28 Mart 2026 Cumartesi

VARDIM HİNT ELİNE KUMAŞ GETİRDİM - 101

Bu ülke ahlaklı insanlarını utandırıyor; onlara ahlaksız olmaktan başka bir yol bırakmıyor.
Bu ülke onurlu insanlarını her defasında mahcup ediyor. Onları bastırıyor, susturuyor, tutuklayıp hapse atıyor.
Bu ülke ahlaklı insanlarına hiçbir alanda hayat hakkı tanımıyor. Onları ölmeye ya da başka ülkelere gitmeye mecbur ediyor.
Bu ülke onurlu insanlarına huzurlu bir gelecek vaat etmiyor. Aksine kötü bir baba gibi onları sürekli azarlayıp cezalandırıyor. Dahası evden gitmeye mecbur ediyor.
Onun için bu ülkede evlenip çocuk sahibi olmak pek akıllıca bir şey değil. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak liberal sağ iktidarların insafsızlığına yeni bir rehine bırakmak demek.
Atalarımızdan bize miras kalmış sorunlu aile yapılarını bir başkasının sırtına yük olarak bırakmak demek, onu sırf küçük bir haz uğruna hukuku çalınmış bir hayata köle olarak sunmak demektir. Her şeyine yamyamların çöreklendiği bir ülkede evlenmek ve çocuk doğurmak bile bile suç işlemektir. Doğacak insana haksızlık yapmak demektir.
Onun için buna hiç gerek yok. Bence arkamızdan bize lanet okuyacak insanlar bırakarak ölmemek en iyisi.

Evet, tekrar Kalandar gecesi kutlamalarına dönecek olursak; Zannedildiğinin aksine Yunan kökenli bir adet değildir, Pers kökenli bir adettir ve ta Mithridates dönemine kadar gider. Muhtemelen İran'dan da Hindistan'a kadar gider kökeni. Su değirmeni gibi yani. Doğadaki mistik güçlere karşı kazanılmış bir zafer, sıcaklığı, insani bir neşeyi ihtiva eder bu gelenek. İnsanın korktuğu o yabanıl şeyler de aramızda artık, bakın birlikte eğleniyoruz'un bir nevi tiyatorası. Momoyeros oyunu gibi, şimdi siz o da nedir, diye sorarsınız. Aman boş verin unutun gitsin.
Efendim mevzunun esası şudur. İnsan kutsal metinlere, devletin kanunlarına, politikacıların kuru nutuklarına, bilimin sıkıcı diline bir yere kadar tahammül eder. Bunlardan sıkıldığında kendini eğlendirmek için bir şeyler arar. İşte insanların Kalandar kutlamalarını keşfi bu meyanda bir şeydir. Politikacıların kafa ütüleyen sözlerinden, popüler kültürün plastik halinden bıktılar. Hayatı neşeli kılacak bir arayıştalar. Onun için geçmişte yapılmış ama zamanla unutulmuş bir geleneği canlandırma ihtiyacı içindeler. Ve bence bu gayet güzel bir gelişme.
Yalnız kutlama biçimlerine hâlâ itirazım var. Kalandar gecesi kutlaması diyorsunuz, hani nerede küpte salamura edilmiş kış armudu! Hiç kimsenin aklına böyle bir şey gelmez mesela. Oysa bilenler bilir bu gecenin sembolü salamura edilmiş kış armududur. Tuzlu çörektir. Delikanlılar kızlar tuzlu çörekten yer, özellikle su içmez ve sevdiği rüyasında ona su verir. Yaban adamı postuna sarılmış koyun çıngıraklarıdır diğer sembolü. Neyse yığınla zamazingosu var bu işin. Bir organizasyon dahilinde kutlanmadığında Kürt çalıyor Çingene oynuyor havası oluyor Kalandar gecesinin. İşin içinde komedi barındıran tiyatora var. Lafazanların izleyicileri güldürüp eğlendirmesi var. Melankolik Çaykara kavalı ile horon oynamak var. Dut kemençe ile sıksara oynamak var. Araya kafa ütülemeyecek bir tulum kaydası eklenebilir. Bu kadar çok seçeneğin olduğu bir geleneği mundar ederek kutlamak için harbiden hanzo olmak lazım. Kısmen Tonya ve Alithinos dışında yapıla da buydu. Bence bu kutlama provası yapılmış bir şekilde bir meydanda temsil edilmeli, halk önce izleyerek öğrenmeli, sonra ona iştirak etmeli. En sonunda kemençe eşliğinde horon halkasına dâhil olmalıdır. Diğer türlü Kürt çalıyor Çingene oynuyor, Sulukule'de Kibariye havası yani.

Gençliğimi kimse bilmez, yürüdüğüm çamurlu yolları...
1990'lı yıllarda Bursa'da üniversitede okurken bir ara İrancılarla takılmaya başlamıştım. O zamanlar Ulucami'nin karşısında kitapçıların olduğu küçük bir pasaj vardı. Tabi biz de fikriyatımızı tahkim için habire kitap okuyoruz. Vitrininde büyük bir Kâbe posterinin olduğu İslâmi yayınlar satan bir kitapçıya girdim. Çoğu çevirilerin olduğu rafları taradım. Şu kitap var mı, şu kitabın yeni baskısı yok mu? derken kitabevi sahibinin dikkatini çekti sorduğum kitaplar. Adamın adı Aziz Avak'tı ve hatırladığım kadarıyla Muşluydu. Hayattaysa Allah selamet versin. Kitabevi gelgeç bir yer değildi. Gençler oturmuş çay ve sigara içiyor, ülke ve dünya meseleleriyle ilgili konuşuyorlardı. Köşelerde sıkılmış yumruklar gölgesinde kelime-i tevhit posterleri. İçimden "Ulan burası tam benim aradığım yer, takılayım buraya." Oturduk, gençlerle tanıştık. Hepsi katıksız İrancı! Konuşmalarından anladığım kadarıyla zihinlerinde ciddi bir devrim külliyatı mevcut. Yeryüzünün mustazaf halkları için mücadele etmek şart ama bizim Süleyman gibi üretim araçlarına el koymaya gerek yokmuş! Yalnız şöyle bir şey sezinledim o kitabevinde. Bu gençler olmuş bitmiş bir devrimin mirasına konmuş gibi gayet rahattılar. Öyle namaz niyaz, dindarlık takıntıları da yoktu. Çoğu Doğudandı, kıyafetleri şiveleri birbirinden değişik tiplerti. Yani o zamanlar insan İranlı bir devrimci olunca otomatikman galip tarafta oluyordu. Aralarında üniversite eğitimini yarıda bırakıp ta İran'a Kum şehrine gidip medrese tahsili yapanlar varmış. Ali Şeriati, Mehmet Alagaş, Atasoy Müftüoğlu, Said Havva ve diğer yazarları okuyorlardı. Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış! Ruhullah Humeyni'nin hayatı, Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'in hayatı, bilhassa Kerbela olayı vs. Bir süre o kitabevine takıldım. Ama zamanla başlarda bana parlak gelen fikirleri yetersiz gelmeye başladı. Okulda sosyoloji okuyordum ve sorduğum sorulara makul cevaplar veremiyorlardı. Diyelim modern bir toplumda devrim yaptınız ve iktidarı ele geçirdiniz. Bu toplumu hangi ilkelere göre nasıl yöneteceksiniz. Bugün İran'daki Molların üstesinden gelemediği suallerdi. Gençlerin her biri saçmalamaya başlamıştı. Maalesef bu sualin cevabını o gün Milli Görüş hareketinde siyaset yapanlar bile veremiyordu. Hele halktan bir oy alıp iktidara gelelim, Allah'ın izniyle ülkeyi çalmadan çırpmadan hakkıyla idare ederiz. Modern yönetim teorilerinden bihaber koca ülkeyi yönetmeye adaydılar. Bugün geldikleri yer ise hepimizin malumu. Akıllarının görgülerinin bilgilerinin ermediği şeyler konusunda çok biliyormuş numarası yaparak ülke yönetmeye çalışmanın sonucu işte bugünkü Türkiye.
Yani benim İrancılığım fazla sürmedi. Öyle bıraktım o kafiyeyi de.

Amerika Çin'in askeri ve ekonomik açıdan yükselişini gördüğü için Ukrayna'da Avrupa ile Rusya'yı baş başa bırakıp aradan tüydü.
Rusya Ukrayna'yı zamana yayıp neredeyse yuttu.
Çin de hazırlıklarını tamamladı, Tayvan'ı yutmak üzere.
Bu durumda Trump ben de Amerika adına bir şeyler kapayım, dedi ve Venezüella'nın petrolüne konma adına ağır vasıta şoförlüğünden bozma başkan Maduro'yu kaçırdı.
Yetmedi Danimarka'ya ait Grönland adasını Amerika'nın güvenliği için istedi.
Gerekçesinde de Rusya ve Çin Grönland'ı işgal edecek, buna fırsat vermemeliyiz, dedi.
Hatta bunun için oğlu ile Danimarka prensesinin evlenmesi ve Grönland'ın çeyiz olarak Amerika'ya bırakılması gerektiğini söyledi. Trump Amerikan başkanı değil Osmanlı padişahı gibi mübarek!
Ama Trump'ın Grönland'ı ilhak etme düşüncesi Amerika'ya başka bir cephenin açılmasına sebep oldu. Avrupa Birliği Danimarka'nın arkasında durdu ve şimdilik bu haydutluğa "Dur!" dedi. Amerika Rusya'ya karşı Avrupa'yı terk etmişti, Avrupa şimdi de Amerika ile karşı karşıya geldi.
Trump Çin'in yükselişini ve yakın zamanda askeri ve ekonomik açıdan Amerika'yı geride bırakacağını görüyor. Onun için China (Çayna!) derken "tsağana" der gibi ağzını öfkeyle yayıyor. Eminim Çinliler duygularını belli etmeden onun bu haliyle epeyce eğleniyorlardır.
Şimdi Trump Çin'in bu yükselişini frenlemek için onun en büyük petrol tedarikçisi İran'ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. İşte İran'daki molla yönetimine karşı ayaklanmaların esas sebebi küresel ölçekteki bu askeri ve ekonomik rekabet.
İran'da bir rejim değişikliği olmayacak. Mollaları içeride bazı reformlar yapmaya, İsrail'in güvenliğini tehdit etmemeye ve Çin'e ucuza petrol satmamaya ve bazı iktisadi ödünlerle uluslararası sisteme dâhil olmaya zorlayacaklar. Amerika için esas mesele İran'ın ambargolarla illegal satışa yönlendirdiği petrolünü legal düzene dâhil edip Çin'in anormal gelişimini kontrol altına almak.
Yiğidim Trump, Çin'in teknoloji üssü Tayvan'ı yutma niyetinde olduğunu görünce o da Grönland'ı gözüne kestirmişti. Ama olmadı. Ben olsam Jamaika'yı ele geçirirdim. 52 Jamaika! derdim yani. 53 Haiti, 54 Panama, 55 El Salvador, 56 Honduras, 57 Nikaragua, 58 Kosta Rika, 59 Port Of Spain, 60 Fransız Guyanası, 61 Karayipler. O güç bende olsa değil dünyayı güneşi zapt ederdim, yiğidim!

Trump Grönland konusunda "Bu konu yeni değil. Önceki başkanlar döneminde de vardı." diyor.
Ama "Grönland!" derken avını yakalamış bir bulldog gibi yanaklarını sallıyor.
Aslında Amerika açısından bakıldığında Trump argümanlarında haklı. NATO ile Avrupa'nın güvenliğini biz sağlıyoruz ama parayı Araplardan alıyoruz. Bu saçmalık, Avrupa askeri harcamalara katkı vermiyor, o zaman güvenlik konusunda başının çaresine baksın. Öyle bedavadan konfor içinde yaşamak yok.
Artı II. Dünya Savaşı sonrasında huzur ve refah içinde yaşamanın bedeli olarak Amerika kıtasındaki Grönland'ı kıta güvenliği için istiyorum. Vermezseniz askeri güç kullanarak Grönland'ı alacağım. Amerika için Avrupa'nın güvenlik maliyeti çok yüksek. Eski sitem Amerika için enayilik! Çin'in yükselişi karşısında kendi güvenliğim için Amerika kıtasına yöneleceğim.
Trump Avrupa'ya bu dayatmayı yapınca II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın öncülüğünde kurulan küresel sistem Grönland üzerinden domino etkisi yaparak dağılıyor. Avrupa Birliği hemen Danimarka'nın arkasında yerini aldı. Çünkü biliyorlar ki, Trump öngörülemez bir lider ve sıradaki hedefi Kanada İzlanda Norveç vs. olabilir. Yani Avrupa Ukrayna savaşı üzerinden Rusya'nın işgal korkusunu yaşarken şimdi bir de Amerika'nın güvenlik tehditleriyle yüzleşmeye başladı.
Avrupa Birliği Amerika'nın Grönland talebine karşı Makron'un öncülüğünde "bazuka" adlı ekonomik yaptırımı hedefleyen yeni bir oluşum başlattı. Bu da yeni bir Fransız komedisi olsa gerek. Hatta Avrupalılar şöyle diyor. "Şayet Harley David marka motor satın alacaksanız bir an önce alın yoksa bir daha Avrupa'da Harley Davidson satışı yapılmayacak!"
Trump'ın Grönland talebinden sonra Avrupalılar birden Amerika'nın dünyada neden olduğu kötülüklere birden ayıldılar. Bilhassa İsrail'e verdiği desteği, Trump'ın Filistin'i Riviera'ya çevirme projesini dillerine doladılar. Yani geçmişte Amerika'nın dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığı işgallerin, darbelerin ucu Avrupa'ya dokunmadığı için ses çıkarmıyorlardı. Ama şimdi Amerika için Avrupa da hedef durumunda.
Türkiye'ye gelince, bütün bu olup bitenler içinde esamisi okunmuyor. Türkiye dünyanın bir ucunda unutulmuş bir köy gibi. Kendi halinde kendi yalanlarıyla oyalanıp gidiyor. Türkiye'de fikriyat iktidar tarafından cezalandırıldığı için ulusal politikadaki fikriyat kısırlığı uluslararası gelişmelerde de kendini gösteriyor. Kısacası Türkiye'nin dünya diye bir dedi yok. Olup bitenleri takip edecek, yorumlayacak ve siyaseten tepki verecek bir idraki yok. Diyorum ya iki kıta birbirinden geri dönüşümü olmayacak şekilde koptu ama Türkiye'nin umurunda değil. Çünkü Türkiye dünyada değil.

Amerika Irak'ı işgal ederken başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletler kuyruğuna takılmışlardı. Amerika NATO'nun şemsiyesi altında Afganistan'ı bombalarken hiçbir Avrupalının aklına uluslararası hukukun ihlali gelmiyordu. NATO Fransa öncülüğünde Libya'yı bombalarken NATO üyesi Türkiye de çark etmişti. Suriye gözü dönmüş çetelerle parçalanırken insan derisine yazılmış Birleşmiş Milletlerdeki İnsan Hakları Beyannamesi Avrupalıların umurunda değildi. Siyonist İsrail Filistin'de soykırım yaparken Avrupalılar sadece izlemekle yetiniyorlardı.
Bakıyorum da şimdilerde Amerikalı siyahi aktivist Martin Luther King'in Vietnam savaşı karşıtı söylemlerini öne çıkarıyorlar. Yukarıdaki bütün kötülüklerin Amerika'nın öncülüğünde yapıldığını dillendiriyorlar. Venezüella'nın devlet başkanı Maduro'nun palas pandıras kaçırılmasının büyük bir skandal olduğunu vurguluyorlar. Donald Trump'ın "Ya Grönland beni alacak, ya ben Grönland'ı alacağım!" türündeki meydan okuyuşu karşısında Amerikan siyasî tarihindeki bütün menfi olayları bir çırpıda sayıp döküyorlar. İslam ülkelerinin ve dünyadaki küçük ülkelerin on yıllarca mağduru olduğu Amerikan belası nihayet döndü dolaştı, ona göz yuman Avrupa'yı vurmaya başladı. Amerika'nın II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'ya sağladığı konfor nihayet sona erdi. Avrupa Rusya'nın askeri tehdidiyle, Çin'in ekonomik istilasıyla ve Amerika'nın güven vermeyen dış politikasıyla yüzleşmek üzere. Trump Grönland'a çıkarma yaparsa NATO ölür. Makron'un Bazukası askeri bir sıfata bürünür. İslam coğrafyasındaki bunca savaş, işgal, darbe, ölüm, kan ve gözyaşından sonra Amerika'nın Grönland'ı alacak olması bana heyecan veriyor. Trump yiğidim, Grönland seni kesmezse 300.000 nüfuslu İzlanda var, stratejik öneme sahip Faroe Adaları var! Yiğidim, sen batıdan gel, biz doğudan Viyana önlerinde buluşalım.

Notlar;
Amerika artık zenginlik üretme, ülkelere umut vadetme konusunda ortakları arasında rıza üretemiyor. Onun için de küresel düzende sürekli irtifa kaybediyor. Amerika'nın aksine Çin zenginlik üretme ve ortaklarına umut vadetme konusunda rıza üretebiliyor. Buna bağlı olarak küresel ölçekte hızla yükseliyor.
Amerika Komodor ejderi gibidir. Avını tek hamlede saldırıp yutmaz. Ona saldırır ve bekler. Sonra bir daha saldırır. Kurban içeriden antikor üretebilirse direnir. Amerika kurbanının antikor üretmediğini gördüğü anda son bir hamle ile saldırıp avını yutar. Süleyman Seyfi Öğün
Bir diplomatın sözü. Bugünlerde Amerika'daki MAGA'cıların içindeki dengeleri en iyi anlayan başkent Tahran. / Tahran dünyanın baş belasının anatomisinin tüm ayrıntılarına vakıf. Bunun biraz daha ötesi şeytanla bizzat tanışmak.
Amerika görünürde İsrail'e yardım ediyor ama gerçekte İsrail'i saplandığı batakta daha da dibe itiyor. Amerika'da kamuoyu bilhassa Epstein dosyalarının yayınlanmasından sonra yıllarca sırtında yük olmuş Siyonizm kamburunu taşıyamayacağı gerçeğine uyanıyor. Asıl final İran ile Amerika arasında değil Amerika gibi süper bir gücün küresel hegemonyasına mal olan İsrail arasında yaşanacak gibi görünüyor.
Çin'de bir hafta kalırsanız bu ülke ile ilgili güzel bir hikâye yazabilirim, dersiniz. Çin'de bir ay kalırsanız bu ülke ile ilgili iyi bir makale yazabilirim dersiniz. Şayet Çin'de bir yıldan daha uzun bir süre kalırsanız bu ülke ile ilgili hiçbir şey yazamazsınız. Çünkü Çin'i tanıdıkça hiçbir şeyi anlayamamak gibi bir gerçekle yüzleşmiş olursunuz.

Türk siyasetçilerin çekilmez bir Budist ayini olarak salı nutukları.
Eskiler muhaberat derlerdi, bir haberin bir yerden alınıp salimen başka bir yere ulaştırılmasına ve değeri eksiltilmeden muhatabına sunulmasına.
Malumunuzdur ki, eskiden iletişim araçları bu kadar yaygın ve dakik değildi. Ankara'da neler oluyor, hangi politikacı ne düşünüyor, ne söyledi, ne yaptı, bunlar ahali için mühim şeylerdi. İletişim çevirmeli telefonlarla, telgraflarla, fakslarla sağlanıyordu. Sonra ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanıp kahvehane dedikodularına konu oluyordu.
Şimdilerde durum çok daha değişik. Türk siyasetçileri için salı nutukları bir tür mastürbasyon gibi. Bir adam kürsüye çıkıyor aklına geldiği gibi konuşuyor. Bir sürü adam da onun attığı hamasi nutuklarda keramet arıyor. Kerameti kendinden menkul bu nutukların ülke gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını mesele eden yok. Her grup kendi tebaasını tatmin etme peşinde.
Bir nevi könül közün çağırman. Moğol rahiplerin çıkardığı o uğursuz gezegen uğultusu kaplıyor bütün ülkeyi. Depresif, kasvetli, çaresiz, kısır, soğuk bir iklim çöküyor ülkeye bu salılarda. Haftada bir saçmalama mecburiyetleri var sanki. Ülke ve dünya gündeminden kopuk mastürbasyon günü bu.
Oysa ciddi bir siyasetçi gün gelir bir konuda birden fazla açıklama yapma gereği de duyabilir. Ya da bir hafta konuşma gereği duymayabilir. Bunlar ise her salı günü bir ayin gibi toplanıp hep aynı duayı ediyorlar. Bu kitlesel şizofreniye kimse dur, demeyecek mi?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: