde görme gayretkeşliği.
Bunu teoride tesis edenler solculuğu elinde patlamış sonradan liberalliğe seğirtmiş eski solcu ahmaklar. Bu ahmaklar liberalliği etnik Kürt milliyetçiliğini cilalamanın bir yöntemi olarak algılıyorlar.
Etnik Kürt milliyetçilileri de tıpkı siyasal İslamcılar gibi Türkiye’deki kötürüm demokrasiyi hedeflerine varmak için bir koç başı olarak kullanıyorlar.
Bu açıdan bakıldığında etnik Kürt milliyetçileri ile siyasal İslamcıların amaç birliği çakışıyor.
İşin ilginç yanı Türkiye’de sanatta, siyasette, kültürde ve diğer alanlarda etnik Kürt milliyetçiliğinin lügatini kullanarak topluma mesaj vermeden belli bir yerlere gelmeniz imkânsız.
PKK’yı bir terör örgütü olarak değil bir insan hakları savunucusu olarak tanımlamanız gerekiyor.
Abdullah Öcalan’ı bir terör örgütünün lideri değil de Kürtlerin önderi olarak görmeniz icap ediyor.
Siyasal İslamcıların DEM Parti ile yürüttüğü barış ve açılım süreçleri ile ilgili eleştiri yapmak sistemden aforoz edilmek için yeterlidir.
Yani bu haliyle bir tür “Kurdish supremacy!” yani “Kürt üstünlüğü!” ülkede tesis edilmiş durumda.
Amedspor Süper Lige yükseldi, herkes bu başarıyı kutlamak zorunda. Kutlamıyorsanız faşistsiniz, ırkçısınız.
Siyasal İslamcı iktidar ile DEM Parti ülkenin geleceği ile ilgili 2 yıldır dans ediyor. Birbirlerine güvenmiyorlar ama diğerinin ayağına basmamaya da dikkat ediyorlar.
Biz de sessizce bu dansı izliyoruz.
Böyle bir dans olmaz, diyemiyoruz. Çünkü “Kürt üstünlüğü!” siyasal lügati “Kan mı aksın, anneler mi ağlasın, şehit cenazeleri gelmeye devam mı etsin!” savıyla esir almış durumda.
Siyasal İslamcılar “Show must go on!” diyor, yani iktidar devam etmeli. Etnik Kürtler ise şovun devam etmesini istiyorsanız bunun tek yolu bizim anayasa değişikliğine onay vermemiz.
Tabi o onay vermenin de yeni anayasada “Kurdish supramacy!”i, etnik Kürt üstünlüğünü kanunla güvence altına alan maddelerin yer alması.
“Kürdish supremacy!” işte, iktidarın bir terör örgütü liderine resmi statü verme teşebbüsü.
Bunu geçmişte bir cemaati devlet sisteminin merkezine alarak denemişlerdi, fena tepti.
Şimdi aynı hatayı devlet sistemini ülkedeki bir etnik grupla paylaşarak yapmaya çalışıyorlar.
Çünkü siyasal İslamcılar modern bir ülkede demokrasiyi ileri taşımayı cemaatlere, etnik gruplara mavi boncuk dağıtmak zannediyorlar. Ama fena halde yanılıyorlar.

Geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan
Suçu kaz çalmakmış, anladığım kadar!
Vakti zamanında yazmıştık efendim, böyle olur Selametçilerin genel kurulu!
Oysa ikili averajda muhkem bir Milli Görüşçüydük. En azından 22 kez mahkeme görmüş, dört kez tutuklanıp 24 saatte salınmış, nöbetçi savcılıkça sorgulanmıştık. Ama sözümüzün bir itibarı olmadı bu camiada.
Milli Nizam, MSP, RP, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi öteden beri parti içinde demokrasi kültürü geliştiremedi. Partide rahmetli Necmettin Erbakan'ın siyasi dehasına duyulan hayranlıkla bir tek adam yönetimi tesis edildi.
Rahmetli hoca bunu tahkim etmek için de bir İran ziyareti dönüşü Velayeti Fakih türü bir Yüksek İstişare Kurulu kurdu parti bünyesinde. Bu durumda partide tek eksik şey SS birlikleriydi.
Şimdi işin şu kısmı anlaşılabilirdir. Demokrasi masonların ajanların partiye sızmaların a bir bahane olmasın. Ama Saadet Partisi bu yapısıyla taşradaki bir sorunu merkeze taşıyıp ulusal bir siyasetin gündemine taşıyamıyor. Onun için HES diyorsun, maden şirketlerinin orman katliamları diyorsun, duymuyorlar. Ülkenin meselelerini klasifike edip o meseleler üzerinden bir siyaset dili oluşturulamıyor. Hal böyle olunca genel merkez beylik sözlerle siyaset yaptığını zannediyor.
Şimdi, Saadet Partisi'nin son kongresi için mutlak butlan davası açılmış! Yani öyle bir kongre ve kongrede seçilen genel başkan hukuken yok hükmünde. Üniversite 1. sınıfta hukuk dersinde öğrendiğimiz temel kural. Kanuna göre yapılmamış bir işten doğan ve yok hükmünde olan sonuç! Eskiler buna muhal derlerdi.
Parti genel kurul öncesinde il kongrelerini vapmamış. O kongrelerle partinin kongre üyeleri belirlenmemiş. O kadar ki Saadet Partisi'nin genel ve yerel seçimlerde dibe vurduğu dönemlerde belli bir oranı koruyan Trabzon'dan genel kurulda tek kongre üyesi mevcut değil. Bunun anlamı parti YİK diktasıyla yönetilirken hukukun dışına çıkılmış ve genel kurulda partinin başına Mahmut Arıkan genel başkan olarak atanmış.
O da Temel Bey'in makam aracıyla bir Hint racası gibi gelip güller arasında genel başkan olmuş.
Birol Bey'e de "De get Bayburt, de get sende nem kaldı!" türküsünü söylemek kalmış.
Ben de yalandan Ali Aktaş'a sataşmışım, partinin bütünlüğüne vızıltı yapma! diye.
Sonuçta; Türkiye altta kalanlar için ciddi bir hukuk devletidir. Her şeyi kanunlar ve kurallar içinde yapmak zorundasınız. Saadet Partisi'ni yıllarca diktatörlükle elde tutmaya çalışmanın bedeli mutlak butlan davasıyla bitti.
Dediğim gibi, geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan, suçu partiyi çalmakmış anladığım kadar!

Tipik Kürdopat yalanları bahsine gelirsek;
Bölgesel bir gelişmişlik sorununa hemen “Kürt Sorunu” diyorlar. Oysa bu bir grup silahlı etnik milliyetçi grubun kalkıştığı terör sorunudur.
Geçmişte bölgeler arasında ciddi bir gelişmişlik farkı vardı. Ama bu fark giderek kapandı. Artık Güneydoğu iktisadi hayatın, turizmin, tarımsal üretimin yükseldiği bir bölge durumunda.
Diğer mesele ise geçmişte Kürtçe konuşmanın yasaklanmış olması. Bugün o konu da aşıldı. Artık kimse Kürtçe konuştuğu için baskı görmüyor. TRT’nin Kürtçe konuşulan kanalı bile var. İnsanlar sosyal medyada “Dele min pir hoşe!” diye şarkı dinliyor.
15 Temmuz askeri darbe kalkışması öncesinde devlette belli bir makama gelmeyi umanlar söz arasında Pensilvanya’ya selam gönderiyorlardı. O zamanlar böyle bir şifre vardı. Şimdilerde söz arasına Kürt etnik milliyetçiliğini okşayan şeyler sıkıştırıyorlar.
Siyasal İslamcı iktidarla Kürt siyasetçiler bir süredir kuşkulu bir tangodalar. Her fırsatta birbirlerine nasıl mutlu olacaklarını söylüyorlar. Kürt siyasetçiler siyasal İslamcılardan falanca mülkü üzerime yap diye talepte bulunuyorlar. Siyasal İslamcılar da önce bir kardeşlerime sormam lazım diye durumu geçiştiriyor.
Kürt siyasetçiler ve her fırsatta etnik Kürtçülüğü kutsayan gazeteciler PKK, Dem Parti, Abdullah Öcalan lehinde bir söz duyduklarında, bir gelişme olduğunda bunu hemen “çok kıymetli” buluyorlar. Bu güruh Türkiye lehindeki hiçbir gelişmeyi henüz kıymetli bulamadılar.
İş dönüp dolaşıp dağdaki teröristlerin geri dönüşünü kolaylaştıracak bir yasal düzenlemenin yapılmasına geliyor. Yani yasal güvenceye dayalı ayrıcalık istiyorlar. Oysa bu işin yolu yordamı çok nettir. Gelirler sınır kapısına güvenlik güçlerine teslim olurlar. Tutuklanırlar. Mevcut kanunlar çerçevesinde yargılanırlar. Cezalarını çekip topluma geri dönerler. Ve iktidar tarafından her yaptıkları da takip edilir. Yani biz iktidarı kendi tebaasına ayrıcalık tanımakla suçluyoruz. Bir de bunlara ayrıcalık tanıyan yasa çıkarılacakmış.
Anayasada hiç kimse kaynağını kanunlardan almayan bir yetkiyi kullanamaz, yazar. Dolayısıyla ülkeyi ilgilendiren bir meselede hiç kimseye resmi bir sıfat ve statü tahsis edemez. Bu ülkenin mahkemelerinde bir terörist sadece bir terörist muamelesi görür. Evliye muamelesi değil.
Demli belediyelere atanan kayyumlar konusunda iktidar haklıdır. Çünkü Demli belediyelerin önceliği halka hizmet getirmek değil özerk Kürt yönetimi oluşturmak için Dem, PKK arasında koordinasyon oluşturmaktır. Yani Roma asla zar atmaz!
Kısacası ortada bir Kürt sorunu falan yok. Kürlerin yarısı Ankara’nın batısında zenginleşme ve nargile içme derdinde. Doğusunda olanlar ise Amedspor’un kaçırdığı mutlak gol pozisyonuna hayıflanıp bir çiğ köfte daha yiyecekler.

Dünyada Amerika’yı ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Daha doğrusu Türkiye’deki sağcı muhafazakâr iktidarlardır.
Rusya meselâ, öteden beri Amerika’nın ergen bir ülke olduğunu bilir ve ciddiye almaz.
Latin Amerika meselâ, Amerika’nın nasıl bir melanet olduğunu bildiğinden ciddiye almaz.
En aktüel örneği İran meselâ, Amerika’nın ciddiye alınmayacak bir ülke olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Grönland krizinden sonra Avrupa Birliği Amerika’yı ciddiye almıyor.
Son olarak Çin, Donald Trump’ın son ziyaretinde Amerika’yı hiç ciddiye almadı.
İran, Amerika'yı dize getirene kadar Araplar Amerika'yı çok ciddiye alıyordu. En azından Trump Selman'a "Kiss my ass!" diyene kadar alıyorlardı.
Türkiye’deki siyasal İslamcı iktidar ise Amerika’yı gereğinden fazla ciddiye alır. Çünkü meşruiyetlerini Türkiye’nin jeo stratejik üstünlüğünü Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına paralel yürüterek sağlarlar.
Amerika’nın ciddiyetsizliğine birkaç örnek vermek gerekirse;
George W. Bush’un başkanlık döneminde başbakan Abdullah Gül Beyaz Saray’a ziyarete gidiyor. George W. Bush Abdullah Gül’ün sırtına okkalı yumruklar atıyor. Bu görüntüler internetten silinmiş.
Hillary Clinton Amerikan dış işleri bakanı sıfatıyla Türkiye’ye geliyor. İstanbul’da Kapalıçarşı’yı ziyaretinde ilk kez kuyumcuları görüyor ve şaşırıyor. Ona eşlik eden yetkililere “Çok fazla altınınız var, bunlardan bize de vereceksiniz değil mi?” diye sormuştu.
Eski Dünya Bankası başkanı Paul Wolfowitz Edirne’de Selimiye camiini ziyaretinde görüldü ki adamın çorabının baş parmakları delik! Hatta Türk çorap firmaları adama dayanıklı çorap gönderdiler.
Dünyanın en ciddiyetsiz ülkesini ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Türkiye’deki siyasal İslamcılar Amerika’ya ne istiyorlarsa veriyorlar. İktidarlarının sürmesi de buna bağlı zaten.
Siyaseten dağılmış iktisadî anlamda bitmiş Avrupa Birliği’ne kabul edilmek için çırpınan tek ülke yine Türkiye’dir. Adamlar resmen Türkiye’yi birlikten kovuyorlar ama Türkiye askeri gücünü Rusya’ya karşı Avrupa’nın yanında konuşlandırarak zorla birliğe girmek istiyor.
Hatta Türkiye tarihte Selçukluların, Osmanlıların sürekli savaştığı haçlı güruhunun çöküşüne engel olmak için NATO toplantısına ev sahipliği yapıyor. Modern zamanlarda da Kılıçarslan'ın, Kanuni'nin torunları siyasal İslamcıların bu türden mucizeleri olabiliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Haziran 2026 Pazartesi

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 99

Eskiden TRT radyosunda "Arkası Yarın" gibi çok güzel tiyatro oyunları yayınlanırdı. Oyunların her bölümü en heyecanlı yerinde biterdi. Ertesi günü iple çekerdik. Bu tiyatro oyunlarından hatırladığım bir oyun var. Kusursuz Cinayet. Hafızam bana oyun oynamıyorsa oyun kısaca şöyleydi. Çok zengin bir adam varmış. Adamın kendinden yaşça küçük çok güzel bir karısı varmış. Adam yaşlı olduğundan karısı genç bir erkekle gizli kapaklı aşk yaşıyormuş. Zengin adam bu durumu sezmiş. Bir dedektif tutmuş ve karısıyla genç sevgilisi arasındaki ilişkiyi en ince detayına kadar öğrenmiş. Sonra kiralık bir katile karısının sevgilisini öldürmesi için yüklü bir para ödemiş. Ona karısının hangi yazlığında kaldığını, hizmetçilerin hangi saatte eve gelip gittiğini, karısının sevgilisinin hangi saatte yazlığa geldiğini, bahçıvanın hangi saatlerde evde olduğunu, adamın hangi saatte bahçeye inip kahve içtiğini, sevgilisinin hangi dakikada yanına geldiğini, hangi saatte evden ayrıldığını en ince detayına kadar anlatmış. Bu detaylara göre çok iyi bir cinayet planı hazırlamış ve kiralık katile vermiş. Adamı şu tarihte şu saatte evin bahçesinin şu köşesinde yalnızken kahve ve sigara içerken susturuculu bir tabanca ile tek mermiyle öldüreceksin! Tamam, görünürde hiçbir sorun yok. Bu iş bir kiralık katil için mendille dudaklarının kenarlarını silmek ve mendili katlayıp tekrar cebine koymak kadar basit bir işmiş.
Ve cinayetin işleneceği gün gelmiş. Bahçıvan işini yapıp aynı saatte evden ayrılmış. Hizmetçi aynı saatte gelip evin temizlik işlerini yapmış. Aşçı önceki gün olduğu gibi aynı saatte gelip misafir için kahvaltı hazırlıyormuş. Yaşlı adamın karısı belirlenen saatten birkaç dakikalık gecikmeyle yazlığa gelmiş. Bir süre bekledikten sonra da güzel kadının genç sevgilisi yazlığa gelmiş. Bahçenin köşesindeki üzerinde günlük bir gazete olan masaya oturmuş. Beş dakika sonra hizmetçi bir tepsi ile kahvesini getirip masaya bırakmış. O arada tuhaf bir şey olmuş. Bahçıvan kılığında bir adam, adamın oturduğu masaya doğru yaklaşmış. Genç adam göz ucuyla birkaç saniyeliğine bahçıvana bakıp gazetesini okumaya devam etmiş. Bahçıvan kılığındaki kiralık katil susturucu takılmış silahını çıkartıp adamı kalbinden vurmuş. Adam elinde gazeteyle masaya kapaklanmış. Vücudundan sızan taze kanla sıcak kahve birbirine karışıp masanın ekose kumaşında yürüyormuş.
Tam o esnada bahçıvan yazlığın kapısında çok güzel bir kadının onlara doğru yürüdüğünü, sonra tedirgin olup durduğunu fark etmiş. Kadına doğru yürümüş. Elindeki silahıyla kadının başına bir el ateş etmiş. Kadın yere düşmüş Saçlarının topuzu çözülmüş; genç kadının kızıl saçları iskambil kağıdı gibi granit zemine yayılmış. Kiralık katil geri dönmüş ve cinayet anında olup bitenleri sakince zengin adama anlatmış. Katil o genç ve güzel kadının adamın karısı olduğunu bilmeden onu öldürdüğü bölüme gelmiş. "Adamı tam dediğiniz yerde ve saatte kalbine tek mermi sıkarak öldürdüm. Yalnız tam işi bitirmiştim ki, çok güzel bir kadın gördüm, cinayete şahit olduğunu fark ettim. Onu da tek mermiyle öldürdüm." demiş. Yaşlı ve zengin adam piposundan derin bir nefes daha çekmiş ve havaya doğru üflemiş. Bu kusursuz bir cinayet olmuş, demiş.
Bence o cinayetleri işleyen çocuklar iyi bir talim ve terbiye sisteminden geçmedikleri için bu elim hadiseler yaşandı. Unutmayalım ki, sonu ölümle biten her vakıa o toplumu idare edenlere edilmiş bir sualdir. Ve büyük bir ciddiyetle cevaplandırılması icap eder.

Nasıl ama adına sistem dediğimiz şey nasıl parçalıyor insanı? Siyasetçilere, insanlara tanrı gözüyle bakıldığında, onların topluma karşı neler yapabildiğini görebiliyor musunuz? Siyasetin kolladığı korkaklar nasıl giderek önü alınamaz birer canavara dönüşüyor? Devlet aygıtını nasıl kollektif bir suç organizasyonuna çeviriyorlar. Şimdi bu son olaylarla ilgili bir otopsi (Yunanca'da kendi gözüyle görmek) yapalım.
Bundan yıllar önce Trabzon'un bir ilçesinde bir ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği yapıyorum. O ilçeden aklımda kalan tek şey her öğlen vakti büyükçe bir camide tek başıma namaz kıldığım ve suyunun içilmemeyecek kadar kötü olduğuydu. Her şey rutin giderken birgün okul koridorlarında 7. sınıftaki bir erkek çocuğunun hiçkimseye aldırmadan dolaştığını görüyorum. Ders zili çaldığından sınıfa geçmesi için çocuğu uyarıyorum. Çocuk aldırmayınca sırtından tutup sınıfa itiyorum. Başka bir gün aynı şeyi ekrarlayınca çocuğu hafifçe tırmalayıp sınıfına itiyorum. Çocuk olayı babasına anlatıyor. Adam da elinde İngiliz anahtarıyla ders yaptığım sınıfa dalıyor ve anahtarı kafama doğru savuruyor. Sol elimle anahtarı tutuyorum. Resmen boğuşuyoruz. Çocuklar çığlık çığlığa sınıftan kaçıyorlar. Paslı anahtar avuçlarımı çiziyor ve avuçlarım kanıyor. Diğer sınıflardan öğretmenler gelip araya giriyorlar ve adamı okuldan uzaklaştırıyor. Normalde çelimsiz bir adam, bir yumruk atsam yere serilir ama çocukların gözleri önünde bunu yapamam gerekiyor. Sonuçta onlar için rol modelim.
Tuhaftır bu olaydan sonra okul idaresi bana sahip çıkmıyor.
Jandarmayı arıyorum, tüm detaylarıyla olayı anlatıyorum ama bir türlü gelmiyor. Bahaneri de şu; ihbara giderken terör saldırısı olabilir. Milli eğitim müdürlüğüne telefon edip okulunuzda şu isimde bir öğretmen var mı, diye sorma gereği duymuyorlar.
Hemen yakında bir sağlık ocağı var, elimi sargıya alması için oraya gidiyorum. O sağlık ocağının önünde de iktidarın o ilçedeki belediye başkanı. Yanımda jandarmayı, milli eğitim müdürünü, kaymakamı vs. arıyor ve bana hiçbir şey sormadan, geçmiş olsun demeden önemli bir şey olmadığını söylüyor. Tedavi için hastaneye gidiyorum, hiçkimse ilgilenmiyor. Doktora okulda saldırıya uğradım, bana rapor vermeniz gerekiyor, dedim. Tamam, biz savcılığa bildireceğiz. dedi ve beni başından savdı. Karşımda tam bir kurtlar imparatorluğu var.
Doğal olarak adamdan davacı oldum. kamu görevi icra ediyor olmama rağmen savcı beni çağırıp hiçbir şey sorma gereği duymadı. Mahkemeye çıktık. O koca İngiliz anahtarının yerine delil diye 1 karışlık ince bir demir çubuk uydurmuşlar. Bir çocuğu da şahit olarak mahkemeye getirmişler. Hakim bir kadın, bana soru soruyor, cevap vermeye başlayınca histerik bir ruh haliyle bana "Tamam, tamam!" diyor. Verdiğim cevabı dinlemiyor bile. "Ben milli eğitimde görev yapan bir öğretmenim!" diyorum onun için hiç önemli değil. Hakim bana 8 ay ceza veriyor, sınıfı İngiliz anahtarıyla basıp adam öldürmeye teşebbüs eden o barbara 6 ay. Eminim meb tarihinde bugüne kadar bir örneği yoktur.
Mahkemede delilleri palnlı olarak yok ediyorlar. Bilin bakalım bu dönemde Of'un kaymakamı kimdi?
Ya bugün Türkiye'nin konuştuğu vali benim yüzde yüz haklı olduğum bir dönemde Of'un kaymakamıydı? Şimdi okullardaki durumu görüyorsunuz. Vali beyin bulaştığı elim işleri de eminim ki okuyorsunuz. O olaydan sonra öğretmenliği bıraktım. Yıllarca içki şişelerine taş koyup aksesuar yaptım ve insanlara sattım. Bunun yığınla şahidi var. Keşke Vali Bey zamanında bir iş kazasına uğramış bir öğretmeni yanına çağırıp işin içyüzünü öğrenseydi. Toplumu ıslah etmeye çalışan bir öğretmenin gururunu inciten o duruma göz yummasaydı. O gün o delilleri karartıp beni haksız bulanlar bugün ülkenin gündemindeler. İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir, der Nietzsche. Hele bu idealist bir öğretmen ise. O mahkemede bana karşı yapılan adaletsizlik, onu daha büyük suçlar işleme konusunda yüreklendirdi ve bumerang gibi o valiyi vurdu. Üzgünüm ama yara izleri hâlâ avuçlarımda.

Yarım asırlık İran İslam İnkılabı sadece Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirmekle kalmadı aynı zamanda Siyonist İsrail'in de burnunu sürttü.
Bu aynı zamanda Yeşil Kuşak İslamcıların öteden beri hayalini kurduğu bir şeydi. "Amerikan emperyalizmine karşı direniş!" Bunu Sünni meczupların kerih gördüğü, batıl bir itikat olarak yaftaladığı Şiiler başardı. Bu, kibirli Sünnilerin hâlâ içlerine sindiremediği, aralarında medenice dillendiremediği, onlara doğurduğu fırsatı göremedikleri buz gibi bir gerçektir.
Sünniler hâlâ Mavi Marmara'yla Akdeniz'deki Vileda Savaşı'nın hayaliyle avunuyorlar. Oysa İran bu hayali füzelerle, dronlarla herkesin gözü önünde gerçekleştirdi. İran tek başına Amerika'nın korkuya dayalı imparatorluğunu Ortadoğu'dan sökün etti. Siyonizm'in ahlak ve kuraldışı yayılmacılığını göğüslemeyi başardı.
Donald Trump tam bir Mazhar Osmanlık deli. Papa'yla bile papaz oldu.
Amerika İran savaşına içerideki Siyonist lobinin yönlendirmesiyle hesapsız kitapsız girdi. Bölgedeki askeri varlığını İran'a karşı koz olarak kullanma niyetindeydi. Koşulsuz şartsız teslimiyet istedi. Ama Amerika'nın hesap edemediği bambaşka bir şey vardı. Persepolis'teki tuvalet taşlarının tarihi Amerika'nın tarihinden daha eskiydi. Fena tosladı Amerika. İran Körfez'deki kuluçkaya yatmış tavukları ürküttü, yumurtaları kırdı. Amerika sırtında taşıdığı yumurta sepetini sonradan çok geç fark etti ama iş işten geçmişti. Evet, İran da büyük yara aldı ama dünyaya Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in dokunulmaz olmadığını gösterdi. Bir şey daha yaptı İran; Hürmüz boğazını kapatarak Batı'nın hayalarını sıktı, onu fena kıvrandırdı. Ne Acem oyunu ama; şahsen bu oyunu izlemeye doyamadım. Amerikalılar o kadar aptallar ki, savaştan önce haritaya bakıp Hürmüz boğazının ne denli kritik bir öneme sahip olduğunu fark edemediler. İran bu savaşı usta bir manevrayla bir enerji krizine dönüştürdü. Amerika şimdi bulaştığı bu beladan kurtulmanın derdinde. İran da dünya sisteminin saygı duyacağı medeni bir ülke statüsünü elde etmenin peşinde.
Bu savaşın sonucu ne olursa olsun, Ortadoğu'da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in bölgedeki devlet yönetimlerini ayarttığı eski düzene kökünden değişecek. Yeni ve daha dengeli siyasal sistemlerin oluşumu eşiğindeyiz. Bu, Amerika'ya ve İsrail'e karşı yarım asırdır direnen İran İslam İnkılabı'nın bir eseridir. İran ne kadar takdir edilse azdır. Amerika'nın vassal devletleri durumundaki Sünniler ise kendi yalanlarıyla eğleşmeye, Batı'nın kuyruğu olmaya devam etsinler.

Saadet Partisi'nin Divan-ı Hümayun'una katılamadım, zaten öyle bir sıfatım da yok partide. Ama ben işi biraz geriden almak istiyorum. Meselâ genel başkan Mahmut Arıkan'ın eski genel başkan Temel Bey'in makam arabasıyla genel kongreye gelip başkan ilan edilmesi hâlâ aklımdan çıkmıyor. Yanî daha partide Adil Düzene geçilmeden diğer başkan adayı Birol Bey hükmen mağlup sayılmıştı. Ben hâlâ partinin genetiğindeki bu pek milli faşist tavrın girdabındayım. Diğerleri hep aynı. Hümayun'un yapıldığı kongre binası bile aynı.
Diğer bir husus ise şudur. Hadi, Mahmut Bey YİK'in kararıyla genel başkan oldu. Ama aradan geçen zamanda Mahmut Bey Milli Görüş'ü ulusal siyasete dâhil edecek üst bir siyasi dil kuramadı. 90'lı yılların hamaset diliyle günümüzde siyasette muvaffak olmak çok zor, diyoruz ısrarla. Modern bir ülkede siyaset yapmak ile dergâhtan ahlak üflemek birbirinden farklı şeylerdir. Saadet Partisi işlevi kalmamış bir mecliste grup oluşturabilme adına Yeni-yol oluşumuna katıldı katılalı hayalet bir partiye dönüştü. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'nun Milli Görüşçüler indinde herhangi bir itibarı yok. Sırf mecliste grup kurmak için bu adamlara mecbur kalmak Saadet Partisi'ni fosilleştiriyor. Saadet Partisi'nin sesi duyulmuyor artık. Dün kurulmuş Anahtar Parti kadar bile ağırlığı yok! Çünkü Yavuz Ağıralioğlu kendi içinde muhasebe ve murakebe yapıyor. Saadet Partisi ise hocanın Soğuk Savaş döneminden kalma sloganlarıyla siyaset yaptığını düşünüyor. Ülkeyi, İslam coğrafyasını, dünyayı kuşatacak yeni bir söz, yeni bir siyasi zaviye inşa edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Soru budur. Diğeri dostlar Mahmut Bey'i genel başkanlıkta görsün!
Defalarca söyledik. Saadet Partisi geçmişiyle yüzleşmeden ülkeye alternatif olacak bir siyasi dil kuramaz. Çünkü Hz. İsa da (Hasan Mezarcı) dünya lideri BOP'çular da bu partinin bünyesinden çıktı. Birinin bu suallere cevap vermesi lazım bu partide! Yani şimdi Tansu Çiller'i yüce divanla tehdit edip koalisyon hükümeti kurmadık mı? Biz hâlâ İstanbul'un fethi ile, Malazgirt savaşı ile, Viyana kuşatması ile, Seyyit Çavuş'un tek başına kaldırdığı top mermisi ile siyasette yol aldığımızı düşünüyoruz. Oysa İran bizim yıllarca dillendirdiğimiz Siyonizmle tek başına harp ediyor. Ve kazanıyor da. Meselâ İranlı hiçbir mollanın dilinde Şah İsmail menkıbesi yok. Saadet Partisi bir türlü bugüne gelemiyor, sürekli geçmişte yaşıyor. Şöyle soralım, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutan İranlı mollalar mı daha Milli Görüşçü'dür, yoksa kongreye Temel Bey'in makam aracıyla giden Mahmut Bey mi?
Vidalar sıkılacak!
Dronlar yapılacak!
Tel Aviv üzerinde!
Keşifler yapılacak!
Yürü hâlâ ne diye!
Soğuk Savaşlardasın
Zukenbergin facebooku
Keşfettiği yaştasın

İktidardaki siyasal İslamcıların meşruiyet krizi giderek derinleşiyor.
Ağa babaları Amerika artık dünya ölçeğinde "rıza üretemiyor." İsrail kamburu yüzünden sürekli irtifa kaybediyor.
Türkiye'deki siyasal İslamcılar Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail küresel aksı üzerinde çeyrek asır keyif sürdüler.
İşte bu siyasal aksı İran'ın füzeleri, dronları yerle yeksan etti. İşin çok daha ilginç tarafı şuydu.
İran, Türkiye'deki yarım asırlık Milli Görüş Hareketi'nin bütün politik söylemlerini de yerle yeksan etti. Siyonizm karşıtlığı üzerine inşaa edilmiş Milli Görüş artık politik bir fatazya.
Cumhuriyetin saltanatına kurulmuş siyasal İslamcıların meşruiyet krizinin birinci sebebi ülkedeki muhalefeti imha etmiş olmaları.
İkinci sebebi ise kendi tebaasının bulaştığı hukuksuzlukları sumen altı etmesi ve koca ülkeyi bir mumya evine çevirmiş olmasıdır.
İlkinde iktidarlarına alan açmak için hukuku siyasallaştırarak muhalifleri siyasetten men ediyorlar.
İkincisinde ise yargı sistemini, kolluk kuvvetlerini, bürokrasiyi hukuksuzlukları örtmekte kullanarak devlet sistemini komple imha etmiş oluyorlar.
Bu durumda yani siyasetin muhalefetten arındırılması ve hukukun işlevsiz kılınması ülkede iktidarın ciddi bir meşruiyet sorunu yaşamasına sebep oluyor.
Dışarıdaki ağababaları iyice hırpalandı. İçeride siyasi ve hukuki meşruiyetleri dip yapmış durumda. Bir adım ötesi Afrika'daki Kunta Kinte kabilesi yani.
Buna bir de Macaristan'daki sağcı diktatör Urban'ın sandıktaki hezimetini ekleyin.
Amerika ve İsrail İran'daki mollaları tek ayak üzerinde yakalamışlardı.
Türkiye'de ise siyasal İslamcı iktidarın yere değen bir ayağı bile yok. Yıllarca koltuk değnekleriyle Fetö- Keko gidiyorlar. İktidardan düşmeleri için koltuk değneklerinden birinin çekilmesi yeterli olacaktır.
- Adam öldürmeyi Bre Hasan, oyun mu sandın!

Yılmaz Güney Mecidiyeköy'de Galeria iş merkezinde kurulmuş film setinde çekimde. Önünde insanların topladığı Galeria'da çekimler bitiyor ve set dağılıyor. Yılmaz Güney setten çıkarken hayranı bir genç onunla tokalaşmak için yoluna çıkıyor. Yılmaz Güney kibirli bir tavırla o genci dirseğiyle kenara itiyor. Yılmaz Güney'in bu hareketi karşısında insanlar hayretlerini gizleyemiyorlar. Bazıları onu yadırgıyorlar. O anda kalabalıktan birisi Yılmaz Güney'e şöyle sesleniyor. - Yılmaz, Yılmaz! Sen daha dün şalvarını Haydarpaşa'da bıraktın!
Yılmaz Güney kendisine laf atan o İstanbul Beyefendisine dönüyor, Sin Kaflı bir şeyler söyleyip küfrediyor ve adamın üzerine yürüyor. O esnada Güney'in korumaları hemen araya giriyor ve alelacele adamı oradan uzaklaştırıyorlar.
Şimdi bu siyasal İslamcılar da Yılmaz Güney gibiler. Daha dün takunyalarını caminin avlusuna bıraktılar. Bugün cumhuriyetin kibirli patronu mesabesindeler.

Rize'de yaygın olarak anlatılan bir fıkradır.
Birgün Anzerli bir çocuk mısır tarlalarında bir şeyin gürültü yaparak dolaştığın yaptığını görür.
Gider bakar ki bir yaban domuzu tarlanın ucundan mısırları yıkıp kemiriyor. Hemen eve gidip annesine haber vermek ister. Ama bakar ki tarlanın diğer tarafında Hayalı bir çoban mısırları toplayıp elindeki çuval dolduruyor. Çocuk olduğu yerden annesine bağırır.
"Anne, anne tarlada bir domuz bir de Hayalı var, tarlayı kırıyorlar. Ne yapayım. Önce domuzu mu kovayım yoksa Hayalıyı mı?" Annesi balkondan çocuğa cevap veriyor. "Oğlum sen önce Hayalıyı kov. Domuzun yiyeceği mısır bellidir, doyunca gider. Ama Hayalı çobanın ne kadar çalacağı belli değildir, o bir çuvalı doldurur sonra bir başka çuval açar."
Şimdi bunlar da o hesap. Ayı kırar girer yiyeceği kadarını alıp gider. Ama bu siyasal İslamcılar 25 yıldır çuval açıp dolduruyorlar, daha ne kadar çuval dolduracakları belli değil.

Alman kahve devi Jacobs Ofçay’ı satın aldı. Oflular üzüldüler tabi. Ama Jacobs yöneticileri fabrikadaki çalışma düzenine, işçilere hiç karışmadılar. Aksine işçilerin çalışma şartlarını sürekli iyileştirdiler. Ücretleri, primleri peyderpey artırdılar. Çalışanların ürettikleri ürünlerde gözü kalmasın diye her ay işçilere çay ve kahve dağıttılar. Çalışanların ulaşımı için fabrikaya servis koydular. Yemeklerin hem çeşidini hem de kalitesini arttırdılar. Fabrikadaki ışıklandırma sistemini değiştirdiler. İşçilere hiç karışmadılar. Aksine onlara değerli olduklarını hissettirdiler.
Ancak Jacobs yöneticileri Ofçay’ı işlettikleri süre içinde arzu ettikleri kâr oranına ulaşamadıklarından Ofçay’ı sattılar. Ofçay fabrikaları bir Türk iş adamına satıldığını duyunca fabrikadaki işçiler sevinçten havalara uçtu. Ofçay’ı geri aldık! Ertesi yeni iş adamı gereksiz gördüğü işçilerin bir bölümünü işten çıkardı. Ulaşım için konulan servisler kaldırıldı. Promosyonlar hediyeler, yılbaşı primleri vs. hayal oldu. Kısacası Ofçay’da üretim düzeni Almanlar öncesi duruma geri döndü. Bunları bana Jacobs’un Ofçay’ı satın aldığı dönemde orada çalışan bir işçi anlattı.
Benzer şeyleri İtalyan Ferrero şirketinin Sakarya şubesinde 10 yıl çalışan bir arkadaşım anlatmıştı. Benzer şeyleri Amerikalı bir inşaat şirketinin Cidde’deki inşaat işlerinde yıllarca çalışmış bir işçi arkadaşım anlatmıştı.
Çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri okudum. Bakın adım gibi emin olarak söylüyorum. Dünyada insan emeğini bu siyasal İslamcılar kadar sömüren, hakir gören, aşağılayan ikinci bir ülke yoktur. Bunu da Soğuk Savaş döneminden kalma devlet refleksiyle emeği komünizmin, solculuğun bir unsuru olarak görerek yapıyorlar. Maden işçileri karşısındaki resmi kibri görüyorsunuz işte. Onlar mülkün sahibi ağalar, diğerleri de yanaşmalar. Yukarıda gördünüz Almanları, İtalyanları ve Amerikalıları. Bunlar besmeleli yamyamlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Nisan 2026 Çarşamba

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 98

Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ülkeye olan aidiyet duygumuzu yitirdik.
Gururumuz o kadar çok çiğnendi ki, artık hiçbir şeyi gurur meselesi yapacak durumda değiliz.
O kadar çok ötekileştirildik, aşağılandık, yok sayıldık ki, artık bir çoğumuz bu ülkedeki hiçbir şeyi sahiplenme gereği duymuyoruz.
Sürekli korkutulup bastırıldığımızdan bu ülkeye dair gerçek düşüncelerimizi söylemekten çekinir olduk.
O kadar çok felâket yaşadık ki, artık daha kötüsü ne olabilir diye merak etmiyoruz bile.
Ruhunu mahkeme kararlarıyla imha ettiğiniz bir milletten ülkesi için kahramanlık yapmasını bekleyemezsiniz.
Onun için Dücane'nin ısmarlama hamaset nutukları umurumuzda değil.

Donald Trump Pentagon'daki generallerle görüşürken salonda kavga çıktı. Generallerden biri Donald Trump'ın ensesini sıktı. "Amerika bu savaşa senin uçkurun yüzünden girdi. İran anlaşmayı kabul etti ama sen kabul etmedin. Çünkü senin bir şekilde uçkurunu kurtarman lazımdı. O üsler senin uçkurun yüzünden vuruldu!" Salonda yankılanan cümlelerden bazıları bunlar. Toplantıda tehditler, küfürler havada uçuştu. Savaşın gidişiyle ilgili herhangi bir karar alınamadan toplantı dağıldı. Bugün Pentagon'la Beyaz Saray arasında görüş farklılığı var, haberlerinin iç yüzü bu. Bunu Donald Trump'ın gergin yüzünden anlamak mümkün.
Muhtemeldir ki Demokratlar Pentagon'daki bazı generalleri durumun vahametine ikna etmişler. İran'a saldırı öncesinde bir savaş gemisinde tuvaletlerin tıkanması, Körfez ülkelerindeki üslerin boşaltılması Pentagon'daki bu hukuksuz savaşı istemeyen generallerin emirleri doğrultusundaydı. Ayrıca savaşın hemen başında bir çocuk kreşinin vurulması, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesi Demokratların ikna ettiği bu generalleri hayli kızdırdı. Kısacası Donald Trump bu savaşa ciddi bir planı olmadan, Demokratların ayarttığı gönülsüz generallerle girdi. İran da Körfez'deki askeri üslerini vurdu. İran açısından bakıldığında ise şimdilik işler yolunda gidiyor.

İlber Ortaylı'yı üniversitede okuduğum yıllarda dipnotlardan tanımıştım. Daha doğrusu bu türden dört isim vardı o ağır metinlerde öne çıkan. Şerif Mardin, Halil İnalcık, Kemal Karpat ve İlber Ortaylı. Bunlardan Şerif Mardin sosyologdu. Diğerleri tarihçi. Meselâ bu ciddiyette tarih yapan isimlerden Feridun Mehmet Emecen var. İlber Ortaylı tarihçi olarak kitabi araştırmalarda gayet iyiydi. Ancak bu söylediğim 1990'lard ve öncesinde yazılıp yayınlanmış metinleriyle ilgili. Siyasal İslamcı iktidar döneminde ise işi tarihçilikten çok şova dönüştürdü. Yani halk İlber Ortaylı'nın ciddiyeti bırakıp tarihçi baba dönemini gördü. Böyle olunca da bohçacı Çingene ağzıyla ekranlarda tarih geveleyip durdu. Son dönemde Osmanlı tarihi adına yazdığı şeyler çok kötüdür. Onu bu şekilde ayartan ise hiçbir bilimsel vasfı olmayan Celal Şengör'dür. Yani bir Ebu Laklakan ciddi bir tarihçiyi ayartıp bozdu.
İlber Ortaylı ölmüş. Zebaniler Kuran'a ve ahkamı şeriyeye göre ikili averajına bakıp ona göre muamele edeceğinden hiç kuşkumuz yok.

Yunan yazar Nikos Kazançakis üniversiteyi bitirdiğinde köyüne dönmüş. Yaşlı bir adamla karşılaşmış. Adam ona; "Senin üniversitede okuduğun o şeylerde benim bu fakirliğime, çaresizliğime bir çare var mı?" diye sormuş. Kazançakis başlamış okuduğu şeyleri anlatmaya. Adam hemen sözünü kesmiş ve; "Analarını belleyeyim!" demiş. Şimdi bizdeki Sünni hacı hocaların ahlak vaazları da öyle. 25 yıllık siyasal İslamcıların şaşalı iktidarları da Kazançakis'in üniversitede öğrendiği teoriler gibi. Gazze'ye Filistin'e çare olacak türden değil!

Hz. Peygamber'in Ümmeti Muhammed'e vaad ettiği Kisra'nın Gökdelenleri bunlar! Petrol kuyuları, dolar balyaları, lüks otomobiller, bakımlı atlar, tatulu develer, işveli zevceler! İran Körfezi ve Tel Aviv'i vurdukça Ümmeti Muhammed'in sofrasına en olgun hurmalar düşüyor, hamdolsun!

Hz. İsa Aleyhisselam'a atfedilen çok sevdiğim bir sözdü.
"Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek ve gizli mekânlarda öğrendiğiniz bir inancı çatılardan haykıracaksınız. Ve insanlar buna inanacak."
Biz Milli Görüşçüler bir zamanlar rahmetli Erbakan hocadan öğrendiğimiz "Siyonizm belasından" insanlara bahsederken bize birer meczupmuşuz gibi bakıyorlardı.
Biz ısrarla insanlığın en eski mikrobunun Siyonizm olduğunu, bir ahtapot gibi dünyayı ve ülkeleri kuşattığını söyleyip duruyorduk, onlarsa bize şizofreni tanısı koyup acıyorlardı.
Aradan geçen zaman bizim öngörülerimizi haklı çıkardı. Türkiye ve dünya Gazze'deki soykırım ve İran'ın destansı direnişinden sonra Siyonizm belasıyla çıplak haliyle yüzleşti.
O kadar ki artık Türkiye'de anaakım medyada Siyonist İsrail'in ve Amerika'nın İran'a karşı yaptığı haksız saldırılar tartışılıyor.
Amerika ve Avrupa'daki haber kanallarında kıyasıya Siyonizm ve İsrail eleştirisi var. Bizim 1990'larda söylediğimiz şeyleri bugün dünya tartışıyor. Yani zaman bizi azizleştiriyor.
Artı ne demişti rahmetli Erbakan Hocamız; "İsrail sözden değil güçten anlar!" İran ve Hizbullah İsrail'i füzelerle vurunca bu kehaneti de gerçek oldu hocamızın. Nasıl şimdi, sesi çıkıyor mu o Siyonist kuçukuçuların?
Artı Erbakan Hocamız bir şey daha söylemişti. Türkiye'deki şu anki Siyasal İslamcı iktidarı Siyonizm kurdu! İşte işin bu kısmında çarşı karışacak gibi görünüyor.
İran'ın Amerika'nın ve İsrail'in dokunmaz olmadığını gösteren, bölgeyi özgürleştiren, Arapları ve Latin Amerika halklarını cesaretlendiren, Siyonizm'in İslam coğrafyasındaki yayılmacılığına son veren, Amerika-İsrail aksına oturmuş Siyasal İslamcıların ehlikeyif iktidarını boşa düşüren bu şanlı insanlık direnişi bu güruhta yeterince alıcı bulmadı. Parlatılmadı, ciddi bir heyecana sebep olmadı. Aksine mezhepçi hezeyanlarla bu başarıyı gölgelemeyi denediler. Çünkü tam da rahmetli Erbakan Hocamızın dediği gibi "AKP'yi Siyonizm kurdu!" Ama onu da tıpkı Tel Aviv gibi Amerikan üsleri gibi İran'ın füzeleri vurdu. Onun için İran'a arka çıkamıyorlar çünkü kendilerini inkâr etmiş olacaklar. İran Amerika ve İsrail'i füzelerle mağlup etti. Onlar mağlup olunca bizdeki siyasal İslamcılar da hükmen mağlup sayıldı. Atmosferde yalnız gezen füzelerden işkillenmeleri bu yüzden.

Türkiye açısından bakalım bu savaşa. Evvelinde İran'a karşı uygulanan ambargoların ülkeye maliyeti çok yüksekti. En yakın pazarı yarım asır yasakladı Amerika Türkiye'ye. Irak işgal edilene kadar ticaret yüksekti. Suriye ile de öyleydi. Üç yakın pazarı Amerika uşaklığı için terk etti Türkiye. Gâvurun bu memleketin iktisadına yaptığı mazarrat çok büyük.
İran - Amerika müzakerelerinde bizimkiler Trump içeride sıkıştı, istediğini ver, diyor İran'a.
İran'ın fiziksel kütlesi ile diplomatik söylemi uyuşmuyormuş, Amerika askeri gücüyle İran'ı savururmuş. Şimdi sözde bu maneviyatçı kafa, özde maddiyatçı kafaya İstiklal Harbini, o ruhu nasıl izah edeceksiniz? İmkânı yok.
Siyasal İslamcıların politikalarının oturduğu küresel aks, Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail. Yani Türkiye bölgede dünya Siyonizm'inin en büyük kalesidir. Ve bu görevin bir milim dışına çıkamaz.
Onun için İran, Körfez'de Amerikan üslerini vururken, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutarken, işbirlikçi ülkeleri tırmalarken bizdeki siyasal İslamcılar homurdanıyordu.
Çünkü "Dostum Trump!" postu fena deldiriyordu. Beştepe'de ponponlu tören eşşekleriyle ağırlanan İsrailli politikacılar sığınaklarda halkıyla sinir krizi geçiriyordu. İran Amerika'nın ve İsrail'in donunu indirdi. Habire öpüyor bunları. İşte bu yüzden bizdeki siyasal İslamcı iktidar Kunteber'in tarağı gibi gerildiler. İran sırtlarını dayadığı gücü berhava etti.
1 ayı geçen savaş boyunca İran'ın haklılığı vurgulanmak yerine diğer uşak takımıyla İran'ı kınandılar.
Meselâ bu süre zarfında Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar İran'a hiçbir insani yardımda bulunmadı.
İran, Türkiye'nin İstiklal Harbinde yaptığı şeyi hem kendi adına hem de bölgedeki diğer halklar adına Amerika'ya ve Siyonist İsrail'e karşı tek başına füzelerle yaptı.
Bu muazzam başarıya siyasal İslamcıların medyasında yeterince yer verilmedi. Ama halk takdir etti İran'ı.
Çünkü bizdeki siyasal İslamcılar riyakârdırlar, kendilerinin dışında başarı gösteren hiç kimseden haz etmezler. Bu her alanda böyledir.
Hatta İran'ın bu aziz ve latif başarısını mezhepçilik üzerinden karalayan bazı meczupların varlığını hep birlikte müşahede ettik.
Türkiye'yi bu savaşa dâhil etmek, Amerika'nın ve İsrail'in kabak gibi ortada kalmış poposunu örtmek için füzelerle sağdan soldan estarabim yaptılar ama olmadı.
Ezcümle İran, Amerika'yı, İsrail'i, Körfez'deki Şeyhül Dolarları ve de Amerika'ya domalmış siyasal İslamcıları üst üste koyup yendi.
İran'a yapılan haksızlık karşısında sustular, İran'a destek vermekten kaçındılar.
Kısacası İspanyol Pedro'nun taşşağı kadar olamadılar. Gerçek bu!

Muhtemelen izlediğiniz bir videodur. Bir etkinliğin sonunda tohumluğa kaçmış eski bir solcu şair İsmet Özel'e yaklaşır ve şu soruyu sorar. "Siz Batı medeniyetine karşı mısınız?" İsmet Özel soruya cevaben; "Karşı olmak hafif gelir. Ben Batı medeniyetinin düşmanıyım." der. Adam; "Siz komünistliğinizden buralara kadar savruldunuz demek ki!" İsmet Özel de; "He Vallahi savruldum!" der. Ortam gerilir gibi olur. Ciddi bir şair ve mütefekkir olan İsmet Özel'in o halini ilk gördüğümde açıkçası verdiğ cevabı yadırgamıştım. En azından insan biraz daha siyasî bir tutum takınır, diye düşünmüştüm. Ama pandemi vetiresinde dünyada yaşananlar ve son olarak Amerika ve İsrail'in İran'a haksız saldırıları İsmet Özel'i haklı çıkardı. Tıpkı İran gibi Batı medeniyetine karşı ciddi ve özverili bir duruş gerekiyor. Ancak böylesine onurlu bir duruşla yeryüzünün mustazafları için bir soluklanma alanı açılabilir. Çünkü artık kendileri dışındaki milletlere karşı tutumlarından, gaddarlıklarından adımız gibi eminiz.

Galiba Osmanlı'nın Mohaç meydan muharebesi öncesinde Haçlı ordusunun komutanlarından birinin söylediği bir sözdü. "Gökkubbe yere düşecek olsa onu mızraklarımızla yeniden göğe kaldırırız." O denli muhkem teçhize edilmiş muazzam zırhlı bir Haçlı ordusu. Tabi ki Osmanlı bu ordunun da icabına baktı. Balkanlarda karnı doymayan karga, akbaba bırakmadı Osmanlı! Şimdi bizdeki ecdat hayranı, mukaddesatçı siyasal İslamcılar, Avrupa'nın askeri kalkanı olan NATO'nun diliyle İran'ı bölge ülkelerine saldırganlıkla suçluyorlar. Mohaç'ta haçlı ordularını dize getiren ulu Hakanlardan geldiğimiz nokta İran'ı kınayan Hakanlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.