29 Haziran 2026 Pazartesi

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 99

Eskiden TRT radyosunda "Arkası Yarın" gibi çok güzel tiyatro oyunları yayınlanırdı. Oyunların her bölümü en heyecanlı yerinde biterdi. Ertesi günü iple çekerdik. Bu tiyatro oyunlarından hatırladığım bir oyun var. Kusursuz Cinayet. Hafızam bana oyun oynamıyorsa oyun kısaca şöyleydi. Çok zengin bir adam varmış. Adamın kendinden yaşça küçük çok güzel bir karısı varmış. Adam yaşlı olduğundan karısı genç bir erkekle gizli kapaklı aşk yaşıyormuş. Zengin adam bu durumu sezmiş. Bir dedektif tutmuş ve karısıyla genç sevgilisi arasındaki ilişkiyi en ince detayına kadar öğrenmiş. Sonra kiralık bir katile karısının sevgilisini öldürmesi için yüklü bir para ödemiş. Ona karısının hangi yazlığında kaldığını, hizmetçilerin hangi saatte eve gelip gittiğini, karısının sevgilisinin hangi saatte yazlığa geldiğini, bahçıvanın hangi saatlerde evde olduğunu, adamın hangi saatte bahçeye inip kahve içtiğini, sevgilisinin hangi dakikada yanına geldiğini, hangi saatte evden ayrıldığını en ince detayına kadar anlatmış. Bu detaylara göre çok iyi bir cinayet planı hazırlamış ve kiralık katile vermiş. Adamı şu tarihte şu saatte evin bahçesinin şu köşesinde yalnızken kahve ve sigara içerken susturuculu bir tabanca ile tek mermiyle öldüreceksin! Tamam, görünürde hiçbir sorun yok. Bu iş bir kiralık katil için mendille dudaklarının kenarlarını silmek ve mendili katlayıp tekrar cebine koymak kadar basit bir işmiş.
Ve cinayetin işleneceği gün gelmiş. Bahçıvan işini yapıp aynı saatte evden ayrılmış. Hizmetçi aynı saatte gelip evin temizlik işlerini yapmış. Aşçı önceki gün olduğu gibi aynı saatte gelip misafir için kahvaltı hazırlıyormuş. Yaşlı adamın karısı belirlenen saatten birkaç dakikalık gecikmeyle yazlığa gelmiş. Bir süre bekledikten sonra da güzel kadının genç sevgilisi yazlığa gelmiş. Bahçenin köşesindeki üzerinde günlük bir gazete olan masaya oturmuş. Beş dakika sonra hizmetçi bir tepsi ile kahvesini getirip masaya bırakmış. O arada tuhaf bir şey olmuş. Bahçıvan kılığında bir adam, adamın oturduğu masaya doğru yaklaşmış. Genç adam göz ucuyla birkaç saniyeliğine bahçıvana bakıp gazetesini okumaya devam etmiş. Bahçıvan kılığındaki kiralık katil susturucu takılmış silahını çıkartıp adamı kalbinden vurmuş. Adam elinde gazeteyle masaya kapaklanmış. Vücudundan sızan taze kanla sıcak kahve birbirine karışıp masanın ekose kumaşında yürüyormuş.
Tam o esnada bahçıvan yazlığın kapısında çok güzel bir kadının onlara doğru yürüdüğünü, sonra tedirgin olup durduğunu fark etmiş. Kadına doğru yürümüş. Elindeki silahıyla kadının başına bir el ateş etmiş. Kadın yere düşmüş Saçlarının topuzu çözülmüş; genç kadının kızıl saçları iskambil kağıdı gibi granit zemine yayılmış. Kiralık katil geri dönmüş ve cinayet anında olup bitenleri sakince zengin adama anlatmış. Katil o genç ve güzel kadının adamın karısı olduğunu bilmeden onu öldürdüğü bölüme gelmiş. "Adamı tam dediğiniz yerde ve saatte kalbine tek mermi sıkarak öldürdüm. Yalnız tam işi bitirmiştim ki, çok güzel bir kadın gördüm, cinayete şahit olduğunu fark ettim. Onu da tek mermiyle öldürdüm." demiş. Yaşlı ve zengin adam piposundan derin bir nefes daha çekmiş ve havaya doğru üflemiş. Bu kusursuz bir cinayet olmuş, demiş.
Bence o cinayetleri işleyen çocuklar iyi bir talim ve terbiye sisteminden geçmedikleri için bu elim hadiseler yaşandı. Unutmayalım ki, sonu ölümle biten her vakıa o toplumu idare edenlere edilmiş bir sualdir. Ve büyük bir ciddiyetle cevaplandırılması icap eder.

Nasıl ama adına sistem dediğimiz şey nasıl parçalıyor insanı? Siyasetçilere, insanlara tanrı gözüyle bakıldığında, onların topluma karşı neler yapabildiğini görebiliyor musunuz? Siyasetin kolladığı korkaklar nasıl giderek önü alınamaz birer canavara dönüşüyor? Devlet aygıtını nasıl kollektif bir suç organizasyonuna çeviriyorlar. Şimdi bu son olaylarla ilgili bir otopsi (Yunanca'da kendi gözüyle görmek) yapalım.
Bundan yıllar önce Trabzon'un bir ilçesinde bir ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği yapıyorum. O ilçeden aklımda kalan tek şey her öğlen vakti büyükçe bir camide tek başıma namaz kıldığım ve suyunun içilmemeyecek kadar kötü olduğuydu. Her şey rutin giderken birgün okul koridorlarında 7. sınıftaki bir erkek çocuğunun hiçkimseye aldırmadan dolaştığını görüyorum. Ders zili çaldığından sınıfa geçmesi için çocuğu uyarıyorum. Çocuk aldırmayınca sırtından tutup sınıfa itiyorum. Başka bir gün aynı şeyi ekrarlayınca çocuğu hafifçe tırmalayıp sınıfına itiyorum. Çocuk olayı babasına anlatıyor. Adam da elinde İngiliz anahtarıyla ders yaptığım sınıfa dalıyor ve anahtarı kafama doğru savuruyor. Sol elimle anahtarı tutuyorum. Resmen boğuşuyoruz. Çocuklar çığlık çığlığa sınıftan kaçıyorlar. Paslı anahtar avuçlarımı çiziyor ve avuçlarım kanıyor. Diğer sınıflardan öğretmenler gelip araya giriyorlar ve adamı okuldan uzaklaştırıyor. Normalde çelimsiz bir adam, bir yumruk atsam yere serilir ama çocukların gözleri önünde bunu yapamam gerekiyor. Sonuçta onlar için rol modelim.
Tuhaftır bu olaydan sonra okul idaresi bana sahip çıkmıyor.
Jandarmayı arıyorum, tüm detaylarıyla olayı anlatıyorum ama bir türlü gelmiyor. Bahaneri de şu; ihbara giderken terör saldırısı olabilir. Milli eğitim müdürlüğüne telefon edip okulunuzda şu isimde bir öğretmen var mı, diye sorma gereği duymuyorlar.
Hemen yakında bir sağlık ocağı var, elimi sargıya alması için oraya gidiyorum. O sağlık ocağının önünde de iktidarın o ilçedeki belediye başkanı. Yanımda jandarmayı, milli eğitim müdürünü, kaymakamı vs. arıyor ve bana hiçbir şey sormadan, geçmiş olsun demeden önemli bir şey olmadığını söylüyor. Tedavi için hastaneye gidiyorum, hiçkimse ilgilenmiyor. Doktora okulda saldırıya uğradım, bana rapor vermeniz gerekiyor, dedim. Tamam, biz savcılığa bildireceğiz. dedi ve beni başından savdı. Karşımda tam bir kurtlar imparatorluğu var.
Doğal olarak adamdan davacı oldum. kamu görevi icra ediyor olmama rağmen savcı beni çağırıp hiçbir şey sorma gereği duymadı. Mahkemeye çıktık. O koca İngiliz anahtarının yerine delil diye 1 karışlık ince bir demir çubuk uydurmuşlar. Bir çocuğu da şahit olarak mahkemeye getirmişler. Hakim bir kadın, bana soru soruyor, cevap vermeye başlayınca histerik bir ruh haliyle bana "Tamam, tamam!" diyor. Verdiğim cevabı dinlemiyor bile. "Ben milli eğitimde görev yapan bir öğretmenim!" diyorum onun için hiç önemli değil. Hakim bana 8 ay ceza veriyor, sınıfı İngiliz anahtarıyla basıp adam öldürmeye teşebbüs eden o barbara 6 ay. Eminim meb tarihinde bugüne kadar bir örneği yoktur.
Mahkemede delilleri palnlı olarak yok ediyorlar. Bilin bakalım bu dönemde Of'un kaymakamı kimdi?
Ya bugün Türkiye'nin konuştuğu vali benim yüzde yüz haklı olduğum bir dönemde Of'un kaymakamıydı? Şimdi okullardaki durumu görüyorsunuz. Vali beyin bulaştığı elim işleri de eminim ki okuyorsunuz. O olaydan sonra öğretmenliği bıraktım. Yıllarca içki şişelerine taş koyup aksesuar yaptım ve insanlara sattım. Bunun yığınla şahidi var. Keşke Vali Bey zamanında bir iş kazasına uğramış bir öğretmeni yanına çağırıp işin içyüzünü öğrenseydi. Toplumu ıslah etmeye çalışan bir öğretmenin gururunu inciten o duruma göz yummasaydı. O gün o delilleri karartıp beni haksız bulanlar bugün ülkenin gündemindeler. İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir, der Nietzsche. Hele bu idealist bir öğretmen ise. O mahkemede bana karşı yapılan adaletsizlik, onu daha büyük suçlar işleme konusunda yüreklendirdi ve bumerang gibi o valiyi vurdu. Üzgünüm ama yara izleri hâlâ avuçlarımda.

Yarım asırlık İran İslam İnkılabı sadece Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirmekle kalmadı aynı zamanda Siyonist İsrail'in de burnunu sürttü.
Bu aynı zamanda Yeşil Kuşak İslamcıların öteden beri hayalini kurduğu bir şeydi. "Amerikan emperyalizmine karşı direniş!" Bunu Sünni meczupların kerih gördüğü, batıl bir itikat olarak yaftaladığı Şiiler başardı. Bu, kibirli Sünnilerin hâlâ içlerine sindiremediği, aralarında medenice dillendiremediği, onlara doğurduğu fırsatı göremedikleri buz gibi bir gerçektir.
Sünniler hâlâ Mavi Marmara'yla Akdeniz'deki Vileda Savaşı'nın hayaliyle avunuyorlar. Oysa İran bu hayali füzelerle, dronlarla herkesin gözü önünde gerçekleştirdi. İran tek başına Amerika'nın korkuya dayalı imparatorluğunu Ortadoğu'dan sökün etti. Siyonizm'in ahlak ve kuraldışı yayılmacılığını göğüslemeyi başardı.
Donald Trump tam bir Mazhar Osmanlık deli. Papa'yla bile papaz oldu.
Amerika İran savaşına içerideki Siyonist lobinin yönlendirmesiyle hesapsız kitapsız girdi. Bölgedeki askeri varlığını İran'a karşı koz olarak kullanma niyetindeydi. Koşulsuz şartsız teslimiyet istedi. Ama Amerika'nın hesap edemediği bambaşka bir şey vardı. Persepolis'teki tuvalet taşlarının tarihi Amerika'nın tarihinden daha eskiydi. Fena tosladı Amerika. İran Körfez'deki kuluçkaya yatmış tavukları ürküttü, yumurtaları kırdı. Amerika sırtında taşıdığı yumurta sepetini sonradan çok geç fark etti ama iş işten geçmişti. Evet, İran da büyük yara aldı ama dünyaya Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in dokunulmaz olmadığını gösterdi. Bir şey daha yaptı İran; Hürmüz boğazını kapatarak Batı'nın hayalarını sıktı, onu fena kıvrandırdı. Ne Acem oyunu ama; şahsen bu oyunu izlemeye doyamadım. Amerikalılar o kadar aptallar ki, savaştan önce haritaya bakıp Hürmüz boğazının ne denli kritik bir öneme sahip olduğunu fark edemediler. İran bu savaşı usta bir manevrayla bir enerji krizine dönüştürdü. Amerika şimdi bulaştığı bu beladan kurtulmanın derdinde. İran da dünya sisteminin saygı duyacağı medeni bir ülke statüsünü elde etmenin peşinde.
Bu savaşın sonucu ne olursa olsun, Ortadoğu'da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in bölgedeki devlet yönetimlerini ayarttığı eski düzene kökünden değişecek. Yeni ve daha dengeli siyasal sistemlerin oluşumu eşiğindeyiz. Bu, Amerika'ya ve İsrail'e karşı yarım asırdır direnen İran İslam İnkılabı'nın bir eseridir. İran ne kadar takdir edilse azdır. Amerika'nın vassal devletleri durumundaki Sünniler ise kendi yalanlarıyla eğleşmeye, Batı'nın kuyruğu olmaya devam etsinler.

Saadet Partisi'nin Divan-ı Hümayun'una katılamadım, zaten öyle bir sıfatım da yok partide. Ama ben işi biraz geriden almak istiyorum. Meselâ genel başkan Mahmut Arıkan'ın eski genel başkan Temel Bey'in makam arabasıyla genel kongreye gelip başkan ilan edilmesi hâlâ aklımdan çıkmıyor. Yanî daha partide Adil Düzene geçilmeden diğer başkan adayı Birol Bey hükmen mağlup sayılmıştı. Ben hâlâ partinin genetiğindeki bu pek milli faşist tavrın girdabındayım. Diğerleri hep aynı. Hümayun'un yapıldığı kongre binası bile aynı.
Diğer bir husus ise şudur. Hadi, Mahmut Bey YİK'in kararıyla genel başkan oldu. Ama aradan geçen zamanda Mahmut Bey Milli Görüş'ü ulusal siyasete dâhil edecek üst bir siyasi dil kuramadı. 90'lı yılların hamaset diliyle günümüzde siyasette muvaffak olmak çok zor, diyoruz ısrarla. Modern bir ülkede siyaset yapmak ile dergâhtan ahlak üflemek birbirinden farklı şeylerdir. Saadet Partisi işlevi kalmamış bir mecliste grup oluşturabilme adına Yeni-yol oluşumuna katıldı katılalı hayalet bir partiye dönüştü. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'nun Milli Görüşçüler indinde herhangi bir itibarı yok. Sırf mecliste grup kurmak için bu adamlara mecbur kalmak Saadet Partisi'ni fosilleştiriyor. Saadet Partisi'nin sesi duyulmuyor artık. Dün kurulmuş Anahtar Parti kadar bile ağırlığı yok! Çünkü Yavuz Ağıralioğlu kendi içinde muhasebe ve murakebe yapıyor. Saadet Partisi ise hocanın Soğuk Savaş döneminden kalma sloganlarıyla siyaset yaptığını düşünüyor. Ülkeyi, İslam coğrafyasını, dünyayı kuşatacak yeni bir söz, yeni bir siyasi zaviye inşa edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Soru budur. Diğeri dostlar Mahmut Bey'i genel başkanlıkta görsün!
Defalarca söyledik. Saadet Partisi geçmişiyle yüzleşmeden ülkeye alternatif olacak bir siyasi dil kuramaz. Çünkü Hz. İsa da (Hasan Mezarcı) dünya lideri BOP'çular da bu partinin bünyesinden çıktı. Birinin bu suallere cevap vermesi lazım bu partide! Yani şimdi Tansu Çiller'i yüce divanla tehdit edip koalisyon hükümeti kurmadık mı? Biz hâlâ İstanbul'un fethi ile, Malazgirt savaşı ile, Viyana kuşatması ile, Seyyit Çavuş'un tek başına kaldırdığı top mermisi ile siyasette yol aldığımızı düşünüyoruz. Oysa İran bizim yıllarca dillendirdiğimiz Siyonizmle tek başına harp ediyor. Ve kazanıyor da. Meselâ İranlı hiçbir mollanın dilinde Şah İsmail menkıbesi yok. Saadet Partisi bir türlü bugüne gelemiyor, sürekli geçmişte yaşıyor. Şöyle soralım, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutan İranlı mollalar mı daha Milli Görüşçü'dür, yoksa kongreye Temel Bey'in makam aracıyla giden Mahmut Bey mi?
Vidalar sıkılacak!
Dronlar yapılacak!
Tel Aviv üzerinde!
Keşifler yapılacak!
Yürü hâlâ ne diye!
Soğuk Savaşlardasın
Zukenbergin facebooku
Keşfettiği yaştasın

İktidardaki siyasal İslamcıların meşruiyet krizi giderek derinleşiyor.
Ağa babaları Amerika artık dünya ölçeğinde "rıza üretemiyor." İsrail kamburu yüzünden sürekli irtifa kaybediyor.
Türkiye'deki siyasal İslamcılar Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail küresel aksı üzerinde çeyrek asır keyif sürdüler.
İşte bu siyasal aksı İran'ın füzeleri, dronları yerle yeksan etti. İşin çok daha ilginç tarafı şuydu.
İran, Türkiye'deki yarım asırlık Milli Görüş Hareketi'nin bütün politik söylemlerini de yerle yeksan etti. Siyonizm karşıtlığı üzerine inşaa edilmiş Milli Görüş artık politik bir fatazya.
Cumhuriyetin saltanatına kurulmuş siyasal İslamcıların meşruiyet krizinin birinci sebebi ülkedeki muhalefeti imha etmiş olmaları.
İkinci sebebi ise kendi tebaasının bulaştığı hukuksuzlukları sumen altı etmesi ve koca ülkeyi bir mumya evine çevirmiş olmasıdır.
İlkinde iktidarlarına alan açmak için hukuku siyasallaştırarak muhalifleri siyasetten men ediyorlar.
İkincisinde ise yargı sistemini, kolluk kuvvetlerini, bürokrasiyi hukuksuzlukları örtmekte kullanarak devlet sistemini komple imha etmiş oluyorlar.
Bu durumda yani siyasetin muhalefetten arındırılması ve hukukun işlevsiz kılınması ülkede iktidarın ciddi bir meşruiyet sorunu yaşamasına sebep oluyor.
Dışarıdaki ağababaları iyice hırpalandı. İçeride siyasi ve hukuki meşruiyetleri dip yapmış durumda. Bir adım ötesi Afrika'daki Kunta Kinte kabilesi yani.
Buna bir de Macaristan'daki sağcı diktatör Urban'ın sandıktaki hezimetini ekleyin.
Amerika ve İsrail İran'daki mollaları tek ayak üzerinde yakalamışlardı.
Türkiye'de ise siyasal İslamcı iktidarın yere değen bir ayağı bile yok. Yıllarca koltuk değnekleriyle Fetö- Keko gidiyorlar. İktidardan düşmeleri için koltuk değneklerinden birinin çekilmesi yeterli olacaktır.
- Adam öldürmeyi Bre Hasan, oyun mu sandın!

Yılmaz Güney Mecidiyeköy'de Galeria iş merkezinde kurulmuş film setinde çekimde. Önünde insanların topladığı Galeria'da çekimler bitiyor ve set dağılıyor. Yılmaz Güney setten çıkarken hayranı bir genç onunla tokalaşmak için yoluna çıkıyor. Yılmaz Güney kibirli bir tavırla o genci dirseğiyle kenara itiyor. Yılmaz Güney'in bu hareketi karşısında insanlar hayretlerini gizleyemiyorlar. Bazıları onu yadırgıyorlar. O anda kalabalıktan birisi Yılmaz Güney'e şöyle sesleniyor. - Yılmaz, Yılmaz! Sen daha dün şalvarını Haydarpaşa'da bıraktın!
Yılmaz Güney kendisine laf atan o İstanbul Beyefendisine dönüyor, Sin Kaflı bir şeyler söyleyip küfrediyor ve adamın üzerine yürüyor. O esnada Güney'in korumaları hemen araya giriyor ve alelacele adamı oradan uzaklaştırıyorlar.
Şimdi bu siyasal İslamcılar da Yılmaz Güney gibiler. Daha dün takunyalarını caminin avlusuna bıraktılar. Bugün cumhuriyetin kibirli patronu mesabesindeler.

Rize'de yaygın olarak anlatılan bir fıkradır.
Birgün Anzerli bir çocuk mısır tarlalarında bir şeyin gürültü yaparak dolaştığın yaptığını görür.
Gider bakar ki bir yaban domuzu tarlanın ucundan mısırları yıkıp kemiriyor. Hemen eve gidip annesine haber vermek ister. Ama bakar ki tarlanın diğer tarafında Hayalı bir çoban mısırları toplayıp elindeki çuval dolduruyor. Çocuk olduğu yerden annesine bağırır.
"Anne, anne tarlada bir domuz bir de Hayalı var, tarlayı kırıyorlar. Ne yapayım. Önce domuzu mu kovayım yoksa Hayalıyı mı?" Annesi balkondan çocuğa cevap veriyor. "Oğlum sen önce Hayalıyı kov. Domuzun yiyeceği mısır bellidir, doyunca gider. Ama Hayalı çobanın ne kadar çalacağı belli değildir, o bir çuvalı doldurur sonra bir başka çuval açar."
Şimdi bunlar da o hesap. Ayı kırar girer yiyeceği kadarını alıp gider. Ama bu siyasal İslamcılar 25 yıldır çuval açıp dolduruyorlar, daha ne kadar çuval dolduracakları belli değil.

Alman kahve devi Jacobs Ofçay’ı satın aldı. Oflular üzüldüler tabi. Ama Jacobs yöneticileri fabrikadaki çalışma düzenine, işçilere hiç karışmadılar. Aksine işçilerin çalışma şartlarını sürekli iyileştirdiler. Ücretleri, primleri peyderpey artırdılar. Çalışanların ürettikleri ürünlerde gözü kalmasın diye her ay işçilere çay ve kahve dağıttılar. Çalışanların ulaşımı için fabrikaya servis koydular. Yemeklerin hem çeşidini hem de kalitesini arttırdılar. Fabrikadaki ışıklandırma sistemini değiştirdiler. İşçilere hiç karışmadılar. Aksine onlara değerli olduklarını hissettirdiler.
Ancak Jacobs yöneticileri Ofçay’ı işlettikleri süre içinde arzu ettikleri kâr oranına ulaşamadıklarından Ofçay’ı sattılar. Ofçay fabrikaları bir Türk iş adamına satıldığını duyunca fabrikadaki işçiler sevinçten havalara uçtu. Ofçay’ı geri aldık! Ertesi yeni iş adamı gereksiz gördüğü işçilerin bir bölümünü işten çıkardı. Ulaşım için konulan servisler kaldırıldı. Promosyonlar hediyeler, yılbaşı primleri vs. hayal oldu. Kısacası Ofçay’da üretim düzeni Almanlar öncesi duruma geri döndü. Bunları bana Jacobs’un Ofçay’ı satın aldığı dönemde orada çalışan bir işçi anlattı.
Benzer şeyleri İtalyan Ferrero şirketinin Sakarya şubesinde 10 yıl çalışan bir arkadaşım anlatmıştı. Benzer şeyleri Amerikalı bir inşaat şirketinin Cidde’deki inşaat işlerinde yıllarca çalışmış bir işçi arkadaşım anlatmıştı.
Çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri okudum. Bakın adım gibi emin olarak söylüyorum. Dünyada insan emeğini bu siyasal İslamcılar kadar sömüren, hakir gören, aşağılayan ikinci bir ülke yoktur. Bunu da Soğuk Savaş döneminden kalma devlet refleksiyle emeği komünizmin, solculuğun bir unsuru olarak görerek yapıyorlar. Maden işçileri karşısındaki resmi kibri görüyorsunuz işte. Onlar mülkün sahibi ağalar, diğerleri de yanaşmalar. Yukarıda gördünüz Almanları, İtalyanları ve Amerikalıları. Bunlar besmeleli yamyamlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Nisan 2026 Çarşamba

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 98

Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ülkeye olan aidiyet duygumuzu yitirdik.
Gururumuz o kadar çok çiğnendi ki, artık hiçbir şeyi gurur meselesi yapacak durumda değiliz.
O kadar çok ötekileştirildik, aşağılandık, yok sayıldık ki, artık bir çoğumuz bu ülkedeki hiçbir şeyi sahiplenme gereği duymuyoruz.
Sürekli korkutulup bastırıldığımızdan bu ülkeye dair gerçek düşüncelerimizi söylemekten çekinir olduk.
O kadar çok felâket yaşadık ki, artık daha kötüsü ne olabilir diye merak etmiyoruz bile.
Ruhunu mahkeme kararlarıyla imha ettiğiniz bir milletten ülkesi için kahramanlık yapmasını bekleyemezsiniz.
Onun için Dücane'nin ısmarlama hamaset nutukları umurumuzda değil.

Donald Trump Pentagon'daki generallerle görüşürken salonda kavga çıktı. Generallerden biri Donald Trump'ın ensesini sıktı. "Amerika bu savaşa senin uçkurun yüzünden girdi. İran anlaşmayı kabul etti ama sen kabul etmedin. Çünkü senin bir şekilde uçkurunu kurtarman lazımdı. O üsler senin uçkurun yüzünden vuruldu!" Salonda yankılanan cümlelerden bazıları bunlar. Toplantıda tehditler, küfürler havada uçuştu. Savaşın gidişiyle ilgili herhangi bir karar alınamadan toplantı dağıldı. Bugün Pentagon'la Beyaz Saray arasında görüş farklılığı var, haberlerinin iç yüzü bu. Bunu Donald Trump'ın gergin yüzünden anlamak mümkün.
Muhtemeldir ki Demokratlar Pentagon'daki bazı generalleri durumun vahametine ikna etmişler. İran'a saldırı öncesinde bir savaş gemisinde tuvaletlerin tıkanması, Körfez ülkelerindeki üslerin boşaltılması Pentagon'daki bu hukuksuz savaşı istemeyen generallerin emirleri doğrultusundaydı. Ayrıca savaşın hemen başında bir çocuk kreşinin vurulması, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesi Demokratların ikna ettiği bu generalleri hayli kızdırdı. Kısacası Donald Trump bu savaşa ciddi bir planı olmadan, Demokratların ayarttığı gönülsüz generallerle girdi. İran da Körfez'deki askeri üslerini vurdu. İran açısından bakıldığında ise şimdilik işler yolunda gidiyor.

İlber Ortaylı'yı üniversitede okuduğum yıllarda dipnotlardan tanımıştım. Daha doğrusu bu türden dört isim vardı o ağır metinlerde öne çıkan. Şerif Mardin, Halil İnalcık, Kemal Karpat ve İlber Ortaylı. Bunlardan Şerif Mardin sosyologdu. Diğerleri tarihçi. Meselâ bu ciddiyette tarih yapan isimlerden Feridun Mehmet Emecen var. İlber Ortaylı tarihçi olarak kitabi araştırmalarda gayet iyiydi. Ancak bu söylediğim 1990'lard ve öncesinde yazılıp yayınlanmış metinleriyle ilgili. Siyasal İslamcı iktidar döneminde ise işi tarihçilikten çok şova dönüştürdü. Yani halk İlber Ortaylı'nın ciddiyeti bırakıp tarihçi baba dönemini gördü. Böyle olunca da bohçacı Çingene ağzıyla ekranlarda tarih geveleyip durdu. Son dönemde Osmanlı tarihi adına yazdığı şeyler çok kötüdür. Onu bu şekilde ayartan ise hiçbir bilimsel vasfı olmayan Celal Şengör'dür. Yani bir Ebu Laklakan ciddi bir tarihçiyi ayartıp bozdu.
İlber Ortaylı ölmüş. Zebaniler Kuran'a ve ahkamı şeriyeye göre ikili averajına bakıp ona göre muamele edeceğinden hiç kuşkumuz yok.

Yunan yazar Nikos Kazançakis üniversiteyi bitirdiğinde köyüne dönmüş. Yaşlı bir adamla karşılaşmış. Adam ona; "Senin üniversitede okuduğun o şeylerde benim bu fakirliğime, çaresizliğime bir çare var mı?" diye sormuş. Kazançakis başlamış okuduğu şeyleri anlatmaya. Adam hemen sözünü kesmiş ve; "Analarını belleyeyim!" demiş. Şimdi bizdeki Sünni hacı hocaların ahlak vaazları da öyle. 25 yıllık siyasal İslamcıların şaşalı iktidarları da Kazançakis'in üniversitede öğrendiği teoriler gibi. Gazze'ye Filistin'e çare olacak türden değil!

Hz. Peygamber'in Ümmeti Muhammed'e vaad ettiği Kisra'nın Gökdelenleri bunlar! Petrol kuyuları, dolar balyaları, lüks otomobiller, bakımlı atlar, tatulu develer, işveli zevceler! İran Körfezi ve Tel Aviv'i vurdukça Ümmeti Muhammed'in sofrasına en olgun hurmalar düşüyor, hamdolsun!

Hz. İsa Aleyhisselam'a atfedilen çok sevdiğim bir sözdü.
"Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek ve gizli mekânlarda öğrendiğiniz bir inancı çatılardan haykıracaksınız. Ve insanlar buna inanacak."
Biz Milli Görüşçüler bir zamanlar rahmetli Erbakan hocadan öğrendiğimiz "Siyonizm belasından" insanlara bahsederken bize birer meczupmuşuz gibi bakıyorlardı.
Biz ısrarla insanlığın en eski mikrobunun Siyonizm olduğunu, bir ahtapot gibi dünyayı ve ülkeleri kuşattığını söyleyip duruyorduk, onlarsa bize şizofreni tanısı koyup acıyorlardı.
Aradan geçen zaman bizim öngörülerimizi haklı çıkardı. Türkiye ve dünya Gazze'deki soykırım ve İran'ın destansı direnişinden sonra Siyonizm belasıyla çıplak haliyle yüzleşti.
O kadar ki artık Türkiye'de anaakım medyada Siyonist İsrail'in ve Amerika'nın İran'a karşı yaptığı haksız saldırılar tartışılıyor.
Amerika ve Avrupa'daki haber kanallarında kıyasıya Siyonizm ve İsrail eleştirisi var. Bizim 1990'larda söylediğimiz şeyleri bugün dünya tartışıyor. Yani zaman bizi azizleştiriyor.
Artı ne demişti rahmetli Erbakan Hocamız; "İsrail sözden değil güçten anlar!" İran ve Hizbullah İsrail'i füzelerle vurunca bu kehaneti de gerçek oldu hocamızın. Nasıl şimdi, sesi çıkıyor mu o Siyonist kuçukuçuların?
Artı Erbakan Hocamız bir şey daha söylemişti. Türkiye'deki şu anki Siyasal İslamcı iktidarı Siyonizm kurdu! İşte işin bu kısmında çarşı karışacak gibi görünüyor.
İran'ın Amerika'nın ve İsrail'in dokunmaz olmadığını gösteren, bölgeyi özgürleştiren, Arapları ve Latin Amerika halklarını cesaretlendiren, Siyonizm'in İslam coğrafyasındaki yayılmacılığına son veren, Amerika-İsrail aksına oturmuş Siyasal İslamcıların ehlikeyif iktidarını boşa düşüren bu şanlı insanlık direnişi bu güruhta yeterince alıcı bulmadı. Parlatılmadı, ciddi bir heyecana sebep olmadı. Aksine mezhepçi hezeyanlarla bu başarıyı gölgelemeyi denediler. Çünkü tam da rahmetli Erbakan Hocamızın dediği gibi "AKP'yi Siyonizm kurdu!" Ama onu da tıpkı Tel Aviv gibi Amerikan üsleri gibi İran'ın füzeleri vurdu. Onun için İran'a arka çıkamıyorlar çünkü kendilerini inkâr etmiş olacaklar. İran Amerika ve İsrail'i füzelerle mağlup etti. Onlar mağlup olunca bizdeki siyasal İslamcılar da hükmen mağlup sayıldı. Atmosferde yalnız gezen füzelerden işkillenmeleri bu yüzden.

Türkiye açısından bakalım bu savaşa. Evvelinde İran'a karşı uygulanan ambargoların ülkeye maliyeti çok yüksekti. En yakın pazarı yarım asır yasakladı Amerika Türkiye'ye. Irak işgal edilene kadar ticaret yüksekti. Suriye ile de öyleydi. Üç yakın pazarı Amerika uşaklığı için terk etti Türkiye. Gâvurun bu memleketin iktisadına yaptığı mazarrat çok büyük.
İran - Amerika müzakerelerinde bizimkiler Trump içeride sıkıştı, istediğini ver, diyor İran'a.
İran'ın fiziksel kütlesi ile diplomatik söylemi uyuşmuyormuş, Amerika askeri gücüyle İran'ı savururmuş. Şimdi sözde bu maneviyatçı kafa, özde maddiyatçı kafaya İstiklal Harbini, o ruhu nasıl izah edeceksiniz? İmkânı yok.
Siyasal İslamcıların politikalarının oturduğu küresel aks, Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail. Yani Türkiye bölgede dünya Siyonizm'inin en büyük kalesidir. Ve bu görevin bir milim dışına çıkamaz.
Onun için İran, Körfez'de Amerikan üslerini vururken, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutarken, işbirlikçi ülkeleri tırmalarken bizdeki siyasal İslamcılar homurdanıyordu.
Çünkü "Dostum Trump!" postu fena deldiriyordu. Beştepe'de ponponlu tören eşşekleriyle ağırlanan İsrailli politikacılar sığınaklarda halkıyla sinir krizi geçiriyordu. İran Amerika'nın ve İsrail'in donunu indirdi. Habire öpüyor bunları. İşte bu yüzden bizdeki siyasal İslamcı iktidar Kunteber'in tarağı gibi gerildiler. İran sırtlarını dayadığı gücü berhava etti.
1 ayı geçen savaş boyunca İran'ın haklılığı vurgulanmak yerine diğer uşak takımıyla İran'ı kınandılar.
Meselâ bu süre zarfında Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar İran'a hiçbir insani yardımda bulunmadı.
İran, Türkiye'nin İstiklal Harbinde yaptığı şeyi hem kendi adına hem de bölgedeki diğer halklar adına Amerika'ya ve Siyonist İsrail'e karşı tek başına füzelerle yaptı.
Bu muazzam başarıya siyasal İslamcıların medyasında yeterince yer verilmedi. Ama halk takdir etti İran'ı.
Çünkü bizdeki siyasal İslamcılar riyakârdırlar, kendilerinin dışında başarı gösteren hiç kimseden haz etmezler. Bu her alanda böyledir.
Hatta İran'ın bu aziz ve latif başarısını mezhepçilik üzerinden karalayan bazı meczupların varlığını hep birlikte müşahede ettik.
Türkiye'yi bu savaşa dâhil etmek, Amerika'nın ve İsrail'in kabak gibi ortada kalmış poposunu örtmek için füzelerle sağdan soldan estarabim yaptılar ama olmadı.
Ezcümle İran, Amerika'yı, İsrail'i, Körfez'deki Şeyhül Dolarları ve de Amerika'ya domalmış siyasal İslamcıları üst üste koyup yendi.
İran'a yapılan haksızlık karşısında sustular, İran'a destek vermekten kaçındılar.
Kısacası İspanyol Pedro'nun taşşağı kadar olamadılar. Gerçek bu!

Muhtemelen izlediğiniz bir videodur. Bir etkinliğin sonunda tohumluğa kaçmış eski bir solcu şair İsmet Özel'e yaklaşır ve şu soruyu sorar. "Siz Batı medeniyetine karşı mısınız?" İsmet Özel soruya cevaben; "Karşı olmak hafif gelir. Ben Batı medeniyetinin düşmanıyım." der. Adam; "Siz komünistliğinizden buralara kadar savruldunuz demek ki!" İsmet Özel de; "He Vallahi savruldum!" der. Ortam gerilir gibi olur. Ciddi bir şair ve mütefekkir olan İsmet Özel'in o halini ilk gördüğümde açıkçası verdiğ cevabı yadırgamıştım. En azından insan biraz daha siyasî bir tutum takınır, diye düşünmüştüm. Ama pandemi vetiresinde dünyada yaşananlar ve son olarak Amerika ve İsrail'in İran'a haksız saldırıları İsmet Özel'i haklı çıkardı. Tıpkı İran gibi Batı medeniyetine karşı ciddi ve özverili bir duruş gerekiyor. Ancak böylesine onurlu bir duruşla yeryüzünün mustazafları için bir soluklanma alanı açılabilir. Çünkü artık kendileri dışındaki milletlere karşı tutumlarından, gaddarlıklarından adımız gibi eminiz.

Galiba Osmanlı'nın Mohaç meydan muharebesi öncesinde Haçlı ordusunun komutanlarından birinin söylediği bir sözdü. "Gökkubbe yere düşecek olsa onu mızraklarımızla yeniden göğe kaldırırız." O denli muhkem teçhize edilmiş muazzam zırhlı bir Haçlı ordusu. Tabi ki Osmanlı bu ordunun da icabına baktı. Balkanlarda karnı doymayan karga, akbaba bırakmadı Osmanlı! Şimdi bizdeki ecdat hayranı, mukaddesatçı siyasal İslamcılar, Avrupa'nın askeri kalkanı olan NATO'nun diliyle İran'ı bölge ülkelerine saldırganlıkla suçluyorlar. Mohaç'ta haçlı ordularını dize getiren ulu Hakanlardan geldiğimiz nokta İran'ı kınayan Hakanlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

5 Nisan 2026 Pazar

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 105

İran Hürmüz boğazını petrol akışını kapatarak İslam coğrafyasında nasıl bir sömürü düzeni kurulmuş olduğunu tüm dünyanın gözüne soktu.
İran, Amerika'nın sahip olduğu devasa askeri güce rağmen akıllı bir stratejiyle nasıl alt edilebileceğini şimdiden ispatladı.
Coğrafyadaki halklardan bağımsız olarak kurulan haydutluk kulelerinin birer füzeyle yerle yeksan edilebileceğini tüm sömürülen insanlara göstermiş oldu. Hakiki Arap baharı!
İran, Amerika özelinde Batı barbarlığına direnen İran'ın aksine Sunni ülkelerdeki iktidarların Oturan Sunni Boğaları oynadığını bir kez daha ispat etti.
İran'ın Amerika'ya ve Siyonist İsrail'e karşı onurlu direnişinin en çok konformist Sunni hacı hocaları rahatsız ettiği gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş olduk.
İran'ın bedelini ödeyerek yaptığı bu insanlık direnişinin en büyük alıcısının Müslümanlardan çok Latin Amerika'daki halkların olduğunu ve takdir ettiğini bir kez daha görmüş olduk. Bundan sonrası Katolik Latin Amerika Şiileşiyor faslı olacak gibi.
İran'ın Körfez'de Amerika'ya vurduğu darbe muazzam askeri gücüne rağmen Amerikalı siyasetçilerin ne kadar aptal ve hesapsız insanlar olduğunu tüm dünyaya bir kez daha ifşa etti.
İran bu savaşla bir ülkenin savunması için mozaik savunma sisteminin, yeraltının, balistik füze üretiminin ve saldırı dronlarıyla asimetrik savaş planının ne kadar önemli olduğunu ispatladı.
Amerika bu haksız savaşla İran'daki yönetimi devirmeyi planlıyordu, şimdi Amerika'daki şaibeli iktidarı topun ağzında. İsrail'deki azılı Siyonist iktidarın akıbeti ise meçhul!
Esas felsefesi İran İslam İnkılabı'na dayanan bu direnişini Türkiye'nin İstiklal Harbi'nde Batılı haydutlara karşı elde ettiği zaferden sonra İslam dünyası adına elde edilmiş en büyük zafer olarak görmek mümkündür.
Sonuç; coğrafya inkâr edilemez. İslam dünyasına musallat olmuş bu barbarlar bu topraklardan sökün edilip, işbirlikçileri tek tek devrilene kadar onuru, şerefi olan insanlar bu mücadeleye devam edecek. Bazı kodoşlar da Hicaz'da caz söylemeye; İran'a çemkirmeye devam edecek.

Ne diyordu Deli Kadir; "İran'da güneş doğarsa gölgeye kaçın." Allamelik yanından büyük bir cehaleti de beraber taşır.
Yusuf Kaplan "Batılılar İran'ın önünü açıyor..." derken insan doğru bildiği şeylerden de kuşkuya düşüyordu. Oysa bölgedeki ülkelerin hepsi Amerika'nın vasalı kabile devletleriydi. Bunun tek istisnası İran'dı. İran, Siyonist İsrail'in hedefine tahdit koymak için ve de Amerika'nın kuşatmasına karşı kendi direniş eksenini inşa etmişti. İran Siyonistlerin Gazze'de yaptığı katliamlara misilleme olarak Tel Aviv'i füze yağmuruna tuttuğunda bu güruhun savunması İran'ın füzelerine soba borusu yakıştırması olmuştu.
İran Tel Aviv'i füzelerle vurana kadar bu Sünni güruh Tanrıyı Siyonist zannediyordu. Çünkü dinleştirdikleri mezhep taassubu İran'ın bu insanlık direnişinden onlara imani bir hisse düşmesine mani teşkil ediyordu.
İsmet Özel'in tabiriyle Sünnilik İslam'ın tarihteki en büyük vurucu omurgasıydı. Günümüz dünyasının pratiğinde ise Batı medeniyetinin konforuyla sırnaşan bir tür Ortodoksluğu (Doğru yol) ihtiva ediyordu. Ve faydasızdı.
Yine İsmet Özel'in deyimiyle "Kafirle çatışmayı göze alan Türk'tü." Ama Siyonizm'le ve Büyük Şeytan'la çatışmayı göze alan Şii İran'dı. Eminim ki bu işin felsefi tarafıyla ilgili İsmet Özel'in söyleyeceği daha epeyce şey mevcuttur.
Son gelişmelere bakıldığında görülüyor ki, Sünnilerin hijyenin İslam inancı gerçekte İslam ümmetinin vahdetini, insanlığın topyekün kurtuluşunu içermiyor. İslam dini Sünni ulemanın dar aklına sığmayacak kadar büyük bir muktesabata sahiptir.
Bu bahiste yazdığımız her cümlenin bir yığın alt düşünceyi ihtiva ettiği muhakkaktır.
İran'da yaklaşık yarım asırlık bir Şia iktidarı var. Türkiye'de ise çeyrek asırlık bir siyasal İslamcı iktidar var. Yarım asırlık İran İslam İnkılabı Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in bölgedeki tahakkümüne karşı askeri reaksiyonunu Ümmetin kurtuluşu adına bir ramazan bereketi olarak görmek mümkündür. Sünni iktidarın en iyi tarafı ise Hicaz'da caz söyleyebiliyor olmasında.
İran'ın bu onurlu direnişini kerih gören sözde Sünni hacılar, hocalar sahip oldukları makamları, mevkileri, servetleri Müslüman ülkelerin zenginliklerini bu küresel mendeburlara pazarlama maharetine borçlular. Onun için kuyruk acıları çok büyük. Onun için tedirginler.
Siyonizm yenildiği için onlar da hükmen yenilmiş sayılacaklar.
Onlar sahte Arap Baharı ile Müslüman beldeleri Siyonizm adına altüst ettiler. İran da bu şanlı direniş ile onların hesaplarını alt üst etti. Coğrafyaya musallat olmuş Siyonizm yayılmacılığını bedel ödeyerek def etti.
Darısı İran'ı Amerikan üstlerine saldırdığı için kınayan yerli ve milli işbirlikçilerin başına. İran'a, İran'ın yanında duran yürekli insanlara selam olsun. Siyonizm'in tüm kalelerinin düşeceği günler temennisiyle bayramınız mübarek olsun!

Demek ki bizdeki siyasal İslamcılar Amerika'ya istediğini vererek iktidarlarını devam ettiriyorlar. Maden şirketleri yılda ürettikleri 50 ton altının sadece 1 tonunu Türkiye'ye bırakıyorlar. 49 tonu da Kanadalı görünümlü Siyonist şirketlere peşkeş çekiliyorlar. Bu sömürge zihniyetiyle ülkeyi herkes yönetir.
Aynı şeyi İran'a da öneriyorlar. İran ise benim petrolüm bana aittir, diyor. İran içeride sıkışan Trump'a istediğini verseymiş bu savaş olmazmış! Bu sözü eden kafa hâlâ Türkiye'nin dışişleri bakanlığı koltuğunu işgal ediyor. İsteyene istediğini vererek iktidarını sürdüren ve kendini halka çok mübarek olarak satan çeyrek asırlık arızî bir anlayış bu.
İktidarda Donald Trump değil de başka birisi olsaydı, İran Amerika'nın bütün şartlarını kabul etseydi de bu savaş yine olacaktı. Çünkü arkada petro-dolar finans kapital, silah endüstrisi, Siyonist lobi gibi bir sürü faktör söz konusudur.
İran, Körfez'deki harami ülkelere konuşlanmış Amerikan üslerini vurdu. Tel Aviv'i vurdu, Hayfa'yı, Dimona'yı, Amerikan üslerini, elçiliklerini, Amerikan ortaklıklı petrol şirketlerinin rafinerilerini vurdu. Conilerin yuvalandığı lüks otelleri burdu. Diego Garcia üssünü vurdu!
İran bunlarla birlikte Türkiye'deki Sünnilerin sahtekâr dindarlığını da vurmuş oldu. Ahmet Hakan'ı, Cübbeli Ahmet'i, Yusuf Kaplan'ı, İsmail Kılıçarslan'ı, Halil Konakçı'yı ve bunlar gibi düşünen bir sürü hacı hocanın beş para etmez dinleşmiş mezhep taassubunu vurdu ve yerle yeksan etti.
İran'ın bu şanlı direnişi sadece dünyada değil Türkiye'de de büyük şaşkınlığa sebep oldu. Çünkü İran siyasal İslamcıların ağababalarını fena tokatladı. Türkiye'deki Sünni dinbazların sahtekârlığını ümmeti Muhammed'e ayan etmiş oldu. Bir füzeyle koca bir karga sürünü vurdu yani. Türkiye'de Sünnilerin iktidarı Gazze için yalandan ağlayan ama Amerika ve İsrail ile işbirliği yapan sahtekârlardır. Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanındaki Ağıtçı Kadın gibi bizdeki Sünniler. Bu sahtekârlar sırf Ekvador muzu yiyebilmek için Gazze'de Siyonist İsrail'in etnik temizlik yapmasına göz yumdular! Hatta destek oldular.
Yani bu Sünnilerin riyakârlığını gördükçe insanın Şii olası geliyor. Bu Amerika'ya ve Siyonist azgınlığa karşı kim direniyorsa, komünistse komünist olalım, Budist'se Budist olalım, Şii ise Şii olalım. Çünkü bu Sünniler Ümmet'in en konformist sahtekârlarıdır. Dubai'de eskort peşinde koşan uçkurperestlerle aynı dinden, aynı mezhepten olmak bizi ahlaklı insanlar yapmaz!
Son olarak, bu sahte Sünnilerin ağabeyleri zor durumda. Tek kurtuluşları var; Türkiye'nin savaşa girmesi ve İran'a kuzeyden bir kara harekâtına başlaması. Amerika'nın ve İsrail'in bu bataklıktan çıkmasının başka hiçbir ihtimali yok. İran Amerika'yı ve İsrail'i kurt kapanına aldı ve parçalıyor. Kendisi de yara alıyor ama şimdilik dert etmiyor.
İşte bu noktada ilginç bir senaryo düşünülüyor. Tahran'ı bombalayan iki Amerikan savaş uçağı Konya askeri hava üssüne indi. Siyasal İslamcı iktidar bu iki F-35'i satın aldığını söyledi. Adlarını Yavuz ve Midilli olarak değiştirdi. Bunun üzerine İran iki süpersonik füze ile İncirlik ve Kürecik üslerini vurdu. Bunun üzerine Amerika'ya mahdumunu verip Türkiye'yi kurtaracak kadar mezhebi geniş bir adam İran'a savaş ilan etti!

Siyasal İslamcılar Amerika'nın, Avrupa'nın, İsrail'in kucağında pasifler.
İran'da ise Mollalar Rusya'nın, Çin'in ve Kuzey Kore'nin korumasında aktifler.
Siyasal İslamcılar, Ey Amerika, Ey İsrail, dostum Trump deyip Beyaz Saray'da bacak bacak üstüne atabiliyor.
İranlı Mollalar ise Büyük Şeytan Amerika'ya ve İsrail'e ölüm! diyor. Trump'ı direkt muhatap almıyor.
Siyasal İslamcıların iktidarı içeride Fetö, Pkk, Dem ve diğer dini cemaatler ve örgütlerle kuşatılmış durumda.
Mollalar ise Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler ve diğer gruplarla İsrail'i kuşatmış durumda.
Siyasal İslamcılar, Amerika ve İsrail adına Arap Baharı rüzgârı estirip bölgenin siyasi yapısını dizayn ettiler.
Mollalar ise Amerika'nın bölgedeki tüm işbirlikçilerini sökün edip gerçek bir İran Baharı rüzgârı estiriyor.
Siyasal İslamcıların efendileri Amerika'da çocuk yaştaki kızları istismar ediyor.
Mollalar ise İsrail'e fırlattıkları füzelerle Gazze'de öldürülen binlerce çocuğun intikamını almaya çalışıyor.
Siyasal İslamcılar mütecavizlerle arasına mesafe koymak yerine kendini savunan İran'ı kınıyor.
Mollalar ise bölgedeki Amerikan askeri varlığına ve Tel Aviv'e füze ve ihalarla saldırıyor.
Siyasal İslamcılar ver kurtul politikasıyla 25 yıllık iktidarlarının konforunu kollama derdinde.
Mollalar ise 50 yıllık İran İslam İnkılabı tecrübesiyle bölgeyi Amerika'dan ve İsrail'den kurtarma derdinde.
Siyasal İslamcılar, bölge ülke liderlerini Amerika'ya itaat ettirmek için ikna etmeye çalışıyor.
Mollalar ise Amerika ve İsrail saldırılarında liderlerini, generallerini, mühendislerini şehit veriyor.
Siyasal İslamcıların hocaları mezhep taassubunu köpürtüp Şii İran'a kara çalıyorlar.
Mollalar ise Amerika ve İsrail'in kuşatmasını yarıp Müslüman halklara ve Latin Amerikalılara antiemperyalist bir duruş cesareti vermeye çalışıyor.
Ezcümle Siyasal İslamcılar Batı medeniyetinin bağırsaklarında öğütülüyor. İran'da ise Mollalar dünyaya alternatif bir alan açmaya çalışıyor. Sünni hocalar da hasetlerinden çatlıyor.

Şiafobik Yusuf Kaplan'ın Sünni taassubuna dair.
Şiafobik Yusuf'un okuduğum ilk kitabı 90'lı yıllardaki Enformasyon Devrimi Efsanesi'ydi. Dünyada yaşanan sibernetik devrim, internet iletişimi Şiafobik Yusuf'un bu çalışmasını boşa çıkardı. Ama Şiafobik Yusuf Bey hiç aldırmadı, medeniyet arayışında yoluna devam etti.
Şiafobik Yusuf'un günlük yazılarındaki medeniyet tahlilleri meraklısı için okunabilir kıvamdaydı. Batı medeniyetinin kadim medeniyetlerin kökünü nasıl kuruttuğunu, zehirli bir sarmaşık gibi dünyayı nasıl sarıp sarmaladığını, Batı'ya direnebilen tek medeniyetin İslam olduğunu, Niçe'nin İslam hariç diğer dinler hayatı fosilleştiriyor gibi türlü tahlillerle sayıp döktü. İşin bu kısmında bir sorun yok. Ama iş ne zaman ki, bu genel çerçeveyi derin bir sosyolojik tecrübeyle coğrafyaya oturtma, aynı tahlili orada yapma bahsine geldiğinde Şiafobik Yusuf maalesef error veriyor.
İslam dünyasındaki mutlak kurtuluşun Sunni mezhebin siyasi ve askeri önderliğinde erebileeceğine inanıyor. Meselâ bu bahiste Hindistan'daki 200 milyon Müslüman'ı nereye koymak gerektiğinin bir cevabı yok. Ya da Maliki mezhebinden olan Endülüs Müslümanlarının tarihte kurduğu Endülüs medeniyeti bu bağnaz Sunni mezhepçiliğinin ne tarafına düşer?
Şu son savaşta bile şehit edilen Ali Hamaney'e Hintli Müslümanların yaktığı ağıdın Sünni Müslümanlar indinde zeerece bir değeri olmadı. İran devrim yapıyor olmuyor, Amerika'nın ve İsrail'in dokunulmaz olmadığını dünyaya ispat ediyor olmuyor. Sunnilerin gözünde İran sonsuza dek şüpheli ve günahkâr bir halk. Sünniler dünyada olup biten onca kötülüğe müdahil olmuyorlar, çünkü tezgâhı Amerika'nın ve Siyonistlerin yanında açmışlar.
Şiafobik Yusuf Medeniyet Okulu diye bir oluşumun içinde gençlere dersler veriyor. Yani o gençleri de böyle Sünni taassubuyla, kör kütük Şia nefretiyle yetiştiriyorsa vay o gençlerin haline. Şair Hz. Peygamber için kâfire salladığın kılıçta bir dirhem gümüş de ben olaydım, diyor. Şiafobik Yusuf İran'ın Siyonist İsrail'e attığı füzelerde helyum gazı bile olamıyor.
Oysa Müslümanların kurtuluğu, Türk'ün biraz İranlı, biraz Arap, biraz Afrikalı, biraz Hintli olup diğerleriyle melezleşmesinde. Yani İslam dünyası kendi içinde ne kadar melezleşirse (din, mezhep, kültür vs.) Batı medeniyetinin kuşatmasını kıracak şifreyi o denli geliştirebilir.
Düşüncenin de bir öjenizmi var ve maalesef bu Yusuf Bey'de Şiafobi olarak tezahür ediyor.
Onun için Yusuf Bey'in vay haline vay vay, vay haline vay!

Yemen'e bu kadar hayran olacağımı hiç düşünememiştim.
Dünya Gazze'yi kaderine terk ettiğinde insanlığın onuru için sadece Yemen vardı.
Yemen hiçbir zaman terk etmedi Gazze'yi, Siyonist İsrail'e füze üzerine füze yolladı.
Ve en önemlisi Husiler füzelerini önlemeye çalışan Yemen açıklarındaki bir Amerikan savaş gemisini vurdu. Gemi hızla manevra yapıp kaçmaya çalışırken iki savaş uçağını okyanusa düşürdü.
Bunun üzerine Trump çok öfkelendi ve Yemen'in başkenti Sana'yı bombalattırdı.
Belki Yemen'in İsrail'e ve Amerika'ya karşı askeri teşebbüsü çok bir şeyi değiştirmedi. Ama bir şeyi kökünden değiştirdi.
II. Dünya Savaşı'ndan beri ilk kez bir Amerikan savaş gemisi vurulmuş oldu. Amerika'nın deniz aşırı operasyonlarında generalleri tereddüde düştü. Çünkü 13 milyar dolarlık bir savaş gemisi 10.000 dolarlık bir füze ya da dronla rahatlıkla vurulabiliyordu. Yani Amerika'nın o devasa savaş gemileri okyanuslarda hantal birer ördeğe dönüştüğünü dünyaya ilk kez Husiler göstermiş oldu.
İşte bu yüzden Amerika'nın Abraham Lincoln adlı savaş gemisi Basra Körfezine girmeye Hürmüz Boğazını tutmaya cesaret edemedi. Sürekli İran'ın füze ve dron menzilinin dışında kalmaya çalıştı. Husilerin çizdiği kestane teorisine göre İran Abraham Lincoln için çok büyük tehditti. İran bunu bildiği için Amerika'nın bölgedeki askeri üslerini rahatça ezdi.
Yemenlilerin çadırlardaki otantik müzik eşliğindeki kamalı dansları, neşeleri bu yüzden. Yani biz kısıtlı imkânlarımızla dünyanın en büyük ördeğini avladık. Siz de bir şeyler yapabilirsiniz!
Bence Saadet Partisi'nin amblemindeki büyük yıldızı Yemen kamasıyla değiştirmeliyiz.
Yemen'e bu kadar hayran olacağımı hiç düşünememiştim.
Dünya Gazze'yi kaderine terk ettiğinde insanlığın onuru için sadece Yemen vardı.
Yemen hiçbir zaman terk etmedi Gazze'yi, Siyonist İsrail'e füze üzerine füze yolladı.
Ve en önemlisi Husiler füzelerini önlemeye çalışan Yemen açıklarındaki bir Amerikan savaş gemisini vurdu. Gemi hızla manevra yapıp kaçmaya çalışırken iki savaş uçağını okyanusa düşürdü.
Bunun üzerine Trump çok öfkelendi ve Yemen'in başkenti Sana'yı bombalattırdı.
Belki Yemen'in İsrail'e ve Amerika'ya karşı askeri teşebbüsü çok bir şeyi değiştirmedi. Ama bir şeyi kökünden değiştirdi.
II. Dünya Savaşı'ndan beri ilk kez bir Amerikan savaş gemisi vurulmuş oldu. Amerika'nın deniz aşırı operasyonlarında generalleri tereddüde düştü. Çünkü 13 milyar dolarlık bir savaş gemisi 10.000 dolarlık bir füze ya da dronla rahatlıkla vurulabiliyordu. Yani Amerika'nın o devasa savaş gemileri okyanuslarda hantal birer ördeğe dönüştüğünü dünyaya ilk kez Husiler göstermiş oldu.
İşte bu yüzden Amerika'nın Abraham Lincoln adlı savaş gemisi Basra Körfezine girmeye Hürmüz Boğazını tutmaya cesaret edemedi. Sürekli İran'ın füze ve dron menzilinin dışında kalmaya çalıştı. Husilerin çizdiği kestane teorisine göre İran Abraham Lincoln için çok büyük tehditti. İran bunu bildiği için Amerika'nın bölgedeki askeri üslerini rahatça ezdi.
Yemenlilerin çadırlardaki otantik müzik eşliğindeki kamalı dansları, neşeleri bu yüzden. Yani biz kısıtlı imkânlarımızla dünyanın en büyük ördeğini avladık. Siz de bir şeyler yapabilirsiniz!
Bence Saadet Partisi'nin amblemindeki büyük yıldızı Yemen kamasıyla değiştirmeliyiz.

Bütün analizlerin içinde Süleyman Seyfi Öğün'ün söyledikleri en makul olanı. Mealen, imparatorluklar doğası gereği sürekli büyümek yani yayılmak zorundadırlar. Ama öyle bir noktaya gelirler ki, artık yayıldıkları alana hükmedemez olurlar ve çökerler. Bu çöküş süreçlerinde de saldırganlaşırlar. Bu Roma İmparatorluğu'nda da Osmanlı İmparatorluğu'nda da böyle olmuştu. Bu açıdan bakıldığında Amerikan İmparatorluğu gözlerimizin önünde çığlık atarak ve giderek saldırganlaşarak çöküyor. Bütün hikâye bundan ibaret.
Süleyman Seyfi Öğün'ün söylediği diğer önemli bir şey ise şuydu. Tarih hafızası güçlü İngiliz aklı Amerika'yı dünya sisteminden ustaca tasfiye ediyor. Bu husus üzerinde düşünmeye değer. İngilizler II. Dünya Savaşında Dunkirk çıkarmasında ordusunun teçhizatlarının büyük bir bölümünü Nazilere terk etmişlerdi. Savaşın sonunda kazanan taraftalardı ama üzerinde güneş batmayan imparatorluklarını Amerika'ya kaptırmışlardı.
Elbette Amerika'nın küresel imparatorluğunu sarsan, Çin'in önünü açan, dünyadaki bütün siyasî ve askeri dengeleri değiştiren İran'ın dünya Siyonizm'ine karşı gösterdiği olağanüstü direnç. Dünyanın on yıllardır göz ardı ettiği İran İslam İnkılabı dünya Siyonizm'ini önemli ölçüde gerileterek nihai zaferini ilan etmek üzere. İşin ilginç tarafı İran'ın bu onurlu direnişi İslam coğrafyasında makes bulmuyor. Çünkü onlar hâlâ Amerikan İmparatorluğunun her açıdan uyuşturduğu ölü yapılar durumundalar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

3 Nisan 2026 Cuma

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 104

Normal şartlarda Türkiye'de kıyametin kopması gerekiyordu. İran füzeleriyle Amerika'yı bölgeden çıkarıyor, İslam coğrafyasının kalbine saplanmış bir bıçak gibi duran İsrail'i füzeleriyle dağıtıyor. Müşkül durumda bırakıyor. Türk medyasında kıyamet kopmadı. Türk halkı sokaklara inip sevinç gösterisinde bulunmadı. Sadece bu savaş Türkiye'ye sıçrar mı, diye tedirgin bir şekilde bekledi.
İran'ın Amerikan hegemonyasına karşı koyuşu genelde Türk halkını memnun etti. Ama ülkedeki siyasal İslamcı iktidar İran'ın Körfez'deki Arap hırsızları, petro-dolar şeyhleri iki füzeyle ifşa etmiş olmasından hayli tedirgin oldu. Çünkü İran fırlattığı o füzelerle bölgedeki tüm işbirlikçileri ayan ediyor. Bizdeki siyasal İslamcı iktidar da İran'ın Kürecik'e ve İncilik'e atacağı füzeleri havada yakalama derdinde. İran füzeleri sadece Amerikan üslerine atmamış onların İsrail'i kollayan işbirlikçi yönetimlere de atmış olacak. Onun için dışişleri bakanı Kunteper canavarı gibi çok gergin. İran Amerika'yı bölgeden kovduğu ve İsrail'in askeri tehdidini bertaraf ettiği zaman bu iktidarın bölgede hiçbir desteği kalmayacak. Halktan kopuk ve küresel desteği olmayan, NATO'nun korsan bir iktidarına dönüşecek.

İkide bir Müslümanlar bilimde teknikte geri kaldılar, diyorlardı. İlk mektepte öğrendikleri klişelerle. Bilimi ve teknolojiyi sadece Batılı aklın başarabileceği bir şey olarak bellemişlerdi. Akıl ve gelişmişlik sırf Batı'ya has bir şeydi. Oysa bahsettikleri gelişmişlik ve müreffeh olma durumunu tahakküme, sömürüye, hukuksuzluğa ve saldıkları korkuya borçluydular.
Arap Baharı, diyorlardı. Biz de Arap'ın bir kışı olmadı ki baharı olsun diyorduk. Zira Araplar hallerinden memnundu. Bakıyorum da İran'ın Amerikan tahakkümüne karşı yürüttüğü destansı direnişe İran Baharı demeyi akıl edebilen yok. Oysa Araplar için gerçek bir bahar bu. İran Arapların bütün zincirlerini füzelerle çözdü. Gazze'de yapılan katliamlara kallavi bir cevap verdi. Ama heyhat! Bizdeki Sünni hocaların hazım sorunu devam ediyor. Sunni hocalar kendilerini yere atsalar kibirlerinden yeri bile ıskalarlar.
İran'ın Ortadoğu'da Amerikan hegemonyasını iyice gerilettiği bu zamanda bizdeki siyasal İslamcıların durumu çok kritik. Zira İran İncirlik ve Kürecik'e şöyle iki kallavi füze atmış olsaydı iktidarın donu yere düşecekti. Ve varlığını Amerikan'ın ileri karakolu olma ve İsrail'i koruma vasfına bağlı durumu halk gözünde iyice netleşecekti. NATO'nun mübarek füze radarları yüzünden böyle bir şey olmadı. Ama bu İran Baharı Körfez'de ve Arap ülkelerinde siyasi ve askeri açıdan birçok şeyin köklü olarak değişimine sebep olacak. Ve muhtemeldir ki Amerika'nın hegemonyasını iyice sarsan, Siyonist İsrail'in azgınlığını iyice ezen bu gelişme bir şekilde Türkiye'deki Amerikan vasallığına dayalı siyasi yapıyı da kökünden değiştirecek.

Amerika ve İsrail İran'da sert bir kayaya tosladı. İşin içinden çıkamıyorlar. Amerika'nın petrole ve dolara dayalı imparatorluğu İran'ın sürpriz direnişiyle çöktü. Şimdi Amerika'yı bu madara durumdan çıkaracak vekil bir güç lazım. Irak'taki Kürtleri savaşa dâhil edip İran'ı yıpratmayı planladılar. Ama gördüler ki bu vekil güç işinde Kürtler gönülsüz. Onun için Azerbaycan'a bir yoklama çektiler. İlham Aliyev milli mayoyu giymiş gibi daldı bu işe. Ama İran Nahçıvan Havaalanı'nı vurmadığını izah etti, Aliyeve!
Amerika'yı ve İsrail'i bu savaştan kurtarabilecek tek ihtimal kalıyor. Türkiye'nin NATO şemsiyesi altında İran'a karşı yapılacak bir askeri müdahalenin içinde olması. Yani Türkiye İran'a karşı kuzeyden bir cephe açıp kara harekatına başlarsa Amerikan askerileri Körfez'deki adalardan birini işgal edebilir. Bütün plan bunun üzerine yapılıyor.
İsrail 2008'de Kuzey Koreli mühendislerin Suriye'nin kuzeyine inşa ettiği nükleer tesisi vurdu. İsrail'in savaş uçaklarının yakıt tankları Türk topraklarına düştü.
Siyasal İslamcı iktidar hiç böyle celallenmemişti.
Suriye iç savaşında Türk sınırlarından girip çıkanın haddi hesabı yoktu. Hiç mesele etmediler.
Şimdi İran tarafından fırlatıldığı söylenen iki füzenin NATO üsleri tarafından imha edildiği söylendi.
İlkinde dışişleri bakanı Hakan Fidan milli mayoyu giymiş gibi gergin bir açıklama yaptı.
İkincisinde ise cumhurbaşkanı Türkiye'nin gücünün test ediliyor oluşuyla ilgili çok sert bir açıklama yaptı.
Bugün İncirlik'te sirenler çalmaya başladı. Tıpkı Tel Aviv'de olduğu gibi. Füzelerden hiçbiri Türkiye'deki askeri bir üsse düşmedi. Herhangi bir kişi ölmedi, yaralanmadı.
Ama ortada milli mayoyu giymiş siyasal İslamcıların anlamsız bir gerginliği söz konusu!
Yani ellerinden gelse İran'ın üstüne tek başına atlayacaklar. İktidarın diyanet tayfası Sünni ve Şii ayrımına bile isteye kurgulanmış durumda. Diyanet içinde Sünni ve Şii mezhep ayrımını körükleyen mossad ajanları var!
Türkiye'yi yavaş yavaş bu savaşa hazırlıyorlar. Yarın İncirlik, Kürecik ya da Akkuyu nükleer santralına yapılacak bir saldırı bunlara aradıkları fırsatı verecek. İran'la savaşmaya kurulmuş bir halde bekliyorlar.
Türkiye dünyadaki ülkelerden sadece bir ülkedir, siz de dünyadaki milyarlarca insandan birer insansınız.

I. Dünya Savaşı sonunda "Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık." Arabesk bir durumdu.
III. Dünya Savaşında ise Amerikalılar ve Siyonistler yenildiği için bizdeki siyasal İslamcılar da hükmen mağlup sayılırlar. Bu da bir tür Allah'ım kör et beni! savaşı sayılır onlar için.
Çünkü İran'ın bölgedeki Amerikan askeri üslerini vurması bu siyasal İslamcılarda hiçbir heyecan uyandırmadı. Sözde Batı medeniyetine karşılar ama gerçekte iktidarlarını Amerika ve Siyonist İsrail aksı üzerine inşa etmiş durumdalar.
Ama ortada buz gibi bir gerçek var. İran Çin'in ve Rusya'nın gölge savaşıyla Amerika'yı bölgeden sökün etti. Onun Körfez'deki petrole ve dolara endeksli şımarık Babil kulesini bir daha dikilemeyecek bir şekilde yıktı. Dubai artık 70'lerin Beyrut'u gibi terk edilecek. Çünkü İran fırlattığı füzelerle bölge ülkelerindeki sahte cennet güvenini yıktı. Onun bir daha geri dönüşü olmayacak!
İsrail de Dubai gibi terk edilmiş ıssız bir ülkeye dönüşecek. İsrail'in bölgenin geleceğinde bir yeri yok. Yani bu haliyle BOP çökmüş görünüyor. İran aslında sadece Araplara bir İran Baharı yaşatmadı aynı zamanda Türkiye'deki iktidarın da dayandığı aksı yıkmış oldu. Zira Amerika sonrasında bölgede Çin'in ve Rusya'nın siyasi ve ekonomik nüfuzu hissedilecek. Sırtını Amerika'ya yaslamış diktatörlükler halklar tarafından ters yüz edilecek. Yani gerçek Arap Baharı kapıda. Çin'le, Rusya'yla diğer ülkelerle daha dengeli ilişkilerin kurulacağı bambaşka bir düzene geçilecek. Amerika'nın Ortadoğu'da kurduğu haydutluk düzeni sona erecek. Tabi bu haydutluk düzeniyle ayakta kalan iktidarlar da tarih olacak. Siyasal İslamcıların esas korkusu bu. Yoksa Türkiye'ye füze atılması değil. Bir nevi Yankee Go Home!

Milli Görüş'ün lideri rahmetli Necmettin Erbakan yıllarca seçim meydanlarında "Siyonizm, Siyonizm!" deyip durdu. Hoca ömrünü Siyonizm belasıyla siyaseten mücadele etmeye adadı. O zamanlar insanlar Erbakan Hocaya paranoya hastası gözüyle bakıyorlardı.
Ama aradan geçen zamanda yaşananlar Milli Görüş hareketinin dünya siyaseti ile ilgili bütün öngörülerini haklı çıkardı.
Yaşanan olaylar Milli Görüşü o denli haklı çıkardı ki, bakıyorsunuz Siyonist katillerin şehit ettiği İran'ın dini lideri Ali Hamaney'i hastanede ziyaret eden kişi Milli Görüş hareketinin bir diğer ismi Oğuzhan Asiltürk. Yani normalde insanlar ülkede birer Milli Görüşçü bulup evliya diye ona sarılmaları, onların öğütlerini dinleyip siyaseten feyz almaları gerekiyor. Siz zamanında bütün bu olanları anlatırken size kulak vermemişiz, cehaletimize verin, demeleri ne bileyim ol evliyanın sakallarına dokunup feyz almaları gerekiyor. Bu kısmı işi latifesi.
İran tıpkı Hz. Davut'un sapanı gibi füzelerle, dronlarla Amerika'nın gözetleme merkezlerini vurdu. Yani Calut'un gözünü çıkardı. Calut'un dev gövdesini Abraham Lincoln ve Gerald Ford uçak gemileri olarak düşünmek mümkündür.
Ezcümle Milli Görüş'ün yıllardan beri anlattığı Siyonizm belası böyle yavaş yavaş gözlerinizin önünde çökecek. Filistinli çocukların attığı taşlarla, Hizbullah'ın fırlattığı roketlerle, İran'ın gönderdiği füzelerle, dronlarla böyle yavaş yavaş bitecek. Tıpkı Nemrut'un beynine giren ve onu delirterek öldüren kör ve topal bir sinek gibi Siyonistlerin de sonu böyle gelecek. Bütün bunlar olurken bazı godoşlar Hicaz'da caz söylüyor olacak.

İran siyasal İslamcıların ağabeyini fena dövdü. Tabi ki bizdeki Sünni hacılar, hocalar İran'ı Şia olmakla suçlayacaklar.
O Şii İran, Sırp kasaplarına karşı Avrupa'nın ortasında yalnız bırakıldığında iki gemi dolusu silahla Bosna'nın yardımına koşan tek ülkeydi. Türkiye o yıllarda Süleyman Demirel'le Bosna'ya uygulanan deniz ablukası için Adriyatik'te "Süleyman" adlı bir gemi göndermişti. Hatta İran sadece bir gemiyi Bosna'ya ulaştırmak için diğer gemiyi gözden çıkarmanın pazarlığını yapıyordu.
Yine o yıllarda Türkiye'den Bosna'ya silah göndermek için çırpınan tek politikacı Necmettin Erbakan'dı. Bu siyasal İslamcılar Milli Görüşçülere "İrancı!" demeyecek de kime diyecek.
Siyasal İslamcılar Suriye'de Beşar Esad'ı (İran'ın bölgedeki en güçlü müttefiki) tasfiye ettiler. İran da Amerika'nın Körfez'deki askeri üslerini vurarak bir nevi siyasal İslamcıların hamisini çökerttiler.
Siyasal İslamcılar Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptığı katliama karşı üst perdeden atıp tuttular ama İsrail'e karşı ekonomik ambargo uygulamaya cesaret edemediler.
İran ise Siyonist İsrail'e karşı her iki savaşta da füze yağdırdı. Buna karşın İsrail'e karşı hiçbir yaptırımda bulunmayan bizdeki siyasal İslamcılar NATO'nun yanında İran'a karşı teyakkuza geçtiler. Hatta Amerika'nın direktifiyle İran'a karşı ambargoya başladılar.
Siyonist İsrail ve Amerika İran'ın dini lideri Ali Hamaney'i öldürdü. Bir okulda çocukları katletti. Tahran'a halı bombardımanı uyguladı. Buna karşılık Türkiye'de Amerika'yı ve İsrail'i protesto eden hiçbir miting, gösteri yapılmadı. Demek ki, İran'ın Siyonist İsrail'e ve Amerikan hegemonyasına karşı yürüttüğü onurlu direniş bizdeki Sünni Müslümanların iman bahsinde bir cüz oluşturmuyor.
Bizdeki Sünnilerin Amerika ve Siyonist İsrail yörüngesindeki konformist imanı, Şii İran'ın küresel hegemonyaya meydan okuyan haklı savaşından daha mübarek bir şey olarak algılanıyor. Gazze sırf bizdeki Sünni konformistlerin dünyalık hesapları yüzünden kurban edildi. Öyle ya bu aleni riyakârlıktan başka bir anlam çıkmıyor.
Tekrar ediyorum. İran bizdeki siyasal İslamcıların ağabeyini fena dövdü. Onun için fena bozuldular, onun için öfkeliler. İran'ın üzerine atlayacak gibiler. Ama unuttukları bir şey var. Siz gözünüzü kırpana kadar Çin kumları sayar. Sakın aklınızdan geçirmeyin!

Hakan Fidan'ın New York'taki Türkevi'nde Netanyahu'yu ağırlarken ki reveransını düşünün. Ne tesadüftür ki, Hakan Fidan dışişleri bakanı olarak Tahran'da İsmail Haniye ile görüştükten birkaç saat sonra İsrail'in saldırısı sonucu şehit edildi.
Unutmayalım, Hakan Fidan eski MİT başkanı. Dış işleri bakanından çok istihbarat ekibini dış işlerine taşımış gibi. Diplomasi denildiğinde anladığı tek şey istihbarat faaliyetleri.
Şimdi siyasal İslamcıların ülkede iktidara nasıl geldiğini bir hatırlayalım. Amerika'nın Irak işgaline koşulsuz destek vererek. Topraklarını, limanlarını ve hava sahasını Amerikan güçlerine açarak. Bunun için meclisten zorla Irak'ı işgal tezkeresini çıkartarak.
Ülkede meclis eski işlevinde değil. Artık tek adam rejimi var. Bu tek adam rejimi de miadını doldurdu. Daha doğrusu tek adam rejiminin arkasında hayalet bir iktidar var. İşte tek adam rejimi sonrasında ülkenin siyasal patronluğuna oturmak için Amerika ve İsrail siyasî eksenine bir jest yapmanız gerekiyor. Türk evinde yaptığınız reverans yeterli değil.
İran Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidarın ağabeyi Amerika'yı Körfez'de iyi patakladı. Gerald Ford savaş gemisi Akdeniz'de batıya doğru gidiyor. NATO ülkeleri de Amerika'ya yardım etmiyor. İşte bu ahval ve şerait içinde ülkede kendisine siyasi ikbal arayan birilerinin Amerika adına milli mayoyu giymesi icap ediyor.
Atmosfer dışındaki füzeleri bahane ediyor İran'a kuzeyden bir cephe açtınız mı Amerika'nın güneydeki Basra cephesini rahatlatmış olursunuz. Yani dünyanın terk ettiği Amerika'ya ve İsrail'e şu zamanlarda bir el atarsanız siz de reis gibi yirmi beş sene de bu ülkeyi yönetirsiniz.
Onun için ülkenin dış işleri bakanından çok en büyük mafya babası gibi konuşuyorlar. Onun için tutmasalar Kocatepe'den düşmanın üzerine atılacak gibilerdi. Onun için giydikleri milli mayo pek gergin. Her an patlayabilir o milli mayo!
Biz İncirlik'e atılacak bir İran füzesini milli onur meselesi yapmayacağız derken adam reis sonrası ülkede siyasi patron olmak için atmosferde seyreden füzelerden nem kapıyor. Çünkü bir istihbaratçı olarak ülkenin bütün sırlarını biliyor olmak size iktidarın ruhunu kabzetme imkânı verir.
Son söz; İran'ın üst düzey politikacılarının Mossad tarafından bu kadar kolay öldürülüyor oluşu ile Türk siyasetinde ön almaya çalışanların milli mayoyu giyme iştahı insanlarda kuşku uyandırıyor. Bana sanki birisi kendi istikbali için İran'ı Amerika'ya ve Siyonistlere satıyor gibi. Tıpkı bütün Irak'ın, Libya'nın satılması gibi.

Nasıldı, Hicaz'da hacılar caz çalıyor Allah!
İran Amerika'yı coğrafyadan sökün ediyor.
Tek başına Siyonizm'e kök söktürüyor.
Tel Aviv'i füze yağmuruna tutuyor.
Savaş gemilerini bölgeden kovuyor.
Arap haydutlarının görkemli kulelerini yerle bir ediyor.
İran İslam İnkılabı gerçek bir Arap Baharı'na dönüşüyor!
Amerika'nın petrole dayalı dolar imparatorluğunu günbegün yıkıyor!
Dünyada kıyamet kopuyor, Çin, Rusya, Hindistan...
Bizim Sünni kodoşlar hâlâ Hicaz'da caz çalıyor, Allah!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Mart 2026 Pazartesi

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 103

Modern barbarlığın kuşattığı bir dünyada gerçek Müslümanlar Ahmet Yasin, Yahya Sinvar, İsmail Haniye, Hasan Nasrallah, Ali Hamaney ve diğerleri melekler gibi kanatlanıp tek tek gökyüzüne yükseliyor. Geriye Siyonist Yahudiler, pedofili sapıklar ve Müslüman rolü yapıp makam mevki sahibi olmuş rezil münafıklar, demagoglar kalıyor.
Bizdeki körkütük cahil laikperestler, Müslümanlar geri kaldı, dediğinde izah onlara bir türlü edemediğimiz şeyin özeti buydu. Batı barbarlığı kendisiyle yarışacak bir sistem kurmanıza müsaade etmiyor. Dünyadaki Müslümanların radikalleşmesinin sebebi de bu. Taliban dedikleri tam olarak bu. Madem bizim medeni Müslümanlar olmamıza müsaade etmiyorsunuz biz de sizin modern barbarlığınızı hedef alan radikal Müslümanlar olalım.
Ali Hamaney eskiden Tahran'da her cuma namazında Ümmetin ve insanlığın kurtuluşu için fetva yayınlardı. Ve o fetvalarda Ümmetin felahının reçetesini Şia külliyatı üzerinden izah ederdi. Bunu Türkiye'de siyasal anlamda formüle edebilen tek kişi vardı. Necmettin Erbakan.
Bu kadar haksızlığın, bu kadar gaddarlığın, bu kadar vahşetin, kanın, göz yaşının, ölümün, barbarlığın olduğu bir dünyayı gördükçe aklıma Ahmet Kaya'nın bir türküsündeki o sözler geliyor. "Öptüğüm kızlar geliyor aklıma / Bir açıklaması vardır elbet!"
Ali Hamaney'in şehit edilmesi ve İran'ın iyice zayıflatılmasından sonra Türkiye'de zil takıp göbek atacak bir sürü onursuz tanıyorum.
Bunlar sahip oldukları konumları Amerika'yla iyi geçinen bir iktidara biat etmiş olmalarına borçlular. O koltuklarının altında Iraklıların, Suriyelilerin, Filistinlilerin ve de İranlıların kemikleri var. Bunları Firavunların zamandan ve mekândan bağımsız modern bayileri gibi düşünebilirsiniz.

Vay be! İran'ın eski reisicumhuru Mahmut Ahmedi Nejat da Siyonist piçlerin ve Beyaz Saray'daki sarı çıyanın saldırısı sonucu şehit düşmüş.
Şimdi bazıları diyebilir ki, "Yiğidim Trump!" metaforuna ne oldu senin. Hemen izah edeyim efendim. Amerikalı bir hayduttan bir yiğit çıkmayacağının pekala farkındayız. Lakin bu sarı çıyanın siyasal salvolarından, en azından Siyonist lobiden sekenlerin, yeryüzündeki mustazaf halkların lehine yarayacak kısmına yapılmış ironiydi sadece. Namussuzluk bu sarı keferenin üzerine yapışmaz. Daha doğrusu namussuzluk bu sarı çıyana yakışır. Yani Epstein dosyalarında onu anadan üryan görmüş olsaydık hiç yadırgamazdık. Siyonizm o kadar ustadır ki, Amerikan başkanını uçkurundan yakalayıp ona İran'ı bombalattırabilir.
Gelelim Mahmut Ahmedi Nejat'ın şehadetine. İran'ın en halkçı cumhurbaşkanıydı.
Cumhurbaşkanlığı döneminde İsrail'e karşı en sert söylemi kullanan kişi oydu. Hatta defalarca İsrail'in haritadan silinmesi gerektiğini söylemişti. Filistin konusunda kılını kıpırdatmayan petro-dolar Arap şeyhlerini İran'a bağlı vekil güçleriyle tehdit etmişti. Onların plazalarını nükleer bombayla havaya uçuracağını bile söylemişti. İran'ın uranyum zenginleştirme programı onun döneminde hız kazanmıştı. O yıllarda The Economist dergisinin kapağında yün iplikten kazak ören bir Ahmedi Nejat karikatürü vardı. Yün ipliğin bir ucu Avrupa Birliği haritasında bulanmıştı.
Ahmedi Nejat enteresan bir kişilikti. İran hariciyesinin haberi olmaksızın o zamanki Almanya başbakanı Merkel'e duygusal bir mektup yazmıştı. Amerikan'ın ambargolarla sıkıştırdığı İran'a bir çıkış yolu açmak için Merkel'e "Almanya'nın eski günlerindeki gibi ilişkilerimizi ilerletebiliriz, bebeğim." türünden bir şeyler yazmıştı. Merkel bu mektuba cevap verme gereği bile duymamıştı.
Yeniden cumhurbaşkanı seçilebilmek için İran meclisinde kulis yapmaya çalışırken meclis başkanı Ali Laricani tarafından meclisten kovulmuştu. Ezcümle Mahmut Ahmedi Nejat bir dönem İslam dünyasının içinde bulunduğu siyasî ve ekonomik açmazların arabesk bir figürü olarak İran siyasetinde boy vermişti. Siyonist köpeklerin hava saldırısında şehit düşmüş. Allah ona ve İslam'ın diğer şehitlerine rahmet etsin.

İran belki kısa vadede direnir, bölgeyi ateşe verir ama uzun vadede Rusya'dan ve Çin'den askeri destek alamazsa büyük bir çıkmaza girer ve iç savaşa sürüklenir. Ya da en iyi ihtimalle kendi içinde dönüşerek Batı şer ittifakı ile makul bir diyalog kurmanın zemini bulur. İşin bu kısmında bir öngörüde bulunmak çok zor.
İran'dan sonra sırada Türkiye mi var, bahsine gelecek olursak.
Türkiye bugün askeri teknoloji açısından ulaştığı seviyeyi 90'lı yıllarda, en kötü ihtimalle 2000'lerde ulaşması lazımdı. Türkiye bütün o yıllardaki enerjisini başörtüsü sorununu tartışarak, laik dindar, askeri vesayet didişmeleriyle heba etti. Bugün iha siha yaptık diye övünülüyor, iyi güzel gelişme ama ortada uydudan uydu vurabilen çok daha üst sistemler var.
Ülke olarak nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabilmek için rahmetli Alev Alatlı'nın Nuke Türkiye adlı eserini okumanızı öneririm. Amerika'daki insan profilinin nasıl en basit bir muhakemeden yoksun olduğunu, ahlak ve erdem özürlü, körkütük bir şizoid halini görmek açısından önemli bir roman. Avrupa siyasetinde hayli belirleyici olan orta Avrupa'daki o sağır ve kör Protestan zekâ gibi. Hani bazen diyorsunuz ya, Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptığı barbarlığı görmüyor musunuz, İran'ın egemenlik hakkı vs. İşte Avrupa'daki bu Protestan kafa bildiğiniz bir hayvan gibi. Benliğine nüfuz edilemeyen bildiğiniz domuzlar.
Şimdi tekrar Türkiye bahsine dönersek.
Soruyu şöyle soralım. Çeyrek asırlık bir iktidarın halkına her gün patolojik olarak yalan konuştuğu, demagoji ile ülkenin zamanını çaldığı, hiçbir meseleyi esaslı olarak çözmediği, iktidarını cemaat ve tarikatlarla, etnik ve mezhep unsurlarına mavi boncuk dağıtarak tahkim ettiği, ülkenin yetişmiş insan gücünü sistemin dışına ittiği, toplumu iki siyasî kampa böldüğü, kurumsal düzeni yerle yeksan ettiği, yargı sistemini bağımlı bir hale getirdiği, iktisadi yapısı felç edilmiş bir sosyolojiyi yaklaşan bu tehlikeye karşı nasıl teyakkuza geçirirsiniz?
Avrupa'da ciddi bir Kürt diasporası var. Amerika'da ciddi bir Fetö diasporası var. İran'da olduğu gibi muhtemelen önce bunları harekete geçirecekler. Sonra 25 yılda siyasal İslamcı iktidarın içeride mağdur ettiği insanların hikâyelerini gündeme taşıyacaklar. Siyasal İslamcı iktidarın ülkede artık rıza üretmediğini, demokrasi ile değiştirilemeyeceğini, iktidarın babadan oğula geçen bir monarşiye dönüştüğünü gündeme getirecekler.
İran'da sistemi denetleyen Velayeti Fakih vardı, burada kendini devletin yerine koymuş Velayeti Fakir! sistemi var, diyecekler. Türkiye'de de muhalefet yok. Ana muhalefet partisi liderinin İran'daki gelişmelerle ilgili yorumu lise 1 düzeyindeki defterleri göğsüne bastıran kızlar gibi. Kısacası bu halimizle İran'dan pek farklı sayılmayız.
İlk piyonu da Akkuyu Nükleer Güç Santralı üzerinden ileri sürecekler.

Kısaca özetlemeye çalışalım. İran sadece Ortadoğu'yu esir almış Siyonist İsrail ile Amerika'ya karşı savaşmıyor. Aynı zamanda Amerika'nın bölgedeki hegemonyasını da yıkıyor. İran, petro dolar Arap şehylerinin parıltılı kulelerini vurdukça Amerikan İmparatorluğu gözlerimizin önünde çöküyor. Bir nevi Arapları da özgürleştiriyor. Ali Laricani İran'ın dışişleri bakanlığı yaptığı dönemlerde şöyle bir söz etmişti. Bölgemizdeki ülkelerin iktisadî ve siyasi ilişkileri Amerika ve İsrail lehine o denli çarpıklaştı ki, hiçbir ülke ile normal bir ilişki kuramıyoruz. İşte İran Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini imha ederek bunu başardı. Bu öteden beri Arap halklarının içinde ukde kalan şeydi aslında. Amerika'dan tanrı gibi korkmanıza ona haraç vermenize gerek yok.
Amerika açısından bakıldığında; Trump bu savaşa hesapsız ve de hukuksuz girdi. Daha önce söylemiştik. Amerika ergen bir toplum. Trump siyaseti bir şov olarak yapıyor. Dilindeki sahte efkâr bir türlü bitmiyor. Ve bu akıldışı tutum kibirle birleşince Ortadoğu'nun öngörülemez coğrafyasında fena halde tosladı. Çin ve Rusya bunu görüyor. Yalnız burada Çin'in Amerika ile ciddi bir gölge savaşı var.
Amerika İran'daki molla iktidarını tek ayak üstünde yakaladı, Siyonist İsrail'in güvenliği için molla iktidarını yıkmak istedi. Ama bu hesapsız durum, Amerika'nın küresel hegemonyasının dağılıp yerini Çin'e bırakması ihtimalini ortaya çıkardı.
İsrail'in Kürt grupları İran'ın üzerine sürüp bir iç savaş çıkarma ihtimaline karşı Türkiye ciddi caydırıcı hamlelerde bulunmalıdır. İran'ın bu savaşı kaybetmemesi için Türkiye gerekirse Kürecik üssünü geçici olarak kapatmalıdır. Artı İngiltere'nin hamlesine karşı Kuzey Kıbrıs'a asker çıkarmalı ve defakto durum yaratmalıdır. Ortalık yatıştığında da Kuzey Kıbrıs'ı ilhak etmelidir.

Donald Trump için yolun sonu görünüyor. Psikopat Netanyahu'nun aklıyla İran'a saldırma aptallığı Amerika kamuoyunda muhalefetin çok sert tepkisine neden oldu.
Analizlere, yorumlara bakılırsa Amerikan kamuoyu fokur fokur kaynıyor. Trump İran savaşında görüntüyü düzeltip bir anlaşma ile işin içinden çıkma derdinde. Bunun için de İran'da bir iç savaş başlatma planlarını yürürlüğe koymaya çalışıyor. Bilhassa Irak'taki Kürtleri birleştirip İran'ın içine sürme ve İran'ı bölme hedefini güdüyor. Kürt gruplar geçmişte yaşadıkları tecrübelerden Amerika'nın ipiyle kuyuya inilemeyeceğinin farkında. Bu türden bir teşebbüsün Suriye'de Kürtlere nelere mal olduğunun farkındalar. Onun için İran'a karşı kullanılma konusunda isteksizler.
Abdurrahman Dilipak'ın analizine göre ise; İsrail bölgede İran'ın önderliğindeki Şiileri, Türkiye'nin liderliğindeki Sünnileri, Suudi Arabistan'ın öncülüğündeki Selefileri birbiriyle çatıştırıp bölgede bir mezhep savaşları başlatma ve kendisine alan açmayı planlıyor. Bunun için de bu ülkeler arasında bir takım provakasyonlar yapıyor. Bugün İran topraklarından Türkiye'nin güneyine fırlatıldığı söylenen füze bu provakasyonla alakalı. Bu açıdan bakıldığında Siyasal İslamcı iktidarın açıklaması bir dizi soru işaretleriyle dolu.
Amerika'nın ve İsrail'in İran'a karşı yürüttükleri bu hukuksuz savaşta durumu onların lehine çevirebilecek tek etken Türk ordusu. Zira Türk ordusu geçmişte Kore savaşında benzer bir işlev görmüştü. Bütün düşünceleri Türk ordusunun İran'a kuzeyden yeni bir cephe açması ve tıpkı Suriye'de olduğu gibi Amerika ve İsrail lehine savaşın gidişini değiştirmesi. Bunu Siyasal İslamcı iktidarın savaşın başladığı ilk günden bugüne Amerika'yı ve İsrail'i açık bir dille kınamamış olmasından anlamak mümkündür.
Belki size alakasız bir konu gibi gelecek ama İran'ın Körfez'deki Amerikan üslerini vurduğu gün şöyle bir şeye şahit oldu. Trabzon'daki caminin birinde bir hoca vaazına Rum suresindeki şu ayetle başladı. "Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler." Ardından İranlıların ateşperest olduğunu söyledi. Sanki bir yerden emir almış gibi İran'a, Şiiliğin batılılığına saydırıp durdu. Demek ki Türkiye'de halk yavaş yavaş bir şeylere hazırlanıyor.
Türk hariciyesi şu ana kadar İran, Arabistan ve Mısır ile bir araya gelip savaşın sona erdirilmesi ile ilgili yapıcı ve etkili bir diplomasi başlatmak yerine bekleyip görmeyi tercih ettiğine göre Amerika'nın, İsrail'in bölgedeki emellerine boyun eğmiş demektir. Amerika'nın ve İsrail'in bulaştıkları bu beladan kurtulmalarının tek yolu Türk ordusunu karadan İran'a sokmaktır. Onun için de Amerika çeyrek asırlık Siyasal İslamcı iktidarın bütün gizli kapaklı dosyalarını tehdit olarak kullanacaktır. Tıpkı Amerika'daki Siyonist İsrail lobisinin Epstein dosyaları üzerinden Donald Trump'ı sıkıştırması gibi.

Trump bu işe Make America Great Again (Amerika'yı Tekrar Büyük Yap!) sloganıyla başlamıştı. Ama İran'a bulaşarak, durum Fuck America Hard Again'e dönüştü. Amerika Körfez'de madara oldu. Abraham Lincoln uçak gemisi 1000 km öteye Hint Okyanusu'na kaçtı. Trump (hâlâ yiğidim!) papazları Beyaz Saray'a davet edip günahları için tanrıya dua etmeye başladı. Bakıldığında Amerika'nın bu savaştaki tavrı şu şekilde "Bu savaşı kaybettik, önümüzdeki Küba savaşına bakıyoruz!" Trump Netanyahu'nun şantajıyla İran'a bulaştı, baktı bu iş göründüğü gibi değil, tüydü. Şimdi Amerika hariciyesi İran ile sulh için fırsat kolluyor. Netanyahu'nun tüm umudu İran'ın batı sınırında konuşlanmış Kürt grupların İran'a sızıp iç savaş çıkarma ihtimali.
Gelinen aşamada Amerika'nın ve İsrail'in İran'ı alt etmesinin tek yolu Türkiye'yi ya da Azerbaycan'ı savaşa dahil etmek ve İran'a kuzeyden bir cephe açmaktır. Türkiye'deki iktidar şu anda İran'a karşı Amerika'nın ve İsrail'in namusunu kurtarabilecek tek güç durumunda. Mossad destekli ajanlarla Türkiye'yi savaşa dahil etmek için her türlü numarayı çekecekler! Dışişleri bakanının Türkiye'ye yöneldiği söylenen bir füze ile ilgili yaptığı açıklamaya bakarsanız siyasal İslamcı iktidarın içindeki bir kanat bu tezgâha zihnen hazır. "İranlı diplomatlar Trump'a istediğini verselermiş!" Bunun anlamı, siyasal İslamcı iktidar varlığını Trump'a ve Amerika'ya verdiği ödünlere borçlu. Bu sömürge valisi kafası Türkiye'nin hariciyesini yönetiyor. Düşürülen füze konusunda açıklama yaparken bu kadar cılavlanması dikkate değer bir konu. Diğer anlamı, ey Siyonistler Erdoğan sonrası iktidara talibim!
İspanya'da Pedro Sançez Amerika'ya rest çekti. İspanya'nın hava üslerini İran'a saldırı amacıyla kullanamayacağını deklere etti. Görüntüler doğruysa Tel Aviv her gece vuruluyor. Körfez ülkeleri Maduro olmuş durumda. Yaba daba Dubai! yani. Rusya ve Çin İran'a yardım konusunda giderek ağırlığını artırıyor. Bence Magacılar ya da Trump bu teşebbüsle İsrail'i planlı olarak imha ettirdi. Amerika'nın Siyonizm kamburundan kurtulma teşebbüsü bu savaş. İran'la Amerika arasında derinlerde bir yerlerde ciddi şeyler dönüyor. Yani Yahudi lobisinin Amerikası ile İran, Magacılarla İran ve Demokratlarla İran arasında üç farklı ilişki biçimi mevcut. Bu savaş Trump'ı uçkurundan yakalamış Siyonist lobi ile İran arasındaki savaş.
Türkiye bu savaşta şu ana kadar tarafsız tavrı ile diplomasi kanalını açık tutan tercihi ile bölgede güven duyulan tek ülke durumunda. Irak'ta, Suriye'de, Libya'da yediği onca halttan sonra ilk kez isabetli bir yol izliyor. En azından şimdilik durum böyle.
Şunu da ilave edelim; Türkiye Cumhuriyeti'nin sıradan bir vatandaşı olarak İran'ın İncirlik'teki Amerikan üssüne, Kürecik'teki NATO gözetleme üssüne atacağı füzeleri çok da milli bir onur meselesi yapacak değilim. Bunu hiç dert etmeyecek yığınla adam tanıyorum.

Hz. İsa'nın İncil'de şöyle söylediği yazar. Dostları uğrunda ölmekten daha büyük gösteri yoktur. Ali Hamaney ülkesi uğruna ölürken Siyonist İsrail'i, Amerika'yı ve onun körfezdeki uşaklarını da birlikte götürdü.
Yarım asırlık İran İslam İnkılabının nihai semeresi; Siyonistlerin, küresel haydutların Ortadoğu'dan toz duman içinde kovulması.
Ne büyük sükse ama! Bütün Latin Amerikalılar, Afrikalılar, Asya'daki bütün çekik gözlü milletler bu duruma kıs kıs gülüyorlardır. Araplar elbette gülmüyorlar ama durumdan hoşnutlar. Türklere gelince; fena halde kıskanıyorlar.
Bilhassa solcular, komünistler. Tövbe edip Şii mi olsak, diye ciddi ciddi düşünüyorlardır.
Durumu özetleyecek en güzel deyim; Ba'del harabül Basra! İran'ın füzeleriyle Basra ve Tel Aviv harap olduktan sonra Araplar, Müslümanlar ve diğer milletler İran'a daha bir sempatiyle bakmaya başladı. Amerika'nın küresel hegemonyasına karşı duyulan korkuya karşı felsefi bir aydınlanma yaşandı.
Daha önce yazmıştım. Bölgenin en namlı haydutları Müslüman halkların petrollerine çökmüş, elde ettikleri büyük servetlerle Körfez'de bir yeryüzü cenneti oluşturmuşlardı. İşte İran fırlattığı o füzelerle bu sahte cenneti yıktı. Ve bölgedeki Müslüman halklara adil bir dünya kurulması gerektiği fikrini izah etti.
Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptığı katliamlarla dünyayı çaresiz bırakmasının bedelini ona ödetti. Siyonist İsrail'in haydutluk yaparak Ortadoğu'da var olamayacağını bütün dünyaya ilan etmiş oldu.
Son olarak, ömrünü Filistin davasına adamış Nurettin Şirin ağabeyin (Nam-ı diğer Ağacan) her defasında Siyonist İsrail'in ve Amerika'nın havaya uçurulması gerektiğini söylediğinde, ona bir dakika ağabey, sosyoloji, felsefe, politika vs. diyordum. Yanılmışım, son derece haklıymış.
Bu savaştan önce Hürmüz boğazı, Yedi Kocalı Hürmüz gibiydi. Petrol tankerleri gelip geçiyordu. İran Hürmüz Boğazı'nı kapatınca artık Hürmüz'ün bir kocası var, o da İran.

Amerika'nın eski dışişleri bakanı Henry Kissinger'a atfedilen bir sözdü;"Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir ancak dostu olmak ölümcüldür."
Belli ki, şimdilerdeki İran Amerika'nın düşmanı. Peki Türkiye'nin durumu nedir? "Dostum Trump!"
Körfez'de durum gergin, füzeler havada uçuşuyor, bombalar patlıyor, Türkiye'nin en büyük savaş gemisi Avrupa'da boy gösteriyor. Türk askeri birlikleri NATO tatbikatında! Siyonistler bu savaşa çocukları vurarak başladılar. Ardından İran'ın dini liderini öldürdüler.
Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidardan Amerika'yı ve İsrail'i kınayan herhangi bir resmi açıklama gelmedi.
Meselâ diyanet işleri geçen Cuma hutbelerde hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Onca hacı hocadan bu katliama dair hiçbir açıklama ya da kınama gelmedi.
Yani bu ülkedeki Sünnilik nasıl bir şeyse artık, 6. Filoya dönüp namaz kılıyor, Abraham Lincoln'ı batırmak için uğraşan Şiilerin acısına aldırmıyor. Yani Müslümanlığın gavurluğa en yakın hali.
Bu barbarları bu coğrafyadan kim kovarsa onunla birlikteyiz. İran kovuyorsa hep birlikte Şii olalım!
Sünniler götlerini rahat ettirmek için davet ediyorlarsa da onlara karşı olalım.
Amerika'nın ve İsrail'in götünü kurtarmanın tek yolu var. Türkiye'yi ve Azerbaycan'ı kuzeyden savaşa dâhil etmek. Bunun için Trump NATO üzerinden Siyasal İslamcılara yoğun baskı kuruyor. Çünkü İran bölgede İsrail'i de Amerika'yı da çok sağlam öpüyor.
İran Amerika'nın üslerini vurunca sadece Arap şeyhleri forfolos olmadı, çoğu Sünni hocanın kıçı da kabak gibi ortada kaldı. Kısacası bu Sünni hocalar Amerika'nın bu topraklardaki uşaklarını kutsayan sahtekârlar. Tıpkı Beyaz Saray'da pedofili Trump'ı kutsayan o papazlar mesabesindeler.

Kısaca özetleyelim. Bugün insanlık olarak karşı karşıya olduğumuz şeyin tam adı; Julius Sezar kibridir. Julius Sezar Galya seferinde Roma ordusu Galyalıları bir kalede kuşatır. Kalenin etrafına başka bir kale ördürür. Galyalıların dışarıdan yardım almalarına engel olur. Kaleden çıkan Galyalı kadın ve çocuklara merhamet göstermez. Jül Sezar Galyalılardan mutlak teslimiyet ister. Nihayet düşündüğü gibi de olur. Donald Trump'ın İranlılardan istediği tam da budur. Ölüm ya da mutlak itaat!
Amerika İran'a karşı başlattığı bu savaşta ciddi bir imaj kaybına uğradı. Şu anda İran'a karşı kontrolü kaybetmiş görünüyor. Kuşkusuz İran'ın çok iyi planlanmış bu savunmanın arkasında Çin'in ve Rusya'nın istihbarat ve teknik desteği mevcut. Bu öyle bir destek ki, 1.5 milyar Çinli'nin Miami sahilindeki kumları kısa sürede sayabilecek türden bir akıl gücü.
Aslında Netanyahu'nun aklıyla Trump'ın bulaştığı bu fiyasko hata üstüne hatayı da beraberinde getiriyor. Şöyle ki Amerika II. Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük yenilgisini şu anda İran'a karşı almış durumda. Trump gözünü karartmış durumda. İran'a deniz piyadeleriyle çıkarma yapmayı planlıyor. Körfez'i ve Tel Aviv'i füzeleriyle yıkan İran'a yeni bir destan daha yazma fırsatını sunuyor. Benim anlayamadığım bir şey var; bu denli ergen insanlardan oluşan Amerika'yı bu denli büyük bir ülke yapan şey nedir? Kısacası Julius Sezar kibriyle körleşen Amerika küresel hegemon olma gücünü İran'ın Acem oyunuyla Çin'e devrediyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Mart 2026 Cumartesi

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 102

Milli Görüş Hareketi'nin lideri rahmetli Necmettin Erbakan'ın yıllarca dillendirdiği dünyayı bir ahtapot gibi sarıp sarmalamış "Siyonizm belası" meselesi.
Hocanın dünya Siyonizm'ine dair sözleri geçmiş yıllarda bir paranoya gibi algılanıyordu. Ama aradan geçen yıllarda ülkede ve dünyada yaşanan hadiselerle görüldü ki, Siyonizm, ülkelerde siyaseti, ekonomiyi, bilimi, kültürü esir almış, iktidarları yönlendiren küresel bir gölge güç. Yani buz gibi bir gerçek.
Bu gölge gücün yapıp etkilerine maruz kalan bilhassa Amerikalılar bugünlerde Siyonizm belasını yeni yeni keşfediyorlar. İşin ilginç tarafı Amerika bugün alenen Siyonizm'i ve onun ülkelerinde neden olduğu menfi gelişmeleri tartışıyor. Meğer Amerika ne kadar dertliymiş Siyonizm belasının bünyelerinde neden olduğu ağır hasardan. Nasıl bir bastırılmışlık yaşamış Amerikan halkı! Ve bu konuyu adamakıllı tarif eden bir sürü yazarı düşünürü var Amerika'nın.
40 yıllık Milli Görüşçüyüm hiç böyle bir şey görmedim. Bugün Amerikalılar rahmetli Necmettin Erbakan'ın Türk siyasetinde bir ömür dillendirdiği dünya gerçekleri ile en sertinden yüzleşiyorlar. Koca Amerika siyasî görüş olarak Milli Görüş'ün unutturulmuş, makam mevki için terk edilmiş o kayıp çizgisine doğru kayıyor.
Bazıları vakti zamanında Siyonizm'in kuyruğuna takılıp, onun bölgedeki planlarında kullanışlı aparat olma işine soyunurken Amerika bilhassa Gazze'de yaşanan soykırımdan sonra Siyonizm karşıtı bir pozisyona kayıyor.
Amerika'daki sert Siyonizm eleştirileri bir yana içten içe giderek bir antisemittik bir dalga yükseliyor. Amerika'nın on yıllar boyunca Siyonistler tarafından politik ve ekonomik istismarı yeni bir Hitler genini siyasetin merkezine çağırıyor gibi görünüyor.
Yiğidim Tump gözü dönmüş Netenyahu'yu Beyaz Saray'dan resmen kovdu. İran'a karşı gölge boksu yaparak iktidarını kuşatan Siyonist belasından kurtulmaya çalışıyor.
Aslında ömrünü insanlara Siyonizm belasını anlatmakla geçirmiş Necmettin Erbakan'ı tekrar gündeme getirme ve Amerikalılara tanıtmanın tam vaktidir.

Romalı tüccarların giremediği yere Romalı askerler girer... Tarihte kural buydu. Uyarlarsak; Amerikalı petrol şirketlerinin giremediği yere Amerikan askeri (Yankee!) zorla girer. Bunun yakın geçmişte yığınla örneği mevcut.
Şimdi Amerikan başkanı Donald Trump da New York'ta emlakçılık yapmış bir tüccar. Dolayısıyla İran mevzuuna da bu zaviyeden bakıyor. Yani İran'ın petrolünü dünyaya satmak için Amerikalı petrol şirketleri İran'a girerse Amerikan ordusunun İran'a girmesine gerek kalmaz. Venezüela'da olduğu gibi Amerikan ordusu bir ülkeye girerse Amerikalı şirketler o ülkeyi talan ederler. İran'la ilgili yüzlerce yorumu dikkate alınca bir şey çok açık görünüyor. Trump bir şekilde İran'la anlaşmak istiyor. Çin'e ve diğer ülkelere kaçak yollarla satılan İran petrolünü kayıt altına almak istiyor. Tıpkı Körfez ülkelerinde olduğu gibi Donald Trump Çin'e akan İran petrolünden payını almak istiyor. İran'ı askeri açıdan çevrelemeye çalışmasının esas nedeni budur.
Tabi Donald Trump bunu yaparken İran da boş durmuyor. İran Çin'in en büyük petrol tedarikçisi olarak ondan hava savunma sistemleri alıyor. Çin'in uydu görüntüleriyle Amerikan'ın bölgedeki savaş gemilerinin koordinatları anlık olarak Tahran'a rapor ediliyor. Donald Trump'ın yaptığı bir nevi her şeyin abartıldığı Amerikan güreşi şovu yani. Bizdeki eski Yeşilçam filmlerindeki dövüş sahneleri gibi. Yediği onca yumruğa, tekmeye rağmen hâlâ ayakta, hâlâ direniyor.
İran bu filmin rol icabı dayak yiyen figüranı. Her dayak yiyip yere düştüğünde yeniden ayılıp ayağa kalkıyor. Bir tür Acem tiyatrosu gibi. İran tehlikeli rollerin en usta oyuncusu. Bence Amerika ile İran bir şekilde anlaşacaklardır. Esas mesele bu denklemde İran İslam Devrimi'nin banisi durumundaki mollaların gururunun da hesaba katılması. Amerika tarafında ise bu denklemde İsrail'in bölgedeki azgınlığının dizginlenmesi meselesi mevcut.
Arabesk Türk medyasından bakıldığında ise iş bu denli derinlikli görünmüyor. Onlara göre Amerika bir bölgeye bu kadar askeri yığınak yaptıysa kesin bir saldırıda bulunur. Bunu da papatya falı gibi bugün ya da yarın yapar! Maalesef bizim medyadaki yorumların düzeyi Donald Trump'ın WC'de çektiği sifonun ses tonuna göre değişiyor. Hele CNN Türk'ün bir Washington muhabiri var, bildiğiniz tuvalet fırçası gibi. Trump'ın yellenme sesini Tomahawk gürültüsünden ayıramıyor.

"Terörsüz Türkiye Terörsüz Türkiye!" deyip duruyorlar ya; aslında kastettikleri şey başka.
Ülkede terör estirme hakkı sadece Siyasal İslamcı iktidarın tekelinde olacak. Sadece onlar muhaliflere korku (terör) salma hakkına sahip olacaklar.
Bunu yargı sopasıyla muhalif düşünürleri, yazarları, aydınları çeşitli maddi cezalara çarptırarak yaptılar zaten. Yargı üzerinden terör estirerek ülkedeki fikriyatı büsbütün öldürdüler.
Meselâ bunu söyleyen Siyasal İslamcı iktidarın Mehmet Ağar'ın Anayasa ve hukuk üstündeki ezeli ve ebedi varlığını bir terör sorunu olarak algılamıyor. Çünkü mafya başı Ağar onun iktidarını pekiştiren bir unsur. Onun bu toplumda korku (terör) salıyor oluşunun bir kıymeti yok! Daha dün Sedat Peker'i muhalif partililerin üzerine saldırtan Siyonist İslamcı iktidar şimdilerde "Terörsüz Türkiye!" hedefi peşinde. Ekonomik terör ise bambaşka bir boyutta.
Onun için Siyasal İslamcıların terörsüz Türkiye çığırtkanlıkları gerçekte karşılığı olan bir şey değil. Ülkede bizden başka hiçbir siyasi, sosyal grup muhatabına korku salamayacak. Bu hak sadece bizim tekelimizde olacak.
Yeni yapacakları Anayasa'da da şöyle bir durum var. Anayasa'ya Mehmet Ağar ile ilgili bir madde koymaları gerekiyor. İbrikçi başı Mehmet Ağar ve ekibi bu ülkede yapıp ettiklerinden Türk mahkemelerinde yargılanamaz. Yargılanması teklif dahi edilemez. İbrikçi başını sadece münkir ve nekir kabirde sorgulayabilir! Bu maddeyi yeni yapılacak Anayasanızın bir tarafına koyun.
1990'lı 2000'li yıllarda Türkiye'de insanlar terörle mücadelede evlatlarını şehit vermekten korkuyorlardı. Yani ülke bir nevi PKK'nın estirdiği terörden mustaripti ve korkuyordu. Şimdi Siyasal İslamcılar o terör örgütünü sahada yendi, halkın güvenliğini siyasete tahvil ediyor. Sadece benden korkacaksınız; benim adıma görev yapan savcılardan korkacaksınız, bir de ibrikçi başı Mehmet Ağar'dan korkacaksınız. Buna da terörsüz Türkiye denilecek! Özeti bu. Oysa bu ülkenin temeldeki hukuk sorunu şudur. Bu ülkede bakanlık yapmış bir adamın yıllarca mafya düzenin tepesinde duruyor oluşunu Anayasal düzenle, hukukla nasıl izah edersiniz? Edemiyorsanız boş yere mugalata yapmayın.

Amerika'nın askeri açıdan İran'ı kuşatması öncesinde Türkiye'de yürütülen kampanya herkesin malumu. Esasen bu kampanyanın uzun vadede neye yaradığı da ortada. Tıpta buna lokal anestezi diyorlar.
Sorulması gereken esas soru şudur. Türkiye'nin askeri varlığı İsrail için bir tehdit ise İran'ın düşürülmesi sonrasında Amerika'nın yeni senaryosu ne olacak? İsrail, Akkuyu'daki nükleer güç santralini diline dolayacak mı? Ya da Tel Aviv Türkiye'nin ürettiği füzelerin menzili içinde diye yeni bir bahaneyi gündeme getirecek mi? İran İncirlik'teki Amerikan üssünü hedef alırsa Türkiye bunu bir onur meselesi yapacak mı?
Ben hâlâ Abdullah Gül'ün "Amerikan askerlerinin evlerine sağ salim dönmesi için dua ediyorum!" diye bir açıklama yapmasını bekliyorum.
Geçenlerde Ahmet Hakan dışişleri bakanı Hakan Fidan'a "Türkiye'de nükleer silah var mı?" diye basit bir soru sordu. Normalde bu soruya "Evet, Türkiye'nin nükleer silahı var." Ya da "Hayır Türkiye'nin nükleer silahı yok!" diye açık bir cevap vermesi beklenirdi. Ama Hakan Fidan soruya cevap vermek yerine poker oyuncusu gibi mimiksiz bir tavırla yorum yapmamayı tercih etti. Halk bu tavrı Türkiye nükleer silaha sahipmiş de açıklamıyormuş gibi yorumladı. Bu bir tür savaş romantizmi. Duyguların aklın önüne çıktığı aptal bir muğlaklık bu. Türkiye'nin nükleer silahı yok ama varmış gibi rol yapabiliriz!
Çinli ve Rus savaş uzmanları Amerika'nın Abraham Lincoln savaş gemisi nasıl vurulur, sorusunun cevabı üzerinde gece gündüz düşünüyorlar.

İrlandalı bir yazar Fintan O'toole göre; "Trump için siyaset sadece bir gösteri, bir şey yapmak değil." Ama en azından yiğidim Trump bizi bir konuda idare etmişti.
Şöyle ki, bizdeki siyasal İslamcılar İran'ın petrol parasını banka sistemi üzerinden aklamıştı. Amerika'nın Türkiye'ye ceza keseceğini anlayınca siyasal İslamcılar fidye olarak bir papazı tutukladılar. Ne demişti Trump; "Aptal olma!" yani akıllı ol!
Amerika'daki bütün dövmeli adamları El Salvador'a göndertti. Nayip Bukele'yi de başlarına gardiyan olarak görevlendirdi. Ne yapsın Trump, adamların yüzünde meymenet yok! Ne dedi Avrupa'daki mirasyedi politikacılara. Dünyanın kahrını Amerika çekiyor, siz yan gelip yatıyorsunuz. Savunma konusunda ya kesenizin ağzını açarsınız ya da bahçenizdeki armutlara Rus ayısı musallat olur. Avrupa nihayet konfor içinde yaşamanın sonu tabelasını gördü!
İşin şov kısmını bir kenara bırakırsak Trump İran'la bir şekilde anlaşmak istiyor. İran'ı Çin'in enerji ihtiyacını ucuzundan karşılayan bir konumdan alıp dünya sistemine entegre etme niyetinde. İran'ın petrolünü kayıt altına alıp Çin'in ekonomik yükselişini kontrol etmek istiyor. Onun için de İran'daki molla rejiminin kendi içinde dönüşümünü sağlamak için İran'a askeri seçeneği dayatıyor.
Trump son olarak Latin Amerika ülkelerindeki uyuşturucu trafiğini minimum seviyeye çekme derdinde. Çünkü narko-trafiğin Amerika'ya verdiği zarar tahminlerin ötesinde. Bunun için de işe Venezüella devlet başkanı Nikolas Maduro'yu tutuklamakla başladı. Ardından Meksika'nın en büyük kartelinin patronu El Mencho'yu ortadan kaldırttı. Evet, Donald Trump konuşurken sadece şov yapıyormuş gibi görünüyor ama onun kontrol ettiği devlet aygıtıyla dünyaya esaslı bir şekil veriyor.

Yabancı ajanslardan dinlediğimiz onlarca yorumdan sonra ortaya şöyle bir tablo çıkıyor.
İran'a askeri müdahale konusunda Trump'ın esip gürlemesi bir yana Amerika'da ciddi bir akıl devreye girmiş durumda. Şöyle bir genel kanaat var Amerika'da. İran'a saldırı başlatmak işin en kolay tarafı ama bu savaşın ne yöne evrileceği ve ne kadar süreceği öngörülemiyor. Savaşın bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimali çok yüksek. Bu durumda Amerika'nın bölgedeki askeri üsleri açık hedef olacak. Ayrıca askeri uzmanlar şöyle bir analiz yapıyor. Amerika'nın savaş gemileri zannedildiğinden çok daha kolay vurulup batırılabilir. Çünkü bu savaş gemileri bir önceki dönemin savaş konsepti için inşa edilmişti.
Tıpkı Ukrayna'da tankların dronlarla tek tek vurulup devre dışı bırakılması gibi bu da yeni bir durum. Artı Çin'in İran'a gönderdiği yeni hava savunma sistemlerinin Amerikan uçaklarını rahatlıkla tespit edip düşürebildiği öne sürülüyor. Şayet bu savaş İran için bir varoluş meselesine dönüşürse İran İsrail'in sadece Tel Aviv'den ibaret olduğunun farkında. Yeni füzeleriyle Tel Aviv'i imha edebilir. Kısacası İran Amerika'nın rahatlıkla yutabileceği bir lokma değil. Abraham Lincoln savaş gemisine isabet edecek bir füze Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirebilir. Bu açıdan bakıldığında İran'a askeri müdahale Donald Trump'ın siyasi hayatına mal olabilecek türden bir kumar. Son olarak İran diplomasisi Amerika'daki toy Demokrat jönleri parmağında oynatır. Bu işlerde o denli mahirler yani.

Siyasal İslamcı iktidar meclisten çıkardıkları tezkere ile Irak'ı Amerika'ya satarak iktidara gelmişlerdi. Suriye iç savaşında çetelere destek vererek Suriye'yi çökertmişlerdi. Şimdi sıra ABD-İsrail şer ittifakının İran'a askeri saldırısına geldi. Bu konuda dışişleri bakanı Hakan Fidan bir takım hızlı açıklamalar yapmış olsa da Türkiye'nin politikası berrak değil.
Türkiye NATO üyesi bir ülke. Amerika da hâlâ NATO üyesi bir ülke. Yani Amerika'nın İran'a saldırması durumunda Türkiye otomatikman İran'a karşı bir pozisyonda buluyor kendini. Bu husus nedense hiç dillendirilmiyor. Türkiye'nin İran ile Amerika arasında İstanbul'da arabulucuk yapmış olması bu gerçeği değiştirmez. Nitekim İran NATO'nun İstanbul'da kuracağı diplomatik tazyiki gördüğü için görüşmeleri Umman'a almıştı.
Yani Türkiye olası bir Amerika İran savaşında kesin olarak tarafsız kalacağını en üst düzeyde dillendirmedi. Çünkü siyasal İslamcılar politikayı "Kriz varsa fırsat da vardır!" prensibiyle yaparlar. Dışişleri bakanı bir televizyonda bir şeyler söyledi, öylece kaldı bu konu. Adam görünürde dışişleri bakanı ama gerçekte hâlâ istihbaratçı.
Etrafımız barut fıçısıyken Gazanfer bir Türk birliği Avrupa'nın taharetsiz götünü Ruslardan kurtarmak için ta Brüksel'e gönderilmiş. Yıllarca Türkiye'deki terör örgütüne destek vermiş, gümrüklerde Türklere ikinci sınıf insan muamelesi yapmış, Avrupa Birliği konularında Türkiye'ye karşı her türlü domuzluğu yapmış Avrupa'nın kınalı götünü korumak için Türk ordusu Avrupalılarla tatbikat yapıyor. Maksat Avrupa'yı Moskof ayısından korumak! Nasıl bir komplekstir bu yahu! Bırakın Rus ayısı öpsün Avrupa'yı! Rusya Ukrayna meselesinde haklıydı. Orada Avrupa'yı öptü. Türkiye ne yapıyor, bir nevi Avrupa'nın Ukrayna'daki Rus mağlubiyetine ortak oluyor. Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık kaderinden, Avrupa Ruslara öpüldüğü için biz de Ruslara öpülmüş sayıldık manyaklığına geldik. O Avrupa ki, bütün ülke liderleri açık Siyonist. İsrail'in Gazze soykırımına karşı tek cümle kurmamış bu kınalı götlüleri Rus ayısı öpmesin diye Şanlı Gazanfer bölüğümüz Brüksel önlerinde.

Modern barbarlığın kuşattığı bir dünyada gerçek Müslümanlar Ahmet Yasin, Yahya Sinvar, İsmail Haniye, Hasan Nasrallah, Ali Hamaney ve diğerleri melekler gibi kanatlanıp tek tek gökyüzüne yükseliyor. Geriye Siyonist Yahudiler, pedofili sapıklar ve Müslüman rolü yapıp makam mevki sahibi olmuş rezil münafıklar, demagoglar kalıyor.
Bizdeki körkütük cahil laikperestler, Müslümanlar geri kaldı, dediğinde izah onlara bir türlü edemediğimiz şeyin özeti buydu. Batı barbarlığı kendisiyle yarışacak bir sistem kurmanıza müsaade etmiyor. Dünyadaki Müslümanların radikalleşmesinin sebebi de bu. Taliban dedikleri tam olarak bu. Madem bizim medeni Müslümanlar olmamıza müsaade etmiyorsunuz biz de sizin modern barbarlığınızı hedef alan radikal Müslümanlar olalım.
Ali Hamaney eskiden Tahran'da her cuma namazında Ümmetin ve insanlığın kurtuluşu için fetva yayınlardı. Ve o fetvalarda Ümmetin felahının reçetesini Şia külliyatı üzerinden izah ederdi. Bunu Türkiye'de siyasal anlamda formüle edebilen tek kişi vardı. Necmettin Erbakan.
Bu kadar haksızlığın, bu kadar gaddarlığın, bu kadar vahşetin, kanın, göz yaşının, ölümün, barbarlığın olduğu bir dünyayı gördükçe aklıma Ahmet Kaya'nın bir türküsündeki o sözler geliyor. "Öptüğüm kızlar geliyor aklıma / Bir açıklaması vardır elbet!"
Ali Hamaney'in şehit edilmesi ve İran'ın iyice zayıflatılmasından sonra Türkiye'de zil takıp göbek atacak bir sürü onursuz tanıyorum.
Bunlar sahip oldukları konumları Amerika'yla iyi geçinen bir iktidara biat etmiş olmalarına borçlular. O koltuklarının altında Iraklıların, Suriyelilerin, Filistinlilerin ve de İranlıların kemikleri var. Bunları Firavunların zamandan ve mekândan bağımsız modern bayileri gibi düşünebilirsiniz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 101

Bu ülke ahlaklı insanlarını utandırıyor; onlara ahlaksız olmaktan başka bir yol bırakmıyor.
Bu ülke onurlu insanlarını her defasında mahcup ediyor. Onları bastırıyor, susturuyor, tutuklayıp hapse atıyor.
Bu ülke ahlaklı insanlarına hiçbir alanda hayat hakkı tanımıyor. Onları ölmeye ya da başka ülkelere gitmeye mecbur ediyor.
Bu ülke onurlu insanlarına huzurlu bir gelecek vaat etmiyor. Aksine kötü bir baba gibi onları sürekli azarlayıp cezalandırıyor. Dahası evden gitmeye mecbur ediyor.
Onun için bu ülkede evlenip çocuk sahibi olmak pek akıllıca bir şey değil. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak liberal sağ iktidarların insafsızlığına yeni bir rehine bırakmak demek.
Atalarımızdan bize miras kalmış sorunlu aile yapılarını bir başkasının sırtına yük olarak bırakmak demek, onu sırf küçük bir haz uğruna hukuku çalınmış bir hayata köle olarak sunmak demektir. Her şeyine yamyamların çöreklendiği bir ülkede evlenmek ve çocuk doğurmak bile bile suç işlemektir. Doğacak insana haksızlık yapmak demektir.
Onun için buna hiç gerek yok. Bence arkamızdan bize lanet okuyacak insanlar bırakarak ölmemek en iyisi.

Evet, tekrar Kalandar gecesi kutlamalarına dönecek olursak; Zannedildiğinin aksine Yunan kökenli bir adet değildir, Pers kökenli bir adettir ve ta Mithridates dönemine kadar gider. Muhtemelen İran'dan da Hindistan'a kadar gider kökeni. Su değirmeni gibi yani. Doğadaki mistik güçlere karşı kazanılmış bir zafer, sıcaklığı, insani bir neşeyi ihtiva eder bu gelenek. İnsanın korktuğu o yabanıl şeyler de aramızda artık, bakın birlikte eğleniyoruz'un bir nevi tiyatorası. Momoyeros oyunu gibi, şimdi siz o da nedir, diye sorarsınız. Aman boş verin unutun gitsin.
Efendim mevzunun esası şudur. İnsan kutsal metinlere, devletin kanunlarına, politikacıların kuru nutuklarına, bilimin sıkıcı diline bir yere kadar tahammül eder. Bunlardan sıkıldığında kendini eğlendirmek için bir şeyler arar. İşte insanların Kalandar kutlamalarını keşfi bu meyanda bir şeydir. Politikacıların kafa ütüleyen sözlerinden, popüler kültürün plastik halinden bıktılar. Hayatı neşeli kılacak bir arayıştalar. Onun için geçmişte yapılmış ama zamanla unutulmuş bir geleneği canlandırma ihtiyacı içindeler. Ve bence bu gayet güzel bir gelişme.
Yalnız kutlama biçimlerine hâlâ itirazım var. Kalandar gecesi kutlaması diyorsunuz, hani nerede küpte salamura edilmiş kış armudu! Hiç kimsenin aklına böyle bir şey gelmez mesela. Oysa bilenler bilir bu gecenin sembolü salamura edilmiş kış armududur. Tuzlu çörektir. Delikanlılar kızlar tuzlu çörekten yer, özellikle su içmez ve sevdiği rüyasında ona su verir. Yaban adamı postuna sarılmış koyun çıngıraklarıdır diğer sembolü. Neyse yığınla zamazingosu var bu işin. Bir organizasyon dahilinde kutlanmadığında Kürt çalıyor Çingene oynuyor havası oluyor Kalandar gecesinin. İşin içinde komedi barındıran tiyatora var. Lafazanların izleyicileri güldürüp eğlendirmesi var. Melankolik Çaykara kavalı ile horon oynamak var. Dut kemençe ile sıksara oynamak var. Araya kafa ütülemeyecek bir tulum kaydası eklenebilir. Bu kadar çok seçeneğin olduğu bir geleneği mundar ederek kutlamak için harbiden hanzo olmak lazım. Kısmen Tonya ve Alithinos dışında yapıla da buydu. Bence bu kutlama provası yapılmış bir şekilde bir meydanda temsil edilmeli, halk önce izleyerek öğrenmeli, sonra ona iştirak etmeli. En sonunda kemençe eşliğinde horon halkasına dâhil olmalıdır. Diğer türlü Kürt çalıyor Çingene oynuyor, Sulukule'de Kibariye havası yani.

Gençliğimi kimse bilmez, yürüdüğüm çamurlu yolları...
1990'lı yıllarda Bursa'da üniversitede okurken bir ara İrancılarla takılmaya başlamıştım. O zamanlar Ulucami'nin karşısında kitapçıların olduğu küçük bir pasaj vardı. Tabi biz de fikriyatımızı tahkim için habire kitap okuyoruz. Vitrininde büyük bir Kâbe posterinin olduğu İslâmi yayınlar satan bir kitapçıya girdim. Çoğu çevirilerin olduğu rafları taradım. Şu kitap var mı, şu kitabın yeni baskısı yok mu? derken kitabevi sahibinin dikkatini çekti sorduğum kitaplar. Adamın adı Aziz Avak'tı ve hatırladığım kadarıyla Muşluydu. Hayattaysa Allah selamet versin. Kitabevi gelgeç bir yer değildi. Gençler oturmuş çay ve sigara içiyor, ülke ve dünya meseleleriyle ilgili konuşuyorlardı. Köşelerde sıkılmış yumruklar gölgesinde kelime-i tevhit posterleri. İçimden "Ulan burası tam benim aradığım yer, takılayım buraya." Oturduk, gençlerle tanıştık. Hepsi katıksız İrancı! Konuşmalarından anladığım kadarıyla zihinlerinde ciddi bir devrim külliyatı mevcut. Yeryüzünün mustazaf halkları için mücadele etmek şart ama bizim Süleyman gibi üretim araçlarına el koymaya gerek yokmuş! Yalnız şöyle bir şey sezinledim o kitabevinde. Bu gençler olmuş bitmiş bir devrimin mirasına konmuş gibi gayet rahattılar. Öyle namaz niyaz, dindarlık takıntıları da yoktu. Çoğu Doğudandı, kıyafetleri şiveleri birbirinden değişik tiplerti. Yani o zamanlar insan İranlı bir devrimci olunca otomatikman galip tarafta oluyordu. Aralarında üniversite eğitimini yarıda bırakıp ta İran'a Kum şehrine gidip medrese tahsili yapanlar varmış. Ali Şeriati, Mehmet Alagaş, Atasoy Müftüoğlu, Said Havva ve diğer yazarları okuyorlardı. Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış! Ruhullah Humeyni'nin hayatı, Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'in hayatı, bilhassa Kerbela olayı vs. Bir süre o kitabevine takıldım. Ama zamanla başlarda bana parlak gelen fikirleri yetersiz gelmeye başladı. Okulda sosyoloji okuyordum ve sorduğum sorulara makul cevaplar veremiyorlardı. Diyelim modern bir toplumda devrim yaptınız ve iktidarı ele geçirdiniz. Bu toplumu hangi ilkelere göre nasıl yöneteceksiniz. Bugün İran'daki Molların üstesinden gelemediği suallerdi. Gençlerin her biri saçmalamaya başlamıştı. Maalesef bu sualin cevabını o gün Milli Görüş hareketinde siyaset yapanlar bile veremiyordu. Hele halktan bir oy alıp iktidara gelelim, Allah'ın izniyle ülkeyi çalmadan çırpmadan hakkıyla idare ederiz. Modern yönetim teorilerinden bihaber koca ülkeyi yönetmeye adaydılar. Bugün geldikleri yer ise hepimizin malumu. Akıllarının görgülerinin bilgilerinin ermediği şeyler konusunda çok biliyormuş numarası yaparak ülke yönetmeye çalışmanın sonucu işte bugünkü Türkiye.
Yani benim İrancılığım fazla sürmedi. Öyle bıraktım o kafiyeyi de.

Amerika Çin'in askeri ve ekonomik açıdan yükselişini gördüğü için Ukrayna'da Avrupa ile Rusya'yı baş başa bırakıp aradan tüydü.
Rusya Ukrayna'yı zamana yayıp neredeyse yuttu.
Çin de hazırlıklarını tamamladı, Tayvan'ı yutmak üzere.
Bu durumda Trump ben de Amerika adına bir şeyler kapayım, dedi ve Venezüella'nın petrolüne konma adına ağır vasıta şoförlüğünden bozma başkan Maduro'yu kaçırdı.
Yetmedi Danimarka'ya ait Grönland adasını Amerika'nın güvenliği için istedi.
Gerekçesinde de Rusya ve Çin Grönland'ı işgal edecek, buna fırsat vermemeliyiz, dedi.
Hatta bunun için oğlu ile Danimarka prensesinin evlenmesi ve Grönland'ın çeyiz olarak Amerika'ya bırakılması gerektiğini söyledi. Trump Amerikan başkanı değil Osmanlı padişahı gibi mübarek!
Ama Trump'ın Grönland'ı ilhak etme düşüncesi Amerika'ya başka bir cephenin açılmasına sebep oldu. Avrupa Birliği Danimarka'nın arkasında durdu ve şimdilik bu haydutluğa "Dur!" dedi. Amerika Rusya'ya karşı Avrupa'yı terk etmişti, Avrupa şimdi de Amerika ile karşı karşıya geldi.
Trump Çin'in yükselişini ve yakın zamanda askeri ve ekonomik açıdan Amerika'yı geride bırakacağını görüyor. Onun için China (Çayna!) derken "tsağana" der gibi ağzını öfkeyle yayıyor. Eminim Çinliler duygularını belli etmeden onun bu haliyle epeyce eğleniyorlardır.
Şimdi Trump Çin'in bu yükselişini frenlemek için onun en büyük petrol tedarikçisi İran'ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. İşte İran'daki molla yönetimine karşı ayaklanmaların esas sebebi küresel ölçekteki bu askeri ve ekonomik rekabet.
İran'da bir rejim değişikliği olmayacak. Mollaları içeride bazı reformlar yapmaya, İsrail'in güvenliğini tehdit etmemeye ve Çin'e ucuza petrol satmamaya ve bazı iktisadi ödünlerle uluslararası sisteme dâhil olmaya zorlayacaklar. Amerika için esas mesele İran'ın ambargolarla illegal satışa yönlendirdiği petrolünü legal düzene dâhil edip Çin'in anormal gelişimini kontrol altına almak.
Yiğidim Trump, Çin'in teknoloji üssü Tayvan'ı yutma niyetinde olduğunu görünce o da Grönland'ı gözüne kestirmişti. Ama olmadı. Ben olsam Jamaika'yı ele geçirirdim. 52 Jamaika! derdim yani. 53 Haiti, 54 Panama, 55 El Salvador, 56 Honduras, 57 Nikaragua, 58 Kosta Rika, 59 Port Of Spain, 60 Fransız Guyanası, 61 Karayipler. O güç bende olsa değil dünyayı güneşi zapt ederdim, yiğidim!

Trump Grönland konusunda "Bu konu yeni değil. Önceki başkanlar döneminde de vardı." diyor.
Ama "Grönland!" derken avını yakalamış bir bulldog gibi yanaklarını sallıyor.
Aslında Amerika açısından bakıldığında Trump argümanlarında haklı. NATO ile Avrupa'nın güvenliğini biz sağlıyoruz ama parayı Araplardan alıyoruz. Bu saçmalık, Avrupa askeri harcamalara katkı vermiyor, o zaman güvenlik konusunda başının çaresine baksın. Öyle bedavadan konfor içinde yaşamak yok.
Artı II. Dünya Savaşı sonrasında huzur ve refah içinde yaşamanın bedeli olarak Amerika kıtasındaki Grönland'ı kıta güvenliği için istiyorum. Vermezseniz askeri güç kullanarak Grönland'ı alacağım. Amerika için Avrupa'nın güvenlik maliyeti çok yüksek. Eski sitem Amerika için enayilik! Çin'in yükselişi karşısında kendi güvenliğim için Amerika kıtasına yöneleceğim.
Trump Avrupa'ya bu dayatmayı yapınca II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın öncülüğünde kurulan küresel sistem Grönland üzerinden domino etkisi yaparak dağılıyor. Avrupa Birliği hemen Danimarka'nın arkasında yerini aldı. Çünkü biliyorlar ki, Trump öngörülemez bir lider ve sıradaki hedefi Kanada İzlanda Norveç vs. olabilir. Yani Avrupa Ukrayna savaşı üzerinden Rusya'nın işgal korkusunu yaşarken şimdi bir de Amerika'nın güvenlik tehditleriyle yüzleşmeye başladı.
Avrupa Birliği Amerika'nın Grönland talebine karşı Makron'un öncülüğünde "bazuka" adlı ekonomik yaptırımı hedefleyen yeni bir oluşum başlattı. Bu da yeni bir Fransız komedisi olsa gerek. Hatta Avrupalılar şöyle diyor. "Şayet Harley David marka motor satın alacaksanız bir an önce alın yoksa bir daha Avrupa'da Harley Davidson satışı yapılmayacak!"
Trump'ın Grönland talebinden sonra Avrupalılar birden Amerika'nın dünyada neden olduğu kötülüklere birden ayıldılar. Bilhassa İsrail'e verdiği desteği, Trump'ın Filistin'i Riviera'ya çevirme projesini dillerine doladılar. Yani geçmişte Amerika'nın dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığı işgallerin, darbelerin ucu Avrupa'ya dokunmadığı için ses çıkarmıyorlardı. Ama şimdi Amerika için Avrupa da hedef durumunda.
Türkiye'ye gelince, bütün bu olup bitenler içinde esamisi okunmuyor. Türkiye dünyanın bir ucunda unutulmuş bir köy gibi. Kendi halinde kendi yalanlarıyla oyalanıp gidiyor. Türkiye'de fikriyat iktidar tarafından cezalandırıldığı için ulusal politikadaki fikriyat kısırlığı uluslararası gelişmelerde de kendini gösteriyor. Kısacası Türkiye'nin dünya diye bir dedi yok. Olup bitenleri takip edecek, yorumlayacak ve siyaseten tepki verecek bir idraki yok. Diyorum ya iki kıta birbirinden geri dönüşümü olmayacak şekilde koptu ama Türkiye'nin umurunda değil. Çünkü Türkiye dünyada değil.

Amerika Irak'ı işgal ederken başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletler kuyruğuna takılmışlardı. Amerika NATO'nun şemsiyesi altında Afganistan'ı bombalarken hiçbir Avrupalının aklına uluslararası hukukun ihlali gelmiyordu. NATO Fransa öncülüğünde Libya'yı bombalarken NATO üyesi Türkiye de çark etmişti. Suriye gözü dönmüş çetelerle parçalanırken insan derisine yazılmış Birleşmiş Milletlerdeki İnsan Hakları Beyannamesi Avrupalıların umurunda değildi. Siyonist İsrail Filistin'de soykırım yaparken Avrupalılar sadece izlemekle yetiniyorlardı.
Bakıyorum da şimdilerde Amerikalı siyahi aktivist Martin Luther King'in Vietnam savaşı karşıtı söylemlerini öne çıkarıyorlar. Yukarıdaki bütün kötülüklerin Amerika'nın öncülüğünde yapıldığını dillendiriyorlar. Venezüella'nın devlet başkanı Maduro'nun palas pandıras kaçırılmasının büyük bir skandal olduğunu vurguluyorlar. Donald Trump'ın "Ya Grönland beni alacak, ya ben Grönland'ı alacağım!" türündeki meydan okuyuşu karşısında Amerikan siyasî tarihindeki bütün menfi olayları bir çırpıda sayıp döküyorlar. İslam ülkelerinin ve dünyadaki küçük ülkelerin on yıllarca mağduru olduğu Amerikan belası nihayet döndü dolaştı, ona göz yuman Avrupa'yı vurmaya başladı. Amerika'nın II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'ya sağladığı konfor nihayet sona erdi. Avrupa Rusya'nın askeri tehdidiyle, Çin'in ekonomik istilasıyla ve Amerika'nın güven vermeyen dış politikasıyla yüzleşmek üzere. Trump Grönland'a çıkarma yaparsa NATO ölür. Makron'un Bazukası askeri bir sıfata bürünür. İslam coğrafyasındaki bunca savaş, işgal, darbe, ölüm, kan ve gözyaşından sonra Amerika'nın Grönland'ı alacak olması bana heyecan veriyor. Trump yiğidim, Grönland seni kesmezse 300.000 nüfuslu İzlanda var, stratejik öneme sahip Faroe Adaları var! Yiğidim, sen batıdan gel, biz doğudan Viyana önlerinde buluşalım.

Notlar;
Amerika artık zenginlik üretme, ülkelere umut vadetme konusunda ortakları arasında rıza üretemiyor. Onun için de küresel düzende sürekli irtifa kaybediyor. Amerika'nın aksine Çin zenginlik üretme ve ortaklarına umut vadetme konusunda rıza üretebiliyor. Buna bağlı olarak küresel ölçekte hızla yükseliyor.
Amerika Komodor ejderi gibidir. Avını tek hamlede saldırıp yutmaz. Ona saldırır ve bekler. Sonra bir daha saldırır. Kurban içeriden antikor üretebilirse direnir. Amerika kurbanının antikor üretmediğini gördüğü anda son bir hamle ile saldırıp avını yutar. Süleyman Seyfi Öğün
Bir diplomatın sözü. Bugünlerde Amerika'daki MAGA'cıların içindeki dengeleri en iyi anlayan başkent Tahran. / Tahran dünyanın baş belasının anatomisinin tüm ayrıntılarına vakıf. Bunun biraz daha ötesi şeytanla bizzat tanışmak.
Amerika görünürde İsrail'e yardım ediyor ama gerçekte İsrail'i saplandığı batakta daha da dibe itiyor. Amerika'da kamuoyu bilhassa Epstein dosyalarının yayınlanmasından sonra yıllarca sırtında yük olmuş Siyonizm kamburunu taşıyamayacağı gerçeğine uyanıyor. Asıl final İran ile Amerika arasında değil Amerika gibi süper bir gücün küresel hegemonyasına mal olan İsrail arasında yaşanacak gibi görünüyor.
Çin'de bir hafta kalırsanız bu ülke ile ilgili güzel bir hikâye yazabilirim, dersiniz. Çin'de bir ay kalırsanız bu ülke ile ilgili iyi bir makale yazabilirim dersiniz. Şayet Çin'de bir yıldan daha uzun bir süre kalırsanız bu ülke ile ilgili hiçbir şey yazamazsınız. Çünkü Çin'i tanıdıkça hiçbir şeyi anlayamamak gibi bir gerçekle yüzleşmiş olursunuz.

Türk siyasetçilerin çekilmez bir Budist ayini olarak salı nutukları.
Eskiler muhaberat derlerdi, bir haberin bir yerden alınıp salimen başka bir yere ulaştırılmasına ve değeri eksiltilmeden muhatabına sunulmasına.
Malumunuzdur ki, eskiden iletişim araçları bu kadar yaygın ve dakik değildi. Ankara'da neler oluyor, hangi politikacı ne düşünüyor, ne söyledi, ne yaptı, bunlar ahali için mühim şeylerdi. İletişim çevirmeli telefonlarla, telgraflarla, fakslarla sağlanıyordu. Sonra ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanıp kahvehane dedikodularına konu oluyordu.
Şimdilerde durum çok daha değişik. Türk siyasetçileri için salı nutukları bir tür mastürbasyon gibi. Bir adam kürsüye çıkıyor aklına geldiği gibi konuşuyor. Bir sürü adam da onun attığı hamasi nutuklarda keramet arıyor. Kerameti kendinden menkul bu nutukların ülke gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını mesele eden yok. Her grup kendi tebaasını tatmin etme peşinde.
Bir nevi könül közün çağırman. Moğol rahiplerin çıkardığı o uğursuz gezegen uğultusu kaplıyor bütün ülkeyi. Depresif, kasvetli, çaresiz, kısır, soğuk bir iklim çöküyor ülkeye bu salılarda. Haftada bir saçmalama mecburiyetleri var sanki. Ülke ve dünya gündeminden kopuk mastürbasyon günü bu.
Oysa ciddi bir siyasetçi gün gelir bir konuda birden fazla açıklama yapma gereği de duyabilir. Ya da bir hafta konuşma gereği duymayabilir. Bunlar ise her salı günü bir ayin gibi toplanıp hep aynı duayı ediyorlar. Bu kitlesel şizofreniye kimse dur, demeyecek mi?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.