6 Ocak 2025 Pazartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 98

Ne zaman yazdığım şeylerden dolayı başım belaya girecek olsa; mahkemeye düşüp tek başına savunma yapmak zorunda kalsam, ne zaman dostlarım bana “yazma artık, kazandığın tazminat cezalarına gidiyor, ne zaman niyetinden kuşku duymadığım bir büyüğüm bana “bu ülkeyi senin yazılarınla kurtulamaz!” denildiğinde yüreğime bir ağırlık oturur. Bakışlarım bir noktada sabitlenir, etrafımdaki nesneler bulanıklaşır. Başımın zihnimdekileri taşıyamadığını düşünürüm. O anda varlığım ikiye bölünür. İnsan olmanın asaletinden ödün vermeye yanaşmayan ruhum ve onu taşıyamayan bedenim. Ama o mahkemelerden her çıktığımda aklıma Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şu şiiri düşer.
Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.
Bu ülkenin, düşünmeyi sorgulamayı erteleyip, çağın nimetlerine üşüşerek yaşama halinin tıpkı Likyalılar gibi yıkılıp bir defne ormanı altında unutulup gitmeyeceğimizden emin olsaydım, onca şeyi yazmazdım. Mahkemelere gidip ifade vermez; hiç tanımadığım adamlara tazminat ödemezdim. Onun için bir toplum için yazarlar at sineği gibidirler. Atina’nın üzerinde sürekli vızıldarlar, Atinalıların rahat uyumalarına izin vermezler. Çünkü bir toplum için düşüncede uyumak defne ormanının altında ebediyen uyumak demektir.

Aydınlanma çağının Fransız filozofları ülkelerinin toplumsal düzenini ve monarşisini kastederek, “Ölçü güllerin belleğiyse, bir bahçıvanın öldüğü asla görülmemiştir.” diye iç geçiriyorlardı. Amin Maalouf / Uygarlıkların Batışı
Biz bu söz üzerinden kendi derdimize dönecek olursak; cumhuriyet bizde Batı medeniyetine karşı yenilmiş bir imparatorluğun tebaasını modernleştirmenin bir aparatı olarak kurulmuştu. Ancak yüzyıllık cumhuriyetin toplumsal dinamikleri birbirinden farklı bir ülkeyi değiştirip dönüştürme kabiliyeti bir yere kadardı. Cumhuriyetin bu konudaki yetersizliği kendi içinden yeni bir ideolojinin -siyasal İslamcılık- merkeze taşınıp her şeyi ele geçirmesiyle sonlandı. Kuşkusuz bunda dünyadaki konjonktürün; Sovyetler Birliği’nin dağılması, Batı medeniyetinin çeper ülkelere şirket demokrasisini dayatması gibi faktörler de etkili oldu. Siyasal İslamcılar cumhuriyet üzerinde kurdukları hakimiyeti tahkim etmek adına küreselcilerden ön alma hususunda hiçbir beis görmediler. Bu durumda da siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi hukukla idare edememe arazı baş gösterdi. Bu arazı ötelemek için iktidarlarına katı Türk milliyetçiliğini eklemlediler. Yani siyasal İslamcılar kendi eklektik - pragmatik ideolojileri ile cumhuriyeti yönetme becerisi gösteremeyince Türk milliyetçileri ile küreselcilerin halihazırda işleyen tezgâhlarına seğirttiler. Ve küreselcilerin ajandalarını eleştiriye kapatmak için de siyasette giderek devletperestleştiler.
Sonuçta konu siyasal İslamcıların cumhuriyeti ele geçirmiş, küreselcilerle iş tutmuş, katı milliyetçileri siyasî rezervine almış, hukuku yok saymak adına devletperestleşmiş iktidarıysa hiçbir kralın, imparatorun öldüğü henüz görülmemiştir!

Yazar Amin Maalouf’un dediği “Orta Doğu insanları, her şeye üzülürler ama hiçbir şeyle ilgilenmezler.” sözüne gelirsek;
Amin Maalouf’un bu sözü ilk bakışta isabetli görünüyor olsa da gerçekte zannedildiği gibi değildir. Zira Orta Doğu’da bütün iktidarlar, partiler, sivil toplum örgütleri, cemaatler, tarikatlar CIA dolayısıyla Mossad ile birlikte çalışırlar. Ülkelerin siyasasını, sosyo-kültürel, iktisadi yapılarını bu iki istihbarat örgütünün stratejilerine göre yönlendirirler. Bizdeki iktidarlar, devlet kurumları, Arap diktatörleri bunu bilirler, görürler ama hiçbir şey yapmadan sadece izlerler. İktidarlar halkların ülkelerinde olup bitenlerle ilgili hamle yapmasına müsaade etmezler. Orta Doğu’da insanlar her şeye değil, yukarıda çerçevesi çizilen siyasal gerçekliğin sadece insan hayatına temas eden kısmına üzülürler. Meselâ on yıllar boyunca bir kangrene dönüşen Filistin konusu hiçbir Arap yönetimin umurunda değildir. Orta Doğu’da halklar her şeye üzülür ama hiçbir şeyle ilgilenmez, demek siyasal açıdan ciddi bir körlüktür. Orta Doğu’daki birbirinden kötü yönetimler insanı ilgilendiren esaslı konularda hiçbir şeyle ilgilenmezler ve de halkların o meselelerle ilgilenmesine müsaade etmezler. Gerçek budur. Bu sistemlerin en demokratik olanı Türkiye’dir. Onda bile herhangi bir iktidara muhalif olmak “devlet düşmanı” olmakla eşdeğer tutulur. Doğrusu Orta Doğu’da insanlar hayatın kendilerine dokunan kısmına üzülürler ama tıpkı Filistin konusunda olduğu gibi iktidarlar o insanların hayata ve meselelere müdahil olmasına müsaade etmezler. Hamasi nutuklarla, ucuz rollerle ve de bolca yalanla o meseleleri geçiştirirler.

Amerika’nın en büyük sağlık sigorta şirketlerinden birinin CEO’su olan Brain Thomson’ın Luigi Mangione adlı sıra dışı bir karakter tarafından öldürülmüş olması birçok açıdan ilginç. Cinayet Amerika’daki kamuoyunu ikiye bölmüş durumda. Amerika’daki sağlık sisteminden mağdur olanlar bu cinayeti haklı bir teşebbüs olarak görüyorlar. Ve kurban Brain Thomson’ı Shark Thank (köpekbalığı) olarak sıfatlandırıyorlar. Gözlemciler bu sağlık istismarı cinayetini küreselcilerin sağlık sistemleri üzerinden kurduğu küresel düzenin Amerika özelindeki ciddi bir kırılması olarak değerlendiriyorlar. Cinayeti işleyen Luigi Mangione ise sahip olduğu eğitim geçmişiyle Amerikan hukuk sistemi karşısında bir tür halk kahramanı gibi duruyor şu aşamada. Diğer bir açıdan bakıldığında ise Luigi Mangione küreselcilerin Amerika dâhil tüm dünyada yaptığı kirli işleri onların yüzüne çarpan doğal bir palyaço gibi duruyor. Bu tarihi olayda Amerikan hukuk sisteminin Luigi Mangione hakkında vereceği kritik karar sağlık sistemine üşüşmüş küreselcilerin geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Bence her aşamasıyla takip etmeye değer.

Bizim Ömer Horoz sordu; İlhami Güler’in Karadeniz Dindarlığı yazısı hakkında ne düşünüyorsun, diye.
Yazıyı dikkatle okudum. Yazı Karadeniz’le ilgili bazı gerçeklere yüzeysel olarak değiniyor olsa da kişisel bir sayıltıdan öteye gitmiyor. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Karadeniz kendisine bir ömür tahammül edemeyen hiç kimseye sırlarını açmaz. Bu açıdan bakıldığımda Karadeniz İngilizlerin futbol takımlarına benzer. Karadeniz seninle oynar ama sana asla top göstermez. Yazının ne denli yüzeysel olduğuna dair birkaç örnek vermem gerekirse; Of Hıristiyanların İznik konsülüne papaz göndermiş bir yerdir. İkincisi Trabzon’da ta Roma döneminde Trabzon valisi tarafından idam ettirilen Aziz Eugenios ve müritleri, ki bunlar halis İsevidirler, kültü mevcuttur. Anadolu’da Ahi Evren olarak bilinen kültün menşeini oluştururlar. Üçüncüsü Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde Bizans İmparatorluğuna karşı en ciddi politik alternatif olma vasfı var Trabzon’un. Ve bu protest vasfın içinde (ğnisi; saf Hıristiyan) denilen özgün bir dini olgu mevcuttur. Diğer bir husus ise Atinalı Barnabas ile Sophronios’un bölgeye gelip Sümela manastırını kurmalarının bölgeye verdiği manevi iklimdir. Kafkaslarda Ortodoksluğu yayan Aziz Nikolas meselâ; Trabzonlu bir Rum papazdır.br /> İslam’ın Karadeniz’deki serüveni ise bu kültürel katmanların üzerinde şekilleniyor. Ve bu kültürel havzada iç içe geçmiş falcılık, büyücülük, muska, totem gibi bir sürü batıl inanç mevcuttur. Belki tuhaf gelecek size ama bütün bunlar 1970’lerde ilk günkü gibi yaşıyordu. Meselâ Karadeniz’de halk arasında kullanılan “Ander!” kelimesi Abhazların lanet tanrısı “Anteri!”den gelir. Meselâ Akçaabat’ın eski ismi Osmanlı’da Pulathane Rumlarda ise Platana’dır. Platanus (çınar ağacı) Paganlık döneminde tapınılan bir ağaçtır; Akçaabat’ın ismi. Sünni Müslümanlığın ise bölgeye Of üzerinden (Maraşlı Hocalar) yayıldığı söylenir. Karadeniz Anadolu’da Sünniliğin en sağlam olduğu bölgedir. Onu ticaretin bir aracına dönüştüren şey ise Cumhuriyet döneminde İslam’a ve Müslümanlara uygulanan politik desiseli baskılardır. Bu durum aynı zamanda ramazan aylarında Anadolu’ya gurbete giden, kalaycılık yanında camilerde hocalık da yapan bir tür din esnaflığını doğurdu. Bugün Türkiye’ye musallat olan siyasal İslamcılık denilen garabet o esnaf hocalığın siyasal düzlemdeki örüntüsünden ibarettir.br /> Kısaca bu işin Karadeniz’de sosyo-kültürel bir derinliği var. Öyle yüzeyden üflemekle anlaşılmaz bu meseleler. Bugünün aktüel maskaralıklarını dini terimlerle sarıp sarmalayarak bir meseleyi izah etmeye çalışmak akıl fukaralığından başka bir şey değildir. Sorulunca söylenendir.

Yeni bir siyasî çaylak olarak Mahmut Arıkan portresi.
Temel Bey’in “yorgun Selametçi” portresinden sonra gayet olumlu bir genel başkan profili çiziyor Mahmut Bey!
Temel Bey’in son dönemdeki siyasî kekemeliğinden sonra Mahmut Bey meramını anlatırken kullandığı dil akışkan, şu aşamada takılmıyor.
Siyasette kendi oyununu kuran, iktidarın sığ söyleminin peşine takılıp ülkenin gerçek gündemini ıskalamayan bir siyaset anlayışına sahip görünüyor.
Temel Bey’in her bahsederken gerildiği netameli ülke meseleleri hakkında konuşurken bile pozitif tavrını koruyup muhatabına güven verebiliyor.
Yüz hatlarında Türk siyasetindeki kayıp merkez sağ seçmenini avlayabilecek bir yumuşaklık var! Ama unutma; sen bir Milli Görüşçüsün!
Milli Görüşün klasik politikacılarının –Numan hariç- sözde ve tavırdaki o keskinliği yok Mahmut Arıkan’da. Politik gen olarak Erbakan'ın mülayimliğine daha yakın duruyor sanki.
Siyasette yeni arayışlara açık olması, siyaseti partilerin dar kliğini aşacak bir şekilde tasavvur ediyor oluşu Türk siyaseti ve kendisi açısından olumlu bir gelişme.
Liderlere has o doğal analitik çözümleme yeteneği henüz çaylaklık aşamasında. Zamanla olgunlaşacaktır.
Temel Bey’de olamayan tiyatral yetenek Mahmut Bey’de var; ama sanki o tiyatral yeteneği siyasette kullanma becerisine utangaçlığı mani oluyor gibi gözlemledim.
Mahmut Arıkan için yukarıda “siyasî çaylak” dedim. Çünkü ulusal siyasette her konu aynı değerde ve psikolojide değerlendirilmez. Ses tonu, mimikler konuların ehemmiyetine göre değişir. Savaşlar, isyanlar, hukuksuzluklar söz konusu olduğunda sarf edilen kelimeler sertleşir, daha agresif tavır alınır. Ulusal siyasette hikâyeye yer yoktur, tempolu hikâyeye yer vardır.
İsrail’e petrol sevkiyatı ile ilgili protesto ve tutuklamalar bahsinde hukuksuzluktan bahsedilirken yüz hatları gerilir, kelimeler sertleşir. Ciddi bir siyasetçi o hukuksuzluğa hakim edasıyla bir hüküm verir. Zeki Müren edasıyla şarkı söylenmez. Neyse çaylaklıkta olur böyle şeyler.
Makamı, mevkii, tecrübesi, gücü ne olursa olsun; size saygısı olmayan bir politikacıya sizin de saygı duymama hakkınız vardır. İslam insanı eşrefi mahlûk sayar. Anayasa da herkes kanunlar önünde eşittir, der. Kendilerine uluhiyet hasredenlere saygı duymanız gerekmez.
Kısacası Saadet Partisi’nin çiçeği burnundaki başkanı daha işin çok başında. Ciddi potansiyeli olan “acemi çaylak!” gibi. Zamanla cesareti, tecrübesi bilenecektir.
Yani kongrede bir karşıtlığımız yoktu Mahmut Bey'e. Sadece o anda farklı düşünüyorduk. Bu farklılık bizi daha da azizleştirdi, diye düşünüyorum.

Hani şu sosyal medyada Mustafa İslamoğlu gibi allameler İsveç, Norveç, Danimarka gibi İskandinav ülkelerini hukuk, adalet, eşitlik vs. gibi uyduruk endekslerle örnek veriyorlar ya ben gülme krizine giriyorum. Bu adamların cehaletlerinin bir dibi bucağı yok. Neyi neyle mukayese ettiklerinin farkında değiller. Tarihte ilk medeniyetlerin filizlendiği, insanın varoluş sancısının ilk tepkidiği Ortadoğu’yu insanlığın baş belası olarak görme hastalıkları bunların zihnine kazınmış demek ki. Okudukları düşüncesizce söyledikleri şeylerin künhünden bihaberler. Sümerler, Akadlar, Mısır medeniyeti, Persler, Fenikeliler, Anadolu medeniyetleri, Doğu Roma vs. hepsi Ortadoğu’da teşekkül etmiş. Bütün tek tanrılı dinlerin insanlığa indiği yer Ortadoğu. Bütün o alt medeniyetlerin ve dinler tarihinin korları modern Batı medeniyetinin siyasî ve askeri kuşatmasına rağmen hâlâ Ortadoğu coğrafyasında tepkiyor. Bu denli karmaşık sosyokültürel yapıdaki bir coğrafyada insanların eşitsizliği diğer coğrafyalara göre daha derin ve köklü olacak. Yani siz bir İsveçliyi ya da Norveçliyi Ortadoğu’daki bir petrol kuyusunun başına koydunuz da çok mu adil davrandı? Ya da bir Türk'ü ya da Arab'ı bir İskandinav ülkesinde vali yaptınız da adaletsiz mi davrandı? Her ülkenin tarihi, dini, coğrafi şartları o ülkede yaşayan insanlara nasıl düşüneceklerini, nasıl davranacaklarını belirler. Ve çoğu kez insan bu gerçekten kaçamaz. Bu açıdan bakıldığında bu allamelerin mukayese ettikleri şeyler sosyo-kültürel bagajları itibarıyla akıl ve izandan uzak şeylerdir. Kısacası Tanrı tam tepenizde, tarih ayağınızın altında ve sürekli kayıyor. Ve bu allameler de size neden İskandinavlar kadar dürüst değilsiniz, diyorlar.

Bu Dücane koca ülkede Celal Şengör’den başka konuşacak bir adam bulamadı mı? Mahallenin lobut çocuğunu dövmek gibi bir şey bu ve bana göre hiç de etik değil. Etika! Felsefe ile ciddi bir şekilde ilgilenen bir insan Celal Şengör gibi kendince her şeyi bilen bir bilimperestle hangi konuda neyi konuşabilir ki? Dücane bu tercihiyle felsefede ağır sıkletten lobut sıklete düşmüşe benziyor. Demek ki Dücane’nin entelektüel kibri sadece twitter’da beni engellemeye yarıyor. Bilimsel bir lobuta mesafe koymaya yaramıyor.
Tarihte her filozof, düşünür, entelektüel kendi çağının anlam bunalımına ilişkin olarak bir şeyler söylemiş yazmıştır. Klasik felsefeden modern felsefeye kadar bu durum böyledir.
Sokrates, Aristoteles, Eflatun, JJ Rousseau, İbni Haldun, Descartes, Hegel, Nietzsche, Heidegger ve diğerleri hayata ve insana dair epeyce bir şeyler söylemişlerdir.
Benim sualini merak ettiğim asıl soru şudur; Aristoteles ya da diğer klasik felsefeciler II. Dünya Savaşı'ndaki Kursk tank savaşını ya da 1998'deki Belçika F1 yarışındaki kazayı görmüş olsalardı ne derlerdi? Yani içinde yaşadığımız modern dünya onların gözünde nasıl bir anlam bulurdu? Bütün bu olup biten şeyler hakkında ne söylerlerdi? Diğer afili sözleri kitaplarda yazıyor zaten, merak eden açıp okur.
Klasik felsefenin kavramlarıyla bugünü yeniden yorumlayabiliyor musun? Esas mesele odur; gerisi lafı güzaftır.

Bizim Serhat’tan nakille;
Shakespeare'a sormuşlar. “Sen hiç Kıbrıs'a gitmeden Othello'yu, hiç insan öldürmediğin halde bir katili, Yahudi olmadığın halde Venedik Taciri'ni nasıl yazabiliyorsun?”
Bu suale cevaben şöyle diyor Shakespeare; “ İçime bakıyorum, çünkü içimde hepsi var.”
Sanırım bu durum bizde Yunus Emre’nin “Beni bende demen, ben de değilim. Bir ben vardır bende, benden içeru.” sözüne tekabül ediyor. Yani insan her haliyle İmamı Rabbani’nin ulaştığı uluhiyet derecesi ile Ebu Cehil’in düştüğü küfür derekesi arasında seyreden bir varlıktır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: