Sumud filosunun Filistin'e destek amacıyla Akdeniz'de yürütmekte olduğu vicdan seferine dair...
Evvelemirde geçmiş yıllarda Mavi Marmara olayında yaşananları hatırladığımızda bu türden teşebbüslere mecburen mesafeli yaklaşıyoruz.
Yahu kırk kere söyledik, İsrail vicdani ve insani teşebbüslerden anlamaz. Onlara Sumud'un vicdan filosunu değil Saddam Hüseyin gibi Scud füzesi yollamak lazım. Ama nerede 1.5 milyarlık İslâm dünyasında o babayiğit! Hepsi Beyaz Saray'ın hizmetkârı olup çıkmış.
Mavi Marmara'da siyasal İslamcıların milletvekilleri gemileri Kıbrıs limanında terk etmişlerdi. Ardından gemilerin gönderine Komor Adaları bandırası çekilmişti.
Gemide her türden insan vardı. Nuh'un gemisi gibiydi yani. İşte o gemide 10 Türk seçilerek katledildi. O 10 Türk de halis muhlis Milli Görüş neferiydi.
Demek ki Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlığındaki memurlar gemideki Milli Görüşçüleri cephe ve profil fotoğraflarıyla İsrailli diplomatlara rapor etmiş.
Çünkü bunların Müslümanlığı karınları acıkana kadardır. Sonrasında hemen helvayı yerler. Karınları doyunca da Müslüman olduklarını inkâr ederler.
Gelelim tekrar Sumud'a. Bu filo Türkiye'den kalkmadı. Sorumluluk bunlarda değil yani.
Tee Mağrip'ten kalktı. Başlarda Saadet Partisi milletvekilleri de kafiledeydi. Uzun süre bekletildiler. Sonra bu milletvekillerinin filoyla yola çıkmasına müsaade edilmedi.
Nedeni şudur. İsrail'in olası askeri müdahalesinde Türkiye meclisinden bir milletvekili ölürse bu uluslararası alanda ciddi bir krize dönüşür. Türkiye ve AB İsrail'e karşı mecburen askeri ve diplomatik adım atmak zorunda kalır.
İsrail Gazze'de gazeteci, doktor, insani yardım mensubu Amerikalı öldürdü, Türk öldürdü, Arap öldürdü, Avrupalı, Uzak Doğulu öldürdü. Hiçbir şey olmadı. Filistin bir devlet sayılmadığından onun vatandaşlarının ya da temsilcilerinin öldürülmesinin uluslararası hukukta bir tanımı yok!
Ama Akdeniz'de bir Türk siyasetçiye zarar verir ya da öldürürse bu Avrupa ve dünyada diplomasinin teyakkuza geçmesi anlamına gelir. Yani bir siyasetçiye dokunduğunuzda dünya siyaseti bunu bir tehdit olarak algılar.
Yıllardan beri Türk halkının zihninde bir İsrail melaneti konusu var. Mavi Marmara ile bu Türkiye'de siyaseten bir sinerjiye ve de endüstriye çevrilmişti.
Şimdi aynı zihin ağırlığı hem ülkede hem de dünyada fazlasıyla mevcut. İşin içinde okuldan kaçmış uluslararası aktivist Greta Thunberg de var ama İHH'nın eski başkanı Bülent Yıldırım yok. Yani bütün siyasal İslamcıları toplasan Greta kadar erkek değiller. Varın işin ciddiyetini anlayın.
Bu işe Gazze'ye ve Filistin'e destek vermek için halisane yola çıkanların niyetine sözüm yok. Lakin perde arkasından bu işleri organize edenler onları İsrail'e satıyor ve ortadan kayboluyor.
Kaybolma şekli de şudur. Kameralar önüne çıkıp İsrail'in uluslararası sulardaki saldırganlığı ile ilgili açıklama yapıyorlar. Cumhuriyet çeyrek asırdır ellerinde ama hâlâ lanet, tel'in, kınama. Çünkü ipek yüklü kervanlar hep onlara çalışıyor. Filistinlilere ve diğer yeryüzü mustazaflarına değil!
Gazze modern dünyanın Siyonist İsrail'in insafsızlığına terk ettiği gezegendeki en savunmasız yer. Bu haliyle de Nazilerin soykırım kamplarından farksız. İran hariç hiçbir modern ülke Gazze özelinde Filistin'e sahip çıkmadı. Bilhassa Arap ülkelerinin rezil yönetimleri bu insanlık trajedisini sözde kınamalarla geçiştirdiler.
Siyonizm'in bu açık barbarlığı Batı'daki toplumların vicdanında İslam ülkelerinin yöneticilerinden çok daha sahici bir karşılık buldu. Bu açıdan bakıldığında Batı ülkelerinde vicdan sahibi bir Doğu ve İslam ülkelerinde vicdansız, sömürge valisi bir Batılı yönetici grubunun mevcut olduğu müşahede ediliyor.
Birleşmiş Milletlerin, NATO'nun, İslam ülkelerinin vicdanları körelmiş riyakar yöneticilerinin Siyonist İsrail'e karşı bir araya gelip ciddi bir siyasî, iktisadi ve askeri yaptırımda bulunamamalarının neticesinde bu vahşete karşı çıkan sivil inisiyatif Sumud oldu. Her ne kadar geçmişteki Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi bu teşebbüs belli kuşkuları barındırıyor gibi görünse de pratikte Siyonizm barbarlığını pasif direnişle şimdilik dünya gündemine taşıyan grup oldu.
Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar açısından durum çok daha trajik! Zira onların iç siyasette ciddi bir meşruiyet krizleri var. Kendilerinden başka hiç kimseyi insan saymadıklarından bu meşruiyet krizi hem siyasette hem de hukuk alanında giderek derinleşiyor. Bu meşruiyet krizini giderebilmek için de dünyanın en büyük terör devleti Amerika'nın yönetim ofisinde pozlar takınıyorlar. Dahası şu; dünyanın ve Ortadoğu'nun en hukuksuz devleti olan Siyonist İsrail terör devletiyle siyasî, iktisadî, askeri işbirliğini devam ettirerek bölgedeki halkların nezdindeki bütün meşruiyetini de riske ediyor.
Amerika dünyanın en büyük terör örgütüdür. Bu durum dünyanın her yerinde aynıdır. Güney kutbundaki penguenler de kuzey kutbundaki Eskimolar da bunun böyle olduğunu bilir.
Amerika'nın Ortadoğu'daki ileri karakolu durumundaki Siyonist İsrail de tarihi boyunca hep bir terör devleti olmuştur. İsrail'in terör devleti olduğu olgusu Birleşmiş Milletler'in kararlarıyla defalarca tescillenmiştir. İşte devlet görünümlü bu terör örgütleriyle bir türlü siyasi, ekonomik ve askeri açıdan ilişkilerini askıya almayan bütün rejimler, niteliği ve kendilerince kutsiyeti ne olursa olsun birer terör iktidarıdırlar. Ve yönettikleri ülkeleri de terör devletleri sınıfına dâhil etmektedirler. Amerika'nın dünya genelinde Siyonist İsrail'in Gazze'de yaptıkları katliamlara bu dünyada hukuken, diğer dünyada manen ortaktırlar. Türkiye'deki siyasal İslamcı iktidar içeride meşruiyet krizi olan, dışarıda terör ülkeleriyle işbirliği yapan bir terör (korku) iktidarıdır. Gerçek bu maalesef!
Saadet Partisi genel başkanı Mahmut Arıkan'ın azınlık hükümetini ziyaretine dair.
Rahmetli Erbakan için kayıp trilyon davası sözünü dillerine dolayıp iftira atanlara.
Rahmetli Erbakan'ı ev hapsine mahkûm edip siyasetten men edenlere.
Yıllarca her genel seçimde Saadet Partisi'nin oyunu % 10'luk seçim barajıyla çalanlara.
Saadet Partisi'nin genel başkanını terörle iltisaklı gösteren müfterilere.
Saadet Partisi'ni müşahitlerini sandık başında öldürtecek kadar gözü dönmüşlere.
Perde arkasından Saadet Partisi'nin genel merkezine el koyduran Bizans çocuklarına.
Çeyrek asırlık iktidarlarında Saadet Partisine tek kuruşluk hazine yardımı yapmayanlara.
Saadet Partililerin Ankara'da dövülmesine ses çıkarmayanlara.
Her seçimde Saadet Partisi'nin afişlerini pankartlarını özel timlerle kestirip çöpe attıranlara.
Hiçbir seçimde Saadet Partisi'nin sözcülerine ulusal medyada derdini anlatma fırsatı tanımayan!
Saadet Partisi'nin Türk siyasetine dönük her hamlesini terör girişimi olarak anaakım medyada dillendirenlere!
Saadet Partisi'nin genel başkanı Temel Bey'i kanepeye, azılı Siyonistleri yaldızlı koltuklara oturtanlara.
Rahmetli Hasan Bitmez meclis kürsüsünde Filistin'i savunurken kalp krizi geçirip yere yığıldığında "Oh olsun!" çekenlere.
En önemlisi genel başkan seçildiğiniz tarihten bu güne sizi resmi sıfatla arayıp nezaketen tebrik etmeyecek kadar partinize ve Milli Görüşçülere kin tutanlarla neden görüşme gereği duydun.
Bunlar meşruiyetini Amerika'dan, Trump'tan, dolayısıyla Netenyahu'dan aldı. Bu kadar gayrimeşru bir iktidara karşı onurlu bir tavrınız, duruşunuz olmayacaksa 50 yıllık Milli Görüş hareketinin koltuğunda oturuyor olmanızın anlamı nedir?
"Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir ama dostluğu ölümcüldür." demişti Heny Kissenger.
Bunlar Trump'ın dostu. Dolayısıyla meşruiyetini Amerika'dan alıyorlar. Siz siyasî meşruiyetiniz için mi gittiniz o maskeli baloya?
Yani en azından Saadet Partisi'nin o görüşmedeki düzeyini yardımcınızı göndererek maslahatgüzar seviyesinde neden tutmadınız?
Ümmetin izzeti şerefini kurtaran adam Bekir Develi hakkında mersiye-i şerif!
O bir mücahit! Ama önce mücahit, sonra müteahhit olan tayfanın pop mücahitimsisi!
O bir romantik İslamcı hükümet yanlısı TV'lerde şiir okumuşluğu olan bir hatip!
O bir Kudüs müdafii deve oğlu deve! Kes başını girsin eve bahsinden.
O bir hükümetin Gazze riyakârlığını Sumud kahramanlığı ile terse çevirmiş hecin devesi!
O bir Akdenizin Barbaros Hayrettin Paşamsı devesi!
O bir vicdanlı insanların Siyonizm karşıtı cihat teşebbüsünü siyasal İslamcılara yamamaya çalışan Lama devesi.
O Gazze ve Filistin meselesinde mantığını bir esasa getirmemek için ayak sürten inatçı deve!
O bir diğer Sumudçu arkadaşlarından çaldığı rolü medyada iktidar lehine çapsız adamlara pazarlatan pazarlamacı.
O bir "Tel Aviv zindanına attılar beni. Mazlumlar sürüsüne kattılar beni!" türküsünün ehli beyti kebabı!
O bir Chuck Palanick'in gösteri peygamberi!
Yok ben gayet sakinim ve bu konuda sizleri de sakin olmaya davet ediyorum.
Bu Deve Bekir ashabı Sumud'dan mıdır yoksa ashabı Scud'dan mıdır? Bunca yüke ve çabaya rağmen inşallah kavmi Semud'dan değildir.
Şimdi, bu deveye klinik açıdan bakıldığında belli bir ihlasa sahip olduğu net görünüyor. Ama evveliyatında siyasal İslamcıların hitama erememiş bir Cem Yılmaz'ı profilinde bir görüntü veriyor. En azından benim gösteri peygamberi bahsinde Müslümanların ahvaliyle ilgili -bilhassa Hac farizasıyla ilgili - anlattıklarından anladığım şey bu yöndedir. İktidarın kültürel vasatında geliştirdiği belli bir özgüvene sahip. Lakin muhatabı olduğu ucube karakterler kervanı bu devenin siyasal körlüğünü ister istemez gözler önüne seriyor.
Çünkü şekilden işe yarayacak bir deve endazesine sahip olmasına rağmen esastan meseleyi ıskalıyor.
Meselâ neden ben ve dahili olduğum siyasal güruh Scud ashabı değiliz, diye kendisine bir soru soramıyor. Neden bu Sumud ashabı bu yolculuğa Türk limanlarından değil de Mağribin limanlarından kalktı, diye sormuyor. Neden Ortadoğu'nun zalim Siyonistlerini durdurma işi iktidarların ciddi siyasi, askeri, iktisadi teşebbüsleriyle halledilmek yerine sivil inisiyatife terk edilmiş durumda? Bunca zalimliğe karşılık neden Siyonist İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulanmıyor?
Bu aleni gerçekleri ıskalayarak Siyonistlere karşı yapılacak her teşebbüs insanların zihnini oyalayan bir tiyatrodan öteye gitmeyecektir.
İşte bu deveye ve kervanına bir türlü izah edemediğimiz şeyin özeti budur. İstediğin kadar Gazze'ye insanî amaçlı gemi çıkar! İstersen o filonun bir ucu Gazze'de bir ucu Mağripte olsun. Hiçbir şey değişmez. Bu işi çözüme ulaştırmanın tek yolu İsrail'e karşı tam teşekküllü bir ambargo uygulamaktır. Ve gözünü kırpmadan askeri seçeneği masaya yatırmaktır. Bunlar ne yapıyorlar. İsrail'le siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri normal tutuyorlar. Olmayan silahları halka pazarlıyorlar. Kendi siyasî ikballeri için ülkenin kritik konulardaki tüm çıkarlarını Amerika'ya peşkeş çekiyorlar. Halkta karşılıkları kalmadığından oradan meşruiyet alıyorlar.
Bu deve oğlu deve de Akdeniz'de kendince kahramanlık yapıyor.
Siyasal İslamcıların en belirgin vasfı budur işte. Yapılması gereken tek şeyi yapmamak için 99 farklı şeyi yaparlar. Kahve ve burger boykotunda var ama esas şeyde yok. Çünkü işin o kısmı cesaret istiyor. İktidarla gemileri yakmak gerektiriyor.
Gel de şimdi bu deveye laf anlat! Çüşşş! Bu sayılmaz. Sen bi tur daha at Bekir!
Siyasal İslamcıların iktidarda kalma hırsı ve Soğuk Savaş döneminin devlet bekçileri ülkedeki sistemi birlikte çökerttiler. Siyasal İslamcılar tüm ahlak vaazlarına rağmen gerçek bir ahlak felsefesine sahip değillerdi. Siyasetlerinin odağında pragmatizm vardı. Milliyetçiler ise hiçbir zaman modern bir toplumun meselelerini çözebilecek bir vizyona sahip olamadılar. Onlar da durumu güvenlik hamasetiyle başlarından savdılar. Bu iki siyasî karakter birleşince iktidar ister istemez yarı diktatör bir karaktere büründü. Siyasal İslamcılar demokrasiye inanmıyorlar. Onu sadece amaca giden bir yol olarak görüyorlar. Milliyetçiler ise yapısal olarak demokrasiye mesafeliler. Çünkü kendileri dışındaki toplum kesimlerinin demokrasi kültürü içinde var olmasına öteden beri kuşkuyla bakmaktalar.
İktidarın bu karakteri siyaset kurumunun tıkanmasına neden olduğundan toplumun tüm katmanlarında ciddi bir çürüme yaşanıyor. Çünkü 85 milyonluk bir ülkede toplumsal katmanlar arasındaki geçişkenlik yarı diktatörlüğe evrilmiş, hukukun dışına çıkmış bir iktidar tarafından sürekli bastırılıyor. Daha önce de değindiğimiz gibi; modern toplumlar su dolu bir balona benzerler. Şayet su dolu o balonu bir tarafından sıkarsanız diğer tarafından hemen bombe yapar. İşte ülkede yeni nesil mafya oluşumunun nedeni bu sosyolojik gerçektir. İktidar kendi geleceği için koca bir ülkenin hukuktan, yasadan, adaletten, liyakatten yana kaderini sürekli bloke ediyor. Bloke ettikçe de toplumun dışarıda kalan kısmını illegal yollara zorluyor.
Ülkede yapılan yolsuzluklarda hukukun işlemesi bloke ediliyor. Siyasi cinayetler işleniyor, iktidar sanki ortada bir devlet ve onun kurumları yokmuş gibi davranıyor. İnsanlar da bu arızî yapıda her gün olup bitenleri görüyor ve kendi mekanizmalarını geliştiriyorlar. Çünkü çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın gitmeyeceğini ve asla değişmeyeceğini görüyorlar.
Yeni nesil suç örgütlerinin oluşumu ülkeyi yıllarca yöneten yukarıda politik karakterini izah etmeye çalıştığımız bir iktidarın doğal sonucudur. Yeni nesil suç örgütü olarak Daltonlar var ama ortada onları ve de iktidarı yargılayacak yeni nesil Red Kit savcılar yok!
Bütün bir ülkeyi ilgilendiren sansasyonel olaylarda, cinayetlerde sanki ortada bir devlet otoritesi yok. Halkı endişeye sevk eden genel görüntü bu yöndedir. Dünya siyaset tarihinde hiçbir diktatör yönettiği ülkeyi tamamen bitirmeden iktidardan gitmemiştir. Maalesef bu kafayla gidilirse benzer bir akıbet Türkiye'yi bekliyor. Toplumsal yapı daha da çürüyecek. Türkiye komple yıkıldığında iktidar da yıkılmış olacak. Çünkü ortada hem siyasal İslamcıların hem de milliyetçilerin devletleştiği değişime direnen bir iktidar yapısı var. Bu iktidarın bir kanadındaki suikastlara varan hesaplaşmalara devletin müdahil olamıyor oluşundan anlaşılan şey budur.
Şayet bir ülkede hukuk yoksa o ülkede cehennemin bütün kapıları sonuna kadar açılmış demektir.
"İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir." der, Nietzsche. İktidar olmanın da bir sınırı var. Anlayamadıkları şey şudur. İnsan en büyük mucizeyi yoklukta ve bir iktidar onuruna dokunduğunda gerçekleştirir.
Ülkede hukuk yok demek de doğru değil! İktidarın kendi hukuku var. Küçük işlerde hukukun işleme biçimi muntazam. Ama ülkedeki çaplı işlerde yani bir ülkenin kaderine etki eden ölçekteki işlerde hukuk yokmuş gibi bir hal var.
Bir parti kendi içinde kavga ediyor ve sanki ortada bir devlet yok. Sanki onlar bu ülkenin hukukuna dâhil değiller.
Türkiye'de mafya; kabadayılıktan gelen klasik mafya; Soğuk Savaş döneminin bekçiliğinden emekli neo-klasik mafya, bir de Kurtlar Vadisi jenerasyonu Çizgi Film tipi mafya diye başkalaşıyor.
Bu işin içeriğine şöyle geriye doğru alıcı gözle bakınca ilginç bir durum göze çarpıyor.
Siyasal İslamcılar devrinde mafya ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine taşıdı. Çünkü düzensiz mülteci akınlarıyla sosyal bünye kozmopolit bir hal aldı. Mafya artık Avrupa Liginde. Yiğitlerimiz Avrupa deplasmanında galibiyet ararken Yeniçeri gibi vurulup düşüyorlar! Latife bir yana siyaset bu dipsiz şark kurnazlığıyla bu meselenin altından kalkacak gibi değil.
Bu türden yapılar, şayet siyaset kurumu hedefleri için bu mafya gruplarını kullanıyorsa bumerang etkisi yaparlar. Ve onu kullanmaya yelteneni vurur. Çünkü mafya medeni toplumlardaki korkak politikacıların da efendisi olduğunu görürler.
Putin'in Suriye'deki terör örgütlerini yönlendirenler için söylediği bir sözdü. "Cebinde akrep taşıyanlar gün gelir o akrep tarafından sokulurlar."
Şayet siyaseti yönlendirmek için mafyayı kullanırsanız mafyayı iktidarınıza ortak edersiniz. Karşılığında o da sizin iktidarınızı kullanır.
Siyaset kurumunun ülkeyi her açıdan açık istismarı, cemaatlerin ve tarikatların iktidarın gizli ortakları gibi devletin kurumlarına sızmaları, uluslararası terör örgütleri ve şimdi de çizgi film kahramanları gibi ülkeye musallat olan uluslararası ayaklı mafya örgütleri.
İşte bu yeni nesil mafya örgütleri siyaseti bu denli kötürüm bir ülkede Voltran'ı oluştururlarsa esas film o zaman başlayacak.
En net tanım bir mafya babasından; "Siyaset kurumu ülkedeki halkın ürettiği değerleri parçalayıp yer, mafya da o şeyden arta kalanlara üşüşür."
Sisteme küsmüş emekli bir general yeni nesil bu mafya grubuna sızarsa bütün sistemi esir alabilir. Çünkü hukuka güven yoksa bütün ihtimaller masadadır ve herşey olabilir.
Son kabadayı Dündar Kılıç'ın sözüydü. "Devletin arsasına pisleyenlerin götü yere yakın olur."
Soğuk Savaş döneminde devletin komünizmle mücadele adı altında tetik çektirdiği kişiler bugün ülkenin ve siyasetin ortakları durumundalar. Onlar devleti ve iktidarı esir aldıkları için siyaset kurumu çürüdü. O çürümüş yapıdan da bu çizgi film kahramanları çıktı.
Ülkedeki durumu tahlil açısından vakıaya biraz sosyolojik perspektiften bakmak icap ediyor. İstanbul merkezli yeni nesil bu suç örgütlerinin teşekkül aşamalarını, kurmuş oldukları ağların boyutlarını, öne çıkan liderlerin profillerini en iyi anlatan romanlardan biriydi Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ı. Kaçan İstanbul'un kontrolsüz gettolarındaki çürümüş sosyal dokuyu, insanı değiştirip birer canavara dönüştüren, sonrasında amonyak kokulu bağırsaklarında öğütüp posaya çeviren bu yapıları Marquezvari bir dille anlatmıştı. Ağır Roman'ı Metin Kaçan'ın intihar ettiği yıl okumuş, dilinden ve konuya hakimiyetinden çok etkilenmiştim.
Bu iklimi en iyi anlatan filmlerden birisi ise Paramparça Aşklar Ve Köpekler filmi. Film adı gibi, bir ülkede politikacılar ve bürokratlar tanrı katına ulaşıp kendi aralarında eğlenirken sistem dışında kalanlar vahşi bir şekilde birbirini parçalıyor. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez filmi bir Latin Amerika gerçekliği üzerine bina etmişti. Bizde siyaset kurumunun iyice yozlaşıp ülkeyi Kolombiyalaşma eşiğine fırlattığı şu dönemde duruma epeyce uygun düşen bir film.
Bir de hiç kimsenin dillendirmediği tuhaf bir durum var. Kolombiya'daki Pablo Escobar örneğinde kontra bir mafya olarak halkta Los Pepes örneği doğmuştu. Yani Medellin kartelinin ülkedeki hasarına karşı halkın mafyası. Bizde ise durum çok daha tuhaf. Devletin yerleşik mafya düzenine karşı İstanbul'un Roman havasında teşekkül etmiş yeni bir mafya türü. Konu epeyce uzun ama şu kadarını söyleyeyim. Aslında bu yeni mafya türü iyi tahlil edildiğinde ortaya Kolombiya'daki gibi bir tür Los Pepes çıkıyor.
Siyaset kurumunun ülkenin sosyal bünyesinde neden olduğu maddi ve manevi hasara karşı meşru olarak türediler.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
27 Ekim 2025 Pazartesi
24 Eylül 2025 Çarşamba
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 102
Bu ülkede fikir derç etmek külfetli bir iş. Hele bir de benim gibi Oflu cesaretiyle yazmak epeyce masraflı bir iş. Hocam, girme o konulara, yazma diyorlar bana. Bu insan olmayı bırak, demek gibi bir şey benim için. Ülkene sahip çıkma, demekle aynı şey. Bırak politikacılar ülkeyi köleleştirsin, sen karışma. Eh öyle olamayacağımız için yazıyoruz. Yazarken de haliyle hislerimize yenik düştüğümüz kelimeler oluyor. 80.000 aforizma ve analizde 8-9 adet. Yani politikacılar, toplumun önüne çıkmış kerameti kendinden menkul aydınsı tipler. Onlar topluma karşı her türlü sözü söyleyebiliyor, yalanı iftirayı atıyor. Siz aynı şekilde karşılık verdiğinizde sizi hemen dava edip cezalandırıyorlar. Ve size bir şey söyleyeyim mi, yargılamıyorlar, direkt ceza veriyorlar. Ya bakın, şaka değil söylediğim, SS subayı davasında beni savcı yargıladı, hakim değil!
Şimdi gül gibi bir davamız daha oldu! Açan kişi; Muhammed Ali Fatih Erbakan! İsme bakıyorsun; ağır siklet boks şampiyonu gibi başlıyor. 200 şehir fethetmiş padişah gibi devam ediyor. Ve yüksek mühendis ve mücahit Erbakan gibi de bitiriyor. Bir yanıyla Şehzade oğlan gibi. Yani Osmanlı devri olsaydı benim kelle gitmişti. "Tiz elden kellesi vurula!" Nereden nereye geldik! MGV için çay ambarlarında aç susuz çay toplamaktan, Şevki Yılmaz mitingi için pankart yazmaktan, Ulucami aclusundaki gösteride polis copuyla parmağı kırılmaktan, Uludağ Üniversitesi mescidi önünde dört yıl bildiri dağıtmaktan vs. bu günlere. Demek ki başımızdan Milli Görüş geçiyor.
Ne demişiz Fatih Erbakan'a! Saadet Partisi'nin genel merkezini çaldın. Parti Milli Görüşçülerindir, babasının oğlu diye geçinenlerin değil. Bu kafayla gidersen ileride seni çok fena edecekler. Böğürtünü her yerden duyacağız. Bizde köpeğin hatırı olmasa da köpeğin sahibinin hatırı var, demiştik. Belli ki Fatih bunu nefis yapmış. Ya da partiden çaldıkları suyunu çekti, para lazım ona. Yani avukat vekaletinin üçte birini istiyor Fatih! Bu yazılar, açılan davalar ileride siyaset yapılırken bazı karakterlerin ve karaktersizlerin teşhisinde belge olarak arşivlerde yerini alacaktır. Kimse boş sözle siyasetten rol kapmaya çalışmasın. Bu iktidarla ve Milli Görüş hareketine tebelleş olmuş sahtekârlarla dava sürtüşmeleriniz esas alınacaktır.
Bu itibarla, daha önceki hukuk davalarımızda bize yardımcı olmuş arkadaşları dışarıda tutarak, durumu müsait olanların işin maddi kısmında Av. Veysel İlhan ile irtibat kurmalarını istirham ediyorum. Biz bu ülkede onurlu insanlar, feraset ehli Müslümanlar ve de talana bulaşmamış Milli Görüşçüler olarak duruşumuzun bedelini ödemeye razıyız. Bu ülkede Müslüman olmanın çilesi bizim zorumuza gitmiyor. Zorlarına gidenler düşünsün. Şöyle de düşünebiliriz. Rahmetli Erbakan'ın hayırsız bir evladı vardı, yolsuz kaldı, ona ufak bir teberrüde bulunuyoruz. Dedik ya ol şeyin hatırı olmayabilir ama sahibinin hala hatırı var bizde.
"Devleti size tanıtacağız!" diyor bazı Falanjistler sosyal medyada! "Devleti size tanıtacağız!" Nemrut'un itaat bekleyen balbalları gibi. Kan içme vakti gelmiş III. Vlad gibi konuşuyor. "Devleti size tanıtacağız!" Aslında Falanjist'in burada devlet dediği şey kollektif bir hukukun üzerine inşa edilmiş üesses bir düzen değil. Falanjistin kafasındaki devlet bir tür Drakula keyfiyeti. İçinde Kurtlar İmparatorluğu var. Üretime çöreklenmiş mafya düzeni var. Hırsız, yalancı politikacılar var. Cemaat tarikat zırcahilleri var. Halkın sağlığına tarımına göz dikmiş küresel işbirlikçileri var. Ama o devlette herkesi bağlayan anayasa yok, alt kanunlar yok. Bağımsız yargı yok, bağımsız medya yok, özerk akademi yok. İktidarı denetleyen meclis yok. Devletin diğer bağımsız kurumları yok. Falanjistin bize tanıtmayı düşündüğü devlette tek adam hariç kimsenin söz hakkı yok. Muhalif partilere yer yok. Ama eşkıya ile müzakereye yer var. O devlette insan olana yer yok, katillere, tecavüzcülere, iktidar yalakalarına, meczuplara, cahillere, muhterislere yer var. Bu kindar Falanjist'i önce bir hukukla tanıştırmak lazım. Sonra hayatın uyulması gereken basit ahlak yasalarıyla tanıştırmak lazım. Bu aşağılık Falanjist şarlatana şartlar oluştuğunda her insanın İmam Rabbani ile İblis aleyhillane arasındaki bütün makamlara çıkabilecek bir varlık olduğunu, hatta sizdeki Allahsızlık ve imansızlık düzeyini solda sıfır bırakacak birçok insanın var olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Asıl biz sizin devletin kurumlarının, kanunların arkasına saklanarak yaptığınız çeyrek asırlık hırsızlığı, arsızlığı hukukla tanıştıracağız. Size hukuk nedir, mahkeme nedir, bir ülkede iktidar olmak size her şeyi yapma ve söyleme hakkını vermediğini öğreteceğiz. Artı asıl biz size devlet ve hukuk denilen soğukluğu öğreteceğiz.
AKP iktidarı devrinde CHP'nin başına gelenler hakkında;
Nasıl ki sosyolojide "Katı olan her şey buharlaşıyor!" kuralı var, aynı şekilde günümüzde Sovyetik olan her şey de parçalanıyor, prensibi geçerli. Yani geçen yüzyılın imparatorluklar sonrası ölçekli yapıları, ideolojik katılığı olan her şeyi dünyadaki küresel sistem kendi kavramlarıyla, yöntemleriyle öğütüp tuzla buz ediyor. Kuşkusuz CHP Türk siyasetinde hâlâ en katı ideolojik yapıya sahip bir parti durumunda. CHP ülke ile ilgili köklü meselelerin çözümüne dair siyasi vizyona sahip olmaktan ziyade ülkeye ideolojik patronluk yapma eğiliminde olmuştur hep. Eh haliyle günümüz dünyasının sosyo-politik gerçekleri bu türden bir siyasî hergeleliğe müsaade etmiyor. CHP, ülkenin meselelerini sahiplenip siyaset yapmakla, ideolojik patronlukla siyaset esnaflığı yapmak arasındaki o ince çizgiyi kavrayamadı, kavrayacağa da benzemiyor. Dolayısıyla nasıl ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ona bağlı bir dizi askeri ve iktisadi kurulup dağıldı, aynı şekilde 2000'lerin başında ülkedeki KİT'ler özelleştirildi. Ülkenin diğer kurumları yapısal olarak dönüştürüldü, siyasî partiler küresel düzene sorun çıkarmayacak şekilde çeşitli operasyonlarla dizayn edildi. Aynı şekilde CHP de bu küresel paradigmadan parçalanarak nasibini alıyor.
Buna sebep CHP ülkenin yekûnunu sahiplenerek siyaset üretemiyor. Siyaseti iktidarın yaptıklarına yüzeysel reaksiyonlardan ibaret. Siyasal İslamcı iktidar CHP'yi rahatça kavgaya çekebiliyor. Oysa uzun vadede CHP'ye lazım olan strateji ile muhalif toplum adına siyaset üretmek olmalıydı. Kaldı ki CHP yapısal olarak kliklerden oluşuyor ve parti içi çekişmelerin en sert olduğu parti hüviyetinde. Dolaysıyla iktidar CHP üzerinde kurduğu baskıyla hem ülkede tesis ettiği rejimi sertleştiriyor, hem de kendisine sadakat konusunda şüpheye düşen seçmenini konsolide etmiş oluyor.
Terörsüz Türkiye umuduyla masaya oturanlara sadece terörsüz Türkiye değil, aynı zamanda demokrasi olmayan bir Türkiye arzu ettiğini ima ediyor. Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet prensibi gereği CHP'yi bölmeye iktidarına uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi planlıyor.
MHP'yi iktidara verdiği destekle bitirdi. İyi Parti'yi yeni Anayasa için ikna etmesi mümkün değil. CHP'yi parçalayıp işine yarayacak bir yapıya dönüştürmesi en mantıklı olanı. Bu vetirede DEM'i de oyalıyor. Ülke siyasetindeki umumi manzara şimdilik bundan ibaret.
Siyasal yozlaşmaya paralel olarak toplumda yaşanan çürüme ve ahlaki çözülmeye dair.
Cemil Meriç'in sözüydü. "Her toplum bir kitaba dayanır." Bu kitap ya ahlaki ilkeleri ihtiva eden kutsal bir kitaptır, ya da İngilizlerin Magna Carta'sı gibi hukuki niteliği olan bir toplum sözleşmesidir. Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau'nun modern toplumların temelini oluşturan esas şeyin Toplum Sözleşmesi olduğunu belirttiği gibi. Bir de toplumların dayandığı kutsal kitapların, yasaların koyduğu kuralların gerçek hayatta neye tekabül ettiği hususun incelenmesi bahsi vardır. Yani toplumlara nizam veren yasaların da bir ruhu vardır. Bu bahiste yine Fransız düşünür Baron De Montesque'nun Kanunların Ruhu Üzerine adlı eseri okumaya değerdir. Ve tabii ki bir klasik olarak Eflatun'un Devlet'i.
Bir de XIV. Luis Le Grand'ın (Büyük Luis) söylediği "Devlet benim!" sözü var. Yani kanun koyucu benim! İşte bu söze bir tahdit koyup oluşturulan düzen bugünkü modern devlettir. Yani her şeyin kanunla, kuralla belirlendiği, hiçbir sınıfa, kişiye, zümreye imtiyaz tanınmadığı bir düzen. İşin bu kısmı ideal olanı. Ama iş o ideal kanunları, yasaları bir toplumda uygulamaya geldiğinde durum değişiyor. Ortaya politikacıların kanunların, yasaların arkasına saklanarak bir toplumu istismar etmesine, o toplumda yaşayan insanların da kendi nüfuz alanlarında politikacılar gibi ahlaksızlaşarak insanları istismar etmesine sebep olur.
Yani halktan devleti yönetme vekâleti alan politikacılar ilk iş olarak yalan konuşmaya ve hırsızlık yapmaya başlarlar. Bu şekilde hukuka dayalı toplumsal düzeni zayıflatırlar. İktidarda yapıp ettikleriyle halka kötü örnek olurlar. Kendilerini ve yakınlarını kanunların üzerinde görmeye başlarlar. Toplumun dibinde savunmasız kalan halk ise bu keyfi yapıda çürümeye başlar. İktidar yozlaştıkça idare ettiği toplumu çürütür. Bu fasit daire iktidardakilerin beden ve ruh olarak obezleşmesine aşağıdakilerin ise demiri kemiren aç farelere dönüşmesine sebep olur. İşte o aç fareler Nepal örneğinde olduğu gibi gözünü kararttığında ne Budist öğretisi, ne anayasa, ne devlet, ne iktidar, ne polis tanır. Hepsini alaşağı eder. İşte çeyrek asırlık siyasal İslamcıların yasa tanımazlıkları toplumun diğer kesimlerinin de ahlaki açıdan çürümesine sebep oldu. Bugün toplumda cinayet, hırsızlık, ahlaksızlık gırla gidiyor. Bu ahlaki çöküş bir noktadan sonra tanrıyı bile tanımaz noktaya gelir. Ve ondan sonra da Nepal'deki gibi olanlar olur.
Cuma hutbesi niyetine!
Ne kadar ilginç bir durum değil mi? İktidar devlet sistemini tüm kurumlarıyla bir örümcek ağı gibi kullanıyorlar. Başlangıçta kurbanın o ağlara takılıp çırpınmasına müsaade ediyorlar. Ağa takılan kurban çırpındıkça titreşimlerle merkezdeki örümceğe panik sinyali gönderiyor. Merkezdeki örümcek titreşimlerin şiddetinden kurbanın büyüklüğü ve ruh haliyle ilgili bilgi sahibi oluyor. Ama tarantula buna aldırmıyor, uyumaya devam ediyor. Çünkü nihayetinde yutulacak kurbanın biraz daha büyüyüp semizlemesine göz yumuluyor. Gittikçe büyüyen kurban bulaştığı ağları yırtıp kaçmaya çalıştığı fark edildiğinde ağın merkezdeki örümcek hızla harekete geçiyor. Ve ağdan kurtulmaya çalışan kurbanını yakalayıp yutuyor. Can Holding örneğinde olduğu gibi ekonomide, medyada, ticarette kurulmuş bu örümcek ağları zamanı geldiğinde kurbanlarına hiç acımıyor.
Oysa o tarantulanın yerinde ne olması lazımdı? Anayasa, ceza yasaları, kamu hukukundan, kendi vatandaşının iktisadî refahından sorumlu bir iktidar! O kanun ağına takılan suçluyu daha ilk titreşimde yakalayıp mahkemeye çıkarması lazımdı. Yasadışı kazancına el koyup gerekli işlemleri yapması gerekirdi. İşte bizdeki örümcek ağının merkezinde tarantula olduğu için kanunun yaptırım gücünü, devletin otoritesini kullanıp kendileri ve yandaşları için büyük servetlere çeviriyor. O tarantulanın yerine kanunu, mahkemeyi koyduğunuzda ise kazanan devlet dolayısıyla halkın iktisadî refahı oluyor. Öteden beri izah etmeye çalıştığımız şeyin özeti budur.
Vladimir İlyiç Lenin'e atfedilmiş bir sözdür. "Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır."
Yani bir ülkede on yıllar on yıllar sadece merkezdeki bir eylemi, ülkeyi talan etmeyi, daha doğrusu tek bir eylem diğer eylemleri öğüterek geçer. Merkezdeki bu eylem kendisini taklit eden her sözü her eylemi öğütüp sosyolojik açıdan işe yaramaz bir posaya çevirdiğinde artık o toplum başka bir aşamaya geçer.
Sonraki süreçte ise kısa bir zaman diliminde bütün o önceki taklit eylemlerden çok daha farklı bir şey olur. Ve o kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler bütün eylemlerin akışını değiştirir. Yani sosyo-politik akışa makas kırdırır. Artık toplum bambaşka bir yerdedir. Türkiye'deki toplumsal çürümenin boyutuna bakılırsa o aşamanın eşiğindeyiz. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede hiçbir şey yaşanmadı. Daha doğrusu hep aynı şeyler yaşandı. Şimdi bu kalkerleşmiş yapının tümden çöküp kısa zamanda çok daha farklı şeylerin yaşanma zamanı.
Günümüzde dünyada olup biten şeylere karşı herhangi bir hattı müdafaa yapamıyoruz. Çünkü ortada müdafaa edilecek bir hat mevcut değildir. Sathı müdafaa da yapamıyoruz. Çünkü o sathın içinde NATO üsleri ve Kanadalı altın şirketlerinin bilumum maden ocakları mevcuttur. Binaenaleyh hiç kimseye karşı bir harp açma ve onunla harp etme durumunda değiliz. Bu durumda ortaya Filistinliler gibi nefsi müdafaa etme hali çıkıyor. Yani Müslümanlar olarak Gazze'de olduğu gibi sadece nefsi müdafaa etme durumundayız. İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla Gazze'de Siyonistlerce katledilen Filistinlilere hiçbir şatta yardım edemiyoruz. Büyük bir acizlik içinde ve de utançla yaşamaya devam ediyoruz. Bu bahiste söylediğimiz sözlerin bu ülkedeki ekâbir takımının indinde zerre miskal bir kıymeti harbiyesi yok. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcı iktidara karşı söz söyleyecek, onların keyfi icraatlarını eleştirecek, onları protesto edecek cesareti de kaybetmek üzereyiz. Zira onlar kendilerini ülkenin mutlak sahibi görme mesabesindeler. Bu durumda Müslüman ahalinin her seçim zamanında maslahat olarak verdiği siyasî vekâlet tümden zayi olmuş durumda. Dediğim gibi geriye sadece insanın onuruna, şerefine, fiziksel varlığına müdahale edildiğinde verdiği reaksiyon olarak sadece nefsi müdafaa kalıyor. İktidarın kuyruğuna takılmış eşhas tarafından zekâmıza hakaret edildiğinde, onurumuza dokunulduğunda, bize kastedildiğinde nefsi müdafaada bulunuyoruz. Bu da hukukta insanın kendini savunma yönteminin en güdüsel halidir. Kısacası Siyonist barbarlığın küresel sistemi esir aldığı bir dünyada, siyasal İslamcıların ülkeyi mutlak otoriteyle yönettiği bir zamanda çaresizce nefsi müdafaa etme durumundayız.
Ekonominin kötüsü yoktur aslında. Sadece bir ülke ekonomisinde istatistiki anlamda yaşam koşulları kötüleşmiş insanların çoğunluğu söz konusudur. Ekonomiyi kötü kılan esas şey iktidarların o ülkede üretilen mal ve hizmetlerin milli gelir dağılımı üzerinden adil bir şekilde paylaşılmıyor oluşudur. Bu açıdan bakıldığında iktidara eklemlenmiş dar bir kesimin ekonomisi gayet iyidir. Ama iktidarın dışında kalan geniş halk kitlelerinin - asgari ücretle çalışan işçilerin, emeklilerin, çiftçilerin - ekonomisi gelir düzeyi bakımından açlık sınırının altındadır.
Türkiye'de ekonominin kötü yönetiliyor olmasının yan ısıra yapısal olarak da Türk ekonomisi sorunludur. Türkiye'nin sanayisi teknolojik açıdan kendisini yenileyemediği için felçlidir. Tarım ve hayvancılığı bitme noktasına gelmiştir. Ülkedeki hukuk sistemi siyasallaştığından yabancı yatırımcı için Türkiye hayli riskli bir yerdir. Buraya kadar işin görünen kısmı, bu işin bir de görünmeyen kısmı var.
Uzmanlara göre ülkedeki yaklaşık 800 milyar dolarlık yatırımın 200 milyar doları siyaset bürokrasisi tarafından çalınmış. Ve İngiltere'de emlak, Katar, Malezya ve Singapur'daki banka hesaplarına yatırılmış. Bu devasa para yabancı sermaye adı altında Türkiye'deki mali sistemde aklanmaya çalışılıyor. Dünyadaki uyuşturucudan, yasadışı bahisten, silah ve petrol kaçakçılığından elde edilen kara paranın en rahat mali sisteme sokulabildiği ülke Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye'de kara para aklamaktan kaynaklanan ayrı bir enflasyon mevcuttur.
Yani ülkede üretilen mal ve hizmetlerin 86 milyon nüfusa arzıyla ortaya bir fiyat çıkıyor. Ama piyasada Merkez Bankasının sürdüğü paradan çok daha fazlası var. Bu durumda senin hukuk içinde kazandığın paranın değeri düşüyor. Çünkü gayrimeşrudan para kazanan da senin talip olduğun otomobile, daireye, mala, hizmete talip. Kısacası Türkiye'deki ekonominin kötü oluşu siyaset kurumunun sistemi istismarıyla alakalıdır. Daha ekonominin yapısal meselelerine gelemeden ekonomi sulandırılıyor. Dışarıdan anormal miktarda kara para sisteme giriyor ve 85 milyon insanın iktisadî hukukunu sulandırıyor. Üretim, planlama, ekonomiyi dünyadaki değişime göre dönüştürme gibi bir dertleri yok. Bunlar özünde aç gözlü Anadolu çolphanları. İçeride yapılacak üretimi ve ekonominin meşruiyetini korumak yerine dışarıdan gelen kara parayı sisteme sokup vatandaşlarını refahını mafya ile talan etmeyi devlet yönetmek zanneden çolphanlar bunlar.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Şimdi gül gibi bir davamız daha oldu! Açan kişi; Muhammed Ali Fatih Erbakan! İsme bakıyorsun; ağır siklet boks şampiyonu gibi başlıyor. 200 şehir fethetmiş padişah gibi devam ediyor. Ve yüksek mühendis ve mücahit Erbakan gibi de bitiriyor. Bir yanıyla Şehzade oğlan gibi. Yani Osmanlı devri olsaydı benim kelle gitmişti. "Tiz elden kellesi vurula!" Nereden nereye geldik! MGV için çay ambarlarında aç susuz çay toplamaktan, Şevki Yılmaz mitingi için pankart yazmaktan, Ulucami aclusundaki gösteride polis copuyla parmağı kırılmaktan, Uludağ Üniversitesi mescidi önünde dört yıl bildiri dağıtmaktan vs. bu günlere. Demek ki başımızdan Milli Görüş geçiyor.
Ne demişiz Fatih Erbakan'a! Saadet Partisi'nin genel merkezini çaldın. Parti Milli Görüşçülerindir, babasının oğlu diye geçinenlerin değil. Bu kafayla gidersen ileride seni çok fena edecekler. Böğürtünü her yerden duyacağız. Bizde köpeğin hatırı olmasa da köpeğin sahibinin hatırı var, demiştik. Belli ki Fatih bunu nefis yapmış. Ya da partiden çaldıkları suyunu çekti, para lazım ona. Yani avukat vekaletinin üçte birini istiyor Fatih! Bu yazılar, açılan davalar ileride siyaset yapılırken bazı karakterlerin ve karaktersizlerin teşhisinde belge olarak arşivlerde yerini alacaktır. Kimse boş sözle siyasetten rol kapmaya çalışmasın. Bu iktidarla ve Milli Görüş hareketine tebelleş olmuş sahtekârlarla dava sürtüşmeleriniz esas alınacaktır.
Bu itibarla, daha önceki hukuk davalarımızda bize yardımcı olmuş arkadaşları dışarıda tutarak, durumu müsait olanların işin maddi kısmında Av. Veysel İlhan ile irtibat kurmalarını istirham ediyorum. Biz bu ülkede onurlu insanlar, feraset ehli Müslümanlar ve de talana bulaşmamış Milli Görüşçüler olarak duruşumuzun bedelini ödemeye razıyız. Bu ülkede Müslüman olmanın çilesi bizim zorumuza gitmiyor. Zorlarına gidenler düşünsün. Şöyle de düşünebiliriz. Rahmetli Erbakan'ın hayırsız bir evladı vardı, yolsuz kaldı, ona ufak bir teberrüde bulunuyoruz. Dedik ya ol şeyin hatırı olmayabilir ama sahibinin hala hatırı var bizde.
"Devleti size tanıtacağız!" diyor bazı Falanjistler sosyal medyada! "Devleti size tanıtacağız!" Nemrut'un itaat bekleyen balbalları gibi. Kan içme vakti gelmiş III. Vlad gibi konuşuyor. "Devleti size tanıtacağız!" Aslında Falanjist'in burada devlet dediği şey kollektif bir hukukun üzerine inşa edilmiş üesses bir düzen değil. Falanjistin kafasındaki devlet bir tür Drakula keyfiyeti. İçinde Kurtlar İmparatorluğu var. Üretime çöreklenmiş mafya düzeni var. Hırsız, yalancı politikacılar var. Cemaat tarikat zırcahilleri var. Halkın sağlığına tarımına göz dikmiş küresel işbirlikçileri var. Ama o devlette herkesi bağlayan anayasa yok, alt kanunlar yok. Bağımsız yargı yok, bağımsız medya yok, özerk akademi yok. İktidarı denetleyen meclis yok. Devletin diğer bağımsız kurumları yok. Falanjistin bize tanıtmayı düşündüğü devlette tek adam hariç kimsenin söz hakkı yok. Muhalif partilere yer yok. Ama eşkıya ile müzakereye yer var. O devlette insan olana yer yok, katillere, tecavüzcülere, iktidar yalakalarına, meczuplara, cahillere, muhterislere yer var. Bu kindar Falanjist'i önce bir hukukla tanıştırmak lazım. Sonra hayatın uyulması gereken basit ahlak yasalarıyla tanıştırmak lazım. Bu aşağılık Falanjist şarlatana şartlar oluştuğunda her insanın İmam Rabbani ile İblis aleyhillane arasındaki bütün makamlara çıkabilecek bir varlık olduğunu, hatta sizdeki Allahsızlık ve imansızlık düzeyini solda sıfır bırakacak birçok insanın var olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Asıl biz sizin devletin kurumlarının, kanunların arkasına saklanarak yaptığınız çeyrek asırlık hırsızlığı, arsızlığı hukukla tanıştıracağız. Size hukuk nedir, mahkeme nedir, bir ülkede iktidar olmak size her şeyi yapma ve söyleme hakkını vermediğini öğreteceğiz. Artı asıl biz size devlet ve hukuk denilen soğukluğu öğreteceğiz.
AKP iktidarı devrinde CHP'nin başına gelenler hakkında;
Nasıl ki sosyolojide "Katı olan her şey buharlaşıyor!" kuralı var, aynı şekilde günümüzde Sovyetik olan her şey de parçalanıyor, prensibi geçerli. Yani geçen yüzyılın imparatorluklar sonrası ölçekli yapıları, ideolojik katılığı olan her şeyi dünyadaki küresel sistem kendi kavramlarıyla, yöntemleriyle öğütüp tuzla buz ediyor. Kuşkusuz CHP Türk siyasetinde hâlâ en katı ideolojik yapıya sahip bir parti durumunda. CHP ülke ile ilgili köklü meselelerin çözümüne dair siyasi vizyona sahip olmaktan ziyade ülkeye ideolojik patronluk yapma eğiliminde olmuştur hep. Eh haliyle günümüz dünyasının sosyo-politik gerçekleri bu türden bir siyasî hergeleliğe müsaade etmiyor. CHP, ülkenin meselelerini sahiplenip siyaset yapmakla, ideolojik patronlukla siyaset esnaflığı yapmak arasındaki o ince çizgiyi kavrayamadı, kavrayacağa da benzemiyor. Dolayısıyla nasıl ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ona bağlı bir dizi askeri ve iktisadi kurulup dağıldı, aynı şekilde 2000'lerin başında ülkedeki KİT'ler özelleştirildi. Ülkenin diğer kurumları yapısal olarak dönüştürüldü, siyasî partiler küresel düzene sorun çıkarmayacak şekilde çeşitli operasyonlarla dizayn edildi. Aynı şekilde CHP de bu küresel paradigmadan parçalanarak nasibini alıyor.
Buna sebep CHP ülkenin yekûnunu sahiplenerek siyaset üretemiyor. Siyaseti iktidarın yaptıklarına yüzeysel reaksiyonlardan ibaret. Siyasal İslamcı iktidar CHP'yi rahatça kavgaya çekebiliyor. Oysa uzun vadede CHP'ye lazım olan strateji ile muhalif toplum adına siyaset üretmek olmalıydı. Kaldı ki CHP yapısal olarak kliklerden oluşuyor ve parti içi çekişmelerin en sert olduğu parti hüviyetinde. Dolaysıyla iktidar CHP üzerinde kurduğu baskıyla hem ülkede tesis ettiği rejimi sertleştiriyor, hem de kendisine sadakat konusunda şüpheye düşen seçmenini konsolide etmiş oluyor.
Terörsüz Türkiye umuduyla masaya oturanlara sadece terörsüz Türkiye değil, aynı zamanda demokrasi olmayan bir Türkiye arzu ettiğini ima ediyor. Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet prensibi gereği CHP'yi bölmeye iktidarına uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi planlıyor.
MHP'yi iktidara verdiği destekle bitirdi. İyi Parti'yi yeni Anayasa için ikna etmesi mümkün değil. CHP'yi parçalayıp işine yarayacak bir yapıya dönüştürmesi en mantıklı olanı. Bu vetirede DEM'i de oyalıyor. Ülke siyasetindeki umumi manzara şimdilik bundan ibaret.
Siyasal yozlaşmaya paralel olarak toplumda yaşanan çürüme ve ahlaki çözülmeye dair.
Cemil Meriç'in sözüydü. "Her toplum bir kitaba dayanır." Bu kitap ya ahlaki ilkeleri ihtiva eden kutsal bir kitaptır, ya da İngilizlerin Magna Carta'sı gibi hukuki niteliği olan bir toplum sözleşmesidir. Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau'nun modern toplumların temelini oluşturan esas şeyin Toplum Sözleşmesi olduğunu belirttiği gibi. Bir de toplumların dayandığı kutsal kitapların, yasaların koyduğu kuralların gerçek hayatta neye tekabül ettiği hususun incelenmesi bahsi vardır. Yani toplumlara nizam veren yasaların da bir ruhu vardır. Bu bahiste yine Fransız düşünür Baron De Montesque'nun Kanunların Ruhu Üzerine adlı eseri okumaya değerdir. Ve tabii ki bir klasik olarak Eflatun'un Devlet'i.
Bir de XIV. Luis Le Grand'ın (Büyük Luis) söylediği "Devlet benim!" sözü var. Yani kanun koyucu benim! İşte bu söze bir tahdit koyup oluşturulan düzen bugünkü modern devlettir. Yani her şeyin kanunla, kuralla belirlendiği, hiçbir sınıfa, kişiye, zümreye imtiyaz tanınmadığı bir düzen. İşin bu kısmı ideal olanı. Ama iş o ideal kanunları, yasaları bir toplumda uygulamaya geldiğinde durum değişiyor. Ortaya politikacıların kanunların, yasaların arkasına saklanarak bir toplumu istismar etmesine, o toplumda yaşayan insanların da kendi nüfuz alanlarında politikacılar gibi ahlaksızlaşarak insanları istismar etmesine sebep olur.
Yani halktan devleti yönetme vekâleti alan politikacılar ilk iş olarak yalan konuşmaya ve hırsızlık yapmaya başlarlar. Bu şekilde hukuka dayalı toplumsal düzeni zayıflatırlar. İktidarda yapıp ettikleriyle halka kötü örnek olurlar. Kendilerini ve yakınlarını kanunların üzerinde görmeye başlarlar. Toplumun dibinde savunmasız kalan halk ise bu keyfi yapıda çürümeye başlar. İktidar yozlaştıkça idare ettiği toplumu çürütür. Bu fasit daire iktidardakilerin beden ve ruh olarak obezleşmesine aşağıdakilerin ise demiri kemiren aç farelere dönüşmesine sebep olur. İşte o aç fareler Nepal örneğinde olduğu gibi gözünü kararttığında ne Budist öğretisi, ne anayasa, ne devlet, ne iktidar, ne polis tanır. Hepsini alaşağı eder. İşte çeyrek asırlık siyasal İslamcıların yasa tanımazlıkları toplumun diğer kesimlerinin de ahlaki açıdan çürümesine sebep oldu. Bugün toplumda cinayet, hırsızlık, ahlaksızlık gırla gidiyor. Bu ahlaki çöküş bir noktadan sonra tanrıyı bile tanımaz noktaya gelir. Ve ondan sonra da Nepal'deki gibi olanlar olur.
Cuma hutbesi niyetine!
Ne kadar ilginç bir durum değil mi? İktidar devlet sistemini tüm kurumlarıyla bir örümcek ağı gibi kullanıyorlar. Başlangıçta kurbanın o ağlara takılıp çırpınmasına müsaade ediyorlar. Ağa takılan kurban çırpındıkça titreşimlerle merkezdeki örümceğe panik sinyali gönderiyor. Merkezdeki örümcek titreşimlerin şiddetinden kurbanın büyüklüğü ve ruh haliyle ilgili bilgi sahibi oluyor. Ama tarantula buna aldırmıyor, uyumaya devam ediyor. Çünkü nihayetinde yutulacak kurbanın biraz daha büyüyüp semizlemesine göz yumuluyor. Gittikçe büyüyen kurban bulaştığı ağları yırtıp kaçmaya çalıştığı fark edildiğinde ağın merkezdeki örümcek hızla harekete geçiyor. Ve ağdan kurtulmaya çalışan kurbanını yakalayıp yutuyor. Can Holding örneğinde olduğu gibi ekonomide, medyada, ticarette kurulmuş bu örümcek ağları zamanı geldiğinde kurbanlarına hiç acımıyor.
Oysa o tarantulanın yerinde ne olması lazımdı? Anayasa, ceza yasaları, kamu hukukundan, kendi vatandaşının iktisadî refahından sorumlu bir iktidar! O kanun ağına takılan suçluyu daha ilk titreşimde yakalayıp mahkemeye çıkarması lazımdı. Yasadışı kazancına el koyup gerekli işlemleri yapması gerekirdi. İşte bizdeki örümcek ağının merkezinde tarantula olduğu için kanunun yaptırım gücünü, devletin otoritesini kullanıp kendileri ve yandaşları için büyük servetlere çeviriyor. O tarantulanın yerine kanunu, mahkemeyi koyduğunuzda ise kazanan devlet dolayısıyla halkın iktisadî refahı oluyor. Öteden beri izah etmeye çalıştığımız şeyin özeti budur.
Vladimir İlyiç Lenin'e atfedilmiş bir sözdür. "Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır."
Yani bir ülkede on yıllar on yıllar sadece merkezdeki bir eylemi, ülkeyi talan etmeyi, daha doğrusu tek bir eylem diğer eylemleri öğüterek geçer. Merkezdeki bu eylem kendisini taklit eden her sözü her eylemi öğütüp sosyolojik açıdan işe yaramaz bir posaya çevirdiğinde artık o toplum başka bir aşamaya geçer.
Sonraki süreçte ise kısa bir zaman diliminde bütün o önceki taklit eylemlerden çok daha farklı bir şey olur. Ve o kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler bütün eylemlerin akışını değiştirir. Yani sosyo-politik akışa makas kırdırır. Artık toplum bambaşka bir yerdedir. Türkiye'deki toplumsal çürümenin boyutuna bakılırsa o aşamanın eşiğindeyiz. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede hiçbir şey yaşanmadı. Daha doğrusu hep aynı şeyler yaşandı. Şimdi bu kalkerleşmiş yapının tümden çöküp kısa zamanda çok daha farklı şeylerin yaşanma zamanı.
Günümüzde dünyada olup biten şeylere karşı herhangi bir hattı müdafaa yapamıyoruz. Çünkü ortada müdafaa edilecek bir hat mevcut değildir. Sathı müdafaa da yapamıyoruz. Çünkü o sathın içinde NATO üsleri ve Kanadalı altın şirketlerinin bilumum maden ocakları mevcuttur. Binaenaleyh hiç kimseye karşı bir harp açma ve onunla harp etme durumunda değiliz. Bu durumda ortaya Filistinliler gibi nefsi müdafaa etme hali çıkıyor. Yani Müslümanlar olarak Gazze'de olduğu gibi sadece nefsi müdafaa etme durumundayız. İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla Gazze'de Siyonistlerce katledilen Filistinlilere hiçbir şatta yardım edemiyoruz. Büyük bir acizlik içinde ve de utançla yaşamaya devam ediyoruz. Bu bahiste söylediğimiz sözlerin bu ülkedeki ekâbir takımının indinde zerre miskal bir kıymeti harbiyesi yok. Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal İslamcı iktidara karşı söz söyleyecek, onların keyfi icraatlarını eleştirecek, onları protesto edecek cesareti de kaybetmek üzereyiz. Zira onlar kendilerini ülkenin mutlak sahibi görme mesabesindeler. Bu durumda Müslüman ahalinin her seçim zamanında maslahat olarak verdiği siyasî vekâlet tümden zayi olmuş durumda. Dediğim gibi geriye sadece insanın onuruna, şerefine, fiziksel varlığına müdahale edildiğinde verdiği reaksiyon olarak sadece nefsi müdafaa kalıyor. İktidarın kuyruğuna takılmış eşhas tarafından zekâmıza hakaret edildiğinde, onurumuza dokunulduğunda, bize kastedildiğinde nefsi müdafaada bulunuyoruz. Bu da hukukta insanın kendini savunma yönteminin en güdüsel halidir. Kısacası Siyonist barbarlığın küresel sistemi esir aldığı bir dünyada, siyasal İslamcıların ülkeyi mutlak otoriteyle yönettiği bir zamanda çaresizce nefsi müdafaa etme durumundayız.
Ekonominin kötüsü yoktur aslında. Sadece bir ülke ekonomisinde istatistiki anlamda yaşam koşulları kötüleşmiş insanların çoğunluğu söz konusudur. Ekonomiyi kötü kılan esas şey iktidarların o ülkede üretilen mal ve hizmetlerin milli gelir dağılımı üzerinden adil bir şekilde paylaşılmıyor oluşudur. Bu açıdan bakıldığında iktidara eklemlenmiş dar bir kesimin ekonomisi gayet iyidir. Ama iktidarın dışında kalan geniş halk kitlelerinin - asgari ücretle çalışan işçilerin, emeklilerin, çiftçilerin - ekonomisi gelir düzeyi bakımından açlık sınırının altındadır.
Türkiye'de ekonominin kötü yönetiliyor olmasının yan ısıra yapısal olarak da Türk ekonomisi sorunludur. Türkiye'nin sanayisi teknolojik açıdan kendisini yenileyemediği için felçlidir. Tarım ve hayvancılığı bitme noktasına gelmiştir. Ülkedeki hukuk sistemi siyasallaştığından yabancı yatırımcı için Türkiye hayli riskli bir yerdir. Buraya kadar işin görünen kısmı, bu işin bir de görünmeyen kısmı var.
Uzmanlara göre ülkedeki yaklaşık 800 milyar dolarlık yatırımın 200 milyar doları siyaset bürokrasisi tarafından çalınmış. Ve İngiltere'de emlak, Katar, Malezya ve Singapur'daki banka hesaplarına yatırılmış. Bu devasa para yabancı sermaye adı altında Türkiye'deki mali sistemde aklanmaya çalışılıyor. Dünyadaki uyuşturucudan, yasadışı bahisten, silah ve petrol kaçakçılığından elde edilen kara paranın en rahat mali sisteme sokulabildiği ülke Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye'de kara para aklamaktan kaynaklanan ayrı bir enflasyon mevcuttur.
Yani ülkede üretilen mal ve hizmetlerin 86 milyon nüfusa arzıyla ortaya bir fiyat çıkıyor. Ama piyasada Merkez Bankasının sürdüğü paradan çok daha fazlası var. Bu durumda senin hukuk içinde kazandığın paranın değeri düşüyor. Çünkü gayrimeşrudan para kazanan da senin talip olduğun otomobile, daireye, mala, hizmete talip. Kısacası Türkiye'deki ekonominin kötü oluşu siyaset kurumunun sistemi istismarıyla alakalıdır. Daha ekonominin yapısal meselelerine gelemeden ekonomi sulandırılıyor. Dışarıdan anormal miktarda kara para sisteme giriyor ve 85 milyon insanın iktisadî hukukunu sulandırıyor. Üretim, planlama, ekonomiyi dünyadaki değişime göre dönüştürme gibi bir dertleri yok. Bunlar özünde aç gözlü Anadolu çolphanları. İçeride yapılacak üretimi ve ekonominin meşruiyetini korumak yerine dışarıdan gelen kara parayı sisteme sokup vatandaşlarını refahını mafya ile talan etmeyi devlet yönetmek zanneden çolphanlar bunlar.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
18 Eylül 2025 Perşembe
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 101
Ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın sözleri, icraatları ilgi alanıma girmiyor. Ama Nürenberg mahkemeleri, Nazi dönemi uygulamaları, Adolf Hitler ve Josef Stalin'in hayatı ilgi alanıma giriyor.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.
Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!
Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!
Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!
Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.
Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Türk futbolu ilgi alanıma girmiyor. Ama Bundesliga ve Premier Lig müsabakalarının özetleri ilgi alanıma giriyor.
Netflix'teki görsel kirlilik artık ilgi alanıma girmiyor. Ama Mubi'deki sanat filmleri bir şekilde ilgi alanıma giriyor.
Elif Şafak'ın son romanı Gökyüzünde Nehirler Var ilgi alanıma giriyor. Ama diğer DNR'daki bestselleri ilgi alanıma girmiyor.
Yılmaz Özdil ve Levent Gültekin'in politik analizleri ilgi alanıma giriyor. Diğerlerinin çoğu kerameti kendinden menkul olduğundan ilgi alanıma girmiyor.
İktidarın ürettirdiği ihalar, sihalar, uçak vs. ilgi alanıma girmiyor. Ama BMW ve Porsche'nin üretim bandını izlemek ilgi alanıma giriyor.
Demokrasi Now'da İngilizce haber dinlemek pekala ilgi alanıma giriyor. TRT'nin herhangi bir kanalından haber izlemek ilgi alanıma girmiyor.
Dağlarda yaban mersini yemek ilgi alanıma giriyor. Sahilde döner, kebap, pide yemek ilgi alanıma girmiyor.
Çoğu kez yarım bırakıyor olsam da roman, hikâye okumak ilgi alanıma giriyor. Gazete dergi ve sosyal roman okumak ilgi alanıma girmiyor.
Türkiye'de politikacıların birbirlerine ettikleri sözler hiç ama hiç ilgi alanıma girmiyor. Ama hakimlerin insanlar hakkında verdiği kararlar ilgi alanıma giriyor.
Kadınlar ilgi alanıma girmiyor. Penguenler, kelebekler ve kertenkeleler daha çok ilgi alanıma giriyor.
Sosyal medyadaki sabukluklar ilgi alanıma girmiyor. Ama bir sosyal gözlem süjesi olarak tören geçidi yapan o lobut Kemalist ilgi alanıma giriyor.
Evet, konu futbol. Endüstriyel futbolda yasadışı bahis üzerinden çok büyük meblağlar dönüyor. İngiliz medyasında dillendirilen haberlere göre yasadışı bir İngiliz bahis şirketi Türkiye'den 5 milyar dolar para sızdırmış. Hatırlayın geçen yıllarda Galatasaray yasadışı bir bahis şirketinin reklamını kendi stadyumunda reklam ettiği için tartışmalara neden olmuştu.
İşte bu yasadışı bahis organizasyonunda içerideki bağlantılarda Galatasaray'ın da ismi geçiyor. Ve söylentilere göre Galatasaray’ın astronomik rakamlarla yaptığı transferlerin kaynağı bu yasadışı bahis trafiğinden gelen paralar.
Aslında hukuki açıdan bakıldığında Galatasaray'da durum Fenerbahçe'nin malum şike davasından daha derin ve daha arabesk. Victor Osimhen'e verilen astronomik transfer ücreti de bununla alakalı. Eren Elmalı da o tatlı paranın gücüyle tüm psikolojik sorunları hallolmuştu. Ve Trabzonspor’un yarısı Uğurcan Çakır da bu parayla transfer edildi. Artı sırada İngiltere'de futbol oynamış İlkay Gündoğan'ın transferi var. İngiliz menşeili bahis şirketi UNİBET ve Manchester City’in Türk oyuncusu İlkay Gündoğan’ın Galatasaray’a transferi.
Galatasaray'ın transferde harcama limitlerini aşmış olmasını TFF’nin denetlemesi imkan dahilinde değil. Zira ülkedeki hukukun durumu içler acısı. Siyasal sistemle birlikte tüm kurumlar çürümüş durumda.
Bunu şayet yasadışı bahis işlerine bulaşmamışsa denetleyecek kurum UEFA’dır. Türkiye’de yasadışı bahis işlerine karışmamış tüm kulüpler birleşip bu konuda TFF’yi dikkate almadan UEFA'nın başkanı Aleksandr Ceferin’e baskı yapmalıdır.
Şayet UEFA nezdinde bu türden bir soruşturma başlatılırsa; Galatasaray'ın geçen yılki şampiyonluğu da elinden alınır.
Aslında Trabzonspor’un 2010-11 yılı şampiyonluk kupasını gasp eden Fenerbahçe geçen yılın şampiyonu olur. Galatasaray’ın yerine şampiyon ilan edilir. Ve çaldığı kupayı da Trabzonspor’a iade etmiş olur.
Dolayısıyla Uğurcan zengin ama mekanik bir koca bulmuş bir kız gibi yasadışı bahisten kazanılan paraya gitmişe benziyor.
Başkan Ertuğrul Doğan'a gelince; İngiliz Başbakan Neville Chamberlain'in avam kamarasında yüzüne karşı söylenen şeyler onun için de geçerlidir.
Trabzonspor'un başkanı olarak ulaştığınız şan ve şöhret bu kulübe maddi ve manevi anlamda verdiklerinizden çok daha fazladır. Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış, başkanlık yapmış olmanın gururuyla; Trabzonspor camiasının yerel ve ulusal bileşenlerinin çirkinleşmesine daha fazla müsaade etmeden, Trabzonspor’a ait değerleri sırf egonuzu tatmin için daha fazla yıpratmadan edebinizle istifa ediniz.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Rahmetli Engin Ardıç yazardı bu konuları. Ah be yiğidim, doyamadık o kulamparist yazılarına! Vakitsiz gittin. CHP'nin bugünkü halini görse ne derdi acaba? Hele tören geçidindeki o lobut Kemalist öğretmeni görseydi, herhalde yılı o görüntüyü yorumlayarak bitirirdi. Çek dizleri salla kolları! Rap rap rap!
Rahmetlinin sağlığında üzerinde en çok durduğu konulardan birisi ülkedeki lümpenleşme ile birlikte ortaya çıkan magandalardı. Bu magandalar ülkede meclis dahil her yerdeler. Magandalar (yani akla mağara adamı gibi bir şey geliyor) işgal ettiği alanı toplumsal düzeni hiçbir kurala aldırmadan hayvani güdülerle genişletmeye çalışan insansı yaratıklardır. Magandaların herhangi bir insanî protokolü yoktur. Medeni insanlara karşı üstünlük sağlamak için kendilerini insan kılığında hayvanlar olarak karşısındakine dayatırlar. Bunlardan düğünlerde var, trafikte var, ticarette bilhassa oto galeri işlerinde var ve en önemlisi futbol sahalarında mebzul miktarda mevcutlar. Magandanın insanlar gibi durma, düşünme yaptığı işten şüphe etme durumu yoktur. Haklı ya da haksız kendisini her durum ve koşulda muhatabına dayatan, her daim haklı olduğunu düşünen insan görünümlü yaratıklardır! Aslında bu kadar ayrıntıya girmek de yersiz ama olsun! Bu hayvan türünün giyimleri kuşamları yerindedir. Onun için Türk kadınları bunlara bayılırlar. Bunlar da hikâyenin sonunda haklı olarak o kadınları öldürürler. Sloganları; kıroyum ama para da makam da bende! Neyse uzun etmeyelim! İşte bu maganda türünden bir grup Giresun'da bir lokantaya saldırmış. Çünkü magandalar prensip olarak reddedilemeyeceklerine inanırlar. Yahu maganda işte! Önüne çıkan kadın, kız, erkek, çocuk demeden makine gibi dövüyor. Psikolojinin bile açıklamakta yetersiz kalacağı bir durum bu. Magandalık, modern görünümlü bir insanın en ilkel davranış biçimidir. İşte bu ilkelliği savuşturmak için sert bir önlem alınmış. Ve iki maganda boylu boyunca yere uzanmış. Hayatın basit ahlak yasaları mekân sahibi tarafından kendilerine hatırlatılmış. İşte maganda o anda insanın üzerine basılıp geçilecek bir varlık olmadığını idrak etmiş ama iş işten geçmiş.
- Hah burada maganda gibi duraydım böyle! Sana Galapagos İguanası diyen dilim lal olaydı, Engin!
Bu aralar otomobil markalarının üretim süreçlerinin videolarını izliyorum. Özellikle Volvo’nun üretim bandını. Önce rulo halinde saclar geliyor. Vinçle indiriliyorlar. Banda serilip kapı, kaporta olarak model kalıplarda kesiliyorlar. Ardından dev preslerle preslenip kalıba dökülüyorlar. Motoru ve diğer aksamları bant üzerinde ilerliyor. Robotlar otomatik lehimlerle kasaları birleştiriyor. Akabinde otomobil kasaları boya bölümüne gönderiliyor. Orada iki üç kimyasal işlemden geçtikten sonra kurutuluyor. Kurutulan kasalar diğer aksamlar için bantta yürüyor. Sırasıyla camlar, motor, torpido, koltuklar, lastikler ve diğer zamazingolar takılıyor. Her şey o denli mekanik düzende işliyor ki, insanın yazar değil de mühendis olası geliyor. Tabi bu üretim esnasında fabrikada müzik çalıyor. Mühendisler arasında şuna bir el at kardeş türü bağırma çağırma yok. Yüzlerce aklın, matematiğin, disiplinin ciddiyetle üretim sürecine odaklanması gerçeği var bu üretimde. İşin en keyifli kısmı bitmiş otomobillerin amblemini yapıştırma. İşin en artistik tarafı da o yapıştırılan amblem üzerindeki artistik bir el çekme hareketi. Tabi otomobiller yüksek mühendisler tarafından bir dizi teste tabi tutuluyorlar. Hız, dayanıklılık, aero-dinamik testler bunlar. Adamlar ürettikleri otomobilleri dayanıklılığını test etmek için kumandayla çelik bariyerlere toslatıyorlar. Verileri toplayıp ürettikleri otomobilin zaafları üzerinde çalışıyorlar. Yani ürettikleri otomobil ne kadar iyi olursa olsun hep bir kuşku duyuyorlar. Belli bir sistem içinde ciddiyetle yapıyorlar işlerini. Bizdeki politikacılar gibi seslerini yükseltmiyorlar. Otoyol yaptık, TOGG yaptık, İHA, SİHA yaptık demiyorlar. Kısacası Volvo’nun üretim bandındaki yüksek mühendisler 86 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili karar veren politikacılardan çok daha ciddiler. Çünkü dünyanın en güzel, en sağlam otomobillerini ürettikleri halde görgüsüzce davranmıyorlar. Bizdeki politikacılar ise dünyanın en büyük ülkelerini yönetiyor oldukları halde eşkıya gibi nara atıyorlar.
- Yağğ das ist aouto!
Menzilci hatip ehli Serdar Tuncer'in diline doladığı % 0,5'lik Milli Görüşçü bahsine dair. Kuşkusuz bu zatın kullandığı diksiyonu düzgün lisanın ülkenin ve dünyanın sosyo-politik gerçekliğinde bir değeri yok. Ama tip ve lisan yerinde olunca insanlar bu halde bir mana arıyorlar. Peki ne var bu sığ cemaat retoriğinde? Olup biten onca şeye müdahil olamamanın boş bir efkârı. Özgüveninin kaynağında ise çeyrek asırlık siyasal İslamcı bir iktidarın ona sağda solda TV ekranlarında tanıdığı mikrofonlara konuşma hakkı. Yani bu denli yakın olunca politikanın bütün sırlarına vakıf oluyorsunuz. Ülkedeki ve yakın coğrafyalardaki insani meselelerin çözümünde sorumlu olan mercilerin sorumluymuş gibi davranıp bu meseleleri Batı dünyasındaki sıradan insanların medeni cesaretine yığma aymazlığı, kendi ülkelerindeki insanların hissiyatını siyasete tahvil etme riyakârlığı elbette bu türden bir Menzilcinin dert edeceği siyaseten tavır alacağı bir konu değildir. Ama beni asıl şaşırtan şey bu türden itirazları yapan Milli Görüş müntesiplerini çekilmez bir baş ağrısı olarak görüyor oluşu. İşin bu kısmı üzerinde düşünmeye değerdir.
Bu tiplere ne kadar anlatırsan anlat anlamazlar. Ortadoğu'daki dini cemaatlerin yüzyıl önce İngilizlerin mutlak kontrolünde olduğunu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra cemaatlerin tümüyle Amerikan istihbaratı ve de İsrail İstihbaratı yörüngesinde yuvalandığını, bunların bölgedeki iktidarları kontrol etmek için birer aparat olarak kullandığı, Irak'taki Kesnizani, Türkiye'deki Fetö yapılanmasının bu durumun aktüel örnekleri olduğu vs. Modern bir ülkede hiçbir dini, etnik, bölgesel, sınıfsal grup o ülkedeki iktidardan o ülkenin anayasal sisteminden rol çalıp kendisine maddi imtiyaz, nüfuz ve o ülkenin geleceğiyle ilgili söz hakkı sağlayamaz. Sağladığında neler yaşandığının örneği yakın geçmişte örnekleri mevcuttur. Bir ülke ile ilgili söz hakkına sahip olmanın tek şartı o ülkedeki siyaset mekanizmasına dâhil olmaktır. Yani siyasetin agorasına dâhil olacaksınız. Arslanlarla savaşacaksınız. Yara alacaksınız. Ve o beğenmediğiniz % 0.5'e düşeceksiniz. Siyonistlerin tezgâhında mal satmak işi en kolayı.
Bir de ben tayyareciyim, gemici değilim, demiş bu zat! Bu ülkedeki Müslüman kılıfı geçirilmiş gâvurluğa söz edemiyor ama bu duruma itiraz edenlere diş bileyebiliyor.
Dediğim gibi felsefesiz kof bir efkâr ondaki. Zalime söz söyleyemediğinizde imanınız sürekli düşük vitesten ilerler. Neyse çok uzun etmeye gerek yok!
Rahmetli Necmettin Erbakan'ın "Milli Görüş mıknatıs gibidir, tahtaları çekmez!" sözü vardı. Gerçek bir varoluş sancın, insanlıkla ilgili sahici bir derdin yoksa Milli Görüş seni çekmez. Güzel sözler söylersin. Dipsiz bir efkârın olur. Kahve içersin, nargile tüttürürsün, mehtaba bakıp bas sesle şiirler okursun. Bol bol çorba içersin. Ama o kadar. Bu gemiler neden Mağrip'ten kalkıyor da buradan kalkamıyor, diye sormazsın. Böyle bir cesaretin olmaz. Çünkü gerçekte bir cevherin olmadığı için tahtasındır! Anlıyor musun tahta aleyhisselam!
Normalde bir ülkede siyasî bir devrim olur, ve o devrim ülkenin geleceği için kendi evlatlarını yer, yani onları ortadan kaldırır. Dünya siyaset tarihi bu türden misallerle doludur. Türkiye'de ise tam tersi bir şey oldu. Yarım asırlık Milli Görüş Hareketi siyasi anlamda Türkiye için bir devrimdi. Çünkü ülkede İngiliz modeli cumhuriyetçilikle Amerikan türü liberal sağcılıktan farklı olarak topluma alternatif bir dünya görüşü sunuyordu. Ama bu siyasi görüşün ülkenin politik kültürel vasatında hiçbir zaman ciddi bir alıcısı olmadı. Milli Görüş son çeyrek yüzyılda muhafazakârlık sosuna bulanmış kendi evlatları tarafından yenilip imha edildi. Bu imha hareketinin içinde kuyruğu yabancı istihbarat örgütlerinin elinde olan cemaatler ve tarikatlar da vardı. Yani Milli Görüş'ün elinden tutup siyaseti öğrettiği evlatları tarafından adım adım yok edildi. Dolayısıyla bu muhafazakar tayfa Türk siyasetinden sadece Milli Görüşü tasfiye etmekle kalmadılar, ülkedeki siyaseti ve tüm kurumlarıyla ülkeyi bitirme aşamasına getirdiler. Bu Pirus zaferleriyle ne kadar övünseler azdır! Onların vizyonları bu kadarına yetti ancak.
Meselâ benim anlayamadığım bazı şeyler var...
Madem devlet terör örgütüyle bu denli rahat masaya oturup konuşabiliyordu, bu meseleye siyasî bir çözüm arayışına açık kapı bırakabiliyordu, neden devlet daha önce buna teşebbüs etmedi? Madem iş bu noktaya gelecekti, ağam biz bu haltı niye yedik!
Biz tam olarak neye devlet diyeceğiz. Devletleşmiş siyasal İslamcı kılıklı muhafazakâr liberal bir iktidarı temsil eden tek bir kişiye mi? Yürürlükten kaldırılmış bir Anayasaya mı? Siyasal motivasyonla iyice polarize edilmiş yargıya mı? Sadece bir şekilden itibaren kalmış denetim yetkisi elinden alınmış kırmızı meclise mi? Tek adam rejiminin istikbali için iyice uysallaştırılmış ordu, üniversite vs. gibi diğer kurumlara mı? Özel bir silah şirketinin yaptığı ihalara sihalara mı? Hangisine devlet diyeceğiz?
Meselâ bu ülkenin en tepesindeki politikacılar nasıl bu denli rahat yalan konuşabiliyorlar? Ve hangi normal akıl onların bu yalanlarını göğüsleyebilir? Anlayamadıkları şey şu; onlar yalan konuştukça ülkenin gerçekleri değişmiyor. Onlar Haşhaşiler gibi o yalanlarla kendilerini ve müntesiplerini efsunluyorlar. Gönüllü olarak uyuşuyorlar. Uyuştuklarında artık idare ettikleri ülkenin hiçbir sorununu görmüyorlar. Sadece hayallerindeki Türkiye'yi görüyorlar. Ve size sürekli o ülkeden bahsediyorlar.
Bir sabiteleri yok! Siyaseti öğrendikleri partiyi teröristlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Şimdi siyasi istikballeri için o teröristlerle görüşüyorlar. Fetö ile yol arkadaşıydılar, hasım oldular. Dün ülkede demokrasi, insan hakkı yok, diye yakınıyorlardı, bugün Anayasa'yı değiştirip tek adam rejimini tahkim ettiler. Dün başörtülü bacılarımız üniversite kapılarından kovuluyor, diye şikâyet ediyorlardı. Bugün onlar milyonlarca üniversite mezununu memuriyet sorularını sızdırarak, mülakatlarla, sahte diplomalarla sistemden dışlıyor. Bu şartlarda bu ülkede yaşayan siyaseten muhalif bir kişi vatandaşlık hukukunu neyin üzerine inşa edecek, bu siyasal İslamcı iktidara karşı nasıl koruyacak?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
13 Eylül 2025 Cumartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 100
Fikriyata adi suçlu muamelesi yapıyorlar, demiştim. Bu bahsi biraz açmak gerekiyor. Çoğu kez bir ülkedeki siyasayı, sosyal düzeni, iktisadi yapıyı eleştirirken aydınlarda, entellektüellerde, yazarlarda birden bir kemalat oluşmaz. Çoğu kez emeklerler, acemiliklerinde kaza yaparlar, en tecrübelileri bile hata yaparlar. Hiçbir yazarın düşüncesi, fikri anayasa maddesi hükmünde değildir. Serdedilmiş her aşırı fikrin bir evveli ve bir sonrası vardır. Yargının siyasa eleştiri dosyalarına bu zaviyeden bakması icap eder. İktidarın yanında muhalifleri cezalandıran bir aparat olmaması gerekir.
Bu bahiste gelelim Fatih Altaylı'nın cumhurbaşkanını tehdit kastıyla sarf ettiği sözlere. Özetle "Türkiye gibi özgürlüğüne düşkün ülkeler uzun vadede diktatörlük kabul etmezler. Kim olursa olsun , ülke adına neyi başarmış olurlarsa olsunlar diktatörlüğe heveslenenleri sırtından atalar." Söylemeye çalıştığı fikrin özeti budur. Bu fikri de yazılarında, beyanlarında en çok vurgulayan rahmetli Nihat Genç idi. Bu toprak yapısı gereği diktatörlük kabul etmez. Fatih Altaylı'nın tek hatası buna ülkedeki herkesi dâhil etmiş olmasıdır. Normalde statüsü, itibarı, konumu ne olursa olsun toplumun önünde olan her insan söylediğiyle, yaptığıyla insan aklının eleştirisine açık olmak zorundadır. Velev ki Fatih Altaylı o konuşmasında saçmaladı, onca yazı, kültür programı vs. içinde bir hata etti, bu onun palas pandıras tutuklanıp ceza evine atılmasını gerektirecek bir husus değildir.
Kaldı ki, Fatih Altaylı daha bu siyasal İslamcı iktidar ülkede kontrolü ele alma konusunda başarılı olamadığı bir dönemde Levent Kırca gibi ideolojik açıdan zehirli bir şahsı objektif gazetecilik adına tüm ülkenin önünde aforoz etmiş kişidir. Ben mi yanlış biliyorum, Fatih Altaylı Levent Kırca'yı ideolojik yamyamlığı yüzünden katıldığı programdan kovmadı mı? Oradaki fikri namusunun bu iktidar nezdinde hiçbir değeri yok mu?
Aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Fatih Altaylı'nın ülke siyasası ile ilgili dillendirdiği hususta abes bir şey söz konusu değildir. Pozisyon tertemiz. Kraliçe II. Elizabeth'in de dediği gibi; "Birleşik Krallıkta hiçbir kurum hiçbir kimse ayıplanamaz değildir." Buna Türkiye'de dâhildir. Adamı hiçbir makul neden olmadan tutuklamanın ülkenin felç olmuş demokrasisine hiçbir katkısı olmaz. Aksine bu ülkeyi fikriyatı çökmüş bir diktatörlük yapar. Fatih Altaylı'nın konuşması, üslubu, entellektüel derinliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama emin olduğum şey şudur. Haksız yere tutuklanmıştır. Ve bir an önce medeni haklarına kavuşturulmalıdır.
Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanını okurken bir ara şöyle bir duyguya kapıldım. Ağıtçı Kadın yol parasını denkleştirmek için tıpkı bir Roman kadın gibi Beyoğlu'nda kucağındaki kırmızı gülleri satıp İstiklal Caddesinde yürürken Çiçek Pasajı'na dalacak ve büyük bir şenlik başlayacak. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarıyla pasajın karolarına adım attığı anda bir sessizlik olacak ve masalardaki müşterilerin bakışları onun kırk yamalı uçları fırfırlı allı pullu eteğine dönecek. Sonra bir masadaki taze aşık bir çiftin başında bir cin çıkarma seansı gibi keman ve klarnet çalan koyu takım elbiseli, pembe kravatlı, gözleri patlak Hintliler gibi bakan klarnetçiyi, kemancıyı ve de darbukacıyı biraz yana itip onlara kucağındaki güllerin en tazelerinden verecek. Hatta kucağındaki bordo renkli gülleri masalardaki çiftlere dağıtacak. Üzerindeki yeleği, başındaki eşarbı çıkaracak. Kırlaşmış saçlarının topuzunu çözüp omuzlarına dökecek. Kollarını iki yana açıp başıyla çalgıcı Romanlara "Çal!" diye işaret edecek. Ve Roman çalgıcılar hüzünlü bir havayla yeniden çalmaya başlayacaklar. Ağıtçı Kadın herkesi şaşırtan bir edayla oynamaya başlayacak. Oynarken yüzündeki o ölüm korkusundan, üzerine sinmiş o tutuk taşralı halden eser kalmayacak. Güldüğünde ağzındaki altın azı dişleri görünecek. Masalardaki müşteriler şevkle onu alkışlamaya başlayacaklar. O ara garsonlar Çiçek Pasajının ağır havasını bozuyor olduğu gerekçesiyle Ağıtçı Kadına müdahale etmeye çalışacaklar. Ama işkembesi belalı bazı müşteriler garsonlara onu rahat bırakmasını işaret edecekler. Ağıtçı Kadın çalgıcılar eşliğinde oynayacak. Omuzbaşları ileri geri gidip gelecek. Parmaklarını ritimle şıklatacak. Çingene pembesi ayakkabılarının topukları siyah beyaz burjuva karolarda tıkırdayacak. Kırlaşmış saçları savrulup oyununa eşlik edecek. Tam oyunu tempo bulmuşken salondaki yoğun anason ve şarap konusu Ağıtçı Kadın'ın başını döndürecek. Başı iyice dönmeye başlayınca masaların birinde ona sırtını dönerek oturmuş Heves Ali'yi görecek. Oynarken ona iyice yaklaşacak. Ama gördüğü kişinin ona çok benzemesine rağmen Heves Ali olmadığını fark edecek. Sonra kendini izleyen kalabalığa şöyle diyecek. "Heves Ali değil oğlum bu, Havas Ali, Havas Ali!" İçine o eski hüzün düşecek ve yüz hatları giderek ciddileşecek. Roman çalgıcıların oyun havası ritmini düşürüp bitince Ağıtçı Kadın ipleri çözülmüş kukla gibi kendini burjuva karoların üzerine bırakacak. Salondan bir alkış tufanı kopacak. "Ağıtçı Kadına, Havas Ali'ye!" diye içki dolu kadehler havaya kalkacak! Garsonlar ve ayık olan bazı müşteriler Ağıtçı Kadın'ın başına koşacak. "Bayılmış galiba! Kolonya çabuk kolonya sürün şakaklarına, bileklerine!" "Hayır, bu kadın bayılmamış, Havas Ali için resmen ölmüş!" "Ambulans, çabuk ambulans çağırın!" diye romanda beklenmedik bir çılgınlık yaşanacak ama öyle bir şey olmadı.
Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu'da İsevilik dini yeraltına indi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap yeraltına indi. Cumhuriyet döneminin ilk yarısında din tekrar yeraltına indi. Siyasal İslamcıların iktidarında ise eleştiri kültürü yeraltına indi. Ve bu durumda toplumda türlü patolojik semptomlar baş göstermeye başladı. Tıpkı Katolik Fransızlar gibi alenen yaptığı menfi bir şeyi hiç haberi yokmuş gibi inkâr eden bir insan tipi türedi. Fransızlığın temelinde de bu var. Katolik inancına rağmen gerçek hayatta olup biteni inkâr etme durumu. Bu insan tipi tıpkı Nazi dönemi Almanları gibi gerçekte düşündüğünü ve yediği şeyi muhatabından saklayabiliyor. Bununla birlikte bu toplumsal yapıya Kürt siyasetçilerden sirayet eden bir şey daha var. Farklı bir şey düşünme, düşündüğü o şeyin tam aksine bir şey söyleme ve söylediği o şeyin tam aksine bambaşka bir şey yapma riyakârlığı. Siyasal İslamcıların iktidarında insanların politik eleştiri cesaretinin kırılmış olması ise ciddi bir sosyolojik ve kültürel eleştirinin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasına da sebep oluyor. Kısacası siyasal İslamcıların devri iktidarında İslam'ın tövbe kapısını istismar eden iktidara da Katolik nikâhıyla bağlı yeni Katolik Fransızlık zuhur etti.
Kemalizm eklektik bir ideolojiydi. Cumhuriyet kurulurken işe yaradı. Ama modern bir ülkeyi değiştirip dönüştürecek bir ufuktan yoksundu. Onun yerine de Amerikan usulü liberal sağ konuşlandı. Yalnız Kemalizm'in devlet bürokrasisindeki ideolojik takıntılı varlığı bugünkü siyasal İslamcılığın teşekkülüne sebep oldu. Kemalizm 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla tedavülden kalktı. Siyaseten folklorik bir öğeye dönüştü. Cumhuriyet siyasal İslamcılara miras kaldı. Siyasal İslamcılar ise modern bir devleti demokrasi temayülleriyle hukuk içinde yönetme becerisini gösteremediler. Son çeyrek asırda yaşanan sert bir modernleşmeyle ülkedeki her şeyi öğütüp işe yaramaz hale getirdiler. Kemalizm ideoloji çağının bitimiyle bitmişti. Siyasal İslamcılık ise ülkedeki kurumsal yapıyı kendi takıntılı ideolojik yapısına göre yamultup sistemi tümden işlemez hale getirdiler. Son kertede ise kendileriyle birlikte ülkedeki milliyetçi cenahı da kendi karikatürüne çevirdiler. Yani son çeyrek asırda Kemalizm, siyasal İslamcılık ve milliyetçilik birlikte tükendi. Bu tükeniş paradoksal olarak neo-Kemalizm'in kıpırdamasına neden oldu. İşte ülkedeki bu siyasal tükenmişlik Kürt siyasal bloğunu merkeze taşıma seçeneğini gündeme getirdi.
Kürt siyasi hareketi başlangıçta silahlı bir Stalinist bir hareketti. Bu hareket Afganistan'dan Avrupa'ya akan uyuşturucu trafiğinin keşfi ile büyüdü. Sonra istihbarat örgütlerinin kullanışlı aparatına dönüştü.
Ama tarihte ticaretin gelişmesiyle Akdeniz'deki korsanlığın bitmesi gibi, bu hareket de küresel sistemden izole ediliyor. Çünkü küresel sistem bilhassa Ortadoğu'da kontrol edilemeyen hiçbir şey istemiyor. Silahları bırakıp siyasallaşması ve haklarını demokratik mücadele ile talep etmesi isteniyor.
Diğer bir açıdan bakıldığında Kürtlerin terör örgütü üzerinden dayattığı siyasal hak talebi ülkede ciddi bir siyasal paranoyaya sebep oldu. Ve bu paranoya ülkedeki kötürüm demokrasinin de rafa kaldırmasıyla son buldu. Kürt siyasetçiler terör eylemlerinin siyasal İslamcı ve milliyetçi iktidarın ülkedeki demokrasiyi lağvetme bahanesini ortadan kaldırmak ve ülkede yeniden demokratik ortamı ve hukuk düzenini tesis etmenin kendilerine yarayacak bir şey olduğunun farkındalar.
Kısacası siyasal İslamcı vitrinli milliyetçi iktidar terör örgütünü bahane ederek otoriterleşiyor. Bütün temel hakları askıya alarak hukuk sistemini işlersiz hale getiriyor. Şimdilerde Kürt siyasetçilerle aynı masaya oturuyor olmalarının nedeni en azından görünürde bu siyasal kaosu ıslah etmek. Yani silah varsa demokrasi, hak, hukuk vs. yok! Silah yoksa iktidarın siyasî ömrünü uzatacak ve Kürtlere de mavi boncuk dağıtacak yeni bir anayasanın yapılması dahil her şey konuşulabilir. Kürt siyasası ülkede tıkanan sistemin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.
Karadeniz kültürüyle ilgili olarak; hep bir kuşatma söz konusu. Kemençe çalınıp söylenen bütün türküleri saza döktüler. Sümela Şifresi diye saçma sapan güya komedi filmleri çektiler, bildiğin Keloğlan'ı Temel'in yerine kullandılar. Trabzonspor'un içerideki son futbol müsabakasında Rus revü kızlarını anonsçu adı altında dansöz diye tribünlerde oynatmışlar. Şimdi baktım, Trabzon'un Sümela, Uzungöl, Atatürk Köşkü gibi tarihi yerlerinin görüntülerine iliştirilmiş iğrenç ötesi arabesk müzikli klipler sosyal medyada dolaşıp duruyor. Yani Trabzon'u ülkenin kültürel kenefine döndürmüşler. Haceti gelen hacetini Trabzon'da yapıp gidiyor. Bu kadar sahipsiz, bu kadar ötekileştirilen, çapsız çobanların bu kadar mevki sahibi olduğu tarihi derinliği M.Ö 4000'ine kadar giden dünyada başka bir şehir yok! Tabii ki Trabzon ülkenin en mutsuz şehri olacak. Çapsızlığın bu kadar rahat talan ettiği ikinci bir yer yok ülkede! Var işte mutlu aile çocukları; belediye reisi, Trabzonspor başkanı, hepsi mutlu! Sanki Osmanlı dönemindeyiz ve eşkıyalık devam ediyor. Emniyet müdürleri kamuflajlı dolaşıyor Trabzon sokaklarında. Sanki dağlarda Tuzcuoğlu'nu arıyorlar. Nerede bir bürokrasi eşkıyası varsa Trabzon'a atıyorlar, sonra da Trabzon'a kravatlı değil kamuflajlı memurlar gönderiyorlar, sonra da Trabzon neden Türkiye'nin en mutsuz şehri diyorlar. Çünkü sizin gibi mutlu aile çocukları şehrin başındayken Trabzonluların mutlu olma şansı yok! Ezcümle, Trabzon her bir şeyi talan edilmesine rağmen mutlu olması beklenen bir şehir.
Yüksek sanat demiştim, hatırlarsanız. Bunun için birkaç şey gerekiyor. Daha doğrusu iki şey ve biraz da hayal. Birincisi dut ağacından imal bir kumaniçe (keman-che) yani kemençe. Erik ağacından olmaz; çünkü o cins çok zırıltı yapar. Melankolik Rum gaydası çalabilecek dört telli bir kemençe olacak. Çalınacak parçanın adı da şu; daha doğrusu eskiden düğünlerde konak karşılamalarında çalınırdı Cezayir karşılama havası ve bas bariton sesle söylenirdi. Bu hava çalınırken etrafta hoş kokulu Cezayir menekşelerinin ve onlara konmuş Lazgüzel esmeri kırmızı siyah kelebeklerin olduğunu hayal edin. Ama bu hayal burada kalmıyor işte. Cezayir menekşelerinde uçuşan Lazgüzel esmeri kelebeklerin olduğu bahçenin kenarındaki sabit mertekleri düşünün. O merteklerin üzerinde kıpkızıl ibikli bir Hint horozu ile Denizli horozu kırması bir horoz kondurun! Hophoroz bir horoz olsun bu horoz! Hayır, cehennemin dibini görmüş bir ciddiyette bir horoz. Aşırı ciddiyeti komediye çıkan atlar gibi değil yani. Şimdi her adımında cehennemin kızgın koruna basıyormuş gibi öten bu horozun ötüşüyle ol kemençeden çıkan melankolik Cezayir karışılması havasını, fona biraz tulum sesi iliştirerek bütünleştiriyoruz. Melez Kafkas horozu bu melodiye her adımda ciddi bir edayla tartılarak reaksiyon veriyor. Her tartılışta ayağını bir demir eriyiğinden kurtarıyormuş gibi hüzünlü ötüyor horoz. Ve bu esnada melez horozun kırmızı siyah tüyleri her adımda parıldıyor. Kemençenin melankolik gaydası yükseldikçe horozun ateşteki dansı daha ritmik bir hale geliyor. Bu durum bir hipnoza dönüşene kadar böyle sürüp gidiyor. İşte buna kumaniçe (keman-che) yani kemençe diyoruz.
Siyonist İsrail’in Filistin’de yaptığı önü alınamayan aleni barbarlıktan anlaşılanlara gelirsek;
Adına “Batı” dediğimiz dünyanın ciddi bir hafızası yokmuş. Zira sadece 80 yıl önce Avrupa’da Nazilerin yaptığı barbarlığın bir benzerini Siyonistlerin Gazze’de Filistinli Müslümanlara yapıyor oluşu onlara hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Ve yine adına “Batılı değerler” denilen kavramların Amerika ve Avrupa kıtasının dışında bir hükmü yok. BM’de insan derisine yazılmış İnsan Hakları Beyannamesi, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, emek vs. gibi kavramlar sadece kendi halkları için geçerli. Diğerlerinin canı cehenneme.
Ve bu açık katliama engel olunamamasından anlaşıldığına göre; adına İslam ülkeleri denilen mefhumun sosyo-politik açıdan bir karşılığı yok. İslâm ülkeleri denilen şey; Amerika’nın ve Avrupa’nın politik ve iktisadi ekseninde oluşturulmuş başlarında tarihin akışına karşı karakter koyamayan kendi halklarına karşı pek bi cevval hainlerin olduğu açık hapishaneler mesabesinde basit teşekküller. İran bu modern barbarlığa karşı kısmen karakter koyabilen istisnai bir durumdur.
Müslüman ülkelerdeki halkların durumuna gelirsek. Yazar Amin Maalouf’un da dediği gibi, burada insanlar Siyonistlerin Filistinlilere yaptığı barbarlıklara, katliamlara üzülürler ama hiçbir şey yapmadan nargilelerini içmeye devam ederler.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Bu bahiste gelelim Fatih Altaylı'nın cumhurbaşkanını tehdit kastıyla sarf ettiği sözlere. Özetle "Türkiye gibi özgürlüğüne düşkün ülkeler uzun vadede diktatörlük kabul etmezler. Kim olursa olsun , ülke adına neyi başarmış olurlarsa olsunlar diktatörlüğe heveslenenleri sırtından atalar." Söylemeye çalıştığı fikrin özeti budur. Bu fikri de yazılarında, beyanlarında en çok vurgulayan rahmetli Nihat Genç idi. Bu toprak yapısı gereği diktatörlük kabul etmez. Fatih Altaylı'nın tek hatası buna ülkedeki herkesi dâhil etmiş olmasıdır. Normalde statüsü, itibarı, konumu ne olursa olsun toplumun önünde olan her insan söylediğiyle, yaptığıyla insan aklının eleştirisine açık olmak zorundadır. Velev ki Fatih Altaylı o konuşmasında saçmaladı, onca yazı, kültür programı vs. içinde bir hata etti, bu onun palas pandıras tutuklanıp ceza evine atılmasını gerektirecek bir husus değildir.
Kaldı ki, Fatih Altaylı daha bu siyasal İslamcı iktidar ülkede kontrolü ele alma konusunda başarılı olamadığı bir dönemde Levent Kırca gibi ideolojik açıdan zehirli bir şahsı objektif gazetecilik adına tüm ülkenin önünde aforoz etmiş kişidir. Ben mi yanlış biliyorum, Fatih Altaylı Levent Kırca'yı ideolojik yamyamlığı yüzünden katıldığı programdan kovmadı mı? Oradaki fikri namusunun bu iktidar nezdinde hiçbir değeri yok mu?
Aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Fatih Altaylı'nın ülke siyasası ile ilgili dillendirdiği hususta abes bir şey söz konusu değildir. Pozisyon tertemiz. Kraliçe II. Elizabeth'in de dediği gibi; "Birleşik Krallıkta hiçbir kurum hiçbir kimse ayıplanamaz değildir." Buna Türkiye'de dâhildir. Adamı hiçbir makul neden olmadan tutuklamanın ülkenin felç olmuş demokrasisine hiçbir katkısı olmaz. Aksine bu ülkeyi fikriyatı çökmüş bir diktatörlük yapar. Fatih Altaylı'nın konuşması, üslubu, entellektüel derinliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama emin olduğum şey şudur. Haksız yere tutuklanmıştır. Ve bir an önce medeni haklarına kavuşturulmalıdır.
Kemal Varol'un Ucunda Ölüm Var adlı romanını okurken bir ara şöyle bir duyguya kapıldım. Ağıtçı Kadın yol parasını denkleştirmek için tıpkı bir Roman kadın gibi Beyoğlu'nda kucağındaki kırmızı gülleri satıp İstiklal Caddesinde yürürken Çiçek Pasajı'na dalacak ve büyük bir şenlik başlayacak. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarıyla pasajın karolarına adım attığı anda bir sessizlik olacak ve masalardaki müşterilerin bakışları onun kırk yamalı uçları fırfırlı allı pullu eteğine dönecek. Sonra bir masadaki taze aşık bir çiftin başında bir cin çıkarma seansı gibi keman ve klarnet çalan koyu takım elbiseli, pembe kravatlı, gözleri patlak Hintliler gibi bakan klarnetçiyi, kemancıyı ve de darbukacıyı biraz yana itip onlara kucağındaki güllerin en tazelerinden verecek. Hatta kucağındaki bordo renkli gülleri masalardaki çiftlere dağıtacak. Üzerindeki yeleği, başındaki eşarbı çıkaracak. Kırlaşmış saçlarının topuzunu çözüp omuzlarına dökecek. Kollarını iki yana açıp başıyla çalgıcı Romanlara "Çal!" diye işaret edecek. Ve Roman çalgıcılar hüzünlü bir havayla yeniden çalmaya başlayacaklar. Ağıtçı Kadın herkesi şaşırtan bir edayla oynamaya başlayacak. Oynarken yüzündeki o ölüm korkusundan, üzerine sinmiş o tutuk taşralı halden eser kalmayacak. Güldüğünde ağzındaki altın azı dişleri görünecek. Masalardaki müşteriler şevkle onu alkışlamaya başlayacaklar. O ara garsonlar Çiçek Pasajının ağır havasını bozuyor olduğu gerekçesiyle Ağıtçı Kadına müdahale etmeye çalışacaklar. Ama işkembesi belalı bazı müşteriler garsonlara onu rahat bırakmasını işaret edecekler. Ağıtçı Kadın çalgıcılar eşliğinde oynayacak. Omuzbaşları ileri geri gidip gelecek. Parmaklarını ritimle şıklatacak. Çingene pembesi ayakkabılarının topukları siyah beyaz burjuva karolarda tıkırdayacak. Kırlaşmış saçları savrulup oyununa eşlik edecek. Tam oyunu tempo bulmuşken salondaki yoğun anason ve şarap konusu Ağıtçı Kadın'ın başını döndürecek. Başı iyice dönmeye başlayınca masaların birinde ona sırtını dönerek oturmuş Heves Ali'yi görecek. Oynarken ona iyice yaklaşacak. Ama gördüğü kişinin ona çok benzemesine rağmen Heves Ali olmadığını fark edecek. Sonra kendini izleyen kalabalığa şöyle diyecek. "Heves Ali değil oğlum bu, Havas Ali, Havas Ali!" İçine o eski hüzün düşecek ve yüz hatları giderek ciddileşecek. Roman çalgıcıların oyun havası ritmini düşürüp bitince Ağıtçı Kadın ipleri çözülmüş kukla gibi kendini burjuva karoların üzerine bırakacak. Salondan bir alkış tufanı kopacak. "Ağıtçı Kadına, Havas Ali'ye!" diye içki dolu kadehler havaya kalkacak! Garsonlar ve ayık olan bazı müşteriler Ağıtçı Kadın'ın başına koşacak. "Bayılmış galiba! Kolonya çabuk kolonya sürün şakaklarına, bileklerine!" "Hayır, bu kadın bayılmamış, Havas Ali için resmen ölmüş!" "Ambulans, çabuk ambulans çağırın!" diye romanda beklenmedik bir çılgınlık yaşanacak ama öyle bir şey olmadı.
Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu'da İsevilik dini yeraltına indi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap yeraltına indi. Cumhuriyet döneminin ilk yarısında din tekrar yeraltına indi. Siyasal İslamcıların iktidarında ise eleştiri kültürü yeraltına indi. Ve bu durumda toplumda türlü patolojik semptomlar baş göstermeye başladı. Tıpkı Katolik Fransızlar gibi alenen yaptığı menfi bir şeyi hiç haberi yokmuş gibi inkâr eden bir insan tipi türedi. Fransızlığın temelinde de bu var. Katolik inancına rağmen gerçek hayatta olup biteni inkâr etme durumu. Bu insan tipi tıpkı Nazi dönemi Almanları gibi gerçekte düşündüğünü ve yediği şeyi muhatabından saklayabiliyor. Bununla birlikte bu toplumsal yapıya Kürt siyasetçilerden sirayet eden bir şey daha var. Farklı bir şey düşünme, düşündüğü o şeyin tam aksine bir şey söyleme ve söylediği o şeyin tam aksine bambaşka bir şey yapma riyakârlığı. Siyasal İslamcıların iktidarında insanların politik eleştiri cesaretinin kırılmış olması ise ciddi bir sosyolojik ve kültürel eleştirinin yavaş yavaş su yüzüne çıkmasına da sebep oluyor. Kısacası siyasal İslamcıların devri iktidarında İslam'ın tövbe kapısını istismar eden iktidara da Katolik nikâhıyla bağlı yeni Katolik Fransızlık zuhur etti.
Kemalizm eklektik bir ideolojiydi. Cumhuriyet kurulurken işe yaradı. Ama modern bir ülkeyi değiştirip dönüştürecek bir ufuktan yoksundu. Onun yerine de Amerikan usulü liberal sağ konuşlandı. Yalnız Kemalizm'in devlet bürokrasisindeki ideolojik takıntılı varlığı bugünkü siyasal İslamcılığın teşekkülüne sebep oldu. Kemalizm 90'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla tedavülden kalktı. Siyaseten folklorik bir öğeye dönüştü. Cumhuriyet siyasal İslamcılara miras kaldı. Siyasal İslamcılar ise modern bir devleti demokrasi temayülleriyle hukuk içinde yönetme becerisini gösteremediler. Son çeyrek asırda yaşanan sert bir modernleşmeyle ülkedeki her şeyi öğütüp işe yaramaz hale getirdiler. Kemalizm ideoloji çağının bitimiyle bitmişti. Siyasal İslamcılık ise ülkedeki kurumsal yapıyı kendi takıntılı ideolojik yapısına göre yamultup sistemi tümden işlemez hale getirdiler. Son kertede ise kendileriyle birlikte ülkedeki milliyetçi cenahı da kendi karikatürüne çevirdiler. Yani son çeyrek asırda Kemalizm, siyasal İslamcılık ve milliyetçilik birlikte tükendi. Bu tükeniş paradoksal olarak neo-Kemalizm'in kıpırdamasına neden oldu. İşte ülkedeki bu siyasal tükenmişlik Kürt siyasal bloğunu merkeze taşıma seçeneğini gündeme getirdi.
Kürt siyasi hareketi başlangıçta silahlı bir Stalinist bir hareketti. Bu hareket Afganistan'dan Avrupa'ya akan uyuşturucu trafiğinin keşfi ile büyüdü. Sonra istihbarat örgütlerinin kullanışlı aparatına dönüştü.
Ama tarihte ticaretin gelişmesiyle Akdeniz'deki korsanlığın bitmesi gibi, bu hareket de küresel sistemden izole ediliyor. Çünkü küresel sistem bilhassa Ortadoğu'da kontrol edilemeyen hiçbir şey istemiyor. Silahları bırakıp siyasallaşması ve haklarını demokratik mücadele ile talep etmesi isteniyor.
Diğer bir açıdan bakıldığında Kürtlerin terör örgütü üzerinden dayattığı siyasal hak talebi ülkede ciddi bir siyasal paranoyaya sebep oldu. Ve bu paranoya ülkedeki kötürüm demokrasinin de rafa kaldırmasıyla son buldu. Kürt siyasetçiler terör eylemlerinin siyasal İslamcı ve milliyetçi iktidarın ülkedeki demokrasiyi lağvetme bahanesini ortadan kaldırmak ve ülkede yeniden demokratik ortamı ve hukuk düzenini tesis etmenin kendilerine yarayacak bir şey olduğunun farkındalar.
Kısacası siyasal İslamcı vitrinli milliyetçi iktidar terör örgütünü bahane ederek otoriterleşiyor. Bütün temel hakları askıya alarak hukuk sistemini işlersiz hale getiriyor. Şimdilerde Kürt siyasetçilerle aynı masaya oturuyor olmalarının nedeni en azından görünürde bu siyasal kaosu ıslah etmek. Yani silah varsa demokrasi, hak, hukuk vs. yok! Silah yoksa iktidarın siyasî ömrünü uzatacak ve Kürtlere de mavi boncuk dağıtacak yeni bir anayasanın yapılması dahil her şey konuşulabilir. Kürt siyasası ülkede tıkanan sistemin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.
Karadeniz kültürüyle ilgili olarak; hep bir kuşatma söz konusu. Kemençe çalınıp söylenen bütün türküleri saza döktüler. Sümela Şifresi diye saçma sapan güya komedi filmleri çektiler, bildiğin Keloğlan'ı Temel'in yerine kullandılar. Trabzonspor'un içerideki son futbol müsabakasında Rus revü kızlarını anonsçu adı altında dansöz diye tribünlerde oynatmışlar. Şimdi baktım, Trabzon'un Sümela, Uzungöl, Atatürk Köşkü gibi tarihi yerlerinin görüntülerine iliştirilmiş iğrenç ötesi arabesk müzikli klipler sosyal medyada dolaşıp duruyor. Yani Trabzon'u ülkenin kültürel kenefine döndürmüşler. Haceti gelen hacetini Trabzon'da yapıp gidiyor. Bu kadar sahipsiz, bu kadar ötekileştirilen, çapsız çobanların bu kadar mevki sahibi olduğu tarihi derinliği M.Ö 4000'ine kadar giden dünyada başka bir şehir yok! Tabii ki Trabzon ülkenin en mutsuz şehri olacak. Çapsızlığın bu kadar rahat talan ettiği ikinci bir yer yok ülkede! Var işte mutlu aile çocukları; belediye reisi, Trabzonspor başkanı, hepsi mutlu! Sanki Osmanlı dönemindeyiz ve eşkıyalık devam ediyor. Emniyet müdürleri kamuflajlı dolaşıyor Trabzon sokaklarında. Sanki dağlarda Tuzcuoğlu'nu arıyorlar. Nerede bir bürokrasi eşkıyası varsa Trabzon'a atıyorlar, sonra da Trabzon'a kravatlı değil kamuflajlı memurlar gönderiyorlar, sonra da Trabzon neden Türkiye'nin en mutsuz şehri diyorlar. Çünkü sizin gibi mutlu aile çocukları şehrin başındayken Trabzonluların mutlu olma şansı yok! Ezcümle, Trabzon her bir şeyi talan edilmesine rağmen mutlu olması beklenen bir şehir.
Yüksek sanat demiştim, hatırlarsanız. Bunun için birkaç şey gerekiyor. Daha doğrusu iki şey ve biraz da hayal. Birincisi dut ağacından imal bir kumaniçe (keman-che) yani kemençe. Erik ağacından olmaz; çünkü o cins çok zırıltı yapar. Melankolik Rum gaydası çalabilecek dört telli bir kemençe olacak. Çalınacak parçanın adı da şu; daha doğrusu eskiden düğünlerde konak karşılamalarında çalınırdı Cezayir karşılama havası ve bas bariton sesle söylenirdi. Bu hava çalınırken etrafta hoş kokulu Cezayir menekşelerinin ve onlara konmuş Lazgüzel esmeri kırmızı siyah kelebeklerin olduğunu hayal edin. Ama bu hayal burada kalmıyor işte. Cezayir menekşelerinde uçuşan Lazgüzel esmeri kelebeklerin olduğu bahçenin kenarındaki sabit mertekleri düşünün. O merteklerin üzerinde kıpkızıl ibikli bir Hint horozu ile Denizli horozu kırması bir horoz kondurun! Hophoroz bir horoz olsun bu horoz! Hayır, cehennemin dibini görmüş bir ciddiyette bir horoz. Aşırı ciddiyeti komediye çıkan atlar gibi değil yani. Şimdi her adımında cehennemin kızgın koruna basıyormuş gibi öten bu horozun ötüşüyle ol kemençeden çıkan melankolik Cezayir karışılması havasını, fona biraz tulum sesi iliştirerek bütünleştiriyoruz. Melez Kafkas horozu bu melodiye her adımda ciddi bir edayla tartılarak reaksiyon veriyor. Her tartılışta ayağını bir demir eriyiğinden kurtarıyormuş gibi hüzünlü ötüyor horoz. Ve bu esnada melez horozun kırmızı siyah tüyleri her adımda parıldıyor. Kemençenin melankolik gaydası yükseldikçe horozun ateşteki dansı daha ritmik bir hale geliyor. Bu durum bir hipnoza dönüşene kadar böyle sürüp gidiyor. İşte buna kumaniçe (keman-che) yani kemençe diyoruz.
Siyonist İsrail’in Filistin’de yaptığı önü alınamayan aleni barbarlıktan anlaşılanlara gelirsek;
Adına “Batı” dediğimiz dünyanın ciddi bir hafızası yokmuş. Zira sadece 80 yıl önce Avrupa’da Nazilerin yaptığı barbarlığın bir benzerini Siyonistlerin Gazze’de Filistinli Müslümanlara yapıyor oluşu onlara hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Ve yine adına “Batılı değerler” denilen kavramların Amerika ve Avrupa kıtasının dışında bir hükmü yok. BM’de insan derisine yazılmış İnsan Hakları Beyannamesi, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, emek vs. gibi kavramlar sadece kendi halkları için geçerli. Diğerlerinin canı cehenneme.
Ve bu açık katliama engel olunamamasından anlaşıldığına göre; adına İslam ülkeleri denilen mefhumun sosyo-politik açıdan bir karşılığı yok. İslâm ülkeleri denilen şey; Amerika’nın ve Avrupa’nın politik ve iktisadi ekseninde oluşturulmuş başlarında tarihin akışına karşı karakter koyamayan kendi halklarına karşı pek bi cevval hainlerin olduğu açık hapishaneler mesabesinde basit teşekküller. İran bu modern barbarlığa karşı kısmen karakter koyabilen istisnai bir durumdur.
Müslüman ülkelerdeki halkların durumuna gelirsek. Yazar Amin Maalouf’un da dediği gibi, burada insanlar Siyonistlerin Filistinlilere yaptığı barbarlıklara, katliamlara üzülürler ama hiçbir şey yapmadan nargilelerini içmeye devam ederler.
Terörsüz (korkusuz) Türkiye bahsine dair. Biliyorum, siyasal İslamcıların iktidarında bu türden bir mevzuu pek ciddi durmuyor. Ama yine de bir şeyler yazmak icap ediyor. Söz konusu proje demokrasi ve hukuk temelinde bir teşebbüs olmadığından herhangi bir ehemmiyeti yok. Dolayısıyla halkta da bir karşılığı yok. Zaten ülkede demokrasi ve ciddi bir hukuk sisteminin teşkili demek siyasal İslamcılığın halk iradesi ve de yasalarla kendisini tasfiye edilmesi demektir. Siyasal İslamcı iktidarın varlığı demokrasinin ve hukukun yokluğuyla alakalı bir durum. Bu açıdan bakıldığında Terörsüz (korkusuz) Türkiye'nin inşa edilmesi ihtimal dâhilinde görünmüyor.
Ülkedeki muhalif cepheyi içeriden Truva atlarıyla, dışarıdan hukuk sopasıyla parçalayan siyasî bir terör (korku iklimi) mevcut zaten.
Siyasî motivasyonlu hukuk davalarının ülkede ciddi bir korku iklimi (terör) oluşturmadığını düşünmek akıldışı bir durum.
Geniş halk kitlelerini köleleştiren iktisadi terör ise artık bambaşka boyutta. İnsanların ülkenin ve çocuklarının geleceğine dair korkuları iktidar tarafından sürekli göz ardı ediliyor.
Aslında hikâye basit. Siyasal İslamcı iktidar siyasî ikbali için anayasayı değiştirmek istiyor. Ama bunun için mecliste yeterli çoğunluğu yok. Bu amacı için Terörsüz Türkiye başlığı altında Kürt siyasetçilere mavi boncuk dağıtma rolü yapıyor.
Terörü bitirme aşamasına gelmiş bir ülkenin iktidarı Terörsüz Türkiye'yi vizyon olarak halkın önüne koyuyor. Oysa ülkede terörün (korkunun) esas kaynağı anayasayı rafa kaldırmış siyasal İslamcı iktidarın bizatihi kendisidir. Muhalifinin, gazetecisinin, aydınının, yazarının, düşünürünün, sanatçısının korktuğu şey tek adam rejiminin şerri. Çünkü hiçbiri yarın neyle suçlanacağını başına neler geleceğini bilmiyor. Onun için korkup siniyor.
İktidardakiler sanki ülkede durum böyle değilmiş gibi davranıyorlar. Bu ülkede herkes tek adam rejiminin şerrinden başka hiçbir şeyden korkmuyor. Ne kadar safa yatarlarsa yatsınlar maalesef ülkedeki tek gerçek budur! Bu halk PKK teröründen değil iktidardan korkuyor!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
18 Ağustos 2025 Pazartesi
SANRİÇOF - HAÇAÇUR - TAHPUR
Önceki haftasonu İspir Yedigöller’den Yedigöl Köyü'ne iniş gerçekleştirmiştik. Mor Yayla ve Yedi Göller’e daha önce 4-5 kez gelmiş olmama rağmen her defasında içimde şöyle bir his uyanıyordu. Bu Yedigöller denilen krater gölünün dibi nereye çıkıyor? Zira görüntüsü itibarıyla insanda bir zamansızlık ve ucu bir yere bir yöne varmayan herhangi bir mekâna bağlanamama hissi uyandırıyordu. Sanki Yedi Göllerin sonundaki Vadinin dibinden direkt Mars yüzeyine geçiliyordu. Öylesine belirsiz ucu açık bir tamamlanmamışlık hissiydi bu. Göllerin ardındaki derin vadinin gittiği yer bende çözülememiş bir muammaydı. İşte o muammayı geçen hafta sonu düzenlenen sıkı bir faaliyetle nihayet aydınlattık. Gördüğümüz vadilerin görüntüsünü tasvir etmek epeyce zordu. Vadi boyunca birbirinden vahşi ve enfes manzaralar vardı. Arada ulaşılmamış bir göl daha... Ezcümle Yedigöller İspir’e inen derin vadinin en başıymış. Vadiden inerken iki şey gözüme çarptı. Rizelilerin aksine İspirliler çayırlarını kesip balyalıyor oluşu; yani hayvancılığı ve yaylacılığı terk etmemişler. İkincisi Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü’nde bahsettiği yüksek ve ıssız evler modern hayata küsmüş bir halde hâlâ o vadide duruyor gibiydi. Sarp kayalıklara çivilenmiş paslı çivi gibi sessiz evlerdi.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
9 Ağustos 2025 Cumartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 99
Kim demiş ki, Rus edebiyatı bitti, diye. Bildiğimiz klasik Rus edebiyatı Boris Akunin’in romanlarında bilfiil yaşıyor. Yine o ağır Rus anlatısı, yine o keskin Rus zekâsı, yine olayların akışında bir belirsizlik hali. Bu kez tasvirler daha az ama metinler daha akışkan. Gerçekte Rus edebiyatı bitmedi, sadece modern Rus yazarlarının eserleri Türkçeye yeterince çevrilmiyor. Çevrilenlerin baskısı bitince nedense yenileri basılmıyor. Meselâ Boris Akunin’in Türk Hamlesi adlı romanının yeni baskısı piyasada yok. Yok çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Türkiye’de edebiyatta siyaset gibi dünyadan kopuk kendi kendine mastürbasyondan ibaret bir alandır.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.
Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!
Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!
Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!
Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.
Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.
Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.
Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.
Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.
Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!
Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!
Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!
Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.
Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.
Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.
Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.
Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
26 Temmuz 2025 Cumartesi
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 98
Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair…
Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)