18 Ağustos 2025 Pazartesi

SANRİÇOF - HAÇAÇUR - TAHPUR

Önceki haftasonu İspir Yedigöller’den Yedigöl Köyü'ne iniş gerçekleştirmiştik. Mor Yayla ve Yedi Göller’e daha önce 4-5 kez gelmiş olmama rağmen her defasında içimde şöyle bir his uyanıyordu. Bu Yedigöller denilen krater gölünün dibi nereye çıkıyor? Zira görüntüsü itibarıyla insanda bir zamansızlık ve ucu bir yere bir yöne varmayan herhangi bir mekâna bağlanamama hissi uyandırıyordu. Sanki Yedi Göllerin sonundaki Vadinin dibinden direkt Mars yüzeyine geçiliyordu. Öylesine belirsiz ucu açık bir tamamlanmamışlık hissiydi bu. Göllerin ardındaki derin vadinin gittiği yer bende çözülememiş bir muammaydı. İşte o muammayı geçen hafta sonu düzenlenen sıkı bir faaliyetle nihayet aydınlattık. Gördüğümüz vadilerin görüntüsünü tasvir etmek epeyce zordu. Vadi boyunca birbirinden vahşi ve enfes manzaralar vardı. Arada ulaşılmamış bir göl daha... Ezcümle Yedigöller İspir’e inen derin vadinin en başıymış. Vadiden inerken iki şey gözüme çarptı. Rizelilerin aksine İspirliler çayırlarını kesip balyalıyor oluşu; yani hayvancılığı ve yaylacılığı terk etmemişler. İkincisi Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü’nde bahsettiği yüksek ve ıssız evler modern hayata küsmüş bir halde hâlâ o vadide duruyor gibiydi. Sarp kayalıklara çivilenmiş paslı çivi gibi sessiz evlerdi.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: