9 Nisan 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 98

Politik yapının küresel şirketlerin açık bir aparatına dönüşmüş başkanlık sisteminden yana ölçüsüzce polarizasyonu. Olabildiğince basitleştirip okurlara izah etmeye çalışacağım.
Demokrasinin işlediği klasik devlet hiyerarşisinde en başta siyaseten tarafsız cumhurbaşkanı vardı. Cumhurbaşkanının hakemlik yaptığı iktidar, meclis ve yüksek yargı kurumlarının olduğu bir devlet yapısı mevcuttu. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak anayasanın ona verdiği yetkinin sınırları içinde kurumlar arasında ülke meselelerinin çözümüyle ilgili tarafsız bir tutum takınırdı. Kurumların eşgüdüm içinde çalışması için hakemlik yapardı. Daha doğrusu bir orkestra şefi görevi görürdü. Halk sadece sandıkta iktidarı ve muhalefeti tayin etmekle görevliydi. Ama ülkede siyasal sistem bir oldubitti ile başkanlık sistemine dönünce halk hem cumhurbaşkanını hem de iktidarı belirleyen bir konumda buldu kendini. Seçtiği cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidarı, çalışacağı yargı organlarını ve kolluk güçlerini tayin etmeye başladı. Devlete ait tarafsız kurumları iktidarın siyasî görüşüne göre dizayn etti. Başkanlık sistemini kuranlar bu kadarıyla kalmadılar; aynı zamanda iktidarı tehdit etmemesi için görünmez bir elle muhalefeti de dizayn etmeye başladılar. Demokrasilerde dördüncü güç olan medyayı kontrol altına aldılar. Halkın siyasî iradesinin temsil edildiği meclis yeni başkanlık sisteminde yapısal olarak devre dışı bıraktılar.
Parlamenter sistem giderek tek adam rejimine dönüştü. Bu yapıda devletin yerleşik kurumları ülke sorunlarının çözümü aşamasında sorumluluk almaktan kaçındılar. Ordu, yargı, akademi, medya vs. gibi müesseselerin kurum karakteri tek adam yönetiminden yana yamuldu. Böylece halkın siyasi iradesi devre dışı kalmış oldu. Yani çoğunluğun oylarıyla seçilmiş bir iktidar gerçekte anayasadan ve devletin kurumlarından ayrı olarak hareket eden bir azınlık iktidarına dönüştü. Kısacası başkanlık sistemiyle ülke siyasetinde ciddi bir polarizasyon yaşandı. Bir tarafta ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden kopmuş bir azınlık iktidarı, diğer tarafta siyasi iradesinin hiçbir şeyi düzelmeyeceğini düşünen geniş halk kitleleri. İşte siyasal İslamcı iktidar bu çarpık yapıyı tahkim etmek için muhalefet üzerindeki tazyiki artırma gereği duyuyor.

Fikirler de eskiden evlerde kullanılan bakır sahanlara benzerler. Kullandıkça bakır kısımları aşınır. Kullanılmadıklarında ise oksitlenirler. Farkında olmadan onları oksitli haliyle kullanırsanız sizi zehirlerler. Bütün bu aforizmaları yazıyor olmamızın nedeni, o bakır sahanların oksitlenmesine mani olmak. Yani arada bir o eski fikirleri kalaylayıp parlatmak gerekiyor. Sizden daha çok şey bildiğimden dolayı değil elbette. Belki zaman içinde bir fikri sunma becerisini çoğunuzdan daha iyi bir düzeye taşımış olduğumdandır. Onun için okumaktan, düşünmekten zihin konforunuzun bozulmasından, olaylara, insanlara negatiften bakmaktan korkmayın. Bu ülkede yaşayan insanların en büyük zaaflarından biri düşünmeye cesaret edememek. Çünkü düşünmek onun için bir kumar; elinde avucunda olan enkazın da zayi olacağını düşünüyor.
Dediğim gibi, benim işim bu sayfada yazdığım aforizmalarla bazı oksitlenmiş sahanları kalaylayıp pırıl pırıl etmek. Fikri anlamda zehirlenmenin önüne geçmek. İnsanlara farklı bakış açıları sunmak. Her insanın düşünce yapısı, sözden anladığı farklı. Bazıları ziyadesiyle alınıyor, hissi tepkiler veriyor, takipten çıkıyor. Benim düşüncelerimi sorunlu buluyor, yakın olduğum siyasî görüş üzerinden suçluyor. Aslında geriye dönük o 60.000 küsur aforizmayı ben yazmadım. Martin Gondolson adlı İngiltere konsolosluğunda çalışan bir İngiliz diplomat yazdı, ben Türkçeye çevirip yayınladım sadece. Ve o aforizmaların mahkemedeki suçu da üzerimde kaldı! Böyle de bir şey var işte. Hayat muammalarla dolu, ne yaparsın!

Zamanın birinde adamın biri kumarhanede kumar oynuyor. Poker. Elindeki kâğıtlara bakıyor, karşı taraftakileri süzüyor. Blöf yapıyor, masadaki paraları topluyor. Arada bir isteyerek kaybediyor ama nihayetinde masadaki diğer kumarbazları soyup soğana çeviriyor. Bir başkası geliyor masaya. Adam blöf yaparken kulaklarının kıpırdadığını fark ediyor. Oyun bitmek üzereyken adam blöfçü kumarbaza “Benimle oynar mısın?” diye soruyor. Blöfçü kumarbaz kumar oynamayı kabul ediyor. Adam her kâğıt dağıtıldığında blöfçü kumarbazın kulaklarına dikkat kesiliyor. Ve blöfçü kumarbazın bütün sırrını çözüyor. Blöfçü kumarbaz kaybetmeye başlıyor. Bu kez adam bütün paraları topluyor. Ve oyun bitiyor. Blöfçü kumarbaz adama soruyor. “Benim blöf yaptığımı nasıl anlıyorsun, bu denli sıkı bir oyunun sırrı nedir?” Adam da diyor ki, “Bu bir kulak meselesidir, onu anlamaya senin ilmin yetmez.” diyor. Şimdi geçmişteki tecrübelerimizden bu siyasal İslamcıların ve onlarla danışıklı dövüş yapan sözde muhaliflerin tüm hilelerini bildiğimizden onların ucuz numaraları bize sökmez. Her ikisinin de ne olduğunu biliyoruz. Yani “bu iş bir kulak meselesidir.” Onların blöfleri, karşılıklı restleşmeleri gerçek bir Milli Görüşçüye sökmez.

İseviler alışveriş yapmak için Roma İmparatorluğu şehirlerine girerken kapıdaki muhafızlar girişteki tanrı heykellerine yeterince saygı gösterip göstermediğinizi denetlerlermiş. Şimdi bunların modern tanrılarına eğilmediğimizde Romalı lejyonerler gibi hemen etrafımızı kuşatıp size gözdağı veriyorlar. Tuhaf değil mi, insanın hikâyesinde değişen hiçbir şey yok!
Kim için ne kadar değerli bilemiyorum ama ben yıllar içinde otopsi yaptığım bir şeyi dillendirmekten geri durmayacağım.
Kültürel derinliği en az batılı bir ülke kadar derin ve köklü olan bir bölgeye kötü bir örnekti. Sanat adına icra ettiği şey yeterli gelmiyordu. Onun için keskin ideolojik sayıltılarla kendisini takviye etmesi gerekiyordu. O da bunu yaptı zaten. Çünkü ziyadesiyle alıcısı vardı.
Popüler olan her şeye makul bir neden olmaksızın tapınma kültü var bizde. Bir tür Olimpos tanrılarına adak sunmak gibi bir şey bu. Kutsalsın çünkü kutsalsın. Onun neden kutsal olduğuna dair bir izah gerekmiyor.
Yakinen bildiğimiz gördüğümüz şahidi olduğumuz bir şeyin sosyal medyada nasıl bir illüzyona dönüştüğüne şahit oluyoruz. Cassandra sendromu gibi, görüyorum, duyuyorum, söylüyorum ama duyuramıyorum.
Sahnede öldüğünde körün badem gözlü oluşu... Oysa bugün bayram, sahne almam için bir sebep yok, demiş olsaydı ardından içli bir duayı hak edecekti. Geçiyor önümden gül yüzlü Bahtiyar / Suçu gaz almakmış anladığım kadar!
Otantik bir kültürün amorf bir yapıya dönüştürülüp ulusal kültüre bulandırılması sanat adına bir cürüm değilse bunu iddia eden bir yazar canavarca hislerle aforizma yazma suçunu işliyor demektir.
Bütün bunlar arabeskin babasının para uğruna Kervan’a kattığı kültürümsü şeyler.
Rönesans sanatkârlarından Da Vinci ya da Michelangelo’nun sözüydü. “Yüksek sanatla uğraşanlar sanatın kurallarıyla fazla oynamasınlar.” Sanatın da ödün verilemeyecek türden yasaları vardır.
Hangi türkünde nota bastın? Bana bir şarkıyı notlara sadık kalıp baştan sona söylediği tek bir şarkısını söyleyin? Yok! Yasasızlık yani.
Ya seyirciyle sırnaşıyor, ya orkestrayı şımartıyor ya da kendi keyfiyetinde boğuluyor.
Senin sanat adına yaptığın bu şeyi siyasal İslamcılar da siyasette yapıyordu zaten.
İşin ahlakı kısmına gelemedik bile.
Kardeşimin benimle fotoğrafı yok ama Almanya konserinde seninle var.
Bütün sanat hayatındaki türküleri ezgileri toplasanız Macar Çingenelerinin kurduğu Sebze Orkestrasının sıradan bir parçası etmezler.
Bütün o şarkıları ideolojik payandalardan azade ve Karadeniz sempatisini bir kenara koyarak bir daha gözden geçirin bakalım, elinizde sanat adına ne kalıyor? Benim itiraz ettiğim şey tam olarak budur.
Kendi adıma Kemalizm’le Tekirdağ rakısı arasındaki bilimsel ilişkiyi ondan öğrendim meselâ.
Eksik kalmış bir lise müfredatı gibiydi. Daha doğrusu kötü bir lise müfredatının eksik kalan kısmı gibiydi. Öğretmen kompozisyonumu beğenecek mi türünden. Sınıf beğendi ama öğretmen beğenmedi.
Bütün o çelişkilere rağmen bitti işte!
Çanakkale’de bir yaz gecesindeki o ışıltılı konserde Gelibolu tarafını gösterip; “Yiğidim aslanım burada yatıyor!” dediğin gibi.
Not: Kemalistler yüzünden cennette bana yer kalmayacak diye bir endişem hiç olmadı.

Karadeniz kültürü adına popüler kültürün ayartısına kanmadan sahasında müspet eserler üretenleri her zaman takdir etmişimdir. Esasen Volkan Konak’a yaptığımız eleştirilerin sebebi de budur. Enerjini gereksiz ideolojik lafazanlıklarla harcayacak yerde neden daha kalıcı, daha derin, daha aklî eserler üretmeye yoğunlaşmadın? Benim ona yönelttiğim eleştiri nihai bir sınırdır. Bundan sonrası da onun musiki adına ürettiği eserlere naif dokunuşlar şeklinde olur. Daha fazlasını söylemeye cüret edenler de halt etmiş olurlar.
Her şeye rağmen bu ülkede ciddi bir Karadeniz müziği olduğu gibi Trabzon merkezli bir Karadeniz sineması da mevcuttur. Keloğlanı Karadenizli Temel profiline yamamaya çalışan bazı şaklabanlıkları bu kültürel çabaların dışında tutuyorum elbette. Meselâ Mustafa Kara’nın konu itibarıyla geç kalmış Kalandar Soğuğu türünden filminin arkası gelmedi. Ama Yönetmen Dr. İsmet Eraydın’ın klasik bir Karadeniz filmi olarak nitelenebilecek Tepenin Uşakları filminin devamı tarzındaki Zifin filmi çekildi. Filmin fragmanından anladığım kadarıyla romantizmle trajedinin harmanlandığı bir aşk hikâyesi. Karadeniz’in eşsiz doğası folklorik öğelerle bezenmiş. 25 Nisan’da bütün sinemalara girecek Zifin filmini izlemek için sabırsızlanıyorum.
En son Mubi’de İsveçli yönetmen Levan Akin’in İsveç Türkiye konsorsiyumu Geçiş filmini izlemiştim. Gayet başarılı bir filmdi. Şöyle düşünmüştüm. Keşke Levan Akin aynı ustalıkla benim yazdığım Kalandar Çörekleri adlı romanı senaryolaştırıp ciddi bir castle çekseydi. Ve insanlar Karadeniz kültürünü başka bir açıdan görselerdi. Kuzeyin Oğlu’ndan dinledikleri efkârlı Karadeniz türkülerini Kuzeyin hikâyeleri ile bütünleştirebilselerdi.

2010 yılında Güney Afrika’da düzenlenen FİFA Dünya Kupası finallerinde A grubunda ev sahibi Güney Afrika Fransa’yı 2-1’lik skorla yeniyor. Fransa grup sonuncusu olarak evine geri dönüyor. O zamanki Fransa yönetimi bu mağlubiyeti bir türlü içine sindiremiyor. Ve Güney Afrika’nın galibiyet golünü atan Bongani Khumalo’nun Fransız pasaportunu iptal etti ve Fransız menfaatleri için futbolcunun ülkeye girişini yasakladı. Yani sen bir Afrikalı olarak o golü bize nasıl atarsın!
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası grup elemelerinde 2010 yılında Münih Olimpiyat Stadı’nda Almanya ile Türkiye arasında oynanan müsabakada Türk asıllı Alman vatandaşı Mesut Özil Almanya milli takımı formasıyla Türkiye’ye kritik bir gol attı. Tek kelime ile bizi gurbette madara etti. Hatta o zamanlar Almanya şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın soyunma odasına inip Mesut Özil’i tebrik etmişti. Bakıyorsun Türkiye’ye gol atmış Alman pasaportlu adamı Türkiye reisicumhuru sarayda karşıladı. Pasaportunun iptalini geçtim, İstanbul’da ona bir takım sosyal işler yaptırıyorlar. Tipine bakıyorsun, adamın gözlerinin içinde bir Törkiş Hitler dolaşıyor. Yakında muhafazakâr İslamcıların cumhurbaşkanı adayı olursa hiç şaşırmam.

Gazze özelinde Filistin bir ilahiyat konusudur, demiştim ya.
Yapılan onca tavafa rağmen, tutulan onca oruca rağmen, kılınan onca namaza rağmen, verilen onca zekâta rağmen, yapılan onca duaya rağmen, verilen onca sadakaya rağmen, okunan onca Kur’an’a rağmen, çekilen onca zikre rağmen, atılan onca nutka rağmen Gazze hala bu haldeyse yazıklar olsun insanlığımıza, Müslümanlığımıza. Ne yazık ki yaptığımız ibadetlerin Allah indinde bir kıymeti harbiyesi olmayacak.
Zira Müslümanlık şeytana ve de onun dünyada vücut bulmuş şekli olan Siyonizm’e karşı tam saha pres yapmayı gerektirir. Mezhebin, meşrebin, dünya görüşün ne olursa olsun işin bu kısmını ıskaladın mı vah ki ne vah!
Siyonistlerin bombalarıyla parçalanan insan cesetleri, yıkılan evler, dağılan yuvalar, ölen masum insanlar senin için hiçbir şey ifade etmiyorsa, hala kendi meşrebinin teranesini vuruyorsan vay haline!
Süleyman bir sultan olmuş, boşu boşuna, boşu boşuna!
Kâbe’nin etrafındaki o ışıltılı yüksek yapılar, boşu boşuna, boşu boşuna!
Körfez ülkelerinin yüksek burçlu otelleri, boşu boşuna, boşu boşuna!
Köprüler, barajlar, tüneller, yüksek güvenlikli siteler, son model otomobiller, albenili AVM’ler, bütün o servetleriniz, dünyalıklarınız, boşu boşuna, boşu boşuna!
Modern zamanın şu diliminde azgın Siyonistlerin bombalarıyla öldürülen Filistinli çocuklar ellerinde çatallı oklarla Sırat Köprüsü’nde siz Müslüman numarası yapan münafıkları bekliyor olacaklar. Çünkü Filistin en az Afrika’daki aç bir çocuk kadar bir ilahiyat konusudur!
Siyonist bombalarıyla şehit edilen o Filistinli çocuklar zebani kılığında köprünün ortasında karşınıza çıkacaklar. Alnınızda cehennemlik mührü olduğundan size hiçbir şey sormayacaklar. Sizi perçeminizden tutup cehennemin dibine atacaklar. Dünyadaki saltanatınızla, tebaanızla ve de servetinizle Ğayya kuyusuna yuvarlayacaklar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: