Fikriyata adi suçlu muamelesi yapıyorlar, demiştim. Bu bahsi biraz açmak gerekiyor. Çoğu kez bir ülkedeki siyasayı, sosyal düzeni, iktisadi yapıyı eleştirirken aydınlarda, entellektüellerde, yazarlarda birden bir kemalat oluşmaz. Çoğu kez emeklerler, acemiliklerinde kaza yaparlar, en tecrübelileri bile hata yaparlar. Hiçbir yazarın düşüncesi, fikri anayasa maddesi hükmünde değildir. Serdedilmiş her aşırı fikrin bir evveli ve bir sonrası vardır. Yargının siyasa eleştiri dosyalarına bu zaviyeden bakması icap eder. İktidarın yanında muhalifleri cezalandıran bir aparat olmaması gerekir.
Bu bahiste gelelim Fatih Altaylı'nın cumhurbaşkanını tehdit kastıyla sarf ettiği sözlere. Özetle "Türkiye gibi özgürlüğüne düşkün ülkeler uzun vadede diktatörlük kabul etmezler. Kim olursa olsun , ülke adına neyi başarmış olurlarsa olsunlar diktatörlüğe heveslenenleri sırtından atalar." Söylemeye çalıştığı fikrin özeti budur. Bu fikri de yazılarında, beyanlarında en çok vurgulayan rahmetli Nihat Genç idi. Bu toprak yapısı gereği diktatörlük kabul etmez. Fatih Altaylı'nın tek hatası buna ülkedeki herkesi dâhil etmiş olmasıdır. Normalde statüsü, itibarı, konumu ne olursa olsun toplumun önünde olan her insan söylediğiyle, yaptığıyla insan aklının eleştirisine açık olmak zorundadır. Velev ki Fatih Altaylı o konuşmasında saçmaladı, onca yazı, kültür programı vs. içinde bir hata etti, bu onun palas pandıras tutuklanıp ceza evine atılmasını gerektirecek bir husus değildir.
Kaldı ki, Fatih Altaylı daha bu siyasal İslamcı iktidar ülkede kontrolü ele alma konusunda başarılı olamadığı bir dönemde Levent Kırca gibi ideolojik açıdan zehirli bir şahsı objektif gazetecilik adına tüm ülkenin önünde aforoz etmiş kişidir. Ben mi yanlış biliyorum, Fatih Altaylı Levent Kırca'yı ideolojik yamyamlığı yüzünden katıldığı programdan kovmadı mı? Oradaki fikri namusunun bu iktidar nezdinde hiçbir değeri yok mu?
Aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Fatih Altaylı'nın ülke siyasası ile ilgili dillendirdiği hususta abes bir şey söz konusu değildir. Pozisyon tertemiz. Kraliçe II. Elizabeth'in de dediği gibi; "Birleşik Krallıkta hiçbir kurum hiçbir kimse ayıplanamaz değildir." Buna Türkiye'de dâhildir. Adamı hiçbir makul neden olmadan tutuklamanın ülkenin felç olmuş demokrasisine hiçbir katkısı olmaz. Aksine bu ülkeyi fikriyatı çökmüş bir diktatörlük yapar. Fatih Altaylı'nın konuşması, üslubu, entellektüel derinliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama emin olduğum şey şudur. Haksız yere tutuklanmıştır. Ve bir an önce medeni haklarına kavuşturulmalıdır.
Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanını okurken bir ara şöyle bir duyguya kapıldım. Ağıtçı Kadın yol parasını denkleştirmek için tıpkı bir Roman kadın gibi Beyoğlu'nda kucağındaki kırmızı gülleri satıp İstiklal Caddesinde yürürken Çiçek Pasajı'na dalacak ve büyük bir şenlik başlayacak. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarıyla pasajın karolarına adım attığı anda bir sessizlik olacak ve masalardaki müşterilerin bakışları onun kırk yamalı uçları fırfırlı allı pullu eteğine dönecek. Sonra bir masadaki taze aşık bir çiftin başında bir cin çıkarma seansı gibi keman ve klarnet çalan koyu takım elbiseli, pembe kravatlı, gözleri patlak Hintliler gibi bakan klarnetçiyi, kemancıyı ve de darbukacıyı biraz yana itip onlara kucağındaki güllerin en tazelerinden verecek. Hatta kucağındaki bordo renkli gülleri masalardaki çiftlere dağıtacak. Üzerindeki yeleği, başındaki eşarbı çıkaracak. Kırlaşmış saçlarının topuzunu çözüp omuzlarına dökecek. Kollarını iki yana açıp başıyla çalgıcı Romanlara "Çal!" diye işaret edecek. Ve Roman çalgıcılar hüzünlü bir havayla yeniden çalmaya başlayacaklar. Ağıtçı Kadın herkesi şaşırtan bir edayla oynamaya başlayacak. Oynarken yüzündeki o ölüm korkusundan, üzerine sinmiş o tutuk taşralı halden eser kalmayacak. Güldüğünde ağzındaki altın azı dişleri görünecek. Masalardaki müşteriler şevkle onu alkışlamaya başlayacaklar. O ara garsonlar Çiçek Pasajının ağır havasını bozuyor olduğu gerekçesiyle Ağıtçı Kadına müdahale etmeye çalışacaklar. Ama işkembesi belalı bazı müşteriler garsonlara onu rahat bırakmasını işaret edecekler. Ağıtçı Kadın çalgıcılar eşliğinde oynayacak. Omuzbaşları ileri geri gidip gelecek. Parmaklarını ritimle şıklatacak. Çingene pembesi ayakkabılarının topukları siyah beyaz burjuva karolarda tıkırdayacak. Kırlaşmış saçları savrulup oyununa eşlik edecek. Tam oyunu tempo bulmuşken salondaki yoğun anason ve şarap konusu Ağıtçı Kadın'ın başını döndürecek. Başı iyice dönmeye başlayınca masaların birinde ona sırtını dönerek oturmuş Heves Ali'yi görecek. Oynarken ona iyice yaklaşacak. Ama gördüğü kişinin ona çok benzemesine rağmen Heves Ali olmadığını fark edecek. Sonra kendini izleyen kalabalığa şöyle diyecek. "Heves Ali değil oğlum bu, Havas Ali, Havas Ali!" İçine o eski hüzün düşecek ve yüz hatları giderek ciddileşecek. Roman çalgıcıların oyun havası ritmini düşürüp bitince Ağıtçı Kadın ipleri çözülmüş kukla gibi kendini burjuva karoların üzerine bırakacak. Salondan bir alkış tufanı kopacak. "Ağıtçı Kadına, Havas Ali'ye!" diye içki dolu kadehler havaya kalkacak! Garsonlar ve ayık olan bazı müşteriler Ağıtçı Kadın'ın başına koşacak. "Bayılmış galiba! Kolonya çabuk kolonya sürün şakaklarına, bileklerine!" "Hayır, bu kadın bayılmamış, Havas Ali için resmen ölmüş!" "Ambulans, çabuk ambulans çağırın!" diye romanda beklenmedik bir çılgınlık yaşanacak ama öyle bir şey olmadı.
Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu'da İsevilik dini yeraltına indi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap yeraltına indi. Cumhuriyet döneminin ilk yarısında din tekrar yeraltına indi. Siyasal İslamcıların iktidarında ise eleştiri kültürü yeraltına indi. Ve bu durumda toplumda türlü patolojik semptomlar baş göstermeye başladı. Tıpkı Katolik Fransızlar gibi alenen yaptığı menfi bir şeyi hiç haberi yokmuş gibi inkâr eden bir insan tipi türedi. Fransızlığın temelinde de bu var. Katolik inancına rağmen gerçek hayatta olup biteni inkâr etme durumu. Bu insan tipi tıpkı Nazi dönemi Almanları gibi gerçekte düşündüğünü ve yediği şeyi muhatabından saklayabiliyor. Bununla birlikte bu toplumsal yapıya Kürt siyasetçilerden sirayet eden bir şey daha var. Farklı bir şey düşünme, düşündüğü o şeyin tam aksine bir şey söyleme ve söylediği o şeyin tam aksine bambaşka bir şey yapma riyakârlığı. Siyasal İslamcıların iktidarında insanların politik eleştiri cesaretinin kırılmış olması ise ciddi bir sosyolojik ve kültürel eleştirinin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasına da sebep oluyor. Kısacası siyasal İslamcıların devri iktidarında İslam'ın tövbe kapısını istismar eden iktidara da Katolik nikâhıyla bağlı yeni Katolik Fransızlık zuhur etti.
Kemalizm eklektik bir ideolojiydi. Cumhuriyet kurulurken işe yaradı. Ama modern bir ülkeyi değiştirip dönüştürecek bir ufuktan yoksundu. Onun yerine de Amerikan usulü liberal sağ konuşlandı. Yalnız Kemalizm'in devlet bürokrasisindeki ideolojik takıntılı varlığı bugünkü siyasal İslamcılığın teşekkülüne sebep oldu. Kemalizm 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla tedavülden kalktı. Siyaseten folklorik bir öğeye dönüştü. Cumhuriyet siyasal İslamcılara miras kaldı. Siyasal İslamcılar ise modern bir devleti demokrasi temayülleriyle hukuk içinde yönetme becerisini gösteremediler. Son çeyrek asırda yaşanan sert bir modernleşmeyle ülkedeki her şeyi öğütüp işe yaramaz hale getirdiler. Kemalizm ideoloji çağının bitimiyle bitmişti. Siyasal İslamcılık ise ülkedeki kurumsal yapıyı kendi takıntılı ideolojik yapısına göre yamultup sistemi tümden işlemez hale getirdiler. Son kertede ise kendileriyle birlikte ülkedeki milliyetçi cenahı da kendi karikatürüne çevirdiler. Yani son çeyrek asırda Kemalizm, siyasal İslamcılık ve milliyetçilik birlikte tükendi. Bu tükeniş paradoksal olarak neo-Kemalizm'in kıpırdamasına neden oldu. İşte ülkedeki bu siyasal tükenmişlik Kürt siyasal bloğunu merkeze taşıma seçeneğini gündeme getirdi.
Kürt siyasi hareketi başlangıçta silahlı bir Stalinist bir hareketti. Bu hareket Afganistan'dan Avrupa'ya akan uyuşturucu trafiğinin keşfi ile büyüdü. Sonra istihbarat örgütlerinin kullanışlı aparatına dönüştü.
Ama tarihte ticaretin gelişmesiyle Akdeniz'deki korsanlığın bitmesi gibi, bu hareket de küresel sistemden izole ediliyor. Çünkü küresel sistem bilhassa Ortadoğu'da kontrol edilemeyen hiçbir şey istemiyor. Silahları bırakıp siyasallaşması ve haklarını demokratik mücadele ile talep etmesi isteniyor.
Diğer bir açıdan bakıldığında Kürtlerin terör örgütü üzerinden dayattığı siyasal hak talebi ülkede ciddi bir siyasal paranoyaya sebep oldu. Ve bu paranoya ülkedeki kötürüm demokrasinin de rafa kaldırmasıyla son buldu. Kürt siyasetçiler terör eylemlerinin siyasal İslamcı ve milliyetçi iktidarın ülkedeki demokrasiyi lağvetme bahanesini ortadan kaldırmak ve ülkede yeniden demokratik ortamı ve hukuk düzenini tesis etmenin kendilerine yarayacak bir şey olduğunun farkındalar.
Kısacası siyasal İslamcı vitrinli milliyetçi iktidar terör örgütünü bahane ederek otoriterleşiyor. Bütün temel hakları askıya alarak hukuk sistemini işlersiz hale getiriyor. Şimdilerde Kürt siyasetçilerle aynı masaya oturuyor olmalarının nedeni en azından görünürde bu siyasal kaosu ıslah etmek. Yani silah varsa demokrasi, hak, hukuk vs. yok! Silah yoksa iktidarın siyasî ömrünü uzatacak ve Kürtlere de mavi boncuk dağıtacak yeni bir anayasanın yapılması dahil her şey konuşulabilir. Kürt siyasası ülkede tıkanan sistemin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.
Karadeniz kültürüyle ilgili olarak; hep bir kuşatma söz konusu. Kemençe çalınıp söylenen bütün türküleri saza döktüler. Sümela Şifresi diye saçma sapan güya komedi filmleri çektiler, bildiğin Keloğlan'ı Temel'in yerine kullandılar. Trabzonspor'un içerideki son futbol müsabakasında Rus revü kızlarını anonsçu adı altında dansöz diye tribünlerde oynatmışlar. Şimdi baktım, Trabzon'un Sümela, Uzungöl, Atatürk Köşkü gibi tarihi yerlerinin görüntülerine iliştirilmiş iğrenç ötesi arabesk müzikli klipler sosyal medyada dolaşıp duruyor. Yani Trabzon'u ülkenin kültürel kenefine döndürmüşler. Haceti gelen hacetini Trabzon'da yapıp gidiyor. Bu kadar sahipsiz, bu kadar ötekileştirilen, çapsız çobanların bu kadar mevki sahibi olduğu tarihi derinliği M.Ö 4000'ine kadar giden dünyada başka bir şehir yok! Tabii ki Trabzon ülkenin en mutsuz şehri olacak. Çapsızlığın bu kadar rahat talan ettiği ikinci bir yer yok ülkede! Var işte mutlu aile çocukları; belediye reisi, Trabzonspor başkanı, hepsi mutlu! Sanki Osmanlı dönemindeyiz ve eşkıyalık devam ediyor. Emniyet müdürleri kamuflajlı dolaşıyor Trabzon sokaklarında. Sanki dağlarda Tuzcuoğlu'nu arıyorlar. Nerede bir bürokrasi eşkıyası varsa Trabzon'a atıyorlar, sonra da Trabzon'a kravatlı değil kamuflajlı memurlar gönderiyorlar, sonra da Trabzon neden Türkiye'nin en mutsuz şehri diyorlar. Çünkü sizin gibi mutlu aile çocukları şehrin başındayken Trabzonluların mutlu olma şansı yok! Ezcümle, Trabzon her bir şeyi talan edilmesine rağmen mutlu olması beklenen bir şehir.
Yüksek sanat demiştim, hatırlarsanız. Bunun için birkaç şey gerekiyor. Daha doğrusu iki şey ve biraz da hayal. Birincisi dut ağacından imal bir kumaniçe (keman-che) yani kemençe. Erik ağacından olmaz; çünkü o cins çok zırıltı yapar. Melankolik Rum gaydası çalabilecek dört telli bir kemençe olacak. Çalınacak parçanın adı da şu; daha doğrusu eskiden düğünlerde konak karşılamalarında çalınırdı Cezayir karşılama havası ve bas bariton sesle söylenirdi. Bu hava çalınırken etrafta hoş kokulu Cezayir menekşelerinin ve onlara konmuş Lazgüzel esmeri kırmızı siyah kelebeklerin olduğunu hayal edin. Ama bu hayal burada kalmıyor işte. Cezayir menekşelerinde uçuşan Lazgüzel esmeri kelebeklerin olduğu bahçenin kenarındaki sabit mertekleri düşünün. O merteklerin üzerinde kıpkızıl ibikli bir Hint horozu ile Denizli horozu kırması bir horoz kondurun! Hophoroz bir horoz olsun bu horoz! Hayır, cehennemin dibini görmüş bir ciddiyette bir horoz. Aşırı ciddiyeti komediye çıkan atlar gibi değil yani. Şimdi her adımında cehennemin kızgın koruna basıyormuş gibi öten bu horozun ötüşüyle ol kemençeden çıkan melankolik Cezayir karışılması havasını, fona biraz tulum sesi iliştirerek bütünleştiriyoruz. Melez Kafkas horozu bu melodiye her adımda ciddi bir edayla tartılarak reaksiyon veriyor. Her tartılışta ayağını bir demir eriyiğinden kurtarıyormuş gibi hüzünlü ötüyor horoz. Ve bu esnada melez horozun kırmızı siyah tüyleri her adımda parıldıyor. Kemençenin melankolik gaydası yükseldikçe horozun ateşteki dansı daha ritmik bir hale geliyor. Bu durum bir hipnoza dönüşene kadar böyle sürüp gidiyor. İşte buna kumaniçe (keman-che) yani kemençe diyoruz.
Siyonist İsrail’in Filistin’de yaptığı önü alınamayan aleni barbarlıktan anlaşılanlara gelirsek;
Adına “Batı” dediğimiz dünyanın ciddi bir hafızası yokmuş. Zira sadece 80 yıl önce Avrupa’da Nazilerin yaptığı barbarlığın bir benzerini Siyonistlerin Gazze’de Filistinli Müslümanlara yapıyor oluşu onlara hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Ve yine adına “Batılı değerler” denilen kavramların Amerika ve Avrupa kıtasının dışında bir hükmü yok. BM’de insan derisine yazılmış İnsan Hakları Beyannamesi, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, emek vs. gibi kavramlar sadece kendi halkları için geçerli. Diğerlerinin canı cehenneme.
Ve bu açık katliama engel olunamamasından anlaşıldığına göre; adına İslam ülkeleri denilen mefhumun sosyo-politik açıdan bir karşılığı yok. İslâm ülkeleri denilen şey; Amerika’nın ve Avrupa’nın politik ve iktisadi ekseninde oluşturulmuş başlarında tarihin akışına karşı karakter koyamayan kendi halklarına karşı pek bi cevval hainlerin olduğu açık hapishaneler mesabesinde basit teşekküller. İran bu modern barbarlığa karşı kısmen karakter koyabilen istisnai bir durumdur.
Müslüman ülkelerdeki halkların durumuna gelirsek. Yazar Amin Maalouf’un da dediği gibi, burada insanlar Siyonistlerin Filistinlilere yaptığı barbarlıklara, katliamlara üzülürler ama hiçbir şey yapmadan nargilelerini içmeye devam ederler.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
13 Eylül 2025 Cumartesi
18 Ağustos 2025 Pazartesi
SANRİÇOF - HAÇAÇUR - TAHPUR
Önceki haftasonu İspir Yedigöller’den Yedigöl Köyü'ne iniş gerçekleştirmiştik. Mor Yayla ve Yedi Göller’e daha önce 4-5 kez gelmiş olmama rağmen her defasında içimde şöyle bir his uyanıyordu. Bu Yedigöller denilen krater gölünün dibi nereye çıkıyor? Zira görüntüsü itibarıyla insanda bir zamansızlık ve ucu bir yere bir yöne varmayan herhangi bir mekâna bağlanamama hissi uyandırıyordu. Sanki Yedi Göllerin sonundaki Vadinin dibinden direkt Mars yüzeyine geçiliyordu. Öylesine belirsiz ucu açık bir tamamlanmamışlık hissiydi bu. Göllerin ardındaki derin vadinin gittiği yer bende çözülememiş bir muammaydı. İşte o muammayı geçen hafta sonu düzenlenen sıkı bir faaliyetle nihayet aydınlattık. Gördüğümüz vadilerin görüntüsünü tasvir etmek epeyce zordu. Vadi boyunca birbirinden vahşi ve enfes manzaralar vardı. Arada ulaşılmamış bir göl daha... Ezcümle Yedigöller İspir’e inen derin vadinin en başıymış. Vadiden inerken iki şey gözüme çarptı. Rizelilerin aksine İspirliler çayırlarını kesip balyalıyor oluşu; yani hayvancılığı ve yaylacılığı terk etmemişler. İkincisi Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü’nde bahsettiği yüksek ve ıssız evler modern hayata küsmüş bir halde hâlâ o vadide duruyor gibiydi. Sarp kayalıklara çivilenmiş paslı çivi gibi sessiz evlerdi.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
9 Ağustos 2025 Cumartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 99
Kim demiş ki, Rus edebiyatı bitti, diye. Bildiğimiz klasik Rus edebiyatı Boris Akunin’in romanlarında bilfiil yaşıyor. Yine o ağır Rus anlatısı, yine o keskin Rus zekâsı, yine olayların akışında bir belirsizlik hali. Bu kez tasvirler daha az ama metinler daha akışkan. Gerçekte Rus edebiyatı bitmedi, sadece modern Rus yazarlarının eserleri Türkçeye yeterince çevrilmiyor. Çevrilenlerin baskısı bitince nedense yenileri basılmıyor. Meselâ Boris Akunin’in Türk Hamlesi adlı romanının yeni baskısı piyasada yok. Yok çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Türkiye’de edebiyatta siyaset gibi dünyadan kopuk kendi kendine mastürbasyondan ibaret bir alandır.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.
Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!
Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!
Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!
Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.
Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.
Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.
Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.
Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.
Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!
Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!
Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!
Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.
Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.
Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.
Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.
Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
26 Temmuz 2025 Cumartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 98
Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair…
Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
23 Temmuz 2025 Çarşamba
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 105
Durum tam bir Meksika açmazı gibi görünüyor. Soyguna dâhil olan tüm tarafların çatışıp ölmesi ve paranın soygundan bihaber bir Meksika köylüsünde kalması gibi.
Irak işgali öncesinde Irak’ta kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Uluslararası Atom Ajansı’nın resmi raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu silah yapımında kullandığına dair herhangi bir kanıt yok.
Amerika’daki Yahudi sermayesi Donald Trump’ı İran’a karşı İsrail’in yanında savaşa dâhil olması için zorluyor. Donald Trump’ın ciddi bir stratejisi yok ama bu baskıya direniyor. Zira uzmanlara göre Amerika açısından ortada şöyle bir durum var. Çin ekonomik ve askeri açıdan küresel ölçekte Amerika’yı zorluyor. Bütün veriler Çin’in önde olduğu yönünde. Amerika bu savaşa girip küresel hegemonyayı Çin’e kaptırmak istemiyor. Dahası Amerikan’ın Vietnam, Irak, Afganistan sendromu var. Ve İran bu üç ülkeden çok daha farklı bir yapıya sahip. İran’da battı mı Amerikan imparatorluğunun sonu gelir. Ortadoğu’daki bütün üsleri hedef haline gelir. İran olası Amerikan müdahalesiyle Hürmüz Boğazını kapatırsa Körfez’deki altın yumurtlayan petro-dolar şeyhler çöl bedevisine döner. Amerika açısından risk çok büyük yani.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.
Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.
Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.
Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.
Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.
Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!
Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.
Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.
Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.
Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.
Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.
Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.
Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!
Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.
Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
20 Temmuz 2025 Pazar
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 104
Türkiye’de aydınlar, yazarlar hayalci ilkokul müfredatında takılı kalanlarla dünyanın katı gerçekleri karşısında dağılanlar diye ikiye ayrılıyor. Yazar Nihat Genç ilkokul müfredatıyla ülkenin meselelerini göğüslemeye çalışırken savrulmuş ve hayli hırpalanmıştı. Bunu sahipsiz Karadeniz öksüzlüğüyle yapmaya çalışırken de sağlığından oldu. Keşke politikanın o sathi yüzeyinde netice vermeyecek fuzuli şeylerde nefes tüketmek yerine kalıcı olan edebiyatta daha çok çaba göstermiş olsaydı. Kendisine acil şifalar diliyoruz.
Yeni başlayanlar için Metin Kondel aforizmalarına giriş babında; özünde düşünmekten, hayal etmekten korkmamayı öğretir. Hiçbir aforizmam –okuyanlar bilir— sizin katılmanız ve onaylamanız için yazılmaz. Ama size ısrarla böyle de bakılabilir, hatta sizi o fikrin ötesinde düşünmeye kışkırtmayı amaçlar. Bazı zamanlarda bir fikrin aksi bir şey yazdığımız da olur. Ama çoğu kontrolümde planlı şeylerdir. Meselâ Suriye’de rejim değişikliğinin ilk etaptaki sonuçları Suriyeliler için gayet müspetti. Orada Suriye halkının iradesi üzerinde bir iktidarın bahsi ya da kuyruğun Siyonistlere kaptırılması bahsi diğer bir aşamaydı. Yani ben Trump’tan Ortadoğu’ya demokrasi isteyecek kadar bunamadım çok şükür. İşin içinde olma ihtimali yüksek bir şeyin çerçevesi ve tabii ki ironi mevcuttur. Aforizmalarımı resmi gazeteden ayıran şey de budur.
Tabii ki mazlum Filistin halkının intikamı niyetine Siyonistlerin kalbine düşen her füzede ziyadesiyle Şiiydik! Calut’a taş isabet ettirebilenin uyruğu, dini, mezhebi, meşrebi, ideolojisi benim aklımın köşesinden geçen bir şey değildir. Bu insanlık duruşunda bir komünist kadar komünist, bir Zerdüşt kadar Zerdüşt, bir Budist kadar da Budist’im. Nihayetinde hepsini üstünde bir Müslüman’ım. Siyonizm karşıtı mert bir Zerdüşt olmak ikiyüzlü bir Sünni olmaktan çok daha iyidir.
Tamam diyelim ki bu ucuz bir Pers tiyatrosuydu. Hani sizin tiyatronuz nerede? Buna Fars öpücüğü diyoruz işte!
Bir zamanlar Kemalistler “Mollalar İran’a!” diye slogan atıp, sağa sola heykel dikerken meğerse Mollalar uzun menzilli füze üretiyormuş. Keşke o zamanlar kendileri İran’a gitseymişler, şimdiye çoktan nükleer füze yapmıştık!
Müslümanlar geri kaldılar, bilim, film, kültür vs. üretemiyorlar, diyorlar. İran sinemanın en özgününü üretiyor, olmuyor. Zenginleştirilmiş uranyum üretiyor, tesislerini bombalıyorlar. Demek ki modern görünümlü bu barbarlara karşı sadece Müslüman olmak yeterli gelmiyor, nükleer Müslüman olmak gerekiyormuş. Her iki rekâtta selam verip küffara nükleer başlıklı füze fırlatmak gerekiyormuş! Abartalım biraz.
Son gelişmeler karşısında Türkiye’deki bütün Sünni cemaatlerin, tarikatların sessiz riyakârlığı hayranlık uyandırıcı! Allah onları tuhaf zamanlarda yaratmış.
Kimseye söylemeyin, bizim nükleer başlıklarımız 1001 odalı sarayın mahzeninde. Benden duymadınız. Söz bizdeki Şalot Malotların!
Bir mukayese yapmak gerekirse;
İran 90 milyon nüfusa sahip köklü bir tarihi devlet yönetme becerisi olan bir ülke.
İsrail 9 milyon nüfusa sahip bir İngilizlerin öncülüğünde kurulmuş garnizon bir ülke.
İran’ın nüfusu birçok etnik kökenden gelen insanlardan oluşuyor.
İsrail ise Rusya, Polonya, Macar, Amerika, Etiyopya gibi ülkelerden toplama bir yapıya sahip.
İran dini demokrasisi mollalardan ılımlı bir molla seçme üzerine kurulmuş durumda.
İsrail’in demokrasisi ise Siyonistlerden en azılı Siyonist’i seçme üzerine kurulmuş.
İran yıllardan beri Amerika’nın ve Batı’nın ağır ambargolarıyla boğuşuyor.
İsrail ise başta Amerika olmak üzere Batı’nın askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile büyüyor.
İran’ın en büyük destekçisi durumundaki Rusya Ukrayna bataklığına saplanmış durumda.
İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ise Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini henüz sağmış durumda.
İran bölgedeki Siyonist yayılmacılığını Hamas, Hizbullah, Suriye ve Yemen’de Husiler üzerinden bloke etmeye çalışıyordu.
İsrail ise Siyonist yayılmacılığını söz konusu yapıları yıkarak bölge ülkelerinin yönetimlerini satın alarak ilerletmeye çalışıyor.
İran zenginleştirmeye çalıştığı Uranyumu uzun menzilli füzelere uyarlayarak caydırıcı bir silah olarak kullanmayı planlıyor.
İsrail ise sahip olduğu nükleer silahı askeri azgınlığı için bir koz olarak kullanıyor.
İran’ın etrafındaki ülkeler Amerikan üsleriyle kuşatılmış durumda.
İsrail’in etrafındaki ülkelerin yönetimleri ise Amerikan yönetimlerince satın alınmış durumda.
İran neredeyse tüm dünyaya karşı, Filistin üzerinden insanlığın sesi ve vicdanı durumunda.
İsrail ise Gazze’de yaptığı barbarlığa sessiz kalan Batı medeniyetinin şeytanlaşmış hali durumunda.
İran hem masada hem de bölgede sürekli savunma yapan taraf durumunda.
İsrail ise hem masada hem de sahada sürekli saldıran taraf durumunda.
İran Tel Aviv’i ve Hayfa’yı vurarak İsrail’in yenilmez bir devlet olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İsrail ise hamisi Amerika ve bölgedeki gizli destekçileri olmadan nasıl bir belaya bulaştığını seziyor olmalı.
İran’ın arkasında Sünni Müslümanların desteği yok!
İsrail’in arkasında ise Azerbaycan, Hindistan, cübbeli züppeler dâhil yığınla mendebur var.
İsrail’in bölgedeki saldırganlığıyla nasıl baş edeceğiz. Bu kafayla gidersek imkânsız gibi bir şey bu.
İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Perez’i mecliste konuşturdular.
Türkiye’yi yönetenler alenen BOP eş başkanı olduğunu söylediler.
İsrail devlet başkanı Yitzhak Herzog’u ponponlu tören eşekleriyle saraylarda ağırladılar.
Diğer yorumlar arşivlerde duruyor.
Amerika’nın Irak’ı işgaline onay verdiler.
Suriye’deki iç savaşta taraf oldular. Bölgedeki demografiyi bozdular.
Libya’nın dağılmasında rol oynadılar.
Mısır’daki iktidar değişikliğini yanlış yönlendirdiler.
Mavi Marmara tiyatrosuyla Hamas’ı siyasi ve askeri açıdan gerilettiler.
Bizdeki Sünni ulema da Siyonist İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını bloke eden İran, Suriye, Hizbullah, Hamas ve Husilere lanet okudu.
En son Suriye’deki yönetimi devirip ne idüğü belirsiz bir adamı devlet başkanı yaptılar.
İnkâr etmelerine rağmen İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler.
Gazze konusunda hiçbir şey yapmadılar; yapıyormuş gibi de görünmediler.
Romantik Şam manzarasına bakıp kahve keyfi yaparlarken İsrail İran’a saldırdı.
Böylece içerideki Kürt açılımının, karşılıklı yumuşamanın sebebi de belli oldu.
Yani Türkiye’deki iktidar bölgede yapıp ettikleriyle şimdiki durumun gerçek mimarı oldu.
Kürecik bir Amerikan üssü değildir. Siyonistlerin hava güvenliğini sağlayan kritik bir yerdir.
Şimdi bu noktada İsrail’in olası bir saldırısına karşı nasıl karşı konulabilir.
Türkiye’deki iktisadi krizi geçtik, demografisi tümden değişmiş durumda.
Iraklısı, Suriyelisi, Afgan’ı, Afrikalısı, İranlısı, Arap’ı her tarafta cirit atıyor. Kaldı ki biz daha içimizdeki Kürtlerin sosyo-politik entegrasyonunu tamamlayamadık.
Siyasal açıdan birbirinden nefret eden iki farklı blok söz konusu. Ve son yıllarda bu nefret iktidarda kalma kaygısıyla olabildiğince derinleştirildi.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmiş, anayasanın dışına çıkmış, tüm muhalefeti hukuk dışı yollarla bastırmış arızî bir iktidar var ülkede.
Dahası çok daha tehlikeli bir durum söz konusu. Ülkedeki bazı bakanlıklar cemaatler, tarikatlar, siyasal klikler arasında bölüştürülmüş durumda.
Bu çarpık yapının oluşmasına sebep olan bir iktidarı eleştirdiğimiz için de hakkımızda açılan davaların, soruşturmaların haddi hesabı yok.
Maalesef yanlış dış politikayla Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Türkiye kendi siyasî ve sosyo-psikolojik yapısını Ortadoğu’da yarattığı aktüel kaostan en fazla etkileyebilecek bir kıvama getirdi.
Siyonistlerin sizi mağlup etmesi için kendi siyasal istikbaliniz için bozduğunuz sosyo-politik yapıdan sadece bir tuğla çekmeleri yeterli olacaktır.
Neden savaşlar hep Ortadoğu’da oluyor, diye soruyor. Belli ki modern dünyada olup bitenleri insanlık tarihi üzerinden okuyamıyor. Neden olmasın ki… İnsanın kutsalla göbek bağı tam da bu coğrafyada kopuyor. Batı Medeniyeti bazen gizli bazen de açık bir fail olarak savaşlarla ambargolarla bu kopuşu zorluyor. Kadim olan her şeyin kökünü kazımak, onu menşeinden kopartıp işine yarar bir şekilde dönüştürme ve kendisine köle yapma derdinde. Türklerin Kürtlere izah edemediği şeyin özeti bu.
Bunu görmek için azıcık tarih, coğrafya bilmek yeterli! Modern barbarlığın zokasını yutanlar ise neden bütün peygamberler hep Ortadoğu’ya geldi de Paris’e, Washington’a, Sydney’e gelmedi, diye soruyorlar. Şimdi ta en baştan itibaren dünyanın, dinlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların, modern devletlerin nasıl teşekkül ettiğini tek tek anlatmak gerekir ki, çok uzun iş! Beyin kıvrımları filtrelenmemiş modern kavramlarla geometrik bir hal almış. Sizin anlayacağınız tababet ilmine giriyor. O köşeli nöronlarla anlamaları da zor!
Ama şu kadarını izah etmeye çalışayım. Nasıl ki, Rusluğun yaldızını biraz kazıyınca altından çekilmez bir Kazaklık çıkıyor, Batı Medeniyetinin de yaldızını kazıyınca altından önce Hıristiyanlık sonra Yehudalık çıkıyor. Onun da çekirdeğinden Siyonizm adlı 4000 yıllık bir mikrop çıkıyor. Biz bunu 90’lı yıllarda henüz bir üniversite talebesiyken millete anlattığımızda şizofren muamelesi görüyorduk. Bugün ise dünya bu gerçeği her sahada yaşayarak görüyor.
Ne kadar ilginç değil mi? İran cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkçe bir şiirle Amerika’ya verdiği cevap aslında Doğu erdeminin dünyayı yutma konusunda kararlı Batı medeniyetine meydan okuyuşu türünden tarihi bir cevaptı.
Geçme namert köprüsünden
Koy aparsın sel seni
Yatma tilki tarlasında
Koy yesin aslan seni
Yani azgın Siyonistlerin Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı barbarlıklara göz yumup zillet içinde yaşamaktansa insanlığın onuru ve şerefi adına bu barbarlara karşı durmanın çilesine talibiz. Bilmem Siyonistlerle ticareti sürdürenler bu tarihi sözlerden utanıp bir ibret alırlar mı?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Yeni başlayanlar için Metin Kondel aforizmalarına giriş babında; özünde düşünmekten, hayal etmekten korkmamayı öğretir. Hiçbir aforizmam –okuyanlar bilir— sizin katılmanız ve onaylamanız için yazılmaz. Ama size ısrarla böyle de bakılabilir, hatta sizi o fikrin ötesinde düşünmeye kışkırtmayı amaçlar. Bazı zamanlarda bir fikrin aksi bir şey yazdığımız da olur. Ama çoğu kontrolümde planlı şeylerdir. Meselâ Suriye’de rejim değişikliğinin ilk etaptaki sonuçları Suriyeliler için gayet müspetti. Orada Suriye halkının iradesi üzerinde bir iktidarın bahsi ya da kuyruğun Siyonistlere kaptırılması bahsi diğer bir aşamaydı. Yani ben Trump’tan Ortadoğu’ya demokrasi isteyecek kadar bunamadım çok şükür. İşin içinde olma ihtimali yüksek bir şeyin çerçevesi ve tabii ki ironi mevcuttur. Aforizmalarımı resmi gazeteden ayıran şey de budur.
Tabii ki mazlum Filistin halkının intikamı niyetine Siyonistlerin kalbine düşen her füzede ziyadesiyle Şiiydik! Calut’a taş isabet ettirebilenin uyruğu, dini, mezhebi, meşrebi, ideolojisi benim aklımın köşesinden geçen bir şey değildir. Bu insanlık duruşunda bir komünist kadar komünist, bir Zerdüşt kadar Zerdüşt, bir Budist kadar da Budist’im. Nihayetinde hepsini üstünde bir Müslüman’ım. Siyonizm karşıtı mert bir Zerdüşt olmak ikiyüzlü bir Sünni olmaktan çok daha iyidir.
Tamam diyelim ki bu ucuz bir Pers tiyatrosuydu. Hani sizin tiyatronuz nerede? Buna Fars öpücüğü diyoruz işte!
Bir zamanlar Kemalistler “Mollalar İran’a!” diye slogan atıp, sağa sola heykel dikerken meğerse Mollalar uzun menzilli füze üretiyormuş. Keşke o zamanlar kendileri İran’a gitseymişler, şimdiye çoktan nükleer füze yapmıştık!
Müslümanlar geri kaldılar, bilim, film, kültür vs. üretemiyorlar, diyorlar. İran sinemanın en özgününü üretiyor, olmuyor. Zenginleştirilmiş uranyum üretiyor, tesislerini bombalıyorlar. Demek ki modern görünümlü bu barbarlara karşı sadece Müslüman olmak yeterli gelmiyor, nükleer Müslüman olmak gerekiyormuş. Her iki rekâtta selam verip küffara nükleer başlıklı füze fırlatmak gerekiyormuş! Abartalım biraz.
Son gelişmeler karşısında Türkiye’deki bütün Sünni cemaatlerin, tarikatların sessiz riyakârlığı hayranlık uyandırıcı! Allah onları tuhaf zamanlarda yaratmış.
Kimseye söylemeyin, bizim nükleer başlıklarımız 1001 odalı sarayın mahzeninde. Benden duymadınız. Söz bizdeki Şalot Malotların!
Bir mukayese yapmak gerekirse;
İran 90 milyon nüfusa sahip köklü bir tarihi devlet yönetme becerisi olan bir ülke.
İsrail 9 milyon nüfusa sahip bir İngilizlerin öncülüğünde kurulmuş garnizon bir ülke.
İran’ın nüfusu birçok etnik kökenden gelen insanlardan oluşuyor.
İsrail ise Rusya, Polonya, Macar, Amerika, Etiyopya gibi ülkelerden toplama bir yapıya sahip.
İran dini demokrasisi mollalardan ılımlı bir molla seçme üzerine kurulmuş durumda.
İsrail’in demokrasisi ise Siyonistlerden en azılı Siyonist’i seçme üzerine kurulmuş.
İran yıllardan beri Amerika’nın ve Batı’nın ağır ambargolarıyla boğuşuyor.
İsrail ise başta Amerika olmak üzere Batı’nın askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile büyüyor.
İran’ın en büyük destekçisi durumundaki Rusya Ukrayna bataklığına saplanmış durumda.
İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ise Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini henüz sağmış durumda.
İran bölgedeki Siyonist yayılmacılığını Hamas, Hizbullah, Suriye ve Yemen’de Husiler üzerinden bloke etmeye çalışıyordu.
İsrail ise Siyonist yayılmacılığını söz konusu yapıları yıkarak bölge ülkelerinin yönetimlerini satın alarak ilerletmeye çalışıyor.
İran zenginleştirmeye çalıştığı Uranyumu uzun menzilli füzelere uyarlayarak caydırıcı bir silah olarak kullanmayı planlıyor.
İsrail ise sahip olduğu nükleer silahı askeri azgınlığı için bir koz olarak kullanıyor.
İran’ın etrafındaki ülkeler Amerikan üsleriyle kuşatılmış durumda.
İsrail’in etrafındaki ülkelerin yönetimleri ise Amerikan yönetimlerince satın alınmış durumda.
İran neredeyse tüm dünyaya karşı, Filistin üzerinden insanlığın sesi ve vicdanı durumunda.
İsrail ise Gazze’de yaptığı barbarlığa sessiz kalan Batı medeniyetinin şeytanlaşmış hali durumunda.
İran hem masada hem de bölgede sürekli savunma yapan taraf durumunda.
İsrail ise hem masada hem de sahada sürekli saldıran taraf durumunda.
İran Tel Aviv’i ve Hayfa’yı vurarak İsrail’in yenilmez bir devlet olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İsrail ise hamisi Amerika ve bölgedeki gizli destekçileri olmadan nasıl bir belaya bulaştığını seziyor olmalı.
İran’ın arkasında Sünni Müslümanların desteği yok!
İsrail’in arkasında ise Azerbaycan, Hindistan, cübbeli züppeler dâhil yığınla mendebur var.
İsrail’in bölgedeki saldırganlığıyla nasıl baş edeceğiz. Bu kafayla gidersek imkânsız gibi bir şey bu.
İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Perez’i mecliste konuşturdular.
Türkiye’yi yönetenler alenen BOP eş başkanı olduğunu söylediler.
İsrail devlet başkanı Yitzhak Herzog’u ponponlu tören eşekleriyle saraylarda ağırladılar.
Diğer yorumlar arşivlerde duruyor.
Amerika’nın Irak’ı işgaline onay verdiler.
Suriye’deki iç savaşta taraf oldular. Bölgedeki demografiyi bozdular.
Libya’nın dağılmasında rol oynadılar.
Mısır’daki iktidar değişikliğini yanlış yönlendirdiler.
Mavi Marmara tiyatrosuyla Hamas’ı siyasi ve askeri açıdan gerilettiler.
Bizdeki Sünni ulema da Siyonist İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını bloke eden İran, Suriye, Hizbullah, Hamas ve Husilere lanet okudu.
En son Suriye’deki yönetimi devirip ne idüğü belirsiz bir adamı devlet başkanı yaptılar.
İnkâr etmelerine rağmen İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler.
Gazze konusunda hiçbir şey yapmadılar; yapıyormuş gibi de görünmediler.
Romantik Şam manzarasına bakıp kahve keyfi yaparlarken İsrail İran’a saldırdı.
Böylece içerideki Kürt açılımının, karşılıklı yumuşamanın sebebi de belli oldu.
Yani Türkiye’deki iktidar bölgede yapıp ettikleriyle şimdiki durumun gerçek mimarı oldu.
Kürecik bir Amerikan üssü değildir. Siyonistlerin hava güvenliğini sağlayan kritik bir yerdir.
Şimdi bu noktada İsrail’in olası bir saldırısına karşı nasıl karşı konulabilir.
Türkiye’deki iktisadi krizi geçtik, demografisi tümden değişmiş durumda.
Iraklısı, Suriyelisi, Afgan’ı, Afrikalısı, İranlısı, Arap’ı her tarafta cirit atıyor. Kaldı ki biz daha içimizdeki Kürtlerin sosyo-politik entegrasyonunu tamamlayamadık.
Siyasal açıdan birbirinden nefret eden iki farklı blok söz konusu. Ve son yıllarda bu nefret iktidarda kalma kaygısıyla olabildiğince derinleştirildi.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmiş, anayasanın dışına çıkmış, tüm muhalefeti hukuk dışı yollarla bastırmış arızî bir iktidar var ülkede.
Dahası çok daha tehlikeli bir durum söz konusu. Ülkedeki bazı bakanlıklar cemaatler, tarikatlar, siyasal klikler arasında bölüştürülmüş durumda.
Bu çarpık yapının oluşmasına sebep olan bir iktidarı eleştirdiğimiz için de hakkımızda açılan davaların, soruşturmaların haddi hesabı yok.
Maalesef yanlış dış politikayla Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Türkiye kendi siyasî ve sosyo-psikolojik yapısını Ortadoğu’da yarattığı aktüel kaostan en fazla etkileyebilecek bir kıvama getirdi.
Siyonistlerin sizi mağlup etmesi için kendi siyasal istikbaliniz için bozduğunuz sosyo-politik yapıdan sadece bir tuğla çekmeleri yeterli olacaktır.
Neden savaşlar hep Ortadoğu’da oluyor, diye soruyor. Belli ki modern dünyada olup bitenleri insanlık tarihi üzerinden okuyamıyor. Neden olmasın ki… İnsanın kutsalla göbek bağı tam da bu coğrafyada kopuyor. Batı Medeniyeti bazen gizli bazen de açık bir fail olarak savaşlarla ambargolarla bu kopuşu zorluyor. Kadim olan her şeyin kökünü kazımak, onu menşeinden kopartıp işine yarar bir şekilde dönüştürme ve kendisine köle yapma derdinde. Türklerin Kürtlere izah edemediği şeyin özeti bu.
Bunu görmek için azıcık tarih, coğrafya bilmek yeterli! Modern barbarlığın zokasını yutanlar ise neden bütün peygamberler hep Ortadoğu’ya geldi de Paris’e, Washington’a, Sydney’e gelmedi, diye soruyorlar. Şimdi ta en baştan itibaren dünyanın, dinlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların, modern devletlerin nasıl teşekkül ettiğini tek tek anlatmak gerekir ki, çok uzun iş! Beyin kıvrımları filtrelenmemiş modern kavramlarla geometrik bir hal almış. Sizin anlayacağınız tababet ilmine giriyor. O köşeli nöronlarla anlamaları da zor!
Ama şu kadarını izah etmeye çalışayım. Nasıl ki, Rusluğun yaldızını biraz kazıyınca altından çekilmez bir Kazaklık çıkıyor, Batı Medeniyetinin de yaldızını kazıyınca altından önce Hıristiyanlık sonra Yehudalık çıkıyor. Onun da çekirdeğinden Siyonizm adlı 4000 yıllık bir mikrop çıkıyor. Biz bunu 90’lı yıllarda henüz bir üniversite talebesiyken millete anlattığımızda şizofren muamelesi görüyorduk. Bugün ise dünya bu gerçeği her sahada yaşayarak görüyor.
Ne kadar ilginç değil mi? İran cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkçe bir şiirle Amerika’ya verdiği cevap aslında Doğu erdeminin dünyayı yutma konusunda kararlı Batı medeniyetine meydan okuyuşu türünden tarihi bir cevaptı.
Geçme namert köprüsünden
Koy aparsın sel seni
Yatma tilki tarlasında
Koy yesin aslan seni
Yani azgın Siyonistlerin Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı barbarlıklara göz yumup zillet içinde yaşamaktansa insanlığın onuru ve şerefi adına bu barbarlara karşı durmanın çilesine talibiz. Bilmem Siyonistlerle ticareti sürdürenler bu tarihi sözlerden utanıp bir ibret alırlar mı?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
15 Temmuz 2025 Salı
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 103
İngilizcesi olanlara tavsiye edebileceğim ilginç bir isim; Yunanistan eski ekonomi bakanı Yanis Varoufakis. Dünyadaki mali iktisadi sisteme yapısal açıdan ciddi eleştiriler yönelten bir isim Yanis Varoufakis! Üstelik Zizek gibi felsefeci ayağına yatıp her konuda saçmalamıyor. Yanis dünyadaki yeni durum için özetle şunu diyor.
Yeni dönemde Amerika’nın ürettiği teknoloji Avrupa dâhil tüm dünyayı köleleştirdi. Kapitalist sistemdeki bu köklü değişimin Elon Musk, Zuckenberg, Bezos gibi bir avuç yeni patronu var. 2000’lerin başındaki sibernetik devrimle gelen bu köklü değişim esasen dünyaya tekno-feodal bir sistem dayattı. Bu insanlık tarihinde bir ilk olduğundan devletler ve iktidarlar bu sisteme karşı ne yapacağını bilemiyorlar. Bu sistem gerçek üretime dayanmayan balon bir kapitalizm –bitcoin vs.- yarattı. Tüm dünyaya yayılmış bu tekno-feodal sistemi Amerika’daki üç beş zengin kontrol ediyor. Daha doğrusu Amerika bu 3-5 tekno-feodalistin eliyle tüm dünyayı kontrol ediyor.
Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.
Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.
Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.
Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.
Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.
Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.
Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.
Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.
Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.
Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.
Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.
Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.
Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
25 Haziran 2025 Çarşamba
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 102
Son zamanlarda fark ettiğim şeylere gelirsek;
Çeşitli sebeplerle edebiyata ara vermek zorunda kaldığım 1 yıllık süre içinde hem edebiyat gündemi hem yazarlık özgüveni açısından yaşadığım irtifa kaybı. Şükürler olsun, edebiyata döndüm.
Siyaset ikliminin ülkedeki değer yargılarını tarumar ettiği bir zamanda Teoman’ın nasıl giderek değerli bir sanatkâr vasfı kazandığı. İnanılmaz. Kalbi ruhu “paramparça” bir ülke.
“Tarhana çorbası içen ve sigara içmeyen adamdan düşünce insanı olmaz.” sözünün sosyo-kültürel açıdan anlam ve önemi. Tarhana çorbasını hiç sevmem, sigara da içiyorum.
Sanatta siyasette isim yapmış bazı figürlerin zamansız ölümleriyle toplumda giderek itibar gördüğü, bunun esas nedeninin de alanlarındaki misyonları yarım bırakmış olmalarıyla alakalı olduğu. Yaşam bu denli ucuz olunca ölenler hemen azizleştiriliyor.
“Pirincimi yerim, günbatımını izlerim, ben böyle biriyim.” Zen Atasözü
Filistin konusunda dünyanın en riyakâr ülkesi Türkiye’dir!
“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.” Charles Bukowski Modern hayatın da kendine has evliyaları var, bahsi.
Demokrasi Sokrates’i baldıran zehrini içmeye mecbur eden vasat insanların yönetimiydi. Bu, bugün de öyle. Hatta demokrasi tarihte hakkında en fazla hurafe üretilen mefhumdur.
Bir ömür boyu banyolarda, hamamlarda bedenimizi ovalayıp kirlerimizi çıkarmakla meşgulüz. Ama yine de hiç biriz heykeltıraş sayılmayız. Anlamını çözemediğimiz yığınla eylemimiz var; garip değil mi? Edebiyatla lafazanlığın farkına dair.
Cumartesi günlerini severim; çünkü sizi resmi bir mesai gibi yaşama belasına mecbur etmezler. Amaçsız pazar günleri gibi de elde patlamazlar. Avaramu uu u!
Hayat Firavunun en mahir büyücülerinin büyüsü gibi bütün iddialarımızı, süslü cümlelerimizi mekanik bir şekilde öğütüp yutuyor. Geriye yine perdenin ardındaki o büyük muamma kalıyor.
Amerika – Türkiye arasındaki futbol müsabakasına dair…
Amerika futbolda dünyanın en kazma ülkesidir. Futboldan anlamazlar. Basketbolu iyi oynarlar. Amerikan futbolu, beyzbol, ferdi sporlar vs. iyidirler. Ama futbol nanay! Şimdi bu Amerika müsabakaya hayli hareketli başlayıp golü de bulunca insan bunlar da futbolu öğrenmiş düşüncesine kapılabiliyor. Ama öyle değilmiş.
Bizimkiler birer doktor psikolojisiyle topu çevirip oyunu kontrol ederek Amerikalı o atletik siyahileri ahırda bağlı beygirlere çevirdiler. Çok mu ağır oldu? Ama bu ülke dünyada çok daha ağır şeyler yapıyor! Oyunun devamında ve detayında bizimkilerin modern futbolun ruhuna susam ve çörekotuyla hükmedebildikleri müşahede edildi, efendim. Amerikalılar futbol konusunda o denli öküzlerdi ki, müsabakada topun patladığını adamlara izah ederken az daha savaş çıkıyordu aramızda. Eyyy Amerika!
Yine bu kazmaların stadyumunda kapalı tribün yok! Bizdeki kalın götlülerin makam araçlarıyla dibine kadar girip deri koltuklarda yayılıp karısıyla konuştukları tribün türü yani. Yok adamlarda nizam intizam var ama bir futbol görgüleri yok. Amerika dünyanın en ergen toplumudur. Asla olgunlaşmamıştır, her daim çiğdir. Her şeyde işin şovundadırlar. Bu şovu beceremediği alanlardan birisi de futboldur. Onun için zekâ, zarafet, estetik, sabır gibi bir sürü incelik gerekiyor ki, bunlar bir şekilde gelenekçi kıta Avrupa’sında var ama Amerika’da yok. Her şeyi ölçekli ama derinlikten, bir ruha sahip olmaktan çok uzak.
Bizde sorun futbolun görgüsüzce sunumunda? Milli takımın TRT1 haricinde bir kanalda verilen her maçı ölü doğar! Milli takımın maçı TV8,5’da! Milli takımda oynayan futbolcunun soyadını yanlış söylüyor. Sol bekte Mustafa Hallacı Mansur oynuyormuş! Müsabakayı naklen veren kırolara bu yayını futbol meraklısı bir ülke izliyor, kameralarınızın ekranını silin, Hollywood’da böyle mi film çekiyorsunuz, demiyor, diyemiyorlar. Ne o Amerikalılardan mı korkuyorsunuz!
Bu ülkede hiçbir makam bir sorun olmadan o sorunun olabileceğini akıl edemiyor. Milli maçın yayınını özel bir kanala sattılar! O da bize burada kapalı tribün yok, kameraların ekranı ondan ıslak, böyle idare edin, diye buzlu camdan maç izlettiriyor. Bu türden oğlanlara küfrettiğinde de hakim mahkemeye çağırıp sana hesap soruyor.
Trabzon’da bir edebiyat etkinliğindeyiz. İstanbul’dan davet edilmiş bir yazar; açılış konuşmasında Trabzon’u tahmin ettiğimden iyi buldum, dedi. Zihnimdeki her şeye makas kırdırdı bu söz. O anda anladım ki, Trabzon bu ülkede her şeyiyle imtihana tabi tutulan tek şehir. Siyaset üzerinden imtihanda. Ulusal siyasetteki bir grup çapulcu Trabzon’un gerçek yüzü olduğu varsayılıyordu zaten. İnşaat sektöründe “Laz müteahhit” profiliyle hep sınavdaydı Trabzon. Trabzonspor üzerinden Trabzon’un sınavı hiç bitmedi meselâ ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Şimdi yazar sıfatıyla Trabzon’a gelen bir insan durduk yerde, Trabzon’u iyi buldum neden der. Ne bekliyordunuz; eli mızraklı, baltalı insanların sizi karşılamasını mı? İstanbul menşeili bu General Narsis bakışından oldum olası nefret etmişimdir. Demek ki, Trabzon şehrinin ülkedeki algılanış biçiminde ciddi bir sorun var. Hep bizde bir eksiklik var. Onlar kusursuz tanrılar mesabesindeler. Biz Trabzonlular bu ülkede hep imtihana tabiyiz, siyasette, sporda, imarda, turizmde. Bu sınavın hiç bitmeyeceğini bildiğim için ben de hikâyemi asker mektubu gibi düz ve duygusuz okudum. Bu, geçemeyeceğinizi bildiğin bir dersten öğretmene boş kâğıt vermek gibi bir şeydir. Saygı duyulmadığınız bir ülkenin sporunda, edebiyatında, sanatında, siyasetinde, sinemasında, kültür hayatında vs. olmanız için hiçbir sebep yok!
İktidara geçmişte Kemalistlerin ceberrut uygulamalarına bir tepki olarak muhafazakâr İslamcı profiliyle talip oldular. Orada tutunabilmek için bürokraside Fetöcülere medyada ise komünistlikten çark etmiş liberal yazarlara sarıldırlar. Devletin kurumlarına sirayet ettikçe üst akıl dedikleri milliyetçi – devletçi bir damarla kuşatıldılar. Akabinde siyasal bir fantazya olarak ümmetçi – Osmanlıcılığa seğirttiler. Pandemi yıllarında ise ödün vermez küreselci, hatta küreselcilerden daha küreselci, bir iktidar pozundaydılar. Ama son zamanlardaki açılımlarla işi Kürtçü liboşluğa (demukratik Kürdopatlık -aslında bu kısmın tahlili o kadar kolay değil- kadar getirmişe benziyorlar. Sanki 80’lerin komünizm karşıtlığı aksiyoner milliyetçilik ile etiketi Stalinist işçi hareketi ama özünde Kürt etnik milliyetçiliği evrim geçirerek aynı yerde buluşuyorlar. Siyasal İslamcı iktidarın gen sarmalı gibi bir özet!
İran’ın Rusya ve Çin’in aynı anda desteğini almadan İsrail’e askeri açıdan karşılık vermesi zor görünüyor.
Türkiye’nin İsrail, diye bir derdi yok çünkü son çeyrek asırda Ortadoğu’daki bütün siyasi ve askeri otoritelerin çökertilmesinde öncülüğü yapan ülke Türkiye’ydi.
Türkiye, dünya Siyonizm'inin en kadim yurdudur. En azından Türkler tarihte Yahudilerle kurduğu Hazar Hanlığından beri böyledir. Anadolu Selçuklularında bile durum böyleydi. Neyse uzun bir konu.
Siyonizm sorununa İsrail’e saldırmak üzerinden bakarsanız ters köşeye yatarsınız. Mısır ile İsrail arasındaki 6 Gün Savaşındaki tecrübeydi. Sorun İsrail’le savaşmak değildir. Esas sorun İsrail’in arkasındaki o görünmez siyasî ve askeri sistemdir.
Durumun daha iyi anlaşılması için şöyle düşünün. İsrail’e saldırdığınızda Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki bütün Amerikan üslerinin İsrail bayrağı çektiğini düşünün. Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail yönetimi, Amerikan politik eliti ve askeri yapısı arasında bu türden bir geçişkenlik söz konusudur. Artı Türkiye’deki iktidarların İsrail’le olan ilişkilerini düşünün. İsrail’e karşı askeri bir müdahaleye teşebbüs ettiğinizde küresel sistem sizi boğuyor. Bugün İran örneğinde olduğu gibi. En azından içerideki Siyonist zihinli dangalakların reaksiyonlarını görüyorsunuz. Türkiye’de Siyonizm karşıtı ciddi bir iktidar teşekkül etmedikçe hiçbir şeye teşebbüs etmeyin. Bir sabah uyandığınızda Türkiye’yi yerinde bulamayabilirsiniz.
Şu andaki tek seçenek; Çin’in ve Rusya’nın küresel desteğini alarak Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır’ın ortak bir savunma stratejisiyle Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini hedef almasıdır. İsrail zurnanın son deliğidir. Aksi durumda bir sabah İsrail’i İncirlik’te Kürecik’te, İzmir’de, Konya vs. de konuşlanmış olarak bulacaksınız. Tekrar ediyorum, Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail, Amerikan yönetimi, askeri bürokrasisi (NATO) arasında ciddi bir geçişkenlik söz konusudur. Amerika’daki iç isyanın en büyük sebeplerinden birisi de budur.
Durumla ilgili olarak; Halil Cibran’ın Ey Kavmim adlı şiirini, Sen ki Erbakan’ı bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin, şeklinde politik vizyonla okumak ufuk açıcı olabilir.
Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz adlı şiirini Pitbulları – siz Çomarları da diyebilirsiniz - Neden Beslememeliyiz üzerinden okuyabilirsiniz.
Bir toplumda siyaset kurumu düşünceye, felsefeye tahdit koyduğunda, iktidarların kültürü ötelediğinde o toplumun eninde sonunda neye dönüşeceğini anlamak için Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şiirini okumak insana epeyce fikir verebilir.
Ve son olarak Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası adlı şiiri. Modern bir toplumdaki ortalama insanın kötücüllüğüyle o toplumun kaderini nasıl esir aldığını, ahlak ve erdemi nasıl süpürdüğünü ifşa eden muazzam tespiti. Normalde hiç kimseye kolay kolay şiir okuyun demem. Ama bunları okuyun.
İsrail normal bir devlet değildir. Batı medeniyeti eliyle Ortadoğu’nun kalbine kurulmuş kötülüğü tesis eden ileri bir karakoldur. Siyasetle, uluslararası hukukla, dinle, ahlâkla, insanlıkla, tarihle vs. bir tahlilini yapmak zordur. Hatta imkânsız; çünkü onu tahlilde ölçü alınabilecek hiçbir gerçekçi norm bulunmamaktadır. Tanrı dünyayı sadece Siyonistler için yaratmış gibi takıntılı bir ruh haline sahiptirler. Tek insan onlar, tek seçilmiş onlar, diğerleri onların köleleri!
Doğrusunu söylemek gerekirse Batılı ülkelerde ve de Ortadoğu’nun politik elitinde bu siyasal patolojiyi göz ardı eden halkların taleplerinden kopuk arsız bir yapı var. Ve bu yapı siyaset, ekonomi, kültür, askeriye, akademi, medya dâhil birçok alana sirayet etmiş durumdadır. Benim esas dikkat çekmeye çalıştığım şey de buydu. Niyeti bozuk bir karakolun dışındaki bu görünmez yapı.
İran’ın demode füzeleriyle Tel Aviv’in, Hayfa’nın görkeminin ne hale dönüştüğünü gördünüz işte. Aslında İran’ın hava saldırısıyla ortaya çıkan bu manzara basireti bağlanmamış her insan evladına kötülüğün mimarı bu karakolun uzun vadedeki akıbetini de ifşa ediyor. Çünkü sosyolojiye göre katı olan her şey bir şekilde buharlaşır. Bu bağlamda Suriye’deki iktidarın siyasal İslamcıların da işgüzarlığıyla değişmiş olması İsrail’in İran’a karşı bu hukuksuz saldırıyı yapmasının önünü açmış durumda. Şam manzaralı kahve keyfinin İsrail’e yarayan tarafı siyasal İslamcıları pek ilgilendirmiyor gibi.
Bazıları için öyle işte. İran Mecusi olup ateşe hürmet etse de olmuyor, Siyonistlerin başkentini füze yağmuruna da tutsa Sünni taassubunu bir türlü kıramıyor. Sonuçta Sünni godoşluğu diye bir şey var ve onun şalvarına Siyonizm’in bütün planları sığabiliyor. Golyat’a atılan taşın mahiyetini sorgulayıp açık limanları, İsrail’e akan petrolü, Kürecik üssünü, düşürülmüş Suriye sahasının istismarını eleştiremeyen riyakâr bir Müslümanlığı var onların. Onlar cehaletlerine iliştirdikleri körlükleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar. Onlar öyleler işte!
Uzun vadede görünen o ki; Donald Trump, İsrail’deki rezil Netanyahu hükümetini İran üzerinden bir açmaza sürükleyip yüzüstü bırakacak. Ve İsrail’deki azılı Siyonist iktidarı değiştirecek.
Donald Trump bununla da kalmayacak İran’daki muhalifleri organize edip tıpkı Suriye’de olduğu gibi Mollaları iktidardan indirecek. Onların yerine Batı medeniyeti ile daha liberal ilişkiler kurabilecek devrik şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’yi getirecekler. Tekâüde ayrılan mollalar çuvallar dolusu altınlarla 1001 odalı saraylarda ağırlanacaklar. Onlara demokrasinin önemiyle ilgili bir konferans verilecek! Maksat mollaların canları sıkılmasın.
Tabi o esnada Beşar Esad Moskova’daki villasında bu gelişmeleri patlamış mısır yiyerek heyecanlı bir aksiyon filmi gibi izliyor olacak!
Donald Trump Körfez ülkelerinden ve Suudi Arabistan’da haracını alıp küpünü doldurduğu için petro-dolar şeyhlere çok ilişmeyecek. Sizin demokrat olmanıza gerek yok, biraz kilo vermeniz yeterli, diyecek onlara.
Nihayet demokratikleşme sırası Türkiye’ye gelecek. Bu kadar uzun iktidar olmak siyasal İslamcılara yeter, diyecekler. Faşizm sona erecek. Bazıları bavullar dolusu evrakla soluğu New York’taki Türk sığınma evinde alacaklar. Apolar, Selahattinler, Ümit Özdağlar, İmamlar, Canlar, afacanlar salınacak. Ülkede demokrasi bayramı ilan edilecek. CHP devr-i sabık ilan edecek. Çalınanlar hazine-i kebire iade edilecek. 40 gün 40 gece demokrasi baloları tertip edilecek. Hatta halk olarak o kadar mutlu olacağız ki mutluluktan hiçbirimizin eceli gelmeyecek.
Yiğidim Trump, bekliyoruz bunları senden!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Çeşitli sebeplerle edebiyata ara vermek zorunda kaldığım 1 yıllık süre içinde hem edebiyat gündemi hem yazarlık özgüveni açısından yaşadığım irtifa kaybı. Şükürler olsun, edebiyata döndüm.
Siyaset ikliminin ülkedeki değer yargılarını tarumar ettiği bir zamanda Teoman’ın nasıl giderek değerli bir sanatkâr vasfı kazandığı. İnanılmaz. Kalbi ruhu “paramparça” bir ülke.
“Tarhana çorbası içen ve sigara içmeyen adamdan düşünce insanı olmaz.” sözünün sosyo-kültürel açıdan anlam ve önemi. Tarhana çorbasını hiç sevmem, sigara da içiyorum.
Sanatta siyasette isim yapmış bazı figürlerin zamansız ölümleriyle toplumda giderek itibar gördüğü, bunun esas nedeninin de alanlarındaki misyonları yarım bırakmış olmalarıyla alakalı olduğu. Yaşam bu denli ucuz olunca ölenler hemen azizleştiriliyor.
“Pirincimi yerim, günbatımını izlerim, ben böyle biriyim.” Zen Atasözü
Filistin konusunda dünyanın en riyakâr ülkesi Türkiye’dir!
“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.” Charles Bukowski Modern hayatın da kendine has evliyaları var, bahsi.
Demokrasi Sokrates’i baldıran zehrini içmeye mecbur eden vasat insanların yönetimiydi. Bu, bugün de öyle. Hatta demokrasi tarihte hakkında en fazla hurafe üretilen mefhumdur.
Bir ömür boyu banyolarda, hamamlarda bedenimizi ovalayıp kirlerimizi çıkarmakla meşgulüz. Ama yine de hiç biriz heykeltıraş sayılmayız. Anlamını çözemediğimiz yığınla eylemimiz var; garip değil mi? Edebiyatla lafazanlığın farkına dair.
Cumartesi günlerini severim; çünkü sizi resmi bir mesai gibi yaşama belasına mecbur etmezler. Amaçsız pazar günleri gibi de elde patlamazlar. Avaramu uu u!
Hayat Firavunun en mahir büyücülerinin büyüsü gibi bütün iddialarımızı, süslü cümlelerimizi mekanik bir şekilde öğütüp yutuyor. Geriye yine perdenin ardındaki o büyük muamma kalıyor.
Amerika – Türkiye arasındaki futbol müsabakasına dair…
Amerika futbolda dünyanın en kazma ülkesidir. Futboldan anlamazlar. Basketbolu iyi oynarlar. Amerikan futbolu, beyzbol, ferdi sporlar vs. iyidirler. Ama futbol nanay! Şimdi bu Amerika müsabakaya hayli hareketli başlayıp golü de bulunca insan bunlar da futbolu öğrenmiş düşüncesine kapılabiliyor. Ama öyle değilmiş.
Bizimkiler birer doktor psikolojisiyle topu çevirip oyunu kontrol ederek Amerikalı o atletik siyahileri ahırda bağlı beygirlere çevirdiler. Çok mu ağır oldu? Ama bu ülke dünyada çok daha ağır şeyler yapıyor! Oyunun devamında ve detayında bizimkilerin modern futbolun ruhuna susam ve çörekotuyla hükmedebildikleri müşahede edildi, efendim. Amerikalılar futbol konusunda o denli öküzlerdi ki, müsabakada topun patladığını adamlara izah ederken az daha savaş çıkıyordu aramızda. Eyyy Amerika!
Yine bu kazmaların stadyumunda kapalı tribün yok! Bizdeki kalın götlülerin makam araçlarıyla dibine kadar girip deri koltuklarda yayılıp karısıyla konuştukları tribün türü yani. Yok adamlarda nizam intizam var ama bir futbol görgüleri yok. Amerika dünyanın en ergen toplumudur. Asla olgunlaşmamıştır, her daim çiğdir. Her şeyde işin şovundadırlar. Bu şovu beceremediği alanlardan birisi de futboldur. Onun için zekâ, zarafet, estetik, sabır gibi bir sürü incelik gerekiyor ki, bunlar bir şekilde gelenekçi kıta Avrupa’sında var ama Amerika’da yok. Her şeyi ölçekli ama derinlikten, bir ruha sahip olmaktan çok uzak.
Bizde sorun futbolun görgüsüzce sunumunda? Milli takımın TRT1 haricinde bir kanalda verilen her maçı ölü doğar! Milli takımın maçı TV8,5’da! Milli takımda oynayan futbolcunun soyadını yanlış söylüyor. Sol bekte Mustafa Hallacı Mansur oynuyormuş! Müsabakayı naklen veren kırolara bu yayını futbol meraklısı bir ülke izliyor, kameralarınızın ekranını silin, Hollywood’da böyle mi film çekiyorsunuz, demiyor, diyemiyorlar. Ne o Amerikalılardan mı korkuyorsunuz!
Bu ülkede hiçbir makam bir sorun olmadan o sorunun olabileceğini akıl edemiyor. Milli maçın yayınını özel bir kanala sattılar! O da bize burada kapalı tribün yok, kameraların ekranı ondan ıslak, böyle idare edin, diye buzlu camdan maç izlettiriyor. Bu türden oğlanlara küfrettiğinde de hakim mahkemeye çağırıp sana hesap soruyor.
Trabzon’da bir edebiyat etkinliğindeyiz. İstanbul’dan davet edilmiş bir yazar; açılış konuşmasında Trabzon’u tahmin ettiğimden iyi buldum, dedi. Zihnimdeki her şeye makas kırdırdı bu söz. O anda anladım ki, Trabzon bu ülkede her şeyiyle imtihana tabi tutulan tek şehir. Siyaset üzerinden imtihanda. Ulusal siyasetteki bir grup çapulcu Trabzon’un gerçek yüzü olduğu varsayılıyordu zaten. İnşaat sektöründe “Laz müteahhit” profiliyle hep sınavdaydı Trabzon. Trabzonspor üzerinden Trabzon’un sınavı hiç bitmedi meselâ ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Şimdi yazar sıfatıyla Trabzon’a gelen bir insan durduk yerde, Trabzon’u iyi buldum neden der. Ne bekliyordunuz; eli mızraklı, baltalı insanların sizi karşılamasını mı? İstanbul menşeili bu General Narsis bakışından oldum olası nefret etmişimdir. Demek ki, Trabzon şehrinin ülkedeki algılanış biçiminde ciddi bir sorun var. Hep bizde bir eksiklik var. Onlar kusursuz tanrılar mesabesindeler. Biz Trabzonlular bu ülkede hep imtihana tabiyiz, siyasette, sporda, imarda, turizmde. Bu sınavın hiç bitmeyeceğini bildiğim için ben de hikâyemi asker mektubu gibi düz ve duygusuz okudum. Bu, geçemeyeceğinizi bildiğin bir dersten öğretmene boş kâğıt vermek gibi bir şeydir. Saygı duyulmadığınız bir ülkenin sporunda, edebiyatında, sanatında, siyasetinde, sinemasında, kültür hayatında vs. olmanız için hiçbir sebep yok!
İktidara geçmişte Kemalistlerin ceberrut uygulamalarına bir tepki olarak muhafazakâr İslamcı profiliyle talip oldular. Orada tutunabilmek için bürokraside Fetöcülere medyada ise komünistlikten çark etmiş liberal yazarlara sarıldırlar. Devletin kurumlarına sirayet ettikçe üst akıl dedikleri milliyetçi – devletçi bir damarla kuşatıldılar. Akabinde siyasal bir fantazya olarak ümmetçi – Osmanlıcılığa seğirttiler. Pandemi yıllarında ise ödün vermez küreselci, hatta küreselcilerden daha küreselci, bir iktidar pozundaydılar. Ama son zamanlardaki açılımlarla işi Kürtçü liboşluğa (demukratik Kürdopatlık -aslında bu kısmın tahlili o kadar kolay değil- kadar getirmişe benziyorlar. Sanki 80’lerin komünizm karşıtlığı aksiyoner milliyetçilik ile etiketi Stalinist işçi hareketi ama özünde Kürt etnik milliyetçiliği evrim geçirerek aynı yerde buluşuyorlar. Siyasal İslamcı iktidarın gen sarmalı gibi bir özet!
İran’ın Rusya ve Çin’in aynı anda desteğini almadan İsrail’e askeri açıdan karşılık vermesi zor görünüyor.
Türkiye’nin İsrail, diye bir derdi yok çünkü son çeyrek asırda Ortadoğu’daki bütün siyasi ve askeri otoritelerin çökertilmesinde öncülüğü yapan ülke Türkiye’ydi.
Türkiye, dünya Siyonizm'inin en kadim yurdudur. En azından Türkler tarihte Yahudilerle kurduğu Hazar Hanlığından beri böyledir. Anadolu Selçuklularında bile durum böyleydi. Neyse uzun bir konu.
Siyonizm sorununa İsrail’e saldırmak üzerinden bakarsanız ters köşeye yatarsınız. Mısır ile İsrail arasındaki 6 Gün Savaşındaki tecrübeydi. Sorun İsrail’le savaşmak değildir. Esas sorun İsrail’in arkasındaki o görünmez siyasî ve askeri sistemdir.
Durumun daha iyi anlaşılması için şöyle düşünün. İsrail’e saldırdığınızda Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki bütün Amerikan üslerinin İsrail bayrağı çektiğini düşünün. Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail yönetimi, Amerikan politik eliti ve askeri yapısı arasında bu türden bir geçişkenlik söz konusudur. Artı Türkiye’deki iktidarların İsrail’le olan ilişkilerini düşünün. İsrail’e karşı askeri bir müdahaleye teşebbüs ettiğinizde küresel sistem sizi boğuyor. Bugün İran örneğinde olduğu gibi. En azından içerideki Siyonist zihinli dangalakların reaksiyonlarını görüyorsunuz. Türkiye’de Siyonizm karşıtı ciddi bir iktidar teşekkül etmedikçe hiçbir şeye teşebbüs etmeyin. Bir sabah uyandığınızda Türkiye’yi yerinde bulamayabilirsiniz.
Şu andaki tek seçenek; Çin’in ve Rusya’nın küresel desteğini alarak Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır’ın ortak bir savunma stratejisiyle Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini hedef almasıdır. İsrail zurnanın son deliğidir. Aksi durumda bir sabah İsrail’i İncirlik’te Kürecik’te, İzmir’de, Konya vs. de konuşlanmış olarak bulacaksınız. Tekrar ediyorum, Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail, Amerikan yönetimi, askeri bürokrasisi (NATO) arasında ciddi bir geçişkenlik söz konusudur. Amerika’daki iç isyanın en büyük sebeplerinden birisi de budur.
Durumla ilgili olarak; Halil Cibran’ın Ey Kavmim adlı şiirini, Sen ki Erbakan’ı bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin, şeklinde politik vizyonla okumak ufuk açıcı olabilir.
Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz adlı şiirini Pitbulları – siz Çomarları da diyebilirsiniz - Neden Beslememeliyiz üzerinden okuyabilirsiniz.
Bir toplumda siyaset kurumu düşünceye, felsefeye tahdit koyduğunda, iktidarların kültürü ötelediğinde o toplumun eninde sonunda neye dönüşeceğini anlamak için Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şiirini okumak insana epeyce fikir verebilir.
Ve son olarak Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası adlı şiiri. Modern bir toplumdaki ortalama insanın kötücüllüğüyle o toplumun kaderini nasıl esir aldığını, ahlak ve erdemi nasıl süpürdüğünü ifşa eden muazzam tespiti. Normalde hiç kimseye kolay kolay şiir okuyun demem. Ama bunları okuyun.
İsrail normal bir devlet değildir. Batı medeniyeti eliyle Ortadoğu’nun kalbine kurulmuş kötülüğü tesis eden ileri bir karakoldur. Siyasetle, uluslararası hukukla, dinle, ahlâkla, insanlıkla, tarihle vs. bir tahlilini yapmak zordur. Hatta imkânsız; çünkü onu tahlilde ölçü alınabilecek hiçbir gerçekçi norm bulunmamaktadır. Tanrı dünyayı sadece Siyonistler için yaratmış gibi takıntılı bir ruh haline sahiptirler. Tek insan onlar, tek seçilmiş onlar, diğerleri onların köleleri!
Doğrusunu söylemek gerekirse Batılı ülkelerde ve de Ortadoğu’nun politik elitinde bu siyasal patolojiyi göz ardı eden halkların taleplerinden kopuk arsız bir yapı var. Ve bu yapı siyaset, ekonomi, kültür, askeriye, akademi, medya dâhil birçok alana sirayet etmiş durumdadır. Benim esas dikkat çekmeye çalıştığım şey de buydu. Niyeti bozuk bir karakolun dışındaki bu görünmez yapı.
İran’ın demode füzeleriyle Tel Aviv’in, Hayfa’nın görkeminin ne hale dönüştüğünü gördünüz işte. Aslında İran’ın hava saldırısıyla ortaya çıkan bu manzara basireti bağlanmamış her insan evladına kötülüğün mimarı bu karakolun uzun vadedeki akıbetini de ifşa ediyor. Çünkü sosyolojiye göre katı olan her şey bir şekilde buharlaşır. Bu bağlamda Suriye’deki iktidarın siyasal İslamcıların da işgüzarlığıyla değişmiş olması İsrail’in İran’a karşı bu hukuksuz saldırıyı yapmasının önünü açmış durumda. Şam manzaralı kahve keyfinin İsrail’e yarayan tarafı siyasal İslamcıları pek ilgilendirmiyor gibi.
Bazıları için öyle işte. İran Mecusi olup ateşe hürmet etse de olmuyor, Siyonistlerin başkentini füze yağmuruna da tutsa Sünni taassubunu bir türlü kıramıyor. Sonuçta Sünni godoşluğu diye bir şey var ve onun şalvarına Siyonizm’in bütün planları sığabiliyor. Golyat’a atılan taşın mahiyetini sorgulayıp açık limanları, İsrail’e akan petrolü, Kürecik üssünü, düşürülmüş Suriye sahasının istismarını eleştiremeyen riyakâr bir Müslümanlığı var onların. Onlar cehaletlerine iliştirdikleri körlükleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar. Onlar öyleler işte!
Uzun vadede görünen o ki; Donald Trump, İsrail’deki rezil Netanyahu hükümetini İran üzerinden bir açmaza sürükleyip yüzüstü bırakacak. Ve İsrail’deki azılı Siyonist iktidarı değiştirecek.
Donald Trump bununla da kalmayacak İran’daki muhalifleri organize edip tıpkı Suriye’de olduğu gibi Mollaları iktidardan indirecek. Onların yerine Batı medeniyeti ile daha liberal ilişkiler kurabilecek devrik şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’yi getirecekler. Tekâüde ayrılan mollalar çuvallar dolusu altınlarla 1001 odalı saraylarda ağırlanacaklar. Onlara demokrasinin önemiyle ilgili bir konferans verilecek! Maksat mollaların canları sıkılmasın.
Tabi o esnada Beşar Esad Moskova’daki villasında bu gelişmeleri patlamış mısır yiyerek heyecanlı bir aksiyon filmi gibi izliyor olacak!
Donald Trump Körfez ülkelerinden ve Suudi Arabistan’da haracını alıp küpünü doldurduğu için petro-dolar şeyhlere çok ilişmeyecek. Sizin demokrat olmanıza gerek yok, biraz kilo vermeniz yeterli, diyecek onlara.
Nihayet demokratikleşme sırası Türkiye’ye gelecek. Bu kadar uzun iktidar olmak siyasal İslamcılara yeter, diyecekler. Faşizm sona erecek. Bazıları bavullar dolusu evrakla soluğu New York’taki Türk sığınma evinde alacaklar. Apolar, Selahattinler, Ümit Özdağlar, İmamlar, Canlar, afacanlar salınacak. Ülkede demokrasi bayramı ilan edilecek. CHP devr-i sabık ilan edecek. Çalınanlar hazine-i kebire iade edilecek. 40 gün 40 gece demokrasi baloları tertip edilecek. Hatta halk olarak o kadar mutlu olacağız ki mutluluktan hiçbirimizin eceli gelmeyecek.
Yiğidim Trump, bekliyoruz bunları senden!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)