Son durum bana Kenan Evren’in 12 Eylül darbesi sonrasındaki deportizasyon politikasını hatırlattı. Ülkede ne kadar komünist, faşist, anarşist, akademisyen, sanatçı vs. varsa soluğu Avrupa’da almıştı. Bir kısmı vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Yıllar yıllar sonra Turgut Özal bunlar için meclisten af çıkartmış, siyasî mülahazalarda bulunmamak kaydıyla onları ülkeye davet etmişti. Yani 12 Eylül darbesi sonrasında epeyce depolitik bir dönem yaşanmıştı. Hatta o kadar ki ülkede en çok satan karikatür dergisinin kapağındaki karikatürler yıllarca “Augh! Uguh!” gibi hiçbir anlamı olmayan kelimelerle yayınlanmıştı.
Mevcut siyasal İslamcılar uzun bir iktidar dönemi sonrasında ülkeyi götürdüğü yer 12 Eylül darbesi ikliminden çok daha beter. Ülkede 15 Temmuz darbe girişimi ile 12 Eylül döneminden hiç de aşağı kalmayan bir deportizasyon dönemi yaşandı. Kamu hürriyetleri askıya alındı. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim komutanlığına bağlı askeri yönetimler vardı. Şimdilerde ise OHAL adı altında kamu hürriyetlerine ciddi tahditler var. 12 Eylül askeri ihtilali sırasında sıkıyönetim bölge komutanlıkları olay yeri şeridine alınmıştı. Şimdilerde ise bütün Türkiye olay yeri mahalline dönüştü. Bir ülkede her sözün her olayın kriminal olarak algılanıyor oluşu o ülkede otoritenin ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığının göstergesi.
Bu son dalga öncesinde insanlar şöyle düşünüyordu. İktidar ve ortağı ülkedeki en azılı suçluya bile af çıkarmayı düşünüyorsa demek ki iktidarın muhaliflere karşı açtığı şizoid derecede takıntılı hukuk davalarında ve cezalarda belli bir esneme olacaktır. Bilhassa politik saiklerle açılmış davalar affedilebilecektir. Ama gerçekte tam tersi bir durum yaşanıyor. Muhaliflere karşı baskı, tutuklama, yıldırma stratejisi devam ediyor. Biz tam “Bir faşist doğuyor!” diyorduk ki, Dağıstanlı Faşo tutuklandı. Tam ülkede her şey Brezilya dizisine dönüşmüşken dizi sektöründen bir kişi tutuklandı. Onun ardından ise birkaç gazeteci tutuklandı. Kısacası ülke olarak Kenan Evren’in 12 Eylül sonrası darbe yönetimini bile arar olduk. O zamanlar hiç olmazsa savcılar suçlamanın, tutuklamanın içeriği ile ilgili bilgi veriyorlardı. Şimdilerde o da yok. Karakola, mahkemeye çağırıyorlar sizi ama bir açıklama, en ufak bir bilgi vermek yok. Kurşuna mı dizileceksiniz basit bir formalite mi hiçbir şeyden emin değilsiniz. İşte bu hayalperest siyasal İslamcılarla Yehuda küreselcilerin cumhuriyeti çalarak inşa ettikleri mafya devletinin en baskın karakteri bu. Hürriyet yok ve insan aklıyla tanımlanmış hiçbir şey yok ve hiçbir şeyden emin değilsiniz. Küresel gehinnomi!
İnternette tavuk gibi eşelenip zaman kaybetmemek için kendimce takip ettiğim bazı yazar ve konuşmacılar var.
Yazarlardan; Ahmet Altan’ın Türk siyasetiyle ilgili yazdığı her şeyi okurum. Malumunuz son zamanlarda yazmıyor. Ölmeden önce Engin Ardıç’ı okurdum. Haşmet Babaoğlu’nu göz ucuyla okuma alışkanlığım devam ediyor. Bir kontra bakış olması için zaman zaman Yusuf Kaplan da okuyorum.
Aktüel siyasetle ilgili Yılmaz Özdil’in yazıları okunabilirdi. Videoları izlenebilir. Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal güzellemelerine gülüp geçmek lazım. Türk matbuatında çok az yazar siyasal İslamcı iktidara karşı Yılmaz Özdil kadar bir haklılık payına sahip olmuştur.
Levent Gültekin. Son dönemde Türk siyasetini ahlakçı bir bakış açısıyla ve iyi bir üslupla değerlendiren ciddi bir analist. Bir gazeteci Youtube kanalında kendisini nasıl tahkim eder, sorusunun da en iyi örneği Levent Gültekin.
Nihat Genç. Önceki yıllardaki provokatif nutukları dinlemeye değerdi. Ama Nihat Genç bu mecrada kendini çok fazla tekrar etti. Ve izleyicisini bıktırdı. Salt cumhuriyeti kutsayarak modern bir toplumun meseleleri izah edilemez. Cumhuriyet işin sadece bir kısmı. Ciddi sosyolojik analizler gerekiyor bu dünyaya.
Emrah Safa Gürkan. Gevezeliğine rağmen tarihle ilgili insanın merakını gıdıklayan bir yanı var. Üniversite diplomamı kitapların dipnotlarında İlber Ortaylı’yı okuyarak aldım. Eskiden ciddi bir bilimadamıydı. Ama şimdilerde ciddiyetsiz ve popülist bir tavrı var. Emrah Safa Gürkan o yılışık haliyle bile İlber Ortaylı’dan çok daha ciddi.
Dücane Cündioğlu. Günümüz meselelerine biraz felsefi açıdan bakmak isteyenler için Dücane gayet makul bir isim. Ama Dücane’nin cevabını vermediği soru Aristoteles günümüzde bir F1 yarışını izleseydi ne düşünürdü? Sabırla bekliyoruz.
Sevan Nisanyan. Aktüel konularla ilgili yorumları dinlenebilir bir dilbilimci. Sevan Bey’in ciddi bir dünya görgüsü var. Bazen zıvanadan çıkıyor olsa da dinlemeye değer bir konuşmacı.
Fatih Altaylı. Türk televizyonlarında programlarına seçtiği konularla, davet ettiği konuklarla en izlenebilir olandır. Ama tarih konusunda Celal Şengör’e söz hakkı tanıması, İlber Ortaylı’nın bohçacı Çingene kadın ağızlı yorumları yaptığı işin ciddiyetini berhava etmiş gibi. Gerçi Fatih Altaylı o imaj kaybını tek programla düzeltecek güce sahip ama Celal Şengör’ün Ebu Laklakan tavrı izleyicileri bıktırdı sanki.
Maalesef Milli Görüş camiasında siyasî analizleri okumaya değer, okuru düşünmeye kışkırtacak yazar, yorumlarıyla gündemi tartabilecek sözü merak edilen yazar ya da yorumcu mevcut değil. İşin bu kısmı farklı bir kategoridir, ciddi bir ihtisas ve tecrübe gerektirir. Biat ehli, kutsalı peşin camialardan çıkmaz bu türden şeyler.
Mısır’ın herhangi bir Firavun’u, Mezopotamya’nın Nemrud’u, Kenan’ın Haman’ı, Roma’nın bir imparatoru ya da Asya’nın bir Kağan’ı ile aynı dönemde yaşamış olsaydınız bir ülkenin onların yönettiği gibi yönetilmesi gerektiği konusunda ikna olurdunuz. Hatta onlarla konuşma fırsatı bulsaydınız sizi iktidarlarının meşruiyeti hususunda ikna ederlerdi. Zira mükemmel devlet organizasyonları, disiplinli ordular, zirai üretim, zenginlik, saraylar, düzenlenmiş yollar vs. kusursuz bir sisteme şahit olurdunuz. Aklınızda en küçük bir soru işareti kalmazdı. Bu tanrı çıldırmış olmalı! İşlerini bu denli kusursuz yapan Firavun’dan, Nemrut’tan, Haman’dan, sultanlardan, kağanlardan, imparatorlardan, Kayzerlerden ne istiyor? Bunca şeyi yapan bu yöneticiler neyi eksik yapıyorlar ki? Evet, esas soru tam da bu; tanrı ne istiyor? Bütün o şeyleri sadece kendisi adına, kendisinin koyduğu kurallar içinde, insanın doğasını ihlal etmeden, kalkınmanın yükünü zayıfların, güçsüzlerin, savunmasızların sırtına yıkmadan, tek otoritenin ve kanun koyucunun kendisi olduğunu kabul ederek, insanın ve diğer mahlukatın hukukunu ihlal etmeden ve en önemlisi bütün o şeyleri yapıp edenlerin kendisini bir halt zannetmeden yapmasını emrediyor. (Felsefi olarak bir tür komünizm aslında bu.) İşte bu düzene -bazı dangalakların İslam Sümerlerden uyarlandı, saçmalıklarına rağmen- “Selam!” (İslam) diyoruz biz. Bazı Firavuncukların anlayamadığı şeyin özeti tam olarak budur. İstersen yıldızlardaki elmasları kırpıp başımızdan aşağı dök; Allah indinde bir b.k böceği kadar bile bir değeriniz yok. Anladınız mı?
Her şey Chuck Palahniuk’in Ölüm Pornosu romanındaki gibi. İçinde yaşadığımız modern hayatta her olup biten internet mecrasında ortaya saçılıyor. Görüntü ve yazıyla kitlelerin zihnine boca ediliyor. Politikacılar sözleri ve icraatlarıyla toplumları sürekli politize ediyorlar. Onların her sözü, toplumları yönetmekle ilgili her politik tercihi günümüz medya ağında dipsiz bir anlam bulamacına dönüşüyor. Bütün algılar parçalanıyor ve beraberinde ölçekli bir dekadans yaşanıyor. Ve bu durum her gün bir daha bir daha yineleniyor. Olup bitenlere dair sarf edilen her söz, yapılan her yorum, analiz o şeyin üzerini kaplayan kalın bir örtüye dönüşüyor. Onun için aktüel politikadaki gelişmeler karşısında biraz susmak, gündeme mesafe koymak, biraz nefeslenip olayları uzaktan izlemek çok daha anlamlı gibi duruyor. Çünkü hemen her gün aynı kısır döngüde tekrarlanan o şeyi asıl gölgeleyen o şey hakkında sarfedilen sözlerin kendisi aslında. Kısaca günümüzdeki medya Platon’un Mağara metaforundan farksız. İnsanın sonsuz aptallığını yorumlamaya çalışmak insana hiçbir şey öğretmiyor. Hatırlayın, Buda’nın hayatın bütün sırrını anlaması için bir gün sarayından dışarı çıkıp sadece bir dilenciyi, yaşlı bir Hintliyi ve de yolda uzanmış bir hastayı görmesi yeterli olmuştu.
İki hafta önce yazmıştım. Yayınlamaya gerek yok, diye düşünmüştüm. Dün faaliyetten dönünce Serhat “Abi tiyatroyu izledin mi?” diye sordu. Önce anlamadım, “dağdaydım ne tiyatrosu?” Sonra yayınlamadığım aforizma geldi aklıma.
“Ve şimdi spor. Spor deyince de futbol tabii ki. Ama çok şükür içimizdeki futbol tutkusu bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bitti. Bitmesinin nedeni de Fenerbahçe ve Galatasaray kulüplerinin kepazelikte sidik yarıştırıyor olmaları. Mert Hakan’ın futbol provakatörlüğü, Mertens’in ardı arkası gelmeyen sahtekârlığı, hakemlerin her maçtaki 3-4 fahiş hata rezervini İstanbul takımları lehinde kullanma aymazlığı yüzünden Türk futboluna olan ilgi buhar oldu. Bence Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimlerinin futboldaki yüzsüzlüğünü dünyaya ifşa etmek için bütün Anadolu kulüpleri ligi boykot etmelidirler. En azından bu iki takımla yapılacak müsabakalara çıkmayı reddetmeliler. Onlar aralarında oynasınlar ve şampiyonu tayin etsinler. Anadolu takımları da profesyonel futbola akıttığı yüksek meblağları şehirlerin sinema, tiyatro, edebiyat vs. sanat ve kültür alanlarında harcasınlar. Futbola akıttıkları o beyhude paralarla birkaç yıl içinde kültürel anlamda şehirlerini ihya ederler.”
Azılı Siyonistler ve onların bölgedeki işbirlikçileri elbirliğiyle önce Filistin’i taş devrine çevirdiler. Aynı anda Lübnan Hizbullah’ına büyük bir darbe vurdular. Sonra Türkiye’nin de yardımıyla Suriye’de Beşar Esad’ı devirip yerine Muhammed Eş-Şara adlı geçmişi meçhul eski bir militanı getirdiler. İran’ı bir şekilde İsrail’e askeri tehdit olmaktan çıkardılar. Hal böyle olunca Arzı Mevud’un önündeki bütün bariyerler ortadan kalkmış oldu. Ama bütün bu gelişmelerden sonra dünya kamuoyunda şu durum çok fazla dikkat çekiyor. Bir tarafta Amerika ve Avrupa ile her konuda anlaşan Arap liderleri diğer tarafta kendi şerefleri için Siyonizm’e karşı direnen bir avuç Filistinli Müslüman. Yani bölgedeki petro-dolar Arapların içinde yüzdüğü zenginlik ile Filistinlilerin II. Dünya Savaşı sonrasındaki harap Berlin görüntüleri dünyanın gözüne batıyor. Bu enformasyon çağında dünya halkları bu derin çelişkiyi görüyor ve üzerinde düşünüyor. Yani şöyle düşünüyor olmalılar; Siyonizm’in tezgâhında kullanışlı bir aparat olamayacaksam benim de sonum Filistinlilerin sahipsizliğinden pek farklı olmayacak.
Bu açıdan bakıldığında Filistin askeri ya da politik bir mesele değil, modern dünyanın bir ilahiyat meselesidir. Filistin’i dünyadan izole edip ablukaya aldılar, aylarca aç, susuz, ilaçsız bıraktılar. Aylarca en modern silahlarla Gazze’ye saldırdılar, evleri, hastaneleri, okulları bombaladılar. Buldozerlerle bütün altyapısını yıktılar. Kadın, yaşlı, çocuk demeden öldürdüler, yaraladılar, esir alıp hapsettiler ama yine de Filistinlilere diz çöktüremediler. Filistinliler dünyadaki mazlum halkların hayran olduğu o duruşu hiç bozmadılar. Esir aldıkları İsrailli askerlere insanca davrandılar. Siyonistlerin ve onların arkasındaki küresel politik elitin maskesi altındaki modern barbarlığı faş ettiler. Siyonistler şimdi de Amerika’yla Filistin’e gözdağı verme pespayeliğindeler. Bu ilahiyat mevzuunda Allah Siyonistlerin karşısına hiçbir zaman büyük ordular çıkarmayacaktır. Onları Filistinlilerin arsız bir köpeğe fırlattığı taşlarla helak edecektir. Bu kutlu insanlık duruşundan hiçbir Arap şeyhinin, namlı dünya liderlerinin bir nasibi olmayacaktır. Bizimkilerin umreleri de ilahi borsada Magirus otobüslerin tavafı mesabesinde değer bulacaktır.
Rahmetli babaannem derin bir mesele olduğunda “Helbet!” derdi. Sadece “Helbet!” Ama ben o “Elbet!” sözünden babaannemin o meseleyle ilgili efkârının devam ettiğini anlardım. Yani o “Helbet!” kelimesi ile az önceki meselenin bitmediğini, elan yoruma açık olduğunu, olup biten şeylere karşı istihza içeren bir itirazının olduğu anlamını çıkarırdım. Eski insanlarda durum öyleydi. Gelelim bugüne.
Irak çöllerinde kanı dökülen 1 milyon Iraklı Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Afganistan’da öldürülen 100 binlerce Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Suriye’de öldürülen 600 bin insanın bir sahip çıkanı, bir Allah’ı vardır, helbet!
Biz Müslüman insanlarız, Tanrı’nın yeryüzündeki vicdanını temsil ediyoruz, Ukraynalılardan Ruslardan bize ne diyemeyiz. Ukrayna steplerinde savaşa sürülüp öldürülen Ukraynalıların da Rusların da bir ilahı vardır, helbet!
Akdeniz’de boğulan Suriyelilerin de Afrikalıların da bir Rabbi vardır, helbet!
Azgın Siyonistlerin Gazze’de öldürdüğü binlerce Filistinli çocuğun, masum insanın bir Allah’ı bir hesap görecek olanı vardır, helbet!
Bütün bu suçlardan beraat etmeniz dileğiyle, geceniz mübarek olsun.
İtiraf etmem gerekir ki; böyle bir hayatı hiç tahmin edememiştim. Hele de kalemimin başıma bu denli dert olacağını. Yazdığım her aforizmanın kriminal bir mikrop gibi hukuk laboratuvarlarında mikroskop altında inceleneceğini, her kelimemin tüplere doldurulup türlü kimyasallarla reaksiyona tabi tutulup parlak ampuller ışında inceleneceğini. Akabinde ortaya çıkan sonuçların beyaz önlüklülerce dikkatle not alınıp "canavarca hislerle aforizma yazmak suçunun sabit görüldüğü" bahisle akla zarar cezalar alacağımı. Ah dünya, senden bir şikâyetim yok elbette. İçtiğim suyundan, yediğim ekmeğinden, soluduğun oksijeninden fevkalade bahtiyarım. Nemrutlarına, Firavunlarına ettiğim sözlerimden de öyle. İsmi yitik bir Sümer kralı kadar gururlu, kötü dönemlerde imanında sebat eden bir muvahhit kadar umutluyum. Bu zamanda sıradan bir Müslüman olmak akıl ve ruh sağlığımı korumaktan başka hiçbir iddiam olmadı.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder