Durum tam bir Meksika açmazı gibi görünüyor. Soyguna dâhil olan tüm tarafların çatışıp ölmesi ve paranın soygundan bihaber bir Meksika köylüsünde kalması gibi.
Irak işgali öncesinde Irak’ta kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Uluslararası Atom Ajansı’nın resmi raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu silah yapımında kullandığına dair herhangi bir kanıt yok.
Amerika’daki Yahudi sermayesi Donald Trump’ı İran’a karşı İsrail’in yanında savaşa dâhil olması için zorluyor. Donald Trump’ın ciddi bir stratejisi yok ama bu baskıya direniyor. Zira uzmanlara göre Amerika açısından ortada şöyle bir durum var. Çin ekonomik ve askeri açıdan küresel ölçekte Amerika’yı zorluyor. Bütün veriler Çin’in önde olduğu yönünde. Amerika bu savaşa girip küresel hegemonyayı Çin’e kaptırmak istemiyor. Dahası Amerikan’ın Vietnam, Irak, Afganistan sendromu var. Ve İran bu üç ülkeden çok daha farklı bir yapıya sahip. İran’da battı mı Amerikan imparatorluğunun sonu gelir. Ortadoğu’daki bütün üsleri hedef haline gelir. İran olası Amerikan müdahalesiyle Hürmüz Boğazını kapatırsa Körfez’deki altın yumurtlayan petro-dolar şeyhler çöl bedevisine döner. Amerika açısından risk çok büyük yani.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.
Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda!
Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.
Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.
Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.
Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.
Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!
Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.
Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder