17 Ocak 2025 Cuma

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 99

Benim gibi ilk gençliği 90’lı yıllara denk gelmiş orta yaşlı insanlarda arabeskin üç gözde ismi vardı. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur. 90'lı yıllarda söyledikleri arabesk şarkılarla şu bizim bugün bile sahipsiz Anadolu öksüzlüğümüzü duygusal anlamda formüle eden sanatçılar bunlardı.
O zamanlar ülke arabeskte Müslümcüler, Orhancılar, Ferdiciler diye üçe ayrılmıştı.
Arabesk müzikte Müslüm Gürses’ten sonra varoluş sancısı en derin sanatçı Ferdi Tayfur’du. Bence.
Zamanla farkında olamadığımız şey ise bunların bizim ciddi bir parçamız olduğuydu.
Ne zaman kıyıda köşede bunların şarkıları çalsa bizi o kayıp yıllara götürürler.
Afrika'daki Zulu kadınların çocukları erdeme ahlaka çağırmak için uydurduğu o özel maniler gibiydi o arabesk şarkılar. Her dinlediğinizde bir şekilde zihninizi temizleyip sizi o yıllardaki masumiyete götürüyorlardı.
Meselâ çok ilginç bir şey; o yıllarda Bursa'da benim tanıdığım bütün ülkücülerin evlerinde Ahmet Kaya'nın o basbariton türküleri çalınırdı. Ve kimse bunu dert etmezdi. Maksat bir türkünün efkârlı nağmeleriyle benliğini arındırmaktı.
Tabi aradan çok uzun bir zaman geçti.
Arabesk müzikteki şöhretine rağmen Ferdi Tayfur’un hiç skandalı olmadı. Yine Yeşilçam’ın eski aktrislerinden Necla Nazır ile evli olmasına rağmen müziğin haricinde gündeme gelmedi. Yine Ferdi Tayfur insan olmanın zaafını hiç saklamadı. Daha doğrusu arabesk müzikte ulaştığı şöhreti istismar etmedi. Hep sade bir insan olarak kaldı. Ferdi Tayfur bu yönüyle ilginç bir kişilikti.
Meselâ Samsun’da bir dostumun evinde taş plaktan dinlediğim İtirazım Var, şarkısıyla aslında Müslüm Gürses’in benliğimde ne kadar büyük bir yer kapladığını fark etmiştim. Aynı şey Ferdi Tayfur için de geçerlidir. Aslında bu iktidar dönemindeki tavrını görene kadar ben iflah olmaz bir Orhancıydım. Şimdilerde onun şarkılarını duyunca kulaklarımı tıkıyorum. Yani Ferdi Tayfur’un da bir şarkısında dediği gibi;
"Bir gün gitsen bile hatıran yeter!" Belki sen gidiyorsun ama bizdeki sen hemen gitmiyor; o biz ölene kadar orada yaşıyor. Bazılarında ise o yaşarken bile ölebiliyor. Rahmet olsun!

Siyonistler önce Filistinli bir dede olan Halid Neblan’ın oğlunu, sonra torunu Rim’i şehit ettiler. Ardından da Halid Neblan’ı öldürdüler. Görüntülerden anladığımız kadarıyla bu, Siyonistlerin ve onların Ortadoğu’daki işbirlikçi yönetimlerinin imha ettiği Filistin’den geriye kalmış esaslı bir hikâyelerden biriydi. Bisiklete bindirdiği torunu Rim’i avutmaya, onu umutlu bir geleceğe taşımaya çalışan bir dedenin modern dünyanın gözleri önünde yok edilişinin hikâyesiydi. Ama insani açıdan trajik olan bu hikâyenin gerçek anlamda bir sahipleneni olmamasıydı. Oysa bu hikâye sanat ve estetikle yeni bir forma dönüştürülüp insanların hafızasına kazınabilecek türden derin öğelere sahipti. Bu, Boğaz Köprüsü üzerinde anlamsızca böğürürken alttan konteynır yüklü gemilerin Siyon’a akmasından çok daha elzem bir konuydu. Köprüdekiler nasıl bir medeniyetin sarmalında yaşadığımızın farkında olmayan medeni görünümlü barbarlar gibiydiler. Bu akıl fukaralarının bu ülkeyi yönetiyor olmaları insanlık adına dehşet vericidir. Zira hiçbir şehrin reklam panolarında bisikletiyle torunu Rim’i savaşın dehşetinden kaçırmaya çalışan bir dedenin ve torununun posterini göremedik. Üniversitelerin onca sanat bölümüne, iktidarın reklam ajansına, televizyon kanalına, belediyelerin billboardına rağmen Filistin konusunda bu denli dokunaklı insan hikâyesinden hafızamızda kalan hiçbir şey olmadı. Aslında Filistin’le ilgili o kadar çok konu var ki… Bombalarla yerle bir edilmiş Gazze sokaklarındaki Piyanist filmi görüntüleri. Bir bisiklete binmiş Filistinli bir dede ve torunu. Ve bunlara benzer niceleri. Filistin konusunda yaptıkları eylemden aklımızda kalan en çarpıcı görüntü şuydu. Boğaz Köprüsünde güya Filistin mitingi yapıyorlar ama alttan konteynır yüklü bir gemi geçiyor. Bu sahtekârlık tepeden alınmış görüntüyle aynı noktada çakışıyor. Bu halleriyle her şeyi yaratıp dinlenmek için göğe çekilen Yahudilerin tanrısı gibiler. Her şeye sahip olduklarından hiçbir şey yapmaları gerekmiyor. Tanrılık makamındalar, yarattılar (ğelk ettiler) ve göğe çekildiler. Filistin konusunda kimsenin bir şey yapmasına da müsaade etmiyorlar.

Siyasal İslamcı iktidarın kronik çelişkilerine dair…
Ülkeyi millet adına yönettiklerini söylüyorlar; ama gerçekte sadece küresel güçlerin hedefleri doğrultusunda idare ediyorlar.
Görünürde sadece siyasî bir iktidarlar. Ama gerçekte ülkenin yegâne sahibi onlarmış gibi davranıyorlar.
İnsana, onun sözüne ve muhaliflerin eleştirilerine tahammülleri yok ama buna rağmen demagojide üzerlerine yok.
Adalete hukuka inançları eşkıyalar gibi bölük pörçük. Söz kendilerine dokunduğunda hemen hukuku işletiyorlar; ama aynı durum başkasının başına geldiğinde hukuktan bihaber gibi davranıyorlar.
Demokrasi, halkın iradesi sözlerini dillerinden düşürmüyorlar ama gerçekte onu yarı bir diktatörlüğün tahkimi için aparat olarak kullanıyorlar.
Ahlaki açıdan bir sabiteleri yok. Bugün dost dedikleri yarın düşman, düşman olarak tanımladıkları ise dost olabiliyor.
Görünürde terörle mücadele ediyorlar. Halkın güvenliğini siyaseten bir koz olarak kullanıyorlar. Ama gerçekte korkuyu (terör) onlar yayıyorlar. Sonra terör adına savaştıklarıyla uzlaşabiliyorlar.
Hilafı hakikat sözlerle sürekli demagoji yapıyorlar. Herkesin o sözlere inanmasını bekliyorlar. O sözlerin aksi ispatlandığında ise öfkeleniyorlar. Sahip oldukları güçle o haksız durumu bastırıyorlar.
Kanunlardan, kurallardan, sayılardan, istatistiklerden, olgulardan hiç bahsetmiyorlar. Onun yerine inşallah, maşallah, biiznillah gibi dini retorikle hamaset yapıyorlar.
Halkın hizmetkârıyız, diyorlar ama saraylarında önlüklü hizmetkârlar çalıştırıyorlar.
Geçmişte devletin tek tip insan yetiştirmesinden şikâyetçilerdi. Şimdi “dindar gençlik” adı altında aynı şeyi kendileri yapıyorlar.
Geçmişte teknolojiyi insanlığın yararına işlerde kullanmak gerekir, diyorlardı. Şimdi teknolojiyi böcek gibi insan öldürmekte hiç kuşku –en azından felsefi açıdan- duymuyorlar.
Geçmişte azınlık ve mağdurdular. Ama şimdilerde çoğunluk ve azgınlar.
Her vesile ile fani olduklarını söylüyorlar. Ama gerçekte hiç ölmeyecekler ve iktidardan gitmeyeceklermiş gibiler. Ölseler bile mumyalanıp ölümsüzleşecekler gibi tuhaf bir halleri var.

Şu Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılıp meclise davet edilmesi meselesine gelirsek.
Siyasi açıdan bakıldığında makul bir gerekçesi görünmüyor. Adam siyaseten bir ölü zaten. İktidar cenahı ülke adına ondan nasıl bir çözüm reçetesi umuyor anlamak mümkün değil.
İktidar her türlü eleştiriye rağmen ülkede terörü öteleme konusunda epeyce mesafe kat etmiş. Terör örgütünü ülke sınırlarının dışına taşımayı başarmış. Ülkenin askeri teknolojisi geçmişle mukayese edilemeyecek kadar ilerlemiş.
Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da güvenliği sağlamış. Altyapı ve ekonomik sorunların hepsini halletmiş olmasa da epeyce mesafe almış. Geçmişte terör korkusundan gidilemeyen yerlere artık turistik seyahatler yapılıyor. Yani bölge birçok açıdan normalleşmiş.
Ama Kürt kökenli politikacılar sanki bölgede bu değişim dönüşüm yaşanmamış gibi ayrılıkçı ajandalarla havanda su dövüyorlar. Yani sosyo-politik gerçeklik açısından mecliste ayrılıkçı bir Kürt partisinin varlığı Türk siyaseti üzerinde bir kambur gibi duruyor. Üstelik iktidar sahip olduğu istihbarat ağıyla ve askeri güçle Suriye’de iktidarı değiştirmiş. Her şey iktidarın lehineyken Abdullah Öcalan gibi Stalinist bir militandan siyasî çözüm adına medet ummak akıl ve mantık içinde bir hamle gibi durmuyor. O zaman işin içinde başka hesaplar var demektir.
İktidar son yerel seçimlerde epeyce güç kaybetti. Bir sonraki seçimi kazanabilmek için dışarıda bıraktığı Kürtleri kendi kontrolüne alması gerekiyor. Ve bunu yeni yapılacak anayasada Kürtlere mavi boncuk vadederek yapmayı planlıyor. Bu mavi boncuğu da Kürtlere Abdullah Öcalan’ın eliyle pazarlama derdinde. Ama bu durumda ortaya şöyle bir sorun çıkıyor. Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılında Kürtlerin yaşadığı sosyo-ekonomik şartlar ile 2025’li yıllardaki Kürtlerin devletten ve iktidardan beklentileri aynı mı? Aradan geçen zaman, bölgenin her açıdan değişimi Soğuk Savaş döneminden kalma Stalinist bir kıroyu bilgeleştirdi mi geçersiz mi kıldı? En basitinden 2025’in Türkiye’sinde az çok işlerini yoluna koymuş ortalama bir Kürde Abdullah Öcalan neyi, ne kadar vadedebilir?
Herhangi bir Kürt vatandaşımız çeyrek asırda ulaştığı refah seviyesinden geri dönüp 90’lı yıllardaki ayrılıkçı ideolojik tantanalara dönmesi için gerçek bir sebep var mı? Yoksa bu Çingene düğünü niye?

Kaliforniya yangınına dair...
Los Angeles Yangın Departmanı’ndan itfaiyeci Mike bildiriyor.
“Sayın başkan, öncelikli olarak kiliseleri ve lüks villaları mı yoksa Amerika’yı küreselcilerden mi kurtaralım?”
Uydu görüntülerinden anlaşıldığına göre yangın dört farklı noktada başlamış. Komik ama Amerikalılar lüks villalarını ve son model arabalarını geride bırakıp başka bir eyalete kaçmışlar. Yangın ekibi yolları açmak için buldozerlerle son model otomobilleri kenara itmeye çalışıyormuş. Bu denli saf insanların Amerika gibi büyük bir devlette yaşıyor olmaları akıl alır gibi değil.
Kaliforniya yangını sonuçları itibarıyla Amerikan ekonomisinde yıkıcı bir etkiye sahip. Zira çoğu villa, lüks ev ve otomobil sigortalıymış. Yangının faturası Trump yönetimine çıkacak gibi.
Los Angeles Yangın Departmanı’nın yangına müdahalesi oldukça yetersiz. Şöyle düşünün. Her taraf yanıyor. Federal polis küreselcileri arıyor. “Roger alevler okyanusa ulaştı, umarım deniz tutuşmaz. Sonuç şimdilik Florida güvende.”
Bence Kaliforniya’yı Çinliler yaktı. Trump göreve başlar başlamaz Pekin’i bombalayacak. Konuyla ilgili soruşturma devam ediyor. Yangını uzaylılar çıkardıysa Amerika uzaylılara savaş ilan etmek için senatodan ve BM genel kurulundan uzaylılarla savaşma yetkisi alacak.
Amerika çok büyük bir ülke ama bir o kadar da zaafı olan bir ülke. SSCB döneminden kalma eli Kalaşnikovlu 10 azılı komünist bu ülkenin bir eyaletini rahatlıkla işgal edebilir. Komünistler obez polisleri her türlü haklar. Sorun şu ki o komünist türünden 500 tane bulmak neredeyse imkânsız.
Meselâ Kaliforniya’daki o caanım villalar bizim olsaydı; yemin billah lavazya kanunuyla kurtarırdık onları. O güzelim otomobilleri yangından kurtarmak için hepsini denize atardık. Yangın sönünce sudan çıkarıp sanayiye götürürdük. “Abi bir şeyi yok sadece bujilerine bi bak!”
Şahsen benim anlamadığım bir şey var. I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in ilkel bir savunma tekniği olarak yaktırdığı petrol kuyularını söndürmek için te Macaristan'dan dev alevleri yutup söndüren makineler getirilmişti. ABD doğal afetleri önleme konusunda bu kadar gerilerde mi? Los Angeles Yangın Departmanı’nın Osmanlı’nın tulumbacı ocağından tek farkı sahip oldukları cafcaflı alet edevatları. O alet edevatla biz değil Kaliforniya’yı cehennemi söndürürüz. Sümme haşa!

Otantik Karadeniz müziğinin – Rumca diyalektiği ile olanı – son temsilcilerinden birisiydi Achilleas Vasiliadis. Tabi onun öncesinde Trabzon kökenli meşhur Krisantos vardı. Krisantos’un gençlik dönemi kayıtları iyidir. Son dönemi berbattır. Bu isimleri kimse bilmez; merak da etmez. Ben de fantezi olsun diye yazıyorum zaten. Achilleas Vasiliadis suyun öte tarafında Karadeniz türkülerini hakkıyla söyleyebilen birkaç kişiden birisiydi. Her haliyle bir Karadeniz aşığıydı. Achilleas Vasiliadis’in Âdem Ekiz ile yaptığı eğlenceli bir parakat vardı. Alaycı bir kişilikti. O parakatta arkadaşına “Burada Tanrıyı bekliyoruz!” türünden bir işaret etmişti. Bu arada Rumların tanrıya inancı bizdeki gibi değildir. Tanrıdan bir şey isterken ona dua etmek yerine “Yapsana şunu, benim gibi insan mısın?” diye kızarlar. Achilleas Vasiliadis’in İhsan Eş ile stüdyoda yaptığı kayıtlar müzikal açıdan birer klasiktir. Kemençede ise diğer bir usta Kostas Siamidis vardı. Sözümüz Karadeniz’i “Temel, Laz, hamsi,” sığlığında algılayanlara değil tabi.
Achilleas Vasiliadis eğlenceli bir adamdı ama sağlam da içerdi. Onun için erken gitti. Cenazesi de şanına yakışır bir şekilde oldu. Cenaze kortejinin önünde kemençe çalan arkadaşları, başında öfkeyle istavroz çıkaran bir papaz ve koyu renkli giyitleriyle gözlüklü insanlar. Toprağı bol olsun.

Evet, geldi çattı Kalandar. Gerçekten çok uzun ve eğlenceli bir hikâye Kalandar gecesi kutlamaları. Bunun kalandaris kulandaris türünden türlü numaralarla kutlanması yanı var; çocuklar için bir nevi bayram türü meyveli, pastalı, harçlıklı çıngıraklı çılgınlık yanı var. Gençler için tuzlu Kalandar çöreklerinden yiyip geleceğe dair güzel rüya görme ve muradına erme yanı var. Yaşlılar için bu gecede eski günleri yad etme tarafı var.
Yani belki eski bir köy adeti gibi algılanıyor Kalandar gecesi kutlaması ama öyle değil. Bugün Avrupa ve Amerika’da kutlanan Halloween dedikleri cadılar bayramının menşei Anadolu’daki Kalandar’ın bir tür piçleşmiş varyantı aslında. Her şeyin orijinali Anadolu’da ama dinden imandan dolayı insanımız eğlenmeyi kerih görüyor. Rum adeti deyip kestirip atıyor; iyi işte Kur’an’da yeri var Rum’un! Suresi var mübarek! Yılbaşında elinde bıçakla Noel baba kovalayan ahmak mı ararsın, Mekke’nin fethini yılbaşına denk getiren işgüzar mı ararsın, manyak yığınla ülkede. Sürekli somurtan, sürekli gergin, Tanrı olamadığı için öfkeli bir insan türü. Gel de bunlara Kalandar kutlamalarını, bir gece de olsa hayata ve insana karşı hoşgörülü olmayı anlat. Çok zor azizim. Bu kadim kültürü tüm katmanları ile edebiyata kazandırmak için tam dört yılımı verdim. İki kez İstanbul’a tatile gitmeyi reddettim. Herkes bu evrenin künhüne vardığı için hiçbir şeyi okuma gereği duymuyor. Okuyup öğrenmediği için de siyaseti sosyal hayatı bu denli hoyrat.
Neyse enseyi daha fazla karartmayalım. Bu yıl Kalandar gecesi kutlamaları Trabzon’da Meydan’da yapılıyor. Üstelik belediye öncülüğünde AB’nin fonlarıyla. Halkı eğlendirmek için belediye Avrupa Birliği’nden para alıyor! Nasıl bir ülkede yaşadığımızın özeti bu işte. Ama bakıyorum son yıllarda Kalandar gecesi kutlamalarında özellikle şehirlerde ciddi bir ilgi var. Konuyla alakalı olduğum için sağdan soldan yazıyorlar bana. Baktım bir arkadaşım Kalandar gecesi için içinde muz, ceviz, fındık, fıstık, çikolata ve kurabiye olan bir paket hazırlamış çocuklara. Ve kulağım asansörün motor devrinde, diyor. Birazdan kapısı çalınmış. Kapıda bir curcunadır gidiyor. İçi boş LCW poşetleri havada sallanıyor. Görüldüğü gibi Kalandar kutlamaları zamanımızda form değiştirmiş Kerimcan! Çuvalların markaları LCW, Vakko, DeFacto, Koton! Bu kadardır, bütün o hazırlıklar çocukların gönlünü almak, onlarla beş on dakika oyalanmak ve onlara kendilerini değerli hissettirmektir. Korkmayın kimse istavroz çıkarmıyor bu gecede. Tabi eskiden bu işler çok daha hoyrat yapılıyordu. Şöyle ki dilmacı çocuk bir eve doğru geliyor. Kapıda durup elindeki çuvalı kapının koluna asıyor. Gözden kaybolup şöyle sesleniyor.
Kalandaris kulandaris
Kalandaris kulandaris
Gece geldim kapına
Selam verdim yapına
Selamımı almazsan
Kazma kürek damına!
Çocuk çuvala konulanları beğenmezse aynı mani tekrar eder ama tek bir harf farkla!

Siyasal İslamcıların bir türlü anlamak istemedikleri şeye gelirsek; deve penguenden daha mübarek bir hayvan değildir. Hurmanın ananastan daha mübarek meyve olmadığı gibi. Müslümanlık sadece komünal ya da feodal toplumda yaşayan insanlar için değildir. Aynı zamanda sanayii toplumu içindir de. Siyasal İslamcılar İslam'ın yüksek ahlakıyla sanayi toplumunu çekip çevirecek ve insanlara nefeslenecekleri bir merhamet alanı sunacaklarına, talancı çöl Bedevileri misali modern bir devletin tüm zenginliklerini ya kendileri talan ediyorlar ya da yabancı şirketlere talan ettiriyorlar.

Fransız bestekâr ve piyanist Erik Satie öldüğünde gardırobunda 100’ün üzerinde henüz etiketi kopartılmamış değişik renk ve modelde şemsiye bulunmuş. Söylenenlere göre Erik Satie Paris sokaklarında dolaşırken yağmur başladığında şemsiye ıslanmasın diye onu paltosunun içine sokarmış. Yani şemsiyeyi onu yağmurdan koruyacak bir eşya değil de sosyal turlarında ona eşlik eden bir arkadaş olarak görürmüş. En kötü ihtimalle Mösyö görüntüsünü tamamlayan birer aksesuarmış şemsiyeler. Bu da bize geçen yüzyılın başında Fransızlar ile onların kullandığı eşyalar arasındaki ilişkinin tuhaflığı hakkında bilgi veriyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: