9 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 99

Kim demiş ki, Rus edebiyatı bitti, diye. Bildiğimiz klasik Rus edebiyatı Boris Akunin’in romanlarında bilfiil yaşıyor. Yine o ağır Rus anlatısı, yine o keskin Rus zekâsı, yine olayların akışında bir belirsizlik hali. Bu kez tasvirler daha az ama metinler daha akışkan. Gerçekte Rus edebiyatı bitmedi, sadece modern Rus yazarlarının eserleri Türkçeye yeterince çevrilmiyor. Çevrilenlerin baskısı bitince nedense yenileri basılmıyor. Meselâ Boris Akunin’in Türk Hamlesi adlı romanının yeni baskısı piyasada yok. Yok çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Türkiye’de edebiyatta siyaset gibi dünyadan kopuk kendi kendine mastürbasyondan ibaret bir alandır.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.

Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!

Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!

Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!

Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.

Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.

Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.

Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.

Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: