CHP'de son durum Cem Karaca’nın seslendirdiği Dadaloğlu türküsü gibi…
Öter tüfenk, davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğiyler yere serilir.
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!
Bence CHP’nin geneli bu son yaşananlardan memnun. Bir şehrin belediye başkanıysan sadece işin o kısmından sorumlusundur. Ekrem İmamoğlu çizmeye kadar sorumlu olduğunu unuttu. Bir partinin genel başkanı ya da cumhurbaşkanı adayıymış gibi davranamazsın. Modern bir toplumun siyasetinde buna müsaade etmezler.
Diğer bir hata ise İstanbul’u kendi siyasî istikbali için bir araç olarak kullanma niyetiydi. Vakti zamanında siyasal İslamcıların yaptığı buydu zaten. Ülkedeki mevcut siyasi partilerin dışında CHP içinde eklektik bir siyasî teşekkül oluşturarak iktidara yürüme çabası. Bunun ülkenin geleceğinde Zelenskivari bir maceraya dönüşmeyeceğinin bir garantisi yoktu. En azından halktaki siyasal İslamcı bir iktidardan kurtulma iştiyakı bu türden bir tehlikeyi işaret etmiyor değildi.
Bu haliyle bile CHP’nin bir kısmı genel siyaset içinde korsan bir yapı görüntüsü veriyor. Çünkü söz konusu yapı CHP genel merkezinin kontrolü dışında mevcut iktidarı alt edebilecek ve CHP kitlesini de peşinde sürükleyebilecek; küresel güç odaklarıyla bağlantıları olan bilinmezliklerle dolu bir görüntü arz ediyordu. Benim gördüğüm Türkiye’deki devlet yapısı bu türden bir teşebbüse müsaade etmedi. Ve hukuku işleterek şimdilik bu yapıyı kontrol altına aldı.
Bence bay en başkan El Salvador başkanı Naib Bukele gibi aşırı Kemalistleri, mafya babalarını, cemaat ve tarikat liderlerini, meczup hocaları, yolsuzluğa bulaşmış siyasetçi ve bürokratları, tecavüzcüleri, terör örgütü üyelerini, canileri, tefecileri vs. tutuklattırıp devasa hapishanelere tıktırabilirdi. Bu mücrimlerin saçlarını kazıttırıp hepsine cehennemlik dövmeler yaptırabilirdi. Bence yaparsa onu da bay en başkan yapar! Haydi bay en başkan bekliyoruz bunu senden!
Binanın tesisatçısı Mustafa Kemal’e çok benziyor, tüylerim diken diken oldu, diyor teyze!
Ülke siyasasında bu büyülü gerçeklik var olduğu sürece sağcı liberaller, siyasal İslamcılar çok daha kebap yerler bu işlerden.
Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz ülkeye? 19 Mayıs’ta Samsun’dan tekrar bir güneş gibi doğacak ve bütün siyasal İslamcıları İzmir’den denize mi dökecek?
Gerçeklik algısı bu denli kopuk bir kitleye içinde yaşadığımız dünyanın tehlikelerini nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onların öyle bir derdi olur mu? Cumhuriyetçi ve Kemalist olmak modern dünyadaki köklü meselelerin üzerinden gelinebilecek bir meziyet midir?
Neden modern zamanın şu aşamasında dindarları istismar eden siyasal İslamcı bir iktidarla geçen yüzyılın Bonapartist bir siyasi dayatmasından birini tercih etmek zorundayız?
Siyasal İslamcılar dronlar yaptılar bunlar hala Bonapartist orduda bitli piyade kıvamında siyasette yol almaya çalışıyorlar!
Bir yüzükle iktidara gelip ülkeyi hamiline yazdırma aşamasına gelen bir adamın bu ülke insanı için nasıl bir var oluş sancısı olabilir ki? 1000 tane dairesi olan bir adamın nasıl bir ülke ve toplum kaygısı olabilir ki? Adamın kutlu davaya çıktığı evde dikkatimi çeken şey takım elbiselerinin sayısıydı.
Meselâ bizim bir dairemiz olsaydı herhalde şu hayatta jübilemizi yapardık. Biz bu insanlarla aynı ülkede, aynı dünyada yaşamıyoruz.
Bizim diplomalarımız hayatla ilgili kaygılarımız kadar gerçek. Ama Soğuk Savaş döneminden kalmış politikacıların indinde bir değerleri yok.
Bu kadar sahtekârlık bu ülkeye çok fazla. Matruşka bebekler gibi bir hırsızın içinden başka bir hırsız çıkarmaya çalışmak politika yapmak değildir. Esas mesele bu ülkeyi kimin yöneteceği değildir. Mesele ülkenin hangi kurallarla hangi projelerle, hangi stratejilerle, hangi kadrolarla ödün vermeden yönetileceği meselesidir. Diğeri ise demokrasi kılıfı uydurulmuş, küresel sistem destekli kendi hırsızlığına meşruiyet kazandırma gayretkeşliğinden ibarettir.
Evet, en baştan alalım. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye iki siyasî kampa ayrıldı. Bunlardan ilki başını CHP’nin çektiği Batılı hayat tarzını benimseyen seküler kesim, diğeri ise İslami hassasiyetleri olan muhafazakâr kesimdir. İki kesim de birbirinden nefret ediyor. İşin garip tarafı bu iktidarın yorduğu bazı dindarlar tövbe edip seküler gruba katıldılar.
Eskiden ilk grup orduyu, yargıyı, akademiyi kullanarak demokrasiyi sabote ediyordu. Şimdilerde ise muhafazakâr İslamcılar yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve medyayı kullanarak benzer şeyleri yapıyorlar.
Bugün ülke siyasetinde yaşananları 1990’lı yıllardan biliyoruz. Batı Türkiye’de siyasal enstrümanları ustaca kullanarak bir iktidar değişikliğine gidiyor. Bu çok açık. Sonraki analizlerde detaylarına gireriz ama Batı için bu iktidar değişiminin yığınla haklı sebebi mevcut.
Ülkedeki mevcut siyasî işleyiş yapı itibarıyla güçlendirilmiş başkanlık sistemidir. Muhalefet yıllarca iktidara dönük eleştirilerini parlamenter sistemin siyasî lügati üzerinden yaptı. Aslında ülkede yaşanan siyasi kaosun esas nedeni siyasî İslamcıların ülkeyi başkanlık sistemi ile yönetiyor olmasına rağmen muhalefetin bir türlü bu değişimi içine sindirememiş olmasıdır. Yani siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile devleti kontrol ediyor oluşu parlamenter sistemin refleksleriyle politika yapan muhalefet arasındaki yapısal fark toplumsal anlamda da ciddi bir kopuşa sebep oldu. Siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile Batılı yaşam yanlısı sekülerlerin parlamenter sistem ısrarı kaçınılmaz olarak Türk politikasında mitoz bölünmeyle sonuçlandı. Diploma iptali, tutuklamalar, yargılamalar ise bu yapısal kopuşun toplumsal düzlemdeki tetikleyici aksiyonları sadece.
Bu yapıda (başkanlık sisteminde) muhalefetin başını çektiği CHP iktidar olursa ülkenin kronikleşmiş meselelerine nasıl bir çözüm bulacak, sualinin bir cevabı mevcut değildir. Yani bir büyükşehri kör topal yönetmiş toy bir siyasî figürden koca bir ülkenin sorunlarını göğüsleyecek politik bir figür üretme gayretkeşliği bana pek mantıklı bir tercih gibi görünmüyor. Bir diktatörden alelacele kurtulma hevesi bana ülkenin başına çok daha büyük bir musibetin açılma ihtimalinin olduğunu haykırıyor.
Bay en başkan Türk siyasetine bütün hukuki ve siyasî temayüller eğip bükülerek dâhil edilmişti. Ülke olarak siyasi anlamda nasıl bir hoyratlığa maruz kaldığımızı hep birlikte yaşayıp gördük. Vakti zamanında bay en başkan da yapay bir mağduriyetle kahramanlaştırılmıştı. Şimdi göz göre göre aynı şey tekrarlanıyor. CHP’nin sabık genel başkanı Deniz Baykal siyasal İslamcıları kutsayıp iktidar yapmıştı. Şimdi siyasal İslamcılar bir belediye başkanını azizleştirip iktidarı CHP’ye iade ediyorlar. Kısacası CHP de siyasal İslamcılar da demokrasiyle oynayıp iktidar oluyor. Diğerleri ise demokrasi içinde oynamaya çalışıyor. Ahali de çelik lalelere bakıp imama, müezzine ağlayıp duruyor.
Politika ile ilgili klasik dibaceler…
Devlet halk ile var olabilen bir şey değildir. Devlet halka rağmen var olabilen katı üst bir organizasyondur. Halk ile var olabilen ise bildiğiniz aşirettir. Bugün bizde olduğu gibi.
Politikacılar aynı mezhebin birbirine küsmüş çocuklarıdırlar. Halkın önünde oynadıkları tiyatro ne kadar trajik olursa olsun oyunun sonunda hep birlikte sahneye çıkarlar, seyirciyi selamlarlar ve alkışlanırlar. Perde arkasında da birbirleriyle uzlaşırlar.
Türkiye’de evrensel anlamda bir sol yoktur. Birbirinden kötü iki farklı sağ vardır. Bunlardan ilki İngiliz usulü kurucu sağdır. Diğeri ise II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın dünyaya dayattığı şirket usulü sağcılıktır. Menderes, Demirel, Özal ve İslam’ı tacir Arapların dini olarak halka pazarlayan günümüz siyasal İslamcıları bunun başlıca örnekleridir.
Türk siyaseti ile ilgili esas mesele kimin ya da hangi partinin iktidar olacağı meselesi değildir. Mesele bu toplumsal yapının herhangi bir iktidarın devleti yönetme hususunda neye icbar edeceğidir.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede yaşanan sert modernleşme toplumsal bir anomiğe dönüştü. Siyaset kurumunun kronikleşen ahlaksızlığı geleneksel ve dini olan her olguyu halkın gözünde suçlu kıldı. Siyasal İslamcıların kötü iktidarı Türk toplumuna seküler hayatı bir hidayet kapısı olarak dayatmaktan başka bir işe yaramadı.
Sıradan bir Müslüman için bu aşamada işler çok daha zor görünüyor. Üç farklı yol söz konusudur. İlmel yakîn olmak, aynel yakîn olmak ve hakkal yakin olmak!
Mustafa Öztürk gibi dini, imanı, Kuran’ı akılla, mantıkla budayıp yolunmuş tavuğa çeviren madrabazlara aldanmayın. İşin özü şudur. “Sizi topraktan biz yarattık. Size ruhumuzdan biz üfledik. Rızkınız biz veriyoruz. Aklınızın ermediği şeyler hakkında ahkâm kesip Yaratıcıdan rol çalmayın. Dönüşünüz bizedir. Uslu uslu yaşayıp ölün.” O kadar.
Türkiye sendromu.
Siyasal İslamcılar bu gidişle ülkeyi Afganistan’a çevirecekler. Tarikatlar ve cemaatler ülkeyi ele geçirecekler. Yakında ülke şeriat yasalarıyla yönetilecek!
CHP iktidara gelirse dindar insanlara baskı yapılacak; eskiden olduğu gibi başörtülüler kamusal alandan ihraç edilecekler. Dinle ilgili her şey yasaklanacak!
Güneyimizde İsrail’in kontrolünde bir Kürdistan devleti kurulacak. Zaten fiilen kurulmuş durumda. Güneydoğu bölgemizi o devlete katacaklar!
Suriye’de Baas rejiminin düşmesiyle İsrail sınırımıza kadar dayandı. Amerika’nın desteğiyle bizim topraklarımızı işgal edecekler! Yeni bir Filistin cephesi açılacak.
Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaşla çökertilmesinden sonra sıra İran’a gelecek. İran’da halkı molla yönetimine karşı ayaklandıracaklar. Ardından güneyde Kürtler ve İsrail, doğuda Ermenistan, batıda Amerika destekli Yunanistan eş zamanı olarak bize saldıracak. İçeride Suriyeliler ve Afganistanlılar ayaklanacak. Alevilerle Sünniler arasında çatışma yaşanacak!
Ekonomide durumlar çok daha kötü olacak. İnsanlar köylerine döneceğinden şehirler iyice boşalacak. Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar şehirleri ele geçirecek.
Maden şirketleri özerkleşecek; kendi savunma güçlerini oluşturacaklar. Holdinglerin kendi güvenlik orduları olacak. Ve bunlar tek elden yönetilecekler.
Ulus devletin tüm kurumları tasfiye edilecek. Ülkede bir parlamento ve ordu olmayacak. Yargı erki çokuluslu şirketlerin kontrolündeki uluslararası kuruluşlara devredilecek. Ülkede orman kanunları hüküm sürecek!
Ülkenin sosyo-kültürel yapısı melezleşecek. Her şehirde polisin giremediği bir Çin mahallesi, bir Hint mahallesi, Afrikalılar gettosu, tehlikeli bir Latin Amerika favelası olacak. Bu şehirler uluslararası mafyanın kontrolüne geçecek!
Ülkede şehirlerden uzak yerlerde büyük hapishaneler inşa edilecek. Bütün suçlular bu hapishanelere doldurulacak.
Derelerden siyanür akacak. Bitki örtüsü kuruyacak ve her taraf Mars yüzeyi gibi kratere dönüşecek!
Güvenliği Amerikan yazılım şirketlerinin kontrol ettiği robot polisler sağlayacaklar. Bu robot-pollar şüpheli gördükleri her şeyi imha edecekler.
Aslında bu bayramı otantik bir Yemen hançeri fotoğrafı paylaşarak kutlamak istiyordum ama istediğim türden bir hançer fotoğrafı bulamadım. Onun için sıkıcı şeyler yazarak kutlamak istiyorum.
Dünya dediğimiz yer tam da böyle bir yer. Ne bir eksiği ne de bir fazlası var. İnsanın insana insanın tanrıya ihanet ettiği, iblisin insanı aldattığı, insanın dünyaya yağmaladığı bir yer. Savaşlar, ölümler, sürgünler, tiranlar, isyanlar, yalanlar, şarlatanlar, fahişeler, katiller vs. gırla gidiyor bu insanlık tiyatrosunda.
Biz Müslümanlar biliriz ve inanırız ki, insan en şerefli varlıktır. Bir Müslüman elinden geldiğince bütün bu kötülere mani olmakla mükelleftir. Bunu yaparken de şeytanın zincire vurulamayacağının bilincindedir. Ama istikamet dünyayı bir selam yurduna çevirmek için çaba harcamaktır. İslam’ı Sümerlerin Yahudilerin inanışı olarak yorumlayan dangalakların aksine biz Müslümanlar böyle inanırız.
Şimdi bu inancı kendi coğrafyasında kendi meşrebi, kendi cemaati adına bir saltanata, servete çevirmiş münafıklar için bizim söyleyecek sözümüz yok. Onlar sefil hallerinde oyalanıp ecellerini beklesinler.
Siyonistlerin Filistin’de yaptığı katliamlar onların safında yer alan münafıkları her gün cehenneme biraz daha yaklaştırıyor. Filistin Yemen hariç hiç kimsenin arka çıkmadığı bir ilahiyat konusu. Müslüman yüreğimizin iyice kararmasına neden olan bir isyan konusu!
Çin’in Doğu Türkistan’daki Müslüman ahaliye yaptığı baskı yüzünden buradaki Maoist bir kıro ile mahkemelik olmuş olmamızın pek bir önemi yok elbette. Müslüman olmanın çilesi zorumuza gitmiyor çok şükür. Siyasal İslamcıların yediği haltlardan kendi gâvurluğuna meşruiyet devşiren domuz yavrularıyla da aynı safta olmayacağız.
Ülkedeki siyasî zırıltı da Amerika’nın ileri karakolunda nöbetçi değişiminden ibaret. Ortada bizi ilgilendiren bir durum yok.
Filistin’in, Doğu Türkistan’ın, Myanmar’ın hürriyetine kavuştuğu, tiranların gölgesinde yaşayan Müslümanların nefes aldığı, belimizde Yemen hançeriyle eğleneceğimiz bir bayram temennisiyle Ramazan-ı Şerif bayramınız mübarek olsun.
Osmanlının kudretli padişahı Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde dar’ül bekaya intikal ettiğinde ölümü ordudan saklandı. Cenaze namazı 7 kişinin katılımıyla otağında kılındı. Ve cesedi kokmasın diye derhal tahnit işlemlerine başlandı. İç organları çıkarıldı. Bedeni çeşitli maddelerle sarıp sarmalandı. Cesedi kırk koca yıl üzerinde oturduğu tahtının altına yerleştirildi. Paşalar askerin morali bozulmasın diye Kanuni’nin ölümünü sır gibi saklamış. Onun ölümünden bir gün sonra da Zigetvar fethedilmiş. Ordudaki bütün askerlerin simaları taranmış. Ve Kanuni’ye en çok benzeyen bir Boşnak altında bir padişahın cesedinin olduğu tahta oturtulmuş. Otağın etrafındaki insan halkası epeyce açılmış. Askerler padişahı uzaktan görüyor ve onu tanzimle selamlıyorlar ve “Padişahımız çok yaşasın!” diyorlarmış. Ama padişahın öldüğünü, tahta oturan kişinin ona benzeyen Boşnak bir asker olduğunu bilmiyorlarmış. Padişahın ölümü o denli ustaca saklanmış ki, onun adına düzenlenmiş emir ve fermanların biri gidip diğeri geliyormuş. Yani kritik bir fetih öncesinde padişahın ölümü birkaç kişinin haricinde sır olarak kalmış.
Zigetvar’ın fethi tamamlanıp Osmanlı ordusu geri dönünce Edirne’ye az bir mesafe kala ordu istirahat molası vermiş. Ve ordudaki hafızlara, Kuran bilenlere hatim indirmeleri emredilmiş. Hatim indirme işi uzadıkça uzamış. Hatim duasında Sultan Süleyman’ın latif ruhuna rahmet okunuyormuş. Paşalar ordunun hareket etmesi için bir türlü emir vermiyormuş. Koca bir sefer boyunca saklanan bu sır sonunda padişahı çok seven bir askere söylenmiş. Ol asker neredeyse Divan edebiyatındaki mersiye türünden hüzünlü ağıt yakmaya başlayınca diğer askerler de durumu anlamışlar. “Vay koca hünkâr Süleyman, demek bu cihan sana da kalmamış!” diye ağlamaya başlamışlar. En son ağlayan da onun yerine oturtulan o Boşnak asker olmuş. İşte böyle olmuş Kanunu Sultan Süleyman’ın ölümü. Devlet yönetmek tanrı ile satranç oynamak gibidir. O işlere elindeki aptal bir cihazla dünyanın sırrını çözdüğünü zanneden beyhudelerin aklı ermez. Anladınız mı?
Şimdi ol bozkurt ölmemiştir. Ölmüş olsa bile ölmemiştir. Hatim indirilene kadar, Vah başbuğ bu cihan sana da kalmadı, Tanrı dağları kadar ıssızız! diye ağıt duyana kadar susun. Azrail’e tezahürat yapmayın!
Volkan Konak’ın ölümüyle ilgili olarak ileride çok daha detaylı yazarız, konuşuruz elbette. Ama insani zaaflarını bildiğimiz bir insanın ulusal ölçekte bu denli ikonlaşmış olması bana hayli şaşırtıcı geliyor. Sanat ve musiki adına icra ettiği şeylerin mahiyeti hakkında hakkıyla bir eleştiri yapılmamış olması da diğer şaşırtıcı bir husus. Merkezdeki ideolojinin peşinen kutsadığı bir sanatçıya, şaire, yazara bu ülkede hakkıyla eleştiri getirilemiyor oluşu da düşündürücü. Bence Volkan Konak işin bu boyutunu gözden kaçırmak için bilinçli olarak politik polemiklere daldı. Bu şekilde sanatının zaafını gözden kaçırmayı başardı. Zira sanat adına güçlü bir icra yetkinliğine sahip olsaydı komünist ve Kemalist gibi iki benzemez kamburu sırtında taşıma hinliğine seğirtmeyecekti. Bu açıdan bakıldığında komünizmle Kemalizm’i mezceden sanatsal bir tutum bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı. Esasen ilk mektep müfredatını aşamamış bir siyasal patoloji ile liseli ergenlerin sanat kalıbının bu denli kutsanmış olması ülkede var olan siyasal iklimi de yeterince açıklıyor. Yani Volkan paradoksal olarak ideolojik anlamda karşı olduğu şeyin düzeyi kuşkulu sanat yönünü temsil ediyordu. En azından içinde yaşadığı toplumun kültürel vasatındaki karşılığı buydu. Hemşerim olması hasebiyle onun Hopşera sarkastizmine varan insani zaaflarına girmeyeceğim bugün. Sahne gerisinde Kazım Koyuncu’ya yaptığı birbirinden sert faullere de! İnsan böyle işte, yaşıyor ve ölüyor. Bilimin aydınlığı, steril ideolojiler onun var oluş sancısına çare olamıyor. Onun ölümünde garipsediğim şey; bayram gününde bile sahne almış olmasıydı. Huzur içinde uyusun!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder