Palyaço Zelenski’ye Beyaz Saray’da tam da hak ettiği şekilde davrandılar.
Ülkesi Ukrayna’yı Amerika ve Avrupa’nın gazıyla savaşa soktu. Büyük bir yıkıma götürdü. Şimdi elinde avucunda hiçbir koz olmaksızın Beyaz Saray’da Rus köylüsü ağzıyla Amerika yönetimine ayar vermeye çalışıyor.
Kılık kıyafeti Erbil eşkıyası gibi. Beden dili mahalle bitirimi türünden saygısızca. Sesinin tonlamasıyla Votkayı fazla kaçırmış Rus ayyaşları andırıyor. Söze giriş şekli Mehmet Ağa’nın kahvede marabalarına nutuk çekmesi gibi. Donald Trump’ın yanında yardımcısı JD Vance konuşurken o Oval Ofis’teki kameralarla sırnaşıyor. Kullandığı dil buyurganca ve konuyu II. Dünya Savaşı’ndan açmaya çalışıyor. Belli ki Zelenski’nin bu görüşme için ciddi hiçbir hazırlığı yoktu, üstelik psikolojik olarak da hazır değildi. Bir diplomatik görüşmeden çok kahvehane tartışması gibi bir durum yaşandı Oval Ofis’te. Diğer yandan Ukrayna-Rusya savaşını sonlandırmakta kararlı olan yeni Amerikan yönetimi Oval Ofis’te kameralar önünde Zelenski’yi madara etmiş oldu.
İşte Amerika tam olarak budur. Dünyanın dört bir yanında yardakçılar arar bulur, medya, sermaye, istihbarat ağıyla iktidara götürür. Kendi bölgesel ve küresel stratejileri için o yardakçıları sonuna kadar kullanır. Kullanım süresi bitince hiç düşünmeden çöpe atar. Zelenski’yi de kullanıp çöpe attılar, Oval Ofis’teki canlı yayında bir de sifonu çektiler.
Modern paradigma tüm katmanlarıyla kadim olan her şeyi yutup bambaşka bir yapıya dönüştürüyor. Bu açıdan bakıldığında millet olarak bir övünme ya da yerinme alanı olarak kendi çapımızda sırnaştığımız tarih henüz hitama ermiş değildir. Bütün dinleri, kültürleri, milletleri hercümerç ederek elân her yanımızda vuku bulmaktadır.
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Orta Asya’da yaşanan siyasî ve askeri değişimler, Amerika’nın Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği yıkıcı işgaller, Balkanlarda yaşanan neo-Balkanizasyon süreci, Ortadoğu’da yaşanan Siyonist İsrail yayılmacılığı, Ortodoks Hıristiyanlığın kadim yurdu Ukrayna’nın NATO pişkinliğiyle tarumar edilmiş olması, Suriye’nin çökertilmiş olması, Körfez ülkelerindeki soysuz burjuva dönüşümü, Kâbe’nin yanı başına dikilen Londra Saat Kulesi bu köklü paradigma değişimiyle ilgili esaslı olgulardan bazıları.
Yani insan modern paradigma içinde sürekli değişip başka bir şeylere dönüşüyor. Onun için tarih denilen şey bir türlü bitmiyor. Bu değişimlerde siyasî, iktisadî, askeri açıdan rol alıp selamete erdiğini düşünen ahmaklara bir şeyleri izah etmemizin imkânı yok maalesef. Onlar kendilerince tarihin kullanışlı haşereleri mesabesinde oyalanıp duruyorlar.
Kısacası dünyada yaşanan çaplı vakıalar bu ülkedeki kayıkçı kavgasının çok ötesinde olup anlamak için ciddi bir tarih bilgisini, sosyolojik tahlili gerektirir. Bu da ne bizdeki tarihin içinde Büyük Patlama ile var olmuş Kemalistlerin ne de din, iman, tanrı ile kafayı bozmuş siyasal İslamcıların anlayabileceği şeylerdir. Bunlar kendi meşreplerince hidayete ermiş tayfalar olup sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şartta sizi duymazlar.
İnternetle ilk olarak 1996 yılında Uludağ Üniversitesi kütüphanesinde tanışmıştım. İnsanlara internetten ilk bahsettiğimde bana gülüyorlardı. Sonraki yıllarda internet ülkede yaygınlaştı. Takip edenler bilirler; şahsen interneti hep bilgilendirme amaçlı ciddi bir iletişim aracı olarak kullandım. Ülkedeki sosyo-politik meselelerle ilgili çeşitli sosyal medya platformlarında yaklaşık 80.000 aforizma, analiz yazdım. Hiçbir zaman yazım üslubumun kusursuz olduğu iddiasında bulunmadım. Ama lisede edebiyat okumuş birisi olarak zamanla okurlarımda düşünceyi kışkırtacak, olaylara farklı bir bakış açısı getirecek kendime has bir yöntem oluşturmayı başardım. Eh, bunca şey yazınca ister istemez bazı kazaların olması da kaçınılmaz. 80.000 yorum analiz içinde 6-7 tanesinin dava konusu olması çok anormal bir durum değildi. Bu davaların hiçbirisi direkt şahsımla alakalı değildi. Hepsi siyaset kurumunun ihlal ettiği kamu hukukuna yönelik ahlaki çıkışlardı. Belki Karadenizli, özellikle Trabzonlu olmanın verdiği cesaret, kanunun belirlediği yoruma açık o ince çizgiyi aşmamda etkili oldu. Ama insani açıdan bakıldığında özü itibarıyla hepsinde haklıydım. Bütün davalara tek başıma girdim. Hiçbir yardımcım olmadı. Zaman zaman Avukat Veysel İlhan’dan teknik konularda yardım aldım. Nöbetçi mahkemede tek başıma yargılandım. Bu süreçte benim için en ilginç gözlem mahkeme salonlarında kendimce bir kamu hukukunu tek başıma savunmaya çalışırken insanların incir kabuğunu doldurmayacak konularda kasılmış bir ruh haliyle bekliyor olmalarıydı. Daha önce de yazdığım gibi, her duruşmaya her savunmaya sanki arşa ulaşan kanatlarım varmış gibi rahat ve kendimle barışık olarak, yazdığım ve yaptığım şey hakkında kafamda hiçbir soru işareti olmadan çıkmamdı. Meselâ bir davada beni hakim değil savcı yargıladı! Daha doğrusu hakimin yargılamasına müsaade etmedi.
Bu davalardaki genel intibaım şu yöndeydi. Ülkedeki hakim siyaset kurumu her türlü eleştiriye kapalıydı. Siyaset kurumu eleştiriyi hukuk üzerinden bir endüstriye çevirmişti. Alegorik her söz hakaretti. Hakimler sizin ne demek istediğinize bakmıyorlardı. Sizin niyetinizi sizden çok daha iyi biliyorlardı. Bir suç isnadı için şekil ihlali yeterliydi. Anlamın, insan olmaktan kaynaklanan düşüncenin hiçbir önemi yoktu. Bunun anlamı ise zaten sistemin dışladığı bağımsız bir yazarın abartılı cezalar almasıydı.
Sağ olsun, bu süreçte bilhassa Milli Görüşçü erdem sahibi bazı dostlarımız özünde haksız bu davaların maddi kısmını karşıladılar. Yarı diktatörlüğe dönüşmüş, eleştiriyi hakaret olarak yaftalayan bir iktidara karşı haklı ve akli eleştirilerin kıymetini bildiler. Değer verdiler.
Ama itiraf etmem gerekir ki, hakkımda açılan bu davalar (ki bana göre sadece 3’ünde kısmen hak ihlali mevcut, bilhassa kamu davaları kasıtlı olarak açılmış) ister istemez beni zihnen yordu. Bu yorgunlukla yazı ve yorum alanında çok daha profesyonel bir anlayışa beni mecbur etti. Kabul etmek gerekir ki, bir parça da gardım düştü. Bu ülkedeki siyaset kurumunun ıslahı, daha adil bir ülke uğruna yazdığımız binlerce yazı ve analizi gözümde anlamsız kıldı. Umarım geçici bir durumdur.
Ve son olarak Doğu Türkistan ile ilgili saçma sapan yorumlar yapan bir topal politikacıya yaptığım yorumda hakim aleyhime hükmetti. Hayat böyle bir şey işte. Vicdan içimizdeki tanrı gibi, o vicdan şemsiyesinin altında çekik gözlü Uygurlara da yer vermek zorundasın. Uğursuz Maoistlerin kem sözlerine karşı susamazsın!
Bu konularda daha önce bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim. Onlar sıralarını savdılar. Bu son cezai davayı, ki bir avukatın vekalet ücretidir sadece, imece usulü def etmeyi ümit ediyorum. Daha anlamlı, daha kıvamlı belki daha baş döndürücü aforizma ve analizler için yeni bir milat olur.
Son olarak; eski Rumlarda bir atasözüydü. Anta mathanis mathanis anta umathanis aqume mathanis. “Sadece başına geldiğinde öğrenirsin. Başına gelmeden öğrenemezsin. Ve öğrenmemek gibi bir seçeneğin yok. Hayat sana her halükarda öğretir.” Mathematic!
İnsan zihnini öğüten güdük politik gündeme ilişkin olarak…
Ben yaştakiler hatırlayacaklardır. Eskiden taşrada panayırlar kurulurdu. İnsanlar gözlerindeki arsızlığı yatıştırmak için o panayırlara giderlerdi. Çingenlerin kurduğu panayırlar benim gözlerimdi. Bilirsiniz klasik panayır numaraları. Maksat insanın merakını ve kader ile ilgili heyecanlı bekleyişini türlü numaralarla nakde çevirmekti. Bir de bu panayır alanlarının dışında içinde sürekli bir motorun döndürüldüğü İtalyan çukuru gibi oval bir kuyu vardı. Bütün numarası fizikteki merkezkaç kuvvetine bağlı sıradan bir numaraydı. Ve izleyiciler için de bir tür hipnozu içeriyordu. Aslında o çukurda motorun durmadan dönüşüyle birlikte fiziksel bir büyü gerçekleşiyordu. Bu Latin Amerika’daki yerlilerin ilk defa buz görüyor olması gibi alelade bir numaraydı. Ama insanlar bu numaradan ilkel bir zevk alıyor gibi hallerinden memnundular. Bugünden bakıldığında aptalca bir durumdu.
Şimdi internette her gün aynı hadiselerin tekrar edildiği gündemi takip etmeye çalışan insanlarda da benzer bir durum söz konusu. Ne olacağını bile bile budala gibi aynı hadiseleri takip edip saçma sapan şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Aslında hiçbir şey olmuyor. Politikacılar dünkü budalalıklarını tamir etmeye çalışırken bugün çok daha büyük budalalık yapıyorlar. Sözleri ve eylemleri dünün budalalığını onarmak yerine daha da arttırıyor. Gündem o İtalyan çukurundaki havalı motor gibi son sürat dönmeye devam ediyor.
Temel Karamollaoğlu Bey’in pasaportundaki isminin karşısına “terör!” (Temel Wanted!) yazıldığında hiç birimiz ülke siyasasında hiçbir ağırlığı olmayan Stalinist bir kıronun ülkede barış güvercinleri uçurabileceğini tahmin edememiştik.
Saadet Partili bir grubun Ankara’nın girişine sırf parti bayrağı astı diye milliyetçilerce ölesiye dövüldüğünde Milli Görüşçülerin Türk siyasetinde neden “lanetli!” konumuna itildiğini anlayamamıştık. Oysa Milli Görüşçüler yarım asırlık siyaset tarihlerinde sapanla bir kuş bile vurmamışlardı.
Bilhassa son genel seçimlerde CHP’nin terör örgütü ile el altından işbirliği yaptığı, Saadet Partisi’nin de altılı masanın mundarları arasında olduğu şayiası halkta epeyce karşılık bulmuştu. O seçimde politika üstü bir konu olması gereken “güvenlik” iktidar tarafından halka karşı bir koz olarak kullanılmıştı. Saadet Partisi endirekt olarak terörle işbirliği içinde lanse edilmişti.
Ama şimdilerde ülkede manzara çok daha heyecan verici. Siyasetin ekabirleri Stalinist bir kırodan ülkeyi huzura erdirecek sahte bir aziz türettiler. Saadet Partisi ülke meselelerinin çözümü için küçük bir teşebbüste bulunduğunda terörle yaftalanmış, terör örgütleri ile dirsek temasında bulunmakla suçlanmıştı. Yakın geçmişte Saadet Partisini teröre göz yuman partilerle yakınlaşmakla suçlayanlar siyasî ikballeri uğruna devletin yerleşik kurallarını altüst etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Bu ülkenin –bilhassa iktidarın- Fetö’yla yıldızı hiç barışmamış, terör örgütlerine her daim mesafeli durmuş Saadet Partisi’ne ciddi bir özür borcu yok mu?
Arjantinli bir diplomatın Birleşmiş Milletler genel kurulunda Amerikan heyetine karşı getirdiği bir eleştiriydi. Sizin bugün terörist dediğiniz yarın dostunuz oluyor. Dost olarak tanımladığınız ülkeler ve örgütler yarın düşman, terörist, demokrasi karşıtı faşist, diktatör olarak adlandırılıyor. Bu denli tutarsız bir tutum karşısında Arjantin hükümetinin size güvenmesi için elimizde yeterince objektif done yok. Yani sizin dost, düşman, terörist, faşist vs. siyasî kavramları tanımlamanızda bu kavramların zaman içinde değişiyor olmasında ciddi sorun var. Dolayısıyla Arjantin ile Amerika’nın bu konularda işbirliği yapmasına imkân yok!
Şimdi aynı durum ülkedeki siyasal İslamcı iktidar için de geçerlidir. Anayasa’ya sadakatleri yok. Yargı kararlarına inanmıyorlar. İtikadî açıdan demokrasiyi kerih görüyorlar. Demokrasi dışı gruplarla (cemaat- tarikat) iltisaklılar. Hoca Efendi dedikleri, birlikte yürüdükleri insanlar bir gecede terörist oldular. Yıllarca mücadele ettikleri, terörist dedikleri –ki öyleydiler- bir günde barış elçisi oldular. Bu denli büyük bir çelişkide devletleşmiş bir iktidar ya da iktidarlaşmış bir devlet yapısında neye, ne kadar güvenebilirsiniz? Siyasal İslamcıların iktidarında devlet, demokrasi, anayasa, hukuk, adalet, eşitlik, terörist, yurttaşlık vs. gibi kavramların yerle yeksan edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani panayırlardaki “bul karayı al parayı!” oyunu gibi bir durum söz konusu. Hangi kartı işaret ediyorsak elimizde patlıyor.
Ülke siyasetinde olup biteni çok kısa bir şekilde özetlememiz gerekirse;
Son genel seçimlerde bir şey çok net göründü. Siyasal İslamcı iktidarın bir sonraki seçimi kazanması ihtimal dahilinde değil. Çünkü çeyrek asra yaklaşan bu iktidar her açıdan yıprandı. Artı ülkeyi ziyadesiyle yordu.
Şimdi bu iktidarın siyaset dışı bir enstrümanla ömrünü uzatması lazım. O da Anayasa değişikliği. Muhalefet bu Anayasa değişikliğine sıcak bakmıyor. Zaten yeni sistemde demokrasi işlemiyor; meclis sembolik bir konumda. Hukuk siteminden herkes şikâyetçi.
İktidar bu durumda Kürtlerin siyasi desteğine ihtiyaç duyuyor. Onları kafaya almakla meşgul. Zaten bu siyasal İslamcı iktidarın siyaseten az buçuk bir desteği olan her kliği, partiyi, politik figürü elinden tutup iktidara taşımak gibi demokrasiyi geçersiz kılan bir huyu var. Aynı şeyi Kürt siyasetçileri üzerinde deniyor. Yani şu sıralarda Kürdopatlar şoför mahallinde.
Devri geçmiş Stalinist bir kırodan ülkedeki terörü bitiren politik bir aziz türetmek akıl kârı durum değil. Terörü bitirmiş bir iktidarın aynı terör örgütünün hayaletlerinden medet umuyor oluşu bana son derece gülünç geliyor. Son genel seçimi güvenlik politikalarını kullanarak kazanmışlardı. Aynı şeyi iktidarların ömrünü uzatmak için yeniden deniyorlar. Ve bu tutumlarıyla terörle mücadeledeki bariz başarılarına gölge düşürüyorlar.
Ama şurası bir gerçek. İktidar Kürtleri de Türkleri de şaşırtan bu hayalet barışı manevrasıyla aslında can çekişmekte olduğunu ayan etmiş oluyor. Hatta ben iktidarın bu Stalinist kırodan barış elçisi türetme hamlesini Katoliklerin ölülerine yaptığı son makyaj olarak görüyorum. Makyaj güzel, ölünün yüzünde tanrıya ulaşmanın huzuru var. Ama sonuçta bu Katolik bir ölünün yüzünden ibaret!
Nihayet Üçlü Priz Şairi Suriye ile ilgili yaptığı yorumda kısa devre yaptı. Yeni Şafak gazetesindeki histerik yorumu İslami ve insani duyarlılıktan yoksun, bir tür güç zehirlenmesi eşiğinde kahvehane dedikodusu kıvamında yüzeysel bir çiziktirmeden ibaretti. Ulusal medyada kalem oynatan bir yazar için tek kelime ile sorumsuzluktu. Kuşkusuz Suriye’nin toplumsal yapısı ve geçmişteki siyaset dizaynı ile ilgili yığınla haklı eleştiri yapılabilir. Ama bu türden eleştirileri siyasî, dini, etnik bir grubu hedef alarak yapmak Müslüman ahlakı ile bağdaşır bir durum değil.
Hazır Yeni Şafak gazetesi demişken; bir zamanlar bunların namlı bir dış politika yazarı vardı. Ortadoğu ile ilgili American Thinker, Politico vs. gibi blog, dergi ve gazetelerde okuduğu makalelerde okuduklarını kendi aklınca yorumlayıp yazan ve dış politika konusunda iktidarı yıllarca şerbetliyordu. Yazılarının çoğu ülkeleri, toplumları böcek gibi gören kendince yüksek stratejiler üreten deli saçması şeylerdi. Bir tür Bilderberg lügatine sahipti. Bir gün bu yazarla ilgili ciddi kontra bir yazı yazdım. Köşesinde fikir diye serdettiği sabuklukların menşeini yazdım. Takriben 1 ay sonra yazılarına son verildi. Eleştirilerimdeki birkaç cümle için hakkımda hem hukuk hem de ceza davası açtı. Yüce Türk mahkemelerince haklı bulundu ve kazandı. Sağ olsun bizim Nurbaki, adamın emeklilik maaşını 20.000 TL olarak ödememize yardımcı oldu. Ama bir daha da o gazetede yazmasına müsaade edilmedi. Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrilince, baktım kendince yine gazetede bir şeyler çiziktirmiş. Yani onca deli saçması yorum analiz semeresini verdi, babında bir şeyler.
İktidarın içinde az da olsa aklı başında insanlar var. Durumu izah ettiğimizde dinliyorlar ve “Haklısın Metin!” diyorlar. Zamanı geldiğinde de gereğini yapıyorlar. Şimdi, bu Üçlü Priz Şairi ulusal bir gazetede ideolojik öfkesini yutup bir doktor psikolojisiyle yorum ve analiz yapabilecek bir kalibrede olmadığını defalarca gösterdi. Türkiye gibi sosyo-politik yapısı karmaşık bir ülkede ciddi bir kazaya sebebiyet vermemek adına Üçlü Priz Şairinin fişinin bir an önce çekilmesi lazım gelir. “Emperyalizmin köpekliği” konusuna gelirsek bu konuda herkesin kendi kavlince yabana atılmayacak bir görüşü vardır, aslanım!
Ben artık her ramazan ayına New York’taki Times meydanında ışıklı reklam tabelaları altında teravih namazı kılan siyahilerin iman ve cihat finali olarak bakıyorum. Her ne kadar son yıllarda teravih namazı kılmayı bırakmış olsam da fırsatım olsaydı Times meydanındaki o teravih namazlarını kaçırmazdım. Namazlarımız arasında biraz rap teravih olsun yani... Allah’ın izniyle Amerikalı Müslümanlar yakın bir gelecekte Beyaz Saray’ın anahtarlarını Yahudilerin elinden alacaklar. Ve Özgürlük Anıtı’nın tepesinden okunan ezan tüm Amerika’da hatta dünyada canlı yayınlanacaktır. Karanlıkta dile getirmekten korktuğunuz hakikat gün gelecek gökdelenlerin tepesinden tüm dünyaya haykırılacak Amerikalı beyazlar, Kızılderililer, siyahiler, Hispanikler, Jamaikalılar, Portorikolular hepsi bu çağrıyı duyacaklar. Ve hepsi şeksiz şüphesiz o çağrıya inanacaklar. İşte o zaman yakın geçmişte Iraklı Müslümanların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Arakanlıların, Afrikalıların ve diğer coğrafyalardaki Müslümanların çektiği bütün o çileler bu yeni dünyanın Müslümanlaşması için çok daha anlamlı olacaktır.
Ne demişti Fransız bilim adamı Pierre Curie. “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.”
Ben de diyorum ki; 50 yıllık Milli Görüş Hareketinden geriye bu muhafazakâr İslamcı iktidar kaldı. Bunlarla ülkede yol, hastane, havaalanı, tüneller, TOGG, İHA’lar, SİHA’lar vs. yapıldı. Şayet 23 yıllık iktidar şansı başında rahmetli Necmettin Erbakan’ın olduğu tam teşekküllü bir Milli Görüşçü partiye tanınmış olsaydı, muhtemelen bugün biz Plüton’da teyemmümün farzı iki midir, üç müdür, şapkasından dolayı Satürn laik bir gezegen midir, konularını tartışıyor olacaktık.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder