Ben tam Mahmut Arıkan Bey sözü neden Yavuz Ağıralioğlu kadar dinlenilir kılamıyor, neden iktidarın belirlediği gündemin sığlığında kayboluyor, anaakım medyada artık neden eskisi kadar diksiyonu düzgün cümle kuramıyor, Soğuk Savaş dönemi Türkiye'sinde inşa edilmiş Milli Görüş Hareketi, esas liderinin vefatıyla, bazı talebelerinin de tam teşekküllü Siyonizm neferine dönüşmesiyle, paradigma iflas mı etti? Çünkü memlekette artık komünizm tehlikesi yok, Soğuk Savaş döneminin şartlarında da değiliz, diye düşünürken;
Yani sağdan bakınca soldan bakınca elde var Mahmut Arıkan! Onun da bir ciğerciye gidişi var, 40 yıllık Milli Görüşçü'nün bile ciğerleri dağlanır azizim.
Ya bu ülkede gördüğüm garip bir şey var. Bu ülkede makamlar bir meseleye çözüm bulmak için değil, o makamı ele geçirenin çocukluğundan, gençliğinden kalmış eksikliğini gidermek için var. Yani adam Sadet Partisi'ne genel başkan olmasının nedeni partiyi meclise sokmak, ülkede sözü dinlenir ciddi bir parti hüviyetine büründürmek, ülke meselelerinin çözümüne ilişkin faklı zaviyeler sunmak değil de şöyle bir gece vakti tam teşekküllü bir ciğercide mükellef bir sofrada ciğer yemekmiş. Uzaylılar ciğerciyi basmış. Adam koskoca Amerika başkanı ama Mc Donalds'ta burger yemeye öyle gitmiyor meselâ.
Demek ki kazara ol saraya kurulsak Romalılar gibi gırtlağımıza kaz tüyü salıp yediklerimizi kusacağız ki daha çok yiyebilelim. Hey be yiğidim, nereden nereye?
Filistin'i, Gazze'yi, Kudüs'ü kurtarmak için yola çıktık ama soluğu ciğercide aldık.
Siyonistlere karşı tek başına psikolojik harp eden Engin Ataman'ı aradınız mı? Bu davaya sinerji verecek hiçbir şeyi akıl edemiyorsunuz? Hazır ciğercideyken ara adamı. Ona "Engin abi ben bir Milli Görüşçüyüm, Siyonistlere mal taşıyan gemilere mani olamıyorum ama en azından sana ciğer ısmarlayabilirim." deseydin bari.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya dağılıyor, onun yerine bambaşka bir dünya kuruluyor, demiştik.
Türkiye o eski dünyanın en kritik birkaç ülkesinden biriydi; NATO üyesi bir ülkeydi ama NATO üyesi değilmiş gibi başına buyruk davranıyordu.
Avrupa Birliği'ne üye değil, olmaya çalışıyordu ama Avrupa'nın ekonomik anlamda en rahat sömürdüğü bir ülkeydi.
Aynı durum Amerika ile askeri açıdan geçerliydi. Amerika'nın Türkiye'de askeri üsleri mevcuttu ama sanki onlar yokmuş gibi egemenlik, hakimiyet nutukları atılıyordu.
Ama artık bu eski düzen dağılıyor. Daha doğrusu Avrupa Amerika'nın askeri işgalinden peyderpey kurtuluyor. Çünkü bu durumun Amerika'ya iktisadi anlamda maaliyeti çok yüksekti.
Soğuk Savaş döneminden kalma kurumlar gözlerimizin önünde parçalanıyor. Yani normalde birinin bir şey söylemesi gerekirdi, değil mi? Türkiye'nin bu değişimdeki tavrı ilkesel olarak şu yöndedir. Bu köklü değişim arzu ettiğimiz şekilde gelişmez, bizim umduğumuz şartlar olmazsa biz de şöyle bir tavır alırız. Dünyada ölçekli bir olay, değişim vs. olduğunda 90 milyon Türk insanının adına gayet senyör bir lisan ile bir şeyler söylemeniz icap eder. Bunlarda öyle bir şey yok. Sanki Türkiye diye bir ülke yok. Ya da Amerika ile ters düşmekten ve iktidardan gitmekten korkuyorlar.
Amerika ile yine dost kalmaya devam mı ederiz? Olmadı eski asker arkadaşımız Almanlara mı döneriz. Bizi bunca yıl hakir görmüş Avrupa'ya Yiğidim Trup tepeden dalar biz hayalarından mı sıkarız, cevabı verilmesi gereken bir sürü soru var. Mizansen de olsa bir gazeteciye sordurtup insan üç beş cümle kelâm eder. Bizimkilerde öyle bir şey yok! Hâlâ İsmet İnönü'nün "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır." dış politika sathında seyrediyorlar. Ama bugünkü dünya İsmet İnönü'nün o sözü ettiği uyuşuk dünya değil ki.
Türkiye Soğuk Savaş döneminin dar kalıplı politikacılarının elinde esir bugün. Soruyu şöyle soralım. Dünyadaki bütün siyasî, askeri, iktisadî dengelerin Grönland adası yüzünden altüst olduğunu, bu belirsizlikte Türkiye'nin şimdiden dış politikada bir rota belirlemesi gerektiğini Bahçeli'ye nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onun öyle bir derdi, endişesi olur mu? Bu çağda modern bir ülkeyi Çin masallarıyla uyutmanın bedeli herkes için çok ağır olur.
Yani belki siz anlamak istemiyorsunuz ama bu ülke bir an önce ölmenizi ve ülkenin esaretten kurtulmasını, kurumların eski saygın düzenine dönmesini, liyakat ve ehliyetle toplumun yeniden güçlenmesini, sizin adınızın her şeyden silinmesini istiyor.
Dinin, kuru ahlakçılığın, kanunun hiçbir işe yaramadığı, ruhundaki acıya hiçbir modern prospektüsün çare olamadığı böylesi dönemlerde insan geçmişte bıraktıklarına döner. Toplumlar da böyledir. O kadar hızlı koştuk ki, ruhumuz geride kaldı. Az şurada oturup onun bize yetişmesini bekleyelim.
Bıktı, bu toplum yarım akıllı politikacıların günaşırı azarından, korkutmasından bıktı, usandı. Kendisini oyalayacak bir çıkış yolu arıyor artık. Kalandar Gecesi kutlamaları yapıldı, bölük pörçük. Kutlamayı cimere şikâyet eden öküzler olmuş memlekette. Çıngıraklı yaban adamından ürkmüş galiba. Ne kadar özgüveni düşük, lokal mistik, takıntılı, korkak, şizoid, insani alışverişi donmuş bir insan türü türetti bu topraklar.
Bu mutant manyaklar yüzünden toplum psikolojik açıdan deşarj olamıyor. Rakamlarla korkutulmuş bir toplum, gülüp eğlenemiyor. İşte bu donukluğu biraz eritme adına Uzungöl Kış Festivali makul görünüyordu. Ta ki, onun siyasal İslamcı nefesi değip Angur Festivaline dönüşüne kadar.
Bu türden organizasyonlarda belediyelerin, bilhassa Trabzon belediyelerinin, yerli sanatkarları sahneye bedava çıkarma, onun parasını iç etme, ona sadece şöhretini pekiştirme fırsatı verme ama dışarıdan getirdiği üçüncü sınıf sanatçılara keseyi açma aymazlığı var. Ve bu bir değil, iki değil, üç değil, dört değil. Her festival öncesinde Trabzonlu sanatçılara emrivaki yapma aymazlığı klasik oldu Karadeniz festivallerinde. Herkese para verir Trabzonlu belediyeler, kendi sanatkârını insandan saymaz!
Trabzon belediyesi yaptığı her işte 3. sınıf malzeme 4. sınıf işçilik kullanır. 3 farklı aracı o işten yer, doyar, geriye kalan da esas işi yapan emekçinin karşılığı olur. Şimdi aynı anlayışı bu festivalde yapmış Trabzon belediye şeysi. Adam her halükârda mutlu!
Çünkü Hopeşra'ya muhtarlık yapamayacak adam Trabzon'u yönetiyor. Daha ne olsun.
Organizasyon Trabzonspor'un Akyazı'daki derbi maçı gibi. Girersin ama çıkamazsın. Bu türden organizasyonların tek çözümü toplu ulaşım. Uzungöl'e inen tren ulaşım bakanının eseri. Etrafta inekler otluyor, İsviçre Alpleri gibi.
İnsanın bu modern hayata karşı biraz Hopşeralı olması, oynaması, eğlenmesi, içindeki kurtları dökmesi ruh sağlığı açısından iyidir ama bunu kendi sanatkarını kandırarak, çok kötü bir organizasyonla yapıp sifonu çekmeyi unutmuş bir çocuk gibi mutluluk pozları veriyor olmak utanç verici.
Trabzon'da İspanyolca bilen tek kişi yok. Ama İspanyol şarkıcı davet ettiler festivale. Ne kadar para ödediler o kadına? Fadime Halaya ödeme yapamıyorlar, sebebi belediyenin parası yok! İspanyol hatuna para var. Artık arada nasıl bir trafik dönüyorsa.
Ezcümle muhafazakar İslamcıların dini, imanı paradır. İnsan emeğine zerre saygıları olmaz. Her işte mutlak kazançlarına bakarlar. Ve dikkat edin dışkısını yeni düşürmüş sokak şeyi gibi de en mutlu onlardır.
Dünya Siyonizm'i Gazze'de uyguladığı soykırımla uluslararası hukuku çökertti. Bu sahipsiz ortamda Amerika Çin ve Rusya'ya karşı güvenliğini tahkim etmek için gözünü Grönland'a çevirdi. Danimarka üzerinden Avrupa Birliği'ni tehdit etti. Avrupa Birliği ise Amerika'nın bu ergen tehdidi karşısında Danimarka'nın arkasında durdu. Ve Amerika ile Avrupa Birliği arasındaki siyasî ve ekonomik ilişki geri dönüşü olmayacak bir şekilde ayrıştı.
Avrupa Birliği için Donald Trump özelinde Amerika'nın buyurgan tavrı öngörülemez, geleneksel Avrupa için rahatsız edici ve kaygı verici bir boyuttaydı. Bu ayrışma Kanada'nın, İngiltere'nin ve Fransa'nın yönünü Çin'e dönmesine sebep oldu. Bu kritik kopuşla Rusya'nın Ukrayna'da eli epeyce rahatladı. Çin adeta Avrupalı şirketlerin istilasına uğradı. Çin Avrupa Birliği ülkelerinin ilişkileri geliştirme trendine ekonomik açıdan yaklaşıyor. İlginçtir hiçbir ülkeyi siyasî partner olarak görmüyor.
Kısacası Avrupa Birliği II. Dünya Savaşı sonrasında ilk kez Amerika'nın domine ettiği dünyada kendi politik gerçekliğiyle yüzleşiyor. Amerika'nın himayesi olmadan askeri ve iktisadî açıdan ayakta kalmanın yollarını arıyor. Amerika'nın Soğuk Savaş döneminde yürüttüğü abartılı siyasî propagandanın iç yüzüyle yüzleşiyor.
Amerika bu şımarıklıkla giderse, dünyadaki diğer devletleri hakir gören, onların içişlerine karışan tavrına devam ederse, diğer ülkelerle ilişkilerinde saygıyı ve karşılıklı büyümeyi esas alan Çin küresel düzenin yeni patronu olacak. Zaten Amerika Latin Amerika ve Ortadoğu'da küstah ve saldırgan tavrıyla, Siyonistlere verdiği destekle dünyanın geri kalan tarafından terk ediliyor. Dünyanın en büyük gücü küresel ölçekte kendisini marjinalleştiriyor. Bu gidişle daha da gerileyecek ve kendi kıtasına hapsolmuş iç meselelerine gömüşmüş hasta bir ülkeye dönüşecek.
Amerikan adalet bakanlığınca ortaya saçılan Epstein dosyaları ile ilgili olarak...
Daha önce Julian Assange'ın sızdırdığı Wikilieaks belgelerinden daha önemli değiller.
Julian Assange'ın sızdırdığı Wilileaks belgelerinde Amerikan askerilerinin Irak'ta sivilleri planlı olarak öldürdüğünü gösteriyordu. Diğeri ise dünya politik elitinin aralarındaki ayak oyunlarına dair bir sürü magazinel zırıltıydı.
Aslında açıklanan Epstein dosyalarında da yeni bir şey yok. Küresel elitlerin sapıklıkta ulaştığı son noktanın bir sürü belge ile sulandırılmış hali.
Batı medeniyeti zaten açık bir porno toplumuydu. Porno endüstrisinde bütün bunlar alenen yapılıyordu. Burada esas mesele bu sektörün dünya Siyonizm'i için seferber edilmiş olmasıdır.
Başka bir açıdan bakıldığında ise Batı medeniyetinin ahlaksızlığı daha bir ayan oluyor. Pandemi heyulası yıllarında dünyayı bir korku hapishanesine çevirmişlerdi.
Aslında Batı medeniyetinin ne olduğunu, maskesinin altındaki karanlık yüzü o vetirede görmüştük.
Ardından Siyonistlerin Gazze'de yaptıkları soykırıma destek veren Avrupa ve Amerika'nın ve de onların katliamlarına sessiz kalarak bölgedeki uşaklarının ne denli barbar olduklarını bir kez daha göstermişlerdi.
Aslında bugün dünya; Gazze'de uluslararası hukukun ve insanlığın vicdanının bitişinin lanetini yaşıyor bir nevi. Hakeza aynı şeyi Ukrayna'da yapmışlardı.
Şimdi hiçbir ahlaki gerekçeleri olmadan aynı şeyi İran'a karşı yapmayı planlıyorlar.
Yalnız Amerikan'ın küresel hegemonyası büyük bir gürültüyle çöküyor. Bu çöküş Avrupa denen lanetli kıtayı da birlikte dibe çekiyor. Tıpkı Roma İmparatorluğu gibi Amerika da ilk önce ahlaki açıdan çözülüyor, sonra tüm kurumları çözülüp dağılacak. Fiziksel açıdan geri dönüşümü olmayacak şekilde eriyecek. İnsanlar çok uzak olmayan bir zamanda Abraham Lincoln gemisinin yosunlu batığına tüplü dalışlar yapacaklar.
Yazar Bülent Akyürek Türk edebiyatında bilhassa yeraltı edebiyatı alanında önemli sayılabilecek bir isimdi. Ama ülkedeki kültür hayatının çarpıklığı onun edebi kariyerini görünmez kıldı. Onunla Yolcu dergisinde yazmış olmamız benim için silik bir hatıraydı.
Bülent Akyürek evreni itibarıyla Anadolu'nun sahipsiz öksüzlüğünü temsil ediyor. Bu topraklarda 1000 yıl hayat sürsen de hiçbir otorite, kurum, makam sana asla "Ne derdin var?" diye sormaz. Sağ iktidarlar seni insan olarak bile görmez. Kendi halinde öylesine sessiz sedasız yaşayıp ölürsün. Müslümanlar ise maharetinden ötürü seni sahiplenir gibi görünür. Ama modern bir toplumda örgütlü olmadıklarından bunu beceremezler. Bu durumda tıpkı Kafka gibi modern hayatı bir türlü baş edilemeyen bir bela olarak görürüsün. Bu durum da zaman içinde bir yazar için klasik bir reflekse dönüşür. Neyse.
Bülent Akyürek'in Cinnetim Cennetimdir adlı eserini yıllar önce okumuştum. Dili yalın, fikriyatı sathi idi. Tenezzül edilmemiş bir hayata güçlü bir felsefi eleştiri getiremiyordu. Ama derinlerde bir varoluş sancısı, daha doğrusu hayatta yok sayılmış olmanın acısı hissediliyordu. Edebiyatı ve hayatı ciddiye fazla almıyor olmasına rağmen yazıyor gibiydi. Bu durum onu edebiyat disiplini açısından ne var ediyordu, ne de tümden yok sayıyordu.
Kişisel gelişim furyasına dönük yaptığı alegorik eleştiriler, ilk etapta insana makul geliyordu. Ama bu bahis modern psikoloji açısından çok uzun ve çok daha derindi. Ciddi anlamda sosyoloji ve modern psikoloji bilmek gerekiyordu. Zira en küçük bir konuda bile Himalaya ölçeğinde külliyetler çıkıyor insanın karşısına.
Aslında Bülent Akyürek'in modern hayatın ve teknolojinin arazlarına karşı kısır ahlakçı bir tavırla söylediği bütün o şeyler, bugünkü siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi yönetirken ki ilkel ve tutarsız tavırlarıyla aynı. Hem modern bir ülkeyi yönetiyorlar hem de yönettikleri ülkenin modernliğinden şikayetçiler. Nefret ettikleri ülkeyi çeyrek asırdır yönetiyorlar; onun nimetlerine talipler ama arazlarını ıslah etme hususunda sabırları yok!
Modern hayatı tanrının bir arızası gibi görüyorlar. Oysa modern hayat tanrının bir arızası değildir. Tanrının kanunlarını koyduğu bir hayatın insan aklıyla dönüştürülmüş başka bir formudur. Onun da ciddi bir ahlakı, tutarlılığı, insana sunduğuyla bir bereketi ve sakınılacak yönleri mevcuttur. Müslüman bu aşamada tefekkür edip bir şeyler söyleyecek yerde ya ağlıyor ya da ilkel insanlar gibi mızrağını çekip o şeyi tehdit ediyor, yok sayıyor. Müslümanlar bu konuda hâlâ 90'lardaki köylülüğü aşamadılar. Aşamadığı için de köylü bir Gakkoş gibi bakıyorlar hayata.
Yani Manhattan'da bir gökdelenin 40. katında yaşayan bir Müslüman'ın hayatının ilmihaline ilişkin bir sözünüz yok mu? O da tanrının yarattığı hayatın bir bahsi değil mi? Yani Bülent Akyürek'in çilesi üzerinden bakarsak New York'u havaya uçurmamız gerekiyor. Ama ben bir Müslüman'ın hem New York'ta yaşayıp hem de Times Square'de teravih kılabileceğini düşünüyorum. İngilizler buharlı makineyle okyanusları geçip Hindistan'ı işgal ettiler, ama Anadolu'daki çilehaneler 3 zeytinle 40 gün çile dolduran dervişlerle dolu. İşte Bülent Akyürek o çileli dervişlerin sonuncusuydu. Oysa dünya Bülent Akyürek'in hafife aldığı kadar basit bir yer değildi. Onun edebi çabasını, acısını göğüslerken gösterdiği metaneti, yalın bir insan olma hususundaki cesaretini elbette takdir ediyorum. Bence klinik gözlem gücü Nobel edebiyat ödülü almış Fransız yazar Annie Ernaux adlı yazardan aşağı değildi. Ama bu dünyada Türk bir yazar olarak doğmanın sonsuza kadar yok sayılmak gibi ağır bir kaderi var. Bülent Akyürek de bunu yaşayarak bu dünyadan çekip gitti. Onu bir sosyal medya hesabından sildiğimde beni tekrar ekleyecek kadar mütevazi bir insandı. Allah ona rahmet etsin.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder