Ve sessiz akardı Manahoz Deresi. Yaşlı bir kadın gibi durgun, derdini Karadeniz'den başkasına açmaz. Dilinden kimse bilmez. Sabahın serinliğinde akıp akmadığı bile meçhul. Hayat suyu çekilmiş gibi neşesiz bir hâli var. Adı gibi kendi de yalnız. Modern bir hayatın içinde büsbütün unutulmuş gibi, kederli.
Sürmene çarşısında bir kahvehanenin önü. İlkbaharda yaylaya çıkan eski yaylacıların hali gibi garip bir hal. Ama hiçkimse o eski yaylacılar kadar heyecanlı değil. Dört minibüslük insan topluluğunda sabahın o bildik uyuşukluğu var. Demin, kafein ve nikotin takviyesiyle bu uyuşukluk savuşturulmaya çalışılıyor. Mevsim henüz kığış değil. Ama sonbaharın da son demleri. Grupta epeyce tanıdık simalar var. Avni ağabey ile sohbete başlıyoruz. O her zamanki iddiasız haliyle aramızda. En yaşlımız; dağlar hususunda en görmüş geçirmişimiz. Avni ağabeyle sohbette şöyle bir şey geçiyor aramızda. Karadeniz ağzında cümle sonlarında kullanılan "da"nın anlamı. "Haydeyin da!" Size bir an önce gitme hususunda ısrar ediyorum. "Da" cümle sonunda kullanılır ve bir isteği pekiştirme anlamındadır. Soru cümlesinde kullanılmaz.
"Haydeyin da!"
Sürmene vadisi boyunca ilerliyoruz. Vadinin her iki yanına kızılın, turuncunun, sarının tonları serpiştirilmiş. Zihnimdeki görsel bir takıntı gereği çiçeli haline şahit olduğum o dörtlü ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Şurası 1 yıl çalıştığım denizciler lisesi. Şurası Sürmene çakısıyla kızılağaç dalı kestiğim yer. Şurası Mirangoz'a giden şose yol. Şurası yani Asohanları keser aletinin icat edildiği yer. Şu yukarıda fındık bahçelerinde eskiden fındık toplamışlığım vardır. Dağlarda pastoral bir ölgünlük var. Sanki insanlarla birlikte hayat da bu vadilerden çekilmiş. Biz de ona suni teneffüs yaptırmak için hummalı bir şekilde buralardayız. Aslında hummalı falan da değiliz. Değişik bir şeylere şahit olmak için bir parça tetikteyiz. Hayatın basit sebeplerle bizi şaşırtmasına talibiz sadece.
Art arda dizilmiş dört beyaz böcek gibi dönemeçleri dönüyoruz. Tümsekli yol aynalarında birlikte yamuluyoruz. Bacası tütmeyen kapısı kapalı evlerin önünden geçiyoruz. Ağaçların eğri büğrü dalları duygu devinimizi modern hayatın o düz çizgisinden başka bir yerlere taşıyor. Manzara benliğimize doluşmuş gereksiz görüntüleri her adımda temizliyor.
Derken basit köy evlerinin olduğu Tzida köyünün merkezine varıyoruz. Söylenenlere göre yukarıda bir konakta bir dizinin çekimleri varmış. Yanımızdan geçen dizi figürlerinde havalar Hollywood yıldızı ayarındaymış. Oyuncuların yedi sülalasi ol sanat mabedi konağı gün aşırı tavaf ediyormuş. Dizi oyuncuları eski bir Rum mektebini kostüm ve makyaj salonu olarak kullanıyormuş. Bize de Tzida kilisesine gidip imamdan uhrevi vaaz dinlemek düşüyormuş.
İmamın kiliseden dönme Tzida camii ile ilgili anlattığı şeyleri boşverin. Ben size başka bir hikâye anlatayım. Vakti zamanında Tzida Köyündeki Rumlar Çarlık Rusya'sına gurbete giderlermiş. Orada iyi para kazanırlarmış. Tzida köyünde de konak türünden büyük evler yaparlarmış. İşte o gurbetçi Rumların gönderdiği paralarla bu Tzida kilisesinin yapımına başlanmış. Kilise inşasının tamamlandığı günlerde inşaat işlerini organize eden papaz aniden ölmüş ve kilisenin hemen yanına gömülmüş. İşçiler paralarını alamamışlar. Bunun üzerine işçiler bir gece vakti papazın cesedini mezarından çıkarıp kilisenin kapısına dikmişler. Sabahleyin ölmüş papazın cesedini kilise kapısında gören Rumlar bunun bir mucize olduğunu düşünmüşler ve istavroz çıkarıp Hazreti İsa'ya ve Meryem'e dua etmişler. Papazı ilahiler eşliğinde tekrar mezarına koymuşlar. Birkaç gün sonra papazın yeniden dirilip kilise kapısında ayakta dirilmiş olduğunu görünce bu işte bir bit yeniği olduğundan şüphelenmişler. Papaz ikinci kez mezara konulurken kilisede çalışan işçilerden biri papazın ruhaniyeti hakkında birkaç ucuz söz etmiş. Ve bu söz üzerine hazirundaki Rumlar işin içyüzünü anlamışlar. Aralarında para toplayıp tanrıtanımaz Rum işçilere olan borçlarını ödemişler. Bütün hikâye de bundan ibaret.
Karşı taraftaki Karakanzi manastırına varmak için şose yoldan çıtı pıtı yürüyoruz. Bahçelerde turuncu Trabzon hurmaları salkım saçak boy vermiş. Tuhaftır, Tzida köylüleri bahçelerin muz ağaçları dikmiş. Ama hiçbirinde muz yok! Subtropikal iklimde tropikal meyve yetiştirme denemeleri.
Aslında insanlar unutmasın diye bütün kiliselerin girişine "Dikkat Tanrı var!" tabelası asılmalı. Tabi meclislerin, mahkemelerin, fabrikaların, okulların, atölyelerin girişlerine de. Hatta yolda tehlikeli virajlar tabelasının arkasına da böyle bir tabela asılmalı! Kontrolsüz kavşak ama "Dikkat Tanrı var!"
Nihayet Karakanzi manastırının içindeyiz. Manastırın çatısının bir bölümü yıkılmış. Ama içindeki direkler hâlâ ayakta. Zehirli sarmaşıkların yürüdüğü duvarlar ve ön avlu bölümü zamana direniyor. İnsan bu türden yapılarda sonsuz bir terkedilmişlik duygusuyla yüzleşiyor. Acaba vakti zamanında bu manastırda kimler vardı? O zamanlar nasıl bir hayat yaşıyorlardı? Evlerinde ne pişiriyorlardı? Ne türden hayaller kuruyorlardı? Nasıl türküler çığırıyorlardı? Tanrıya nasıl dua ediyorlardı? Ölülerini nasıl gömüyorlardı? Ben bir insanım ve insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir, demişti Romalı düşünür Terentius. Oysa günümüzde modern insan insana çok yabancı. Bu da Aziz Müco'nun bize Karakanzi manastırında verdiği vaazın özeti olsun.
Kendi dalgınlığımızın içinde yürüdük, yürüdük. Nihayet bir ormanın dibinde küçük bir su değirmeni bulduk. Hayatında ilk kez otomobil gören yerliler gibi merakla o su değirmenine üşüştük. Kapısı kapalıydı, çarkı dönmüyordu, etrafa köpüklü sular sıçratmıyordu. İnsanı ipnotize eden bir gürültüsü yoktu. Dingi dömüyordu. Yukarıdaki su arkı çamurla dolmuştu. Su borusu yaprak, odun parçalarıyla dolup tıkanmıştı. Etrafında yaban dikenleri yürümüştü. Bu durumda un dolu çuvallar görmek hayaldi. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, nasıl bir ahlâka sahibiz ki, nasıl bir medeniyetin içinde debeleniyoruz ki, nasıl bir devlet otoritesine sahibiz ki, o lanet olası şey bu denli otantik bir güzelliğin varlığına soluk aldırmaya tenezzül etmiyor, edemiyor. Bu nasıl soysuz bir hayattır ki, bundan 50 yıl önce insanların kapısında sıraya geçtiği bir su değirmeninin çarkını boşa akan bir suyla döndüremiyor? Buna tenezzül etmiyor, bunu aklından dahi geçirmiyor. İşte bu değirmenin kapısına asılması gereken tabelada şöyle yazmalı. "Dikkat! Sizin Tanrınız para!"
Ve yine derler ki, eskiden çok eskiden bu vadilerin derinliklerinde Zaruha adında Makron kabilesinin yaşlı bir şefi varmış. Başında Kızılderililerin başlığı gibi kartal ve karga tüylerinden örülmüş büyük bir başlık varmış. O da tüm Kızılderililer gibi köseymiş. Elinde asasıyla oturduğu iskemleden günlerce bu vadiyi izlermiş. Şef Zaruha'nın bir derdi olduğunda onu kimseye anlatmazmış. O da Mahanoz deresi gibi susarmış. Anlaşılmaz lisanıyla sadece tanrıyla konuşurmuş. Sonra dünya çok hızlı dönmüş, her şey değişmiş ve bu yerlere de Zarha demişler.
Nihayet tırmana tırmana şahin yuvası gibi siyah bir taşın tepesine vardık. Oradan alttaki Tzida köyünü temaşa ettik. Olduğumuz yerden Araklı burnu görünüyordu. Hava bulutluydu. Batı tarafındaki dağlara düşen sıcak aydınlıktan yağmurun bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüğü görülebiliyorduk. Aşağıda Tzida kilisesi, onun ilerisinde taş mektep, onun yanında ünlü kemençe üstadı rahmetli Bahattin Çamurali'nin basit yapılı ahşap evi, az ileride Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği konakvari yapı vardı. Mahanoz deresinin o cılız suyuyla nasıl taşacaktı bu deniz? meçhuldü. Yağmur damlaları düşüyordu. Dudağımda Ruhi Su'dan bir türkü;
Bilmem şu feleğin bende nesi var?
Her vardığım yerde yâr ister benden
Sanki benim mor sübüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
Yoruldum da yol üstüne oturdum
Güzeller başıma derilsin diye
Gittim padişahtan ferman getirdim
Herkes sevdiğine sarılsın diye
Dönüş yolunda uzun boylu Mısırlı bir dağcının Samistal - Yukarı Kavrun - Hazindak - Ayder parkurundaki hazin faaliyetinin hikâyesini dinliyordum. Mucize bu ya; o gün o Mısırlı şişman adamın şansına hava erken kararmıştı. Dönüş yolunda gökgürültülü bir yağmur başlamıştı. Şimşekler çakıyormuş, yakınlara habire yıldırım düşüyormuş. Çam ormanlarının içinden dolanan patika yollar vıcık vıcık çamur olmuş duurmdaymış. Koca ekipte sadece iki kişide tepe lambası varmış. Uzun süre kullanmaktan mobil telefonların da şarjları bitmiş. Mısırlı Yusuf daha birkaç adım atmadan kalas gibi kayıp çamura saplanıyormuş. Onu çamura saplanmış bir boğa gibi yerden kaldırmak en az on dakikalarını alıyormuş. Zaman uzadıkça gruptakilerde panik artıyormuş. Gökgürültülü yağmur şiddetini sürekli arttırıyormuş. Sonunda içlerinden biri bu mandaya bir tekme vurun ve onu dereye yuvarlayın, ayılar kurtlar yesin onu, demiş. Bunu diyen de Yomralı bir hanımefendiymiş. Herkes tepeden tırnağa kadar ıslanıp sırılsıklam olmuş. Hiçkimsenin telefonu çalışmıyormuş. Ormandan gelen her gürültü ayı ya da yaban domuzu olarak zihinlerde şifreleniyormuş. Mısırlı her çamura saplandığında ormanın içinden yaban mantarı gibi Firavun mumyaları beliriyormuş. Daha doğrusu gruptaki elemanların zihninde o türden metafizik çağrışımlar oluyormuş. Onca uğraşmalarına rağmen daha orman yolunu yarılamış bile değillermiş. Derken bu kez Mısırlı adamın çamura kapalanmasıyla ormandaki çam dalları piramitlerdeki kafası hayvan bedeni insan tuhaf yaratıklara dönüşmeye başlamış. Kurt ve çakal kafalı motifler çam ağaçlarının dallarında gövdelerindeymiş. Grupta önce çığlık atıp sonra "Pardon ayı değilmiş, çam dalıymış!" diyenler oluyormuş. Bu hal böyle sürüp gidiyormuş. Sonunda Mısırlı'yı bir manda ölüsü gibi kollarından ve aayklarından tutup karga tulumba taşımaya başlamışlar. Ama adam çok ağır cüsseliymiş. Ve onu taşıyanların artık takati kalmamış. Bu durumda adamı nöbetleşe taşıyorlarmış. Adam bir çocuk gibi inleyip salya sümük ağlıyormuş ve karanlıkta sadece gözlerinin beyazı parlıyormuş. Bu durum böyle saatlerce sürüp gitmiş. Henüz hiçkimsenin eceli gelmediğinden kimse bayılamıyormuş. Buna o Mısırlı şişman adam da dahilmiş. Ve tam gece yarısında o çam ormanından çıkıp Ayder'e varmayı başarmışlar. Trabzon'a varmadan önce adamı bir hastaneye getirip sağlık kontrolünden geçirmişler. Fiziksel açıdan iyi durumdaymış. Sonra onu bir Firavun mumyasından fırlamış bir hayalet gibi taşıyıp kaldığı otelin kapısına bırakmışlar. Ve eğilip kulağına şöyle demişler. "Türkiye ile Mısır arasında diplomatik bir krizin yaşanmasını istemiyorsan asla bu hikâyeyi kimseye anlatma. Hatta torunlarına bile. Bir daha da tatil için Trabzon'a gelme, tamam mı? Ha bu arada unutmadan, Tanrı var!"
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder