19 Nisan 2025 Cumartesi

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 99

Volkan Konak efsanesi dijital âlemde giderek büyüyor. Her ne kadar bizim gözümüzde biraz Şükriye Hala yönü olsa da halkın gözünde giderek Karadeniz’in Elvis Presley’ine dönüşüyor. Menkıbelerle bol beğenili videolarla azizleşiyor yiğidim.
İtiraf edelim, lüzumsuz ideolojik zılgıtlarından filtrelenerek bakıldığında ortaya bambaşka bir Volkan Konak portresi çıkıyor. Bu portrede Alevilerin dergâhlarını süsleyen Tanrının yeleli aslanı bile var.
Aslında Volkan'ın bir yanına tutukluk yaptıran o ideolojik takıntıları bir zamanlar liselerde verilen derslerde her konunun dibine iliştirilmiş Atatürk’le ilgili iddiasız okuma parçalarından kaynaklanıyordu. Sanırım Volkan o okuma parçalarını gereğinden fazla ciddiye almıştı. Bir şekilde öğreniyor ve dönüşüyordu.
Yaşarken ona en sert eleştirileri yapan yazarlardan biriydim. Bu eleştirilerim de bir takıntı haline getirdiği ideolojik nutukların sanatının önüne geçmemesi gerektiği yönündeydi. Volkan belki de her insanda var olan varoluş sancısını o bu şekilde formüle edip başından savıyordu. Bilemiyorum.
İtiraf etmem gerekirse ölümüyle Volkan’ın pek fark edilmeyen hususiyetlerini ben de yeni yeni öğreniyorum. Ama bunu derken önceki haklı eleştirilerimi saklı tutuyorum elbette. Hiçbir sanat dalı hiçbir sanatkâra ideolojik papağanlık yapma hakkı tanımaz. Şayet o ideolojik papağanlıkların ciddi bir müşterisi varsa kültürel açıdan durum çok daha vahimdi. Ve öyle de.
Son dönemlerinde hayata ve ülkeye bakışında daha olgun, daha kuşatıcı bir profil çiziyor olduğu bir gerçekti. Belli ki siyasal İslamcılığın bu topraklardaki tahribatından o da ziyadesiyle müteessirdi.
Sanatkâr hissiyatıyla bunu saklama gereği duymuyordu. İçinde kopan fırtınaları gemleyemiyordu.
Her şeye rağmen Volkan sanatını icra ederken insani açıdan bize birçok şeyi hatırlatmayı da başardı. Özellikle daha kültürlü, daha medeni bir toplum idealini, vefalı olmayı ve de paylaşmayı.
Sahnede her derste Nazım Hikmet'in memleket kaygısını işleyen bir muallim gibiydi. En az Maçkalı Hasan Tunç’un türkülerindeki gibi “dertliydi, efkârlıydı.” Derdine ve efkârına diğer insanları ortak etmesini becerebiliyordu. Çünkü doğaldı.
Köklü bir felsefesi olmadığı için hayatın arızalarının boşa düşürdüğü insan hallerini sahnede iyi betimledi. Bunu yaparken de uslanmaz bir kopil edasıyla kendi sosyal gerçekliğiyle yüzleşti.
Bazı programlarında birazdan patatikası tutacak Mazhar Osmanlık deli gibi tuhaf rollere büründü. Korkutmadı ama insana deliliğini hissettirdi.
Bence onun en önemli özelliği şu bizim öksüz Karadeniz’imizden kalmış ruhunun üstündeki bütün örtüleri atıp kendisini insanlara en çıplak haliyle sunabilme cesaretiydi.
Şöhret olduktan sonra her ne kadar üstesinden gelmiş olsa da çocukluğunda, ilk gençliğinde çaresiz kaldığı o zamanın hüznüne döndü. O dönemle yüzleşme adına bir sürü hatıra anlattı.
Sahnede hüzünlendi, ağladı, dokunaklı şiirler okudu, şarkılar, türküler söyledi. Fıkra anlatıp insanları güldürdü. İnsanın her halini kuşandı. Ama bütün bu çabalar çocukluğundaki o kayıp zamanın sırrını çözmeye odaklıydı. Çünkü tıpkı Elvis Presley’de olduğu gibi Volkan da insan olmanın çaresi olmayan bir şey olduğunu hissediyordu.
Belki bir ömür becerip sualini edemediği bir şeyin anlamını arıyordu. Bu denli görkemli bir perdenin arkası boş olamaz tanrım!
Kâh komünist oldu, kâh çekilmez bir Kemalist'i oynadı, kâh devrimci oldu, kâh çağdaş bir sanatçı pozlarına büründü, kah iflah olmaz bir muhalif rollerinde boy verdi, kah anarşist bir tutum sergiledi. Ama ardını merak ettiği o görkemli perdeyi yırtmayı bir türlü başaramadı.
Memleketim, memleketim, memleketim, derken hem Nazım Hikmet’in vatan hasretini, hem de kendisinin Trabzon hasretini aradan çıkardı.
Karadeniz’e e ait birçok yerel motifi sanatıyla yoğurup ulusal kültüre katmayı başardı Volkan!
“Memleketi oğlan çiftliğine çevirdiniz!” derken doğru diyordu Volkan ama bunun laikliğe aykırı bir fiil olup olmadığı konusunda kuşkularım vardı. Hayat bu türden paradokslarla doludur uşağum!
Yakında Sümela Manastırındaki Hıristiyan aziz ikonaları gibi Kuzeyin Oğlunun da kültürel bir aziz edilme ihtimali yüksek! Onun yedilere, kırklara karıştığını hissediyorum. Onu Alevilerin cem evlerinin duvarında görüyorum. Evet, evet bu o sahnede ölmüş sanat ermişi!

Siyonistlerin ve yardakçılarının Gazze’de yapmış olduğu insanlık dışı katliamlarla ilgili olarak Türkiye gibi 85 milyonluk bir ülkenin vicdanı hâlâ kanıyor.
Hiç kimse bu konuyu unutmuş, kulak ardı etmiş falan da değil. Her geçen gün internete düşen vahşet görüntüleri insanların zihninde dönüp dönüp duruyor.
Han Yunus’ta Siyonist bombalarıyla toz duman içinde havaya uçan Filistinlilerin görüntüleri bu barbarlığı yapanları ve ona suskun kalanları tarih önünde mahkûm ediyor.
Elân bu katliamı yapan Siyonist barbarlardan çok katliamı önlemek için bir şey yapıyormuş gibi yapan riyakârlara dönüyor gözler.
Siyonistlerin yaptığı etnik temizlik karşısında hiçbir somut adım atmadan sadece lafla peynir gemisi yürüyorlar. İtiraz edenleri de hiçbir haklı gerekçe olmadan tutukluyorlar.
Vekâletini aldıkları bir millete karşı sureti haktan görünmeye çalışmak gibi bir mecburiyetleri var.
Halk Gazze konusunda siyasal İslamcıların ne denli samimiyetsiz olduğunu görüyor. O vahşet görüntüleri insanların zihnindeki düşünce bulutlarının kristalleşmesine sebep oluyor.
Bu ülkenin ortalama insanı iktisadi buhranı sineye çeker, iktidara CHP mi gelsin, milliyetçiler mi yoksa başka bir parti mi o kadar da dert etmez.
Ama kendi coğrafyasının dibinde modern dünyanın spotları altında Filistinli Müslümanların Siyonistlerin fosfor bombalarıyla öldürülüyor oluşunu hiç affetmez.
Çünkü Siyonist barbarların Filistin’de öldürdüğü sadece masum insanlar değildir. Bu coğrafyaya 1000 yıl hükmetmiş bir milletin siyasetinin, inancının, kültürünün, hatta varlığının iradesidir.
Evet, belki görünürde katledilen sadece Filistinlilerdir. Ama gerçekte katledilen Müslüman bir milletin, ki Türk milleti bunun başını çekiyor, iradesidir, geleceğidir, cesaretidir.
Bu ülkede yaşayan hiç kimse ülkesine böylesine küstahça meydan okunmasına, vicdanının kanatılmasına, Siyonist işbirlikçilerince diplomasinin kafesine tıkıştırılmasına müsaade etmez.
Etmeyecektir. Sadece Siyonist barbarlardan değil, yeri ve zamanı geldiğinde onların yardakçılarından da hesap soracaktır.

Madem ülkede politik kaos var, biz de komünistlerin “örgütsel amaçlar doğrultusunda” bir şeyler prensibiyle yazalım.
Siyasetin içinden gelmiş bir ağabeyin ilginç bir tespitiyle başlayalım. Mustafa ağabey özetle diyor ki; siyasal İslamcı iktidar CHP’nin genel başkanlığına Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirerek önce tabandaki CHP’li Alevi kesimi umutlandırdı. Onun yerine Özgür Özel’i genel başkan seçtirerek seküler tabanla Alevi seçmen kitlesinin arasını açtı. Siyaset sosyolojisi açısından düşünmeye değer bir konu olduğu kanaatindeyim. Yani Aleviler Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanlığı etrafında dolaştığından şimdiki genel başkana mesafeliler.
Diğer yandan muhalefeti domine eden CHP’nin ülkenin köklü meseleleriyle ilgili ürettiği politika nedir, tam olarak bilinmiyor. İç ve dış siyasette, hukukta, küreselcilerin her şeyi dal budak sardığı şu zamanda ciddi bir programı var mı? Yoksa sosyal medyanın tazyikiyle öne çıkarılan politik figürlerin öngörülmesi zor söylemlerine ve politik tercihlerine mi kalmış ülke meselelerinin çözümü?
Halkın ülkeyi yormuş ve alenî bir istismara dönüşmüş siyasal İslamcıların iktidarına karşı duyulan memnuniyetsizlik halka siyasî bir ufuk vadedemeyen iktidar değişimi mecburiyet olarak sunulması gerçekte bir politika mıdır?
Muhalefetin meselelerin siyaset mühendisliği içinde elle tutulur gözle görülür çözümüne dair önerileri nelerdir?
Meselâ CHP iktidar olursa binlerce maden şirketine verilen ruhsatları iptal edecek midir? Küreselcilerin ülkeye dayattığı iklim kanunu konusunda CHP’nin tavrı ne olacaktır? Bilhassa pandemi döneminde küreselcilerin içerideki taşeronlarına karşı eleştirel bir sözü, bir tavrı olmuş mudur? Ekrem İmamoğlu ya da Özgür Özel İsrail’in Gazze’de yaptığı katliam ve işgal politikaları konusunda ne düşünüyorlar, bilen var mı? Bu suallerin cevapları bulunmadıkça iktidarı değiştirmenin ülke siyasetine en azından yapısal anlamda bir katkısı olmayacaktır.
Dahası CHP iktidar olduğunda Anayasa’yı umursamayan, tek adam yönetimine dönüşmüş başkanlık sistemini devam mı ettirecektir yoksa parlamenter sistemi de tahkim eden yarı başkanlık sistemiyle mi ülkeyi idare edecektir. Modern dünyada siyaset yapmak bilhassa iktidar olmak romantizm kaldırmaz. Her hamlesi düşünülmüş, planlanmış bir sarahat ister. Koruk üzüm gibi beklemeye gelmez.
Bu sarahat yoksa politika adına yapılanlar küreselcilerin tezgâhında yer alacak seçkinci bir zümrenin ve talancı bir halkın işbirliğinden ve sefil lafazanlığından başka nedir ki?

Her şeye rağmen Amerika dünya siyasetini domine eden bir ülke. Ancak biraz yakından bakıldığında Donald Trump’ın iktidarına ram olmuş yekpare bir Amerika’nın olmadığı görülür. Donald Trump’ın iktidarına ve onun yönetim biçimine karşı içeride ve dışarıda ciddi itirazlar var.
Bunlardan ilki Elon Musk, Joff Bezos, Mark Juckerberg gibi zenginlerin para gücüyle iktidarı satın aldığı ve Amerikan demokrasisini sabote ettiği yönünde...
Bilhassa Donald Trump iktidarında boy gösteren Elon Musk’ı siyasi bir meşruiyeti olmayan, sosyal medya ile seçim sonuçlarını etkileyen küresel bir kukla olarak görüyorlar.
Donald Trump iktidarına karşı en ciddi ve eleştiriyi senatör Bernie Sanders yapıyor. Üstelik de senatoda söz hakkı alıp Trump iktidarının tüm hukuki defolarını kamuoyuna izah ederek. Sanders özetle; Amerikan Anayasası’nı Donald Trump’a ve bir avuç oligarka teslim etmeyeceğiz, diyor.
Trump’ın durduk yerde Çin’e karşı gümrük vergisini yükseltmesini, bu karar sonrasında Down Jones borsasının dip yapması, Grönland’daki penguenlerden vergi alacağını söylemesi (kuzey kutbunda penguen yok), Kanada’yı 52. eyalet, Meksika’yı 53. eyalet olarak Amerika’ya bağlayacağını söylemesi ülkeyi ve dünyayı şoke etti. Bu haliyle Trump modern zamanın öngörüsü en zor politikacısı durumunda.
Donald Trump iktidarına karşı uluslararası alanda en akli eleştirileri getiren analistlerden biri de Prof. Jeffrey Sachs. Sachs özetle diyor ki; Trump’ın bu saldırgan politikası Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin siyasi ve iktisadi açıdan iyi ilişkiler geliştirmesiyle aşılabilir. Amerikan dış politikası tümüyle akıl dışı, uzun vadede Amerika’nın içe kapanmasıyla ve Amerikan’ın küresel hegemonyasının çöküşüyle sonuçlanacak. Çevre ülkeler siyasî ve iktisadi politikalarını kaçınılmaz olan bu kazayı hesaba katarak yapmalılar.
Donald Trump iktidarına karşı Amerikan iç kamuoyunda yapılan en sert ve haklı itiraz ise; Orta Doğu’da Amerikan dış politikasının İsrail’in güvenliğine endekslenmesi yönünde. Amerikan halkının verdiği vergilerle İsrail’e milyarlarca dolarlık askeri yardım yapılıyor. Ve İsrail’deki Netanyahu iktidarı Gazze’de binlerce çocuğu ve masum insanı öldürüyor. Aynı İsrail hükümeti Amerika’yı İran’a saldırtmak ve Ortadoğu’yu cehenneme çevirmek için her türlü provokasyonu yapıyor.
Amerikan halkının artık bıkıp usandığı fikir hürriyetine tehdit olarak algıladığı bir konu var. Amerika’da İsrail’in Gazze’deki barbarlığına karşı yapılan her vicdani eleştirinin anti-semitik olarak görülmesi hususu. Amerikalılar buna “Yahudi üstünlüğü” diyorlar.

“Gürcistan’ın güneybatı köşesinde, Türkiye sınırında bulunan ve başkenti Batum olan Acara Özerk Cumhuriyeti son 20 yılda garip bir din değiştirme sürecine sahne oldu. Sovyetler Birliği’nin siyasi anlamda sona erdiği 1991’de bölge nüfusunun % 75’i Müslüman’dı. Günümüzde ise Acara Özerk Cumhuriyeti nüfusunun % 65’i Ortodoks Hıristiyan oldu. SSCB’nin 70 yıllık komünizm döneminde her türlü propagandasına karşı Acara’da insanlar büyük oranda dinlerini korumayı başardılar. Ancak son 40 yılda Papalığın da yönlendirmesiyle Gürcistan devletinin dini propagandası Acara’nın Hıristiyanlaşmasıyla son buldu. Demek ki komünizm insanların inançları üzerindeki tesiri Papalığın misyonerlik faaliyetleri kadar etkili değilmiş. Son 40 yılda Kafkasların dibinde bu değişim yaşanırken diyanet işleri başkanı makamında hurma yiyip acaba melekler dişi midir, erkek midir diye düşünüyordu?” Ela inne ahsenel kelam…

Süleyman Sırrı Önder, özü itibarıyla Türk’tü ama ulusal siyasette genetiği değiştirilmiş Kürt gibi duruyordu. Bir tarafıyla da uzun yoldan yeni dönmüş kamyon şoförüne benziyordu. Öbür yandan halkın solculuğuyla devletin sağcılığı arasında bir uzlaşı arayışı olan madara olmuş Latin başkan Maduro gibiydi. Onu Meksika Sınırı programındaki leş gibi şivesinden tanıyoruz. O leş gibi şiveye rağmen TBMM’nde başkanlık yapıyor olması Türk demokrasisinin hoşgörüsü değildi elbette. Türk demokrasisinin tipik kıroluğuydu. Meltem Cumbul’la birlikte olana kadar cumhuriyetin bir faydasını görmemişti hazret. Sözde örgüt üyeliğiyle TBMM’de başkanlık koltuğu arasındaki açık çelişki kalbini çok yormuş olmalı. Her ne kadar; “Tamam, ölürsen kabrine gelmeyeceğiz, sana uzaktan rahmet okuyacağız!” diyor olsak da TBMM başkanlığı yapmış Süreyya Sırrı’nın yeniden sağlığına kavuşmasını diliyoruz.

Gazze konusunda, imkânı olan delirsin. İmkânı olmayan ise Asya filleri gibi kendini yerlere atsın. Saçını başını yolsun, toza toprağa bulansın. İyice çamurlansın, Filistinlilere yardım edemediği için değil de kebair günahlarına ağlasın. Karalar bağlasın, yüzüne karalar çalsın, kapı kapı parti parti gezip Filistinliler için sulh dilensin. Koluna toplama kampına gönderilen pijamalı Yahudiler gibi Davut yıldızı taksın. Saçlarını kazıtsın, ağlasın, biraz daha ağlasın. Gözyaşlarını şişelerine doldurup saraya yollasın. Belki günahlarına kefaret olur, bu çağdaki imanı zayi olmaz. Affına vesile olur.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Nisan 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 98

Politik yapının küresel şirketlerin açık bir aparatına dönüşmüş başkanlık sisteminden yana ölçüsüzce polarizasyonu. Olabildiğince basitleştirip okurlara izah etmeye çalışacağım.
Demokrasinin işlediği klasik devlet hiyerarşisinde en başta siyaseten tarafsız cumhurbaşkanı vardı. Cumhurbaşkanının hakemlik yaptığı iktidar, meclis ve yüksek yargı kurumlarının olduğu bir devlet yapısı mevcuttu. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak anayasanın ona verdiği yetkinin sınırları içinde kurumlar arasında ülke meselelerinin çözümüyle ilgili tarafsız bir tutum takınırdı. Kurumların eşgüdüm içinde çalışması için hakemlik yapardı. Daha doğrusu bir orkestra şefi görevi görürdü. Halk sadece sandıkta iktidarı ve muhalefeti tayin etmekle görevliydi. Ama ülkede siyasal sistem bir oldubitti ile başkanlık sistemine dönünce halk hem cumhurbaşkanını hem de iktidarı belirleyen bir konumda buldu kendini. Seçtiği cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidarı, çalışacağı yargı organlarını ve kolluk güçlerini tayin etmeye başladı. Devlete ait tarafsız kurumları iktidarın siyasî görüşüne göre dizayn etti. Başkanlık sistemini kuranlar bu kadarıyla kalmadılar; aynı zamanda iktidarı tehdit etmemesi için görünmez bir elle muhalefeti de dizayn etmeye başladılar. Demokrasilerde dördüncü güç olan medyayı kontrol altına aldılar. Halkın siyasî iradesinin temsil edildiği meclis yeni başkanlık sisteminde yapısal olarak devre dışı bıraktılar.
Parlamenter sistem giderek tek adam rejimine dönüştü. Bu yapıda devletin yerleşik kurumları ülke sorunlarının çözümü aşamasında sorumluluk almaktan kaçındılar. Ordu, yargı, akademi, medya vs. gibi müesseselerin kurum karakteri tek adam yönetiminden yana yamuldu. Böylece halkın siyasi iradesi devre dışı kalmış oldu. Yani çoğunluğun oylarıyla seçilmiş bir iktidar gerçekte anayasadan ve devletin kurumlarından ayrı olarak hareket eden bir azınlık iktidarına dönüştü. Kısacası başkanlık sistemiyle ülke siyasetinde ciddi bir polarizasyon yaşandı. Bir tarafta ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden kopmuş bir azınlık iktidarı, diğer tarafta siyasi iradesinin hiçbir şeyi düzelmeyeceğini düşünen geniş halk kitleleri. İşte siyasal İslamcı iktidar bu çarpık yapıyı tahkim etmek için muhalefet üzerindeki tazyiki artırma gereği duyuyor.

Fikirler de eskiden evlerde kullanılan bakır sahanlara benzerler. Kullandıkça bakır kısımları aşınır. Kullanılmadıklarında ise oksitlenirler. Farkında olmadan onları oksitli haliyle kullanırsanız sizi zehirlerler. Bütün bu aforizmaları yazıyor olmamızın nedeni, o bakır sahanların oksitlenmesine mani olmak. Yani arada bir o eski fikirleri kalaylayıp parlatmak gerekiyor. Sizden daha çok şey bildiğimden dolayı değil elbette. Belki zaman içinde bir fikri sunma becerisini çoğunuzdan daha iyi bir düzeye taşımış olduğumdandır. Onun için okumaktan, düşünmekten zihin konforunuzun bozulmasından, olaylara, insanlara negatiften bakmaktan korkmayın. Bu ülkede yaşayan insanların en büyük zaaflarından biri düşünmeye cesaret edememek. Çünkü düşünmek onun için bir kumar; elinde avucunda olan enkazın da zayi olacağını düşünüyor.
Dediğim gibi, benim işim bu sayfada yazdığım aforizmalarla bazı oksitlenmiş sahanları kalaylayıp pırıl pırıl etmek. Fikri anlamda zehirlenmenin önüne geçmek. İnsanlara farklı bakış açıları sunmak. Her insanın düşünce yapısı, sözden anladığı farklı. Bazıları ziyadesiyle alınıyor, hissi tepkiler veriyor, takipten çıkıyor. Benim düşüncelerimi sorunlu buluyor, yakın olduğum siyasî görüş üzerinden suçluyor. Aslında geriye dönük o 60.000 küsur aforizmayı ben yazmadım. Martin Gondolson adlı İngiltere konsolosluğunda çalışan bir İngiliz diplomat yazdı, ben Türkçeye çevirip yayınladım sadece. Ve o aforizmaların mahkemedeki suçu da üzerimde kaldı! Böyle de bir şey var işte. Hayat muammalarla dolu, ne yaparsın!

Zamanın birinde adamın biri kumarhanede kumar oynuyor. Poker. Elindeki kâğıtlara bakıyor, karşı taraftakileri süzüyor. Blöf yapıyor, masadaki paraları topluyor. Arada bir isteyerek kaybediyor ama nihayetinde masadaki diğer kumarbazları soyup soğana çeviriyor. Bir başkası geliyor masaya. Adam blöf yaparken kulaklarının kıpırdadığını fark ediyor. Oyun bitmek üzereyken adam blöfçü kumarbaza “Benimle oynar mısın?” diye soruyor. Blöfçü kumarbaz kumar oynamayı kabul ediyor. Adam her kâğıt dağıtıldığında blöfçü kumarbazın kulaklarına dikkat kesiliyor. Ve blöfçü kumarbazın bütün sırrını çözüyor. Blöfçü kumarbaz kaybetmeye başlıyor. Bu kez adam bütün paraları topluyor. Ve oyun bitiyor. Blöfçü kumarbaz adama soruyor. “Benim blöf yaptığımı nasıl anlıyorsun, bu denli sıkı bir oyunun sırrı nedir?” Adam da diyor ki, “Bu bir kulak meselesidir, onu anlamaya senin ilmin yetmez.” diyor. Şimdi geçmişteki tecrübelerimizden bu siyasal İslamcıların ve onlarla danışıklı dövüş yapan sözde muhaliflerin tüm hilelerini bildiğimizden onların ucuz numaraları bize sökmez. Her ikisinin de ne olduğunu biliyoruz. Yani “bu iş bir kulak meselesidir.” Onların blöfleri, karşılıklı restleşmeleri gerçek bir Milli Görüşçüye sökmez.

İseviler alışveriş yapmak için Roma İmparatorluğu şehirlerine girerken kapıdaki muhafızlar girişteki tanrı heykellerine yeterince saygı gösterip göstermediğinizi denetlerlermiş. Şimdi bunların modern tanrılarına eğilmediğimizde Romalı lejyonerler gibi hemen etrafımızı kuşatıp size gözdağı veriyorlar. Tuhaf değil mi, insanın hikâyesinde değişen hiçbir şey yok!
Kim için ne kadar değerli bilemiyorum ama ben yıllar içinde otopsi yaptığım bir şeyi dillendirmekten geri durmayacağım.
Kültürel derinliği en az batılı bir ülke kadar derin ve köklü olan bir bölgeye kötü bir örnekti. Sanat adına icra ettiği şey yeterli gelmiyordu. Onun için keskin ideolojik sayıltılarla kendisini takviye etmesi gerekiyordu. O da bunu yaptı zaten. Çünkü ziyadesiyle alıcısı vardı.
Popüler olan her şeye makul bir neden olmaksızın tapınma kültü var bizde. Bir tür Olimpos tanrılarına adak sunmak gibi bir şey bu. Kutsalsın çünkü kutsalsın. Onun neden kutsal olduğuna dair bir izah gerekmiyor.
Yakinen bildiğimiz gördüğümüz şahidi olduğumuz bir şeyin sosyal medyada nasıl bir illüzyona dönüştüğüne şahit oluyoruz. Cassandra sendromu gibi, görüyorum, duyuyorum, söylüyorum ama duyuramıyorum.
Sahnede öldüğünde körün badem gözlü oluşu... Oysa bugün bayram, sahne almam için bir sebep yok, demiş olsaydı ardından içli bir duayı hak edecekti. Geçiyor önümden gül yüzlü Bahtiyar / Suçu gaz almakmış anladığım kadar!
Otantik bir kültürün amorf bir yapıya dönüştürülüp ulusal kültüre bulandırılması sanat adına bir cürüm değilse bunu iddia eden bir yazar canavarca hislerle aforizma yazma suçunu işliyor demektir.
Bütün bunlar arabeskin babasının para uğruna Kervan’a kattığı kültürümsü şeyler.
Rönesans sanatkârlarından Da Vinci ya da Michelangelo’nun sözüydü. “Yüksek sanatla uğraşanlar sanatın kurallarıyla fazla oynamasınlar.” Sanatın da ödün verilemeyecek türden yasaları vardır.
Hangi türkünde nota bastın? Bana bir şarkıyı notlara sadık kalıp baştan sona söylediği tek bir şarkısını söyleyin? Yok! Yasasızlık yani.
Ya seyirciyle sırnaşıyor, ya orkestrayı şımartıyor ya da kendi keyfiyetinde boğuluyor.
Senin sanat adına yaptığın bu şeyi siyasal İslamcılar da siyasette yapıyordu zaten.
İşin ahlakı kısmına gelemedik bile.
Kardeşimin benimle fotoğrafı yok ama Almanya konserinde seninle var.
Bütün sanat hayatındaki türküleri ezgileri toplasanız Macar Çingenelerinin kurduğu Sebze Orkestrasının sıradan bir parçası etmezler.
Bütün o şarkıları ideolojik payandalardan azade ve Karadeniz sempatisini bir kenara koyarak bir daha gözden geçirin bakalım, elinizde sanat adına ne kalıyor? Benim itiraz ettiğim şey tam olarak budur.
Kendi adıma Kemalizm’le Tekirdağ rakısı arasındaki bilimsel ilişkiyi ondan öğrendim meselâ.
Eksik kalmış bir lise müfredatı gibiydi. Daha doğrusu kötü bir lise müfredatının eksik kalan kısmı gibiydi. Öğretmen kompozisyonumu beğenecek mi türünden. Sınıf beğendi ama öğretmen beğenmedi.
Bütün o çelişkilere rağmen bitti işte!
Çanakkale’de bir yaz gecesindeki o ışıltılı konserde Gelibolu tarafını gösterip; “Yiğidim aslanım burada yatıyor!” dediğin gibi.
Not: Kemalistler yüzünden cennette bana yer kalmayacak diye bir endişem hiç olmadı.

Karadeniz kültürü adına popüler kültürün ayartısına kanmadan sahasında müspet eserler üretenleri her zaman takdir etmişimdir. Esasen Volkan Konak’a yaptığımız eleştirilerin sebebi de budur. Enerjini gereksiz ideolojik lafazanlıklarla harcayacak yerde neden daha kalıcı, daha derin, daha aklî eserler üretmeye yoğunlaşmadın? Benim ona yönelttiğim eleştiri nihai bir sınırdır. Bundan sonrası da onun musiki adına ürettiği eserlere naif dokunuşlar şeklinde olur. Daha fazlasını söylemeye cüret edenler de halt etmiş olurlar.
Her şeye rağmen bu ülkede ciddi bir Karadeniz müziği olduğu gibi Trabzon merkezli bir Karadeniz sineması da mevcuttur. Keloğlanı Karadenizli Temel profiline yamamaya çalışan bazı şaklabanlıkları bu kültürel çabaların dışında tutuyorum elbette. Meselâ Mustafa Kara’nın konu itibarıyla geç kalmış Kalandar Soğuğu türünden filminin arkası gelmedi. Ama Yönetmen Dr. İsmet Eraydın’ın klasik bir Karadeniz filmi olarak nitelenebilecek Tepenin Uşakları filminin devamı tarzındaki Zifin filmi çekildi. Filmin fragmanından anladığım kadarıyla romantizmle trajedinin harmanlandığı bir aşk hikâyesi. Karadeniz’in eşsiz doğası folklorik öğelerle bezenmiş. 25 Nisan’da bütün sinemalara girecek Zifin filmini izlemek için sabırsızlanıyorum.
En son Mubi’de İsveçli yönetmen Levan Akin’in İsveç Türkiye konsorsiyumu Geçiş filmini izlemiştim. Gayet başarılı bir filmdi. Şöyle düşünmüştüm. Keşke Levan Akin aynı ustalıkla benim yazdığım Kalandar Çörekleri adlı romanı senaryolaştırıp ciddi bir castle çekseydi. Ve insanlar Karadeniz kültürünü başka bir açıdan görselerdi. Kuzeyin Oğlu’ndan dinledikleri efkârlı Karadeniz türkülerini Kuzeyin hikâyeleri ile bütünleştirebilselerdi.

2010 yılında Güney Afrika’da düzenlenen FİFA Dünya Kupası finallerinde A grubunda ev sahibi Güney Afrika Fransa’yı 2-1’lik skorla yeniyor. Fransa grup sonuncusu olarak evine geri dönüyor. O zamanki Fransa yönetimi bu mağlubiyeti bir türlü içine sindiremiyor. Ve Güney Afrika’nın galibiyet golünü atan Bongani Khumalo’nun Fransız pasaportunu iptal etti ve Fransız menfaatleri için futbolcunun ülkeye girişini yasakladı. Yani sen bir Afrikalı olarak o golü bize nasıl atarsın!
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası grup elemelerinde 2010 yılında Münih Olimpiyat Stadı’nda Almanya ile Türkiye arasında oynanan müsabakada Türk asıllı Alman vatandaşı Mesut Özil Almanya milli takımı formasıyla Türkiye’ye kritik bir gol attı. Tek kelime ile bizi gurbette madara etti. Hatta o zamanlar Almanya şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın soyunma odasına inip Mesut Özil’i tebrik etmişti. Bakıyorsun Türkiye’ye gol atmış Alman pasaportlu adamı Türkiye reisicumhuru sarayda karşıladı. Pasaportunun iptalini geçtim, İstanbul’da ona bir takım sosyal işler yaptırıyorlar. Tipine bakıyorsun, adamın gözlerinin içinde bir Törkiş Hitler dolaşıyor. Yakında muhafazakâr İslamcıların cumhurbaşkanı adayı olursa hiç şaşırmam.

Gazze özelinde Filistin bir ilahiyat konusudur, demiştim ya.
Yapılan onca tavafa rağmen, tutulan onca oruca rağmen, kılınan onca namaza rağmen, verilen onca zekâta rağmen, yapılan onca duaya rağmen, verilen onca sadakaya rağmen, okunan onca Kur’an’a rağmen, çekilen onca zikre rağmen, atılan onca nutka rağmen Gazze hala bu haldeyse yazıklar olsun insanlığımıza, Müslümanlığımıza. Ne yazık ki yaptığımız ibadetlerin Allah indinde bir kıymeti harbiyesi olmayacak.
Zira Müslümanlık şeytana ve de onun dünyada vücut bulmuş şekli olan Siyonizm’e karşı tam saha pres yapmayı gerektirir. Mezhebin, meşrebin, dünya görüşün ne olursa olsun işin bu kısmını ıskaladın mı vah ki ne vah!
Siyonistlerin bombalarıyla parçalanan insan cesetleri, yıkılan evler, dağılan yuvalar, ölen masum insanlar senin için hiçbir şey ifade etmiyorsa, hala kendi meşrebinin teranesini vuruyorsan vay haline!
Süleyman bir sultan olmuş, boşu boşuna, boşu boşuna!
Kâbe’nin etrafındaki o ışıltılı yüksek yapılar, boşu boşuna, boşu boşuna!
Körfez ülkelerinin yüksek burçlu otelleri, boşu boşuna, boşu boşuna!
Köprüler, barajlar, tüneller, yüksek güvenlikli siteler, son model otomobiller, albenili AVM’ler, bütün o servetleriniz, dünyalıklarınız, boşu boşuna, boşu boşuna!
Modern zamanın şu diliminde azgın Siyonistlerin bombalarıyla öldürülen Filistinli çocuklar ellerinde çatallı oklarla Sırat Köprüsü’nde siz Müslüman numarası yapan münafıkları bekliyor olacaklar. Çünkü Filistin en az Afrika’daki aç bir çocuk kadar bir ilahiyat konusudur!
Siyonist bombalarıyla şehit edilen o Filistinli çocuklar zebani kılığında köprünün ortasında karşınıza çıkacaklar. Alnınızda cehennemlik mührü olduğundan size hiçbir şey sormayacaklar. Sizi perçeminizden tutup cehennemin dibine atacaklar. Dünyadaki saltanatınızla, tebaanızla ve de servetinizle Ğayya kuyusuna yuvarlayacaklar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

31 Mart 2025 Pazartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 105

CHP'de son durum Cem Karaca’nın seslendirdiği Dadaloğlu türküsü gibi…
Öter tüfenk, davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğiyler yere serilir.
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!
Bence CHP’nin geneli bu son yaşananlardan memnun. Bir şehrin belediye başkanıysan sadece işin o kısmından sorumlusundur. Ekrem İmamoğlu çizmeye kadar sorumlu olduğunu unuttu. Bir partinin genel başkanı ya da cumhurbaşkanı adayıymış gibi davranamazsın. Modern bir toplumun siyasetinde buna müsaade etmezler.
Diğer bir hata ise İstanbul’u kendi siyasî istikbali için bir araç olarak kullanma niyetiydi. Vakti zamanında siyasal İslamcıların yaptığı buydu zaten. Ülkedeki mevcut siyasi partilerin dışında CHP içinde eklektik bir siyasî teşekkül oluşturarak iktidara yürüme çabası. Bunun ülkenin geleceğinde Zelenskivari bir maceraya dönüşmeyeceğinin bir garantisi yoktu. En azından halktaki siyasal İslamcı bir iktidardan kurtulma iştiyakı bu türden bir tehlikeyi işaret etmiyor değildi.
Bu haliyle bile CHP’nin bir kısmı genel siyaset içinde korsan bir yapı görüntüsü veriyor. Çünkü söz konusu yapı CHP genel merkezinin kontrolü dışında mevcut iktidarı alt edebilecek ve CHP kitlesini de peşinde sürükleyebilecek; küresel güç odaklarıyla bağlantıları olan bilinmezliklerle dolu bir görüntü arz ediyordu. Benim gördüğüm Türkiye’deki devlet yapısı bu türden bir teşebbüse müsaade etmedi. Ve hukuku işleterek şimdilik bu yapıyı kontrol altına aldı.
Bence bay en başkan El Salvador başkanı Naib Bukele gibi aşırı Kemalistleri, mafya babalarını, cemaat ve tarikat liderlerini, meczup hocaları, yolsuzluğa bulaşmış siyasetçi ve bürokratları, tecavüzcüleri, terör örgütü üyelerini, canileri, tefecileri vs. tutuklattırıp devasa hapishanelere tıktırabilirdi. Bu mücrimlerin saçlarını kazıttırıp hepsine cehennemlik dövmeler yaptırabilirdi. Bence yaparsa onu da bay en başkan yapar! Haydi bay en başkan bekliyoruz bunu senden!

Binanın tesisatçısı Mustafa Kemal’e çok benziyor, tüylerim diken diken oldu, diyor teyze!
Ülke siyasasında bu büyülü gerçeklik var olduğu sürece sağcı liberaller, siyasal İslamcılar çok daha kebap yerler bu işlerden.
Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz ülkeye? 19 Mayıs’ta Samsun’dan tekrar bir güneş gibi doğacak ve bütün siyasal İslamcıları İzmir’den denize mi dökecek?
Gerçeklik algısı bu denli kopuk bir kitleye içinde yaşadığımız dünyanın tehlikelerini nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onların öyle bir derdi olur mu? Cumhuriyetçi ve Kemalist olmak modern dünyadaki köklü meselelerin üzerinden gelinebilecek bir meziyet midir?
Neden modern zamanın şu aşamasında dindarları istismar eden siyasal İslamcı bir iktidarla geçen yüzyılın Bonapartist bir siyasi dayatmasından birini tercih etmek zorundayız?
Siyasal İslamcılar dronlar yaptılar bunlar hala Bonapartist orduda bitli piyade kıvamında siyasette yol almaya çalışıyorlar!
Bir yüzükle iktidara gelip ülkeyi hamiline yazdırma aşamasına gelen bir adamın bu ülke insanı için nasıl bir var oluş sancısı olabilir ki? 1000 tane dairesi olan bir adamın nasıl bir ülke ve toplum kaygısı olabilir ki? Adamın kutlu davaya çıktığı evde dikkatimi çeken şey takım elbiselerinin sayısıydı.
Meselâ bizim bir dairemiz olsaydı herhalde şu hayatta jübilemizi yapardık. Biz bu insanlarla aynı ülkede, aynı dünyada yaşamıyoruz.
Bizim diplomalarımız hayatla ilgili kaygılarımız kadar gerçek. Ama Soğuk Savaş döneminden kalmış politikacıların indinde bir değerleri yok.
Bu kadar sahtekârlık bu ülkeye çok fazla. Matruşka bebekler gibi bir hırsızın içinden başka bir hırsız çıkarmaya çalışmak politika yapmak değildir. Esas mesele bu ülkeyi kimin yöneteceği değildir. Mesele ülkenin hangi kurallarla hangi projelerle, hangi stratejilerle, hangi kadrolarla ödün vermeden yönetileceği meselesidir. Diğeri ise demokrasi kılıfı uydurulmuş, küresel sistem destekli kendi hırsızlığına meşruiyet kazandırma gayretkeşliğinden ibarettir.

Evet, en baştan alalım. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye iki siyasî kampa ayrıldı. Bunlardan ilki başını CHP’nin çektiği Batılı hayat tarzını benimseyen seküler kesim, diğeri ise İslami hassasiyetleri olan muhafazakâr kesimdir. İki kesim de birbirinden nefret ediyor. İşin garip tarafı bu iktidarın yorduğu bazı dindarlar tövbe edip seküler gruba katıldılar.
Eskiden ilk grup orduyu, yargıyı, akademiyi kullanarak demokrasiyi sabote ediyordu. Şimdilerde ise muhafazakâr İslamcılar yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve medyayı kullanarak benzer şeyleri yapıyorlar.
Bugün ülke siyasetinde yaşananları 1990’lı yıllardan biliyoruz. Batı Türkiye’de siyasal enstrümanları ustaca kullanarak bir iktidar değişikliğine gidiyor. Bu çok açık. Sonraki analizlerde detaylarına gireriz ama Batı için bu iktidar değişiminin yığınla haklı sebebi mevcut.
Ülkedeki mevcut siyasî işleyiş yapı itibarıyla güçlendirilmiş başkanlık sistemidir. Muhalefet yıllarca iktidara dönük eleştirilerini parlamenter sistemin siyasî lügati üzerinden yaptı. Aslında ülkede yaşanan siyasi kaosun esas nedeni siyasî İslamcıların ülkeyi başkanlık sistemi ile yönetiyor olmasına rağmen muhalefetin bir türlü bu değişimi içine sindirememiş olmasıdır. Yani siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile devleti kontrol ediyor oluşu parlamenter sistemin refleksleriyle politika yapan muhalefet arasındaki yapısal fark toplumsal anlamda da ciddi bir kopuşa sebep oldu. Siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile Batılı yaşam yanlısı sekülerlerin parlamenter sistem ısrarı kaçınılmaz olarak Türk politikasında mitoz bölünmeyle sonuçlandı. Diploma iptali, tutuklamalar, yargılamalar ise bu yapısal kopuşun toplumsal düzlemdeki tetikleyici aksiyonları sadece.
Bu yapıda (başkanlık sisteminde) muhalefetin başını çektiği CHP iktidar olursa ülkenin kronikleşmiş meselelerine nasıl bir çözüm bulacak, sualinin bir cevabı mevcut değildir. Yani bir büyükşehri kör topal yönetmiş toy bir siyasî figürden koca bir ülkenin sorunlarını göğüsleyecek politik bir figür üretme gayretkeşliği bana pek mantıklı bir tercih gibi görünmüyor. Bir diktatörden alelacele kurtulma hevesi bana ülkenin başına çok daha büyük bir musibetin açılma ihtimalinin olduğunu haykırıyor. Bay en başkan Türk siyasetine bütün hukuki ve siyasî temayüller eğip bükülerek dâhil edilmişti. Ülke olarak siyasi anlamda nasıl bir hoyratlığa maruz kaldığımızı hep birlikte yaşayıp gördük. Vakti zamanında bay en başkan da yapay bir mağduriyetle kahramanlaştırılmıştı. Şimdi göz göre göre aynı şey tekrarlanıyor. CHP’nin sabık genel başkanı Deniz Baykal siyasal İslamcıları kutsayıp iktidar yapmıştı. Şimdi siyasal İslamcılar bir belediye başkanını azizleştirip iktidarı CHP’ye iade ediyorlar. Kısacası CHP de siyasal İslamcılar da demokrasiyle oynayıp iktidar oluyor. Diğerleri ise demokrasi içinde oynamaya çalışıyor. Ahali de çelik lalelere bakıp imama, müezzine ağlayıp duruyor.

Politika ile ilgili klasik dibaceler…
Devlet halk ile var olabilen bir şey değildir. Devlet halka rağmen var olabilen katı üst bir organizasyondur. Halk ile var olabilen ise bildiğiniz aşirettir. Bugün bizde olduğu gibi.
Politikacılar aynı mezhebin birbirine küsmüş çocuklarıdırlar. Halkın önünde oynadıkları tiyatro ne kadar trajik olursa olsun oyunun sonunda hep birlikte sahneye çıkarlar, seyirciyi selamlarlar ve alkışlanırlar. Perde arkasında da birbirleriyle uzlaşırlar.
Türkiye’de evrensel anlamda bir sol yoktur. Birbirinden kötü iki farklı sağ vardır. Bunlardan ilki İngiliz usulü kurucu sağdır. Diğeri ise II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın dünyaya dayattığı şirket usulü sağcılıktır. Menderes, Demirel, Özal ve İslam’ı tacir Arapların dini olarak halka pazarlayan günümüz siyasal İslamcıları bunun başlıca örnekleridir.
Türk siyaseti ile ilgili esas mesele kimin ya da hangi partinin iktidar olacağı meselesi değildir. Mesele bu toplumsal yapının herhangi bir iktidarın devleti yönetme hususunda neye icbar edeceğidir.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede yaşanan sert modernleşme toplumsal bir anomiğe dönüştü. Siyaset kurumunun kronikleşen ahlaksızlığı geleneksel ve dini olan her olguyu halkın gözünde suçlu kıldı. Siyasal İslamcıların kötü iktidarı Türk toplumuna seküler hayatı bir hidayet kapısı olarak dayatmaktan başka bir işe yaramadı.
Sıradan bir Müslüman için bu aşamada işler çok daha zor görünüyor. Üç farklı yol söz konusudur. İlmel yakîn olmak, aynel yakîn olmak ve hakkal yakin olmak!
Mustafa Öztürk gibi dini, imanı, Kuran’ı akılla, mantıkla budayıp yolunmuş tavuğa çeviren madrabazlara aldanmayın. İşin özü şudur. “Sizi topraktan biz yarattık. Size ruhumuzdan biz üfledik. Rızkınız biz veriyoruz. Aklınızın ermediği şeyler hakkında ahkâm kesip Yaratıcıdan rol çalmayın. Dönüşünüz bizedir. Uslu uslu yaşayıp ölün.” O kadar.

Türkiye sendromu.
Siyasal İslamcılar bu gidişle ülkeyi Afganistan’a çevirecekler. Tarikatlar ve cemaatler ülkeyi ele geçirecekler. Yakında ülke şeriat yasalarıyla yönetilecek!
CHP iktidara gelirse dindar insanlara baskı yapılacak; eskiden olduğu gibi başörtülüler kamusal alandan ihraç edilecekler. Dinle ilgili her şey yasaklanacak!
Güneyimizde İsrail’in kontrolünde bir Kürdistan devleti kurulacak. Zaten fiilen kurulmuş durumda. Güneydoğu bölgemizi o devlete katacaklar!
Suriye’de Baas rejiminin düşmesiyle İsrail sınırımıza kadar dayandı. Amerika’nın desteğiyle bizim topraklarımızı işgal edecekler! Yeni bir Filistin cephesi açılacak.
Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaşla çökertilmesinden sonra sıra İran’a gelecek. İran’da halkı molla yönetimine karşı ayaklandıracaklar. Ardından güneyde Kürtler ve İsrail, doğuda Ermenistan, batıda Amerika destekli Yunanistan eş zamanı olarak bize saldıracak. İçeride Suriyeliler ve Afganistanlılar ayaklanacak. Alevilerle Sünniler arasında çatışma yaşanacak!
Ekonomide durumlar çok daha kötü olacak. İnsanlar köylerine döneceğinden şehirler iyice boşalacak. Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar şehirleri ele geçirecek.
Maden şirketleri özerkleşecek; kendi savunma güçlerini oluşturacaklar. Holdinglerin kendi güvenlik orduları olacak. Ve bunlar tek elden yönetilecekler.
Ulus devletin tüm kurumları tasfiye edilecek. Ülkede bir parlamento ve ordu olmayacak. Yargı erki çokuluslu şirketlerin kontrolündeki uluslararası kuruluşlara devredilecek. Ülkede orman kanunları hüküm sürecek!
Ülkenin sosyo-kültürel yapısı melezleşecek. Her şehirde polisin giremediği bir Çin mahallesi, bir Hint mahallesi, Afrikalılar gettosu, tehlikeli bir Latin Amerika favelası olacak. Bu şehirler uluslararası mafyanın kontrolüne geçecek!
Ülkede şehirlerden uzak yerlerde büyük hapishaneler inşa edilecek. Bütün suçlular bu hapishanelere doldurulacak.
Derelerden siyanür akacak. Bitki örtüsü kuruyacak ve her taraf Mars yüzeyi gibi kratere dönüşecek!
Güvenliği Amerikan yazılım şirketlerinin kontrol ettiği robot polisler sağlayacaklar. Bu robot-pollar şüpheli gördükleri her şeyi imha edecekler.

Aslında bu bayramı otantik bir Yemen hançeri fotoğrafı paylaşarak kutlamak istiyordum ama istediğim türden bir hançer fotoğrafı bulamadım. Onun için sıkıcı şeyler yazarak kutlamak istiyorum.
Dünya dediğimiz yer tam da böyle bir yer. Ne bir eksiği ne de bir fazlası var. İnsanın insana insanın tanrıya ihanet ettiği, iblisin insanı aldattığı, insanın dünyaya yağmaladığı bir yer. Savaşlar, ölümler, sürgünler, tiranlar, isyanlar, yalanlar, şarlatanlar, fahişeler, katiller vs. gırla gidiyor bu insanlık tiyatrosunda.
Biz Müslümanlar biliriz ve inanırız ki, insan en şerefli varlıktır. Bir Müslüman elinden geldiğince bütün bu kötülere mani olmakla mükelleftir. Bunu yaparken de şeytanın zincire vurulamayacağının bilincindedir. Ama istikamet dünyayı bir selam yurduna çevirmek için çaba harcamaktır. İslam’ı Sümerlerin Yahudilerin inanışı olarak yorumlayan dangalakların aksine biz Müslümanlar böyle inanırız.
Şimdi bu inancı kendi coğrafyasında kendi meşrebi, kendi cemaati adına bir saltanata, servete çevirmiş münafıklar için bizim söyleyecek sözümüz yok. Onlar sefil hallerinde oyalanıp ecellerini beklesinler.
Siyonistlerin Filistin’de yaptığı katliamlar onların safında yer alan münafıkları her gün cehenneme biraz daha yaklaştırıyor. Filistin Yemen hariç hiç kimsenin arka çıkmadığı bir ilahiyat konusu. Müslüman yüreğimizin iyice kararmasına neden olan bir isyan konusu!
Çin’in Doğu Türkistan’daki Müslüman ahaliye yaptığı baskı yüzünden buradaki Maoist bir kıro ile mahkemelik olmuş olmamızın pek bir önemi yok elbette. Müslüman olmanın çilesi zorumuza gitmiyor çok şükür. Siyasal İslamcıların yediği haltlardan kendi gâvurluğuna meşruiyet devşiren domuz yavrularıyla da aynı safta olmayacağız.
Ülkedeki siyasî zırıltı da Amerika’nın ileri karakolunda nöbetçi değişiminden ibaret. Ortada bizi ilgilendiren bir durum yok.
Filistin’in, Doğu Türkistan’ın, Myanmar’ın hürriyetine kavuştuğu, tiranların gölgesinde yaşayan Müslümanların nefes aldığı, belimizde Yemen hançeriyle eğleneceğimiz bir bayram temennisiyle Ramazan-ı Şerif bayramınız mübarek olsun.

Osmanlının kudretli padişahı Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde dar’ül bekaya intikal ettiğinde ölümü ordudan saklandı. Cenaze namazı 7 kişinin katılımıyla otağında kılındı. Ve cesedi kokmasın diye derhal tahnit işlemlerine başlandı. İç organları çıkarıldı. Bedeni çeşitli maddelerle sarıp sarmalandı. Cesedi kırk koca yıl üzerinde oturduğu tahtının altına yerleştirildi. Paşalar askerin morali bozulmasın diye Kanuni’nin ölümünü sır gibi saklamış. Onun ölümünden bir gün sonra da Zigetvar fethedilmiş. Ordudaki bütün askerlerin simaları taranmış. Ve Kanuni’ye en çok benzeyen bir Boşnak altında bir padişahın cesedinin olduğu tahta oturtulmuş. Otağın etrafındaki insan halkası epeyce açılmış. Askerler padişahı uzaktan görüyor ve onu tanzimle selamlıyorlar ve “Padişahımız çok yaşasın!” diyorlarmış. Ama padişahın öldüğünü, tahta oturan kişinin ona benzeyen Boşnak bir asker olduğunu bilmiyorlarmış. Padişahın ölümü o denli ustaca saklanmış ki, onun adına düzenlenmiş emir ve fermanların biri gidip diğeri geliyormuş. Yani kritik bir fetih öncesinde padişahın ölümü birkaç kişinin haricinde sır olarak kalmış.
Zigetvar’ın fethi tamamlanıp Osmanlı ordusu geri dönünce Edirne’ye az bir mesafe kala ordu istirahat molası vermiş. Ve ordudaki hafızlara, Kuran bilenlere hatim indirmeleri emredilmiş. Hatim indirme işi uzadıkça uzamış. Hatim duasında Sultan Süleyman’ın latif ruhuna rahmet okunuyormuş. Paşalar ordunun hareket etmesi için bir türlü emir vermiyormuş. Koca bir sefer boyunca saklanan bu sır sonunda padişahı çok seven bir askere söylenmiş. Ol asker neredeyse Divan edebiyatındaki mersiye türünden hüzünlü ağıt yakmaya başlayınca diğer askerler de durumu anlamışlar. “Vay koca hünkâr Süleyman, demek bu cihan sana da kalmamış!” diye ağlamaya başlamışlar. En son ağlayan da onun yerine oturtulan o Boşnak asker olmuş. İşte böyle olmuş Kanunu Sultan Süleyman’ın ölümü. Devlet yönetmek tanrı ile satranç oynamak gibidir. O işlere elindeki aptal bir cihazla dünyanın sırrını çözdüğünü zanneden beyhudelerin aklı ermez. Anladınız mı?
Şimdi ol bozkurt ölmemiştir. Ölmüş olsa bile ölmemiştir. Hatim indirilene kadar, Vah başbuğ bu cihan sana da kalmadı, Tanrı dağları kadar ıssızız! diye ağıt duyana kadar susun. Azrail’e tezahürat yapmayın!

Volkan Konak’ın ölümüyle ilgili olarak ileride çok daha detaylı yazarız, konuşuruz elbette. Ama insani zaaflarını bildiğimiz bir insanın ulusal ölçekte bu denli ikonlaşmış olması bana hayli şaşırtıcı geliyor. Sanat ve musiki adına icra ettiği şeylerin mahiyeti hakkında hakkıyla bir eleştiri yapılmamış olması da diğer şaşırtıcı bir husus. Merkezdeki ideolojinin peşinen kutsadığı bir sanatçıya, şaire, yazara bu ülkede hakkıyla eleştiri getirilemiyor oluşu da düşündürücü. Bence Volkan Konak işin bu boyutunu gözden kaçırmak için bilinçli olarak politik polemiklere daldı. Bu şekilde sanatının zaafını gözden kaçırmayı başardı. Zira sanat adına güçlü bir icra yetkinliğine sahip olsaydı komünist ve Kemalist gibi iki benzemez kamburu sırtında taşıma hinliğine seğirtmeyecekti. Bu açıdan bakıldığında komünizmle Kemalizm’i mezceden sanatsal bir tutum bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı. Esasen ilk mektep müfredatını aşamamış bir siyasal patoloji ile liseli ergenlerin sanat kalıbının bu denli kutsanmış olması ülkede var olan siyasal iklimi de yeterince açıklıyor. Yani Volkan paradoksal olarak ideolojik anlamda karşı olduğu şeyin düzeyi kuşkulu sanat yönünü temsil ediyordu. En azından içinde yaşadığı toplumun kültürel vasatındaki karşılığı buydu. Hemşerim olması hasebiyle onun Hopşera sarkastizmine varan insani zaaflarına girmeyeceğim bugün. Sahne gerisinde Kazım Koyuncu’ya yaptığı birbirinden sert faullere de! İnsan böyle işte, yaşıyor ve ölüyor. Bilimin aydınlığı, steril ideolojiler onun var oluş sancısına çare olamıyor. Onun ölümünde garipsediğim şey; bayram gününde bile sahne almış olmasıydı. Huzur içinde uyusun!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Mart 2025 Cumartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 104

Erhan’la eskiden beri doğal bir arkadaşlığımız var. Onun başka bir şehirde yaşıyor oluşu, aradan hayli zaman geçmiş olması bu hesapsız dostluğun şeklini değiştirmiyor. Ne zaman buluşup bir muhabbete başlayacak olsak sözler son efkârın demiyle kaldığı yerden devam eder. Bazen hayatta olup bitenlere karşı birlikte susarız. Ama biliriz ki, bütün o suskunluklar da koroya dâhildir. Benim sabırlı halimin aksine Erhan’ın canı çabuk sıkılır. Her şeyi anlamsız bulduğu zamanlar olur. Beni hayatı fazla ciddiye almakla, bazı şeylerde takıntılı olmakla suçlar. Ben de ona hayatı yeterince ciddiye almamakla kontra yaparım. Bu tartışmalar böyle sürüp gider. Ama onun hayat karşısındaki iddiasız tavrı zaman içinde tuhaf bir güce dönüşür. Elde ettiği o güçle hayatla oynamasını bilir. Bense hayatı fazlasıyla ciddiye almamın bedelini tıpkı Kafka gibi hayatı baş edilemez bir bela olarak görerek öderim. Tuhaf bir şekilde Erhan’ın çoğu konuda haklı olduğunu düşünürüm.
Son konuşmamızda hakkımda açılan deli saçması davalardan sonra bana “kötülüğü” terk etmemem gerektiğini, aksine o tavrın bir şekilde beni azizleştirdiğini söyledi. Madem bir yola çıktın, daha sert ve sarsıcı yazmalısın. Yoksa eski değerini kaybedersin. Göbeğin çıktı diye endişelenme, asla rejim yapma. Saçlarına beyaz düştü diye endişelenme, bu her insanın başına gelen fani bir durum. Sakın saçlarını boyatma! Dişlerini her gün fırçalamak zorunda değilsin, bırak biraz sararsınlar bir şey olmaz. Mine tabakasını da düşünmek zorundasın. Sakın sigarayı bırakayım deme. Unutma dostum, Fransız yazarların % 45’i başarılarını o nikotine borçluydular. Bence sakal bırak, saçını uzat. Daha çok davaya konu olacak yazı ve aforizma yaz. Unutma bu dönemde suçlu bulunmak geleceğin Türkiye’sinde seni daha değerli kılacaktır. Nasıl olsa bu işin sonunda ölüm var. Yeni bir roman yaz. Hatta ulusal edebiyatta ses getirecek kıvamda birkaç tane daha yaz. O potansiyel sende ziyadesiyle mevcut. Daha çok seyahat et, atın içtiği sudan sen de iç! Pardon o bir Kızılderili atasözüydü.

Refah Partisi İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandığı 90’lı yıllar. Hemen bir ekip kurdular ve kaçak su kullananları tespit etmeye başladılar. Ekip Fatih semtinde eski bir binaya girdi. Yaşlı bir Rum’un suyunu kesecekler, nedeni su faturası ödenmemiş. Kadıncağız ekibi su vanasıyla uğraşırken görünce; “Ne yapeorsunuz evladım, ben size Sultan Fatih’in emanetiyim!” demiş. Tabi yaşlı Rum’un o sözü üzerine mitinglerde konferanslarda ecdat teranesi vuran ekip donup kalmış. Hemen içlerinden birisi “Derhal ninenin suyu verile!” demiş. Bir diğeri, “Derhal ninenin mutfağına bakıla ve erzak temin edile!” demiş. Bir müddet sonra omuzlarda gıda kolileri yaşlı Rum’un dairesine çıkılmış. Bir diğeri “Derhal nineye odun kömür tedarik edile!” demiş. Birkaç saat sonra da apartmanın girişine çuvallar dolusu kömürler ve sobalık odunlar istiflenmiş. Yetmemiş yaşlı Rum’a bir miktar nakit de verilmiş. Belediye başkanının kartviziti bırakılmış. Bir ihtiyacın olursa başkana “Alo!” deminiz yeterlidir, demişler.
Şimdi Refah Partisi zamanındaki o belediyecilikten İstanbul’u kimin talan edeceği sorunsalına evrildi belediyecilik.

Yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşı’na katılmış Amerikalı bir piyadenin günlüklerinde yazdığı şeyler şöyleydi. Savaş öyle bir şey ki, onun ne olduğunu savaşmaya başladığınızda anlıyorsunuz. Onun öncesinde size öğretilen bütün o teoriler, taktikler geçersiz olabiliyor. Her gün birliğinizdeki arkadaşlarınızın tek tek vurulup öldüğünü görüyorsunuz ama siz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Birliğinizden sağ kalanlarla hemen bir plan yapıp cepheyi daha ileri taşıyorsunuz. Öyle bir zaman geliyor ki, tarihin akışı sizin elinizdeki silahı kullanma becerinizle bütünleşiyor. Savaşın nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde ise savaş bitiyor. Ciddi bir yazar için de durum o Amerikalı piyadeden pek farklı sayılmaz. Hukukun lağvedildiği bir ülkede tek başınıza savaşmak zorundasınız. Bu epeyce meşakkatli bir iş. Her zaman yalnızsınız. Derdinizi anlatabileceğiniz kimse yoktur. İyi bir kaleminiz ve yazarlık tecrübeniz varsa artık hiçbir bahaneniz yoktur. Agoraya indiğinizde artık söz üzerinde ıskonto edilecek bir şey değildir. Sonuna kadar savaşmak durumundasınız.
Şimdi yıllarca bu ülkenin siyaseti ile ilgili pek çok şeye şahit olduktan sonra Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali konusuna gelirsek; genel siyaset içinde çok önemsiz bir konudur. Nedeni de ülkedeki hukuk sisteminin aşırı politize edilmiş olmasıdır. Yani insanlar bu kararın hukuki olmaktan çok siyasî bir hamle olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla siyasî bir kararın çözümü de siyasî olmak durumundadır. Bu da halktan yeterli desteği alan muhalefetin tek hamleyle üstesinden gelebileceği arızi bir durumdur.
Yalnız iktidarın bu hamlesi ister istemez bizi 28 Şubat sürecinde yaşanan antidemokratik geçmişe getiriyor. Yani geçmişte siyasal İslamcıların iktidarının önünü açan yargının dâhil olduğu zorlayıcı şartlar bugün göz göre göre Ekrem İmamoğlu’na sunuluyor. Her ne kadar bu hamle antidemokratik bir gelişme olarak görülüyorsa da gerçekte ülkenin siyasî geleceğine ciddi bir makas kırdırılıyor. Siyasal İslamcıların hukuku iktidarlarını korumanın bir enstrümanı olarak kullanma tercihi siyasette daha kötü bir tercihi meşru kılıyor. Atılmış onca çığlığa rağmen hiçbir Yeşilçam filminde gerçek bir tecavüz yoktur. Onun için diplomanın iptali karşısında atılan çığlıklar yersizdir. Siyasal İslamcılar gözlerinizin içine baka baka sağ kalıplı bir politikacıyı azizleştirerek iktidarı ona devrediyorlar.

Cennetin Krallığı filminde harika bir sahneydi. Selahattin Eyyübi ordusuyla Kudüs’ü kuşatmış. Toplar kale surlarını dövüyor. Kale içindeki Hıristiyanlar bir kilisede toplanmışlar kurtuluş için tanrıya dua ediyorlar. Aralarında yaşlı bir Hıristiyan da var; o da ellerini kavuşturmuş korku içinde tanrıya dua ediyor. O ara yakınlardaki sura bir top isabet ediyor ve kilise temelinden sarsılıyor. Dua bitince o yaşlı Hıristiyan papazlara ve dua eden Hıristiyanlara şöyle bir teklifte bulunuyor. “Şimdilik hepimiz Müslüman olalım, daha sonra ilk fırsatta tövbe edip Hıristiyan oluruz.”
Şimdi ülkede durum aşağı yukarı Kudüs’te sıkışıp kalmış o biçare Hıristiyanlar gibi. Bence tehlike geçene kadar hep birlikte onlardan olalım, ilk fırsatta tövbe edip demokrat, cumhuriyetçi, laik, Kemalist vs. oluruz.

Çok basit bir hukuk kuralıdır. Hukuk geçmişe yürütülemez. Bunlar hukuku geçmişe yürütüp siyasette yeni bir mağdur türettiler. Bu da halkta büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu haklı tepki kötürüm Türk demokrasisinden yeni bir Frankeştayn türetecek gibi görünüyor.
Halbuki ülkedeki birçok insanın hukuk konusundaki genel kanaati şu yöndeydi. Hukuk mevcut kanunlarla iktidarın icraatlarını yargılasın; bakalım kaçı sütten çıkmış ak kaşık olarak kalacak.
Aslında iktidarın yargı üzerinden muhalefete karşı yaptığı bu hamle tek adam rejimini en çıplak haliyle gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ülke tek adam rejimi ve diğer muhalifler, diye iyice ayrışıyor. Halk tek adam rejimi ile demokrasi arasında bir tercihe zorlanıyor.
Hukuk darbesi diyemeyiz; çünkü hakim amcalar çok kızar. Eylem hacmi itibarıyla Gezi Parkı! O da değil! Mavi Marmara tiyatrosu desek olmuyor. 15 Temmuz darbemsi koşuşturmaca. Yani bir dizi silsile içinde bir hukuk sillesi!
Bugün Türk siyasetinde yaşananlar 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birçok açıdan benzeşiyor. Geçmişte ordunun siyasete müdahalesiyle siyasal İslamcıların iktidarını doğuran sebepler bugün dünün mağdurları eliyle bizzat oluşturuluyor. Aslında ikisinde de halkın iradesi sabote ediliyor. Büyük bir öfke seline kapılan yığınlar arkasında küresel timsahların olduğu yeni bir mağdura yönlendiriliyor.
Komitacı Celal Bayar’ın söylediği sözdü; “İktidar oynak bir geline benzer yavrucuğum; kimin kucağına oturacağı belli olmaz.” Ama görünen o ki siyasal İslamcılar onu bile isteye Ekrem İmamoğlu’nun kucağına oturtmaya çalışıyorlar.
Ve son olarak; politikacılar –sağcısı, solcusu, cumhuriyetçisi, İslamcısı, milliyetçisi, etnik ayrılıkçısı— aynı mezhebin çocuklarıdırlar. Onlar aralarında anlaşırlar.
Tiyatrodaki ateşli rollerine aldanıp dostlarınızı incitmeyin. Örnek; Stalinist kıro ve Oğuz Kağan!
Halktaki absürt duyguya gelirsek. Birazdan paslı bir Sovyetik tren gelecek ve hepimizi vagonlar doldurup Sibirya’ya götürecekler!

Siyasal İslamcıların iktidarı üzerinden İslam dinine nefret kusan bazı bönlere ithafen;
İslâm dini sana insanları adaletle yönet, yeryüzüne selamı yay, diyor!
İslam dini sana yalan konuşma, haram yeme, beytülmala dokunma, diyor!
İslam dini sana kimseye iftira atma, hayatın dosdoğru şahitleri olun, kimsenin karşısında eğilip bükülmeyin, diyor.
İslam dini sana yeryüzünde bozgunculuk yapma, haksız yere adam öldürme, nifak tohumları ekme, diyor.
İslam dini sana Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinme, onlar sadece birbirinin dostudurlar, diyor.
İslam dini sana kötülükle ve kötülerle mücadele et, masum insanların şerefi ve izzeti adına onlarla savaş, diyor.
İslam dini sana oku, ilim ehli ol, ya okuyan, ya dinleyen, ya da onlara yardımcı olan ol, diyor.
Şimdi bir ülkede siyasal İslamcılar iktidar oldular, yukarıdaki ilkelerden hiçbirini yerine getirmediler.
Ülkeyi adaletle yönetmeli yerine insanlara zulmettiler. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Halka yalan konuştular, haram yediler, devlet malını talan ettiler. Ona buna iftira attılar. Bozgunculuk yaptılar, haksız yere insanları öldürdüler, ülkeye ve yeryüzüne nifak tohumları ektiler.
Yahudileri ve Hıristiyanları dost edindiler. Onların taşeronları gibi ülkede yönetim kurdular. Zulme karşı olmak yerine yeryüzünün ekabirleriyle birlikte mustazafların karşısında yer aldılar.
Ezcümle yıllarca Müslümanları aldattılar. Bütün bunlarda İslam dininin ne suçu ne günahı var. İslam dini sana bütün bunları yapma! Diyor. Yok, bu siyasal İslamcılar bunları yaptı demek ki, İslam dininde bir problem var!
Hayır, İslam dini siyasal İslamcılara ve diğerlerine bu türden bir tasarruf vermemiştir. Kimse kendi gâvurluğunu insanlara Müslümanlık diye pazarlamasın. Kimse de kendi gâvurluğu için İslam’a ve Müslümanlara kara çalmasın!

Hatırlıyorum da, taşradaki esnaflık günlerinde su katılmamış bir Milli Görüşçü idi. Kuran-ı Kerim masasının üzerinde açık dururdu. Ahkâm ayetlerini dilinden düşürmezdi. Dükkânına gelen müşteriye mal satmaktan çok İslam’ı tebliğ ederdi. Onu ayetlerle hadislerle vaaz bombardımanına tutardı. Ticaret, mal satıp para kazanmak adamın en son işiydi. Kafasından takkesi eksik olmaz abdestsiz dışarı adım atmazdı. Elinde tespihiyle her daim zikir halindeydi. Sağcı hükümetleri münafıklıkla suçlar, onları “At Kavmi” olarak tanımlar, solcuları ise birer cehennemlik olarak görürdü. Sırf üniversiteyi kazandım diye bana İran malı kaşmir cinsi yakasız bir mont hediye etmişti. Bu ağabeyimizin ihlaslı Müslüman hali sizi sarıp sarmalardı. Dinden, İslam coğrafyasındaki gelişmelerden, Müslümanların halinden, rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasetle ilgili sözlerinden başka bir şey düşünmezdi. Yani Milli Görüş’ün evliyası gibi bir şeydi bu ağabeyimiz.
Aradan çok uzun bir süre geçti. İktidar hırsı yüzünden taşradaki dükkânını kapattı. Ankara’ya taşındı. O da gömleğini çıkaranlar kervanına karıştı. O zamanki belediyeden ballı börekli işler aldı. Akılla izah edilemeyecek bir zenginliğe ulaştı. Muhtemelen birkaç umre yapıp hacca da gitmiştir. Geçenlerde bu hacı ağabeyi yıllar sonra facebookta müşahede etme o ulvi duruştan geriye ne kaldı, diye araştırma talihsizliğinde bulundum. Aman Allah’ım, ol mübarek zat gitmiş, geriye cahil bir mezire imamı gelmiş. Ülke siyasetiyle ilgili çiziktirdiği şeyler nasıl sakil, taraflı ve bağnazca. Gözlerime inanamadım. Ankara o güzel yüzlü Milli Görüşçü ağabeyi bambaşka bir şeye çevirmiş. Bana İran yapımı o güzel kaşmir montu hediye eden hacı ağabey Suriye’de yaşanalar konusunda İran’ı tekfir ediyor. Yahu sen bir zamanlar İslam ülkesidir, diye taşradaki dükkânında İran yapımı tekstil ürünleri satıyordun be adam! Çeyrek asırdır takkesiz, gömleksiz iktidardasınız, hâlâ İran’a sallıyorsunuz hâlâ CHP’lilere öfkelisiniz. İnsaf be insaf! Demek ki insan sahip olduğu fikirlerden, dünya görüşünden, inancından taviz verip iktidara entegre oldukça zamanla seciyesi de değişime uğruyor. İktidarın bir parçası olarak haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksıyor. Bambaşka bir yaratığa dönüşüyor. Fikri, zikri, söylemi ve eylemi despot bir iktidardan yana gaddar bir karaktere bürünüyor.
Oysa sen 90’larda ne güzel bir Milli Görüşçü ağabeyimizdin Yusuf! Malım, canım bu kutlu dava uğruna feda olsun, diyenlerdendin. Şimdilerde ise biriktirdiğin servet elinden uçup gidecek diye korkuyorsun. Sırf o serveti korumak için memleketin ahvaline tersine yorumlar getiriyorsun. Vay be Yusuf Ağabey! Rahmetli babamı okey masasından kaldırıp Milli Görüşçü yapan sen değil miydin? O güzel günlerin hatırına Allah sana selamet versin Yusuf Ağabey!

Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanında söylediği bir konuydu. Eşkıyaların adalet kavramına olan inancı bölük pörçüktür. İyi bir iş bulup para kazanamayacaklarına, iyi bir kadınla evlenip saygın bir konum elde edemeyeceklerini düşündüklerinde adalete asla inanmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun zenginliğini talan edilebilecek bir şey olarak görürler. Toplumu talan edip yeterince zenginlik biriktirdiklerinde ise artık toplumda hukukun, adaletin olmasını arzu ederler. Hatta hukukun en küçük ihlallerde bile çok acımasız olması gerektiğini savunurlar. Çünkü artık bir zamanlar adalete inanmayan eşkıyaların da kaybedecek şeyleri vardır. Hatta çok şeyleri var!
Bizdeki politikacılarda da durum Çin’deki eşkıyalar gibi. Devleti, hazineyi, cumhuriyetin kurumlarını talan ederken akıllarına hukuk, adalet, ahlak gibi şeyler gelmiyor. Ama kendi zenginlikleri çapulcularca tehdit edildiğinde hemen hukuka, adalete sarılıyorlar. Oysa bir ülkede hukuk ya vardır ya da yoktur. Şayet hukuk en başından beri varsa o hukuk sizin fiillerinizi de bağlar. Yok, ben talan ederken hukuk olmasın, küpümü doldurduktan sonra hukuk olsun, derseniz ona kimseyi ikna edemezsiniz. Halktan ve devletten çaldığı şeyi polis ve yasa zoruyla korumaya çalışmak hukuk değil zorbalıktır.
Eskiden muhafazakâr İslamcı tayfanın siyasette pek bi kullandığı cümleydi. “Ülkede hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var!” Şimdi aynı şeyi iktidardaki siyasal İslamcılar onlar yapıyorlar. Ülkeyi talan etme hakkının kendilerinde olduğuna inanıyorlar. Başkalarının talan etmesine müsaade etmiyorlar. Kendileri dışındaki herkesi hukuka uyduruyorlar, uymayanları cezalandırıyorlar. Ama kendileri o hukuka uymuyorlar, mahkemeye çıkmaya, kontrol edilmeye tahammülleri zerrece tahammülleri yok. Makyavel anlayıştan kaynaklanan kendilerine her şeyi mubah gören, başkalarının talanına göz açtırmayan görece bir hukuk anlayışları var. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hukuk anlayışları yok siyasal İslamcıların. Bir ülkede hukuk herkesi bağladığında hukuk olur. Aksi taktirde zorbalığın alt yasalarından başka bir anlam ifade etmez.

“Bana öyle geliyor ki İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer.” Mubi’de yayınlanan İsveç – Türkiye yapımı Geçiş adlı filmden
Filmde İstanbul Kafkas ruhunu paslı bir demir gibi büküp bir kenara atıyor. Ve bir Gürcü travestiye kendi oyununun kurallarını dayatıyor. İstanbul onu yutup bağırsaklarında parçalıyor. Kısaca bir Gürcü enkazını arama hikâyesi. Nino Karchava’nın oyunculuk performansı film boyunca bende daha ötesi ne olabilir, sorusunu hep canlı tuttu. Belki içinde olduğumuz için pek farkında değiliz ama kültürümüzde artık birçok şey klasikleşti. Meselâ filmin akışında bir Neşet Ertaş türküsünün tınısı bile insanın tüm duygu akışını değiştirebiliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Mart 2025 Çarşamba

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 103

Palyaço Zelenski’ye Beyaz Saray’da tam da hak ettiği şekilde davrandılar.
Ülkesi Ukrayna’yı Amerika ve Avrupa’nın gazıyla savaşa soktu. Büyük bir yıkıma götürdü. Şimdi elinde avucunda hiçbir koz olmaksızın Beyaz Saray’da Rus köylüsü ağzıyla Amerika yönetimine ayar vermeye çalışıyor.
Kılık kıyafeti Erbil eşkıyası gibi. Beden dili mahalle bitirimi türünden saygısızca. Sesinin tonlamasıyla Votkayı fazla kaçırmış Rus ayyaşları andırıyor. Söze giriş şekli Mehmet Ağa’nın kahvede marabalarına nutuk çekmesi gibi. Donald Trump’ın yanında yardımcısı JD Vance konuşurken o Oval Ofis’teki kameralarla sırnaşıyor. Kullandığı dil buyurganca ve konuyu II. Dünya Savaşı’ndan açmaya çalışıyor. Belli ki Zelenski’nin bu görüşme için ciddi hiçbir hazırlığı yoktu, üstelik psikolojik olarak da hazır değildi. Bir diplomatik görüşmeden çok kahvehane tartışması gibi bir durum yaşandı Oval Ofis’te. Diğer yandan Ukrayna-Rusya savaşını sonlandırmakta kararlı olan yeni Amerikan yönetimi Oval Ofis’te kameralar önünde Zelenski’yi madara etmiş oldu.
İşte Amerika tam olarak budur. Dünyanın dört bir yanında yardakçılar arar bulur, medya, sermaye, istihbarat ağıyla iktidara götürür. Kendi bölgesel ve küresel stratejileri için o yardakçıları sonuna kadar kullanır. Kullanım süresi bitince hiç düşünmeden çöpe atar. Zelenski’yi de kullanıp çöpe attılar, Oval Ofis’teki canlı yayında bir de sifonu çektiler.

Modern paradigma tüm katmanlarıyla kadim olan her şeyi yutup bambaşka bir yapıya dönüştürüyor. Bu açıdan bakıldığında millet olarak bir övünme ya da yerinme alanı olarak kendi çapımızda sırnaştığımız tarih henüz hitama ermiş değildir. Bütün dinleri, kültürleri, milletleri hercümerç ederek elân her yanımızda vuku bulmaktadır.
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Orta Asya’da yaşanan siyasî ve askeri değişimler, Amerika’nın Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği yıkıcı işgaller, Balkanlarda yaşanan neo-Balkanizasyon süreci, Ortadoğu’da yaşanan Siyonist İsrail yayılmacılığı, Ortodoks Hıristiyanlığın kadim yurdu Ukrayna’nın NATO pişkinliğiyle tarumar edilmiş olması, Suriye’nin çökertilmiş olması, Körfez ülkelerindeki soysuz burjuva dönüşümü, Kâbe’nin yanı başına dikilen Londra Saat Kulesi bu köklü paradigma değişimiyle ilgili esaslı olgulardan bazıları.
Yani insan modern paradigma içinde sürekli değişip başka bir şeylere dönüşüyor. Onun için tarih denilen şey bir türlü bitmiyor. Bu değişimlerde siyasî, iktisadî, askeri açıdan rol alıp selamete erdiğini düşünen ahmaklara bir şeyleri izah etmemizin imkânı yok maalesef. Onlar kendilerince tarihin kullanışlı haşereleri mesabesinde oyalanıp duruyorlar.
Kısacası dünyada yaşanan çaplı vakıalar bu ülkedeki kayıkçı kavgasının çok ötesinde olup anlamak için ciddi bir tarih bilgisini, sosyolojik tahlili gerektirir. Bu da ne bizdeki tarihin içinde Büyük Patlama ile var olmuş Kemalistlerin ne de din, iman, tanrı ile kafayı bozmuş siyasal İslamcıların anlayabileceği şeylerdir. Bunlar kendi meşreplerince hidayete ermiş tayfalar olup sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şartta sizi duymazlar.

İnternetle ilk olarak 1996 yılında Uludağ Üniversitesi kütüphanesinde tanışmıştım. İnsanlara internetten ilk bahsettiğimde bana gülüyorlardı. Sonraki yıllarda internet ülkede yaygınlaştı. Takip edenler bilirler; şahsen interneti hep bilgilendirme amaçlı ciddi bir iletişim aracı olarak kullandım. Ülkedeki sosyo-politik meselelerle ilgili çeşitli sosyal medya platformlarında yaklaşık 80.000 aforizma, analiz yazdım. Hiçbir zaman yazım üslubumun kusursuz olduğu iddiasında bulunmadım. Ama lisede edebiyat okumuş birisi olarak zamanla okurlarımda düşünceyi kışkırtacak, olaylara farklı bir bakış açısı getirecek kendime has bir yöntem oluşturmayı başardım. Eh, bunca şey yazınca ister istemez bazı kazaların olması da kaçınılmaz. 80.000 yorum analiz içinde 6-7 tanesinin dava konusu olması çok anormal bir durum değildi. Bu davaların hiçbirisi direkt şahsımla alakalı değildi. Hepsi siyaset kurumunun ihlal ettiği kamu hukukuna yönelik ahlaki çıkışlardı. Belki Karadenizli, özellikle Trabzonlu olmanın verdiği cesaret, kanunun belirlediği yoruma açık o ince çizgiyi aşmamda etkili oldu. Ama insani açıdan bakıldığında özü itibarıyla hepsinde haklıydım. Bütün davalara tek başıma girdim. Hiçbir yardımcım olmadı. Zaman zaman Avukat Veysel İlhan’dan teknik konularda yardım aldım. Nöbetçi mahkemede tek başıma yargılandım. Bu süreçte benim için en ilginç gözlem mahkeme salonlarında kendimce bir kamu hukukunu tek başıma savunmaya çalışırken insanların incir kabuğunu doldurmayacak konularda kasılmış bir ruh haliyle bekliyor olmalarıydı. Daha önce de yazdığım gibi, her duruşmaya her savunmaya sanki arşa ulaşan kanatlarım varmış gibi rahat ve kendimle barışık olarak, yazdığım ve yaptığım şey hakkında kafamda hiçbir soru işareti olmadan çıkmamdı. Meselâ bir davada beni hakim değil savcı yargıladı! Daha doğrusu hakimin yargılamasına müsaade etmedi.
Bu davalardaki genel intibaım şu yöndeydi. Ülkedeki hakim siyaset kurumu her türlü eleştiriye kapalıydı. Siyaset kurumu eleştiriyi hukuk üzerinden bir endüstriye çevirmişti. Alegorik her söz hakaretti. Hakimler sizin ne demek istediğinize bakmıyorlardı. Sizin niyetinizi sizden çok daha iyi biliyorlardı. Bir suç isnadı için şekil ihlali yeterliydi. Anlamın, insan olmaktan kaynaklanan düşüncenin hiçbir önemi yoktu. Bunun anlamı ise zaten sistemin dışladığı bağımsız bir yazarın abartılı cezalar almasıydı.
Sağ olsun, bu süreçte bilhassa Milli Görüşçü erdem sahibi bazı dostlarımız özünde haksız bu davaların maddi kısmını karşıladılar. Yarı diktatörlüğe dönüşmüş, eleştiriyi hakaret olarak yaftalayan bir iktidara karşı haklı ve akli eleştirilerin kıymetini bildiler. Değer verdiler.
Ama itiraf etmem gerekir ki, hakkımda açılan bu davalar (ki bana göre sadece 3’ünde kısmen hak ihlali mevcut, bilhassa kamu davaları kasıtlı olarak açılmış) ister istemez beni zihnen yordu. Bu yorgunlukla yazı ve yorum alanında çok daha profesyonel bir anlayışa beni mecbur etti. Kabul etmek gerekir ki, bir parça da gardım düştü. Bu ülkedeki siyaset kurumunun ıslahı, daha adil bir ülke uğruna yazdığımız binlerce yazı ve analizi gözümde anlamsız kıldı. Umarım geçici bir durumdur.
Ve son olarak Doğu Türkistan ile ilgili saçma sapan yorumlar yapan bir topal politikacıya yaptığım yorumda hakim aleyhime hükmetti. Hayat böyle bir şey işte. Vicdan içimizdeki tanrı gibi, o vicdan şemsiyesinin altında çekik gözlü Uygurlara da yer vermek zorundasın. Uğursuz Maoistlerin kem sözlerine karşı susamazsın!
Bu konularda daha önce bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim. Onlar sıralarını savdılar. Bu son cezai davayı, ki bir avukatın vekalet ücretidir sadece, imece usulü def etmeyi ümit ediyorum. Daha anlamlı, daha kıvamlı belki daha baş döndürücü aforizma ve analizler için yeni bir milat olur.
Son olarak; eski Rumlarda bir atasözüydü. Anta mathanis mathanis anta umathanis aqume mathanis. “Sadece başına geldiğinde öğrenirsin. Başına gelmeden öğrenemezsin. Ve öğrenmemek gibi bir seçeneğin yok. Hayat sana her halükarda öğretir.” Mathematic!

İnsan zihnini öğüten güdük politik gündeme ilişkin olarak…
Ben yaştakiler hatırlayacaklardır. Eskiden taşrada panayırlar kurulurdu. İnsanlar gözlerindeki arsızlığı yatıştırmak için o panayırlara giderlerdi. Çingenlerin kurduğu panayırlar benim gözlerimdi. Bilirsiniz klasik panayır numaraları. Maksat insanın merakını ve kader ile ilgili heyecanlı bekleyişini türlü numaralarla nakde çevirmekti. Bir de bu panayır alanlarının dışında içinde sürekli bir motorun döndürüldüğü İtalyan çukuru gibi oval bir kuyu vardı. Bütün numarası fizikteki merkezkaç kuvvetine bağlı sıradan bir numaraydı. Ve izleyiciler için de bir tür hipnozu içeriyordu. Aslında o çukurda motorun durmadan dönüşüyle birlikte fiziksel bir büyü gerçekleşiyordu. Bu Latin Amerika’daki yerlilerin ilk defa buz görüyor olması gibi alelade bir numaraydı. Ama insanlar bu numaradan ilkel bir zevk alıyor gibi hallerinden memnundular. Bugünden bakıldığında aptalca bir durumdu.
Şimdi internette her gün aynı hadiselerin tekrar edildiği gündemi takip etmeye çalışan insanlarda da benzer bir durum söz konusu. Ne olacağını bile bile budala gibi aynı hadiseleri takip edip saçma sapan şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Aslında hiçbir şey olmuyor. Politikacılar dünkü budalalıklarını tamir etmeye çalışırken bugün çok daha büyük budalalık yapıyorlar. Sözleri ve eylemleri dünün budalalığını onarmak yerine daha da arttırıyor. Gündem o İtalyan çukurundaki havalı motor gibi son sürat dönmeye devam ediyor.

Temel Karamollaoğlu Bey’in pasaportundaki isminin karşısına “terör!” (Temel Wanted!) yazıldığında hiç birimiz ülke siyasasında hiçbir ağırlığı olmayan Stalinist bir kıronun ülkede barış güvercinleri uçurabileceğini tahmin edememiştik.
Saadet Partili bir grubun Ankara’nın girişine sırf parti bayrağı astı diye milliyetçilerce ölesiye dövüldüğünde Milli Görüşçülerin Türk siyasetinde neden “lanetli!” konumuna itildiğini anlayamamıştık. Oysa Milli Görüşçüler yarım asırlık siyaset tarihlerinde sapanla bir kuş bile vurmamışlardı.
Bilhassa son genel seçimlerde CHP’nin terör örgütü ile el altından işbirliği yaptığı, Saadet Partisi’nin de altılı masanın mundarları arasında olduğu şayiası halkta epeyce karşılık bulmuştu. O seçimde politika üstü bir konu olması gereken “güvenlik” iktidar tarafından halka karşı bir koz olarak kullanılmıştı. Saadet Partisi endirekt olarak terörle işbirliği içinde lanse edilmişti.
Ama şimdilerde ülkede manzara çok daha heyecan verici. Siyasetin ekabirleri Stalinist bir kırodan ülkeyi huzura erdirecek sahte bir aziz türettiler. Saadet Partisi ülke meselelerinin çözümü için küçük bir teşebbüste bulunduğunda terörle yaftalanmış, terör örgütleri ile dirsek temasında bulunmakla suçlanmıştı. Yakın geçmişte Saadet Partisini teröre göz yuman partilerle yakınlaşmakla suçlayanlar siyasî ikballeri uğruna devletin yerleşik kurallarını altüst etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Bu ülkenin –bilhassa iktidarın- Fetö’yla yıldızı hiç barışmamış, terör örgütlerine her daim mesafeli durmuş Saadet Partisi’ne ciddi bir özür borcu yok mu?

Arjantinli bir diplomatın Birleşmiş Milletler genel kurulunda Amerikan heyetine karşı getirdiği bir eleştiriydi. Sizin bugün terörist dediğiniz yarın dostunuz oluyor. Dost olarak tanımladığınız ülkeler ve örgütler yarın düşman, terörist, demokrasi karşıtı faşist, diktatör olarak adlandırılıyor. Bu denli tutarsız bir tutum karşısında Arjantin hükümetinin size güvenmesi için elimizde yeterince objektif done yok. Yani sizin dost, düşman, terörist, faşist vs. siyasî kavramları tanımlamanızda bu kavramların zaman içinde değişiyor olmasında ciddi sorun var. Dolayısıyla Arjantin ile Amerika’nın bu konularda işbirliği yapmasına imkân yok!
Şimdi aynı durum ülkedeki siyasal İslamcı iktidar için de geçerlidir. Anayasa’ya sadakatleri yok. Yargı kararlarına inanmıyorlar. İtikadî açıdan demokrasiyi kerih görüyorlar. Demokrasi dışı gruplarla (cemaat- tarikat) iltisaklılar. Hoca Efendi dedikleri, birlikte yürüdükleri insanlar bir gecede terörist oldular. Yıllarca mücadele ettikleri, terörist dedikleri –ki öyleydiler- bir günde barış elçisi oldular. Bu denli büyük bir çelişkide devletleşmiş bir iktidar ya da iktidarlaşmış bir devlet yapısında neye, ne kadar güvenebilirsiniz? Siyasal İslamcıların iktidarında devlet, demokrasi, anayasa, hukuk, adalet, eşitlik, terörist, yurttaşlık vs. gibi kavramların yerle yeksan edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani panayırlardaki “bul karayı al parayı!” oyunu gibi bir durum söz konusu. Hangi kartı işaret ediyorsak elimizde patlıyor.

Ülke siyasetinde olup biteni çok kısa bir şekilde özetlememiz gerekirse;
Son genel seçimlerde bir şey çok net göründü. Siyasal İslamcı iktidarın bir sonraki seçimi kazanması ihtimal dahilinde değil. Çünkü çeyrek asra yaklaşan bu iktidar her açıdan yıprandı. Artı ülkeyi ziyadesiyle yordu.
Şimdi bu iktidarın siyaset dışı bir enstrümanla ömrünü uzatması lazım. O da Anayasa değişikliği. Muhalefet bu Anayasa değişikliğine sıcak bakmıyor. Zaten yeni sistemde demokrasi işlemiyor; meclis sembolik bir konumda. Hukuk siteminden herkes şikâyetçi.
İktidar bu durumda Kürtlerin siyasi desteğine ihtiyaç duyuyor. Onları kafaya almakla meşgul. Zaten bu siyasal İslamcı iktidarın siyaseten az buçuk bir desteği olan her kliği, partiyi, politik figürü elinden tutup iktidara taşımak gibi demokrasiyi geçersiz kılan bir huyu var. Aynı şeyi Kürt siyasetçileri üzerinde deniyor. Yani şu sıralarda Kürdopatlar şoför mahallinde.
Devri geçmiş Stalinist bir kırodan ülkedeki terörü bitiren politik bir aziz türetmek akıl kârı durum değil. Terörü bitirmiş bir iktidarın aynı terör örgütünün hayaletlerinden medet umuyor oluşu bana son derece gülünç geliyor. Son genel seçimi güvenlik politikalarını kullanarak kazanmışlardı. Aynı şeyi iktidarların ömrünü uzatmak için yeniden deniyorlar. Ve bu tutumlarıyla terörle mücadeledeki bariz başarılarına gölge düşürüyorlar.
Ama şurası bir gerçek. İktidar Kürtleri de Türkleri de şaşırtan bu hayalet barışı manevrasıyla aslında can çekişmekte olduğunu ayan etmiş oluyor. Hatta ben iktidarın bu Stalinist kırodan barış elçisi türetme hamlesini Katoliklerin ölülerine yaptığı son makyaj olarak görüyorum. Makyaj güzel, ölünün yüzünde tanrıya ulaşmanın huzuru var. Ama sonuçta bu Katolik bir ölünün yüzünden ibaret!

Nihayet Üçlü Priz Şairi Suriye ile ilgili yaptığı yorumda kısa devre yaptı. Yeni Şafak gazetesindeki histerik yorumu İslami ve insani duyarlılıktan yoksun, bir tür güç zehirlenmesi eşiğinde kahvehane dedikodusu kıvamında yüzeysel bir çiziktirmeden ibaretti. Ulusal medyada kalem oynatan bir yazar için tek kelime ile sorumsuzluktu. Kuşkusuz Suriye’nin toplumsal yapısı ve geçmişteki siyaset dizaynı ile ilgili yığınla haklı eleştiri yapılabilir. Ama bu türden eleştirileri siyasî, dini, etnik bir grubu hedef alarak yapmak Müslüman ahlakı ile bağdaşır bir durum değil.
Hazır Yeni Şafak gazetesi demişken; bir zamanlar bunların namlı bir dış politika yazarı vardı. Ortadoğu ile ilgili American Thinker, Politico vs. gibi blog, dergi ve gazetelerde okuduğu makalelerde okuduklarını kendi aklınca yorumlayıp yazan ve dış politika konusunda iktidarı yıllarca şerbetliyordu. Yazılarının çoğu ülkeleri, toplumları böcek gibi gören kendince yüksek stratejiler üreten deli saçması şeylerdi. Bir tür Bilderberg lügatine sahipti. Bir gün bu yazarla ilgili ciddi kontra bir yazı yazdım. Köşesinde fikir diye serdettiği sabuklukların menşeini yazdım. Takriben 1 ay sonra yazılarına son verildi. Eleştirilerimdeki birkaç cümle için hakkımda hem hukuk hem de ceza davası açtı. Yüce Türk mahkemelerince haklı bulundu ve kazandı. Sağ olsun bizim Nurbaki, adamın emeklilik maaşını 20.000 TL olarak ödememize yardımcı oldu. Ama bir daha da o gazetede yazmasına müsaade edilmedi. Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrilince, baktım kendince yine gazetede bir şeyler çiziktirmiş. Yani onca deli saçması yorum analiz semeresini verdi, babında bir şeyler.
İktidarın içinde az da olsa aklı başında insanlar var. Durumu izah ettiğimizde dinliyorlar ve “Haklısın Metin!” diyorlar. Zamanı geldiğinde de gereğini yapıyorlar. Şimdi, bu Üçlü Priz Şairi ulusal bir gazetede ideolojik öfkesini yutup bir doktor psikolojisiyle yorum ve analiz yapabilecek bir kalibrede olmadığını defalarca gösterdi. Türkiye gibi sosyo-politik yapısı karmaşık bir ülkede ciddi bir kazaya sebebiyet vermemek adına Üçlü Priz Şairinin fişinin bir an önce çekilmesi lazım gelir. “Emperyalizmin köpekliği” konusuna gelirsek bu konuda herkesin kendi kavlince yabana atılmayacak bir görüşü vardır, aslanım!

Ben artık her ramazan ayına New York’taki Times meydanında ışıklı reklam tabelaları altında teravih namazı kılan siyahilerin iman ve cihat finali olarak bakıyorum. Her ne kadar son yıllarda teravih namazı kılmayı bırakmış olsam da fırsatım olsaydı Times meydanındaki o teravih namazlarını kaçırmazdım. Namazlarımız arasında biraz rap teravih olsun yani... Allah’ın izniyle Amerikalı Müslümanlar yakın bir gelecekte Beyaz Saray’ın anahtarlarını Yahudilerin elinden alacaklar. Ve Özgürlük Anıtı’nın tepesinden okunan ezan tüm Amerika’da hatta dünyada canlı yayınlanacaktır. Karanlıkta dile getirmekten korktuğunuz hakikat gün gelecek gökdelenlerin tepesinden tüm dünyaya haykırılacak Amerikalı beyazlar, Kızılderililer, siyahiler, Hispanikler, Jamaikalılar, Portorikolular hepsi bu çağrıyı duyacaklar. Ve hepsi şeksiz şüphesiz o çağrıya inanacaklar. İşte o zaman yakın geçmişte Iraklı Müslümanların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Arakanlıların, Afrikalıların ve diğer coğrafyalardaki Müslümanların çektiği bütün o çileler bu yeni dünyanın Müslümanlaşması için çok daha anlamlı olacaktır.

Ne demişti Fransız bilim adamı Pierre Curie. “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.”
Ben de diyorum ki; 50 yıllık Milli Görüş Hareketinden geriye bu muhafazakâr İslamcı iktidar kaldı. Bunlarla ülkede yol, hastane, havaalanı, tüneller, TOGG, İHA’lar, SİHA’lar vs. yapıldı. Şayet 23 yıllık iktidar şansı başında rahmetli Necmettin Erbakan’ın olduğu tam teşekküllü bir Milli Görüşçü partiye tanınmış olsaydı, muhtemelen bugün biz Plüton’da teyemmümün farzı iki midir, üç müdür, şapkasından dolayı Satürn laik bir gezegen midir, konularını tartışıyor olacaktık.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Şubat 2025 Cuma

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 102

1980’lerde ülkede anarşistler vardı. Komünistler ve milliyetçi geçinen faşistler. Sokaklarda birbirini vuruyorlardı. Devletin güvenlik politikası bu anarşiyi bitirmek üzerine kurulmuştu. Her akşam haberlerde Türk bayrağına dönük yasadışı örgüt üyesi komünistler teşhir ediliyordu. Masada silahları, dokümanları oluyordu. Sol elleri havadaydı bu anarşistlerin.
90’lı yıllarda devletin güvenlik konsepti PKK terör örgütü ve radikal İslamcılarla mücadele üzerineydi. Güvenlik güçleri Stalinist kırolarla ve fundamentalist dincilerle uğraşıyordu. PKK terör örgütüyle mücadelede epeyce şehit verildi. Radikal İslamcılar her şeye rağmen sokağa çıkmadılar. Devlet istihbaratıyla tarikatları paçavraya çevirdi, İBDA-C ve Hizbullah gibi örgütleri de imha etti. Artı SSCB’nin çöküşüyle Demirperde blokuna karşı içeride CIA ve NATO tarafından dizayn edilmiş yapı tasfiye edildi. Direnenler suikastlarla elimine edildi.
2000’lere gelindiğinde devletin güvenlik konsepti ilk başlarda marjinal sol örgütlere (Dev-Sol, TİKKO) karşı takip bilgi şeklindeydi. Ama bu algı 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Kemalist generallerin iktidar üzerindeki gölgesine yöneldi. Birçok paşa tutuklanıp yargılandı.
2010’ların ikinci yarısında ise devletin güvenlik politikası iktidarın Kemalist generallere karşı kullandığı Fetö’ye yöneldi. İktidar Fetö’nün siyasi ayağına ilişmedi. Kuyruk takımını ise hukuku hiçe sayarak ezip geçti.
2020’lerde ise devletin güvenlik algısı bambaşka bir şeye dönüştü. Devletleşmiş bir iktidar kendisine karşı yapılan her eleştiriyi, her politik itirazı bir tehdit algısı olarak görüyor ve anında cezalandırıyor. Yukarıdaki dönemlerle karşılaştırıldığında normalde devlet için hiçbir mesele yok gibi. Fiili terör sıfırlanmış durumda. İstihbarat eskisiyle mukayese edilmeyecek kadar gelişmiş. Ama iktidar en küçük bir eleştiriyi 80’lerin, 90’ların, 2000’lerin, 2010’ların terör faaliyetlerinden çok daha tehlikeli görüyor. Hukukla üzerinden silindir gibi geçiyor. Yani ülkede terör bittiğinde daha fazla hakka sahip olmuyorsunuz. Terörle mücadele refleksi sizi mercek altına alıyor ve size bir teröristten çok daha değersiz bir muameleyi reva görüyor.

Çok eskiden Trabzon’da sağır ve dilsizler okuluna gidiyordu. Onunla sürekli otobüste dolmuşta karşılaşıyorduk. Başlarda onu biraz çekilmez ve geveze bir tip olarak görüyordum. Zamanla ötede beride karşılaştıkça ilginç bir kişilik olduğunu keşfettim. Bir yanıyla mekanik bir Alman’dı. İşaret diliyle anlaşmaya çalışıyorduk. Bir keresinde Rize’de kendisi gibi sağır ve dilsiz bir grup akranıyla arayıp beni buldu. Polisleri benim de onlar gibi sağır ve dilsiz bir misafir olduğuma ikna edip stadyumunda özel bir locaya soktu. Maçın ardından sadece sağır ve dilsiz üyelerin girebildiği özel bir oyun lokaline götürdü. Lokalde saatlerce bardak ve okey taşı şıngırtısı, otomobillerin fren sesini dinleyip çay içtim. Zira lokaldeki televizyonun sesi kısılmıştı.
Bir ara onu mahkeme salonunda canı sıkılmış bir halde yeminli tercüman eşliğinde ifade verirken gördüm. O anda ona hiçbir şey sormamayı sadece merhaba deyip geçmeyi tercih ettim. Bu haliyle kanundışı bir şeylere bulaşabileceği hiç aklıma gelmemişti. Aradan epeyce zaman geçti. Geçenlerde onu sokakta canı sıkılmış bir halde yürürken gördüm. Yaklaşıp yandan hafifçe tosladım. Hemen döndü ve bana baktı. Yüzüne dikkat kesilince eliyle hemen bıyıklarını kapattı. Ne o bıyıklar, tam bir maço olmuşsun, diye işaret ettim. Güldü. İşaret diliyle oradan buradan konuştuk. Eşimden boşandım, dedi. Neden, diye sordum. Çok fazla gevezelik ediyordu, dedi. Katıla katıla gülmeye başladım. Sağır ve dilsiz birisi nasıl boşanmaya sebep olacak kadar gevezelik edebilir ki, diye sordum. İç çekti ve ah bir bilebilsen, diye bir dizi bileşik işaretle dertlerini sıraladı. Tamam, bu konuda başka soru sormuyorum sana, dedim. Peki şimdi ne olacak? Hiçbir şey. Çocuğunuz var mıydı? Evet, bir oğlum vardı, şimdilik onda ama ona ben gününü göstereceğim, anlamında bir sürü şey daha. Ve ilave etti. Bir tane başörtülü, helal süt emmiş bir kız buldu bana annem, onunla evleneceğim. Derken de kaldırıma park etmiş siyah bir Audi marka otomobili işaret etti. Ben de vitesi birden ikiye sonra üçe, dörde geçirip gaza basma işareti yaptım. Sen de az değilsin, der gibi genişçe güldü. İddiasız ılık bir cumartesi günü tadında vedalaştık.

Yani Ali ağabeyin var böyle külüstür hikâyeleri. Zamansız bir şekilde arar beni, insanlar ibret alsın diye devrik cümlelerle ve de bağlaçsız olarak nefes nefese anlatır. Bazen anlattığı hikâye edebiyatın klasik ölçülerinden taşar. Bazen mesajı evrensel açıdan yetersiz olup yerel kalır ve edebiyatın acımasız estetik tavrına kurban gider. Neyse bunu elemeden yazalım.
Erzurum’un bir köyünde – muhtemelen İspir’in bir köyünü kastediyordur – yaşayan Hacı İbrahim Efendi adlı bir zat yaşarmış. Hacı İbrahim Efendi bir gün işlerini halletmek için köyden ayrılıp şehre inmiş. Aynı köyün yerlisi Daştan Ağa’ya tembih etmiş. Ben köyde yokken köye göz kulak ol, misafir gelirse benim adıma onlarla ilgilen, yedir içir onları, memnun et! Bir zaman sonra bir grup İkizdereli hemşerilerimizin yolu o köye düşmüş. Hepsi yol yorgunuymuş, karınları acıkmış, yemek yemeye ve dinlenmeye ihtiyaçları varmış. Hacı İbrahim Efendi’nin Daştan Ağa’ya emanet ettiği köye gelmişler. Gelmişler ama ortada onlarla ilgilenecek kimse yokmuş. Daştan Ağa o günün sabahında evinin kilimlerini katırlara yüklemiş, dereye inmiş iyice yıkamış ve kurutmak için güneşe sermiştir. E haliyle yorgun düşmüş ve dinlenmekteymiş. Köye gelen misafirler kendileriyle kimsenin ilgilenmediğini görünce hayli hayal kırıklığı yaşamış ve aç bir halde köyün çıkışına seğirtmişlerdir.
Tam köyden çıkacaklarken bakmışlar ki birbirinden güzel bir sürü kilim derenin kenarına serilmiş. Ulan bizimle ilgilenmediniz, bir sofra kurmayı bize çok gördünüz, deyip öfkenmişler. Dere kenarındaki kilimleri atlara yükleyip gitmişler. Akşam olmak üzereyken Daşdan Ağa kilimleri almak için dereye inmiş. Ama kilimler serdiği yerde değilmiş. Kilimlerin olduğu yerde bir çubuk varmış. Çubuğun tepesinde mektuba benzer bir kâğıdın asılı olduğunu fark etmişler. Daşdan Ağa kâğıdı almış ve köye dönmüş. Geç vakitte Hacı İbrahim Efendi’nin döndüğünü duyunca da elinde mektupla soluğu onun huzurunda almış. Mektubu Hacı İbrahim Efendi’ye uzatmış. O da mektubu okumaya başlamış.
Kurban sana hacıların hacısı
Hiç çıkmasın yüreğinden kilimlerin acısı
Her gün gelir geçer buradan kaçışı? (kaç kişi)
Ne bilirsin aldı onları hangisi?
Hacı İbrahim Efendi derin bir nefes almış ve “Senin kilimlerini benim zannedip almışlar. Zararını karşılamam icap eder.” demiş. Çalınan kilimlerin parasını Daşdan Ağa’ya ödemiş. Sonuç; emaneti ehline verme hususundaki isabetsizlik yetki sahibinin mesuliyetini ortadan kaldırmaz.

Kabul edelim artık; politik olarak hepimiz birer “Bad Boys” (Kötü Çocuklar) durumundayız. Hani şu 90’larda Harlem’de marihuana satarken polisten baskın yiyen zenciler vardı ya, hah işte o zenciler gibiyiz. Hepimizin elinde çok fazla mal (sistemi eleştiri fikri) birikti ve bunları bir türlü elimizden çıkaramıyoruz. İnternet ortamında sıkı kontrol altındayız. Siber polis sürekli devriye atıyor; şüpheli kelimelerden aforizmanızı yakalıyor; hesabınızı not edip savcılığa bildiriyor. Siber suçlarla mücadele merkezi hakkınızda soruşturma başlatıyor. Profilinizden eşkalinize, paylaşımlarınızdan siyasî görünüşünüze ulaşılıyorlar. İşin sonu herkesin malumu; üstünkörü yargılamalar ve hiçbir savunmanın dikkate alınmadığı hükmen kararlar. Kısacası Amerika’da polis uyuşturucu satan zencilere nasıl davranıyorsa bizde de siyasî İslamcı iktidar gazetecilere, yazarlara, aydınlara, bloggerlara benzer bir muameleyi reva görüyor.

Saadet Partisi’nin genel başkanı Mahmut Arıkan Bey’in Amerikan başkanı Donald Trump’a cevaben yazdığı sözde mektup siyasî olgunluktan yoksun ve de çocukçaydı. 22 yıllık siyasal İslamcı iktidarın lütfuyla siyaset yapılmaz! Onların sarayları, hukukçuları, mahkemeleri, makamları zenginlikleri servetleri, yazarları vs. var. Ne şimdi bu? Bay Başkan adına Amerika'ya cevap verildiğinde siyaset yapmış mı oluyorsunuz? Sizin kendinize has bir siyasî lügatiniz yok mu? Bak reis, beni resmi olarak Saadet Partisi başkanı olarak tanımadın ama küçük işlerde görev verildiğinde göreve hazırız, mesajı.
Maalesef Milli Görüş Hareketi ve Saadet Partisi benim için tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Bu mudur, Saadet Partisi’nin Amerikan başkanına karşı vereceği cevap! Artı onların ikisi ikiz kardeşler! Ciddi bir sözünüz olacaksa iki emlakçıya birden olması gerekiyor. Donald Trump esip gürlerken çok zalim de bizdekiler melâike mi? Mahmut Arıkan’ın genel başkanlığını yaptığı Saadet Partisi ile ilişkim – eminim birçok kişi de benim gibi hissediyordur – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir şiirindeki şu dizeleri gibi.
“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında! / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” Yani zaman ve siyasetteki sığ gelişmeler hafızamıza işlemiş asr-ı saadeti parçalıyor. Biz de hayalet gibi bu hareketin orasında burasında dolaşıyoruz.

Aristokrat bir ailede doğmuştu. Zira babası ağır ceza mahkemesi hâkimiydi.
İlk mektebi Gülbahar Hatun Mahallesi’ndeki bir okulda Trabzon surlarına, Gülbahar Hatun türbesine, camisine ve Karadeniz’in kâh hırçın dalgalarına kâh atlas gibi durgun haline bakarak okudu.
İlk gençlik yıllarında Trabzon’un köklü futbol kulüplerinden Necmiatispor’u tutuyordu. Kendi deyimiyle; “Bizim zamanımızda Trabzon’un efsane kulübü Necmiatispor vardı!” Üniversitede İTÜ makine mühendisliği okudu. Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşıydı.
Para karşılığında onun mühendislik ödevlerini yapıyordu. Abdest alırken ayağına geçirdiği takunyalardan dolayı adı “Takunyalı”ya çıkmıştı.
Devlet bu zeki ve yetenekli genç adamı II. Dünya Savaşı’nda Almanların askeri teknolojide ulaştığı seviyeyi öğrenip kötürüm durumdaki Türk sanayisine uyarlasın diye yüksek mühendis sıfatıyla Almanya’ya gönderdi.
II. Dünya Savaşı ilk gençlik yıllarına denk gelmişti. Adolf Hitler’i ve Nazileri duyarak yetişmişti. Şimdi onlardan geriye kalan yapıyı yerinde tetkik etme ve teorik mühendisliğini tahkim etme zamanıydı.
Bu genç adam Almanya’da hiç olmayacak bir şeyi keşfetti. Naziler döneminde üretilen Leopar tanklarının motorlarını geliştirdi, yakıt sistemleri arasında geçişkenliği sağladı. Patentini aldı.
İsmet İnönü’nün tabiriyle “100 yılda bir gelen deha seviyesinde” bir yetenekti. Tek sorunu ziyadesiyle dindar olmasıydı.
Bir sanayinin kurulması hususunda size basit bir vidanın yapımından başlayarak en kompleks üretim sistemlerini en ince detayına kadar izah edebilecek bir mühendislik ufkuna sahipti.
Bir ülkenin kalkınmasında ağır sanayinin, teknolojik ilerlemenin, savunma sanayinin, endüstriyel üretimin ne denli kritik bir konu olduğunun farkındaydı.
Türkiye’ye döndü ve Almanya’da öğrendiği bir dizi sanayi projesini hayata geçirmek için kolları sıvadı.
Önüne çıkan bir dizi bürokratik müşkülattan sonra kritik bir şeyi fark etmişti. II. Dünya Savaşı sonunda Almanya’yı imha eden ve Avrupa’ya çöreklenen siyasî yapının taşeronları Türkiye’yi içeriden esir almıştı.
Kafasındaki bütün o projeleri (ağır sanayi, otomobil ve motor üretimi, sınai makine üreten fabrikalar, savunma sanayii vs.) yapabilmesi için ülkede Avrupa’nın ve Amerika’nın taşeronu olmayan bağımsız bir iktidarın başta olması gerekiyordu.
İşte sırf bu projeleri hayata geçirebilmek için siyasete girmesi ve en azında iktidara ortak olması gerekiyordu.
Önce Milli Nizam Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Sonra Milli Selamet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Ardından Refah Partisi’ni kurdu, o da kapatıldı. Hiç ara vermeden Fazilet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Bunu da sorun etmedi, Saadet Partisi’ni kurdu, henüz kapatılmadı.
Amerikalı Müslüman boksör Muhammed Ali Clay’a hayrandı. Onu Türkiye’ye davet etmişti.
İlginçtir, bir zamanlar yerel belediyecilikle siyaset öğrettiği talebeleri “kayıp trilyon!” davası ile tepeden tırnağa deha bu adamı Ayvalık’taki yazlığında ev hapsine gönderdiler.
Onunla siyasette karşılaşmaktan korkanlar o yıllarda Fetö ile yol alıyorlardı.
Çünkü onun azılı Siyonistlerin bu topraklardaki tüm emellerini ordinaryüs seviyesinde bilen ve önlem alabilen siyasî bir deha olduğunun farkındaydılar.
Tabi bahsettiğim kişi rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dı.
Siyaset yaptığı yıllarda hiçbir zaman sözü ucuzlatmadı. Klasik sağcılar gibi halkı aldatmadı.
Siyaset yaptığı her dönemde diyaloğa açık, yapıcı bir tavır sergiledi.
Ama Batı adına bu topraklarda siyaseten taşeronluk yapanları kıyasıya eleştirmekten de geri durmadı. Onları “taklitçi zihniyet”, “işbirlikçiler!” olarak tanımladı.
Yıllarca merkez sağa teşne muhafazakâr halkın onu anlamasını ve siyaseten desteklemesini umdu. Ama bu hiçbir zaman mümkün olmadı.
Bilhassa 28 Şubat post-modern darbe döneminde askerin iktidara karşı yaptığı fahiş hatayı halka şikâyet etmeye yeltenmedi. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmekten kaçındı. Devlet adamlığı adına asil bir duruş sergiledi.
Onu uyduruk bir hukuk davasıyla Türk siyasetinden men edenler yıllarca 28 Şubat döneminin en büyük mağdurlarıymış gibi halka türlü masallar anlattılar. Oysa sürecin tek mağduru oydu.
Necmettin Erbakan, tıpkı Avrupa Birliği gibi İslam ülkelerinin de küresel ölçekte bir birlik kurması gerektiğini her fırsatta vurguladı.
Bunun için de koalisyon ortağı olduğu dönemde D-8’leri kurdu. Ve bunu coğrafi konumu farklı 8 benzemez Müslüman ülkeyi ikna ederek yaptı. Erbakan İslam dinarından bahsederken henüz bitcoin icat edilmemişti.
Yani dünyadaki müesses nizama karşı alternatif bir medeniyet projesi olarak kurulmuş tek ve ilk siyasi blok D-8’lerdi. Projenin iktisadi, siyasi, kültürel, askeri bir sürü ayağı vardı. Ama bizdeki Yahudi dostları bu alternatif medeniyet inşasının önünü kestiler.
Bugün ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın pek bi övündüğü İHA SİHA yapımı işlerinin temelini parıltısız bir şekilde atan kişi yine Erbakan’dı.
1974’teki Kıbrıs çıkarmasındaki cesur tavrı utangaç Ecevit’in tüm siyasi yaşamına makas kırdırdı. Onu milliyetçi solcu kıvamına itmişti.
Refah-Yol koalisyonunda Amerika’nın “İran’la ilişkilerinize mesafe koyun!” sözüne karşılık ilk yurt dışı ziyaretini Tahran’a yapan kişi Erbakan’dı.
Yine Refah-Yol iktidarında Siyonist İsrail’in Filistin’e tek mermi atamamış olmasının nedeni Siyonistlerin onu Kıbrıs Barış Harekâtındaki kritik rolünden çok iyi tanıyor olmasıydı.
Kısacası bu ülke rahmetli Necmettin Erbakan’a siyasette iktidar şansı tanımamış olmasının bedelini küreselcilerin taşeronlarına esir düşerek ödüyor.
Şimdi bütün bu aforizmayı yazmamın esas nedenine gelecek olursak; Saadet Partisi genel başkanlığı koltuğundaki Mahmut Arıkan’ın Amerikan başkanı Donald Trump’a verdiği çakal osuruğu değerindeki cevap. O cevabı yukarıdaki esaslı siyasî çizgiye yakıştırabiliyorsanız benim için sorun yok. Tüm eleştirilerime rağmen ben Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı cesur bir siyasetçi, esaslı bir devlet adamı ve ciddi bir Müslüman olarak tanıdım. Onun oturduğu koltukta hiçbir ucuz numara göremedim. Onun için bu türden ucuz numaralara karnımız tok!

Amerika'daki idam mahkûmlarının son yemek menülerini inceliyorum. Onun için ülkede olup bitenler pek ilgimi çekmiyor. Amerikalı idam mahkûmlarının son yemek listelerindekiler pizza, karides, çilek, kızarmış patates, tavuk kanadı, peynirli pasta, karnabahar, Rus salatası, içecek olarak kola, meyveli soda ve Fransız birası var. Görüldüğü gibi hiçbir idam mahkûmu Türk mutfağına seğirtmemiş.
Bizim Sercan’ı idama mahkûm ettim ve ona son olarak ne yemek istediğini sordum. Korkma Sercan yemeğin parasını adalet bakanlığı ödeyecek.
“Ağabey, zıkkımın kökünü yiyip yaşama şansım yok mu?”
“Sercan duygusallığı bırak ama son anların keyfini çıkarmaya bak!”
Çeyrek tabak havyar, bir porsiyon zargana, iki dilim mısır ekmeği, lop pirzola, 6 dilim cevizli baklava, büyük boy 2 çay!
Bu da Serhat’ın son yemeği; perde pilavı, kuru fasulye, kadınbudu köfte, bol limonlu yaprak sarması, 12 dilim pastırma, tahinli ve de cevizli balkabağı tatlısı ve son olarak köy yoğurdu!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Şubat 2025 Cumartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 101

Son durum bana Kenan Evren’in 12 Eylül darbesi sonrasındaki deportizasyon politikasını hatırlattı. Ülkede ne kadar komünist, faşist, anarşist, akademisyen, sanatçı vs. varsa soluğu Avrupa’da almıştı. Bir kısmı vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Yıllar yıllar sonra Turgut Özal bunlar için meclisten af çıkartmış, siyasî mülahazalarda bulunmamak kaydıyla onları ülkeye davet etmişti. Yani 12 Eylül darbesi sonrasında epeyce depolitik bir dönem yaşanmıştı. Hatta o kadar ki ülkede en çok satan karikatür dergisinin kapağındaki karikatürler yıllarca “Augh! Uguh!” gibi hiçbir anlamı olmayan kelimelerle yayınlanmıştı.
Mevcut siyasal İslamcılar uzun bir iktidar dönemi sonrasında ülkeyi götürdüğü yer 12 Eylül darbesi ikliminden çok daha beter. Ülkede 15 Temmuz darbe girişimi ile 12 Eylül döneminden hiç de aşağı kalmayan bir deportizasyon dönemi yaşandı. Kamu hürriyetleri askıya alındı. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim komutanlığına bağlı askeri yönetimler vardı. Şimdilerde ise OHAL adı altında kamu hürriyetlerine ciddi tahditler var. 12 Eylül askeri ihtilali sırasında sıkıyönetim bölge komutanlıkları olay yeri şeridine alınmıştı. Şimdilerde ise bütün Türkiye olay yeri mahalline dönüştü. Bir ülkede her sözün her olayın kriminal olarak algılanıyor oluşu o ülkede otoritenin ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığının göstergesi.
Bu son dalga öncesinde insanlar şöyle düşünüyordu. İktidar ve ortağı ülkedeki en azılı suçluya bile af çıkarmayı düşünüyorsa demek ki iktidarın muhaliflere karşı açtığı şizoid derecede takıntılı hukuk davalarında ve cezalarda belli bir esneme olacaktır. Bilhassa politik saiklerle açılmış davalar affedilebilecektir. Ama gerçekte tam tersi bir durum yaşanıyor. Muhaliflere karşı baskı, tutuklama, yıldırma stratejisi devam ediyor. Biz tam “Bir faşist doğuyor!” diyorduk ki, Dağıstanlı Faşo tutuklandı. Tam ülkede her şey Brezilya dizisine dönüşmüşken dizi sektöründen bir kişi tutuklandı. Onun ardından ise birkaç gazeteci tutuklandı. Kısacası ülke olarak Kenan Evren’in 12 Eylül sonrası darbe yönetimini bile arar olduk. O zamanlar hiç olmazsa savcılar suçlamanın, tutuklamanın içeriği ile ilgili bilgi veriyorlardı. Şimdilerde o da yok. Karakola, mahkemeye çağırıyorlar sizi ama bir açıklama, en ufak bir bilgi vermek yok. Kurşuna mı dizileceksiniz basit bir formalite mi hiçbir şeyden emin değilsiniz. İşte bu hayalperest siyasal İslamcılarla Yehuda küreselcilerin cumhuriyeti çalarak inşa ettikleri mafya devletinin en baskın karakteri bu. Hürriyet yok ve insan aklıyla tanımlanmış hiçbir şey yok ve hiçbir şeyden emin değilsiniz. Küresel gehinnomi!

İnternette tavuk gibi eşelenip zaman kaybetmemek için kendimce takip ettiğim bazı yazar ve konuşmacılar var.
Yazarlardan; Ahmet Altan’ın Türk siyasetiyle ilgili yazdığı her şeyi okurum. Malumunuz son zamanlarda yazmıyor. Ölmeden önce Engin Ardıç’ı okurdum. Haşmet Babaoğlu’nu göz ucuyla okuma alışkanlığım devam ediyor. Bir kontra bakış olması için zaman zaman Yusuf Kaplan da okuyorum.
Aktüel siyasetle ilgili Yılmaz Özdil’in yazıları okunabilirdi. Videoları izlenebilir. Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal güzellemelerine gülüp geçmek lazım. Türk matbuatında çok az yazar siyasal İslamcı iktidara karşı Yılmaz Özdil kadar bir haklılık payına sahip olmuştur.
Levent Gültekin. Son dönemde Türk siyasetini ahlakçı bir bakış açısıyla ve iyi bir üslupla değerlendiren ciddi bir analist. Bir gazeteci Youtube kanalında kendisini nasıl tahkim eder, sorusunun da en iyi örneği Levent Gültekin.
Nihat Genç. Önceki yıllardaki provokatif nutukları dinlemeye değerdi. Ama Nihat Genç bu mecrada kendini çok fazla tekrar etti. Ve izleyicisini bıktırdı. Salt cumhuriyeti kutsayarak modern bir toplumun meseleleri izah edilemez. Cumhuriyet işin sadece bir kısmı. Ciddi sosyolojik analizler gerekiyor bu dünyaya.
Emrah Safa Gürkan. Gevezeliğine rağmen tarihle ilgili insanın merakını gıdıklayan bir yanı var. Üniversite diplomamı kitapların dipnotlarında İlber Ortaylı’yı okuyarak aldım. Eskiden ciddi bir bilimadamıydı. Ama şimdilerde ciddiyetsiz ve popülist bir tavrı var. Emrah Safa Gürkan o yılışık haliyle bile İlber Ortaylı’dan çok daha ciddi. Dücane Cündioğlu. Günümüz meselelerine biraz felsefi açıdan bakmak isteyenler için Dücane gayet makul bir isim. Ama Dücane’nin cevabını vermediği soru Aristoteles günümüzde bir F1 yarışını izleseydi ne düşünürdü? Sabırla bekliyoruz.
Sevan Nisanyan. Aktüel konularla ilgili yorumları dinlenebilir bir dilbilimci. Sevan Bey’in ciddi bir dünya görgüsü var. Bazen zıvanadan çıkıyor olsa da dinlemeye değer bir konuşmacı.
Fatih Altaylı. Türk televizyonlarında programlarına seçtiği konularla, davet ettiği konuklarla en izlenebilir olandır. Ama tarih konusunda Celal Şengör’e söz hakkı tanıması, İlber Ortaylı’nın bohçacı Çingene kadın ağızlı yorumları yaptığı işin ciddiyetini berhava etmiş gibi. Gerçi Fatih Altaylı o imaj kaybını tek programla düzeltecek güce sahip ama Celal Şengör’ün Ebu Laklakan tavrı izleyicileri bıktırdı sanki.
Maalesef Milli Görüş camiasında siyasî analizleri okumaya değer, okuru düşünmeye kışkırtacak yazar, yorumlarıyla gündemi tartabilecek sözü merak edilen yazar ya da yorumcu mevcut değil. İşin bu kısmı farklı bir kategoridir, ciddi bir ihtisas ve tecrübe gerektirir. Biat ehli, kutsalı peşin camialardan çıkmaz bu türden şeyler.

Mısır’ın herhangi bir Firavun’u, Mezopotamya’nın Nemrud’u, Kenan’ın Haman’ı, Roma’nın bir imparatoru ya da Asya’nın bir Kağan’ı ile aynı dönemde yaşamış olsaydınız bir ülkenin onların yönettiği gibi yönetilmesi gerektiği konusunda ikna olurdunuz. Hatta onlarla konuşma fırsatı bulsaydınız sizi iktidarlarının meşruiyeti hususunda ikna ederlerdi. Zira mükemmel devlet organizasyonları, disiplinli ordular, zirai üretim, zenginlik, saraylar, düzenlenmiş yollar vs. kusursuz bir sisteme şahit olurdunuz. Aklınızda en küçük bir soru işareti kalmazdı. Bu tanrı çıldırmış olmalı! İşlerini bu denli kusursuz yapan Firavun’dan, Nemrut’tan, Haman’dan, sultanlardan, kağanlardan, imparatorlardan, Kayzerlerden ne istiyor? Bunca şeyi yapan bu yöneticiler neyi eksik yapıyorlar ki? Evet, esas soru tam da bu; tanrı ne istiyor? Bütün o şeyleri sadece kendisi adına, kendisinin koyduğu kurallar içinde, insanın doğasını ihlal etmeden, kalkınmanın yükünü zayıfların, güçsüzlerin, savunmasızların sırtına yıkmadan, tek otoritenin ve kanun koyucunun kendisi olduğunu kabul ederek, insanın ve diğer mahlukatın hukukunu ihlal etmeden ve en önemlisi bütün o şeyleri yapıp edenlerin kendisini bir halt zannetmeden yapmasını emrediyor. (Felsefi olarak bir tür komünizm aslında bu.) İşte bu düzene -bazı dangalakların İslam Sümerlerden uyarlandı, saçmalıklarına rağmen- “Selam!” (İslam) diyoruz biz. Bazı Firavuncukların anlayamadığı şeyin özeti tam olarak budur. İstersen yıldızlardaki elmasları kırpıp başımızdan aşağı dök; Allah indinde bir b.k böceği kadar bile bir değeriniz yok. Anladınız mı?

Her şey Chuck Palahniuk’in Ölüm Pornosu romanındaki gibi. İçinde yaşadığımız modern hayatta her olup biten internet mecrasında ortaya saçılıyor. Görüntü ve yazıyla kitlelerin zihnine boca ediliyor. Politikacılar sözleri ve icraatlarıyla toplumları sürekli politize ediyorlar. Onların her sözü, toplumları yönetmekle ilgili her politik tercihi günümüz medya ağında dipsiz bir anlam bulamacına dönüşüyor. Bütün algılar parçalanıyor ve beraberinde ölçekli bir dekadans yaşanıyor. Ve bu durum her gün bir daha bir daha yineleniyor. Olup bitenlere dair sarf edilen her söz, yapılan her yorum, analiz o şeyin üzerini kaplayan kalın bir örtüye dönüşüyor. Onun için aktüel politikadaki gelişmeler karşısında biraz susmak, gündeme mesafe koymak, biraz nefeslenip olayları uzaktan izlemek çok daha anlamlı gibi duruyor. Çünkü hemen her gün aynı kısır döngüde tekrarlanan o şeyi asıl gölgeleyen o şey hakkında sarfedilen sözlerin kendisi aslında. Kısaca günümüzdeki medya Platon’un Mağara metaforundan farksız. İnsanın sonsuz aptallığını yorumlamaya çalışmak insana hiçbir şey öğretmiyor. Hatırlayın, Buda’nın hayatın bütün sırrını anlaması için bir gün sarayından dışarı çıkıp sadece bir dilenciyi, yaşlı bir Hintliyi ve de yolda uzanmış bir hastayı görmesi yeterli olmuştu.

İki hafta önce yazmıştım. Yayınlamaya gerek yok, diye düşünmüştüm. Dün faaliyetten dönünce Serhat “Abi tiyatroyu izledin mi?” diye sordu. Önce anlamadım, “dağdaydım ne tiyatrosu?” Sonra yayınlamadığım aforizma geldi aklıma.
“Ve şimdi spor. Spor deyince de futbol tabii ki. Ama çok şükür içimizdeki futbol tutkusu bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bitti. Bitmesinin nedeni de Fenerbahçe ve Galatasaray kulüplerinin kepazelikte sidik yarıştırıyor olmaları. Mert Hakan’ın futbol provakatörlüğü, Mertens’in ardı arkası gelmeyen sahtekârlığı, hakemlerin her maçtaki 3-4 fahiş hata rezervini İstanbul takımları lehinde kullanma aymazlığı yüzünden Türk futboluna olan ilgi buhar oldu. Bence Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimlerinin futboldaki yüzsüzlüğünü dünyaya ifşa etmek için bütün Anadolu kulüpleri ligi boykot etmelidirler. En azından bu iki takımla yapılacak müsabakalara çıkmayı reddetmeliler. Onlar aralarında oynasınlar ve şampiyonu tayin etsinler. Anadolu takımları da profesyonel futbola akıttığı yüksek meblağları şehirlerin sinema, tiyatro, edebiyat vs. sanat ve kültür alanlarında harcasınlar. Futbola akıttıkları o beyhude paralarla birkaç yıl içinde kültürel anlamda şehirlerini ihya ederler.”

Azılı Siyonistler ve onların bölgedeki işbirlikçileri elbirliğiyle önce Filistin’i taş devrine çevirdiler. Aynı anda Lübnan Hizbullah’ına büyük bir darbe vurdular. Sonra Türkiye’nin de yardımıyla Suriye’de Beşar Esad’ı devirip yerine Muhammed Eş-Şara adlı geçmişi meçhul eski bir militanı getirdiler. İran’ı bir şekilde İsrail’e askeri tehdit olmaktan çıkardılar. Hal böyle olunca Arzı Mevud’un önündeki bütün bariyerler ortadan kalkmış oldu. Ama bütün bu gelişmelerden sonra dünya kamuoyunda şu durum çok fazla dikkat çekiyor. Bir tarafta Amerika ve Avrupa ile her konuda anlaşan Arap liderleri diğer tarafta kendi şerefleri için Siyonizm’e karşı direnen bir avuç Filistinli Müslüman. Yani bölgedeki petro-dolar Arapların içinde yüzdüğü zenginlik ile Filistinlilerin II. Dünya Savaşı sonrasındaki harap Berlin görüntüleri dünyanın gözüne batıyor. Bu enformasyon çağında dünya halkları bu derin çelişkiyi görüyor ve üzerinde düşünüyor. Yani şöyle düşünüyor olmalılar; Siyonizm’in tezgâhında kullanışlı bir aparat olamayacaksam benim de sonum Filistinlilerin sahipsizliğinden pek farklı olmayacak.
Bu açıdan bakıldığında Filistin askeri ya da politik bir mesele değil, modern dünyanın bir ilahiyat meselesidir. Filistin’i dünyadan izole edip ablukaya aldılar, aylarca aç, susuz, ilaçsız bıraktılar. Aylarca en modern silahlarla Gazze’ye saldırdılar, evleri, hastaneleri, okulları bombaladılar. Buldozerlerle bütün altyapısını yıktılar. Kadın, yaşlı, çocuk demeden öldürdüler, yaraladılar, esir alıp hapsettiler ama yine de Filistinlilere diz çöktüremediler. Filistinliler dünyadaki mazlum halkların hayran olduğu o duruşu hiç bozmadılar. Esir aldıkları İsrailli askerlere insanca davrandılar. Siyonistlerin ve onların arkasındaki küresel politik elitin maskesi altındaki modern barbarlığı faş ettiler. Siyonistler şimdi de Amerika’yla Filistin’e gözdağı verme pespayeliğindeler. Bu ilahiyat mevzuunda Allah Siyonistlerin karşısına hiçbir zaman büyük ordular çıkarmayacaktır. Onları Filistinlilerin arsız bir köpeğe fırlattığı taşlarla helak edecektir. Bu kutlu insanlık duruşundan hiçbir Arap şeyhinin, namlı dünya liderlerinin bir nasibi olmayacaktır. Bizimkilerin umreleri de ilahi borsada Magirus otobüslerin tavafı mesabesinde değer bulacaktır.

Rahmetli babaannem derin bir mesele olduğunda “Helbet!” derdi. Sadece “Helbet!” Ama ben o “Elbet!” sözünden babaannemin o meseleyle ilgili efkârının devam ettiğini anlardım. Yani o “Helbet!” kelimesi ile az önceki meselenin bitmediğini, elan yoruma açık olduğunu, olup biten şeylere karşı istihza içeren bir itirazının olduğu anlamını çıkarırdım. Eski insanlarda durum öyleydi. Gelelim bugüne.
Irak çöllerinde kanı dökülen 1 milyon Iraklı Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Afganistan’da öldürülen 100 binlerce Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Suriye’de öldürülen 600 bin insanın bir sahip çıkanı, bir Allah’ı vardır, helbet!
Biz Müslüman insanlarız, Tanrı’nın yeryüzündeki vicdanını temsil ediyoruz, Ukraynalılardan Ruslardan bize ne diyemeyiz. Ukrayna steplerinde savaşa sürülüp öldürülen Ukraynalıların da Rusların da bir ilahı vardır, helbet!
Akdeniz’de boğulan Suriyelilerin de Afrikalıların da bir Rabbi vardır, helbet!
Azgın Siyonistlerin Gazze’de öldürdüğü binlerce Filistinli çocuğun, masum insanın bir Allah’ı bir hesap görecek olanı vardır, helbet!
Bütün bu suçlardan beraat etmeniz dileğiyle, geceniz mübarek olsun.

İtiraf etmem gerekir ki; böyle bir hayatı hiç tahmin edememiştim. Hele de kalemimin başıma bu denli dert olacağını. Yazdığım her aforizmanın kriminal bir mikrop gibi hukuk laboratuvarlarında mikroskop altında inceleneceğini, her kelimemin tüplere doldurulup türlü kimyasallarla reaksiyona tabi tutulup parlak ampuller ışında inceleneceğini. Akabinde ortaya çıkan sonuçların beyaz önlüklülerce dikkatle not alınıp "canavarca hislerle aforizma yazmak suçunun sabit görüldüğü" bahisle akla zarar cezalar alacağımı. Ah dünya, senden bir şikâyetim yok elbette. İçtiğim suyundan, yediğim ekmeğinden, soluduğun oksijeninden fevkalade bahtiyarım. Nemrutlarına, Firavunlarına ettiğim sözlerimden de öyle. İsmi yitik bir Sümer kralı kadar gururlu, kötü dönemlerde imanında sebat eden bir muvahhit kadar umutluyum. Bu zamanda sıradan bir Müslüman olmak akıl ve ruh sağlığımı korumaktan başka hiçbir iddiam olmadı.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.