15 Temmuz 2025 Salı

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 103

İngilizcesi olanlara tavsiye edebileceğim ilginç bir isim; Yunanistan eski ekonomi bakanı Yanis Varoufakis. Dünyadaki mali iktisadi sisteme yapısal açıdan ciddi eleştiriler yönelten bir isim Yanis Varoufakis! Üstelik Zizek gibi felsefeci ayağına yatıp her konuda saçmalamıyor. Yanis dünyadaki yeni durum için özetle şunu diyor. Yeni dönemde Amerika’nın ürettiği teknoloji Avrupa dâhil tüm dünyayı köleleştirdi. Kapitalist sistemdeki bu köklü değişimin Elon Musk, Zuckenberg, Bezos gibi bir avuç yeni patronu var. 2000’lerin başındaki sibernetik devrimle gelen bu köklü değişim esasen dünyaya tekno-feodal bir sistem dayattı. Bu insanlık tarihinde bir ilk olduğundan devletler ve iktidarlar bu sisteme karşı ne yapacağını bilemiyorlar. Bu sistem gerçek üretime dayanmayan balon bir kapitalizm –bitcoin vs.- yarattı. Tüm dünyaya yayılmış bu tekno-feodal sistemi Amerika’daki üç beş zengin kontrol ediyor. Daha doğrusu Amerika bu 3-5 tekno-feodalistin eliyle tüm dünyayı kontrol ediyor.

Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.

Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.

Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.

Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.

Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.

Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.

Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: