18 Eylül 2025 Perşembe

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 101

Ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın sözleri, icraatları ilgi alanıma girmiyor. Ama Nürenberg mahkemeleri, Nazi dönemi uygulamaları, Adolf Hitler ve Josef Stalin'in hayatı ilgi alanıma giriyor.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.

Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.

Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!

Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!

Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!

Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!

Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.

Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: