21 Ocak 2026 Çarşamba

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 105

Trabzon'da birkaç arkadaşla bir kafeteryada sessizce oturuyoruz. Çayın ve kurabiyelerin tadı iyi. Kafeteryanın köşelerinde arsız İstanbul'un ikonik fotoğrafları var. Galata Kulesi, Kız Kulesi, Beyoğlu tramvayı, ışıltılı Boğaz köprüsü vs. Zemin İtalyan usulü renkli karolarla döşenmiş. Diğer masalardaki müşterilerin davranışları ve konuşmaları gayet ölçülü. Garsonların servisi kafeteryadaki uyuşuklukla paralellik arz ediyor. Derinlerden bir yerlerden Yann Tiersen'in piyano tınısı duyuluyor. Bu müzikal tını kafeteryadaki modern düzeni hiç bozmuyor. Ortamda insanda kaygı uyandıracak hiçbir yerel etken yok. Ama masadaki arkadaşlar beni siyasetle ilgili konuşturmak için ısrarla kışkırtmaya çalışıyor. Söyledikleri çoğu şeye aldırmıyorum. Ama bir ara içlerinden bir şöyle bir şey söylüyor. Trabzon'dan bir milletvekili var; kadın. "Ee ne olmuş o milletvekiline? Ne özelliği varmış." "Metin ağabey, kadının şu özelliği var. Her şeyin en pahalısını satın alıyor. Meselâ en pahalı telefon hangisi, sorup onu alıyor. En pahalı eşarp hangisi, arayıp buluyor ve onu alıyor. En pahalı araba hangisi, hemen gidip onu alıyor kendisine. En pahalı çatal bıçak takımı hangisi? Diyelim ki Jumbo çatal bıçak takımı, hemen ondan iki takım!" "Niye iki takım alıyor ki? Bir takım yetmiyor mu mutfağına?" "Bir takım da yedek alıyor ağabey?" Bunu söyledikten sonra masadakilerin gözleri bana dönüyor. Benden bu duruma bir yorum yapmamı bekliyorlar. "Demek ki ucuz bir kadınmış." "Hahhahhaaa! Abi ya yine ters köşe yaptın." Kafeteryadaki medeni düzen bir anlığına bozuluyor. Kafeteryadaki garsonlar dahil bütün gözler bir anlığına bana dönüyor. "Böylelerini iyi tanırım. İçlerindeki eksikliği pahalı şeyler alıp doldurmaya çalışırlar. Ama onlar pahalı şeyler satın aldıkça içlerindeki boşluk da büyür. O boşluğu hiçbir zaman dolduramazlar. Çünkü özlerinde hiçbir sahici şey yoktur. Milletvekili, bakan vs. olmaları bu yalın gerçeği değiştirmez."

Hiçbir şey ilkokullardaki sınıfların köşesindeki dört mevsim resimleri gibi olmadı.
Hiçbir şey o okulların sınıflarındaki M.Ö - M.S tarih şeritleri gibi olmadı.
Hiçbir şey ilkokullardaki özenli ünite konuları gibi olmadı.
Hiçbir şey evde büyüklerimizden dinlediğimiz tatlı masallar gibi olmadı.
Hiçbir şey lisede öğretmenlerden dinlediğimiz sıkıcı dersler ya da bayramlarda dinlediğimiz nutuklar gibi olmadı.
Hiçbir şey vatandaşlık dersinde gördüğümüz yalın maddeler gibi olmadı.
Hiçbir şey camilerde dinlediğimiz evliya kıssalarındaki o mucizeler gibi olmadı.
Hiçbir şey üniversite amfilerinde not aldığımız mantıklı teoriler gibi olmadı.
Hiçbir şey gençliğimizde hayalini kurduğumuz şeyler gibi olmadı.
Hiçbir şey bir zamanlar keyifle okuduğumuz o romanlar ya da hikâyelerdeki gibi olmadı.
Dünya bütün bunları hiç dinlememiş, dinlemiş olsa bile bunlara hiç inanmamış, en arsızların, en gözü karaların, en ahlaksızların, en zalimlerin, en günahkârların, en tanrısızların, en çirkinlerin, en cahillerin hayvani bir güdüyle kuşatıp çevrelediği ve esir aldığı bir yere dönüştü.
Dünya bize de en az onlar kadar gözü kara, onlar kadar tanrısız, onlar kadar ahlaksız, onlar kadar imansız, onlar kadar zalim olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.

Ülkenin yakın siyasi geçmişinde kötü bir siyasal pratiğe sahip Kemalizm, ülkeyi siyasal İslamcılığa mecbur etmişti.
Bu vetirede kendisi de SSCB'nin tasfiyesiyle tutunduğu komünizmle murt gitmişti.
Siyasal İslamcılığın çeyrek asırlık iktidarının sonunda ilginç bir şey oldu. Siyasal İslamcıların Makyavel ahlaka meyletmesiyle neo-Kemalizm canlanmaya başladı. Eh, hayat boşluk kabul etmez. Ülkeyi o kadar kötü yönettiler ki, insanlar ceberrut Jakoben Kemalist generaller devrine özlem duymaya başladılar.
İşte bu dönemde -siyasal dönüşümde- çok ilginç şeyler oldu.
Batı'nın istihbarat örgütleri, El Kaide, Taliban, İşid, Daeş, Boko Haram gibi vahşi örgütlerle alenen İslam'a kara çaldılar. Kendileri yedikleri haltların suçunu Müslümanlara yüklediler.
Yine Batılı efendilerinin emrindeki Ortadoğu'daki monarşik yapıların ve halklardan kopuk keyfi diktatörlerin günahını İslam dininin boynuna boca ettiler.
Yetmedi, cahil tarikat ve cemaat şeylerinin din adına söylediği saçma sapan şeylerle, modernist kafalı ilahiyatçıların rasyonalist din budamalarıyla İslam dinini ahlaki açıdan mahkum ettiler. Yani ben bir Müslüman'ım dediğiniz zaman sensörler çalışıyor ve alarm hemen ötüyor.
Tabi işin içine bir de İslam'ın esaslarının aslında Sümerlerde, Yahudilikte olduğunu söyleyen hurufi bilimperestler dahil oldu.
Siyasal İslamcıların ülkede ve Ortadoğu'da yediği haltlara bir tepki olarak Neo-Kemalizm boy verdi, aldı yürüdü. Uygarlık savaşında bayrağı en önde taşıyan onlar oldu.
Günümüzde adaleti, iyiliği, güzel ahlakı, akrabaya yardımı emreden, zulmü, ribayı, haksız yere insan öldürmeyi yasaklayan İslam, onun adına yenilen haltlar nedeniyle bir cürüm dinine dönüştürülmüş durumda. İşte bu aşamada insanların bir çıkış yolu olarak gördükleri şey neo-Kemalizm. Sanki bu siyasal İslamcılar onların geçmişte Türk siyasetinde yedikleri haltların bir sonucu olarak ülkenin başına musallat edilmemiş gibi garip bir durum hasıl oldu.

Devletin en üst düzeyinde resmi olarak dillendirilen "Kurucu önder Apollon kelebeği!" sözünden sonra ülkedeki bütün siyasi lügat geçersiz oldu. Zira bu sözün Anayasal düzlemde bir geçerliliği söz konusu değil.
Hukuki düzlemde ise ülkenin bütünlüğünü riske eden, esas kurucu önderlerine hakareti içeren ciddi bir cezai müeyyideyi gerektirir. Siyasal açıdan bütün yerleşik kuralları, milli hassasiyetleri alt üst eden Kürt oyları için popülizmi esas alan sosyo-politik gerçeklikten uzak bir söz.
Geçmişte bir Stalinist kıro için söylenen "Apollon kelebeği olayları görebiliyor!" sözü bile inandırıcılıktan yoksun, bir ironiyi barındırıyordu.
Ama bun kez ülkenin bütün siyasal onurunu hiçe sayan ütopik bir temenna ile karşı karşıyayız. Normalde milliyetçi cenahın midesini kaldırması gereken bu sözde sorun şu ki, normal insanlar için bu türden bir söz suçtur. İş politikacılara gelince onların söz ve eylemleri normal hukukta suç teşkil etmiyor.
Yani onlar tanrıların hukukuna dâhiller, biz ise ölümlü insanların hukukuna dahiliz. Bu haliyle "Kurucu önder Apollon kelebeği!" 85 milyon insanın yaşadığı Anayasal düzeni hiçe sayan bir teşebbüs. Ülkedeki tekil hukuk bu sözle birden fazla anayasanın olduğu başka bir düzene işaret ediyor.
Bu söz karşısında insanların siyasette neyi neyle mukayese edip siyasi anlamda bir kanaat sahibi olma ihtimalleri de ortadan kalktı. Bu sorumsuzluk ülkede zaten var olan siyasal kaosu daha büyük bir bilinmezliğe doğru yuvarladı. İnsanlar kamu hukuku adına kendilerini aldatılmış hissediyorlar.
Onca yıllar terör örgütüyle yapılan mücadelenin aslında politikacıların hiç ama hiç umurunda olmadığı gerçeğine uyanıyorlar. Onların siyasetteki gelecekleri için tanrılara her şeyi kurban edebileceklerini gösteriyor. Siyasetçilerin koltuklarını korumak için ülkenin en amansız düşmanlarıyla bile masaya oturup uzlaşabileceğini gösteriyor.
Mafya ile iktidarın, eşkıya ile devletin bu denli iç içe geçtiği bir dönemde bir ülkenin anayasal sistemine bağlı bir yurttaş olmanın anlamı nedir? "Kurucu önder Apollon kelebeği!" ise biz arıların bunca yıl uğultusunun anlamı nedir? Madem bir eşkıya ile bir devlet bu denli rahat bir şekilde eşitlenebiliyor bizim de devletle pazarlık için birer eşkıya olmamız gerekmiyor mu?

Fransız devriminde, toplanan mecliste bir yanda kralcılar vardı, diğer yanda ise Katolik din adamları. Bir köşede ise yiyecek ekmek bulamayan halk. Kralcıların, Katolik din adamlarının her biri 1 oy kullanıyor. Halkın temsilcilerinin hepsinin oyu tek oy sayılıyor. İşte o mecliste kral ve Katolik din adamları ile halk temsilcilerinin her birinin oylarının eşitlenmiş olması fikrine cumhuriyet denir. Kral, Katolik din adamı ve halk mecliste nüfusu oranında temsil hakkına sahiptir. Ve herkes yasa önünde eşittir. Bu durumda soylulardan, din adamlarından sayıca fazla olan halkın meclisi domine etmesidir; cumhuriyet! Kısaca cumhuriyet çoğunluğun rejimidir.
Gelelim Rusların Bolşevik İhtilaline. Bolşevik anlamı itibariyle "çoğunluk" demektir. Menşevik de "azınlık!" anlamındadır. Bolşevikler iktidarı ele alır almaz Çar'ı kurşuna dizdiler. Ailesini de Sibirya'ya sürgüne gönderdiler. Ortodoks kiliseleri kapattılar, en iyi ihtimalle kiliseleri demirdöküm atölyesine çevirdiler. Fransız devriminde en azından teoride Kral'ın, Katolik din adamının mecliste halkla eşit temsil hakkı vardı. Bolşevikler Çar'a ve Ortodoks papazlara böyle bir şans tanımadılar. Onun yerine işçi sendikaları ve kooperatif temsilcilerini yönetime dahil ettiler güya. Görünürde Komünist Parti yetkiliydi ama gerçekte Lenin'in Stalin'in Kruşçev'in borusu ötüyordu. Yani kralcıları giyotine gönderen Fransız Jakobenler bile Rus Bolşeviklerden daha insaflıydı.
Gelelim genel Türk devrimine. Kemalistler padişahı halkla eşitlemediler ama Komünistler gibi kurşuna da dizmediler. Saltanatı kaldırdılar, padişahı sürgüne gönderdiler. Önce cumhuriyeti ilan ettiler; sonra hilafeti ılga ettiler. Dini müesseseleri lağvettiler, sembolleri yasakladılar. Onlar da tıpkı Fransız Jakobenler gibi halkın rızası olmadan devrimler yaptılar. Ülkeyi halka rağmen yönettiler. Komik ama kendilerine hâlâ cumhuriyetçi diyorlar. Saltanatın ve hilafetin koltuğuna kuruldu, yanına da orduyu aldı, yıllarca cumhuriyet dedi. Dünyada bir ülkede azınlık olup da cumhuriyetçi numarası yapan tek güruh bizdeki aslan parçası Kemalistlerdir.
Çin'deki Mao Zedong'un kızıl terör devriminde 10 milyonun üzerinde Budist öldürüldü. Devrimden sonra feodal ağaların çiftliklerine el koyuldu. Hepsi idam mangası önünde yürütülüp idam edildi. Çin Milliyetçi Çin ve Komünist Çin diye ikiye ayrıldı. Mao değil gücü paylaşmak, kendisine karşı olan tüm muhalifleri sert bir şekilde sindirdi. Devrimlerin gramerleri böyle. Kral, imparator, Çar, padişah her neyse ortadan kaldıracaksın. Katolik, Ortodoks, Budist, Müslüman, halife, papa, brahman demeyip hepsini öldüreceksin. Sonra ülkedeki çoğunluk adına kendi keyfi iktidarını tesis edeceksin. Demek ki neymiş, bizdeki siyasal İslamcılar hâlâ çok insaflıymış. Meselâ daha meydanlarda Kemalist asmadılar. Darağacında Alevi dedesi sallandırmadılar. Yahu adamlar katil Apollon kelebeğine bile kurucu önder diyor. Daha ne olsun! Kemalistler, Kürdopatlar öpsün de bu iktidarı başının üstüne koysun! Yani içlerinde bir Robespierre olsaydı siz asıl o zaman görürdünüz cumhuriyetin faziletini!

Bir görüntü yönetmeni Narin Güran cinayetini kastederek. "Jandarma 19 gün boyunca bir çocuğun cesedini aradı ama bulamadı. Devlet bir aşirete yenildi." Aşirete nüfuz edemedi, onun yargıyla pazarlık etmesine müsaade etti, demek istiyor. Burada sıradan insanlarda hayatın kör noktasında "kötülüğün kusursuz organizasyonu" olgusu ortaya çıkıyor.
Aynı günlerde bir mülki amirle görüşürken söz kötülük bahsinde yine sıradan insanın akıl almaz organizasyonuna geliyor. "Ankara'da doğdum, orada büyüdüm. Ama yüksek ideallerle taşraya gidip göreve başlayınca hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Gittiğiniz yerde köylüler sizi çok iyi karşılıyorlar, misafirperverlik ikram o biçim. İnsan burada bu insanlara amir olduğu için mahcup oluyor. Ne zaman ki, aylık güvenlik toplantısı başlıyor şaşırıp kalıyorum. Bu sözü o adam mı demiş? Bu işi o adam mı yapmış? Arkadaşlar bir yanlışınız olmasın. Raporlar beni şaşkına çeviriyor. Arazi davaları, cinsel suçlar, tehditler gırla gidiyor. Aklıma Şükrü Erbaş'ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz! şiiri geliyor. Ben Ankara'da her şeyi gördüm ama kötülükte bu denli kusursuz bir organizasyon görmedim." Kısacası mülki amir sıradan insanın ilk bakışta görünmeyen gücünü ve siyasetçilerle olan ilişkileri sayesinde devlet sistemiyle nasıl oynadığını gözler önüne seriyor.
Aynı günün akşamında Netflix'te Ali Congun'un Aşk Acısı adlı sahne şovunu izliyorum. Şöyle ilginç bir cümlelere denk geliyorum. "Şimdiye kadar insanlar hiç hak etmedikleri halde senin koltuklarına oturdular. Ve sana çok kaba davrandılar. Oysa sen çok naziktin. Demek ki güzel ülkemizde nezaket bir koltuğu kapana kadarmış. Şayet bir koltuğa kurulmuşsan artık nazik olmak zorunda değilsin." Evet, o koltuklara kurulana kadar neredeyse birer evliyalar. Sonrasını hepiniz biliyorsunuz.

Trabzon belediyesinin düzenlediği Trabzon kitap günleri şeysine dair arabesk bir sayıltı babında. Evvelemirde Trabzon'un belediye reisi şehrin en mutlu insanı, kanaatimce. Yani bu denli tarihi ve kültürel derinliği olan bir şehrin ameliye işlerini idare ediyor olmak çok mühim bir hadise olsa gerek. Sorun şu ki, bu şehri idare edenlerin mutluluk pozlarından bir türlü şehrin esas meselelerine sıra gelmiyor. Şehrin kültür politikası da bundan vareste değildir. Suali şöyle soralım. Ben rüyasında kelebek görmüş bir insan mıyım yoksa renkli bir rüya görmüş bir kelebek miyim? Yani Trabzon şehri Karadeniz kültürünü ulusal kültüre taşıyan bir şehir midir, yoksa ulusal kültür ekspatlarının ağnadığı bir şehir midir? Şayet cevap ikincisiyse bütün bu yazarların kitapları D&R zincirinde mevcuttur. Dolayısıyla bu boşuna bir çabadır. Diğerine gelecek olursak, edebiyat büyük harfle başlayıp nokta ile biten ve sonsuza dek susulan zaman ve coğrafya üstü bir eylemden başka nedir?
Bu durumda işin içine yazar, kitap fetişizmi giriyor ki, maalesef bunlar da edebiyata dâhil değildir. Yani belediyenin düzenlediği bu etkinliğe pekala "Allah de ötesini reise bırak!" da denilebilirdi. Meselâ Türkiye'nin en iyi deneme yazarlarından rahmetli Nihat Genç, Trabzonlu olmasına rağmen, bu etkinliklere davet edilmemişti. Bence bu festivalden çok daha önemli konu belediye reisinin hazır giyim yerine iyi bir terzi buyup örtünme ile giyinmenin farkını öğrenmesidir. Tabi aşırı mutluluk sendromundan bu tür ayrıntılar fark edilemiyor.
Yazar listesine baktım. Tamam baba, siz bir numarasınız. En iyi yayınevleri sizin kitaplarınızı basıyor. En güzel vitrinlere, bestseller'lara siz layıksınız. Bir ucu Trabzon'da bir ucu Roma'da okur kitlelerine siz layıksınız. En felsefi Eflatun, en iyi müstefilatun sizsiniz. Na ivrizo Ahmet, na ivrizo!
O değil de, Mehmet Akif Ersoy'un nasıl bir yazarlık vasfı olabilir ki? Bayan yazarlar alınmasınlar ama bana 80'lerin Maksim Gazinosu'nun afişlerini hatırlatıyorlar. Bütün kadın yazarların çiziktirdiklerini toplasanız İhsan Oktay Anar'ın tek sayfasını etmezler. Dünyadakileri toplasanız da Marquez'in ön sözünü etmezler. Bu kervana Şükrü Erbaş'ın da katılmış olması ilginç. Mana aleminin eri Senai Demirci olmazsa olmaz bu etkinlik. Kızlar saçınızda tek beyaz yok, 130 bin kelimelik bir dile ne zaman hakim oldunuz da kitap yazmaya cüret ediyorsunuz? Yani başka ne desem ki?
Eskiden Karadeniz'e Çingeneler gelirdi, panayır kurarlardı. Türlü numaralarla halkı eğlendirilerdi. Artık gelmiyorlar. Acaba diyorum, onların yerine bunları mı gönderiyorlar. Karadeniz'i saz istila etti. Kemençe artık otantik bir enstrüman. Hikâyeleri saçma sapan filmlerle mundar edildi. Şimdi de Anadolu'nun kabına sığmayan kültürel Çingeneliği Karadeniz'i istila ediyor.
Na ivrizo Ahmet, na ivrizo alebo!

Donald Trump Ukrayna batağına saplanmış Rusya ve Avrupa'yı kaderlerine terk etti. Çin'in yükselişiyle ilgilenmek varken sizin güvenlik meselenizle uğraşamam, dedi. Arapların Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi altın dolu mağaraları varken, orada burada nadir bulunan elementleri kontrol altına almak varken Rusya'ya karşı sizin poponuzu daha fazla koruyamam, dedi ve çekip gitti. Ve muhtemelen Venezuela'dan daha risksiz Grönland'ın işgal hazırlıklarına başladı.
Derken Avrupa'da silahlanma video propagandasıyla başladı. Trump'ın bu çarkından sonra Avrupa bir nevi Nazi dönemine geri dönmüş oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya hibe edilmiş demode savaş teçhizatları, Nazilerin meşhur üç tekerli muhaberat motosikletleri, Rusya'ya karşı güç gösterisi olarak kullanılıyor. Görüntülere bakılırsa Almanya yeniden Nazi dönemine dönüyor. Yeni bir Führer'in doğumu beklentisi var sanki. Birazdan Stukalar havalanacak ve kıyamet düdüğünü öttürerek Rusların üzerine dalış yapacak! Birazdan Führer radyodan bütün Alman halkına seslenecek. Biliyorum içimizden bir ses "zaten 25 yıldır seslenmiyor muydu?" diye sakıncalı bir sual ediyor. Şimdiden bir taraf seçmek lazım Sercan! Ben Nazilerin tarafındayım. Sen komünistler tarafında kal! Savaşın sonunda Berlin'de görüşürüz. Bunlar savaşsın, ortalık biraz temizlensin, sulhu Lili Marlen şarkısı eşliğinde aramızda yaparız!
Şaka bir yana bu Almanlar II. Dünya Savaşı'ndan kalma bütün silahları saklamışlar. Evet çok geri bir teknoloji ama Nazizm'in ruhu bütün bu alet edevatta yaşıyor! Deutschland Deutschland super Alles! Hitler'in dönemindeki bando mızıkalar çalıyor sürekli! Reichstag'ta hareketli saatler yaşanıyor Sercan! 16 Mart 1939'daki Hitler'in Prag'ı işgali gibi Putin'de her an Kiev'i işgal edebilir. Birliklerimiz doğu cephesinden ilerliyor. Stop! Stuka'lar kıyamet çığlığıyla Polonya'yı bombalıyor. Stop! Motorize birliklerimiz lojistik ve muhaberat için ilerliyor. Stop! Yarın Führer'in doğum günü. Berlin'de görkemli bir kutlama yapılacak. Stop!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: