Suriye konusuna tekrar geri dönecek olursak.
Devletlerin uzun vadeli stratejilerine bakıp aktüel politika hakkında ahkâm kesmek en kolayı. Bir de o diktatörlüklerin altında hapishanelerde aklını yitiren sıradan insanların tarifsiz acıları var. İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir. Yeri ve zamanı geldiğinde sizin ondan zorla aldığınız şeyi geri alır.
Suriye örneğinde şöyle şu çok net görülüyor. Doğu Hıristiyanlarının İslam’dan ve Müslüman’dan ölesiye nefreti. Hâlâ Ortadoğu’yu talan eden ilk Haçlılar gibi kin ve nefretle dolular. Beşar Esad ile poz veren bütün o siyah cübbeli papazların ona öğreteceği en küçük bir ahlaki kaide yoktu. Ve Suriyelilerin yıllardır bize anlatamadığı şey tam olarak buydu.
Bilemiyorum. Beşar Esad’ın Suriye’de yaptığı akıllara ziyan insan hakları ihlalleri konusunda uluslararası mahkemelerde bir dava açıldı mı? Bu işin öncülüğünü yapacak ülke yine Türkiye’dir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netenyahu hakkında verdiği yakalama kararı türünden bir yakalama kararı da Beşar Esad ve suç ortakları hakkında çıkarılmalı. Onu bunu bilmem ama Suriye’de ve Türkiye’de sebep olduğu şeylerin sonucu olarak Beşar Esad’ı bu gezegende koruyabilecek bir güç olmamalı. Buuum! Alo merkez, ee görev tamam.
Suriye için şimdi asıp kesme zamanı değil. Suriyelilerin bir an önce hayatı normale çevirmeleri gerekiyor. Elbette acısı olanlar acısını yaşayacak ama bir an önce ülkede geçici bir hükümet kurulmalı. Zira ülkede kaosun devam etmesi demek Siyonist İsrail’in Suriye’yi adım adım işgal etmesi demektir.
Colani sadece devrimin sembol bir ismi olarak bir kenarda kalır. En iyi ihtimalle Şam’ın emniyet müdürü olur. Şu aşamada Suriye’nin politikacıdan çok bütününü kucaklayacak teknokrat profilli kişilerden oluşan bir hükümetin teşekkülüne ihtiyacı var. Ve bunların Suriyeli olması da gerekmiyor. Türk siyasetinde bakanlık yapmış tecrübeli eski politikacılar var. Meselâ başbakan olarak İskoçya’nın eski başbakanı Hamza Yusuf var; Filistin asıllı, yüz hatları da yumuşak. Profil olarak da uyuyor. Esmer tenli, yapıcı tavırlı ve zeki bir politikacı. O zaten vitrin olarak kullanılacak. Arkadan işleri teknokratlar yürütecek. Polonya, Macar, Ukrayna, Rus Yahudi’si İsrail’de bakanlık yapıyor da Suriyeli olmayan bir politikacı Suriye’de neden bakanlık yapmasın.
İlki I. Dünya Savaşı sonrasında sınırların cetvelle çizildiği sosyo-kültürel gerçeklikten kopuk kolonyal hesaplı bir durum var. İkincisi ise II. Dünya Savaşı sonrasında ülkelerin siyasi nüfuz alanı olarak Liberal Batı ile Komünist Demirperde arasında paylaşılması gerçeği var. Üçüncüsü ise 90’larda Sovyetler Birliğinin tasfiyesi ile dünyanın turbo kapitalizm merkezli küresel bir düzene uydurulmaya çalışıldığı gerçeği var. Ve bu büyük denklemde Suriye’deki Baas rejiminde mahkûm edilmiş insanlarla, bu külüstür rejimin Çin - Rusya – İran ekseninde Siyonizm yayılmacılığına karşı bir güvenlik yararlılığı vardı. Bu denklemde insanları Baas rejimine feda etmekle aynı rejimin Siyonizm yayılmacılığının önünde takoz olmasını ummak çelişkili duruyor. Daha önce de dediğimiz gibi, siyasetin yüzeysel dili bütün bu olup bitenleri anlamamıza kâfi gelmez. Diğer bir ifadeyle iktidarın Suriye’deki Baas rejiminin elinden insanları kurtarmış olması onun aynı zamanda Siyonist yayılmacılığın önünü sonuna kadar açtığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Siyasal İslamcı aklın esas zaafı da buydu zaten. Sosyal bir meseleyi hallettiğini zannederken aslında başka bir soruna yol açtığını hesap edememesi. Esas siyaset bir şeyi dönüştürürken ortaya çıkan diğer faktörleri de kontrol edebilmektir. İşte bunun için biraz sosyoloji bilmek gerekir. Aksi takdirde siyasetin o sığ dilinin sathında debelenip durursunuz. Yani Suriye’ye Colanski’yi kendi ellerinizle yerleştirmiş olursunuz.
Suriye’nin muhalif güçler tarafından ele geçirilmesinden sonra sosyal medyada yayınlanan Saadet Partisi liderlerinin Beşar Esad ile Şam’da görüşmesi esnasındaki fotoğraflara dair…
Söz konusu görüşmenin yapıldığı tarihte daha Suriye’deki iç savaş başlamamış. Yaklaşmakta olan bir felâketi siyasî diyaloglarla önleme gayreti var. Henüz Türkiye’ye milyonlarca Suriyeli mülteci akın etmemiş. Ciddi bir siyasî krize dönük çözüm bulma arayışı var. Suriye ile ipleri koparan bir iktidara rağmen siyasî anlamda bir inisiyatif alma durumu var. Dünya henüz Baas rejiminin Sednaya Hapishanesinde yaptığı vahşetten bihaber. Üstelik hiçbir Saadet Partili politikacı Beşar Esad’a “Kardeşim Esad!” da dememiş. Siyasî nezaket gereği komşu bir ülkedeki bir meselenin çözümüne dair görüşlerini paylaşmış. Ve o görüşme yapılırken iktidar dâhil dünyadaki hiç kimse Beşar Esad’ın yumuşak yüzünün arkasındaki karanlık Hitler ruhunu keşfetmemiş. Üstelik Saadet Partili politikacılar Beşar Esad’la Akdeniz sahillerinde aile boyu tatil de yapmış değiller.
Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı bir Amerikan başkanının elini sıkmadı. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı İsrail başbakanının elini sıkmadı. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı Rusya başkanının elini sıkmadı. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı Avrupa Birliği başkanının elini sıkmadı. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı darbeci Sisi’nin elini sıkmadı meselâ. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı Katar Emirinin elini sıkmadı. Benim bildiğim hiçbir Saadet Partili politikacı Theodor Herzl keferesinin mezarını ziyaret etmedi, oraya çelenk bırakmadı.
Şam’daki Emevi Camii için aktüel hutbe-i şerif;
Allah (CC) meleklere Hz. Âdem’e secde etmesini emretti.
İnsan eşref-i mahlûktur; hiçbir diktatöre, tirana boyun eğmemeli.
Dolayısıyla Boston Dynamics’in ürettiği insansı robotlar da Âdem’e secde etmelidirler.
Çin’de ve Japonya’da garsonların robot taklidi yaparak yemek servis etmesi yasaklanmalıdır.
Yapay zekânın amorf kusmuklarına bilimsel ayetler gözüyle bakan ahmaklar en yakın psikiyatri kliniklerinde tedavi edilmelidir.
Asıl olan meleklerin secde etmekle emredildiği insanın sözü, düşüncesi ve fiilidir.
Elaaa inne ahsenel kelam ve eblegal nizam!
İnsan hâlâ sırrı çözülmüş bir varlık değildir; her hal ve şartta şaşırtmaya devam ediyor. Öldü, bitti denildiği en kritik ânda bile yeniden dirilip hayata tutunabiliyor. Çoğu kez bunun için milyonda bir ihtimalin olması kâfidir.
Barak Hussein Obama için de türlü şeyler söylenmişti. Afrika’da doğmuş. Müslüman bir ailede büyümüş. Çocukluğunun bir bölümü Endonezya’da geçmiş. Amerika’da Harward Üniversitesi’nde hukuk okumuş. Ama nihayetinde Amerika’da iki dönem başkanlık yapmış.
Ahmet Eş Şara ile ilgili senaryolar da çok fazla. Benim aklıma Baas rejiminin önde gelen isimlerinde Tarık Eş Şara’yı geliyor meselâ. Savaşçı Colani mi, siyasetçi hüviyetli Ahmet Eş Şara mı, Zelenski gibi Suriye’yi mahvedecek bir Colanski mi bilemiyoruz. Ama ilk izlenimimiz bir yönüyle Fidel Castro gözü pekliği var Colani’de. Diğer yönüyle Diyanet’in İsmailağa cemaatinden mele kontenjanıyla bir taşra camiine atadığı bir imam yönü de var. Şimdi bu cemaate nasıl imamlık yapacağım der gibi biraz mahcup bir tarafı da var.
Sizi bilemiyorum ama ben Suriye’de olup bitenlerin zannedildiği gibi bir yıkım evresine geçeceği kanaatinde değilim. Zira ta 1980’lerden beri Şia damarının bir bölgeyi siyasî anlamda nasıl istismar ettiğini, hiçbir sorunu çözmediğini gördük. Bu İran’ın kazananı olmayan bir satranç oyunu gibi bir şeydi. Olan oldu çünkü başka bir şeyin olma ihtimali yoktu. Bir Suriyelinin de dediği gibi; “Bundan daha kötüsü ne olabilir?”
Ama şu bir gerçek; İdlip kafasıyla Şam’ı ve Suriye’yi yönetemezsiniz. Gerçi biz Kasımpaşalı kafasıyla dünyayı yönetiyoruz ama o ayrı konu.
Tuhaf ama modernlik uğruna yüzyıldır görmezden geldiğimiz Ortadoğu’yu biraz da mecburiyetten yeni yeni keşfediyoruz. Şöyle göz ucuyla hakların türkülerine, düğünlerine, oyunlarına, filmlerine göz attığınızda oryantal bir renk cümbüşünün içinde buluyorsunuz kendinizi. Batı burada, dünya burada ama biz kendimizde bile değiliz.
Aslında Ortadoğu’yu kötü diktatörlüklerden, soysuz şeyhlerden, din tacirlerinden, despotlardan hakkıyla bir kurtarabilsek halklar bir şekilde aralarındaki meseleleri hallederler.
Cevabı merak edilen soru; Colani’den bir Colanski’nin çıkıp çıkmayacağı. Kuşkusuz bu sorunun cevabını zaman verecek.
Ve benim emin olduğum bir husus var. Belki içinde yaşadığı için birçok insan farkında değil; ya da aktüel politika içinde pek görülemiyor. Siyasal İslamcıların bütün o kötü siyasi tercihlerinin üzerinde büyük bir Türkiye var. Ve o Türkiye hiçbir garnizon devletinin onunla aşık atmasına müsaade etmez.
Sonuç; bu deve erkektir ve Kasımpaşalınındır.
Daha önce de izah etmeye çalıştığım gibi II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan düzendeki katı ideolojik yapılar Amerika’nın ve Avrupa’nın merkezinde olduğu düzen tarafından tek tek tasfiye ediliyor. Benzer durum 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle Balkanlarda Kafkaslarda ve Orta Asya’da yaşanmıştı. Diğer bir ifadeyle merkezinde liberal Batı dünyanın olduğu sistemin ürettiği sosyolojik olgular çevre ülkeleri her açıdan değişime zorluyor. Yani bir şekilde “katı olan her şey buharlaşıyor.” Bu değişimi salt bir siyasal satıhta okumak ya da Siyonizm’in küresel ölçekli başarısı olarak değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Bu değişimin arkasında ulus devletlerin gönüllü taşıyıcısı olduğu modern paradigmalar, farklı ideolojilere sahip siyasal sistemler, serbest piyasa ekonomileri, özünde iktisadî bir terim olarak demokrasi, insan hakları gibi birbirine geçmiş birçok olgu var.
Şimdi bu değişim ve dönüşümün neden Ortadoğu’da kolay olmadığı ya da olduğunda neden çok daha sancılı olduğu sorusuna gelirsek. Öncelikle Ortadoğu tarihi itibarıyla insanın antikite ile rabıtasının en güçlü olduğu bir coğrafyadır. İnsanın anlam arayışının en derin olduğu, en kutsal olan ile göbek bağının kesildiği yerdir. Yani bir taşın suya düştüğü ve en derin dalganın oluştuğu yer olarak düşünün. Dünyada ilk köklü medeniyetlerin kurulduğu, kavimlere peygamberlerin geldiği, insanların kutsal kitaplarla tanıştığı ve şu modern zamanda bile insanın antikiteden kopamadığı bir coğrafya Ortadoğu. Yani öyle bazı modern kafaların kerih gördüğü gibi bir yer değil. Haliyle dünyada yaşanan değişimlerin sancısı bu coğrafyada çok daha derin ve sarsıcı olabiliyor. Bütün varoluş sancısına şeye rağmen Ortadoğu II. Dünya Savaşı’nda 80 milyon insanın katledildiği bir coğrafya değildir.
Şimdi siyaseten küreselcilerin ve derinlerdeki sosyolojik olguların değişime dönüşüme zorladığı Ortadoğu’ya bakacak olursak; Mollaların İran’ı, Siyonistlerin İsrail’i, Petro-dolar Arap şeyhlerinin emirlikleri, krallıkları Suriye’dekine benzer bir değişime zorlanacak. Türkiye açısından bakıldığında ise toplumun üzerinde bir yılan derisi gibi duran geçen yüzyıldan kalma ideolojik yapı da tasfiye edilecek. Çünkü biyolojide derisini değiştirmeyen yılan ölmeye mahkûmdur.
Helen askerler tarihte bir orduyla karşılaştıklarında hiç panik yapmazlarmış. Birkaç saat sonra kanlı bir savaşın kaçınılmaz olduğunu bilmelerine rağmen oturup en güzel yemekleri pişirip yerler, en güzel kıyafetlerini giyerler ve en güzel oyunlarını oynayıp eğlenirlermiş. Savaşma vakti geldiğinde de kıyasıya savaşırlar şanslarına ya ölürler ya da hayatta kalırlarmış. Yani diyeceğim o ki, ölene kadar yaşamaya bakın.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder