Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair…
Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder