Saadet Partisi’nin son derece faşist kongresinin ardından;
“Ne kongreler gördük, zaten hiç yoktular.”
Bu kongrenin tek iyi tarafı şu oldu. Adına “demokrasi” dedikleri düzenbazlığı kendi çadırımızda izlemiş olduk. Tekbiiir!
Yani sayın okur, “bir Saadet Partisi var, bir de ondan içerü!” İçerü olan pek bir tasavvufi, sufi, derin Saadet!
Saadet Partisi’nde herkes evliya, ermiş, sufî, bir ben bir İlhan, bir de Mahsun cünübüz galiba!
Birçok açıdan Saadet Partisi AKP’nin iktidar olamamış halidir ya da AKP Saadet Partisi’nin iktidar olup asidi kaçmış halidir. Çünkü her iki partide de “lider diktatörlüğü” ortak payda gibi görünüyor.
Aklıma eski bir komünistin serdettiği o söz geldi. ”Meğer bir ömür hayalini kurduğumuz şey hiç olmayacak bir hayalmiş.”
Son kongredeki fısıltılardan; “Partideki dirileri öldürmek için ölüleri diriltiyorlar.”
Rahmetli Erbakan Hoca Numan’a hitaben “Zeki Müren gibi muhalefet yapıyorsun!” demişti. Bakalım Mahmut Bey ve ekibi nasıl bir muhalefet performansı gösterecek.
Kanaryaseverler Derneğine bile kendi adamlarını seçtiren bir iktidarın Saadet Partisi’nin genel başkanlığının seçimine müdahil olmaması imkânsız.
Onun için genel başkan adayı Birol Aydın Bey’in kongrede konuşmak istiyorum demesine rağmen konuşamaması.
Mahmut Arıkan’ın Ankara’nın sahte memur tebessümünü andıran tebessümü bana Kadife Devrim liderlerinin ruh halini hatırlatıyor. İnşallah yanılıyorumdur.
Aslında Süleyman Demirel’in MSP için söylediği “Dışı yeşil içi kırmızı –komünizme atfen-“ mealindeki sözü yerindeydi. Bugün sadece o komünizm kısmı son kongrede Nazizm’e dönüştü.
Yeni başkan Mahmut Arıkan Bey’e gelecek olursak; Saadet Partisi adına yaptığı her eylemi, sarf ettiği her söz, muhalefetteki her mimiği klinik derecesinde gözlemlenip okurlarımıza rapor edilecektir.
Birol Bey’e gelince; siyasette tecrübe servettir. Küçük bir oyunda bir piyonu almaya çalışmaktan daha iyisi büyük bir oyunda şahı almaya çalışmaktır.
Ülkede ve dünyada yeterince kötü gelişme var. Şimdilik bütün bunları unutalım.
Rahmetli Necmettin Erbakan yüksek makine mühendisiydi. Rahmetli Recai Kutan ise inşaat mühendisi. Temel Karamollaoğlu Bey ise tekstil mühendisi. Onun yerine seçilen Mahmut Arıkan ise inşaat mühendisi. Mahmut Bey’in daha genel başkan seçilmeden ilk sözü “Edebiyat mahfillerinde edebiyat parçalayanlar, bu işlerden anlamazlar!” mealinde oldu. Yani vakti zamanında Erbakan Hoca İsmet Özel’e “Biz memleketin idaresinden, ağır sanayiden, kalkınmadan bahsediyoruz. Sen şiir edebiyat derdindesin!” demesi gibi. Şimdi modern bir toplumda bu mühendis akıllarıyla neyi, hangi lügatle, ne kadar konuşabilirsiniz? Hiçbir şeyi konuşamazsınız.
Çünkü Milli Görüş camiasındakileri Kemalistlerden hiç de aşağı kalmayan bir kibir kuşatmış. Düşünmeye, şüphe duymaya, eleştiriye yer olmadığından, zihinler itaat kültürüyle şekillendiğinden sözü ve onu söyleyeni sürekli kerih gören bir anlayış var. Bu haliyle modern toplumlardaki kurtuluşu tek kişiden bekleyen Mesiyanik cemaatlerden farksız bu parti. Ee hal böyle olunca içten içe bir aforoz müessesi de işliyor. Meselâ son kongrede hepimiz gördük; demokrasi çadırında kendi kendimize çalıp eğlendik.
Dönüp dolaşıp hep aynı şeye geliyoruz. Rahmetli Erbakan Hoca ülkenin, dünyanın sırrını çözmüş bir evliya değildi. Modern bir ülkeyi idare etmeye talip olmak bu türden politik kerametleri kaldırmaz. “Katı olan her şey buharlaşıyor.” der Marshall Berman. Günümüzde Soğuk Savaş dönemi refleksleriyle politika olmaz. Milli Görüşçüler modernlik belasına bulaşmış olmalarına rağmen bunu felsefi açıdan çözümleme gereği duymuyorlar. Ama aynı modernliğin sırtına bindiği bir ulus devlete maneviyattan kaynaklanan kerametleriyle yönetmeye talipler.
Yani içine Sultan Fatih kaçmış Çepni Ümit gibi bana çemkirip durursunuz. Ona soracak olsanız beyaz at üzerinde Boztepe sırtlarından Trabzon’a iner, Trabzon’u tekrar küffardan kurtarır. 1980’lerden kalma kör kütük sloganlarla modern bir ülkeyi ve dünyayı fethedecek. Sonra da adaletle yönetecek! Bu parti köhne bir film stüdyosu gibi. Bir türlü bugüne gelemiyor. Daha doğrusu iktidar olunca yapacağız, edeceğiz Allah’ın izniyle! Ama nasıl olacağına dair bir cevap yok! Kültür, sanat, söz, edebiyat bizzat hayatın kendisi. Bunlar hayatın kendisini teperek dünyayı yönetmeye talipler. Dünyaya gözlerinin irisiyle fokuslanamıyorlar, beyazıyla es geçiyorlar dünyayı. Mühendis aklının siyasete bakışı böylesine mekanik, derinliksiz işte. Anlıyor musun Koca Dil!
Üçlü Priz Şairi namı-diğer Filifota İsmail’in diline doladığı şeyler hakkındadır.
1- Daha ilk cümlede makarayı yanlış dolamış Üçlü Priz Şairi. Vakıa onun dillendirdiği gibi zalim Beşar Esad ile değil çok daha evvelinde baba Hafız Esad döneminde yapılan Hama katliamı ile başlıyor. Üçlü Priz Şairinin Beşar Esad dönemini esas alıyor olmasının sebebi ülkede hâlihazırda var olan siyasal İslamcı iktidarının politik anarşisine meşruiyet devşirmek. Beşar Esad zalim ama onlar pek bi demokrat!
2- Beşar Esad’ın halkına neyi reva gördüğünden ziyade ülkedeki mevcut siyasal İslamcı iktidarın kendi halkına neyi reva görmediğidir esas mesele! Onların siyasî meşruiyet kaynağı ABD, Avrupa Birliği ve İsrail’in yakın jandarmalığı.
3- Filifota İsmail’in siyasal terminolojisi hayli bulanık. Derinliğini bilmediği bir mağaraya dalmış gibi, ne anlatmaya çalışıyor pek anlaşılmıyor? İyisi mi biz ona yardımcı olalım. Irak’ı Amerika’nın ve NATO haydutlarının işgaline tezkerelerle açan kimlerdi? Zalim Esad Suriye topraklarını Amerikan ordusuna açtı mı? Arap Baharı ile Suriye’de iç savaş çıkaranlar, çetelere mühimmat temin edenler CHP iktidarı mıydı?
4- Yani Filifota İsmail cami duvarına işeyen eceli gelmiş köpek gibi bu çiziktirmecesinde. Koca bir coğrafyada Siyonizm belasına karşı direnenleri tekfir ediyor.
Şehadetlerini kabul etmiyor. Siyonist kurşunuyla, bombasıyla ölmek bunlar için bir anlam ifade etmiyor. Aklınca ciddi bir meseleyi kişilere indirgeyip genel çerçeveyi gözden kaçırmaya çalışıyor. Bunu da Müslümanları Şia İran ve Sünni Türkiye üzerinden ayrıştırıp nefret suçu işleyerek yapıyor. Üstelik bahsettiği isimlerin dahası var. Filistinli şehit Yahya Sinvar’ı diline dolayamıyor meselâ. Oysa Sinvar da bahsettiği “şer ekseni!” üzerinden mücadele etmiş ve şehit olmuştu.
5- Suriye ile normalleşelim bahsi de külliyen yalandır. Siyonist İsrail’in önünü açmak için Ahmet Davutoğlu ile Ortadoğu’ya Arap Baharını dayattılar. Bu bahiste Libya’yı tarumar ettiler. Mısır’da Sisi’yi zorladılar ama devirmeyi başaramadılar. Filifota İsmail şunu söyleyebilir ama. Bir zamanlar siyasal İslamcı iktidarın dışişleri bakanı sıfatıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü çökerten isim şu anda Saadet Partisi’nin mecliste grup ortağı! Eh İsmail, tanrının tövbe kapıları açık. Buna siyasal İslamcılıktan tövbe etmiş politik kaşarlar da dâhildir. Sen de biliyorsun ki Allah’ın fazlı keremi geniş.
6- Ne anlatırsan anlat; ülkelerin genel siyasî tavırlarını hangi çetelerle ihale edersen et! Ortada buz gibi açık gerçekler var. Mart tezkeresi ile Irak, Mavi Marmara tiyatrosu ile Filistin, Arap Baharı ile Libya ve Suriye çökertildi. Siyasal İslamcı iktidar Siyonist İsrail’in önünü olabildiğine açtı. Ve bu tarihi ödevine elân devam etmektedir. Sen de bunun kuçkuçuluğunu yapmakla görevlisin.
7- Yani Filifota İsmail’e göre Filistin’i imha eden, Lübnan’ın gözünü korkutan Siyonist İsrail’i konjonktür itibarıyla durdurabilecek herhangi bir güç yoktur. Filifota İsmail’in cevabını vermediği sual şudur. Türkiye’nin sınır ötesindeki askeri varlığı, destek olduğu gruplar Beşar Esad iktidarını devirdiğinde Siyonist İsrail’in Suriye fethinin gizli bir ortağı olup olmayacağıdır. İktidarınızın varlık sebebi bölgede Siyonizm yayılmacılığına payanda olmaktır.
8- Filifota İsmail’in Saadet Partisini bir milli güvenlik meselesi olarak görüyor oluşu aslında bir şuur boşalmasıdır. İktidar olmak için Amerika’nın en büyük Yahudi sermayesi ile sözleşme imzalayan, komşu Irak’ın işgaline meclisi baskılayarak onay veren, Türk halkının Filistin konusundaki hissiyatını bir tiyatroyla iç politikaya tahvil eden, Libya ve Suriye’nin imhası için Arap Baharı kumpanyasını başlatan, bütün siyasî iddialarının karikatürüne dönüşen, siyasî varlığını Siyonist İsrail’in yayılmacılığına adamış, küresel şebekelerin ülkedeki her türlü entrikalarına eskortluk eden bir iktidarın kendisi bir milli güvenlik meselesi değil de onu siyasi nezaketini bozmadan uyaran Saadet Partisi bir milli güvenlik meselesi? Filifota İsmail, sen kirli donlarını sarayda mı yıkattırıyorsun?
9- Filifota İsmail’e göre Suriye’de Beşar Esad’a karşı savaşanların Filistin’de ve Lübnan’da Siyonist İsrail’e karşı savaşmamış olmasında herhangi bir anormallik yokmuş. İsrailli istihbarat örgütleri alenen söylüyorlar; DAEŞ’i Mossad kurdu, teçhize etti, Türkiye’deki iktidarın da yardımıyla Suriye’nin üzerine saldı. Yani Suriye’de Beşar Esad rejimi düşerse Siyonistlerin askerleri sınırımızın dibinde bitecek. Bunu da Filifota İsmail’in mensubu olduğu cenahın mezhep bağnazlığıyla başarmış olacaklar.
10- Filifota İsmail ve onun ekâbir tayfasında ciddi bir devletperestlik baş gösterdi. Hani bu modern devletler tağuti düzenlerdi İsmail. Dillerinden düşen sözlerden hiç kuşku duymuyorlar. İnsan olmayı çoktan aşmışlar; herhangi bir zaafı olmayan ilah mesabesindeler. Meselâ, bunlara herhangi bir konuda gayet makul bir eleştiri getiriyorsunuz ve delil sunuyorsunuz. İktidarda olmanın gücüyle o şeyi reddediyorlar. Asıl milli güvenlik meselesi işin bu kısmıdır. “İsrail’e mal sevkiyatına son verilsin!” diye itirazlar yükseliyor kamuoyundan. “Öyle bir şey yok!” diyorlar ve gayet medeni bir itirazı karga tulumba bastırıyorlar. “Öyle bir şey yok!” Bu söz son meşruiyet zerresinin buhar olduğu noktadır. “Ben eleştirilemez bir ilahım!”ın diğer bir tefsiridir.
11- Filifota İsmail, ilah mısınız? Siz de bizim gibi kulsanız bu sözleri sonuna kadar dinleyeceksiniz. Dinlemeyecekseniz ilahlığınızı ilan edin! Herkes size secde etsin, etmeyenleri de çarmıha gerin, Filifota!
İlkinde durum şöyleydi; Sin Şına gelince Mimin kabri ortaya çıkacaktır. Yani Osmanlı Sultanı Selim Şam’ı fethedince Muhyiddin İbni Arabi’nin kabri ortaya çıkacaktır. Çıkmıştı da nitekim!
İkincisinde de benzer bir durum söz konusudur. Sin Şına gelince Mimin kabri ortaya çıkacaktır. Yani Siyonistler Şam’ı işgal edince Büyük İsrail projesinde kritik bir aşama geçilmiş olacak, akabinde Kudüs’teki Mescidi Aksa yıkılacak ve altından Yahudilerin yüzyıllardır aradığı Hz. Süleyman’ın (melik) kabri ve Tapınağı ortaya çıkarılacaktır.
Merkezinde Amerika’daki Yahudi sermayesinin olduğu küresel sistemin her alanda alttan altta fokurdadığına şahit oluyoruz. Küresel sistemi biraz detaylandırmamız gerekirse şu gerçeği net olarak görüyoruz. Küresel sistemde Amerika ve Avrupa’daki iktidarlar kendi orta ve alt sınıflardan topladıkları vergileri yoksul ülkelerin zengin iktidarlarına fon olarak aktarıyorlar. (Suriyeli mülteciler için Avrupa Birliği fonlarından Türk hükümetine aktarılan paralar ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşması için Zelenski’ye yapılan askeri yardımlar bu bahiste iki örnek.) Böylece küresel hedefleri için o iktidarları yönlendiriyorlar. Diğer yandan Ortadoğu, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki güdümlü iktidarlar -aslında çoğu atanmış diktatörler- da çokuluslu şirketler vasıtasıyla kendi halklarını iktisadi açıdan sömürülmesine göz yumuyorlar. İktidarlarını sürdürebilmesinin yegâne şartı ülkelerini çokuluslu şirketlere sömürülmesine müsaade etmesine bağlı zaten. Ve sömürdükleri zenginliği bankacılık sistemiyle zengin ülkelerdeki iktidarların kontrol ettiği mali sisteme aktarıyorlar. Bu zengin ülkeler de her yıl G-20 adı altında bir başkentte toplanıp ileride hangi ülkede savaşların çıkarılacağına, dünyanın başına hangi musibetleri bela edileceğine karar veriyorlar. Küresel pandemi, Ukrayna Savaşı, Filistin’in Siyonistlerce imhası, Lübnan’ın işgali, Suriye’deki iktidarın el değiştirilmesi bu bahiste planlanmış ve zamanı gelince yürürlüğe konulmuş konulardır. Şu aşamada dünyanın bu kısırdöngüden çıkması zor görünüyor.
Burası Ortadoğu, bütün dinlerin doğduğu, kavimlere peygamberin geldiği bir yer. Dünyada başka hiçbir yere benzemez Ortadoğu. Sabah vakti seni “peygamber” ilan ederler. Kuşluk vakti seni tutuklayıp Roma mahkemesine çıkarırlar. Öğle vakti yargılayıp idama mahkûm ettirirler. Daha ikindi vakti girmeden seni çarmıha gererler. Akşam vakti ise yaptıklarına pişman olurlar; ardından ağlayıp seni aziz ilan ederler. Gece vakti de helvanı pişirip komşulara dağıtırlar ve sana en içten duaları ederler.
Şimdi en baştan tane tane alıp bugüne gelmekte yarar var. Sosyolojide hiçbir sosyal olay (savaş, ihtilal, darbe, çatışma vs.) sadece tek faktörle izah edilemez. İç içe geçmiş bir dizi tarihi, kültürel, etnik, dini, sosyolojik, siyasî, iktisadi faktör aynı anda tepkiyerek bir şeye dönüşür. Ama bazıları sonuçları itibarıyla diğerlerinden daha dominant karakter teşkil ederler. Onun için Suriye’deki gelişmelere siyaseti göz ardı etmeden sosyolojik açıdan bakmak icap eder. I. Dünya Savaşı sonrası Suriye’nin siyasî görünümü bir Fransız kolonisinden ibaretti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanına bırakıldı. Ortadoğu’daki devletlere musallat edilen Baasçı partilerin tipik bir örneğiydi Suriye. Bu kötü diktatörlüğün Türkiye’yi ilgilendiren esas kısmı ise Sovyetler Birliği dönemi örgütlerinden Leninist-Stalinist bir terör örgütü olan PKK'yı yıllarca Bekaa Vadisi’nde barındırıyor olmasıydı.
Hatırlıyorum; 1999 yılında İskenderun’da askerdim. O dönemin Genelkurmay başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu Suriye’nin PKK’yı barındırıyor olmasıyla ilgili sert bir açıklama yapmıştı. Birkaç ay sonra da Afrika safarisinden döner gibi gözleri bantlı bir şekilde Abdullah Öcalan’ı palas pandıras ülkeye getirmişlerdi. Bu, Türkiye gibi bir ülkenin kolayından unutacağı bir şey değildi.
İkinci bir kırılma noktası ise ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın Suriye yönetimi ile kurduğu yakın ilişkiydi. İktidar özetle Şam yönetimine şunu önerdi. Suriye’deki insan hakları ihlallerine son verin. Dünya artık başka bir yerde. % 8’lik bir Hıristiyan grubun % 90’lık bir Müslüman topluluğu baskı altına almasını turbo kapitalizme geçmiş küresel sistem kabul etmez. Zira o dönemde Suriye Ortadoğu’da orta sınıfı en güçlü, insan kaynağı yetenekli tek ülkeydi. Yani Şam yönetiminin siyasî olarak demokrasiye geçip ciddi bir tüketim toplumu oluşturması, ülkeyi Batılı şirketlere açması gerekiyordu. Suriye yönetimi bu teklifi reddetti. Nedeni ise siyasî varlığını Rusya ve İran’ın bölgedeki stratejik hedeflerine göre konumlandırmasıydı. Hatta bunu tahkim etmek için Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli nükleer fizikçilere bir nükleer rektör bile inşa ettirdi. İsrail bu nükleer reaktörü bombaladı. Hatırlayın, savaş uçakları yakıt tanklarını Diyarbakır’daki tarlalara bırakmıştı.
Ezcümle Şam yönetimi Türkiye’nin ona teklif ettiği demokrasiye geçme seçeneğini reddetti. Bunun üzerine de Suriye Arap Baharı ile küresel güçlerin taşeron çetelerinin savaş alanına dönüştü. Demografik yapısı değişti. Milyonlarca mülteci Türkiye’ye ve Avrupa’ya aktı. Bu göç akını Türkiye’de güvenlik dâhil birçok konuda içinden çıkılmaz sorunlara yol açtı. Aradan geçen sürede Türkiye’deki iktidar Suriye’deki bütün dâhili ve harici faktörleri kontrol altına aldı. İlk başlarda bir amaçsızlık olarak algılansa da askeri varlığıyla Suriye’nin kuzeyini kontrol etti. Siyasi açıdan Beşar Esat yönetimini yalnızlaştırdı. Şam yönetimi her açıdan geriledi ve Suriye üzerindeki kontrolünü tümüyle kaybetti. İsrail bazı ortaklarının da istihbarat yardımıyla bölgedeki Hamas ve Hizbullah gibi güçlü örgütlerin liderlerini elimine etti. İktidar Amerika ve AB’nin siyasî desteğini arkasına alarak Suriye’deki yönetimi devirmeyi başardı. Yani Şam'da cuma namazı kılma hayalini gerçekleştirmiş oldu. Bütün bu süreçte Amerika-AB-İsrail ile Rusya-İran arasında ne türden pazarlıklar yapıldı bunu bize zaman gösterecek.
Bu hamleyle Türkiye’deki iktidarın üzerinden büyük bir baskı kalkmış oldu. Birçok ülkedeki sığınmacı durumunda olan Suriyeliler için yeni bir gelecek umudu doğmuş oldu. İsrail İran- Suriye-Hizbullah ekseninde zorlu bir diktatörden kurtulmuş oldu. Belki birçokları için absürt olarak algılanacak ama bu hamleyi kotaran güç İsrail’deki Netanyahu yönetimine üstü kapalı olarak "diktatörlüklerin sonu böyle" diye mesaj vermiş oldu.
Şimdi Amerika Türkiye eliyle orada geçici bir hükümet kuracak. İsrail'in güvenliğini tehdit etmeyecek Batı ile uyumlu kısmen demokrat bir yönetim oluşturacak. Orada siyasi istikrar sağlayınca Batılı şirketleriyle Suriye pazarına girecekler. Eh, bizimkilerin TOKİ’si de harıl harıl inşaat yapacak. Bu geçiş döneminden sonra gözler Batı’da ciddi bir diasporası olan mollaların İran’ına dönecek.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder