Trabzon'da birkaç arkadaşla bir kafeteryada sessizce oturuyoruz. Çayın ve kurabiyelerin tadı iyi. Kafeteryanın köşelerinde arsız İstanbul'un ikonik fotoğrafları var. Galata Kulesi, Kız Kulesi, Beyoğlu tramvayı, ışıltılı Boğaz köprüsü vs. Zemin İtalyan usulü renkli karolarla döşenmiş. Diğer masalardaki müşterilerin davranışları ve konuşmaları gayet ölçülü. Garsonların servisi kafeteryadaki uyuşuklukla paralellik arz ediyor. Derinlerden bir yerlerden Yann Tiersen'in piyano tınısı duyuluyor. Bu müzikal tını kafeteryadaki modern düzeni hiç bozmuyor. Ortamda insanda kaygı uyandıracak hiçbir yerel etken yok. Ama masadaki arkadaşlar beni siyasetle ilgili konuşturmak için ısrarla kışkırtmaya çalışıyor. Söyledikleri çoğu şeye aldırmıyorum. Ama bir ara içlerinden bir şöyle bir şey söylüyor. Trabzon'dan bir milletvekili var; kadın. "Ee ne olmuş o milletvekiline? Ne özelliği varmış." "Metin ağabey, kadının şu özelliği var. Her şeyin en pahalısını satın alıyor. Meselâ en pahalı telefon hangisi, sorup onu alıyor. En pahalı eşarp hangisi, arayıp buluyor ve onu alıyor. En pahalı araba hangisi, hemen gidip onu alıyor kendisine. En pahalı çatal bıçak takımı hangisi? Diyelim ki Jumbo çatal bıçak takımı, hemen ondan iki takım!" "Niye iki takım alıyor ki? Bir takım yetmiyor mu mutfağına?" "Bir takım da yedek alıyor ağabey?" Bunu söyledikten sonra masadakilerin gözleri bana dönüyor. Benden bu duruma bir yorum yapmamı bekliyorlar. "Demek ki ucuz bir kadınmış." "Hahhahhaaa! Abi ya yine ters köşe yaptın." Kafeteryadaki medeni düzen bir anlığına bozuluyor. Kafeteryadaki garsonlar dahil bütün gözler bir anlığına bana dönüyor. "Böylelerini iyi tanırım. İçlerindeki eksikliği pahalı şeyler alıp doldurmaya çalışırlar. Ama onlar pahalı şeyler satın aldıkça içlerindeki boşluk da büyür. O boşluğu hiçbir zaman dolduramazlar. Çünkü özlerinde hiçbir sahici şey yoktur. Milletvekili, bakan vs. olmaları bu yalın gerçeği değiştirmez."
Hiçbir şey ilkokullardaki sınıfların köşesindeki dört mevsim resimleri gibi olmadı.
Hiçbir şey o okulların sınıflarındaki M.Ö - M.S tarih şeritleri gibi olmadı.
Hiçbir şey ilkokullardaki özenli ünite konuları gibi olmadı.
Hiçbir şey evde büyüklerimizden dinlediğimiz tatlı masallar gibi olmadı.
Hiçbir şey lisede öğretmenlerden dinlediğimiz sıkıcı dersler ya da bayramlarda dinlediğimiz nutuklar gibi olmadı.
Hiçbir şey vatandaşlık dersinde gördüğümüz yalın maddeler gibi olmadı.
Hiçbir şey camilerde dinlediğimiz evliya kıssalarındaki o mucizeler gibi olmadı.
Hiçbir şey üniversite amfilerinde not aldığımız mantıklı teoriler gibi olmadı.
Hiçbir şey gençliğimizde hayalini kurduğumuz şeyler gibi olmadı.
Hiçbir şey bir zamanlar keyifle okuduğumuz o romanlar ya da hikâyelerdeki gibi olmadı.
Dünya bütün bunları hiç dinlememiş, dinlemiş olsa bile bunlara hiç inanmamış, en arsızların, en gözü karaların, en ahlaksızların, en zalimlerin, en günahkârların, en tanrısızların, en çirkinlerin, en cahillerin hayvani bir güdüyle kuşatıp çevrelediği ve esir aldığı bir yere dönüştü.
Dünya bize de en az onlar kadar gözü kara, onlar kadar tanrısız, onlar kadar ahlaksız, onlar kadar imansız, onlar kadar zalim olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.
Ülkenin yakın siyasi geçmişinde kötü bir siyasal pratiğe sahip Kemalizm, ülkeyi siyasal İslamcılığa mecbur etmişti.
Bu vetirede kendisi de SSCB'nin tasfiyesiyle tutunduğu komünizmle murt gitmişti.
Siyasal İslamcılığın çeyrek asırlık iktidarının sonunda ilginç bir şey oldu. Siyasal İslamcıların Makyavel ahlaka meyletmesiyle neo-Kemalizm canlanmaya başladı. Eh, hayat boşluk kabul etmez. Ülkeyi o kadar kötü yönettiler ki, insanlar ceberrut Jakoben Kemalist generaller devrine özlem duymaya başladılar.
İşte bu dönemde -siyasal dönüşümde- çok ilginç şeyler oldu.
Batı'nın istihbarat örgütleri, El Kaide, Taliban, İşid, Daeş, Boko Haram gibi vahşi örgütlerle alenen İslam'a kara çaldılar. Kendileri yedikleri haltların suçunu Müslümanlara yüklediler.
Yine Batılı efendilerinin emrindeki Ortadoğu'daki monarşik yapıların ve halklardan kopuk keyfi diktatörlerin günahını İslam dininin boynuna boca ettiler.
Yetmedi, cahil tarikat ve cemaat şeylerinin din adına söylediği saçma sapan şeylerle, modernist kafalı ilahiyatçıların rasyonalist din budamalarıyla İslam dinini ahlaki açıdan mahkum ettiler. Yani ben bir Müslüman'ım dediğiniz zaman sensörler çalışıyor ve alarm hemen ötüyor.
Tabi işin içine bir de İslam'ın esaslarının aslında Sümerlerde, Yahudilikte olduğunu söyleyen hurufi bilimperestler dahil oldu.
Siyasal İslamcıların ülkede ve Ortadoğu'da yediği haltlara bir tepki olarak Neo-Kemalizm boy verdi, aldı yürüdü. Uygarlık savaşında bayrağı en önde taşıyan onlar oldu.
Günümüzde adaleti, iyiliği, güzel ahlakı, akrabaya yardımı emreden, zulmü, ribayı, haksız yere insan öldürmeyi yasaklayan İslam, onun adına yenilen haltlar nedeniyle bir cürüm dinine dönüştürülmüş durumda. İşte bu aşamada insanların bir çıkış yolu olarak gördükleri şey neo-Kemalizm. Sanki bu siyasal İslamcılar onların geçmişte Türk siyasetinde yedikleri haltların bir sonucu olarak ülkenin başına musallat edilmemiş gibi garip bir durum hasıl oldu.
Devletin en üst düzeyinde resmi olarak dillendirilen "Kurucu önder Apollon kelebeği!" sözünden sonra ülkedeki bütün siyasi lügat geçersiz oldu. Zira bu sözün Anayasal düzlemde bir geçerliliği söz konusu değil.
Hukuki düzlemde ise ülkenin bütünlüğünü riske eden, esas kurucu önderlerine hakareti içeren ciddi bir cezai müeyyideyi gerektirir. Siyasal açıdan bütün yerleşik kuralları, milli hassasiyetleri alt üst eden Kürt oyları için popülizmi esas alan sosyo-politik gerçeklikten uzak bir söz.
Geçmişte bir Stalinist kıro için söylenen "Apollon kelebeği olayları görebiliyor!" sözü bile inandırıcılıktan yoksun, bir ironiyi barındırıyordu.
Ama bun kez ülkenin bütün siyasal onurunu hiçe sayan ütopik bir temenna ile karşı karşıyayız. Normalde milliyetçi cenahın midesini kaldırması gereken bu sözde sorun şu ki, normal insanlar için bu türden bir söz suçtur. İş politikacılara gelince onların söz ve eylemleri normal hukukta suç teşkil etmiyor.
Yani onlar tanrıların hukukuna dâhiller, biz ise ölümlü insanların hukukuna dahiliz. Bu haliyle "Kurucu önder Apollon kelebeği!" 85 milyon insanın yaşadığı Anayasal düzeni hiçe sayan bir teşebbüs. Ülkedeki tekil hukuk bu sözle birden fazla anayasanın olduğu başka bir düzene işaret ediyor.
Bu söz karşısında insanların siyasette neyi neyle mukayese edip siyasi anlamda bir kanaat sahibi olma ihtimalleri de ortadan kalktı. Bu sorumsuzluk ülkede zaten var olan siyasal kaosu daha büyük bir bilinmezliğe doğru yuvarladı. İnsanlar kamu hukuku adına kendilerini aldatılmış hissediyorlar.
Onca yıllar terör örgütüyle yapılan mücadelenin aslında politikacıların hiç ama hiç umurunda olmadığı gerçeğine uyanıyorlar. Onların siyasetteki gelecekleri için tanrılara her şeyi kurban edebileceklerini gösteriyor. Siyasetçilerin koltuklarını korumak için ülkenin en amansız düşmanlarıyla bile masaya oturup uzlaşabileceğini gösteriyor.
Mafya ile iktidarın, eşkıya ile devletin bu denli iç içe geçtiği bir dönemde bir ülkenin anayasal sistemine bağlı bir yurttaş olmanın anlamı nedir? "Kurucu önder Apollon kelebeği!" ise biz arıların bunca yıl uğultusunun anlamı nedir? Madem bir eşkıya ile bir devlet bu denli rahat bir şekilde eşitlenebiliyor bizim de devletle pazarlık için birer eşkıya olmamız gerekmiyor mu?
Fransız devriminde, toplanan mecliste bir yanda kralcılar vardı, diğer yanda ise Katolik din adamları. Bir köşede ise yiyecek ekmek bulamayan halk. Kralcıların, Katolik din adamlarının her biri 1 oy kullanıyor. Halkın temsilcilerinin hepsinin oyu tek oy sayılıyor. İşte o mecliste kral ve Katolik din adamları ile halk temsilcilerinin her birinin oylarının eşitlenmiş olması fikrine cumhuriyet denir. Kral, Katolik din adamı ve halk mecliste nüfusu oranında temsil hakkına sahiptir. Ve herkes yasa önünde eşittir. Bu durumda soylulardan, din adamlarından sayıca fazla olan halkın meclisi domine etmesidir; cumhuriyet! Kısaca cumhuriyet çoğunluğun rejimidir.
Gelelim Rusların Bolşevik İhtilaline. Bolşevik anlamı itibariyle "çoğunluk" demektir. Menşevik de "azınlık!" anlamındadır. Bolşevikler iktidarı ele alır almaz Çar'ı kurşuna dizdiler. Ailesini de Sibirya'ya sürgüne gönderdiler. Ortodoks kiliseleri kapattılar, en iyi ihtimalle kiliseleri demirdöküm atölyesine çevirdiler. Fransız devriminde en azından teoride Kral'ın, Katolik din adamının mecliste halkla eşit temsil hakkı vardı. Bolşevikler Çar'a ve Ortodoks papazlara böyle bir şans tanımadılar. Onun yerine işçi sendikaları ve kooperatif temsilcilerini yönetime dahil ettiler güya. Görünürde Komünist Parti yetkiliydi ama gerçekte Lenin'in Stalin'in Kruşçev'in borusu ötüyordu. Yani kralcıları giyotine gönderen Fransız Jakobenler bile Rus Bolşeviklerden daha insaflıydı.
Gelelim genel Türk devrimine. Kemalistler padişahı halkla eşitlemediler ama Komünistler gibi kurşuna da dizmediler. Saltanatı kaldırdılar, padişahı sürgüne gönderdiler. Önce cumhuriyeti ilan ettiler; sonra hilafeti ılga ettiler. Dini müesseseleri lağvettiler, sembolleri yasakladılar. Onlar da tıpkı Fransız Jakobenler gibi halkın rızası olmadan devrimler yaptılar. Ülkeyi halka rağmen yönettiler. Komik ama kendilerine hâlâ cumhuriyetçi diyorlar. Saltanatın ve hilafetin koltuğuna kuruldu, yanına da orduyu aldı, yıllarca cumhuriyet dedi. Dünyada bir ülkede azınlık olup da cumhuriyetçi numarası yapan tek güruh bizdeki aslan parçası Kemalistlerdir.
Çin'deki Mao Zedong'un kızıl terör devriminde 10 milyonun üzerinde Budist öldürüldü. Devrimden sonra feodal ağaların çiftliklerine el koyuldu. Hepsi idam mangası önünde yürütülüp idam edildi. Çin Milliyetçi Çin ve Komünist Çin diye ikiye ayrıldı. Mao değil gücü paylaşmak, kendisine karşı olan tüm muhalifleri sert bir şekilde sindirdi. Devrimlerin gramerleri böyle. Kral, imparator, Çar, padişah her neyse ortadan kaldıracaksın. Katolik, Ortodoks, Budist, Müslüman, halife, papa, brahman demeyip hepsini öldüreceksin. Sonra ülkedeki çoğunluk adına kendi keyfi iktidarını tesis edeceksin. Demek ki neymiş, bizdeki siyasal İslamcılar hâlâ çok insaflıymış. Meselâ daha meydanlarda Kemalist asmadılar. Darağacında Alevi dedesi sallandırmadılar. Yahu adamlar katil Apollon kelebeğine bile kurucu önder diyor. Daha ne olsun! Kemalistler, Kürdopatlar öpsün de bu iktidarı başının üstüne koysun! Yani içlerinde bir Robespierre olsaydı siz asıl o zaman görürdünüz cumhuriyetin faziletini!
Bir görüntü yönetmeni Narin Güran cinayetini kastederek. "Jandarma 19 gün boyunca bir çocuğun cesedini aradı ama bulamadı. Devlet bir aşirete yenildi." Aşirete nüfuz edemedi, onun yargıyla pazarlık etmesine müsaade etti, demek istiyor. Burada sıradan insanlarda hayatın kör noktasında "kötülüğün kusursuz organizasyonu" olgusu ortaya çıkıyor.
Aynı günlerde bir mülki amirle görüşürken söz kötülük bahsinde yine sıradan insanın akıl almaz organizasyonuna geliyor. "Ankara'da doğdum, orada büyüdüm. Ama yüksek ideallerle taşraya gidip göreve başlayınca hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Gittiğiniz yerde köylüler sizi çok iyi karşılıyorlar, misafirperverlik ikram o biçim. İnsan burada bu insanlara amir olduğu için mahcup oluyor. Ne zaman ki, aylık güvenlik toplantısı başlıyor şaşırıp kalıyorum. Bu sözü o adam mı demiş? Bu işi o adam mı yapmış? Arkadaşlar bir yanlışınız olmasın. Raporlar beni şaşkına çeviriyor. Arazi davaları, cinsel suçlar, tehditler gırla gidiyor. Aklıma Şükrü Erbaş'ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz! şiiri geliyor. Ben Ankara'da her şeyi gördüm ama kötülükte bu denli kusursuz bir organizasyon görmedim." Kısacası mülki amir sıradan insanın ilk bakışta görünmeyen gücünü ve siyasetçilerle olan ilişkileri sayesinde devlet sistemiyle nasıl oynadığını gözler önüne seriyor.
Aynı günün akşamında Netflix'te Ali Congun'un Aşk Acısı adlı sahne şovunu izliyorum. Şöyle ilginç bir cümlelere denk geliyorum. "Şimdiye kadar insanlar hiç hak etmedikleri halde senin koltuklarına oturdular. Ve sana çok kaba davrandılar. Oysa sen çok naziktin. Demek ki güzel ülkemizde nezaket bir koltuğu kapana kadarmış. Şayet bir koltuğa kurulmuşsan artık nazik olmak zorunda değilsin." Evet, o koltuklara kurulana kadar neredeyse birer evliyalar. Sonrasını hepiniz biliyorsunuz.
Trabzon belediyesinin düzenlediği Trabzon kitap günleri şeysine dair arabesk bir sayıltı babında. Evvelemirde Trabzon'un belediye reisi şehrin en mutlu insanı, kanaatimce. Yani bu denli tarihi ve kültürel derinliği olan bir şehrin ameliye işlerini idare ediyor olmak çok mühim bir hadise olsa gerek. Sorun şu ki, bu şehri idare edenlerin mutluluk pozlarından bir türlü şehrin esas meselelerine sıra gelmiyor. Şehrin kültür politikası da bundan vareste değildir. Suali şöyle soralım. Ben rüyasında kelebek görmüş bir insan mıyım yoksa renkli bir rüya görmüş bir kelebek miyim? Yani Trabzon şehri Karadeniz kültürünü ulusal kültüre taşıyan bir şehir midir, yoksa ulusal kültür ekspatlarının ağnadığı bir şehir midir? Şayet cevap ikincisiyse bütün bu yazarların kitapları D&R zincirinde mevcuttur. Dolayısıyla bu boşuna bir çabadır. Diğerine gelecek olursak, edebiyat büyük harfle başlayıp nokta ile biten ve sonsuza dek susulan zaman ve coğrafya üstü bir eylemden başka nedir?
Bu durumda işin içine yazar, kitap fetişizmi giriyor ki, maalesef bunlar da edebiyata dâhil değildir. Yani belediyenin düzenlediği bu etkinliğe pekala "Allah de ötesini reise bırak!" da denilebilirdi. Meselâ Türkiye'nin en iyi deneme yazarlarından rahmetli Nihat Genç, Trabzonlu olmasına rağmen, bu etkinliklere davet edilmemişti. Bence bu festivalden çok daha önemli konu belediye reisinin hazır giyim yerine iyi bir terzi buyup örtünme ile giyinmenin farkını öğrenmesidir. Tabi aşırı mutluluk sendromundan bu tür ayrıntılar fark edilemiyor.
Yazar listesine baktım. Tamam baba, siz bir numarasınız. En iyi yayınevleri sizin kitaplarınızı basıyor. En güzel vitrinlere, bestseller'lara siz layıksınız. Bir ucu Trabzon'da bir ucu Roma'da okur kitlelerine siz layıksınız. En felsefi Eflatun, en iyi müstefilatun sizsiniz. Na ivrizo Ahmet, na ivrizo!
O değil de, Mehmet Akif Ersoy'un nasıl bir yazarlık vasfı olabilir ki? Bayan yazarlar alınmasınlar ama bana 80'lerin Maksim Gazinosu'nun afişlerini hatırlatıyorlar. Bütün kadın yazarların çiziktirdiklerini toplasanız İhsan Oktay Anar'ın tek sayfasını etmezler. Dünyadakileri toplasanız da Marquez'in ön sözünü etmezler. Bu kervana Şükrü Erbaş'ın da katılmış olması ilginç. Mana aleminin eri Senai Demirci olmazsa olmaz bu etkinlik. Kızlar saçınızda tek beyaz yok, 130 bin kelimelik bir dile ne zaman hakim oldunuz da kitap yazmaya cüret ediyorsunuz? Yani başka ne desem ki?
Eskiden Karadeniz'e Çingeneler gelirdi, panayır kurarlardı. Türlü numaralarla halkı eğlendirilerdi. Artık gelmiyorlar. Acaba diyorum, onların yerine bunları mı gönderiyorlar. Karadeniz'i saz istila etti. Kemençe artık otantik bir enstrüman. Hikâyeleri saçma sapan filmlerle mundar edildi. Şimdi de Anadolu'nun kabına sığmayan kültürel Çingeneliği Karadeniz'i istila ediyor.
Na ivrizo Ahmet, na ivrizo alebo!
Donald Trump Ukrayna batağına saplanmış Rusya ve Avrupa'yı kaderlerine terk etti. Çin'in yükselişiyle ilgilenmek varken sizin güvenlik meselenizle uğraşamam, dedi. Arapların Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi altın dolu mağaraları varken, orada burada nadir bulunan elementleri kontrol altına almak varken Rusya'ya karşı sizin poponuzu daha fazla koruyamam, dedi ve çekip gitti. Ve muhtemelen Venezuela'dan daha risksiz Grönland'ın işgal hazırlıklarına başladı.
Derken Avrupa'da silahlanma video propagandasıyla başladı. Trump'ın bu çarkından sonra Avrupa bir nevi Nazi dönemine geri dönmüş oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya hibe edilmiş demode savaş teçhizatları, Nazilerin meşhur üç tekerli muhaberat motosikletleri, Rusya'ya karşı güç gösterisi olarak kullanılıyor. Görüntülere bakılırsa Almanya yeniden Nazi dönemine dönüyor. Yeni bir Führer'in doğumu beklentisi var sanki. Birazdan Stukalar havalanacak ve kıyamet düdüğünü öttürerek Rusların üzerine dalış yapacak! Birazdan Führer radyodan bütün Alman halkına seslenecek. Biliyorum içimizden bir ses "zaten 25 yıldır seslenmiyor muydu?" diye sakıncalı bir sual ediyor. Şimdiden bir taraf seçmek lazım Sercan! Ben Nazilerin tarafındayım. Sen komünistler tarafında kal! Savaşın sonunda Berlin'de görüşürüz. Bunlar savaşsın, ortalık biraz temizlensin, sulhu Lili Marlen şarkısı eşliğinde aramızda yaparız!
Şaka bir yana bu Almanlar II. Dünya Savaşı'ndan kalma bütün silahları saklamışlar. Evet çok geri bir teknoloji ama Nazizm'in ruhu bütün bu alet edevatta yaşıyor! Deutschland Deutschland super Alles! Hitler'in dönemindeki bando mızıkalar çalıyor sürekli! Reichstag'ta hareketli saatler yaşanıyor Sercan! 16 Mart 1939'daki Hitler'in Prag'ı işgali gibi Putin'de her an Kiev'i işgal edebilir. Birliklerimiz doğu cephesinden ilerliyor. Stop! Stuka'lar kıyamet çığlığıyla Polonya'yı bombalıyor. Stop! Motorize birliklerimiz lojistik ve muhaberat için ilerliyor. Stop! Yarın Führer'in doğum günü. Berlin'de görkemli bir kutlama yapılacak. Stop!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
METİN KONDEL COMMENT
author & photographer
21 Ocak 2026 Çarşamba
1 Aralık 2025 Pazartesi
TZİDA - KARAKANZİ - ZARUHA
Ve sessiz akardı Manahoz Deresi. Yaşlı bir kadın gibi durgun, derdini Karadeniz'den başkasına açmaz. Dilinden kimse bilmez. Sabahın serinliğinde akıp akmadığı bile meçhul. Hayat suyu çekilmiş gibi neşesiz bir hâli var. Adı gibi kendi de yalnız. Modern bir hayatın içinde büsbütün unutulmuş gibi, kederli.
Sürmene çarşısında bir kahvehanenin önü. İlkbaharda yaylaya çıkan eski yaylacıların hali gibi garip bir hal. Ama hiçkimse o eski yaylacılar kadar heyecanlı değil. Dört minibüslük insan topluluğunda sabahın o bildik uyuşukluğu var. Demin, kafein ve nikotin takviyesiyle bu uyuşukluk savuşturulmaya çalışılıyor. Mevsim henüz kığış değil. Ama sonbaharın da son demleri. Grupta epeyce tanıdık simalar var. Avni ağabey ile sohbete başlıyoruz. O her zamanki iddiasız haliyle aramızda. En yaşlımız; dağlar hususunda en görmüş geçirmişimiz. Avni ağabeyle sohbette şöyle bir şey geçiyor aramızda. Karadeniz ağzında cümle sonlarında kullanılan "da"nın anlamı. "Haydeyin da!" Size bir an önce gitme hususunda ısrar ediyorum. "Da" cümle sonunda kullanılır ve bir isteği pekiştirme anlamındadır. Soru cümlesinde kullanılmaz.
"Haydeyin da!"
Sürmene vadisi boyunca ilerliyoruz. Vadinin her iki yanına kızılın, turuncunun, sarının tonları serpiştirilmiş. Zihnimdeki görsel bir takıntı gereği çiçeli haline şahit olduğum o dörtlü ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Şurası 1 yıl çalıştığım denizciler lisesi. Şurası Sürmene çakısıyla kızılağaç dalı kestiğim yer. Şurası Mirangoz'a giden şose yol. Şurası yani Asohanları keser aletinin icat edildiği yer. Şu yukarıda fındık bahçelerinde eskiden fındık toplamışlığım vardır. Dağlarda pastoral bir ölgünlük var. Sanki insanlarla birlikte hayat da bu vadilerden çekilmiş. Biz de ona suni teneffüs yaptırmak için hummalı bir şekilde buralardayız. Aslında hummalı falan da değiliz. Değişik bir şeylere şahit olmak için bir parça tetikteyiz. Hayatın basit sebeplerle bizi şaşırtmasına talibiz sadece.
Art arda dizilmiş dört beyaz böcek gibi dönemeçleri dönüyoruz. Tümsekli yol aynalarında birlikte yamuluyoruz. Bacası tütmeyen kapısı kapalı evlerin önünden geçiyoruz. Ağaçların eğri büğrü dalları duygu devinimizi modern hayatın o düz çizgisinden başka bir yerlere taşıyor. Manzara benliğimize doluşmuş gereksiz görüntüleri her adımda temizliyor.
Derken basit köy evlerinin olduğu Tzida köyünün merkezine varıyoruz. Söylenenlere göre yukarıda bir konakta bir dizinin çekimleri varmış. Yanımızdan geçen dizi figürlerinde havalar Hollywood yıldızı ayarındaymış. Oyuncuların yedi sülalasi ol sanat mabedi konağı gün aşırı tavaf ediyormuş. Dizi oyuncuları eski bir Rum mektebini kostüm ve makyaj salonu olarak kullanıyormuş. Bize de Tzida kilisesine gidip imamdan uhrevi vaaz dinlemek düşüyormuş.
İmamın kiliseden dönme Tzida camii ile ilgili anlattığı şeyleri boşverin. Ben size başka bir hikâye anlatayım. Vakti zamanında Tzida Köyündeki Rumlar Çarlık Rusya'sına gurbete giderlermiş. Orada iyi para kazanırlarmış. Tzida köyünde de konak türünden büyük evler yaparlarmış. İşte o gurbetçi Rumların gönderdiği paralarla bu Tzida kilisesinin yapımına başlanmış. Kilise inşasının tamamlandığı günlerde inşaat işlerini organize eden papaz aniden ölmüş ve kilisenin hemen yanına gömülmüş. İşçiler paralarını alamamışlar. Bunun üzerine işçiler bir gece vakti papazın cesedini mezarından çıkarıp kilisenin kapısına dikmişler. Sabahleyin ölmüş papazın cesedini kilise kapısında gören Rumlar bunun bir mucize olduğunu düşünmüşler ve istavroz çıkarıp Hazreti İsa'ya ve Meryem'e dua etmişler. Papazı ilahiler eşliğinde tekrar mezarına koymuşlar. Birkaç gün sonra papazın yeniden dirilip kilise kapısında ayakta dirilmiş olduğunu görünce bu işte bir bit yeniği olduğundan şüphelenmişler. Papaz ikinci kez mezara konulurken kilisede çalışan işçilerden biri papazın ruhaniyeti hakkında birkaç ucuz söz etmiş. Ve bu söz üzerine hazirundaki Rumlar işin içyüzünü anlamışlar. Aralarında para toplayıp tanrıtanımaz Rum işçilere olan borçlarını ödemişler. Bütün hikâye de bundan ibaret.
Karşı taraftaki Karakanzi manastırına varmak için şose yoldan çıtı pıtı yürüyoruz. Bahçelerde turuncu Trabzon hurmaları salkım saçak boy vermiş. Tuhaftır, Tzida köylüleri bahçelerin muz ağaçları dikmiş. Ama hiçbirinde muz yok! Subtropikal iklimde tropikal meyve yetiştirme denemeleri.
Aslında insanlar unutmasın diye bütün kiliselerin girişine "Dikkat Tanrı var!" tabelası asılmalı. Tabi meclislerin, mahkemelerin, fabrikaların, okulların, atölyelerin girişlerine de. Hatta yolda tehlikeli virajlar tabelasının arkasına da böyle bir tabela asılmalı! Kontrolsüz kavşak ama "Dikkat Tanrı var!"
Nihayet Karakanzi manastırının içindeyiz. Manastırın çatısının bir bölümü yıkılmış. Ama içindeki direkler hâlâ ayakta. Zehirli sarmaşıkların yürüdüğü duvarlar ve ön avlu bölümü zamana direniyor. İnsan bu türden yapılarda sonsuz bir terkedilmişlik duygusuyla yüzleşiyor. Acaba vakti zamanında bu manastırda kimler vardı? O zamanlar nasıl bir hayat yaşıyorlardı? Evlerinde ne pişiriyorlardı? Ne türden hayaller kuruyorlardı? Nasıl türküler çığırıyorlardı? Tanrıya nasıl dua ediyorlardı? Ölülerini nasıl gömüyorlardı? Ben bir insanım ve insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir, demişti Romalı düşünür Terentius. Oysa günümüzde modern insan insana çok yabancı. Bu da Aziz Müco'nun bize Karakanzi manastırında verdiği vaazın özeti olsun.
Kendi dalgınlığımızın içinde yürüdük, yürüdük. Nihayet bir ormanın dibinde küçük bir su değirmeni bulduk. Hayatında ilk kez otomobil gören yerliler gibi merakla o su değirmenine üşüştük. Kapısı kapalıydı, çarkı dönmüyordu, etrafa köpüklü sular sıçratmıyordu. İnsanı ipnotize eden bir gürültüsü yoktu. Dingi dömüyordu. Yukarıdaki su arkı çamurla dolmuştu. Su borusu yaprak, odun parçalarıyla dolup tıkanmıştı. Etrafında yaban dikenleri yürümüştü. Bu durumda un dolu çuvallar görmek hayaldi. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, nasıl bir ahlâka sahibiz ki, nasıl bir medeniyetin içinde debeleniyoruz ki, nasıl bir devlet otoritesine sahibiz ki, o lanet olası şey bu denli otantik bir güzelliğin varlığına soluk aldırmaya tenezzül etmiyor, edemiyor. Bu nasıl soysuz bir hayattır ki, bundan 50 yıl önce insanların kapısında sıraya geçtiği bir su değirmeninin çarkını boşa akan bir suyla döndüremiyor? Buna tenezzül etmiyor, bunu aklından dahi geçirmiyor. İşte bu değirmenin kapısına asılması gereken tabelada şöyle yazmalı. "Dikkat! Sizin Tanrınız para!"
Ve yine derler ki, eskiden çok eskiden bu vadilerin derinliklerinde Zaruha adında Makron kabilesinin yaşlı bir şefi varmış. Başında Kızılderililerin başlığı gibi kartal ve karga tüylerinden örülmüş büyük bir başlık varmış. O da tüm Kızılderililer gibi köseymiş. Elinde asasıyla oturduğu iskemleden günlerce bu vadiyi izlermiş. Şef Zaruha'nın bir derdi olduğunda onu kimseye anlatmazmış. O da Mahanoz deresi gibi susarmış. Anlaşılmaz lisanıyla sadece tanrıyla konuşurmuş. Sonra dünya çok hızlı dönmüş, her şey değişmiş ve bu yerlere de Zarha demişler.
Nihayet tırmana tırmana şahin yuvası gibi siyah bir taşın tepesine vardık. Oradan alttaki Tzida köyünü temaşa ettik. Olduğumuz yerden Araklı burnu görünüyordu. Hava bulutluydu. Batı tarafındaki dağlara düşen sıcak aydınlıktan yağmurun bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüğü görülebiliyorduk. Aşağıda Tzida kilisesi, onun ilerisinde taş mektep, onun yanında ünlü kemençe üstadı rahmetli Bahattin Çamurali'nin basit yapılı ahşap evi, az ileride Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği konakvari yapı vardı. Mahanoz deresinin o cılız suyuyla nasıl taşacaktı bu deniz? meçhuldü. Yağmur damlaları düşüyordu. Dudağımda Ruhi Su'dan bir türkü;
Bilmem şu feleğin bende nesi var?
Her vardığım yerde yâr ister benden
Sanki benim mor sübüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
Yoruldum da yol üstüne oturdum
Güzeller başıma derilsin diye
Gittim padişahtan ferman getirdim
Herkes sevdiğine sarılsın diye
Dönüş yolunda uzun boylu Mısırlı bir dağcının Samistal - Yukarı Kavrun - Hazindak - Ayder parkurundaki hazin faaliyetinin hikâyesini dinliyordum. Mucize bu ya; o gün o Mısırlı şişman adamın şansına hava erken kararmıştı. Dönüş yolunda gökgürültülü bir yağmur başlamıştı. Şimşekler çakıyormuş, yakınlara habire yıldırım düşüyormuş. Çam ormanlarının içinden dolanan patika yollar vıcık vıcık çamur olmuş duurmdaymış. Koca ekipte sadece iki kişide tepe lambası varmış. Uzun süre kullanmaktan mobil telefonların da şarjları bitmiş. Mısırlı Yusuf daha birkaç adım atmadan kalas gibi kayıp çamura saplanıyormuş. Onu çamura saplanmış bir boğa gibi yerden kaldırmak en az on dakikalarını alıyormuş. Zaman uzadıkça gruptakilerde panik artıyormuş. Gökgürültülü yağmur şiddetini sürekli arttırıyormuş. Sonunda içlerinden biri bu mandaya bir tekme vurun ve onu dereye yuvarlayın, ayılar kurtlar yesin onu, demiş. Bunu diyen de Yomralı bir hanımefendiymiş. Herkes tepeden tırnağa kadar ıslanıp sırılsıklam olmuş. Hiçkimsenin telefonu çalışmıyormuş. Ormandan gelen her gürültü ayı ya da yaban domuzu olarak zihinlerde şifreleniyormuş. Mısırlı her çamura saplandığında ormanın içinden yaban mantarı gibi Firavun mumyaları beliriyormuş. Daha doğrusu gruptaki elemanların zihninde o türden metafizik çağrışımlar oluyormuş. Onca uğraşmalarına rağmen daha orman yolunu yarılamış bile değillermiş. Derken bu kez Mısırlı adamın çamura kapalanmasıyla ormandaki çam dalları piramitlerdeki kafası hayvan bedeni insan tuhaf yaratıklara dönüşmeye başlamış. Kurt ve çakal kafalı motifler çam ağaçlarının dallarında gövdelerindeymiş. Grupta önce çığlık atıp sonra "Pardon ayı değilmiş, çam dalıymış!" diyenler oluyormuş. Bu hal böyle sürüp gidiyormuş. Sonunda Mısırlı'yı bir manda ölüsü gibi kollarından ve aayklarından tutup karga tulumba taşımaya başlamışlar. Ama adam çok ağır cüsseliymiş. Ve onu taşıyanların artık takati kalmamış. Bu durumda adamı nöbetleşe taşıyorlarmış. Adam bir çocuk gibi inleyip salya sümük ağlıyormuş ve karanlıkta sadece gözlerinin beyazı parlıyormuş. Bu durum böyle saatlerce sürüp gitmiş. Henüz hiçkimsenin eceli gelmediğinden kimse bayılamıyormuş. Buna o Mısırlı şişman adam da dahilmiş. Ve tam gece yarısında o çam ormanından çıkıp Ayder'e varmayı başarmışlar. Trabzon'a varmadan önce adamı bir hastaneye getirip sağlık kontrolünden geçirmişler. Fiziksel açıdan iyi durumdaymış. Sonra onu bir Firavun mumyasından fırlamış bir hayalet gibi taşıyıp kaldığı otelin kapısına bırakmışlar. Ve eğilip kulağına şöyle demişler. "Türkiye ile Mısır arasında diplomatik bir krizin yaşanmasını istemiyorsan asla bu hikâyeyi kimseye anlatma. Hatta torunlarına bile. Bir daha da tatil için Trabzon'a gelme, tamam mı? Ha bu arada unutmadan, Tanrı var!"
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Sürmene çarşısında bir kahvehanenin önü. İlkbaharda yaylaya çıkan eski yaylacıların hali gibi garip bir hal. Ama hiçkimse o eski yaylacılar kadar heyecanlı değil. Dört minibüslük insan topluluğunda sabahın o bildik uyuşukluğu var. Demin, kafein ve nikotin takviyesiyle bu uyuşukluk savuşturulmaya çalışılıyor. Mevsim henüz kığış değil. Ama sonbaharın da son demleri. Grupta epeyce tanıdık simalar var. Avni ağabey ile sohbete başlıyoruz. O her zamanki iddiasız haliyle aramızda. En yaşlımız; dağlar hususunda en görmüş geçirmişimiz. Avni ağabeyle sohbette şöyle bir şey geçiyor aramızda. Karadeniz ağzında cümle sonlarında kullanılan "da"nın anlamı. "Haydeyin da!" Size bir an önce gitme hususunda ısrar ediyorum. "Da" cümle sonunda kullanılır ve bir isteği pekiştirme anlamındadır. Soru cümlesinde kullanılmaz.
"Haydeyin da!"
Sürmene vadisi boyunca ilerliyoruz. Vadinin her iki yanına kızılın, turuncunun, sarının tonları serpiştirilmiş. Zihnimdeki görsel bir takıntı gereği çiçeli haline şahit olduğum o dörtlü ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Şurası 1 yıl çalıştığım denizciler lisesi. Şurası Sürmene çakısıyla kızılağaç dalı kestiğim yer. Şurası Mirangoz'a giden şose yol. Şurası yani Asohanları keser aletinin icat edildiği yer. Şu yukarıda fındık bahçelerinde eskiden fındık toplamışlığım vardır. Dağlarda pastoral bir ölgünlük var. Sanki insanlarla birlikte hayat da bu vadilerden çekilmiş. Biz de ona suni teneffüs yaptırmak için hummalı bir şekilde buralardayız. Aslında hummalı falan da değiliz. Değişik bir şeylere şahit olmak için bir parça tetikteyiz. Hayatın basit sebeplerle bizi şaşırtmasına talibiz sadece.
Art arda dizilmiş dört beyaz böcek gibi dönemeçleri dönüyoruz. Tümsekli yol aynalarında birlikte yamuluyoruz. Bacası tütmeyen kapısı kapalı evlerin önünden geçiyoruz. Ağaçların eğri büğrü dalları duygu devinimizi modern hayatın o düz çizgisinden başka bir yerlere taşıyor. Manzara benliğimize doluşmuş gereksiz görüntüleri her adımda temizliyor.
Derken basit köy evlerinin olduğu Tzida köyünün merkezine varıyoruz. Söylenenlere göre yukarıda bir konakta bir dizinin çekimleri varmış. Yanımızdan geçen dizi figürlerinde havalar Hollywood yıldızı ayarındaymış. Oyuncuların yedi sülalasi ol sanat mabedi konağı gün aşırı tavaf ediyormuş. Dizi oyuncuları eski bir Rum mektebini kostüm ve makyaj salonu olarak kullanıyormuş. Bize de Tzida kilisesine gidip imamdan uhrevi vaaz dinlemek düşüyormuş.
İmamın kiliseden dönme Tzida camii ile ilgili anlattığı şeyleri boşverin. Ben size başka bir hikâye anlatayım. Vakti zamanında Tzida Köyündeki Rumlar Çarlık Rusya'sına gurbete giderlermiş. Orada iyi para kazanırlarmış. Tzida köyünde de konak türünden büyük evler yaparlarmış. İşte o gurbetçi Rumların gönderdiği paralarla bu Tzida kilisesinin yapımına başlanmış. Kilise inşasının tamamlandığı günlerde inşaat işlerini organize eden papaz aniden ölmüş ve kilisenin hemen yanına gömülmüş. İşçiler paralarını alamamışlar. Bunun üzerine işçiler bir gece vakti papazın cesedini mezarından çıkarıp kilisenin kapısına dikmişler. Sabahleyin ölmüş papazın cesedini kilise kapısında gören Rumlar bunun bir mucize olduğunu düşünmüşler ve istavroz çıkarıp Hazreti İsa'ya ve Meryem'e dua etmişler. Papazı ilahiler eşliğinde tekrar mezarına koymuşlar. Birkaç gün sonra papazın yeniden dirilip kilise kapısında ayakta dirilmiş olduğunu görünce bu işte bir bit yeniği olduğundan şüphelenmişler. Papaz ikinci kez mezara konulurken kilisede çalışan işçilerden biri papazın ruhaniyeti hakkında birkaç ucuz söz etmiş. Ve bu söz üzerine hazirundaki Rumlar işin içyüzünü anlamışlar. Aralarında para toplayıp tanrıtanımaz Rum işçilere olan borçlarını ödemişler. Bütün hikâye de bundan ibaret.
Karşı taraftaki Karakanzi manastırına varmak için şose yoldan çıtı pıtı yürüyoruz. Bahçelerde turuncu Trabzon hurmaları salkım saçak boy vermiş. Tuhaftır, Tzida köylüleri bahçelerin muz ağaçları dikmiş. Ama hiçbirinde muz yok! Subtropikal iklimde tropikal meyve yetiştirme denemeleri.
Aslında insanlar unutmasın diye bütün kiliselerin girişine "Dikkat Tanrı var!" tabelası asılmalı. Tabi meclislerin, mahkemelerin, fabrikaların, okulların, atölyelerin girişlerine de. Hatta yolda tehlikeli virajlar tabelasının arkasına da böyle bir tabela asılmalı! Kontrolsüz kavşak ama "Dikkat Tanrı var!"
Nihayet Karakanzi manastırının içindeyiz. Manastırın çatısının bir bölümü yıkılmış. Ama içindeki direkler hâlâ ayakta. Zehirli sarmaşıkların yürüdüğü duvarlar ve ön avlu bölümü zamana direniyor. İnsan bu türden yapılarda sonsuz bir terkedilmişlik duygusuyla yüzleşiyor. Acaba vakti zamanında bu manastırda kimler vardı? O zamanlar nasıl bir hayat yaşıyorlardı? Evlerinde ne pişiriyorlardı? Ne türden hayaller kuruyorlardı? Nasıl türküler çığırıyorlardı? Tanrıya nasıl dua ediyorlardı? Ölülerini nasıl gömüyorlardı? Ben bir insanım ve insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir, demişti Romalı düşünür Terentius. Oysa günümüzde modern insan insana çok yabancı. Bu da Aziz Müco'nun bize Karakanzi manastırında verdiği vaazın özeti olsun.
Kendi dalgınlığımızın içinde yürüdük, yürüdük. Nihayet bir ormanın dibinde küçük bir su değirmeni bulduk. Hayatında ilk kez otomobil gören yerliler gibi merakla o su değirmenine üşüştük. Kapısı kapalıydı, çarkı dönmüyordu, etrafa köpüklü sular sıçratmıyordu. İnsanı ipnotize eden bir gürültüsü yoktu. Dingi dömüyordu. Yukarıdaki su arkı çamurla dolmuştu. Su borusu yaprak, odun parçalarıyla dolup tıkanmıştı. Etrafında yaban dikenleri yürümüştü. Bu durumda un dolu çuvallar görmek hayaldi. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, nasıl bir ahlâka sahibiz ki, nasıl bir medeniyetin içinde debeleniyoruz ki, nasıl bir devlet otoritesine sahibiz ki, o lanet olası şey bu denli otantik bir güzelliğin varlığına soluk aldırmaya tenezzül etmiyor, edemiyor. Bu nasıl soysuz bir hayattır ki, bundan 50 yıl önce insanların kapısında sıraya geçtiği bir su değirmeninin çarkını boşa akan bir suyla döndüremiyor? Buna tenezzül etmiyor, bunu aklından dahi geçirmiyor. İşte bu değirmenin kapısına asılması gereken tabelada şöyle yazmalı. "Dikkat! Sizin Tanrınız para!"
Ve yine derler ki, eskiden çok eskiden bu vadilerin derinliklerinde Zaruha adında Makron kabilesinin yaşlı bir şefi varmış. Başında Kızılderililerin başlığı gibi kartal ve karga tüylerinden örülmüş büyük bir başlık varmış. O da tüm Kızılderililer gibi köseymiş. Elinde asasıyla oturduğu iskemleden günlerce bu vadiyi izlermiş. Şef Zaruha'nın bir derdi olduğunda onu kimseye anlatmazmış. O da Mahanoz deresi gibi susarmış. Anlaşılmaz lisanıyla sadece tanrıyla konuşurmuş. Sonra dünya çok hızlı dönmüş, her şey değişmiş ve bu yerlere de Zarha demişler.
Nihayet tırmana tırmana şahin yuvası gibi siyah bir taşın tepesine vardık. Oradan alttaki Tzida köyünü temaşa ettik. Olduğumuz yerden Araklı burnu görünüyordu. Hava bulutluydu. Batı tarafındaki dağlara düşen sıcak aydınlıktan yağmurun bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüğü görülebiliyorduk. Aşağıda Tzida kilisesi, onun ilerisinde taş mektep, onun yanında ünlü kemençe üstadı rahmetli Bahattin Çamurali'nin basit yapılı ahşap evi, az ileride Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği konakvari yapı vardı. Mahanoz deresinin o cılız suyuyla nasıl taşacaktı bu deniz? meçhuldü. Yağmur damlaları düşüyordu. Dudağımda Ruhi Su'dan bir türkü;
Bilmem şu feleğin bende nesi var?
Her vardığım yerde yâr ister benden
Sanki benim mor sübüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
Yoruldum da yol üstüne oturdum
Güzeller başıma derilsin diye
Gittim padişahtan ferman getirdim
Herkes sevdiğine sarılsın diye
Dönüş yolunda uzun boylu Mısırlı bir dağcının Samistal - Yukarı Kavrun - Hazindak - Ayder parkurundaki hazin faaliyetinin hikâyesini dinliyordum. Mucize bu ya; o gün o Mısırlı şişman adamın şansına hava erken kararmıştı. Dönüş yolunda gökgürültülü bir yağmur başlamıştı. Şimşekler çakıyormuş, yakınlara habire yıldırım düşüyormuş. Çam ormanlarının içinden dolanan patika yollar vıcık vıcık çamur olmuş duurmdaymış. Koca ekipte sadece iki kişide tepe lambası varmış. Uzun süre kullanmaktan mobil telefonların da şarjları bitmiş. Mısırlı Yusuf daha birkaç adım atmadan kalas gibi kayıp çamura saplanıyormuş. Onu çamura saplanmış bir boğa gibi yerden kaldırmak en az on dakikalarını alıyormuş. Zaman uzadıkça gruptakilerde panik artıyormuş. Gökgürültülü yağmur şiddetini sürekli arttırıyormuş. Sonunda içlerinden biri bu mandaya bir tekme vurun ve onu dereye yuvarlayın, ayılar kurtlar yesin onu, demiş. Bunu diyen de Yomralı bir hanımefendiymiş. Herkes tepeden tırnağa kadar ıslanıp sırılsıklam olmuş. Hiçkimsenin telefonu çalışmıyormuş. Ormandan gelen her gürültü ayı ya da yaban domuzu olarak zihinlerde şifreleniyormuş. Mısırlı her çamura saplandığında ormanın içinden yaban mantarı gibi Firavun mumyaları beliriyormuş. Daha doğrusu gruptaki elemanların zihninde o türden metafizik çağrışımlar oluyormuş. Onca uğraşmalarına rağmen daha orman yolunu yarılamış bile değillermiş. Derken bu kez Mısırlı adamın çamura kapalanmasıyla ormandaki çam dalları piramitlerdeki kafası hayvan bedeni insan tuhaf yaratıklara dönüşmeye başlamış. Kurt ve çakal kafalı motifler çam ağaçlarının dallarında gövdelerindeymiş. Grupta önce çığlık atıp sonra "Pardon ayı değilmiş, çam dalıymış!" diyenler oluyormuş. Bu hal böyle sürüp gidiyormuş. Sonunda Mısırlı'yı bir manda ölüsü gibi kollarından ve aayklarından tutup karga tulumba taşımaya başlamışlar. Ama adam çok ağır cüsseliymiş. Ve onu taşıyanların artık takati kalmamış. Bu durumda adamı nöbetleşe taşıyorlarmış. Adam bir çocuk gibi inleyip salya sümük ağlıyormuş ve karanlıkta sadece gözlerinin beyazı parlıyormuş. Bu durum böyle saatlerce sürüp gitmiş. Henüz hiçkimsenin eceli gelmediğinden kimse bayılamıyormuş. Buna o Mısırlı şişman adam da dahilmiş. Ve tam gece yarısında o çam ormanından çıkıp Ayder'e varmayı başarmışlar. Trabzon'a varmadan önce adamı bir hastaneye getirip sağlık kontrolünden geçirmişler. Fiziksel açıdan iyi durumdaymış. Sonra onu bir Firavun mumyasından fırlamış bir hayalet gibi taşıyıp kaldığı otelin kapısına bırakmışlar. Ve eğilip kulağına şöyle demişler. "Türkiye ile Mısır arasında diplomatik bir krizin yaşanmasını istemiyorsan asla bu hikâyeyi kimseye anlatma. Hatta torunlarına bile. Bir daha da tatil için Trabzon'a gelme, tamam mı? Ha bu arada unutmadan, Tanrı var!"
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
10 Kasım 2025 Pazartesi
MAÇKA İPEKYOLU VE MAKRONLAR
Sabahın erken saatinde belediye otobüsüyle yolculuk. Otobüsün kadife koltuklarında uyuklayan birkaç yolcu var. Karanlıkta otoyol boyunca artan ıssızlık hissi insanı çepeçevre kuşatıyor. Bu, zamanın uyukladığı bir sarhoşluk tüneli. İzaha muhtaç bir durum. Bir Doğu filminde henüz bozulmamış görkemli bir film setinde unutulmuş bir oyuncu gibiyim. Ama biliyorum ki, her köşe başındaki güvenlik kameraları beni kaydediyor. Soğuk bir merhaba'dan başka bir söz yok. Modern insan da tıpkı ölümün varlığından haberdar vahşi hayvanlar gibi tedirgin bir şekilde bekleyişteler. Bu denli politize olmuş bir hayatta tuhaf bir durum. Nereden aklıma geldiyse, camdaki aksime bakarken bir zamanlar havaalanında gördüğüm Çinli bir kadını hatırlıyorum. Çekik gözlü, siyah saçı topuzlu, kırmızı etekli, yüksek ökçeli, Han soylu bir kadındı. Etrafındaki her şeyi ölçüp biçmiş ve bir düzene oturtmuş gibi asaletle yürüyordu. Ve sanki muhatabı dünya ve onun üzerindeki insanlar değil de, bizzat tanrının kendisiymiş gibi değişik bir ruh hali vardı. Ve yine son günlerde bir dostuma ettiğim şu sözü de hatırladım. İnsan yaş aldıkça; ülkesinin hayhuyundan yoruldukça, politikacılardan nefret ettiği kadar fahişelere olan hayranlığı gün geçtikçe artıyor. Bu neçe sözdür, balam! Evet, çelişkili bir durum olduğunun farkındayım ama salt mantık hayatta olup bitenleri karşılamaya yetmiyor.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
7 Kasım 2025 Cuma
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 104
Gazze'nin siyasal İslamcı iktidar tarafından Siyonist İsrail'in barbarlığına terk edilmesi ile ilgili olarak şöyle ilginç bir teori var.
Kuzey Kıbrıs'ta Halil Falyalı'nın kumar sektörünü kontrol ettiği yıllarda Türkiye'den çok sayıda siyasetçi ve bürokrat Kıbrıs'a tatile gitmiş. Halil Falyalı bu bürokrat ve siyasetçi tayfasını lüks otellerde süitlerde ağırlamış. Ve bu süitlerde ağırlanan bürokrat ve siyasetçilere eskort kadınlar göndermiş. Ve o lüks otellere yerleştirilmiş mikro kameralarla kaydedilen görüntüler Halil Falyalı'nın bilgisi dâhilinde İsrail istihbaratının eline geçmiş. İktidar bu gerçeği öğrenince de kızmış, popomuzu Siyonistlere gösterdin, ve Halil Falyalı'nın infaz edilmesi emrini vermiş. Getti dağ gibi yiğit!
Söz konusu gayrimeşru ilişki görüntüler aynı zamanda Mossad'ın merkezindeki serverlarda da kaydedilmiş. Yani Mossad bu görüntüleri Türkiye'deki iktidara karşı ahlaki açıdan bir şantaj aracı olarak kullanmış. İşte bu yüzden İsrail'in Gazze'ye saldırdığı zaman diliminde İsrail'e karşı ambargo konulamamış. Bütün karşı çıkışlara rağmen gemiler gidip gelmiş, ticaret akmış, petrol akışı kesilmemiş. Diplomatik ilişkiler devam etmiş. Çünkü Netanyahu'nun elinde birbirinden enteresan 45 adet VHS kaset varmış. Sadece bir teori, efendim!
Ülkede sistemin mafya tarafından ele geçirilmesiyle ilgili olarak uzmanların üzerinde uzlaştığı hususlar şöyle.
Devletin büyükşehir çeperlerinde tutunan sol örgütleri sökün etmesiyle ortaya çıkan boşluk.
Hükümetin varlık yasası barışı ile ülkedeki mali sistemi kara para aklama üssüne çevirmiş olması.
Siyasal İslamcılardan ve milliyetçilerden oluşan iktidar yapısının mafya babalarını rakip partileri sindirmek için siyasete ortak etme sorumsuzluğu.
Siyasal İslamcı iktidarın ülkeyi yönetme bahsinde Anayasayı ve ona bağlı yasaları dikkate almayan tutumu ve giderek otoriterleşmesi. Yani iktidarın giderek mafyalaşması ve mafyanın da istismara açık bir hukuk sisteminde giderek etkisini artırma gerçeği.
Siyasal İslamcıların çok kötü bir kültür politikası izlemesi. Kurtlar Vadisi dizisinin ve sürekli saldırganlık içeren dizilerin birer külte dönüşüp toplumdaki tüm değer setini silindir gibi ezmesi.
Ekonomide gelir dağılımın iyice bozulması. Bir tarafta gayrimeşrudan zenginleşen dar bir kesim, diğer tarafta ise sosyal güvenlikten yoksun milyonlarca işsiz insanın sistemin dışına itilmiş olması.
Bilhassa yeni nesilde eğitim görmekle, bir meslek sahibi olmakla toplumda hak ettiği yere geleceğine olan inancın yitirilmiş olması. Liyakatsiz, ehliyetsiz insanların siyaset eliyle devletin kurumlarına doldurulmuş olması. Haksızlığa uğramış olma ve bunun asla düzelmeyeceği duygusu.
Bu ve bunlara benzer bir sürü neden ülkenin her anlamda çürümesine ve yeni nesil mafyanın sistemi adım adım esir almasına sebep oldu.
Kısacası, siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında dönüştürdükleri toplumsal yapı kendileri gibi tehlikeli alt mafya grupları olarak gün yüzüne çıkıyor. Bu yoz yapının bir bumerang gibi kendisine göz yuman siyaset kurumunu ve toplumu vurma ihtimali ise sosyolojik bir gerçek olarak ortada duruyor.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye; etnik milliyetçiliğe yeltenen Kürtlere ve mezhep teranesi vuran Alevilere mavi boncuk dağıtarak iktidarın ömrünü uzatmaya çalıştıkça ülke bölünmenin eşiğine yaklaşıyor ve giderek Lübnanlaştırıyor.
Yeni nesil mafya örgütleri ve de iktidardan yüz bulan bilhassa milliyetçi tandanslı organize suç çeteleri eliyle ülke giderek Kolombiyalaşıyor. İktidar mafyalaştıkça mafya iktidarlaşıyor.
İktisadî açıdan ise ülkenin narko-trafiğin ve kara para aklamanın merkezi haline gelmesiyle bir taraftan hormonlu bir şekilde Dubaileşiyor. Diğer yandan sosyal güvenlik sisteminin çökmesiyle toplumun büyük bir kesimi fakirleşiyor. Yani ülkede iktidarın etrafındaki oligarklar ve illegal bir kesimin Türkiye'si Dubaileşiyor; paradoksal olarak geniş halk kitleleri Tanzanyalaşıyor.
İşte bu toplumsal şartlarda ülkedeki savcılara, hakimlere, polise büyük sorumluluk düşüyor. Tıpkı 1920-30'ların Amerika'sında mafyanın ülkeye hakim olduğu yıllardaki gibi bir durum bugün bizde yaşanan. O yıllarda hakimler önce mafyayı ve suç örgütlerini izlediler, sonra içki kaçakçılığı yapan bir mafya babasını vergi kaçırdığı gerekçesiyle mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Ardından onun diğer suçlarını, diğer mafya babalarını ve onlara göz yuman sistemin bütününü yargılayıp temizlediler. Şimdi sıra Türk yargıçlarında. Kimsenin gözünün yaşına bakmamaları gerekiyor. Aksi halde siyasal İslamcı iktidar mensuplarının ileride Nürnberg türü mahkemelerde yargılanma ihtimali var.
Gergin prezervatif kılıklı Fetöor Cevheri, nereden buluyorsun bu cevheri, bahsine gelirsek.
Bu kötürüm Türkiye her ne kadar 90'lı yıllarda Kemalist generallerin bir takım uluslararası merkezlerin siyaseti yönlendirmedeki ahmaklığının eseri olsa da bunda sonraki süreçte siyasal İslamcı iktidarın sırtında yıllarca bir kambur olarak konuşlanmış Fetö'nün suçu da çok büyüktür. Zira siyasal İslamcılar önce Fetö'yü sisteme ortak ettiler sonra sistemi Amerika'nın bölgedeki hedefleri doğrultusunda sabote etmelerine göz yumdular. Siyasal İslamcılar akabinde Soğuk Savaş döneminin bekçilerini ortak olarak yanlarına aldılar. Bu süreç de yeni nesil mafyanın sistemi tehdit etme tehlikesiyle yüz yüze bıraktı.
Ülke için durum o denli utanç verici bir hal aldı ki, insanlar ülkeyi tahlil için ya sistem dışına itilmiş mafya babalarının açıklamalarında ya da zamanında sisteme tebelleş olmuş Fetö artıklarının tahlillerinde keramet arar oldular.
Oysa saygın bir hukuk devletinde bunlara itibar edilmez. Pislik her zaman pisliktir. Bu kadar basit! Bu ülkenin ne Sedat Peker'in suç tahlillerine ne de bir Fetöorun muhbir gazeteci profili ile üflediği şeylere ihtiyacı yoktur. Yakalayacaksın, yargılayacaksın, cezayı verip hapse atacaksın. Orada yaşayıp ölecekler. Bu kadar!
Şimdi bu Fetöor'un yaptığı videolarda 2016 yılına kadar Fetö'nün sistemde yediği haltların ifşaatı yok. Bugün milliyetçi ve yeni nesil mafyanın yaptıklarını o zamanlar Fetö tek başına yapıyordu, neden onları anlatmıyor bu namussuz. Bir namussuz başka bir namussuzluğu ifşa ederek kendi geleceği için aklınca kendisine meşruiyet zemini oluşturuyor. Varsa ortada bir devlet, kanun, savcılar, mahkemeler en büyük "mafya" onlardır. Güçleri, kudretleri, bağlantıları, cesaretleri ne olursa olsun 85 milyonluk bir ülkenin hukuk ve sulh içinde yaşama arzusu karşısında hepsinin diz çöktürülmesi elzemdir. Her normal Türk vatandaşı da buna inanır. İçindeki eşkıyalığa kapı aralamak isteyen tipler de bu türden pisliklerin sözlerinde keramet arar!
Tekrar ediyorum, devlet 85 milyon insanın en büyük mafyasıdır ve bu türden şebekliklere geçit vermez.
Of'ta düzenlenen Off Road adlı arazi otomobilleri yarış gösterisiyle ilgili bir şeyler.
Bu türden otomobil spor etkinlikleri bir toplumun gelişmişliğiyle, belli bir özgüvene erişmesiyle ilgilidir. Bu kadar eksik mekân organizasyonu, mantık defosu olan bir yerde bu işi organize etmek fanteziden öte bir şey değildir. Of'un bir Uzungöl girişi var; bildiğiniz Hindistan trafiği. Gösterinin yapıldığı yer hemen otoyolun kenarı. Araçlardan biri pistten taşacak olsa ya denizde ya da otoyolda TIR'la karşı karşıya! Pist çok amatörce dizayn edilmiş. Neden Gurdariye boşluğunda organize edilmedi? Ya da ilk HES'in ilerisindeki dere düzlüğüne? Kaymakam beyin hevesiyle alelacele yapılmış amatör bir organizasyon. Oysa bu türden otomobil sporlarında her ayrıntısı düzenlenmiş kalıcı pist gerekirdi. Efendim orası çok uzak, insanlar izlemeye gelmez. Bahaneleri bu. O zaman izlenecek bir şey değil demek ki.
Ama ben yine de Off Road yarışlarına gelmeden Of'un halledilmeyen meseleleriyle daha çok ilgiliyim. Normalde Off Road'ın yapıldığı alana oto galerilerin, hemen yanına kargo bayilerinin taşınması ve Of'un trafiğine nefes aldırılması beklenirdi. Kaymakam bey önce Of'un trafiğine, yaya kaldırımlarına, denizle bağlantısını sağlayan bir türlü yerinde olmayan üst geçitlerine, kötü beton kozmetiğine bir çare bulsaydı keşke. Yani bir yerin asli meselelerini halletmedikçe bu türden etkinlikler Lazgüzel esmeri kelebeği gibi duruyor. Yani denizde uçak gösterisi, off roadda uçan otomobiller, yakında uçan balonlar da gelir Of'a. Bilmeyen de zannedecek Of havalandı tanrıya doğru uçuyor. Of'ta halka açık bir kütüphane yok ama güya Of âlimler ve evliyalar şehri! Bekliyoruz, uçan atları, renkli balonları, yeni Hezarfen Çelebileri heyecanla bekliyoruz.
Politikacıların boş nutuklarıyla sürekli gerdiği bu ülkede insanlarda hayata karşı ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor. İnsanlar için daha önce bir anlamı olan şeyler giderek anlamsızlaşıyor.
İnsanlar sözle ve eylemle hayatın gidişinde müdahil olamayacağına kanaat getirince yaygın düşünce nihilizm oluyor. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek, o zaman kendimi yormamın bir anlamı yok!
Giderek bir yorgunluk toplumuna dönüşüyoruz. Politikanın dar kalıbında sıkışan bir toplumda insanlar yorgun düşüyor. Artık hiç kimse ülkenin gidişatına dair fikir üretmek, bir şeyler söyleme ya da harekete geçme cesaretini ve gücünü kendinde bulamaz oluyor. Bu durumda içinde yaşadığımız ülke körkütük bir halde bir bilinmezliğe doğru yuvarlanıyor.
İnsanlar ülkede bir şeylerin düzelmesi için önce politikacılardan bir şeyler beklediler. Bu gerçekleşmeyince yasalardan ve mahkemelerden aynı şeyleri beklemeye başladılar. Ama bu kez de sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Tuhaftır artık insanlar tanrıdan da bir şey beklemez oldular.
Toplumda sürekli bir gelecek endişesi hakim. Hiç kimse yarınından emin değil. Buna ülkedeki en zenginler de dahil. Koca bir sistem gözlerimizin önünde çöküyor ve o çöken sisteme tekrar çöküyorlar.
Meselâ ülkede yaşanan bu anlam kaybında artık hiçbir şeyden emin değiliz. Dün düşman bildiklerimiz bugün politikacıların dostu olabiliyor. Dün dost bildiklerimiz bugün onların düşmanı olabiliyor.
Adına devlet dediğimiz üst yapı ise sadece bir grubun menfaat şebekesiymiş gibi davranıyor. O menfaat şebekesinin dışında kalanların bir hukuku yok. Daha doğrusu kâğıt üzerinde sahip oldukları hukukun gerçek hayatta bir pratiği mevcut değil.
Diğer bir gerçek ise toplumda "din" denilen olgunun bir nefret objesine dönüştürülmüş olması. İnsanlar modern bir toplumda din ayartısıyla yapılan siyasetin beraberinde en büyük adaletsizliği getirdiğine görerek ikna oldular. Çünkü din ve milliyetçilik bir toplumu efsunlamanın en kısa yolu.
Nasıl, yeni nesil mafya konusunda herkes sosyal medya doktorasını tamamladı mı?
- Köln'ün vaftiz babası Necati konuşuyor.
Mafya için terimler sözlüğü. Derin devletin çocuğu Mehmet Ağar. Daltonlar çetesi lideri Barış Boyun. Firari mafya lideri Sedat Peker. Para aklama merkezi Paramounth Otel. Kıbrıs'ın kumarhane kralı Halil Falyalı. Hollandalı uyuşturucu baronu Tombul Jos. Azeri işadamı Mübariz Mansinov. Sığındığı İspanyol Çingeneleri tarafından dövülen Çingene Ümit. Amerika'dan gelen kara parayı sistemde aklayan çamaşır makinesi Sezgin Baran Korkmaz. Casperler. Çirkinler. Kutlu Adalı cinayeti. İçişleri bakanı S.S subayı! Bunun Reza Zarrab'ı var. Sinan Ateş cinayeti var, Serdar Öktem cinayeti var. Yani ülkede bir hukuk sistemi tesis edilemeyince, var olanı da politize edilince ortaya vahşi batıdan farklı bir şey çıkmıyor. Dünyada suçun bu kadar aleniyet kazandığı, suçlunun devlet tarafından himaye gördüğü, hukukun para ile satın alınabildiği, Soğuk Savaş tetikçilerinin devlete ortak edildiği, büyük suçluların sistemle istediği gibi oynayabildiği ikinci bir ülke yoktur.
Tuhaflık şurada; 25 yıllık siyasal İslamcı iktidar döneminde ülkede sürekli sumen altı sorunlar iktidarın iktisadi kolonisini de kuşatmaya başladı. Yani toplumun dip kesimindeki çöküş yukarıya da sirayet etti. O kadar çok yediler ve semizlediler ki, ortada yiyecek bir şey kalmayınca şimdi birbirlerini yemeye başladılar. İşler bu aşamaya gelirken siyasal İslamcı iktidar zamanında obezlenen zenginler sistemin çarpıklığına, haksızlığına dair hiçbir şey söylemiyorlardı. Küplerini doldurmakla meşguldüler. Oysa bütün sistemlerin tek patronu vardır. O patron ya hukuktur ya da sistemin en tepesindeki 3-5 oligarktır. Öyle görünüyor ki bizdeki sistem bay en başkan aracılığıyla esas başkan Donald Trump'ın hesabına çalışıyor. "Ben sana ülkende iktidarda kalma meşruiyeti verdim, sen de zenginlerine salma vur ve bana haracımı öde! Bak Körfez'deki petro-dolar şeyhler nasıl söküldüler milyarlarca doları!" Peki nereye gidecek bu haraç, önce Amerika'ya, sonra Siyonist İsrail'in yerle bir ettiği Gazze'nin imarına!" Yani bir nevi vadedilmiş topraklardan vadedilmiş şirketlere geçiş dönemi!
Bu arada bütün planlar bay en başkanın yorgunluk ve yaşlılığa bağlı sağlık durumu nedeniyle iktidar bünyesinde yaşanan iktidarın içinde pozisyon almaya çalışmakla ilgili. Devletin bekası için kardeş katli vaciptir, prensibinden bakılacak olursa iş İyi Kötü Çirkin filminin finali gibi kritik bir yere gidiyor. Büyük ödül kimin olacak herkes merak ediyor. Olay Süloğ, Bilo ve Fidan arasında dönüyor gibi.
"Devlet aklı, devlet aklı" deyip duruyorlardı. Bir tür gizemden bahsediyor gibiydiler. Gerçekte var olmayan bir şeye karşı beslenen bir tür inançtan bahsediyor gibiydiler. İşte bu günkü toplumsal kaosun kaynağı bu boş inanç. Oysa devlet dediğimiz şey kanunları, kuralları sarih, insan aklının eleştirisine açık üst bir sistemdi. Bu sistemi toplum adına inşa eden ve yürüten siyaset kurumuydu. Devlet aklı, dedikleri şey siyaset kurumunun bilhassa iktidarların kanunları, kurumları ve en önemlisi insan aklının sisteme dönük eleştirisini baskılayan keyfiyetiydi. Bu keyfiyetin neticesi ise bir akıl tutulmasıyla ortaya çıkan bir çöküş. Yani devlet aklı dedikleri şey, iktidarların keyfi icraatlarına bağlı olarak her sahada yaşanan toplumsal bir çöküş. Bu devlet aklı "Kurucu önder Apollon!" diyor. "Uçak yaptık ama motörü yok" diyor. Oysa akıl devlete değil sadece insana has bir şeydi. Devletin aklı olmaz, kanunları, yasaları, kurumları, kuralları olur. İktidarların da toplumun tekâmülü adına basit anlaşılabilir politik tercihleri olur. Politikacılar devlet adına akıl yürütmeye başladığında yasaları, kanunları, kuralları keyfi olarak yorumlamaya ve eğip bükmeye başlarlar. Yani devletin yasalarını Mehmet Ağar'ın gizemli yorumuna bırakırsanız ortaya mafya ile devletin iç içe geçtiği, meşruiyeti tartışmaya açık böyle bir yapı çıkar. Eşkıyaya devlet olmanın kapısını aralayan, devleti eşkıyalığa meylettiren bu çarpık yapı "devlet aklı" denilen bir tür üstün inançtan kaynaklanıyor. Devlet sadece kanundur, kuraldır, yasadır. O kanunu, yasayı, kuralı kendi keyfince yorumlayıp menfaat temin eden şakidir. Politikacı, bürokrat, asker, din adamı, bilim adamı, kanaat önderi olması bu gerçeği değiştirmez.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kuzey Kıbrıs'ta Halil Falyalı'nın kumar sektörünü kontrol ettiği yıllarda Türkiye'den çok sayıda siyasetçi ve bürokrat Kıbrıs'a tatile gitmiş. Halil Falyalı bu bürokrat ve siyasetçi tayfasını lüks otellerde süitlerde ağırlamış. Ve bu süitlerde ağırlanan bürokrat ve siyasetçilere eskort kadınlar göndermiş. Ve o lüks otellere yerleştirilmiş mikro kameralarla kaydedilen görüntüler Halil Falyalı'nın bilgisi dâhilinde İsrail istihbaratının eline geçmiş. İktidar bu gerçeği öğrenince de kızmış, popomuzu Siyonistlere gösterdin, ve Halil Falyalı'nın infaz edilmesi emrini vermiş. Getti dağ gibi yiğit!
Söz konusu gayrimeşru ilişki görüntüler aynı zamanda Mossad'ın merkezindeki serverlarda da kaydedilmiş. Yani Mossad bu görüntüleri Türkiye'deki iktidara karşı ahlaki açıdan bir şantaj aracı olarak kullanmış. İşte bu yüzden İsrail'in Gazze'ye saldırdığı zaman diliminde İsrail'e karşı ambargo konulamamış. Bütün karşı çıkışlara rağmen gemiler gidip gelmiş, ticaret akmış, petrol akışı kesilmemiş. Diplomatik ilişkiler devam etmiş. Çünkü Netanyahu'nun elinde birbirinden enteresan 45 adet VHS kaset varmış. Sadece bir teori, efendim!
Ülkede sistemin mafya tarafından ele geçirilmesiyle ilgili olarak uzmanların üzerinde uzlaştığı hususlar şöyle.
Devletin büyükşehir çeperlerinde tutunan sol örgütleri sökün etmesiyle ortaya çıkan boşluk.
Hükümetin varlık yasası barışı ile ülkedeki mali sistemi kara para aklama üssüne çevirmiş olması.
Siyasal İslamcılardan ve milliyetçilerden oluşan iktidar yapısının mafya babalarını rakip partileri sindirmek için siyasete ortak etme sorumsuzluğu.
Siyasal İslamcı iktidarın ülkeyi yönetme bahsinde Anayasayı ve ona bağlı yasaları dikkate almayan tutumu ve giderek otoriterleşmesi. Yani iktidarın giderek mafyalaşması ve mafyanın da istismara açık bir hukuk sisteminde giderek etkisini artırma gerçeği.
Siyasal İslamcıların çok kötü bir kültür politikası izlemesi. Kurtlar Vadisi dizisinin ve sürekli saldırganlık içeren dizilerin birer külte dönüşüp toplumdaki tüm değer setini silindir gibi ezmesi.
Ekonomide gelir dağılımın iyice bozulması. Bir tarafta gayrimeşrudan zenginleşen dar bir kesim, diğer tarafta ise sosyal güvenlikten yoksun milyonlarca işsiz insanın sistemin dışına itilmiş olması.
Bilhassa yeni nesilde eğitim görmekle, bir meslek sahibi olmakla toplumda hak ettiği yere geleceğine olan inancın yitirilmiş olması. Liyakatsiz, ehliyetsiz insanların siyaset eliyle devletin kurumlarına doldurulmuş olması. Haksızlığa uğramış olma ve bunun asla düzelmeyeceği duygusu.
Bu ve bunlara benzer bir sürü neden ülkenin her anlamda çürümesine ve yeni nesil mafyanın sistemi adım adım esir almasına sebep oldu.
Kısacası, siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında dönüştürdükleri toplumsal yapı kendileri gibi tehlikeli alt mafya grupları olarak gün yüzüne çıkıyor. Bu yoz yapının bir bumerang gibi kendisine göz yuman siyaset kurumunu ve toplumu vurma ihtimali ise sosyolojik bir gerçek olarak ortada duruyor.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye; etnik milliyetçiliğe yeltenen Kürtlere ve mezhep teranesi vuran Alevilere mavi boncuk dağıtarak iktidarın ömrünü uzatmaya çalıştıkça ülke bölünmenin eşiğine yaklaşıyor ve giderek Lübnanlaştırıyor.
Yeni nesil mafya örgütleri ve de iktidardan yüz bulan bilhassa milliyetçi tandanslı organize suç çeteleri eliyle ülke giderek Kolombiyalaşıyor. İktidar mafyalaştıkça mafya iktidarlaşıyor.
İktisadî açıdan ise ülkenin narko-trafiğin ve kara para aklamanın merkezi haline gelmesiyle bir taraftan hormonlu bir şekilde Dubaileşiyor. Diğer yandan sosyal güvenlik sisteminin çökmesiyle toplumun büyük bir kesimi fakirleşiyor. Yani ülkede iktidarın etrafındaki oligarklar ve illegal bir kesimin Türkiye'si Dubaileşiyor; paradoksal olarak geniş halk kitleleri Tanzanyalaşıyor.
İşte bu toplumsal şartlarda ülkedeki savcılara, hakimlere, polise büyük sorumluluk düşüyor. Tıpkı 1920-30'ların Amerika'sında mafyanın ülkeye hakim olduğu yıllardaki gibi bir durum bugün bizde yaşanan. O yıllarda hakimler önce mafyayı ve suç örgütlerini izlediler, sonra içki kaçakçılığı yapan bir mafya babasını vergi kaçırdığı gerekçesiyle mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Ardından onun diğer suçlarını, diğer mafya babalarını ve onlara göz yuman sistemin bütününü yargılayıp temizlediler. Şimdi sıra Türk yargıçlarında. Kimsenin gözünün yaşına bakmamaları gerekiyor. Aksi halde siyasal İslamcı iktidar mensuplarının ileride Nürnberg türü mahkemelerde yargılanma ihtimali var.
Gergin prezervatif kılıklı Fetöor Cevheri, nereden buluyorsun bu cevheri, bahsine gelirsek.
Bu kötürüm Türkiye her ne kadar 90'lı yıllarda Kemalist generallerin bir takım uluslararası merkezlerin siyaseti yönlendirmedeki ahmaklığının eseri olsa da bunda sonraki süreçte siyasal İslamcı iktidarın sırtında yıllarca bir kambur olarak konuşlanmış Fetö'nün suçu da çok büyüktür. Zira siyasal İslamcılar önce Fetö'yü sisteme ortak ettiler sonra sistemi Amerika'nın bölgedeki hedefleri doğrultusunda sabote etmelerine göz yumdular. Siyasal İslamcılar akabinde Soğuk Savaş döneminin bekçilerini ortak olarak yanlarına aldılar. Bu süreç de yeni nesil mafyanın sistemi tehdit etme tehlikesiyle yüz yüze bıraktı.
Ülke için durum o denli utanç verici bir hal aldı ki, insanlar ülkeyi tahlil için ya sistem dışına itilmiş mafya babalarının açıklamalarında ya da zamanında sisteme tebelleş olmuş Fetö artıklarının tahlillerinde keramet arar oldular.
Oysa saygın bir hukuk devletinde bunlara itibar edilmez. Pislik her zaman pisliktir. Bu kadar basit! Bu ülkenin ne Sedat Peker'in suç tahlillerine ne de bir Fetöorun muhbir gazeteci profili ile üflediği şeylere ihtiyacı yoktur. Yakalayacaksın, yargılayacaksın, cezayı verip hapse atacaksın. Orada yaşayıp ölecekler. Bu kadar!
Şimdi bu Fetöor'un yaptığı videolarda 2016 yılına kadar Fetö'nün sistemde yediği haltların ifşaatı yok. Bugün milliyetçi ve yeni nesil mafyanın yaptıklarını o zamanlar Fetö tek başına yapıyordu, neden onları anlatmıyor bu namussuz. Bir namussuz başka bir namussuzluğu ifşa ederek kendi geleceği için aklınca kendisine meşruiyet zemini oluşturuyor. Varsa ortada bir devlet, kanun, savcılar, mahkemeler en büyük "mafya" onlardır. Güçleri, kudretleri, bağlantıları, cesaretleri ne olursa olsun 85 milyonluk bir ülkenin hukuk ve sulh içinde yaşama arzusu karşısında hepsinin diz çöktürülmesi elzemdir. Her normal Türk vatandaşı da buna inanır. İçindeki eşkıyalığa kapı aralamak isteyen tipler de bu türden pisliklerin sözlerinde keramet arar!
Tekrar ediyorum, devlet 85 milyon insanın en büyük mafyasıdır ve bu türden şebekliklere geçit vermez.
Of'ta düzenlenen Off Road adlı arazi otomobilleri yarış gösterisiyle ilgili bir şeyler.
Bu türden otomobil spor etkinlikleri bir toplumun gelişmişliğiyle, belli bir özgüvene erişmesiyle ilgilidir. Bu kadar eksik mekân organizasyonu, mantık defosu olan bir yerde bu işi organize etmek fanteziden öte bir şey değildir. Of'un bir Uzungöl girişi var; bildiğiniz Hindistan trafiği. Gösterinin yapıldığı yer hemen otoyolun kenarı. Araçlardan biri pistten taşacak olsa ya denizde ya da otoyolda TIR'la karşı karşıya! Pist çok amatörce dizayn edilmiş. Neden Gurdariye boşluğunda organize edilmedi? Ya da ilk HES'in ilerisindeki dere düzlüğüne? Kaymakam beyin hevesiyle alelacele yapılmış amatör bir organizasyon. Oysa bu türden otomobil sporlarında her ayrıntısı düzenlenmiş kalıcı pist gerekirdi. Efendim orası çok uzak, insanlar izlemeye gelmez. Bahaneleri bu. O zaman izlenecek bir şey değil demek ki.
Ama ben yine de Off Road yarışlarına gelmeden Of'un halledilmeyen meseleleriyle daha çok ilgiliyim. Normalde Off Road'ın yapıldığı alana oto galerilerin, hemen yanına kargo bayilerinin taşınması ve Of'un trafiğine nefes aldırılması beklenirdi. Kaymakam bey önce Of'un trafiğine, yaya kaldırımlarına, denizle bağlantısını sağlayan bir türlü yerinde olmayan üst geçitlerine, kötü beton kozmetiğine bir çare bulsaydı keşke. Yani bir yerin asli meselelerini halletmedikçe bu türden etkinlikler Lazgüzel esmeri kelebeği gibi duruyor. Yani denizde uçak gösterisi, off roadda uçan otomobiller, yakında uçan balonlar da gelir Of'a. Bilmeyen de zannedecek Of havalandı tanrıya doğru uçuyor. Of'ta halka açık bir kütüphane yok ama güya Of âlimler ve evliyalar şehri! Bekliyoruz, uçan atları, renkli balonları, yeni Hezarfen Çelebileri heyecanla bekliyoruz.
Politikacıların boş nutuklarıyla sürekli gerdiği bu ülkede insanlarda hayata karşı ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor. İnsanlar için daha önce bir anlamı olan şeyler giderek anlamsızlaşıyor.
İnsanlar sözle ve eylemle hayatın gidişinde müdahil olamayacağına kanaat getirince yaygın düşünce nihilizm oluyor. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek, o zaman kendimi yormamın bir anlamı yok!
Giderek bir yorgunluk toplumuna dönüşüyoruz. Politikanın dar kalıbında sıkışan bir toplumda insanlar yorgun düşüyor. Artık hiç kimse ülkenin gidişatına dair fikir üretmek, bir şeyler söyleme ya da harekete geçme cesaretini ve gücünü kendinde bulamaz oluyor. Bu durumda içinde yaşadığımız ülke körkütük bir halde bir bilinmezliğe doğru yuvarlanıyor.
İnsanlar ülkede bir şeylerin düzelmesi için önce politikacılardan bir şeyler beklediler. Bu gerçekleşmeyince yasalardan ve mahkemelerden aynı şeyleri beklemeye başladılar. Ama bu kez de sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Tuhaftır artık insanlar tanrıdan da bir şey beklemez oldular.
Toplumda sürekli bir gelecek endişesi hakim. Hiç kimse yarınından emin değil. Buna ülkedeki en zenginler de dahil. Koca bir sistem gözlerimizin önünde çöküyor ve o çöken sisteme tekrar çöküyorlar.
Meselâ ülkede yaşanan bu anlam kaybında artık hiçbir şeyden emin değiliz. Dün düşman bildiklerimiz bugün politikacıların dostu olabiliyor. Dün dost bildiklerimiz bugün onların düşmanı olabiliyor.
Adına devlet dediğimiz üst yapı ise sadece bir grubun menfaat şebekesiymiş gibi davranıyor. O menfaat şebekesinin dışında kalanların bir hukuku yok. Daha doğrusu kâğıt üzerinde sahip oldukları hukukun gerçek hayatta bir pratiği mevcut değil.
Diğer bir gerçek ise toplumda "din" denilen olgunun bir nefret objesine dönüştürülmüş olması. İnsanlar modern bir toplumda din ayartısıyla yapılan siyasetin beraberinde en büyük adaletsizliği getirdiğine görerek ikna oldular. Çünkü din ve milliyetçilik bir toplumu efsunlamanın en kısa yolu.
Nasıl, yeni nesil mafya konusunda herkes sosyal medya doktorasını tamamladı mı?
- Köln'ün vaftiz babası Necati konuşuyor.
Mafya için terimler sözlüğü. Derin devletin çocuğu Mehmet Ağar. Daltonlar çetesi lideri Barış Boyun. Firari mafya lideri Sedat Peker. Para aklama merkezi Paramounth Otel. Kıbrıs'ın kumarhane kralı Halil Falyalı. Hollandalı uyuşturucu baronu Tombul Jos. Azeri işadamı Mübariz Mansinov. Sığındığı İspanyol Çingeneleri tarafından dövülen Çingene Ümit. Amerika'dan gelen kara parayı sistemde aklayan çamaşır makinesi Sezgin Baran Korkmaz. Casperler. Çirkinler. Kutlu Adalı cinayeti. İçişleri bakanı S.S subayı! Bunun Reza Zarrab'ı var. Sinan Ateş cinayeti var, Serdar Öktem cinayeti var. Yani ülkede bir hukuk sistemi tesis edilemeyince, var olanı da politize edilince ortaya vahşi batıdan farklı bir şey çıkmıyor. Dünyada suçun bu kadar aleniyet kazandığı, suçlunun devlet tarafından himaye gördüğü, hukukun para ile satın alınabildiği, Soğuk Savaş tetikçilerinin devlete ortak edildiği, büyük suçluların sistemle istediği gibi oynayabildiği ikinci bir ülke yoktur.
Tuhaflık şurada; 25 yıllık siyasal İslamcı iktidar döneminde ülkede sürekli sumen altı sorunlar iktidarın iktisadi kolonisini de kuşatmaya başladı. Yani toplumun dip kesimindeki çöküş yukarıya da sirayet etti. O kadar çok yediler ve semizlediler ki, ortada yiyecek bir şey kalmayınca şimdi birbirlerini yemeye başladılar. İşler bu aşamaya gelirken siyasal İslamcı iktidar zamanında obezlenen zenginler sistemin çarpıklığına, haksızlığına dair hiçbir şey söylemiyorlardı. Küplerini doldurmakla meşguldüler. Oysa bütün sistemlerin tek patronu vardır. O patron ya hukuktur ya da sistemin en tepesindeki 3-5 oligarktır. Öyle görünüyor ki bizdeki sistem bay en başkan aracılığıyla esas başkan Donald Trump'ın hesabına çalışıyor. "Ben sana ülkende iktidarda kalma meşruiyeti verdim, sen de zenginlerine salma vur ve bana haracımı öde! Bak Körfez'deki petro-dolar şeyhler nasıl söküldüler milyarlarca doları!" Peki nereye gidecek bu haraç, önce Amerika'ya, sonra Siyonist İsrail'in yerle bir ettiği Gazze'nin imarına!" Yani bir nevi vadedilmiş topraklardan vadedilmiş şirketlere geçiş dönemi!
Bu arada bütün planlar bay en başkanın yorgunluk ve yaşlılığa bağlı sağlık durumu nedeniyle iktidar bünyesinde yaşanan iktidarın içinde pozisyon almaya çalışmakla ilgili. Devletin bekası için kardeş katli vaciptir, prensibinden bakılacak olursa iş İyi Kötü Çirkin filminin finali gibi kritik bir yere gidiyor. Büyük ödül kimin olacak herkes merak ediyor. Olay Süloğ, Bilo ve Fidan arasında dönüyor gibi.
"Devlet aklı, devlet aklı" deyip duruyorlardı. Bir tür gizemden bahsediyor gibiydiler. Gerçekte var olmayan bir şeye karşı beslenen bir tür inançtan bahsediyor gibiydiler. İşte bu günkü toplumsal kaosun kaynağı bu boş inanç. Oysa devlet dediğimiz şey kanunları, kuralları sarih, insan aklının eleştirisine açık üst bir sistemdi. Bu sistemi toplum adına inşa eden ve yürüten siyaset kurumuydu. Devlet aklı, dedikleri şey siyaset kurumunun bilhassa iktidarların kanunları, kurumları ve en önemlisi insan aklının sisteme dönük eleştirisini baskılayan keyfiyetiydi. Bu keyfiyetin neticesi ise bir akıl tutulmasıyla ortaya çıkan bir çöküş. Yani devlet aklı dedikleri şey, iktidarların keyfi icraatlarına bağlı olarak her sahada yaşanan toplumsal bir çöküş. Bu devlet aklı "Kurucu önder Apollon!" diyor. "Uçak yaptık ama motörü yok" diyor. Oysa akıl devlete değil sadece insana has bir şeydi. Devletin aklı olmaz, kanunları, yasaları, kurumları, kuralları olur. İktidarların da toplumun tekâmülü adına basit anlaşılabilir politik tercihleri olur. Politikacılar devlet adına akıl yürütmeye başladığında yasaları, kanunları, kuralları keyfi olarak yorumlamaya ve eğip bükmeye başlarlar. Yani devletin yasalarını Mehmet Ağar'ın gizemli yorumuna bırakırsanız ortaya mafya ile devletin iç içe geçtiği, meşruiyeti tartışmaya açık böyle bir yapı çıkar. Eşkıyaya devlet olmanın kapısını aralayan, devleti eşkıyalığa meylettiren bu çarpık yapı "devlet aklı" denilen bir tür üstün inançtan kaynaklanıyor. Devlet sadece kanundur, kuraldır, yasadır. O kanunu, yasayı, kuralı kendi keyfince yorumlayıp menfaat temin eden şakidir. Politikacı, bürokrat, asker, din adamı, bilim adamı, kanaat önderi olması bu gerçeği değiştirmez.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
27 Ekim 2025 Pazartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 103
Sumud filosunun Filistin'e destek amacıyla Akdeniz'de yürütmekte olduğu vicdan seferine dair...
Evvelemirde geçmiş yıllarda Mavi Marmara olayında yaşananları hatırladığımızda bu türden teşebbüslere mecburen mesafeli yaklaşıyoruz.
Yahu kırk kere söyledik, İsrail vicdani ve insani teşebbüslerden anlamaz. Onlara Sumud'un vicdan filosunu değil Saddam Hüseyin gibi Scud füzesi yollamak lazım. Ama nerede 1.5 milyarlık İslâm dünyasında o babayiğit! Hepsi Beyaz Saray'ın hizmetkârı olup çıkmış.
Mavi Marmara'da siyasal İslamcıların milletvekilleri gemileri Kıbrıs limanında terk etmişlerdi. Ardından gemilerin gönderine Komor Adaları bandırası çekilmişti.
Gemide her türden insan vardı. Nuh'un gemisi gibiydi yani. İşte o gemide 10 Türk seçilerek katledildi. O 10 Türk de halis muhlis Milli Görüş neferiydi.
Demek ki Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığındaki memurlar gemideki Milli Görüşçüleri cephe ve profil fotoğraflarıyla İsrailli diplomatlara rapor etmiş.
Çünkü bunların Müslümanlığı karınları acıkana kadardır. Sonrasında hemen helvayı yerler. Karınları doyunca da Müslüman olduklarını inkâr ederler.
Gelelim tekrar Sumud'a. Bu filo Türkiye'den kalkmadı. Sorumluluk bunlarda değil yani.
Tee Mağrip'ten kalktı. Başlarda Saadet Partisi milletvekilleri de kafiledeydi. Uzun süre bekletildiler. Sonra bu milletvekillerinin filoyla yola çıkmasına müsaade edilmedi.
Nedeni şudur. İsrail'in olası askeri müdahalesinde Türkiye meclisinden bir milletvekili ölürse bu uluslararası alanda ciddi bir krize dönüşür. Türkiye ve AB İsrail'e karşı mecburen askeri ve diplomatik adım atmak zorunda kalır.
İsrail Gazze'de gazeteci, doktor, insani yardım mensubu Amerikalı öldürdü, Türk öldürdü, Arap öldürdü, Avrupalı, Uzak Doğulu öldürdü. Hiçbir şey olmadı. Filistin bir devlet sayılmadığından onun vatandaşlarının ya da temsilcilerinin öldürülmesinin uluslararası hukukta bir tanımı yok!
Ama Akdeniz'de bir Türk siyasetçiye zarar verir ya da öldürürse bu Avrupa ve dünyada diplomasinin teyakkuza geçmesi anlamına gelir. Yani bir siyasetçiye dokunduğunuzda dünya siyaseti bunu bir tehdit olarak algılar.
Yıllardan beri Türk halkının zihninde bir İsrail melaneti konusu var. Mavi Marmara ile bu Türkiye'de siyaseten bir sinerjiye ve de endüstriye çevrilmişti.
Şimdi aynı zihin ağırlığı hem ülkede hem de dünyada fazlasıyla mevcut. İşin içinde okuldan kaçmış uluslararası aktivist Greta Thunberg de var ama İHH'nın eski başkanı Bülent Yıldırım yok. Yani bütün siyasal İslamcıları toplasan Greta kadar erkek değiller. Varın işin ciddiyetini anlayın.
Bu işe Gazze'ye ve Filistin'e destek vermek için halisane yola çıkanların niyetine sözüm yok. Lakin perde arkasından bu işleri organize edenler onları İsrail'e satıyor ve ortadan kayboluyor.
Kaybolma şekli de şudur. Kameralar önüne çıkıp İsrail'in uluslararası sulardaki saldırganlığı ile ilgili açıklama yapıyorlar. Cumhuriyet çeyrek asırdır ellerinde ama hâlâ lanet, tel'in, kınama. Çünkü ipek yüklü kervanlar hep onlara çalışıyor. Filistinlilere ve diğer yeryüzü mustazaflarına değil!
Gazze modern dünyanın Siyonist İsrail'in insafsızlığına terk ettiği gezegendeki en savunmasız yer. Bu haliyle de Nazilerin soykırım kamplarından farksız. İran hariç hiçbir modern ülke Gazze özelinde Filistin'e sahip çıkmadı. Bilhassa Arap ülkelerinin rezil yönetimleri bu insanlık trajedisini sözde kınamalarla geçiştirdiler. Siyonizm'in bu açık barbarlığı Batı'daki toplumların vicdanında İslam ülkelerinin yöneticilerinden çok daha sahici bir karşılık buldu. Bu açıdan bakıldığında Batı ülkelerinde vicdan sahibi bir Doğu ve İslam ülkelerinde vicdansız, sömürge valisi bir Batılı yönetici grubunun mevcut olduğu müşahede ediliyor.
Birleşmiş Milletlerin, NATO'nun, İslam ülkelerinin vicdanları körelmiş riyakar yöneticilerinin Siyonist İsrail'e karşı bir araya gelip ciddi bir siyasî, iktisadi ve askeri yaptırımda bulunamamalarının neticesinde bu vahşete karşı çıkan sivil inisiyatif Sumud oldu. Her ne kadar geçmişteki Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi bu teşebbüs belli kuşkuları barındırıyor gibi görünse de pratikte Siyonizm barbarlığını pasif direnişle şimdilik dünya gündemine taşıyan grup oldu.
Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar açısından durum çok daha trajik! Zira onların iç siyasette ciddi bir meşruiyet krizleri var. Kendilerinden başka hiç kimseyi insan saymadıklarından bu meşruiyet krizi hem siyasette hem de hukuk alanında giderek derinleşiyor. Bu meşruiyet krizini giderebilmek için de dünyanın en büyük terör devleti Amerika'nın yönetim ofisinde pozlar takınıyorlar. Dahası şu; dünyanın ve Ortadoğu'nun en hukuksuz devleti olan Siyonist İsrail terör devletiyle siyasî, iktisadî, askeri işbirliğini devam ettirerek bölgedeki halkların nezdindeki bütün meşruiyetini de riske ediyor.
Amerika dünyanın en büyük terör örgütüdür. Bu durum dünyanın her yerinde aynıdır. Güney kutbundaki penguenler de kuzey kutbundaki Eskimolar da bunun böyle olduğunu bilir.
Amerika'nın Ortadoğu'daki ileri karakolu durumundaki Siyonist İsrail de tarihi boyunca hep bir terör devleti olmuştur. İsrail'in terör devleti olduğu olgusu Birleşmiş Milletler'in kararlarıyla defalarca tescillenmiştir. İşte devlet görünümlü bu terör örgütleriyle bir türlü siyasi, ekonomik ve askeri açıdan ilişkilerini askıya almayan bütün rejimler, niteliği ve kendilerince kutsiyeti ne olursa olsun birer terör iktidarıdırlar. Ve yönettikleri ülkeleri de terör devletleri sınıfına dâhil etmektedirler. Amerika'nın dünya genelinde Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptıkları katliamlara bu dünyada hukuken, diğer dünyada manen ortaktırlar. Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar içeride meşruiyet krizi olan, dışarıda terör ülkeleriyle işbirliği yapan bir terör (korku) iktidarıdır. Gerçek bu maalesef!
Saadet Partisi genel başkanı Mahmut Arıkan'ın azınlık hükümetini ziyaretine dair.
Rahmetli Erbakan için kayıp trilyon davası sözünü dillerine dolayıp iftira atanlara.
Rahmetli Erbakan'ı ev hapsine mahkûm edip siyasetten men edenlere.
Yıllarca her genel seçimde Saadet Partisi'nin oyunu % 10'luk seçim barajıyla çalanlara.
Saadet Partisi'nin genel başkanını terörle iltisaklı gösteren müfterilere.
Saadet Partisi'ni müşahitlerini sandık başında öldürtecek kadar gözü dönmüşlere.
Perde arkasından Saadet Partisi'nin genel merkezine el koyduran Bizans çocuklarına.
Çeyrek asırlık iktidarlarında Saadet Partisine tek kuruşluk hazine yardımı yapmayanlara.
Saadet Partililerin Ankara'da dövülmesine ses çıkarmayanlara.
Her seçimde Saadet Partisi'nin afişlerini pankartlarını özel timlerle kestirip çöpe attıranlara.
Hiçbir seçimde Saadet Partisi'nin sözcülerine ulusal medyada derdini anlatma fırsatı tanımayan!
Saadet Partisi'nin Türk siyasetine dönük her hamlesini terör girişimi olarak anaakım medyada dillendirenlere!
Saadet Partisi'nin genel başkanı Temel Bey'i kanepeye, azılı Siyonistleri yaldızlı koltuklara oturtanlara.
Rahmetli Hasan Bitmez meclis kürsüsünde Filistin'i savunurken kalp krizi geçirip yere yığıldığında "Oh olsun!" çekenlere.
En önemlisi genel başkan seçildiğiniz tarihten bu güne sizi resmi sıfatla arayıp nezaketen tebrik etmeyecek kadar partinize ve Milli Görüşçülere kin tutanlarla neden görüşme gereği duydun.
Bunlar meşruiyetini Amerika'dan, Trump'tan, dolayısıyla Netenyahu'dan aldı. Bu kadar gayrimeşru bir iktidara karşı onurlu bir tavrınız, duruşunuz olmayacaksa 50 yıllık Milli Görüş hareketinin koltuğunda oturuyor olmanızın anlamı nedir?
"Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir ama dostluğu ölümcüldür." demişti Heny Kissenger.
Bunlar Trump'ın dostu. Dolayısıyla meşruiyetini Amerika'dan alıyorlar. Siz siyasî meşruiyetiniz için mi gittiniz o maskeli baloya?
Yani en azından Saadet Partisi'nin o görüşmedeki düzeyini yardımcınızı göndererek maslahatgüzar seviyesinde neden tutmadınız?
Ümmetin izzeti şerefini kurtaran adam Bekir Develi hakkında mersiye-i şerif!
O bir mücahit! Ama önce mücahit, sonra müteahhit olan tayfanın pop mücahitimsisi!
O bir romantik İslamcı hükümet yanlısı TV'lerde şiir okumuşluğu olan bir hatip!
O bir Kudüs müdafii deve oğlu deve! Kes başını girsin eve bahsinden.
O bir hükümetin Gazze riyakârlığını Sumud kahramanlığı ile terse çevirmiş hecin devesi!
O bir Akdenizin Barbaros Hayrettin Paşamsı devesi!
O bir vicdanlı insanların Siyonizm karşıtı cihat teşebbüsünü siyasal İslamcılara yamamaya çalışan Lama devesi.
O Gazze ve Filistin meselesinde mantığını bir esasa getirmemek için ayak sürten inatçı deve!
O bir diğer Sumudçu arkadaşlarından çaldığı rolü medyada iktidar lehine çapsız adamlara pazarlatan pazarlamacı.
O bir "Tel Aviv zindanına attılar beni. Mazlumlar sürüsüne kattılar beni!" türküsünün ehli beyti kebabı!
O bir Chuck Palanick'in gösteri peygamberi!
Yok ben gayet sakinim ve bu konuda sizleri de sakin olmaya davet ediyorum.
Bu Deve Bekir ashabı Sumud'dan mıdır yoksa ashabı Scud'dan mıdır? Bunca yüke ve çabaya rağmen inşallah kavmi Semud'dan değildir.
Şimdi, bu deveye klinik açıdan bakıldığında belli bir ihlasa sahip olduğu net görünüyor. Ama evveliyatında siyasal İslamcıların hitama erememiş bir Cem Yılmaz'ı profilinde bir görüntü veriyor. En azından benim gösteri peygamberi bahsinde Müslümanların ahvaliyle ilgili -bilhassa Hac farizasıyla ilgili - anlattıklarından anladığım şey bu yöndedir. İktidarın kültürel vasatında geliştirdiği belli bir özgüvene sahip. Lakin muhatabı olduğu ucube karakterler kervanı bu devenin siyasal körlüğünü ister istemez gözler önüne seriyor.
Çünkü şekilden işe yarayacak bir deve endazesine sahip olmasına rağmen esastan meseleyi ıskalıyor.
Meselâ neden ben ve dahili olduğum siyasal güruh Scud ashabı değiliz, diye kendisine bir soru soramıyor. Neden bu Sumud ashabı bu yolculuğa Türk limanlarından değil de Mağribin limanlarından kalktı, diye sormuyor. Neden Ortadoğu'nun zalim Siyonistlerini durdurma işi iktidarların ciddi siyasi, askeri, iktisadi teşebbüsleriyle halledilmek yerine sivil inisiyatife terk edilmiş durumda? Bunca zalimliğe karşılık neden Siyonist İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulanmıyor? Bu aleni gerçekleri ıskalayarak Siyonistlere karşı yapılacak her teşebbüs insanların zihnini oyalayan bir tiyatrodan öteye gitmeyecektir.
İşte bu deveye ve kervanına bir türlü izah edemediğimiz şeyin özeti budur. İstediğin kadar Gazze'ye insanî amaçlı gemi çıkar! İstersen o filonun bir ucu Gazze'de bir ucu Mağripte olsun. Hiçbir şey değişmez. Bu işi çözüme ulaştırmanın tek yolu İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulamaktır. Ve gözünü kırpmadan askeri seçeneği masaya yatırmaktır. Bunlar ne yapıyorlar. İsrail'le siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri normal tutuyorlar. Olmayan silahları halka pazarlıyorlar. Kendi siyasî ikballeri için ülkenin kritik konulardaki tüm çıkarlarını Amerika'ya peşkeş çekiyorlar. Halkta karşılıkları kalmadığından oradan meşruiyet alıyorlar.
Bu deve oğlu deve de Akdeniz'de kendince kahramanlık yapıyor.
Siyasal İslamcıların en belirgin vasfı budur işte. Yapılması gereken tek şeyi yapmamak için 99 farklı şeyi yaparlar. Kahve ve burger boykotunda var ama esas şeyde yok. Çünkü işin o kısmı cesaret istiyor. İktidarla gemileri yakmak gerektiriyor.
Gel de şimdi bu deveye laf anlat! Çüşşş! Bu sayılmaz. Sen bi tur daha at Bekir!
Siyasal İslamcıların iktidarda kalma hırsı ve Soğuk Savaş döneminin devlet bekçileri ülkedeki sistemi birlikte çökerttiler. Siyasal İslamcılar tüm ahlak vaazlarına rağmen gerçek bir ahlak felsefesine sahip değillerdi. Siyasetlerinin odağında pragmatizm vardı. Milliyetçiler ise hiçbir zaman modern bir toplumun meselelerini çözebilecek bir vizyona sahip olamadılar. Onlar da durumu güvenlik hamasetiyle başlarından savdılar. Bu iki siyasî karakter birleşince iktidar ister istemez yarı diktatör bir karaktere büründü. Siyasal İslamcılar demokrasiye inanmıyorlar. Onu sadece amaca giden bir yol olarak görüyorlar. Milliyetçiler ise yapısal olarak demokrasiye mesafeliler. Çünkü kendileri dışındaki toplum kesimlerinin demokrasi kültürü içinde var olmasına öteden beri kuşkuyla bakmaktalar.
İktidarın bu karakteri siyaset kurumunun tıkanmasına neden olduğundan toplumun tüm katmanlarında ciddi bir çürüme yaşanıyor. Çünkü 85 milyonluk bir ülkede toplumsal katmanlar arasındaki geçişkenlik yarı diktatörlüğe evrilmiş, hukukun dışına çıkmış bir iktidar tarafından sürekli bastırılıyor. Daha önce de değindiğimiz gibi; modern toplumlar su dolu bir balona benzerler. Şayet su dolu o balonu bir tarafından sıkarsanız diğer tarafından hemen bombe yapar. İşte ülkede yeni nesil mafya oluşumunun nedeni bu sosyolojik gerçektir. İktidar kendi geleceği için koca bir ülkenin hukuktan, yasadan, adaletten, liyakatten yana kaderini sürekli bloke ediyor. Bloke ettikçe de toplumun dışarıda kalan kısmını illegal yollara zorluyor.
Ülkede yapılan yolsuzluklarda hukukun işlemesi bloke ediliyor. Siyasi cinayetler işleniyor, iktidar sanki ortada bir devlet ve onun kurumları yokmuş gibi davranıyor. İnsanlar da bu arızî yapıda her gün olup bitenleri görüyor ve kendi mekanizmalarını geliştiriyorlar. Çünkü çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın gitmeyeceğini ve asla değişmeyeceğini görüyorlar.
Yeni nesil suç örgütlerinin oluşumu ülkeyi yıllarca yöneten yukarıda politik karakterini izah etmeye çalıştığımız bir iktidarın doğal sonucudur. Yeni nesil suç örgütü olarak Daltonlar var ama ortada onları ve de iktidarı yargılayacak yeni nesil Red Kit savcılar yok!
Bütün bir ülkeyi ilgilendiren sansasyonel olaylarda, cinayetlerde sanki ortada bir devlet otoritesi yok. Halkı endişeye sevk eden genel görüntü bu yöndedir. Dünya siyaset tarihinde hiçbir diktatör yönettiği ülkeyi tamamen bitirmeden iktidardan gitmemiştir. Maalesef bu kafayla gidilirse benzer bir akıbet Türkiye'yi bekliyor. Toplumsal yapı daha da çürüyecek. Türkiye komple yıkıldığında iktidar da yıkılmış olacak. Çünkü ortada hem siyasal İslamcıların hem de milliyetçilerin devletleştiği değişime direnen bir iktidar yapısı var. Bu iktidarın bir kanadındaki suikastlara varan hesaplaşmalara devletin müdahil olamıyor oluşundan anlaşılan şey budur.
Şayet bir ülkede hukuk yoksa o ülkede cehennemin bütün kapıları sonuna kadar açılmış demektir.
"İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir." der, Nietzsche. İktidar olmanın da bir sınırı var. Anlayamadıkları şey şudur. İnsan en büyük mucizeyi yoklukta ve bir iktidar onuruna dokunduğunda gerçekleştirir.
Ülkede hukuk yok demek de doğru değil! İktidarın kendi hukuku var. Küçük işlerde hukukun işleme biçimi muntazam. Ama ülkedeki çaplı işlerde yani bir ülkenin kaderine etki eden ölçekteki işlerde hukuk yokmuş gibi bir hal var.
Bir parti kendi içinde kavga ediyor ve sanki ortada bir devlet yok. Sanki onlar bu ülkenin hukukuna dâhil değiller.
Türkiye'de mafya; kabadayılıktan gelen klasik mafya; Soğuk Savaş döneminin bekçiliğinden emekli neo-klasik mafya, bir de Kurtlar Vadisi jenerasyonu Çizgi Film tipi mafya diye başkalaşıyor.
Bu işin içeriğine şöyle geriye doğru alıcı gözle bakınca ilginç bir durum göze çarpıyor.
Siyasal İslamcılar devrinde mafya ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine taşıdı. Çünkü düzensiz mülteci akınlarıyla sosyal bünye kozmopolit bir hal aldı. Mafya artık Avrupa Liginde. Yiğitlerimiz Avrupa deplasmanında galibiyet ararken Yeniçeri gibi vurulup düşüyorlar! Latife bir yana siyaset bu dipsiz şark kurnazlığıyla bu meselenin altından kalkacak gibi değil.
Bu türden yapılar, şayet siyaset kurumu hedefleri için bu mafya gruplarını kullanıyorsa bumerang etkisi yaparlar. Ve onu kullanmaya yelteneni vurur. Çünkü mafya medeni toplumlardaki korkak politikacıların da efendisi olduğunu görürler.
Putin'in Suriye'deki terör örgütlerini yönlendirenler için söylediği bir sözdü. "Cebinde akrep taşıyanlar gün gelir o akrep tarafından sokulurlar."
Şayet siyaseti yönlendirmek için mafyayı kullanırsanız mafyayı iktidarınıza ortak edersiniz. Karşılığında o da sizin iktidarınızı kullanır.
Siyaset kurumunun ülkeyi her açıdan açık istismarı, cemaatlerin ve tarikatların iktidarın gizli ortakları gibi devletin kurumlarına sızmaları, uluslararası terör örgütleri ve şimdi de çizgi film kahramanları gibi ülkeye musallat olan uluslararası ayaklı mafya örgütleri.
İşte bu yeni nesil mafya örgütleri siyaseti bu denli kötürüm bir ülkede Voltran'ı oluştururlarsa esas film o zaman başlayacak.
En net tanım bir mafya babasından; "Siyaset kurumu ülkedeki halkın ürettiği değerleri parçalayıp yer, mafya da o şeyden arta kalanlara üşüşür."
Sisteme küsmüş emekli bir general yeni nesil bu mafya grubuna sızarsa bütün sistemi esir alabilir. Çünkü hukuka güven yoksa bütün ihtimaller masadadır ve herşey olabilir.
Son kabadayı Dündar Kılıç'ın sözüydü. "Devletin arsasına pisleyenlerin götü yere yakın olur."
Soğuk Savaş döneminde devletin komünizmle mücadele adı altında tetik çektirdiği kişiler bugün ülkenin ve siyasetin ortakları durumundalar. Onlar devleti ve iktidarı esir aldıkları için siyaset kurumu çürüdü. O çürümüş yapıdan da bu çizgi film kahramanları çıktı.
Ülkedeki durumu tahlil açısından vakıaya biraz sosyolojik perspektiften bakmak icap ediyor. İstanbul merkezli yeni nesil bu suç örgütlerinin teşekkül aşamalarını, kurmuş oldukları ağların boyutlarını, öne çıkan liderlerin profillerini en iyi anlatan romanlardan biriydi Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ı. Kaçan İstanbul'un kontrolsüz gettolarındaki çürümüş sosyal dokuyu, insanı değiştirip birer canavara dönüştüren, sonrasında amonyak kokulu bağırsaklarında öğütüp posaya çeviren bu yapıları Marquezvari bir dille anlatmıştı. Ağır Roman'ı Metin Kaçan'ın intihar ettiği yıl okumuş, dilinden ve konuya hakimiyetinden çok etkilenmiştim.
Bu iklimi en iyi anlatan filmlerden birisi ise Paramparça Aşklar Ve Köpekler filmi. Film adı gibi, bir ülkede politikacılar ve bürokratlar tanrı katına ulaşıp kendi aralarında eğlenirken sistem dışında kalanlar vahşi bir şekilde birbirini parçalıyor. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez filmi bir Latin Amerika gerçekliği üzerine bina etmişti. Bizde siyaset kurumunun iyice yozlaşıp ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine fırlattığı şu dönemde duruma epeyce uygun düşen bir film.
Bir de hiç kimsenin dillendirmediği tuhaf bir durum var. Kolombiya'daki Pablo Escobar örneğinde kontra bir mafya olarak halkta Los Pepes örneği doğmuştu. Yani Medellin kartelinin ülkedeki hasarına karşı halkın mafyası. Bizde ise durum çok daha tuhaf. Devletin yerleşik mafya düzenine karşı İstanbul'un Roman havasında teşekkül etmiş yeni bir mafya türü. Konu epeyce uzun ama şu kadarını söyleyeyim. Aslında bu yeni mafya türü iyi tahlil edildiğinde ortaya Kolombiya'daki gibi bir tür Los Pepes çıkıyor.
Siyaset kurumunun ülkenin sosyal bünyesinde neden olduğu maddi ve manevi hasara karşı meşru olarak türediler.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Evvelemirde geçmiş yıllarda Mavi Marmara olayında yaşananları hatırladığımızda bu türden teşebbüslere mecburen mesafeli yaklaşıyoruz.
Yahu kırk kere söyledik, İsrail vicdani ve insani teşebbüslerden anlamaz. Onlara Sumud'un vicdan filosunu değil Saddam Hüseyin gibi Scud füzesi yollamak lazım. Ama nerede 1.5 milyarlık İslâm dünyasında o babayiğit! Hepsi Beyaz Saray'ın hizmetkârı olup çıkmış.
Mavi Marmara'da siyasal İslamcıların milletvekilleri gemileri Kıbrıs limanında terk etmişlerdi. Ardından gemilerin gönderine Komor Adaları bandırası çekilmişti.
Gemide her türden insan vardı. Nuh'un gemisi gibiydi yani. İşte o gemide 10 Türk seçilerek katledildi. O 10 Türk de halis muhlis Milli Görüş neferiydi.
Demek ki Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığındaki memurlar gemideki Milli Görüşçüleri cephe ve profil fotoğraflarıyla İsrailli diplomatlara rapor etmiş.
Çünkü bunların Müslümanlığı karınları acıkana kadardır. Sonrasında hemen helvayı yerler. Karınları doyunca da Müslüman olduklarını inkâr ederler.
Gelelim tekrar Sumud'a. Bu filo Türkiye'den kalkmadı. Sorumluluk bunlarda değil yani.
Tee Mağrip'ten kalktı. Başlarda Saadet Partisi milletvekilleri de kafiledeydi. Uzun süre bekletildiler. Sonra bu milletvekillerinin filoyla yola çıkmasına müsaade edilmedi.
Nedeni şudur. İsrail'in olası askeri müdahalesinde Türkiye meclisinden bir milletvekili ölürse bu uluslararası alanda ciddi bir krize dönüşür. Türkiye ve AB İsrail'e karşı mecburen askeri ve diplomatik adım atmak zorunda kalır.
İsrail Gazze'de gazeteci, doktor, insani yardım mensubu Amerikalı öldürdü, Türk öldürdü, Arap öldürdü, Avrupalı, Uzak Doğulu öldürdü. Hiçbir şey olmadı. Filistin bir devlet sayılmadığından onun vatandaşlarının ya da temsilcilerinin öldürülmesinin uluslararası hukukta bir tanımı yok!
Ama Akdeniz'de bir Türk siyasetçiye zarar verir ya da öldürürse bu Avrupa ve dünyada diplomasinin teyakkuza geçmesi anlamına gelir. Yani bir siyasetçiye dokunduğunuzda dünya siyaseti bunu bir tehdit olarak algılar.
Yıllardan beri Türk halkının zihninde bir İsrail melaneti konusu var. Mavi Marmara ile bu Türkiye'de siyaseten bir sinerjiye ve de endüstriye çevrilmişti.
Şimdi aynı zihin ağırlığı hem ülkede hem de dünyada fazlasıyla mevcut. İşin içinde okuldan kaçmış uluslararası aktivist Greta Thunberg de var ama İHH'nın eski başkanı Bülent Yıldırım yok. Yani bütün siyasal İslamcıları toplasan Greta kadar erkek değiller. Varın işin ciddiyetini anlayın.
Bu işe Gazze'ye ve Filistin'e destek vermek için halisane yola çıkanların niyetine sözüm yok. Lakin perde arkasından bu işleri organize edenler onları İsrail'e satıyor ve ortadan kayboluyor.
Kaybolma şekli de şudur. Kameralar önüne çıkıp İsrail'in uluslararası sulardaki saldırganlığı ile ilgili açıklama yapıyorlar. Cumhuriyet çeyrek asırdır ellerinde ama hâlâ lanet, tel'in, kınama. Çünkü ipek yüklü kervanlar hep onlara çalışıyor. Filistinlilere ve diğer yeryüzü mustazaflarına değil!
Gazze modern dünyanın Siyonist İsrail'in insafsızlığına terk ettiği gezegendeki en savunmasız yer. Bu haliyle de Nazilerin soykırım kamplarından farksız. İran hariç hiçbir modern ülke Gazze özelinde Filistin'e sahip çıkmadı. Bilhassa Arap ülkelerinin rezil yönetimleri bu insanlık trajedisini sözde kınamalarla geçiştirdiler. Siyonizm'in bu açık barbarlığı Batı'daki toplumların vicdanında İslam ülkelerinin yöneticilerinden çok daha sahici bir karşılık buldu. Bu açıdan bakıldığında Batı ülkelerinde vicdan sahibi bir Doğu ve İslam ülkelerinde vicdansız, sömürge valisi bir Batılı yönetici grubunun mevcut olduğu müşahede ediliyor.
Birleşmiş Milletlerin, NATO'nun, İslam ülkelerinin vicdanları körelmiş riyakar yöneticilerinin Siyonist İsrail'e karşı bir araya gelip ciddi bir siyasî, iktisadi ve askeri yaptırımda bulunamamalarının neticesinde bu vahşete karşı çıkan sivil inisiyatif Sumud oldu. Her ne kadar geçmişteki Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi bu teşebbüs belli kuşkuları barındırıyor gibi görünse de pratikte Siyonizm barbarlığını pasif direnişle şimdilik dünya gündemine taşıyan grup oldu.
Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar açısından durum çok daha trajik! Zira onların iç siyasette ciddi bir meşruiyet krizleri var. Kendilerinden başka hiç kimseyi insan saymadıklarından bu meşruiyet krizi hem siyasette hem de hukuk alanında giderek derinleşiyor. Bu meşruiyet krizini giderebilmek için de dünyanın en büyük terör devleti Amerika'nın yönetim ofisinde pozlar takınıyorlar. Dahası şu; dünyanın ve Ortadoğu'nun en hukuksuz devleti olan Siyonist İsrail terör devletiyle siyasî, iktisadî, askeri işbirliğini devam ettirerek bölgedeki halkların nezdindeki bütün meşruiyetini de riske ediyor.
Amerika dünyanın en büyük terör örgütüdür. Bu durum dünyanın her yerinde aynıdır. Güney kutbundaki penguenler de kuzey kutbundaki Eskimolar da bunun böyle olduğunu bilir.
Amerika'nın Ortadoğu'daki ileri karakolu durumundaki Siyonist İsrail de tarihi boyunca hep bir terör devleti olmuştur. İsrail'in terör devleti olduğu olgusu Birleşmiş Milletler'in kararlarıyla defalarca tescillenmiştir. İşte devlet görünümlü bu terör örgütleriyle bir türlü siyasi, ekonomik ve askeri açıdan ilişkilerini askıya almayan bütün rejimler, niteliği ve kendilerince kutsiyeti ne olursa olsun birer terör iktidarıdırlar. Ve yönettikleri ülkeleri de terör devletleri sınıfına dâhil etmektedirler. Amerika'nın dünya genelinde Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptıkları katliamlara bu dünyada hukuken, diğer dünyada manen ortaktırlar. Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar içeride meşruiyet krizi olan, dışarıda terör ülkeleriyle işbirliği yapan bir terör (korku) iktidarıdır. Gerçek bu maalesef!
Saadet Partisi genel başkanı Mahmut Arıkan'ın azınlık hükümetini ziyaretine dair.
Rahmetli Erbakan için kayıp trilyon davası sözünü dillerine dolayıp iftira atanlara.
Rahmetli Erbakan'ı ev hapsine mahkûm edip siyasetten men edenlere.
Yıllarca her genel seçimde Saadet Partisi'nin oyunu % 10'luk seçim barajıyla çalanlara.
Saadet Partisi'nin genel başkanını terörle iltisaklı gösteren müfterilere.
Saadet Partisi'ni müşahitlerini sandık başında öldürtecek kadar gözü dönmüşlere.
Perde arkasından Saadet Partisi'nin genel merkezine el koyduran Bizans çocuklarına.
Çeyrek asırlık iktidarlarında Saadet Partisine tek kuruşluk hazine yardımı yapmayanlara.
Saadet Partililerin Ankara'da dövülmesine ses çıkarmayanlara.
Her seçimde Saadet Partisi'nin afişlerini pankartlarını özel timlerle kestirip çöpe attıranlara.
Hiçbir seçimde Saadet Partisi'nin sözcülerine ulusal medyada derdini anlatma fırsatı tanımayan!
Saadet Partisi'nin Türk siyasetine dönük her hamlesini terör girişimi olarak anaakım medyada dillendirenlere!
Saadet Partisi'nin genel başkanı Temel Bey'i kanepeye, azılı Siyonistleri yaldızlı koltuklara oturtanlara.
Rahmetli Hasan Bitmez meclis kürsüsünde Filistin'i savunurken kalp krizi geçirip yere yığıldığında "Oh olsun!" çekenlere.
En önemlisi genel başkan seçildiğiniz tarihten bu güne sizi resmi sıfatla arayıp nezaketen tebrik etmeyecek kadar partinize ve Milli Görüşçülere kin tutanlarla neden görüşme gereği duydun.
Bunlar meşruiyetini Amerika'dan, Trump'tan, dolayısıyla Netenyahu'dan aldı. Bu kadar gayrimeşru bir iktidara karşı onurlu bir tavrınız, duruşunuz olmayacaksa 50 yıllık Milli Görüş hareketinin koltuğunda oturuyor olmanızın anlamı nedir?
"Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir ama dostluğu ölümcüldür." demişti Heny Kissenger.
Bunlar Trump'ın dostu. Dolayısıyla meşruiyetini Amerika'dan alıyorlar. Siz siyasî meşruiyetiniz için mi gittiniz o maskeli baloya?
Yani en azından Saadet Partisi'nin o görüşmedeki düzeyini yardımcınızı göndererek maslahatgüzar seviyesinde neden tutmadınız?
Ümmetin izzeti şerefini kurtaran adam Bekir Develi hakkında mersiye-i şerif!
O bir mücahit! Ama önce mücahit, sonra müteahhit olan tayfanın pop mücahitimsisi!
O bir romantik İslamcı hükümet yanlısı TV'lerde şiir okumuşluğu olan bir hatip!
O bir Kudüs müdafii deve oğlu deve! Kes başını girsin eve bahsinden.
O bir hükümetin Gazze riyakârlığını Sumud kahramanlığı ile terse çevirmiş hecin devesi!
O bir Akdenizin Barbaros Hayrettin Paşamsı devesi!
O bir vicdanlı insanların Siyonizm karşıtı cihat teşebbüsünü siyasal İslamcılara yamamaya çalışan Lama devesi.
O Gazze ve Filistin meselesinde mantığını bir esasa getirmemek için ayak sürten inatçı deve!
O bir diğer Sumudçu arkadaşlarından çaldığı rolü medyada iktidar lehine çapsız adamlara pazarlatan pazarlamacı.
O bir "Tel Aviv zindanına attılar beni. Mazlumlar sürüsüne kattılar beni!" türküsünün ehli beyti kebabı!
O bir Chuck Palanick'in gösteri peygamberi!
Yok ben gayet sakinim ve bu konuda sizleri de sakin olmaya davet ediyorum.
Bu Deve Bekir ashabı Sumud'dan mıdır yoksa ashabı Scud'dan mıdır? Bunca yüke ve çabaya rağmen inşallah kavmi Semud'dan değildir.
Şimdi, bu deveye klinik açıdan bakıldığında belli bir ihlasa sahip olduğu net görünüyor. Ama evveliyatında siyasal İslamcıların hitama erememiş bir Cem Yılmaz'ı profilinde bir görüntü veriyor. En azından benim gösteri peygamberi bahsinde Müslümanların ahvaliyle ilgili -bilhassa Hac farizasıyla ilgili - anlattıklarından anladığım şey bu yöndedir. İktidarın kültürel vasatında geliştirdiği belli bir özgüvene sahip. Lakin muhatabı olduğu ucube karakterler kervanı bu devenin siyasal körlüğünü ister istemez gözler önüne seriyor.
Çünkü şekilden işe yarayacak bir deve endazesine sahip olmasına rağmen esastan meseleyi ıskalıyor.
Meselâ neden ben ve dahili olduğum siyasal güruh Scud ashabı değiliz, diye kendisine bir soru soramıyor. Neden bu Sumud ashabı bu yolculuğa Türk limanlarından değil de Mağribin limanlarından kalktı, diye sormuyor. Neden Ortadoğu'nun zalim Siyonistlerini durdurma işi iktidarların ciddi siyasi, askeri, iktisadi teşebbüsleriyle halledilmek yerine sivil inisiyatife terk edilmiş durumda? Bunca zalimliğe karşılık neden Siyonist İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulanmıyor? Bu aleni gerçekleri ıskalayarak Siyonistlere karşı yapılacak her teşebbüs insanların zihnini oyalayan bir tiyatrodan öteye gitmeyecektir.
İşte bu deveye ve kervanına bir türlü izah edemediğimiz şeyin özeti budur. İstediğin kadar Gazze'ye insanî amaçlı gemi çıkar! İstersen o filonun bir ucu Gazze'de bir ucu Mağripte olsun. Hiçbir şey değişmez. Bu işi çözüme ulaştırmanın tek yolu İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulamaktır. Ve gözünü kırpmadan askeri seçeneği masaya yatırmaktır. Bunlar ne yapıyorlar. İsrail'le siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri normal tutuyorlar. Olmayan silahları halka pazarlıyorlar. Kendi siyasî ikballeri için ülkenin kritik konulardaki tüm çıkarlarını Amerika'ya peşkeş çekiyorlar. Halkta karşılıkları kalmadığından oradan meşruiyet alıyorlar.
Bu deve oğlu deve de Akdeniz'de kendince kahramanlık yapıyor.
Siyasal İslamcıların en belirgin vasfı budur işte. Yapılması gereken tek şeyi yapmamak için 99 farklı şeyi yaparlar. Kahve ve burger boykotunda var ama esas şeyde yok. Çünkü işin o kısmı cesaret istiyor. İktidarla gemileri yakmak gerektiriyor.
Gel de şimdi bu deveye laf anlat! Çüşşş! Bu sayılmaz. Sen bi tur daha at Bekir!
Siyasal İslamcıların iktidarda kalma hırsı ve Soğuk Savaş döneminin devlet bekçileri ülkedeki sistemi birlikte çökerttiler. Siyasal İslamcılar tüm ahlak vaazlarına rağmen gerçek bir ahlak felsefesine sahip değillerdi. Siyasetlerinin odağında pragmatizm vardı. Milliyetçiler ise hiçbir zaman modern bir toplumun meselelerini çözebilecek bir vizyona sahip olamadılar. Onlar da durumu güvenlik hamasetiyle başlarından savdılar. Bu iki siyasî karakter birleşince iktidar ister istemez yarı diktatör bir karaktere büründü. Siyasal İslamcılar demokrasiye inanmıyorlar. Onu sadece amaca giden bir yol olarak görüyorlar. Milliyetçiler ise yapısal olarak demokrasiye mesafeliler. Çünkü kendileri dışındaki toplum kesimlerinin demokrasi kültürü içinde var olmasına öteden beri kuşkuyla bakmaktalar.
İktidarın bu karakteri siyaset kurumunun tıkanmasına neden olduğundan toplumun tüm katmanlarında ciddi bir çürüme yaşanıyor. Çünkü 85 milyonluk bir ülkede toplumsal katmanlar arasındaki geçişkenlik yarı diktatörlüğe evrilmiş, hukukun dışına çıkmış bir iktidar tarafından sürekli bastırılıyor. Daha önce de değindiğimiz gibi; modern toplumlar su dolu bir balona benzerler. Şayet su dolu o balonu bir tarafından sıkarsanız diğer tarafından hemen bombe yapar. İşte ülkede yeni nesil mafya oluşumunun nedeni bu sosyolojik gerçektir. İktidar kendi geleceği için koca bir ülkenin hukuktan, yasadan, adaletten, liyakatten yana kaderini sürekli bloke ediyor. Bloke ettikçe de toplumun dışarıda kalan kısmını illegal yollara zorluyor.
Ülkede yapılan yolsuzluklarda hukukun işlemesi bloke ediliyor. Siyasi cinayetler işleniyor, iktidar sanki ortada bir devlet ve onun kurumları yokmuş gibi davranıyor. İnsanlar da bu arızî yapıda her gün olup bitenleri görüyor ve kendi mekanizmalarını geliştiriyorlar. Çünkü çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın gitmeyeceğini ve asla değişmeyeceğini görüyorlar.
Yeni nesil suç örgütlerinin oluşumu ülkeyi yıllarca yöneten yukarıda politik karakterini izah etmeye çalıştığımız bir iktidarın doğal sonucudur. Yeni nesil suç örgütü olarak Daltonlar var ama ortada onları ve de iktidarı yargılayacak yeni nesil Red Kit savcılar yok!
Bütün bir ülkeyi ilgilendiren sansasyonel olaylarda, cinayetlerde sanki ortada bir devlet otoritesi yok. Halkı endişeye sevk eden genel görüntü bu yöndedir. Dünya siyaset tarihinde hiçbir diktatör yönettiği ülkeyi tamamen bitirmeden iktidardan gitmemiştir. Maalesef bu kafayla gidilirse benzer bir akıbet Türkiye'yi bekliyor. Toplumsal yapı daha da çürüyecek. Türkiye komple yıkıldığında iktidar da yıkılmış olacak. Çünkü ortada hem siyasal İslamcıların hem de milliyetçilerin devletleştiği değişime direnen bir iktidar yapısı var. Bu iktidarın bir kanadındaki suikastlara varan hesaplaşmalara devletin müdahil olamıyor oluşundan anlaşılan şey budur.
Şayet bir ülkede hukuk yoksa o ülkede cehennemin bütün kapıları sonuna kadar açılmış demektir.
"İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir." der, Nietzsche. İktidar olmanın da bir sınırı var. Anlayamadıkları şey şudur. İnsan en büyük mucizeyi yoklukta ve bir iktidar onuruna dokunduğunda gerçekleştirir.
Ülkede hukuk yok demek de doğru değil! İktidarın kendi hukuku var. Küçük işlerde hukukun işleme biçimi muntazam. Ama ülkedeki çaplı işlerde yani bir ülkenin kaderine etki eden ölçekteki işlerde hukuk yokmuş gibi bir hal var.
Bir parti kendi içinde kavga ediyor ve sanki ortada bir devlet yok. Sanki onlar bu ülkenin hukukuna dâhil değiller.
Türkiye'de mafya; kabadayılıktan gelen klasik mafya; Soğuk Savaş döneminin bekçiliğinden emekli neo-klasik mafya, bir de Kurtlar Vadisi jenerasyonu Çizgi Film tipi mafya diye başkalaşıyor.
Bu işin içeriğine şöyle geriye doğru alıcı gözle bakınca ilginç bir durum göze çarpıyor.
Siyasal İslamcılar devrinde mafya ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine taşıdı. Çünkü düzensiz mülteci akınlarıyla sosyal bünye kozmopolit bir hal aldı. Mafya artık Avrupa Liginde. Yiğitlerimiz Avrupa deplasmanında galibiyet ararken Yeniçeri gibi vurulup düşüyorlar! Latife bir yana siyaset bu dipsiz şark kurnazlığıyla bu meselenin altından kalkacak gibi değil.
Bu türden yapılar, şayet siyaset kurumu hedefleri için bu mafya gruplarını kullanıyorsa bumerang etkisi yaparlar. Ve onu kullanmaya yelteneni vurur. Çünkü mafya medeni toplumlardaki korkak politikacıların da efendisi olduğunu görürler.
Putin'in Suriye'deki terör örgütlerini yönlendirenler için söylediği bir sözdü. "Cebinde akrep taşıyanlar gün gelir o akrep tarafından sokulurlar."
Şayet siyaseti yönlendirmek için mafyayı kullanırsanız mafyayı iktidarınıza ortak edersiniz. Karşılığında o da sizin iktidarınızı kullanır.
Siyaset kurumunun ülkeyi her açıdan açık istismarı, cemaatlerin ve tarikatların iktidarın gizli ortakları gibi devletin kurumlarına sızmaları, uluslararası terör örgütleri ve şimdi de çizgi film kahramanları gibi ülkeye musallat olan uluslararası ayaklı mafya örgütleri.
İşte bu yeni nesil mafya örgütleri siyaseti bu denli kötürüm bir ülkede Voltran'ı oluştururlarsa esas film o zaman başlayacak.
En net tanım bir mafya babasından; "Siyaset kurumu ülkedeki halkın ürettiği değerleri parçalayıp yer, mafya da o şeyden arta kalanlara üşüşür."
Sisteme küsmüş emekli bir general yeni nesil bu mafya grubuna sızarsa bütün sistemi esir alabilir. Çünkü hukuka güven yoksa bütün ihtimaller masadadır ve herşey olabilir.
Son kabadayı Dündar Kılıç'ın sözüydü. "Devletin arsasına pisleyenlerin götü yere yakın olur."
Soğuk Savaş döneminde devletin komünizmle mücadele adı altında tetik çektirdiği kişiler bugün ülkenin ve siyasetin ortakları durumundalar. Onlar devleti ve iktidarı esir aldıkları için siyaset kurumu çürüdü. O çürümüş yapıdan da bu çizgi film kahramanları çıktı.
Ülkedeki durumu tahlil açısından vakıaya biraz sosyolojik perspektiften bakmak icap ediyor. İstanbul merkezli yeni nesil bu suç örgütlerinin teşekkül aşamalarını, kurmuş oldukları ağların boyutlarını, öne çıkan liderlerin profillerini en iyi anlatan romanlardan biriydi Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ı. Kaçan İstanbul'un kontrolsüz gettolarındaki çürümüş sosyal dokuyu, insanı değiştirip birer canavara dönüştüren, sonrasında amonyak kokulu bağırsaklarında öğütüp posaya çeviren bu yapıları Marquezvari bir dille anlatmıştı. Ağır Roman'ı Metin Kaçan'ın intihar ettiği yıl okumuş, dilinden ve konuya hakimiyetinden çok etkilenmiştim.
Bu iklimi en iyi anlatan filmlerden birisi ise Paramparça Aşklar Ve Köpekler filmi. Film adı gibi, bir ülkede politikacılar ve bürokratlar tanrı katına ulaşıp kendi aralarında eğlenirken sistem dışında kalanlar vahşi bir şekilde birbirini parçalıyor. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez filmi bir Latin Amerika gerçekliği üzerine bina etmişti. Bizde siyaset kurumunun iyice yozlaşıp ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine fırlattığı şu dönemde duruma epeyce uygun düşen bir film.
Bir de hiç kimsenin dillendirmediği tuhaf bir durum var. Kolombiya'daki Pablo Escobar örneğinde kontra bir mafya olarak halkta Los Pepes örneği doğmuştu. Yani Medellin kartelinin ülkedeki hasarına karşı halkın mafyası. Bizde ise durum çok daha tuhaf. Devletin yerleşik mafya düzenine karşı İstanbul'un Roman havasında teşekkül etmiş yeni bir mafya türü. Konu epeyce uzun ama şu kadarını söyleyeyim. Aslında bu yeni mafya türü iyi tahlil edildiğinde ortaya Kolombiya'daki gibi bir tür Los Pepes çıkıyor.
Siyaset kurumunun ülkenin sosyal bünyesinde neden olduğu maddi ve manevi hasara karşı meşru olarak türediler.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
24 Eylül 2025 Çarşamba
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 102
Bu ülkede fikir derç etmek külfetli bir iş. Hele bir de benim gibi Oflu cesaretiyle yazmak epeyce masraflı bir iş. Hocam, girme o konulara, yazma diyorlar bana. Bu insan olmayı bırak, demek gibi bir şey benim için. Ülkene sahip çıkma, demekle aynı şey. Bırak politikacılar ülkeyi köleleştirsin, sen karışma. Eh öyle olamayacağımız için yazıyoruz. Yazarken de haliyle hislerimize yenik düştüğümüz kelimeler oluyor. 80.000 aforizma ve analizde 8-9 adet. Yani politikacılar, toplumun önüne çıkmış kerameti kendinden menkul aydınsı tipler. Onlar topluma karşı her türlü sözü söyleyebiliyor, yalanı iftirayı atıyor. Siz aynı şekilde karşılık verdiğinizde sizi hemen dava edip cezalandırıyorlar. Ve size bir şey söyleyeyim mi, yargılamıyorlar, direkt ceza veriyorlar. Ya bakın, şaka değil söylediğim, SS subayı davasında beni savcı yargıladı, hakim değil!
Şimdi gül gibi bir davamız daha oldu! Açan kişi; Muhammed Ali Fatih Erbakan! İsme bakıyorsun; ağır siklet boks şampiyonu gibi başlıyor. 200 şehir fethetmiş padişah gibi devam ediyor. Ve yüksek mühendis ve mücahit Erbakan gibi de bitiriyor. Bir yanıyla Şehzade oğlan gibi. Yani Osmanlı devri olsaydı benim kelle gitmişti. "Tiz elden kellesi vurula!" Nereden nereye geldik! MGV için çay ambarlarında aç susuz çay toplamaktan, Şevki Yılmaz mitingi için pankart yazmaktan, Ulucami aclusundaki gösteride polis copuyla parmağı kırılmaktan, Uludağ Üniversitesi mescidi önünde dört yıl bildiri dağıtmaktan vs. bu günlere. Demek ki başımızdan Milli Görüş geçiyor.
Ne demişiz Fatih Erbakan'a! Saadet Partisi'nin genel merkezini çaldın. Parti Milli Görüşçülerindir, babasının oğlu diye geçinenlerin değil. Bu kafayla gidersen ileride seni çok fena edecekler. Böğürtünü her yerden duyacağız. Bizde köpeğin hatırı olmasa da köpeğin sahibinin hatırı var, demiştik. Belli ki Fatih bunu nefis yapmış. Ya da partiden çaldıkları suyunu çekti, para lazım ona. Yani avukat vekaletinin üçte birini istiyor Fatih! Bu yazılar, açılan davalar ileride siyaset yapılırken bazı karakterlerin ve karaktersizlerin teşhisinde belge olarak arşivlerde yerini alacaktır. Kimse boş sözle siyasetten rol kapmaya çalışmasın. Bu iktidarla ve Milli Görüş hareketine tebelleş olmuş sahtekârlarla dava sürtüşmeleriniz esas alınacaktır.
Bu itibarla, daha önceki hukuk davalarımızda bize yardımcı olmuş arkadaşları dışarıda tutarak, durumu müsait olanların işin maddi kısmında Av. Veysel İlhan ile irtibat kurmalarını istirham ediyorum. Biz bu ülkede onurlu insanlar, feraset ehli Müslümanlar ve de talana bulaşmamış Milli Görüşçüler olarak duruşumuzun bedelini ödemeye razıyız. Bu ülkede Müslüman olmanın çilesi bizim zorumuza gitmiyor. Zorlarına gidenler düşünsün. Şöyle de düşünebiliriz. Rahmetli Erbakan'ın hayırsız bir evladı vardı, yolsuz kaldı, ona ufak bir teberrüde bulunuyoruz. Dedik ya ol şeyin hatırı olmayabilir ama sahibinin hala hatırı var bizde.
"Devleti size tanıtacağız!" diyor bazı Falanjistler sosyal medyada! "Devleti size tanıtacağız!" Nemrut'un itaat bekleyen balbalları gibi. Kan içme vakti gelmiş III. Vlad gibi konuşuyor. "Devleti size tanıtacağız!" Aslında Falanjist'in burada devlet dediği şey kollektif bir hukukun üzerine inşa edilmiş üesses bir düzen değil. Falanjistin kafasındaki devlet bir tür Drakula keyfiyeti. İçinde Kurtlar İmparatorluğu var. Üretime çöreklenmiş mafya düzeni var. Hırsız, yalancı politikacılar var. Cemaat tarikat zırcahilleri var. Halkın sağlığına tarımına göz dikmiş küresel işbirlikçileri var. Ama o devlette herkesi bağlayan anayasa yok, alt kanunlar yok. Bağımsız yargı yok, bağımsız medya yok, özerk akademi yok. İktidarı denetleyen meclis yok. Devletin diğer bağımsız kurumları yok. Falanjistin bize tanıtmayı düşündüğü devlette tek adam hariç kimsenin söz hakkı yok. Muhalif partilere yer yok. Ama eşkıya ile müzakereye yer var. O devlette insan olana yer yok, katillere, tecavüzcülere, iktidar yalakalarına, meczuplara, cahillere, muhterislere yer var. Bu kindar Falanjist'i önce bir hukukla tanıştırmak lazım. Sonra hayatın uyulması gereken basit ahlak yasalarıyla tanıştırmak lazım. Bu aşağılık Falanjist şarlatana şartlar oluştuğunda her insanın İmam Rabbani ile İblis aleyhillane arasındaki bütün makamlara çıkabilecek bir varlık olduğunu, hatta sizdeki Allahsızlık ve imansızlık düzeyini solda sıfır bırakacak birçok insanın var olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Asıl biz sizin devletin kurumlarının, kanunların arkasına saklanarak yaptığınız çeyrek asırlık hırsızlığı, arsızlığı hukukla tanıştıracağız. Size hukuk nedir, mahkeme nedir, bir ülkede iktidar olmak size her şeyi yapma ve söyleme hakkını vermediğini öğreteceğiz. Artı asıl biz size devlet ve hukuk denilen soğukluğu öğreteceğiz.
AKP iktidarı devrinde CHP'nin başına gelenler hakkında;
Nasıl ki sosyolojide "Katı olan her şey buharlaşıyor!" kuralı var, aynı şekilde günümüzde Sovyetik olan her şey de parçalanıyor, prensibi geçerli. Yani geçen yüzyılın imparatorluklar sonrası ölçekli yapıları, ideolojik katılığı olan her şeyi dünyadaki küresel sistem kendi kavramlarıyla, yöntemleriyle öğütüp tuzla buz ediyor. Kuşkusuz CHP Türk siyasetinde hâlâ en katı ideolojik yapıya sahip bir parti durumunda. CHP ülke ile ilgili köklü meselelerin çözümüne dair siyasi vizyona sahip olmaktan ziyade ülkeye ideolojik patronluk yapma eğiliminde olmuştur hep. Eh haliyle günümüz dünyasının sosyo-politik gerçekleri bu türden bir siyasî hergeleliğe müsaade etmiyor. CHP, ülkenin meselelerini sahiplenip siyaset yapmakla, ideolojik patronlukla siyaset esnaflığı yapmak arasındaki o ince çizgiyi kavrayamadı, kavrayacağa da benzemiyor. Dolayısıyla nasıl ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ona bağlı bir dizi askeri ve iktisadi kurulup dağıldı, aynı şekilde 2000'lerin başında ülkedeki KİT'ler özelleştirildi. Ülkenin diğer kurumları yapısal olarak dönüştürüldü, siyasî partiler küresel düzene sorun çıkarmayacak şekilde çeşitli operasyonlarla dizayn edildi. Aynı şekilde CHP de bu küresel paradigmadan parçalanarak nasibini alıyor.
Buna sebep CHP ülkenin yekûnunu sahiplenerek siyaset üretemiyor. Siyaseti iktidarın yaptıklarına yüzeysel reaksiyonlardan ibaret. Siyasal İslamcı iktidar CHP'yi rahatça kavgaya çekebiliyor. Oysa uzun vadede CHP'ye lazım olan strateji ile muhalif toplum adına siyaset üretmek olmalıydı. Kaldı ki CHP yapısal olarak kliklerden oluşuyor ve parti içi çekişmelerin en sert olduğu parti hüviyetinde. Dolaysıyla iktidar CHP üzerinde kurduğu baskıyla hem ülkede tesis ettiği rejimi sertleştiriyor, hem de kendisine sadakat konusunda şüpheye düşen seçmenini konsolide etmiş oluyor.
Terörsüz Türkiye umuduyla masaya oturanlara sadece terörsüz Türkiye değil, aynı zamanda demokrasi olmayan bir Türkiye arzu ettiğini ima ediyor. Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet prensibi gereği CHP'yi bölmeye iktidarına uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi planlıyor.
MHP'yi iktidara verdiği destekle bitirdi. İyi Parti'yi yeni Anayasa için ikna etmesi mümkün değil. CHP'yi parçalayıp işine yarayacak bir yapıya dönüştürmesi en mantıklı olanı. Bu vetirede DEM'i de oyalıyor. Ülke siyasetindeki umumi manzara şimdilik bundan ibaret.
Siyasal yozlaşmaya paralel olarak toplumda yaşanan çürüme ve ahlaki çözülmeye dair.
Cemil Meriç'in sözüydü. "Her toplum bir kitaba dayanır." Bu kitap ya ahlaki ilkeleri ihtiva eden kutsal bir kitaptır, ya da İngilizlerin Magna Carta'sı gibi hukuki niteliği olan bir toplum sözleşmesidir. Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau'nun modern toplumların temelini oluşturan esas şeyin Toplum Sözleşmesi olduğunu belirttiği gibi. Bir de toplumların dayandığı kutsal kitapların, yasaların koyduğu kuralların gerçek hayatta neye tekabül ettiği hususun incelenmesi bahsi vardır. Yani toplumlara nizam veren yasaların da bir ruhu vardır. Bu bahiste yine Fransız düşünür Baron De Montesque'nun Kanunların Ruhu Üzerine adlı eseri okumaya değerdir. Ve tabii ki bir klasik olarak Eflatun'un Devlet'i.
Bir de XIV. Luis Le Grand'ın (Büyük Luis) söylediği "Devlet benim!" sözü var. Yani kanun koyucu benim! İşte bu söze bir tahdit koyup oluşturulan düzen bugünkü modern devlettir. Yani her şeyin kanunla, kuralla belirlendiği, hiçbir sınıfa, kişiye, zümreye imtiyaz tanınmadığı bir düzen. İşin bu kısmı ideal olanı. Ama iş o ideal kanunları, yasaları bir toplumda uygulamaya geldiğinde durum değişiyor. Ortaya politikacıların kanunların, yasaların arkasına saklanarak bir toplumu istismar etmesine, o toplumda yaşayan insanların da kendi nüfuz alanlarında politikacılar gibi ahlaksızlaşarak insanları istismar etmesine sebep olur.
Yani halktan devleti yönetme vekâleti alan politikacılar ilk iş olarak yalan konuşmaya ve hırsızlık yapmaya başlarlar. Bu şekilde hukuka dayalı toplumsal düzeni zayıflatırlar. İktidarda yapıp ettikleriyle halka kötü örnek olurlar. Kendilerini ve yakınlarını kanunların üzerinde görmeye başlarlar. Toplumun dibinde savunmasız kalan halk ise bu keyfi yapıda çürümeye başlar. İktidar yozlaştıkça idare ettiği toplumu çürütür. Bu fasit daire iktidardakilerin beden ve ruh olarak obezleşmesine aşağıdakilerin ise demiri kemiren aç farelere dönüşmesine sebep olur. İşte o aç fareler Nepal örneğinde olduğu gibi gözünü kararttığında ne Budist öğretisi, ne anayasa, ne devlet, ne iktidar, ne polis tanır. Hepsini alaşağı eder. İşte çeyrek asırlık siyasal İslamcıların yasa tanımazlıkları toplumun diğer kesimlerinin de ahlaki açıdan çürümesine sebep oldu. Bugün toplumda cinayet, hırsızlık, ahlaksızlık gırla gidiyor. Bu ahlaki çöküş bir noktadan sonra tanrıyı bile tanımaz noktaya gelir. Ve ondan sonra da Nepal'deki gibi olanlar olur.
Cuma hutbesi niyetine!
Ne kadar ilginç bir durum değil mi? İktidar devlet sistemini tüm kurumlarıyla bir örümcek ağı gibi kullanıyorlar. Başlangıçta kurbanın o ağlara takılıp çırpınmasına müsaade ediyorlar. Ağa takılan kurban çırpındıkça titreşimlerle merkezdeki örümceğe panik sinyali gönderiyor. Merkezdeki örümcek titreşimlerin şiddetinden kurbanın büyüklüğü ve ruh haliyle ilgili bilgi sahibi oluyor. Ama tarantula buna aldırmıyor, uyumaya devam ediyor. Çünkü nihayetinde yutulacak kurbanın biraz daha büyüyüp semizlemesine göz yumuluyor. Gittikçe büyüyen kurban bulaştığı ağları yırtıp kaçmaya çalıştığı fark edildiğinde ağın merkezdeki örümcek hızla harekete geçiyor. Ve ağdan kurtulmaya çalışan kurbanını yakalayıp yutuyor. Can Holding örneğinde olduğu gibi ekonomide, medyada, ticarette kurulmuş bu örümcek ağları zamanı geldiğinde kurbanlarına hiç acımıyor.
Oysa o tarantulanın yerinde ne olması lazımdı? Anayasa, ceza yasaları, kamu hukukundan, kendi vatandaşının iktisadî refahından sorumlu bir iktidar! O kanun ağına takılan suçluyu daha ilk titreşimde yakalayıp mahkemeye çıkarması lazımdı. Yasadışı kazancına el koyup gerekli işlemleri yapması gerekirdi. İşte bizdeki örümcek ağının merkezinde tarantula olduğu için kanunun yaptırım gücünü, devletin otoritesini kullanıp kendileri ve yandaşları için büyük servetlere çeviriyor. O tarantulanın yerine kanunu, mahkemeyi koyduğunuzda ise kazanan devlet dolayısıyla halkın iktisadî refahı oluyor. Öteden beri izah etmeye çalıştığımız şeyin özeti budur.
Vladimir İlyiç Lenin'e atfedilmiş bir sözdür. "Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır."
Yani bir ülkede on yıllar on yıllar sadece merkezdeki bir eylemi, ülkeyi talan etmeyi, daha doğrusu tek bir eylem diğer eylemleri öğüterek geçer. Merkezdeki bu eylem kendisini taklit eden her sözü her eylemi öğütüp sosyolojik açıdan işe yaramaz bir posaya çevirdiğinde artık o toplum başka bir aşamaya geçer.
Sonraki süreçte ise kısa bir zaman diliminde bütün o önceki taklit eylemlerden çok daha farklı bir şey olur. Ve o kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler bütün eylemlerin akışını değiştirir. Yani sosyo-politik akışa makas kırdırır. Artık toplum bambaşka bir yerdedir. Türkiye'deki toplumsal çürümenin boyutuna bakılırsa o aşamanın eşiğindeyiz. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede hiçbir şey yaşanmadı. Daha doğrusu hep aynı şeyler yaşandı. Şimdi bu kalkerleşmiş yapının tümden çöküp kısa zamanda çok daha farklı şeylerin yaşanma zamanı.
Günümüzde dünyada olup biten şeylere karşı herhangi bir hattı müdafaa yapamıyoruz. Çünkü ortada müdafaa edilecek bir hat mevcut değildir. Sathı müdafaa da yapamıyoruz. Çünkü o sathın içinde NATO üsleri ve Kanadalı altın şirketlerinin bilumum maden ocakları mevcuttur. Binaenaleyh hiç kimseye karşı bir harp açma ve onunla harp etme durumunda değiliz. Bu durumda ortaya Filistinliler gibi nefsi müdafaa etme hali çıkıyor. Yani Müslümanlar olarak Gazze'de olduğu gibi sadece nefsi müdafaa etme durumundayız. İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla Gazze'de Siyonistlerce katledilen Filistinlilere hiçbir şatta yardım edemiyoruz. Büyük bir acizlik içinde ve de utançla yaşamaya devam ediyoruz. Bu bahiste söylediğimiz sözlerin bu ülkedeki ekâbir takımının indinde zerre miskal bir kıymeti harbiyesi yok. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcı iktidara karşı söz söyleyecek, onların keyfi icraatlarını eleştirecek, onları protesto edecek cesareti de kaybetmek üzereyiz. Zira onlar kendilerini ülkenin mutlak sahibi görme mesabesindeler. Bu durumda Müslüman ahalinin her seçim zamanında maslahat olarak verdiği siyasî vekâlet tümden zayi olmuş durumda. Dediğim gibi geriye sadece insanın onuruna, şerefine, fiziksel varlığına müdahale edildiğinde verdiği reaksiyon olarak sadece nefsi müdafaa kalıyor. İktidarın kuyruğuna takılmış eşhas tarafından zekâmıza hakaret edildiğinde, onurumuza dokunulduğunda, bize kastedildiğinde nefsi müdafaada bulunuyoruz. Bu da hukukta insanın kendini savunma yönteminin en güdüsel halidir. Kısacası Siyonist barbarlığın küresel sistemi esir aldığı bir dünyada, siyasal İslamcıların ülkeyi mutlak otoriteyle yönettiği bir zamanda çaresizce nefsi müdafaa etme durumundayız.
Ekonominin kötüsü yoktur aslında. Sadece bir ülke ekonomisinde istatistiki anlamda yaşam koşulları kötüleşmiş insanların çoğunluğu söz konusudur. Ekonomiyi kötü kılan esas şey iktidarların o ülkede üretilen mal ve hizmetlerin milli gelir dağılımı üzerinden adil bir şekilde paylaşılmıyor oluşudur. Bu açıdan bakıldığında iktidara eklemlenmiş dar bir kesimin ekonomisi gayet iyidir. Ama iktidarın dışında kalan geniş halk kitlelerinin - asgari ücretle çalışan işçilerin, emeklilerin, çiftçilerin - ekonomisi gelir düzeyi bakımından açlık sınırının altındadır.
Türkiye'de ekonominin kötü yönetiliyor olmasının yan ısıra yapısal olarak da Türk ekonomisi sorunludur. Türkiye'nin sanayisi teknolojik açıdan kendisini yenileyemediği için felçlidir. Tarım ve hayvancılığı bitme noktasına gelmiştir. Ülkedeki hukuk sistemi siyasallaştığından yabancı yatırımcı için Türkiye hayli riskli bir yerdir. Buraya kadar işin görünen kısmı, bu işin bir de görünmeyen kısmı var.
Uzmanlara göre ülkedeki yaklaşık 800 milyar dolarlık yatırımın 200 milyar doları siyaset bürokrasisi tarafından çalınmış. Ve İngiltere'de emlak, Katar, Malezya ve Singapur'daki banka hesaplarına yatırılmış. Bu devasa para yabancı sermaye adı altında Türkiye'deki mali sistemde aklanmaya çalışılıyor. Dünyadaki uyuşturucudan, yasadışı bahisten, silah ve petrol kaçakçılığından elde edilen kara paranın en rahat mali sisteme sokulabildiği ülke Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye'de kara para aklamaktan kaynaklanan ayrı bir enflasyon mevcuttur.
Yani ülkede üretilen mal ve hizmetlerin 86 milyon nüfusa arzıyla ortaya bir fiyat çıkıyor. Ama piyasada Merkez Bankasının sürdüğü paradan çok daha fazlası var. Bu durumda senin hukuk içinde kazandığın paranın değeri düşüyor. Çünkü gayrimeşrudan para kazanan da senin talip olduğun otomobile, daireye, mala, hizmete talip. Kısacası Türkiye'deki ekonominin kötü oluşu siyaset kurumunun sistemi istismarıyla alakalıdır. Daha ekonominin yapısal meselelerine gelemeden ekonomi sulandırılıyor. Dışarıdan anormal miktarda kara para sisteme giriyor ve 85 milyon insanın iktisadî hukukunu sulandırıyor. Üretim, planlama, ekonomiyi dünyadaki değişime göre dönüştürme gibi bir dertleri yok. Bunlar özünde aç gözlü Anadolu çolphanları. İçeride yapılacak üretimi ve ekonominin meşruiyetini korumak yerine dışarıdan gelen kara parayı sisteme sokup vatandaşlarını refahını mafya ile talan etmeyi devlet yönetmek zanneden çolphanlar bunlar.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Şimdi gül gibi bir davamız daha oldu! Açan kişi; Muhammed Ali Fatih Erbakan! İsme bakıyorsun; ağır siklet boks şampiyonu gibi başlıyor. 200 şehir fethetmiş padişah gibi devam ediyor. Ve yüksek mühendis ve mücahit Erbakan gibi de bitiriyor. Bir yanıyla Şehzade oğlan gibi. Yani Osmanlı devri olsaydı benim kelle gitmişti. "Tiz elden kellesi vurula!" Nereden nereye geldik! MGV için çay ambarlarında aç susuz çay toplamaktan, Şevki Yılmaz mitingi için pankart yazmaktan, Ulucami aclusundaki gösteride polis copuyla parmağı kırılmaktan, Uludağ Üniversitesi mescidi önünde dört yıl bildiri dağıtmaktan vs. bu günlere. Demek ki başımızdan Milli Görüş geçiyor.
Ne demişiz Fatih Erbakan'a! Saadet Partisi'nin genel merkezini çaldın. Parti Milli Görüşçülerindir, babasının oğlu diye geçinenlerin değil. Bu kafayla gidersen ileride seni çok fena edecekler. Böğürtünü her yerden duyacağız. Bizde köpeğin hatırı olmasa da köpeğin sahibinin hatırı var, demiştik. Belli ki Fatih bunu nefis yapmış. Ya da partiden çaldıkları suyunu çekti, para lazım ona. Yani avukat vekaletinin üçte birini istiyor Fatih! Bu yazılar, açılan davalar ileride siyaset yapılırken bazı karakterlerin ve karaktersizlerin teşhisinde belge olarak arşivlerde yerini alacaktır. Kimse boş sözle siyasetten rol kapmaya çalışmasın. Bu iktidarla ve Milli Görüş hareketine tebelleş olmuş sahtekârlarla dava sürtüşmeleriniz esas alınacaktır.
Bu itibarla, daha önceki hukuk davalarımızda bize yardımcı olmuş arkadaşları dışarıda tutarak, durumu müsait olanların işin maddi kısmında Av. Veysel İlhan ile irtibat kurmalarını istirham ediyorum. Biz bu ülkede onurlu insanlar, feraset ehli Müslümanlar ve de talana bulaşmamış Milli Görüşçüler olarak duruşumuzun bedelini ödemeye razıyız. Bu ülkede Müslüman olmanın çilesi bizim zorumuza gitmiyor. Zorlarına gidenler düşünsün. Şöyle de düşünebiliriz. Rahmetli Erbakan'ın hayırsız bir evladı vardı, yolsuz kaldı, ona ufak bir teberrüde bulunuyoruz. Dedik ya ol şeyin hatırı olmayabilir ama sahibinin hala hatırı var bizde.
"Devleti size tanıtacağız!" diyor bazı Falanjistler sosyal medyada! "Devleti size tanıtacağız!" Nemrut'un itaat bekleyen balbalları gibi. Kan içme vakti gelmiş III. Vlad gibi konuşuyor. "Devleti size tanıtacağız!" Aslında Falanjist'in burada devlet dediği şey kollektif bir hukukun üzerine inşa edilmiş üesses bir düzen değil. Falanjistin kafasındaki devlet bir tür Drakula keyfiyeti. İçinde Kurtlar İmparatorluğu var. Üretime çöreklenmiş mafya düzeni var. Hırsız, yalancı politikacılar var. Cemaat tarikat zırcahilleri var. Halkın sağlığına tarımına göz dikmiş küresel işbirlikçileri var. Ama o devlette herkesi bağlayan anayasa yok, alt kanunlar yok. Bağımsız yargı yok, bağımsız medya yok, özerk akademi yok. İktidarı denetleyen meclis yok. Devletin diğer bağımsız kurumları yok. Falanjistin bize tanıtmayı düşündüğü devlette tek adam hariç kimsenin söz hakkı yok. Muhalif partilere yer yok. Ama eşkıya ile müzakereye yer var. O devlette insan olana yer yok, katillere, tecavüzcülere, iktidar yalakalarına, meczuplara, cahillere, muhterislere yer var. Bu kindar Falanjist'i önce bir hukukla tanıştırmak lazım. Sonra hayatın uyulması gereken basit ahlak yasalarıyla tanıştırmak lazım. Bu aşağılık Falanjist şarlatana şartlar oluştuğunda her insanın İmam Rabbani ile İblis aleyhillane arasındaki bütün makamlara çıkabilecek bir varlık olduğunu, hatta sizdeki Allahsızlık ve imansızlık düzeyini solda sıfır bırakacak birçok insanın var olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Asıl biz sizin devletin kurumlarının, kanunların arkasına saklanarak yaptığınız çeyrek asırlık hırsızlığı, arsızlığı hukukla tanıştıracağız. Size hukuk nedir, mahkeme nedir, bir ülkede iktidar olmak size her şeyi yapma ve söyleme hakkını vermediğini öğreteceğiz. Artı asıl biz size devlet ve hukuk denilen soğukluğu öğreteceğiz.
AKP iktidarı devrinde CHP'nin başına gelenler hakkında;
Nasıl ki sosyolojide "Katı olan her şey buharlaşıyor!" kuralı var, aynı şekilde günümüzde Sovyetik olan her şey de parçalanıyor, prensibi geçerli. Yani geçen yüzyılın imparatorluklar sonrası ölçekli yapıları, ideolojik katılığı olan her şeyi dünyadaki küresel sistem kendi kavramlarıyla, yöntemleriyle öğütüp tuzla buz ediyor. Kuşkusuz CHP Türk siyasetinde hâlâ en katı ideolojik yapıya sahip bir parti durumunda. CHP ülke ile ilgili köklü meselelerin çözümüne dair siyasi vizyona sahip olmaktan ziyade ülkeye ideolojik patronluk yapma eğiliminde olmuştur hep. Eh haliyle günümüz dünyasının sosyo-politik gerçekleri bu türden bir siyasî hergeleliğe müsaade etmiyor. CHP, ülkenin meselelerini sahiplenip siyaset yapmakla, ideolojik patronlukla siyaset esnaflığı yapmak arasındaki o ince çizgiyi kavrayamadı, kavrayacağa da benzemiyor. Dolayısıyla nasıl ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ona bağlı bir dizi askeri ve iktisadi kurulup dağıldı, aynı şekilde 2000'lerin başında ülkedeki KİT'ler özelleştirildi. Ülkenin diğer kurumları yapısal olarak dönüştürüldü, siyasî partiler küresel düzene sorun çıkarmayacak şekilde çeşitli operasyonlarla dizayn edildi. Aynı şekilde CHP de bu küresel paradigmadan parçalanarak nasibini alıyor.
Buna sebep CHP ülkenin yekûnunu sahiplenerek siyaset üretemiyor. Siyaseti iktidarın yaptıklarına yüzeysel reaksiyonlardan ibaret. Siyasal İslamcı iktidar CHP'yi rahatça kavgaya çekebiliyor. Oysa uzun vadede CHP'ye lazım olan strateji ile muhalif toplum adına siyaset üretmek olmalıydı. Kaldı ki CHP yapısal olarak kliklerden oluşuyor ve parti içi çekişmelerin en sert olduğu parti hüviyetinde. Dolaysıyla iktidar CHP üzerinde kurduğu baskıyla hem ülkede tesis ettiği rejimi sertleştiriyor, hem de kendisine sadakat konusunda şüpheye düşen seçmenini konsolide etmiş oluyor.
Terörsüz Türkiye umuduyla masaya oturanlara sadece terörsüz Türkiye değil, aynı zamanda demokrasi olmayan bir Türkiye arzu ettiğini ima ediyor. Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet prensibi gereği CHP'yi bölmeye iktidarına uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi planlıyor.
MHP'yi iktidara verdiği destekle bitirdi. İyi Parti'yi yeni Anayasa için ikna etmesi mümkün değil. CHP'yi parçalayıp işine yarayacak bir yapıya dönüştürmesi en mantıklı olanı. Bu vetirede DEM'i de oyalıyor. Ülke siyasetindeki umumi manzara şimdilik bundan ibaret.
Siyasal yozlaşmaya paralel olarak toplumda yaşanan çürüme ve ahlaki çözülmeye dair.
Cemil Meriç'in sözüydü. "Her toplum bir kitaba dayanır." Bu kitap ya ahlaki ilkeleri ihtiva eden kutsal bir kitaptır, ya da İngilizlerin Magna Carta'sı gibi hukuki niteliği olan bir toplum sözleşmesidir. Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau'nun modern toplumların temelini oluşturan esas şeyin Toplum Sözleşmesi olduğunu belirttiği gibi. Bir de toplumların dayandığı kutsal kitapların, yasaların koyduğu kuralların gerçek hayatta neye tekabül ettiği hususun incelenmesi bahsi vardır. Yani toplumlara nizam veren yasaların da bir ruhu vardır. Bu bahiste yine Fransız düşünür Baron De Montesque'nun Kanunların Ruhu Üzerine adlı eseri okumaya değerdir. Ve tabii ki bir klasik olarak Eflatun'un Devlet'i.
Bir de XIV. Luis Le Grand'ın (Büyük Luis) söylediği "Devlet benim!" sözü var. Yani kanun koyucu benim! İşte bu söze bir tahdit koyup oluşturulan düzen bugünkü modern devlettir. Yani her şeyin kanunla, kuralla belirlendiği, hiçbir sınıfa, kişiye, zümreye imtiyaz tanınmadığı bir düzen. İşin bu kısmı ideal olanı. Ama iş o ideal kanunları, yasaları bir toplumda uygulamaya geldiğinde durum değişiyor. Ortaya politikacıların kanunların, yasaların arkasına saklanarak bir toplumu istismar etmesine, o toplumda yaşayan insanların da kendi nüfuz alanlarında politikacılar gibi ahlaksızlaşarak insanları istismar etmesine sebep olur.
Yani halktan devleti yönetme vekâleti alan politikacılar ilk iş olarak yalan konuşmaya ve hırsızlık yapmaya başlarlar. Bu şekilde hukuka dayalı toplumsal düzeni zayıflatırlar. İktidarda yapıp ettikleriyle halka kötü örnek olurlar. Kendilerini ve yakınlarını kanunların üzerinde görmeye başlarlar. Toplumun dibinde savunmasız kalan halk ise bu keyfi yapıda çürümeye başlar. İktidar yozlaştıkça idare ettiği toplumu çürütür. Bu fasit daire iktidardakilerin beden ve ruh olarak obezleşmesine aşağıdakilerin ise demiri kemiren aç farelere dönüşmesine sebep olur. İşte o aç fareler Nepal örneğinde olduğu gibi gözünü kararttığında ne Budist öğretisi, ne anayasa, ne devlet, ne iktidar, ne polis tanır. Hepsini alaşağı eder. İşte çeyrek asırlık siyasal İslamcıların yasa tanımazlıkları toplumun diğer kesimlerinin de ahlaki açıdan çürümesine sebep oldu. Bugün toplumda cinayet, hırsızlık, ahlaksızlık gırla gidiyor. Bu ahlaki çöküş bir noktadan sonra tanrıyı bile tanımaz noktaya gelir. Ve ondan sonra da Nepal'deki gibi olanlar olur.
Cuma hutbesi niyetine!
Ne kadar ilginç bir durum değil mi? İktidar devlet sistemini tüm kurumlarıyla bir örümcek ağı gibi kullanıyorlar. Başlangıçta kurbanın o ağlara takılıp çırpınmasına müsaade ediyorlar. Ağa takılan kurban çırpındıkça titreşimlerle merkezdeki örümceğe panik sinyali gönderiyor. Merkezdeki örümcek titreşimlerin şiddetinden kurbanın büyüklüğü ve ruh haliyle ilgili bilgi sahibi oluyor. Ama tarantula buna aldırmıyor, uyumaya devam ediyor. Çünkü nihayetinde yutulacak kurbanın biraz daha büyüyüp semizlemesine göz yumuluyor. Gittikçe büyüyen kurban bulaştığı ağları yırtıp kaçmaya çalıştığı fark edildiğinde ağın merkezdeki örümcek hızla harekete geçiyor. Ve ağdan kurtulmaya çalışan kurbanını yakalayıp yutuyor. Can Holding örneğinde olduğu gibi ekonomide, medyada, ticarette kurulmuş bu örümcek ağları zamanı geldiğinde kurbanlarına hiç acımıyor.
Oysa o tarantulanın yerinde ne olması lazımdı? Anayasa, ceza yasaları, kamu hukukundan, kendi vatandaşının iktisadî refahından sorumlu bir iktidar! O kanun ağına takılan suçluyu daha ilk titreşimde yakalayıp mahkemeye çıkarması lazımdı. Yasadışı kazancına el koyup gerekli işlemleri yapması gerekirdi. İşte bizdeki örümcek ağının merkezinde tarantula olduğu için kanunun yaptırım gücünü, devletin otoritesini kullanıp kendileri ve yandaşları için büyük servetlere çeviriyor. O tarantulanın yerine kanunu, mahkemeyi koyduğunuzda ise kazanan devlet dolayısıyla halkın iktisadî refahı oluyor. Öteden beri izah etmeye çalıştığımız şeyin özeti budur.
Vladimir İlyiç Lenin'e atfedilmiş bir sözdür. "Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır."
Yani bir ülkede on yıllar on yıllar sadece merkezdeki bir eylemi, ülkeyi talan etmeyi, daha doğrusu tek bir eylem diğer eylemleri öğüterek geçer. Merkezdeki bu eylem kendisini taklit eden her sözü her eylemi öğütüp sosyolojik açıdan işe yaramaz bir posaya çevirdiğinde artık o toplum başka bir aşamaya geçer.
Sonraki süreçte ise kısa bir zaman diliminde bütün o önceki taklit eylemlerden çok daha farklı bir şey olur. Ve o kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler bütün eylemlerin akışını değiştirir. Yani sosyo-politik akışa makas kırdırır. Artık toplum bambaşka bir yerdedir. Türkiye'deki toplumsal çürümenin boyutuna bakılırsa o aşamanın eşiğindeyiz. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede hiçbir şey yaşanmadı. Daha doğrusu hep aynı şeyler yaşandı. Şimdi bu kalkerleşmiş yapının tümden çöküp kısa zamanda çok daha farklı şeylerin yaşanma zamanı.
Günümüzde dünyada olup biten şeylere karşı herhangi bir hattı müdafaa yapamıyoruz. Çünkü ortada müdafaa edilecek bir hat mevcut değildir. Sathı müdafaa da yapamıyoruz. Çünkü o sathın içinde NATO üsleri ve Kanadalı altın şirketlerinin bilumum maden ocakları mevcuttur. Binaenaleyh hiç kimseye karşı bir harp açma ve onunla harp etme durumunda değiliz. Bu durumda ortaya Filistinliler gibi nefsi müdafaa etme hali çıkıyor. Yani Müslümanlar olarak Gazze'de olduğu gibi sadece nefsi müdafaa etme durumundayız. İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla Gazze'de Siyonistlerce katledilen Filistinlilere hiçbir şatta yardım edemiyoruz. Büyük bir acizlik içinde ve de utançla yaşamaya devam ediyoruz. Bu bahiste söylediğimiz sözlerin bu ülkedeki ekâbir takımının indinde zerre miskal bir kıymeti harbiyesi yok. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcı iktidara karşı söz söyleyecek, onların keyfi icraatlarını eleştirecek, onları protesto edecek cesareti de kaybetmek üzereyiz. Zira onlar kendilerini ülkenin mutlak sahibi görme mesabesindeler. Bu durumda Müslüman ahalinin her seçim zamanında maslahat olarak verdiği siyasî vekâlet tümden zayi olmuş durumda. Dediğim gibi geriye sadece insanın onuruna, şerefine, fiziksel varlığına müdahale edildiğinde verdiği reaksiyon olarak sadece nefsi müdafaa kalıyor. İktidarın kuyruğuna takılmış eşhas tarafından zekâmıza hakaret edildiğinde, onurumuza dokunulduğunda, bize kastedildiğinde nefsi müdafaada bulunuyoruz. Bu da hukukta insanın kendini savunma yönteminin en güdüsel halidir. Kısacası Siyonist barbarlığın küresel sistemi esir aldığı bir dünyada, siyasal İslamcıların ülkeyi mutlak otoriteyle yönettiği bir zamanda çaresizce nefsi müdafaa etme durumundayız.
Ekonominin kötüsü yoktur aslında. Sadece bir ülke ekonomisinde istatistiki anlamda yaşam koşulları kötüleşmiş insanların çoğunluğu söz konusudur. Ekonomiyi kötü kılan esas şey iktidarların o ülkede üretilen mal ve hizmetlerin milli gelir dağılımı üzerinden adil bir şekilde paylaşılmıyor oluşudur. Bu açıdan bakıldığında iktidara eklemlenmiş dar bir kesimin ekonomisi gayet iyidir. Ama iktidarın dışında kalan geniş halk kitlelerinin - asgari ücretle çalışan işçilerin, emeklilerin, çiftçilerin - ekonomisi gelir düzeyi bakımından açlık sınırının altındadır.
Türkiye'de ekonominin kötü yönetiliyor olmasının yan ısıra yapısal olarak da Türk ekonomisi sorunludur. Türkiye'nin sanayisi teknolojik açıdan kendisini yenileyemediği için felçlidir. Tarım ve hayvancılığı bitme noktasına gelmiştir. Ülkedeki hukuk sistemi siyasallaştığından yabancı yatırımcı için Türkiye hayli riskli bir yerdir. Buraya kadar işin görünen kısmı, bu işin bir de görünmeyen kısmı var.
Uzmanlara göre ülkedeki yaklaşık 800 milyar dolarlık yatırımın 200 milyar doları siyaset bürokrasisi tarafından çalınmış. Ve İngiltere'de emlak, Katar, Malezya ve Singapur'daki banka hesaplarına yatırılmış. Bu devasa para yabancı sermaye adı altında Türkiye'deki mali sistemde aklanmaya çalışılıyor. Dünyadaki uyuşturucudan, yasadışı bahisten, silah ve petrol kaçakçılığından elde edilen kara paranın en rahat mali sisteme sokulabildiği ülke Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye'de kara para aklamaktan kaynaklanan ayrı bir enflasyon mevcuttur.
Yani ülkede üretilen mal ve hizmetlerin 86 milyon nüfusa arzıyla ortaya bir fiyat çıkıyor. Ama piyasada Merkez Bankasının sürdüğü paradan çok daha fazlası var. Bu durumda senin hukuk içinde kazandığın paranın değeri düşüyor. Çünkü gayrimeşrudan para kazanan da senin talip olduğun otomobile, daireye, mala, hizmete talip. Kısacası Türkiye'deki ekonominin kötü oluşu siyaset kurumunun sistemi istismarıyla alakalıdır. Daha ekonominin yapısal meselelerine gelemeden ekonomi sulandırılıyor. Dışarıdan anormal miktarda kara para sisteme giriyor ve 85 milyon insanın iktisadî hukukunu sulandırıyor. Üretim, planlama, ekonomiyi dünyadaki değişime göre dönüştürme gibi bir dertleri yok. Bunlar özünde aç gözlü Anadolu çolphanları. İçeride yapılacak üretimi ve ekonominin meşruiyetini korumak yerine dışarıdan gelen kara parayı sisteme sokup vatandaşlarını refahını mafya ile talan etmeyi devlet yönetmek zanneden çolphanlar bunlar.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
18 Eylül 2025 Perşembe
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 101
Ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın sözleri, icraatları ilgi alanıma girmiyor. Ama Nürenberg mahkemeleri, Nazi dönemi uygulamaları, Adolf Hitler ve Josef Stalin'in hayatı ilgi alanıma giriyor.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.
Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!
Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!
Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!
Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.
Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.
Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!
Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!
Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!
Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.
Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)