Firavun'un askerleri Hz. Musa'yı kollarından tutmuş Firavun'un huzuruna getiriyormuş. Firavun'un huzuruna giderlerken yolda hamile bir kadına denk gelmişler. Kadın Hz. Musa'nın karşısına dikilmiş ve ona; "Ey Musa, sen dürüst ve güvenilir bir adamsın, yalan konuşmazsın, hırsızlık yapmazsın. Ne suç işledin ki seni tutukladılar." diye sormuş. Hz. Musa karşısındaki kadının önce gözlerinin içine sonra hamile karnına bakmış. "Tamam işte, beni senin bu söylediğin şeyler yüzünden tutukladılar." demiş. Kadın da "Olur mu öyle şey Musa, insan hiç doğruyu konuştuğu, dürüst davrandığı için tutuklayıp hapse atılır mı?" diyerek Hz. Musa'ya itiraz etmiş. Hz. Musa başını öne eğmiş ve kadına; "Senin karnındaki çocuk eşinden değil, onu başka bir adamdan doğuracaksın!" demiş. Bunun üzerine kadın Firavun'un askerlerine dönmüş "Bu adam yalan konuşuyor, onu hemen buradan götürün, Firavun ona vereceği cezaya bana ettiği iftirayı da eklesin." demiş.
Papa 14. Leo'nun Ankara'da söylediği "Hepimiz Tanrı'nın çocuklarıyız. Ve bu durumun da kişisel, sosyal ve siyasî sonuçları vardır." pek talihsiz sözü üzerine.
Bakıyorum da İslâm itikadı açısından son derece sakatlayıcı olan bu söz Müslüman bir ülkede infial uyandırmadı. Kimse Papa 14. Leo'nun bu batıl sözüne itiraz etmedi. Hazirundaki devlet ricali bu sözü sessiz sedasız dinlemekle yetindi. Oysa İslâm itikadında hiçbirimiz tanrının çocuğu değiliz. Hepimiz Allah'ın bir anadan ve bir babadan yarattığı ölümlü kullarız. Hıristiyanlık ile İslâm dini arasında akaidi açıdan bu denli derin ve yapısal bir çelişki mevcuttur. Dahası bu hususta Kur'an'ın Tevbe suresinin 30. ayetinde şöyle buyruluyor. "Yahudiler "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih (İsa) Allah'ın oğludur" dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin. Nasıl da saptırıyorlar!"
İnsan emeline ulaşmak için herkesi aldatabilir. Ancak insan vicdanını köreltip kendini kolayından aldatamaz. Şayet insan düşünce ve fiilleriyle kendini de aldatmaya başlarsa bu kez karşına kendi yasalarıyla Tanrı çıkar. İnsan Tanrıyı aldatamaz. Şayet insan Tanrıyı da aldatmaya teşebbüs ederse sonu kaçınılmaz olarak hüsran olur. Kısacası insan ahlâkın bu katmanlarını yıkarak cehennemi hak etmiş oluşur. İnsan hayatı boyunca bu ahlak ve vicdan katmanlarını ihlal ettiğinde ise Tanrı'ya söz hakkı bırakmaz. Akıbetini kendisi belirlemiş olur. Ülkedeki mevcut siyasal İslamcıların ahlaki çözülüşünün serüvenine dair...
Devlet sistemiyle bütünleşen insanların beden ve ruh hallerindeki aşırı katılık bilmiyorum sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Bu insan katılığı bir yazar olarak benim çok ilgimi çekiyor. Yani insani yönleri örselenmiş derinlikten yoksun, dünya ve medeniyet görgüleri fahiş derecede eksik, sadece sahip oldukları makamları koruma kaygısıyla hareket eden, topluma temas etmeyen bir tür kilitlenmiş karakter vasatı bu. Bir nevi mumya gibi, donmuş, kararmış ve iyice katılaşmış. Çözmeye kalkarsanız kokar, kusturur hatta zehirler seni, gizemli bir şekilde ölürsün. Aslında bu bir türlü ölememe halinin bir devlet makamına vücut bulmuş hali. Bunlar, yani bu mumyalar, tıpkı eski Sovyetler Birliği bürokrasisinde olduğu gibi soğuk ve sıradan tiplerdir. Hiçbir yaratıcı tarafları yoktur. Yüzleri Sibirya rüzgârından botoksludur. Üzüntü verici durumlarda gülerler, gülünesi durumlarda ise kaygılanırlar. Yaşamdaki temel güdüleri korkudur. Sahip olduğu makamı kaybetme korkusu. Ve bu topraklar Hititlerden Romalılardan, Selçuklulardan, Osmanlılardan beri cumhuriyette de insan görünümlü bu canavar türünden yeterince üretiyor. Elân her tarafta mevcutturlar.
Şimdi, içerideki hamam böceklerinin panik hallerini bir kenara bırakıp umumi manzaraya bakacak olursak şöyle bir şey gözlemleniyor.
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'yı askeri olarak işgal etmiş olan Amerika kıtadan çekiliyor. Buna sebep Çin'in askeri ve iktisadi açıdan küresel ölçekte öngörülemez bir şekilde yükselişi.
Bu durumda Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı yalnız kalıyor.
İşte bu aşamada Avrupa Birliği Rusya'nın askeri tehdidine karşı NATO üyesi Türkiye'yi yanında görmek istiyor. En azından Rusya'ya karşı durabilme gücünü göstermesini umuyor.
Avrupa Birliği'nin Amerika'nın kontrolündeki çeyrek asırlık siyasi İslamcıların çürüttüğü siyasi bir yapı ile bir değişim yapması imkânsız. Ama Avrupa Türkiye'nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik işleyişiyle ilgili en gerçekçi bilgilere sahip. Yani sistemin kırıp dökmeden nasıl dönüştürülmesi gerektiğinin farkında. İşe Türkiye'nin üyesi olduğu UEFA'nın direktifleriyle Türk futbol sitemini temizlemekle başladılar. Ardından Türkiye'deki yeni nesil mafya örgütlenmesini Avrupa ayağını deşifre ettiler. Şimdi sıra ülkedeki siyasal çürümüşlüğe çanak tutan medya kolunun tasfiye edilmesinde. Yakında ülkedeki siyaseti kontrolüne alan bütün Soğuk Savaş dönemi tetikçilerinin tutuklanacağı yönünde bir görüş var. Yani Avrupa Birliği kendi geleceği adına Türkiye'yi Amerika adına kilitleyen tüm unsurları görünmez bir elle tasfiye ediyor.
Bir başka deyişle Avrupa Birliği Türkiye'deki yerleşik paralel kurumlarıyla Amerikan yörüngesindeki bir iktidarın çeyrek asırda sosyal ve siyasî bünyede oluşturduğu urları tek tek temizliyor. Bu şekilde bir siyasî dönüşüme neden olarak Rusya tehdidine karşı kendi ayakları üzerinde durabilecek, Avrupa ile askeri ve ekonomik açıdan sahici bir ilişki kurabilecek ciddi bir partner tesis etme amacı güdüyor. Kısacası Amerika'nın çeyrek asırda siyasal İslamcılıkla iktidarını bloke ettiği bir ülkeyi Avrupa Birliği kendi geleceği için Rusya'ya karşı temizleyip normalleştiriyor. Ülkedeki siyaseti de hukukla arındırılmış bu yeni yapı üzerinde inşa etmeyi planlıyor.
Her felsefecinin yaptığı gibi Törkiş feylesof Dücane de sonunda tanrıyı öldürdü. Öldürmekle kalmadı öldürdüğü tanrıyı çarmıha da gerdi. Ve tanrının kadavrası üzerinden müritlerine bir dizi bilimsel ve mantıksal izahat yaptı. Bu durum bana komik görünüyor. Aklıma hemen lise yıllarında bir arkadaşımın söylediği şu söz geldi. Felsefeciler uzun tahta bacaklar takmış garip yürüyüşlü palyaçolar gibi, o bacakları bir kere taktınız mı herkesten yüksekte oluyorsunuz ve herkesten uzun adım atabiliyorsunuz. Böylece boyunuza ve adımlarınıza kimse ulaşamıyor.
Belli ki Dücane Müslüman geçmişinden ar ediyor. Ulaştığı yüksek düşünme biçimiyle İslam'ı zamanında Arapların kabile hayatına çekidüzen vermiş primitif toplumları tanzim etmede işe yaramış ama arkası gelmemiş lokal bir töre olarak tanımlıyor. Günümüz modern dünyasında İslam'ın söz hakkı yok, demeye getiriyor. Bir Japon, bir Çinli, bir Afrikalı, bir Avrupalı, bir İskandinav neden Müslüman olsun ki? diye sual ediyor Dücane. Ama neden olmasın ki? diye sorma gereği duymuyor. İslam'ın günümüz modern dünyasına söyleyeceği sözü yok ama Malezya'dan Fas'a Orta Avrupa'dan Güney Afrika'ya kadar yayılmış bir din.
Dücane Seyyit Kutup'un Yoldaki İşaretler'ini, Mevdudi'in Kuran'a Göre Dört Terim'indeki rab, din, ibadet, kul ve tağut kavramlarıyla donanmış bir Müslüman'ın felsefenin ve özgür düşüncenin kıyısından kenarından geçemeyeceğini dillendiriyor. İslam'ın özünde tanrıya ve peygambere itaati emreden bir dinden başka bir şey olmadığını vurguluyor. Sanki Roma İmparatorluğu'nun tanrıları ve modern devlerin yasaları bu itaat olgusunun dışındaymış gibi bir yığın söz budalalığı vesaire.
Yani ne desem bilemedim. Demek ki Dücane'ye göre İslam uleması asırlarca hayal âleminde yaşamışlar. Sıcak çikolata içip göğe havalanan rahipler de felsefenin varlığından bihabermiş. Zaten İslam'ın birçok şeyi Sümerlerden ve Yahudilikten alınmaymış. Erkeklerin şeyini sünnet etmesinin de bir hikmeti yokmuş. Aslında felsefi açıdan bakıldığında Batı Avrupa'nın sömürge tarihi o kadar da kötü bir şey değilmiş. En azından bugünkü ilerleme ve refahın kökeninde o sömürge tarihi varmış.
Dücane sadece İslam'ı modası geçmiş genç kız çeyizi olarak görmüyor. Aynı şeyi Hıristiyanlık ve Yahudilik için de söyleyip bilimperestlik yapıyor. Ama günümüzdeki modern barbarlığa felsefi açıdan bir izahat getiremiyor mesela. İslam'ın tarihin salt bir dönemine has bir olgu olduğunu, modern bir toplumu değiştirip dönüştürecek ahlaki ve felsefi bir derinliğe sahip olmadığını söylüyor. Felsefenin antik Yunanla başladığını söylüyor. Ama evvelinde kayıp Hindistan'ı bilmiyor.
Ya neyse! Uzun etmeye gerek yok. Dücane'nin felsefi görüşlerinden sadır olmuş gâvurlukta İslam'a yer yok kısacası. Böyleleri için elinde kılıçla Hz. Ömer'in Hz. Peygambere söylediği "Ya Resullullah müsaade et şu müşrikin kellesini vurayım!"
Ha bir de Mekke döneminde Kâbe'nin etrafında tebliğ yapılırken münafığın birisi Hz. Hamza'nın huzurunda "Muhammed bir yalancı!" diye bir söz etmişti. O söz ağzından çıkar çıkmaz da Hz. Hamza'dan okkalı bir tokat yemişti. Çünkü Mekkelilerin ona taktığı lakap "El emin!" idi. İşte Dücane konuşurken ben de böyle hissediyorum.
İslam dini yokluktan bir medeniyet kurmaz. İnsanlara ahlak ve ruh üfler. İslam'ın üflediği o ahlak ve ruh medeniyetlerin yabanıl yanlarını budar. Tıpkı ehil bir meyve gibi onu yenilebilir kılar, böylece insanlığı ehlîleştirmeyi hedefler. Kâfirin işi dünyayı imar etmektir. Müslümanın işi insana ruh üflemektir, fazlası değil.
Anlaşılan Dücane de modern barbarlığın her şeyi kuşattığı şu zamanda İslam'ın çilesini kuşanmayı bir ahmaklık olarak gördüğünden kalbinden böyle şeyler sadır oluyor. Buna iman vitesi boşa alınmış modern ahmaklık diyoruz. Volkswagen Şevki'den hatırlarsınız.
İstanbul'lu bir ağabeyin 1970'lerde müzik ile ilgili Neşat Baba'ya söylediği bir sözdü. Bizde şarkı ve türkü sözleri "özlüyorum, yanıyorum, bayılıyorum, ağlıyorum, bitiyorum, ölüyorum" şeklinde kesif arabesk duygularla yazılmış. Gerçekten de öyle. 1980'lerde TRT radyoda Bedia Akartürk'ten "Gayri dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür ya sen de gitme!" türküsünü dinlediğimizde kadın geride kalırsa onu kurtlar parçalayacak diye içimiz parçalanırdı. Ya da ötme bülbül ötme! gibi.
Yabancıların şarkı sözlerinde ise duygular çok daha süzülmüş bir şekilde; bir çiçeğe bir yaprağa değen meltem gibi, bir kelebeğin, bir sokak kedisinin insanı yormayan diliyle kafa ütülemeden dile getiriliyor. Daha doğrusu herkesin bildiği bir olaya kelimelerle notalarla ütü yapıyorlar. Meselâ Big Joe Williams'ın "Hey Cane Prosecutor!" şarkısında Minnesotalı siyahı bir şeker kamışı çalışanı memura tarlalardaki kötü çalışma koşullarını şikayet ediyor. Basit birkaç sözle her şeyi özetliyor
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder