22 Mart 2025 Cumartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 104

Erhan’la eskiden beri doğal bir arkadaşlığımız var. Onun başka bir şehirde yaşıyor oluşu, aradan hayli zaman geçmiş olması bu hesapsız dostluğun şeklini değiştirmiyor. Ne zaman buluşup bir muhabbete başlayacak olsak sözler son efkârın demiyle kaldığı yerden devam eder. Bazen hayatta olup bitenlere karşı birlikte susarız. Ama biliriz ki, bütün o suskunluklar da koroya dâhildir. Benim sabırlı halimin aksine Erhan’ın canı çabuk sıkılır. Her şeyi anlamsız bulduğu zamanlar olur. Beni hayatı fazla ciddiye almakla, bazı şeylerde takıntılı olmakla suçlar. Ben de ona hayatı yeterince ciddiye almamakla kontra yaparım. Bu tartışmalar böyle sürüp gider. Ama onun hayat karşısındaki iddiasız tavrı zaman içinde tuhaf bir güce dönüşür. Elde ettiği o güçle hayatla oynamasını bilir. Bense hayatı fazlasıyla ciddiye almamın bedelini tıpkı Kafka gibi hayatı baş edilemez bir bela olarak görerek öderim. Tuhaf bir şekilde Erhan’ın çoğu konuda haklı olduğunu düşünürüm.
Son konuşmamızda hakkımda açılan deli saçması davalardan sonra bana “kötülüğü” terk etmemem gerektiğini, aksine o tavrın bir şekilde beni azizleştirdiğini söyledi. Madem bir yola çıktın, daha sert ve sarsıcı yazmalısın. Yoksa eski değerini kaybedersin. Göbeğin çıktı diye endişelenme, asla rejim yapma. Saçlarına beyaz düştü diye endişelenme, bu her insanın başına gelen fani bir durum. Sakın saçlarını boyatma! Dişlerini her gün fırçalamak zorunda değilsin, bırak biraz sararsınlar bir şey olmaz. Mine tabakasını da düşünmek zorundasın. Sakın sigarayı bırakayım deme. Unutma dostum, Fransız yazarların % 45’i başarılarını o nikotine borçluydular. Bence sakal bırak, saçını uzat. Daha çok davaya konu olacak yazı ve aforizma yaz. Unutma bu dönemde suçlu bulunmak geleceğin Türkiye’sinde seni daha değerli kılacaktır. Nasıl olsa bu işin sonunda ölüm var. Yeni bir roman yaz. Hatta ulusal edebiyatta ses getirecek kıvamda birkaç tane daha yaz. O potansiyel sende ziyadesiyle mevcut. Daha çok seyahat et, atın içtiği sudan sen de iç! Pardon o bir Kızılderili atasözüydü.

Refah Partisi İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandığı 90’lı yıllar. Hemen bir ekip kurdular ve kaçak su kullananları tespit etmeye başladılar. Ekip Fatih semtinde eski bir binaya girdi. Yaşlı bir Rum’un suyunu kesecekler, nedeni su faturası ödenmemiş. Kadıncağız ekibi su vanasıyla uğraşırken görünce; “Ne yapeorsunuz evladım, ben size Sultan Fatih’in emanetiyim!” demiş. Tabi yaşlı Rum’un o sözü üzerine mitinglerde konferanslarda ecdat teranesi vuran ekip donup kalmış. Hemen içlerinden birisi “Derhal ninenin suyu verile!” demiş. Bir diğeri, “Derhal ninenin mutfağına bakıla ve erzak temin edile!” demiş. Bir müddet sonra omuzlarda gıda kolileri yaşlı Rum’un dairesine çıkılmış. Bir diğeri “Derhal nineye odun kömür tedarik edile!” demiş. Birkaç saat sonra da apartmanın girişine çuvallar dolusu kömürler ve sobalık odunlar istiflenmiş. Yetmemiş yaşlı Rum’a bir miktar nakit de verilmiş. Belediye başkanının kartviziti bırakılmış. Bir ihtiyacın olursa başkana “Alo!” deminiz yeterlidir, demişler.
Şimdi Refah Partisi zamanındaki o belediyecilikten İstanbul’u kimin talan edeceği sorunsalına evrildi belediyecilik.

Yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşı’na katılmış Amerikalı bir piyadenin günlüklerinde yazdığı şeyler şöyleydi. Savaş öyle bir şey ki, onun ne olduğunu savaşmaya başladığınızda anlıyorsunuz. Onun öncesinde size öğretilen bütün o teoriler, taktikler geçersiz olabiliyor. Her gün birliğinizdeki arkadaşlarınızın tek tek vurulup öldüğünü görüyorsunuz ama siz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Birliğinizden sağ kalanlarla hemen bir plan yapıp cepheyi daha ileri taşıyorsunuz. Öyle bir zaman geliyor ki, tarihin akışı sizin elinizdeki silahı kullanma becerinizle bütünleşiyor. Savaşın nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde ise savaş bitiyor. Ciddi bir yazar için de durum o Amerikalı piyadeden pek farklı sayılmaz. Hukukun lağvedildiği bir ülkede tek başınıza savaşmak zorundasınız. Bu epeyce meşakkatli bir iş. Her zaman yalnızsınız. Derdinizi anlatabileceğiniz kimse yoktur. İyi bir kaleminiz ve yazarlık tecrübeniz varsa artık hiçbir bahaneniz yoktur. Agoraya indiğinizde artık söz üzerinde ıskonto edilecek bir şey değildir. Sonuna kadar savaşmak durumundasınız.
Şimdi yıllarca bu ülkenin siyaseti ile ilgili pek çok şeye şahit olduktan sonra Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali konusuna gelirsek; genel siyaset içinde çok önemsiz bir konudur. Nedeni de ülkedeki hukuk sisteminin aşırı politize edilmiş olmasıdır. Yani insanlar bu kararın hukuki olmaktan çok siyasî bir hamle olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla siyasî bir kararın çözümü de siyasî olmak durumundadır. Bu da halktan yeterli desteği alan muhalefetin tek hamleyle üstesinden gelebileceği arızi bir durumdur.
Yalnız iktidarın bu hamlesi ister istemez bizi 28 Şubat sürecinde yaşanan antidemokratik geçmişe getiriyor. Yani geçmişte siyasal İslamcıların iktidarının önünü açan yargının dâhil olduğu zorlayıcı şartlar bugün göz göre göre Ekrem İmamoğlu’na sunuluyor. Her ne kadar bu hamle antidemokratik bir gelişme olarak görülüyorsa da gerçekte ülkenin siyasî geleceğine ciddi bir makas kırdırılıyor. Siyasal İslamcıların hukuku iktidarlarını korumanın bir enstrümanı olarak kullanma tercihi siyasette daha kötü bir tercihi meşru kılıyor. Atılmış onca çığlığa rağmen hiçbir Yeşilçam filminde gerçek bir tecavüz yoktur. Onun için diplomanın iptali karşısında atılan çığlıklar yersizdir. Siyasal İslamcılar gözlerinizin içine baka baka sağ kalıplı bir politikacıyı azizleştirerek iktidarı ona devrediyorlar.

Cennetin Krallığı filminde harika bir sahneydi. Selahattin Eyyübi ordusuyla Kudüs’ü kuşatmış. Toplar kale surlarını dövüyor. Kale içindeki Hıristiyanlar bir kilisede toplanmışlar kurtuluş için tanrıya dua ediyorlar. Aralarında yaşlı bir Hıristiyan da var; o da ellerini kavuşturmuş korku içinde tanrıya dua ediyor. O ara yakınlardaki sura bir top isabet ediyor ve kilise temelinden sarsılıyor. Dua bitince o yaşlı Hıristiyan papazlara ve dua eden Hıristiyanlara şöyle bir teklifte bulunuyor. “Şimdilik hepimiz Müslüman olalım, daha sonra ilk fırsatta tövbe edip Hıristiyan oluruz.”
Şimdi ülkede durum aşağı yukarı Kudüs’te sıkışıp kalmış o biçare Hıristiyanlar gibi. Bence tehlike geçene kadar hep birlikte onlardan olalım, ilk fırsatta tövbe edip demokrat, cumhuriyetçi, laik, Kemalist vs. oluruz.

Çok basit bir hukuk kuralıdır. Hukuk geçmişe yürütülemez. Bunlar hukuku geçmişe yürütüp siyasette yeni bir mağdur türettiler. Bu da halkta büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu haklı tepki kötürüm Türk demokrasisinden yeni bir Frankeştayn türetecek gibi görünüyor.
Halbuki ülkedeki birçok insanın hukuk konusundaki genel kanaati şu yöndeydi. Hukuk mevcut kanunlarla iktidarın icraatlarını yargılasın; bakalım kaçı sütten çıkmış ak kaşık olarak kalacak.
Aslında iktidarın yargı üzerinden muhalefete karşı yaptığı bu hamle tek adam rejimini en çıplak haliyle gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ülke tek adam rejimi ve diğer muhalifler, diye iyice ayrışıyor. Halk tek adam rejimi ile demokrasi arasında bir tercihe zorlanıyor.
Hukuk darbesi diyemeyiz; çünkü hakim amcalar çok kızar. Eylem hacmi itibarıyla Gezi Parkı! O da değil! Mavi Marmara tiyatrosu desek olmuyor. 15 Temmuz darbemsi koşuşturmaca. Yani bir dizi silsile içinde bir hukuk sillesi!
Bugün Türk siyasetinde yaşananlar 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birçok açıdan benzeşiyor. Geçmişte ordunun siyasete müdahalesiyle siyasal İslamcıların iktidarını doğuran sebepler bugün dünün mağdurları eliyle bizzat oluşturuluyor. Aslında ikisinde de halkın iradesi sabote ediliyor. Büyük bir öfke seline kapılan yığınlar arkasında küresel timsahların olduğu yeni bir mağdura yönlendiriliyor.
Komitacı Celal Bayar’ın söylediği sözdü; “İktidar oynak bir geline benzer yavrucuğum; kimin kucağına oturacağı belli olmaz.” Ama görünen o ki siyasal İslamcılar onu bile isteye Ekrem İmamoğlu’nun kucağına oturtmaya çalışıyorlar.
Ve son olarak; politikacılar –sağcısı, solcusu, cumhuriyetçisi, İslamcısı, milliyetçisi, etnik ayrılıkçısı— aynı mezhebin çocuklarıdırlar. Onlar aralarında anlaşırlar.
Tiyatrodaki ateşli rollerine aldanıp dostlarınızı incitmeyin. Örnek; Stalinist kıro ve Oğuz Kağan!
Halktaki absürt duyguya gelirsek. Birazdan paslı bir Sovyetik tren gelecek ve hepimizi vagonlar doldurup Sibirya’ya götürecekler!

Siyasal İslamcıların iktidarı üzerinden İslam dinine nefret kusan bazı bönlere ithafen;
İslâm dini sana insanları adaletle yönet, yeryüzüne selamı yay, diyor!
İslam dini sana yalan konuşma, haram yeme, beytülmala dokunma, diyor!
İslam dini sana kimseye iftira atma, hayatın dosdoğru şahitleri olun, kimsenin karşısında eğilip bükülmeyin, diyor.
İslam dini sana yeryüzünde bozgunculuk yapma, haksız yere adam öldürme, nifak tohumları ekme, diyor.
İslam dini sana Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinme, onlar sadece birbirinin dostudurlar, diyor.
İslam dini sana kötülükle ve kötülerle mücadele et, masum insanların şerefi ve izzeti adına onlarla savaş, diyor.
İslam dini sana oku, ilim ehli ol, ya okuyan, ya dinleyen, ya da onlara yardımcı olan ol, diyor.
Şimdi bir ülkede siyasal İslamcılar iktidar oldular, yukarıdaki ilkelerden hiçbirini yerine getirmediler.
Ülkeyi adaletle yönetmeli yerine insanlara zulmettiler. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Halka yalan konuştular, haram yediler, devlet malını talan ettiler. Ona buna iftira attılar. Bozgunculuk yaptılar, haksız yere insanları öldürdüler, ülkeye ve yeryüzüne nifak tohumları ektiler.
Yahudileri ve Hıristiyanları dost edindiler. Onların taşeronları gibi ülkede yönetim kurdular. Zulme karşı olmak yerine yeryüzünün ekabirleriyle birlikte mustazafların karşısında yer aldılar.
Ezcümle yıllarca Müslümanları aldattılar. Bütün bunlarda İslam dininin ne suçu ne günahı var. İslam dini sana bütün bunları yapma! Diyor. Yok, bu siyasal İslamcılar bunları yaptı demek ki, İslam dininde bir problem var!
Hayır, İslam dini siyasal İslamcılara ve diğerlerine bu türden bir tasarruf vermemiştir. Kimse kendi gâvurluğunu insanlara Müslümanlık diye pazarlamasın. Kimse de kendi gâvurluğu için İslam’a ve Müslümanlara kara çalmasın!

Hatırlıyorum da, taşradaki esnaflık günlerinde su katılmamış bir Milli Görüşçü idi. Kuran-ı Kerim masasının üzerinde açık dururdu. Ahkâm ayetlerini dilinden düşürmezdi. Dükkânına gelen müşteriye mal satmaktan çok İslam’ı tebliğ ederdi. Onu ayetlerle hadislerle vaaz bombardımanına tutardı. Ticaret, mal satıp para kazanmak adamın en son işiydi. Kafasından takkesi eksik olmaz abdestsiz dışarı adım atmazdı. Elinde tespihiyle her daim zikir halindeydi. Sağcı hükümetleri münafıklıkla suçlar, onları “At Kavmi” olarak tanımlar, solcuları ise birer cehennemlik olarak görürdü. Sırf üniversiteyi kazandım diye bana İran malı kaşmir cinsi yakasız bir mont hediye etmişti. Bu ağabeyimizin ihlaslı Müslüman hali sizi sarıp sarmalardı. Dinden, İslam coğrafyasındaki gelişmelerden, Müslümanların halinden, rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasetle ilgili sözlerinden başka bir şey düşünmezdi. Yani Milli Görüş’ün evliyası gibi bir şeydi bu ağabeyimiz.
Aradan çok uzun bir süre geçti. İktidar hırsı yüzünden taşradaki dükkânını kapattı. Ankara’ya taşındı. O da gömleğini çıkaranlar kervanına karıştı. O zamanki belediyeden ballı börekli işler aldı. Akılla izah edilemeyecek bir zenginliğe ulaştı. Muhtemelen birkaç umre yapıp hacca da gitmiştir. Geçenlerde bu hacı ağabeyi yıllar sonra facebookta müşahede etme o ulvi duruştan geriye ne kaldı, diye araştırma talihsizliğinde bulundum. Aman Allah’ım, ol mübarek zat gitmiş, geriye cahil bir mezire imamı gelmiş. Ülke siyasetiyle ilgili çiziktirdiği şeyler nasıl sakil, taraflı ve bağnazca. Gözlerime inanamadım. Ankara o güzel yüzlü Milli Görüşçü ağabeyi bambaşka bir şeye çevirmiş. Bana İran yapımı o güzel kaşmir montu hediye eden hacı ağabey Suriye’de yaşanalar konusunda İran’ı tekfir ediyor. Yahu sen bir zamanlar İslam ülkesidir, diye taşradaki dükkânında İran yapımı tekstil ürünleri satıyordun be adam! Çeyrek asırdır takkesiz, gömleksiz iktidardasınız, hâlâ İran’a sallıyorsunuz hâlâ CHP’lilere öfkelisiniz. İnsaf be insaf! Demek ki insan sahip olduğu fikirlerden, dünya görüşünden, inancından taviz verip iktidara entegre oldukça zamanla seciyesi de değişime uğruyor. İktidarın bir parçası olarak haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksıyor. Bambaşka bir yaratığa dönüşüyor. Fikri, zikri, söylemi ve eylemi despot bir iktidardan yana gaddar bir karaktere bürünüyor.
Oysa sen 90’larda ne güzel bir Milli Görüşçü ağabeyimizdin Yusuf! Malım, canım bu kutlu dava uğruna feda olsun, diyenlerdendin. Şimdilerde ise biriktirdiğin servet elinden uçup gidecek diye korkuyorsun. Sırf o serveti korumak için memleketin ahvaline tersine yorumlar getiriyorsun. Vay be Yusuf Ağabey! Rahmetli babamı okey masasından kaldırıp Milli Görüşçü yapan sen değil miydin? O güzel günlerin hatırına Allah sana selamet versin Yusuf Ağabey!

Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanında söylediği bir konuydu. Eşkıyaların adalet kavramına olan inancı bölük pörçüktür. İyi bir iş bulup para kazanamayacaklarına, iyi bir kadınla evlenip saygın bir konum elde edemeyeceklerini düşündüklerinde adalete asla inanmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun zenginliğini talan edilebilecek bir şey olarak görürler. Toplumu talan edip yeterince zenginlik biriktirdiklerinde ise artık toplumda hukukun, adaletin olmasını arzu ederler. Hatta hukukun en küçük ihlallerde bile çok acımasız olması gerektiğini savunurlar. Çünkü artık bir zamanlar adalete inanmayan eşkıyaların da kaybedecek şeyleri vardır. Hatta çok şeyleri var!
Bizdeki politikacılarda da durum Çin’deki eşkıyalar gibi. Devleti, hazineyi, cumhuriyetin kurumlarını talan ederken akıllarına hukuk, adalet, ahlak gibi şeyler gelmiyor. Ama kendi zenginlikleri çapulcularca tehdit edildiğinde hemen hukuka, adalete sarılıyorlar. Oysa bir ülkede hukuk ya vardır ya da yoktur. Şayet hukuk en başından beri varsa o hukuk sizin fiillerinizi de bağlar. Yok, ben talan ederken hukuk olmasın, küpümü doldurduktan sonra hukuk olsun, derseniz ona kimseyi ikna edemezsiniz. Halktan ve devletten çaldığı şeyi polis ve yasa zoruyla korumaya çalışmak hukuk değil zorbalıktır.
Eskiden muhafazakâr İslamcı tayfanın siyasette pek bi kullandığı cümleydi. “Ülkede hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var!” Şimdi aynı şeyi iktidardaki siyasal İslamcılar onlar yapıyorlar. Ülkeyi talan etme hakkının kendilerinde olduğuna inanıyorlar. Başkalarının talan etmesine müsaade etmiyorlar. Kendileri dışındaki herkesi hukuka uyduruyorlar, uymayanları cezalandırıyorlar. Ama kendileri o hukuka uymuyorlar, mahkemeye çıkmaya, kontrol edilmeye tahammülleri zerrece tahammülleri yok. Makyavel anlayıştan kaynaklanan kendilerine her şeyi mubah gören, başkalarının talanına göz açtırmayan görece bir hukuk anlayışları var. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hukuk anlayışları yok siyasal İslamcıların. Bir ülkede hukuk herkesi bağladığında hukuk olur. Aksi taktirde zorbalığın alt yasalarından başka bir anlam ifade etmez.

“Bana öyle geliyor ki İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer.” Mubi’de yayınlanan İsveç – Türkiye yapımı Geçiş adlı filmden
Filmde İstanbul Kafkas ruhunu paslı bir demir gibi büküp bir kenara atıyor. Ve bir Gürcü travestiye kendi oyununun kurallarını dayatıyor. İstanbul onu yutup bağırsaklarında parçalıyor. Kısaca bir Gürcü enkazını arama hikâyesi. Nino Karchava’nın oyunculuk performansı film boyunca bende daha ötesi ne olabilir, sorusunu hep canlı tuttu. Belki içinde olduğumuz için pek farkında değiliz ama kültürümüzde artık birçok şey klasikleşti. Meselâ filmin akışında bir Neşet Ertaş türküsünün tınısı bile insanın tüm duygu akışını değiştirebiliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: