28 Şubat 2025 Cuma

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 102

1980’lerde ülkede anarşistler vardı. Komünistler ve milliyetçi geçinen faşistler. Sokaklarda birbirini vuruyorlardı. Devletin güvenlik politikası bu anarşiyi bitirmek üzerine kurulmuştu. Her akşam haberlerde Türk bayrağına dönük yasadışı örgüt üyesi komünistler teşhir ediliyordu. Masada silahları, dokümanları oluyordu. Sol elleri havadaydı bu anarşistlerin.
90’lı yıllarda devletin güvenlik konsepti PKK terör örgütü ve radikal İslamcılarla mücadele üzerineydi. Güvenlik güçleri Stalinist kırolarla ve fundamentalist dincilerle uğraşıyordu. PKK terör örgütüyle mücadelede epeyce şehit verildi. Radikal İslamcılar her şeye rağmen sokağa çıkmadılar. Devlet istihbaratıyla tarikatları paçavraya çevirdi, İBDA-C ve Hizbullah gibi örgütleri de imha etti. Artı SSCB’nin çöküşüyle Demirperde blokuna karşı içeride CIA ve NATO tarafından dizayn edilmiş yapı tasfiye edildi. Direnenler suikastlarla elimine edildi.
2000’lere gelindiğinde devletin güvenlik konsepti ilk başlarda marjinal sol örgütlere (Dev-Sol, TİKKO) karşı takip bilgi şeklindeydi. Ama bu algı 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Kemalist generallerin iktidar üzerindeki gölgesine yöneldi. Birçok paşa tutuklanıp yargılandı.
2010’ların ikinci yarısında ise devletin güvenlik politikası iktidarın Kemalist generallere karşı kullandığı Fetö’ye yöneldi. İktidar Fetö’nün siyasi ayağına ilişmedi. Kuyruk takımını ise hukuku hiçe sayarak ezip geçti.
2020’lerde ise devletin güvenlik algısı bambaşka bir şeye dönüştü. Devletleşmiş bir iktidar kendisine karşı yapılan her eleştiriyi, her politik itirazı bir tehdit algısı olarak görüyor ve anında cezalandırıyor. Yukarıdaki dönemlerle karşılaştırıldığında normalde devlet için hiçbir mesele yok gibi. Fiili terör sıfırlanmış durumda. İstihbarat eskisiyle mukayese edilmeyecek kadar gelişmiş. Ama iktidar en küçük bir eleştiriyi 80’lerin, 90’ların, 2000’lerin, 2010’ların terör faaliyetlerinden çok daha tehlikeli görüyor. Hukukla üzerinden silindir gibi geçiyor. Yani ülkede terör bittiğinde daha fazla hakka sahip olmuyorsunuz. Terörle mücadele refleksi sizi mercek altına alıyor ve size bir teröristten çok daha değersiz bir muameleyi reva görüyor.

Çok eskiden Trabzon’da sağır ve dilsizler okuluna gidiyordu. Onunla sürekli otobüste dolmuşta karşılaşıyorduk. Başlarda onu biraz çekilmez ve geveze bir tip olarak görüyordum. Zamanla ötede beride karşılaştıkça ilginç bir kişilik olduğunu keşfettim. Bir yanıyla mekanik bir Alman’dı. İşaret diliyle anlaşmaya çalışıyorduk. Bir keresinde Rize’de kendisi gibi sağır ve dilsiz bir grup akranıyla arayıp beni buldu. Polisleri benim de onlar gibi sağır ve dilsiz bir misafir olduğuma ikna edip stadyumunda özel bir locaya soktu. Maçın ardından sadece sağır ve dilsiz üyelerin girebildiği özel bir oyun lokaline götürdü. Lokalde saatlerce bardak ve okey taşı şıngırtısı, otomobillerin fren sesini dinleyip çay içtim. Zira lokaldeki televizyonun sesi kısılmıştı.
Bir ara onu mahkeme salonunda canı sıkılmış bir halde yeminli tercüman eşliğinde ifade verirken gördüm. O anda ona hiçbir şey sormamayı sadece merhaba deyip geçmeyi tercih ettim. Bu haliyle kanundışı bir şeylere bulaşabileceği hiç aklıma gelmemişti. Aradan epeyce zaman geçti. Geçenlerde onu sokakta canı sıkılmış bir halde yürürken gördüm. Yaklaşıp yandan hafifçe tosladım. Hemen döndü ve bana baktı. Yüzüne dikkat kesilince eliyle hemen bıyıklarını kapattı. Ne o bıyıklar, tam bir maço olmuşsun, diye işaret ettim. Güldü. İşaret diliyle oradan buradan konuştuk. Eşimden boşandım, dedi. Neden, diye sordum. Çok fazla gevezelik ediyordu, dedi. Katıla katıla gülmeye başladım. Sağır ve dilsiz birisi nasıl boşanmaya sebep olacak kadar gevezelik edebilir ki, diye sordum. İç çekti ve ah bir bilebilsen, diye bir dizi bileşik işaretle dertlerini sıraladı. Tamam, bu konuda başka soru sormuyorum sana, dedim. Peki şimdi ne olacak? Hiçbir şey. Çocuğunuz var mıydı? Evet, bir oğlum vardı, şimdilik onda ama ona ben gününü göstereceğim, anlamında bir sürü şey daha. Ve ilave etti. Bir tane başörtülü, helal süt emmiş bir kız buldu bana annem, onunla evleneceğim. Derken de kaldırıma park etmiş siyah bir Audi marka otomobili işaret etti. Ben de vitesi birden ikiye sonra üçe, dörde geçirip gaza basma işareti yaptım. Sen de az değilsin, der gibi genişçe güldü. İddiasız ılık bir cumartesi günü tadında vedalaştık.

Yani Ali ağabeyin var böyle külüstür hikâyeleri. Zamansız bir şekilde arar beni, insanlar ibret alsın diye devrik cümlelerle ve de bağlaçsız olarak nefes nefese anlatır. Bazen anlattığı hikâye edebiyatın klasik ölçülerinden taşar. Bazen mesajı evrensel açıdan yetersiz olup yerel kalır ve edebiyatın acımasız estetik tavrına kurban gider. Neyse bunu elemeden yazalım.
Erzurum’un bir köyünde – muhtemelen İspir’in bir köyünü kastediyordur – yaşayan Hacı İbrahim Efendi adlı bir zat yaşarmış. Hacı İbrahim Efendi bir gün işlerini halletmek için köyden ayrılıp şehre inmiş. Aynı köyün yerlisi Daştan Ağa’ya tembih etmiş. Ben köyde yokken köye göz kulak ol, misafir gelirse benim adıma onlarla ilgilen, yedir içir onları, memnun et! Bir zaman sonra bir grup İkizdereli hemşerilerimizin yolu o köye düşmüş. Hepsi yol yorgunuymuş, karınları acıkmış, yemek yemeye ve dinlenmeye ihtiyaçları varmış. Hacı İbrahim Efendi’nin Daştan Ağa’ya emanet ettiği köye gelmişler. Gelmişler ama ortada onlarla ilgilenecek kimse yokmuş. Daştan Ağa o günün sabahında evinin kilimlerini katırlara yüklemiş, dereye inmiş iyice yıkamış ve kurutmak için güneşe sermiştir. E haliyle yorgun düşmüş ve dinlenmekteymiş. Köye gelen misafirler kendileriyle kimsenin ilgilenmediğini görünce hayli hayal kırıklığı yaşamış ve aç bir halde köyün çıkışına seğirtmişlerdir.
Tam köyden çıkacaklarken bakmışlar ki birbirinden güzel bir sürü kilim derenin kenarına serilmiş. Ulan bizimle ilgilenmediniz, bir sofra kurmayı bize çok gördünüz, deyip öfkenmişler. Dere kenarındaki kilimleri atlara yükleyip gitmişler. Akşam olmak üzereyken Daşdan Ağa kilimleri almak için dereye inmiş. Ama kilimler serdiği yerde değilmiş. Kilimlerin olduğu yerde bir çubuk varmış. Çubuğun tepesinde mektuba benzer bir kâğıdın asılı olduğunu fark etmişler. Daşdan Ağa kâğıdı almış ve köye dönmüş. Geç vakitte Hacı İbrahim Efendi’nin döndüğünü duyunca da elinde mektupla soluğu onun huzurunda almış. Mektubu Hacı İbrahim Efendi’ye uzatmış. O da mektubu okumaya başlamış.
Kurban sana hacıların hacısı
Hiç çıkmasın yüreğinden kilimlerin acısı
Her gün gelir geçer buradan kaçışı? (kaç kişi)
Ne bilirsin aldı onları hangisi?
Hacı İbrahim Efendi derin bir nefes almış ve “Senin kilimlerini benim zannedip almışlar. Zararını karşılamam icap eder.” demiş. Çalınan kilimlerin parasını Daşdan Ağa’ya ödemiş. Sonuç; emaneti ehline verme hususundaki isabetsizlik yetki sahibinin mesuliyetini ortadan kaldırmaz.

Kabul edelim artık; politik olarak hepimiz birer “Bad Boys” (Kötü Çocuklar) durumundayız. Hani şu 90’larda Harlem’de marihuana satarken polisten baskın yiyen zenciler vardı ya, hah işte o zenciler gibiyiz. Hepimizin elinde çok fazla mal (sistemi eleştiri fikri) birikti ve bunları bir türlü elimizden çıkaramıyoruz. İnternet ortamında sıkı kontrol altındayız. Siber polis sürekli devriye atıyor; şüpheli kelimelerden aforizmanızı yakalıyor; hesabınızı not edip savcılığa bildiriyor. Siber suçlarla mücadele merkezi hakkınızda soruşturma başlatıyor. Profilinizden eşkalinize, paylaşımlarınızdan siyasî görünüşünüze ulaşılıyorlar. İşin sonu herkesin malumu; üstünkörü yargılamalar ve hiçbir savunmanın dikkate alınmadığı hükmen kararlar. Kısacası Amerika’da polis uyuşturucu satan zencilere nasıl davranıyorsa bizde de siyasî İslamcı iktidar gazetecilere, yazarlara, aydınlara, bloggerlara benzer bir muameleyi reva görüyor.

Saadet Partisi’nin genel başkanı Mahmut Arıkan Bey’in Amerikan başkanı Donald Trump’a cevaben yazdığı sözde mektup siyasî olgunluktan yoksun ve de çocukçaydı. 22 yıllık siyasal İslamcı iktidarın lütfuyla siyaset yapılmaz! Onların sarayları, hukukçuları, mahkemeleri, makamları zenginlikleri servetleri, yazarları vs. var. Ne şimdi bu? Bay Başkan adına Amerika'ya cevap verildiğinde siyaset yapmış mı oluyorsunuz? Sizin kendinize has bir siyasî lügatiniz yok mu? Bak reis, beni resmi olarak Saadet Partisi başkanı olarak tanımadın ama küçük işlerde görev verildiğinde göreve hazırız, mesajı.
Maalesef Milli Görüş Hareketi ve Saadet Partisi benim için tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Bu mudur, Saadet Partisi’nin Amerikan başkanına karşı vereceği cevap! Artı onların ikisi ikiz kardeşler! Ciddi bir sözünüz olacaksa iki emlakçıya birden olması gerekiyor. Donald Trump esip gürlerken çok zalim de bizdekiler melâike mi? Mahmut Arıkan’ın genel başkanlığını yaptığı Saadet Partisi ile ilişkim – eminim birçok kişi de benim gibi hissediyordur – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir şiirindeki şu dizeleri gibi.
“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında! / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” Yani zaman ve siyasetteki sığ gelişmeler hafızamıza işlemiş asr-ı saadeti parçalıyor. Biz de hayalet gibi bu hareketin orasında burasında dolaşıyoruz.

Aristokrat bir ailede doğmuştu. Zira babası ağır ceza mahkemesi hâkimiydi.
İlk mektebi Gülbahar Hatun Mahallesi’ndeki bir okulda Trabzon surlarına, Gülbahar Hatun türbesine, camisine ve Karadeniz’in kâh hırçın dalgalarına kâh atlas gibi durgun haline bakarak okudu.
İlk gençlik yıllarında Trabzon’un köklü futbol kulüplerinden Necmiatispor’u tutuyordu. Kendi deyimiyle; “Bizim zamanımızda Trabzon’un efsane kulübü Necmiatispor vardı!” Üniversitede İTÜ makine mühendisliği okudu. Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşıydı.
Para karşılığında onun mühendislik ödevlerini yapıyordu. Abdest alırken ayağına geçirdiği takunyalardan dolayı adı “Takunyalı”ya çıkmıştı.
Devlet bu zeki ve yetenekli genç adamı II. Dünya Savaşı’nda Almanların askeri teknolojide ulaştığı seviyeyi öğrenip kötürüm durumdaki Türk sanayisine uyarlasın diye yüksek mühendis sıfatıyla Almanya’ya gönderdi.
II. Dünya Savaşı ilk gençlik yıllarına denk gelmişti. Adolf Hitler’i ve Nazileri duyarak yetişmişti. Şimdi onlardan geriye kalan yapıyı yerinde tetkik etme ve teorik mühendisliğini tahkim etme zamanıydı.
Bu genç adam Almanya’da hiç olmayacak bir şeyi keşfetti. Naziler döneminde üretilen Leopar tanklarının motorlarını geliştirdi, yakıt sistemleri arasında geçişkenliği sağladı. Patentini aldı.
İsmet İnönü’nün tabiriyle “100 yılda bir gelen deha seviyesinde” bir yetenekti. Tek sorunu ziyadesiyle dindar olmasıydı.
Bir sanayinin kurulması hususunda size basit bir vidanın yapımından başlayarak en kompleks üretim sistemlerini en ince detayına kadar izah edebilecek bir mühendislik ufkuna sahipti.
Bir ülkenin kalkınmasında ağır sanayinin, teknolojik ilerlemenin, savunma sanayinin, endüstriyel üretimin ne denli kritik bir konu olduğunun farkındaydı.
Türkiye’ye döndü ve Almanya’da öğrendiği bir dizi sanayi projesini hayata geçirmek için kolları sıvadı.
Önüne çıkan bir dizi bürokratik müşkülattan sonra kritik bir şeyi fark etmişti. II. Dünya Savaşı sonunda Almanya’yı imha eden ve Avrupa’ya çöreklenen siyasî yapının taşeronları Türkiye’yi içeriden esir almıştı.
Kafasındaki bütün o projeleri (ağır sanayi, otomobil ve motor üretimi, sınai makine üreten fabrikalar, savunma sanayii vs.) yapabilmesi için ülkede Avrupa’nın ve Amerika’nın taşeronu olmayan bağımsız bir iktidarın başta olması gerekiyordu.
İşte sırf bu projeleri hayata geçirebilmek için siyasete girmesi ve en azında iktidara ortak olması gerekiyordu.
Önce Milli Nizam Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Sonra Milli Selamet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Ardından Refah Partisi’ni kurdu, o da kapatıldı. Hiç ara vermeden Fazilet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Bunu da sorun etmedi, Saadet Partisi’ni kurdu, henüz kapatılmadı.
Amerikalı Müslüman boksör Muhammed Ali Clay’a hayrandı. Onu Türkiye’ye davet etmişti.
İlginçtir, bir zamanlar yerel belediyecilikle siyaset öğrettiği talebeleri “kayıp trilyon!” davası ile tepeden tırnağa deha bu adamı Ayvalık’taki yazlığında ev hapsine gönderdiler.
Onunla siyasette karşılaşmaktan korkanlar o yıllarda Fetö ile yol alıyorlardı.
Çünkü onun azılı Siyonistlerin bu topraklardaki tüm emellerini ordinaryüs seviyesinde bilen ve önlem alabilen siyasî bir deha olduğunun farkındaydılar.
Tabi bahsettiğim kişi rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dı.
Siyaset yaptığı yıllarda hiçbir zaman sözü ucuzlatmadı. Klasik sağcılar gibi halkı aldatmadı.
Siyaset yaptığı her dönemde diyaloğa açık, yapıcı bir tavır sergiledi.
Ama Batı adına bu topraklarda siyaseten taşeronluk yapanları kıyasıya eleştirmekten de geri durmadı. Onları “taklitçi zihniyet”, “işbirlikçiler!” olarak tanımladı.
Yıllarca merkez sağa teşne muhafazakâr halkın onu anlamasını ve siyaseten desteklemesini umdu. Ama bu hiçbir zaman mümkün olmadı.
Bilhassa 28 Şubat post-modern darbe döneminde askerin iktidara karşı yaptığı fahiş hatayı halka şikâyet etmeye yeltenmedi. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmekten kaçındı. Devlet adamlığı adına asil bir duruş sergiledi.
Onu uyduruk bir hukuk davasıyla Türk siyasetinden men edenler yıllarca 28 Şubat döneminin en büyük mağdurlarıymış gibi halka türlü masallar anlattılar. Oysa sürecin tek mağduru oydu.
Necmettin Erbakan, tıpkı Avrupa Birliği gibi İslam ülkelerinin de küresel ölçekte bir birlik kurması gerektiğini her fırsatta vurguladı.
Bunun için de koalisyon ortağı olduğu dönemde D-8’leri kurdu. Ve bunu coğrafi konumu farklı 8 benzemez Müslüman ülkeyi ikna ederek yaptı. Erbakan İslam dinarından bahsederken henüz bitcoin icat edilmemişti.
Yani dünyadaki müesses nizama karşı alternatif bir medeniyet projesi olarak kurulmuş tek ve ilk siyasi blok D-8’lerdi. Projenin iktisadi, siyasi, kültürel, askeri bir sürü ayağı vardı. Ama bizdeki Yahudi dostları bu alternatif medeniyet inşasının önünü kestiler.
Bugün ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın pek bi övündüğü İHA SİHA yapımı işlerinin temelini parıltısız bir şekilde atan kişi yine Erbakan’dı.
1974’teki Kıbrıs çıkarmasındaki cesur tavrı utangaç Ecevit’in tüm siyasi yaşamına makas kırdırdı. Onu milliyetçi solcu kıvamına itmişti.
Refah-Yol koalisyonunda Amerika’nın “İran’la ilişkilerinize mesafe koyun!” sözüne karşılık ilk yurt dışı ziyaretini Tahran’a yapan kişi Erbakan’dı.
Yine Refah-Yol iktidarında Siyonist İsrail’in Filistin’e tek mermi atamamış olmasının nedeni Siyonistlerin onu Kıbrıs Barış Harekâtındaki kritik rolünden çok iyi tanıyor olmasıydı.
Kısacası bu ülke rahmetli Necmettin Erbakan’a siyasette iktidar şansı tanımamış olmasının bedelini küreselcilerin taşeronlarına esir düşerek ödüyor.
Şimdi bütün bu aforizmayı yazmamın esas nedenine gelecek olursak; Saadet Partisi genel başkanlığı koltuğundaki Mahmut Arıkan’ın Amerikan başkanı Donald Trump’a verdiği çakal osuruğu değerindeki cevap. O cevabı yukarıdaki esaslı siyasî çizgiye yakıştırabiliyorsanız benim için sorun yok. Tüm eleştirilerime rağmen ben Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı cesur bir siyasetçi, esaslı bir devlet adamı ve ciddi bir Müslüman olarak tanıdım. Onun oturduğu koltukta hiçbir ucuz numara göremedim. Onun için bu türden ucuz numaralara karnımız tok!

Amerika'daki idam mahkûmlarının son yemek menülerini inceliyorum. Onun için ülkede olup bitenler pek ilgimi çekmiyor. Amerikalı idam mahkûmlarının son yemek listelerindekiler pizza, karides, çilek, kızarmış patates, tavuk kanadı, peynirli pasta, karnabahar, Rus salatası, içecek olarak kola, meyveli soda ve Fransız birası var. Görüldüğü gibi hiçbir idam mahkûmu Türk mutfağına seğirtmemiş.
Bizim Sercan’ı idama mahkûm ettim ve ona son olarak ne yemek istediğini sordum. Korkma Sercan yemeğin parasını adalet bakanlığı ödeyecek.
“Ağabey, zıkkımın kökünü yiyip yaşama şansım yok mu?”
“Sercan duygusallığı bırak ama son anların keyfini çıkarmaya bak!”
Çeyrek tabak havyar, bir porsiyon zargana, iki dilim mısır ekmeği, lop pirzola, 6 dilim cevizli baklava, büyük boy 2 çay!
Bu da Serhat’ın son yemeği; perde pilavı, kuru fasulye, kadınbudu köfte, bol limonlu yaprak sarması, 12 dilim pastırma, tahinli ve de cevizli balkabağı tatlısı ve son olarak köy yoğurdu!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: