Kızılderili kabilelerinden Karaayak ve Saliş kabileleri günümüzden 170 yıl önce Amerika kıtasında savaş halindeydi. Durumdan da anlaşılacağı gibi iki kabilenin arasından Uzun Bacaklı geçmişti. Sonra İngilizler silah üstünlüğüyle Kızılderilileri yenip topraklarını ellerinden aldılar ve onları rezervasyonlarda yaşamaya mecbur ettiler. Aradan yaklaşık iki asır geçmesine rağmen Karaayak ve Saliş kabilesi mensupları iki kabile arasındaki savaşı unutmadı. Bundan takriben 10 yıl kadar önce Karaayak kabilesi mensubu Bay Whitford ve yakın bir arkadaşı Kootenai rezervasyonunda Saliş kabilesinin verdiği bir Kızılderili partisine katıldı. Bay Whitford o partide “Hani Karaayak kabilesi mensupları nerede, onları göremiyorum.” (Alt anlam olarak Karaayak kabilseinin tüm üyelerini öldürdünüz) diye gereksiz bir espri yaptı. Bu söz Saliş kabilesi üyeleri ile Bay Whitford arasında ciddi bir gerilime neden oldu. Saliş kabilesinin alkollü üyeleri Bay Whitford’u dövmeye kalkışınca o da bıçağını çekip kendini savuma ihtiyacı hissetti; partinin verildiği çadırdan dışarı çıktı ve yakınlarda park ettiği otomobiline doğru yürüdü. Tam otomobiline binmek üzereyken Saliş kabilesinden bir erkek Bay Whitford’a arkadan hamle yaptı. Bay Whitford bıçağını çekti ve tek hamleyle Saliş kabilesi üyesini göğsünden bıçakladı. Ağır yaralanan Saliş kabilesi üyesi feci şekilde can verdi. Birkaç saat sonra Montaya polisi, Bay Whitford ve arkadaşını yakınlarda kaldığı bir motelde cinayet suçundan yakaladı. Montaya mahkemesi Bay Whitford’a taammüden adam öldürme suçundan ilk 25 yıl temyiz hakkı olmaksızın 100 yıl hapis verdi. Bay Whitford'un mahkemedeki karşı argümanı hiçbir şeye yaramadı. Sonuç; insan sahip olduğu tarihle, içinde yaşadığı evrenle yekûn bir varlıktır.
Yaşlı bir Çinliyi hızlı bir trene bindirmişler. Ve demişler ki; “Bak gençliğinde 2 günde gittiğin yolu artık 2 saatte gideceksin.” O da cevap vermiş; “Peki, kalan 46 saatte ne yapacağım.”
Şimdi Sercan da bana diyor ki; “Hükümet İHA yapıyor, otoyol yapıyor, havaalanları yapıyor, tünel yapıyor, TOGG yapıyor, onu yapıyor bunu yapıyor.” Ben de ona diyorum ki; “Bana ne bütün bu işlerden beni ne ilgilendiriyor? Ben ömrümün kalan kısmında ne yapacağım?”
“11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler vurulduğunda Wisconsin’de su sayacı okuyucusuydum. Saldırıdan sonra Wisconsin’deki su sayacı okuyucuları olarak toplandık. Durumu enine boyuna değerlendirip şöyle bir karar aldık. Taliban’ın bir sonraki hedefi Amerika’daki su şebekelerine zehir katmak ve Wisconsin halkını zehirlemek olabilir! Böylece her birimizi bir su deposuna nöbetçi olarak gönderdiler. Elimizde fenerlerle aylarca Usame Bin Ladin’in su deposuna geleceği günü bekledik. Ama Usame Bin Ladin’in daha önemli işleri olduğundan bir türlü gelmek bilmedi.” Nate Bargatze
Nihayet Donald Trump tekrar Amerika’nın başkanlık koltuğuna oturdu. Yiğidim benim, ne badirelerden geçtiydi. Aslında Trump önceki seçimi kaybetmemişti, Amerikan derin devleti Joe Biden’a hileyle kazandırmıştı. Onun arkasında farmakoloji endüstrisi vardı. Sonrasında ilaç satmak uğruna pandemi ile dünyaya kan kusturdular. Hatırlarsanız Trump Beyaz Saray’dan ayrılırken başkanlık ofisini Viking kılıklı barbarlar basmıştı. O tuhaf kılıklı adamların verdiği mesaj küreselcilerin oyunlarına karşı bir alarmdı. Ama kimse fark etmedi. Küreselciler Trump’ı mahkemelerde süründürdü. Bir ara tutuklanması bile gündeme geldi. Hatta ciddi bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Trump başkanlık için kelleyi koltuğunun altına alıp Amerika siyasetinde giderek Kennedyleşti.
Başkanlık devir teslim töreni o kadar yavaştı ki, Amerikalı politikacılar sanki Hz. İsa'nın dünyaya inişini bekliyorlardı. Muhtemelen Çinliler bu duruma kıs kıs gülüyorlardır.
Amerikan senatosu bizim Kart Horozlar Kulübü'nden farksız. Bill Clinton, Barack Obama, George W. Bush mumyalanmış ölüler gibi. Bütün Yahudiler, Farmasonlar, küresel dangalaklar da orada.
Senatoda Panço şapkalı Meksika başkanını arıyor gözlerim ama yok. En azından tecavüzcü Bill Cosby olsaydı orada.
İlk izlenimim, Trump başkanlık koltuğunda şov yapacak ama asıl işleri yardımcısı JD Vance götürecek gibi. Amerika’nın politikasını anlamak için ona ve ofislere odaklanmak lazım.
Papaz, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında fark gözetmeden tüm senatoyu kutsadı. “God bless America!” Düşünsenize bizim mecliste tütsü yakıyorlar, dua ediyorlar, kandil simidi ve mevlit şekeri dağıtıyorlar.
Amerika’yı kuran kişi Abraham Lincoln'a vurgu yapıyor. Malum Amerika’yı bir Osmanlı Yahudi'si kurmuştu.
Papaz vaazını bitirene kadar senatodaki Kart Horozların boynu bükük. Ama dua bitince dünyanın anasını belleyecekler gibi ciddiler.
Donald Trump'ın eşi Melania bir siyahi asker eşliğinde kontes gibi geldi senatodaki yemin törenine. Ha maskaralık!
Elon Musk hangi sıfatla Amerikan kongresine girdi o meçhul. O da Trump’la başkan olmuş gibi.
Yemin metninde Amerika anayasasını dâhili ve harici düşmanlara karşı koruyacağıma, diyor. Anayasa Mahkemesi kararlarını takmayacağıma, ülkeyi Carleone mafyasına teslim edeceğime, demiyor.
Beyaz Saray’ın bahçesinde top atışları başladı.
Tabi Trump’ın ilk mesajları önemliydi. Ukrayna savaşı bitecek diyor. Ortadoğu’da kaos bitecek, diyor. III. Dünya Savaşı’nın çıkmasına mani olacağım, diyor.
JF Kennedy ve Martin Luther King suikastının belgelerini açıklayacağım, diyor. 11 Eylül saldırısının resmi soruşturma sonucunu da açıkla yiğidim. Kısaca Amerika yarım asırdır sırtında taşıdığı İsrail’den yoruldu. Trump onu Amerikan’ın sırtından atmak istiyor artık. Ama Amerika’daki güçlü Yahudi lobisi buna kolayından müsaade etmeyecek.
Tuhaf ama küresel ölçekte nispeten daha sakin bir dönem olacak gibi. Kırılma Amerika’nın sosyolojisinde yaşanacak. İktidarın içindeki Junior Kennedy’nin başını çektiği hukuk grubuyla Yahudi sermayesinin istila ettiği medya, teknoloji, sinema, silah endüstrisi, farmakoloji ve politika arasında olacak gibi görünüyor. Çin bu denklemde vezire çıkar.
Batı toplumlarında, sistemler, kurumlar ya da kişiler toplumsal hukuku ihlal ettiğinde, insan onuru çiğnendiğinde insanın buna genelde cevabı (tanrıyı, ahlakı, kanunu, iktidarı umursamadan) en büyük yumurtayı çekinmeden kırmak şeklinde oluyor. Bu aşamada insanı ne tanrı, ne din, ne kanun durdurabiliyor. Bu yumurtayı kırmak da genelde sistem içindeki en kritik kişiyi ex ederek sisteme ciddi bir soru yöneltmek şeklinde oluyor. Yani tanrının kendisi de devlet denilen organizasyon da kanunların arkasında iş çevirenlerin hiçbiri kutsal değildir; yönettikleri insan kadar fanidirler. Tek kutsal insanın onurudur; tek dokunulmaz sistemin dışında kalan insanın kendisidir. Bizim gibi Doğu toplumlarında ise tek dokunulmaz devlettir, iktidarlardır, devletten rol çalan sözde seçilmiş kişilerdir. Ne dediğimiz anlamanız için Luigi Mangione davasına bakmanız yeterlidir. Ya da Wikileaks belgelerini dünyanın vicdanına servis eden Julian Assange davasına. Sonuçta kanunların arkasına saklanmış Hitit Çingeneliği modern bir toplumun meselelerini çözemez. Aynı meseleler tekrarlanıp durur.
Dünyanın hali pür melalini görüyorsunuz. Hemen her coğrafyada delilik kol geziyor. Politikacılar bürokratları, teknokratları, hukukçuları, bilimadamlarını, askerleri, demagogları arkasına almış dünyayı büyük bir felaketin eşiğine doğru sürüklüyorlar. Düşünsenize dünya Donald Trump gibi bir dengesizin yeniden Amerika’nın başına geçip işleri yoluna koyması için dua ediyor. Trump’ın mimiklerine bakıyorsunuz 0-6 yaş grubu kreş çocuğu gibi. Ergen bir ülkenin şımarık çocuk ruhlu yeni başkanı.
Böylesi bir dünyanın ciddiye alınacak bir yanı yok. Bütün bunlar olurken Japon bilimadamları laboratuvarlarda dinozor DNA’ları üzerinde çalışarak yavru bir dinozor vücuda getirmeyi başarıyorlar. Bu bilimsel gelişme tüm dünyada heyecanla karşılaşıyor. Ve benzer teknikle her ulus kendi namlı politikacısının mezarına koşup laboratuvarda denemek için hummalı bir şekilde DNA kalıntıları arıyor. Amerikalılar Abraham Lincoln'un mezarını açıp onun DNA’sından yeni bir başkan üretmeye çalışıyorlar. Fransızlar ellerinde haritalarla Napolyon Bonapart’ın mezarını arıyorlar. İngilizler Kraliçe Viktoriya’nın mı, Winston Churchill’in mi yoksa henüz ölen Kraliçe II. Elizabeth’in mi DNA’sına çalışsalar kararsızlar. Ruslarda da durum biraz karışık gibi görünüyor. Vladimir Putin’den memnun olanlar bu türden bilimsel teşebbüslere karşılar. Bazı Ruslar Çar II. Petro’nun DNA’sının çoğaltılmasının savunuyorlar. Azınlıktaki komünistler ise Lenin ile Stalin arasında bölünmüş durumdalar. Çinlilerin laboratuvarlarında Mao Zedung’un DNA’sından yeni bir insan oluşturulmaya çalışılıyor. Japonlar ise imparator Meiji'nin DNA’larını sabırla testlere tabi tutuyorlar. Almanlar Adolf Hitler’de DNA temin edemediğinden Otto Von Bismark’ın DNA’ları üzerinde çalışıyorlar. Türklerde ise durum epeyce karışık. Kemalist bilimadamları Anıtkabir’den aldıkları DNA numunelerini laboratuvarda bir dizi deneye tabi tutup çoğaltmaya çalışıyorlar. Eh haliyle ürettikleri DNA örneğinin sarı saçlı, mavi gözlü olmasını, iyi zeybek oynamasını, tekrar Samsun’a çıkıp ülkeyi Amerikan şirketlerinden kurtarmasını arzu ediyorlar. Muhafazakârlar ise besmele ile Fatih Sultan Mehmet’in kabri şerifini kurcalayıp duruyorlar. Onlar bilimden çok keramete inandıklarından DNA çalışması yapmak yerine sultanın keramet gösterip dirilmesini bekliyorlar. Afrikalılar tek kurtarıcı olarak Nelson Mandela'nın, Hintliler ise Mahatma Gandhi’nin DNA numuneleri üzerinden şansını deniyorlar. Yani bütün bu DNA’lardan yeni liderler üretme deneyleri başarılı olursa dünya nasıl bir yer olacak hep birlikte göreceğiz.
Bu espriden de anlaşılacağı gibi insanlık tarihinin akışı öyle zannedildiği gibi kolayından değişmez. Köklü bir felsefe değişikliği, bir peygamberin zuhuru, yerlilerin at üstündeki Kolomb’u tanrı zannetmesi, James Watt’ın buharlı makineyi geliştirmesi gibi ölçekli şeyler olmaksızın sadece toplumlardaki liderlerin, politikacıların değişiyor oluşu gerçekte hiçbir şeyi değiştirmez.
Önce gişedeki üniformalı görevliden bir bilet satın alıyorsunuz. Sonra filmin başlamasına ne kadar zaman var, diye telefonunuzun düğmesine dokunup saati öğreniyorsunuz. Sinemanın önündeki reklam panolarına bakıp yakında gösterime girecek filmlerden izlemeye değer bir film olup olmadığını kontrol ediyorsunuz. Filmin başlamasına daha var. İçerideki büfeden bir kahve alıyorsunuz. Bu süre içinde zihninizi meşgul etmek için bir şeyler arıyorsunuz. Ve yine telefondaki o saçma sapan videolara dönüyorsunuz. Derken salonun kalabalıklaştığını fark ediyorsunuz ve ağır adımlarla loş ışıklı salona girip koltuğunuza oturuyorsunuz. Biraz sonra ışıklar sönüyor. Beş dakikalık reklam faslı başlıyor. Az önce içtiğiniz kahvenin tadına inat bitki çayı reklamı var!
Ve film başlıyor. Önce filmin evrenindeki objelerin giderek donuklaşan görüntülerinde yönetmenin, kostümcünün, ışıkçının, yazarın, prodüksiyon şirketinin vs. isimleri düşüyor. Bu kez film gerçekten başlıyor. İnsana ait bir sırrın taşıyıcısı gibi birbirinden değişik karakterler basit olaylarla birbirine temas ediyor. Sanatta bu bir krizantem çiçeğinin rüzgârla uçuşan tüyü gibi. Filmin hangi aşamasında nereye konacağını, bütün o kurguyu ne yöne kıracağını o anda bilmiyoruz. Yani başlangıçtaki çok basit bir sebep kelebek kanadı etkisiyle koca bir hayatın akışını bambaşka bir yere taşıyacak gibi görünüyor. Zaman geçtikçe karakterlerin filmdeki varoluş nedenleri giderek derinleşiyor. Karakterler, gelişen olaylar, sarf edilen sözler, aksiyonun taştığı mekânlar bir DNA sarmalı gibi birbirine geçiyor. O sarmalın içinde insanın temasıyla sebepler çaplı olaylara dönüşüyor.
Meselâ bir tren günebakan tarlaları içinden geçerken raydan çıkıyor. Vagonlar uçuyor, insanlar ölüyor. Bir çocuğun bez bebeği dağılıyor. Yine o filmde başka bir şey oluyor. Bir maden ocağı çöküyor, işçiler enkazın altında kalıyor. Filmin fonundan hüzünlü bir duduk sesi yükseliyor. Ormanlar yanıyor filmde, karacalar, ceylanlar, tavşanlar otoyoldan hışımla kaçışıyor. Ama nedense o filmde hiçbir yangın helikopteri havalanıp yangını söndürmüyor. Filmde korkunç bir deprem oluyor. Evler yıkılıyor, insanlar enkaz altında kalıyor, acı çığlıklar atıp yardım istiyor. Tesadüf bu ya; mevsim kış. Karın geometrik yapısı bütün o çığlıkların titreşimini yutuyor. Filmdeki törensel müzik giderek yükseliyor. Sonra bir otel çıra gibi tutuşuyor. Sanki Anadolu’nun ortasına bir çoban ateşi yakılmış gibi alevler gökyüzüne yükseliyor. İnsanlar yanıp kömürleşiyor. Bu kadar aksiyon bana çok fazla geliyor. Filmdeki ana karakterlerle gelişen olaylar arasındaki bağlantı zihnimde kopuyor. Müziğin tonundan anladığıma göre filmde ciddi bir hesaplaşma yaşanacak. Ya benimsin ya toprağın, der gibi ciddi bir kopuş sahnesi olacak. Nihayet oluyor o. Nice koçyiğitler gibi vuruşup toprağa düşüyorlar. Finalde elindeki silahı indiren tek kahraman ağır ağır ufuktaki saraya doğru ilerliyor. Bir Charles Bronson filmi gibi final oluyor.
Filmin sonuna gelindiğinde ise; final sahnesinin yaşandığı yere önce obez polisler geliyor. Sonra fosforlu ışıklarıyla ambulanslar, arama kurtarma ekipleri, yangın helikopterleri, nöbetçi savcı, vali, belediye başkanı, jandarma bölge komutanı, gazeteciler, kameramanlar hepsi oradalar artık. Her şey yaşanıp bittikten sonra devlet tüm kurum ve yetkilileriyle oradadır artık. Tabi oradakiler hüzünlü bir cenaze alayındaki sarkastik bandonun müziği eşliğinde olup biteni anlamaya çalışıyorlar.
Sonra filmin cast’i kar taneleri gibi perdeye düşmeye başlıyor. İşin bu kısmı İngilizcedeki Present Perfect Tense gibi. Az önce dramatik bir film izledim ve etkisi sokaktaki aydınlığı görene kadar devam edecek.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
1 yorum:
Donald Trumb Abd 'nin Mihail Gorbaçov'u olur mu ?
Yorum Gönder