26 Temmuz 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 98

Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair… Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.

Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.

Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.

Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!

Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.

Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.

Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.

Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.

“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 105

Durum tam bir Meksika açmazı gibi görünüyor. Soyguna dâhil olan tüm tarafların çatışıp ölmesi ve paranın soygundan bihaber bir Meksika köylüsünde kalması gibi. Irak işgali öncesinde Irak’ta kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Uluslararası Atom Ajansı’nın resmi raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu silah yapımında kullandığına dair herhangi bir kanıt yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi Donald Trump’ı İran’a karşı İsrail’in yanında savaşa dâhil olması için zorluyor. Donald Trump’ın ciddi bir stratejisi yok ama bu baskıya direniyor. Zira uzmanlara göre Amerika açısından ortada şöyle bir durum var. Çin ekonomik ve askeri açıdan küresel ölçekte Amerika’yı zorluyor. Bütün veriler Çin’in önde olduğu yönünde. Amerika bu savaşa girip küresel hegemonyayı Çin’e kaptırmak istemiyor. Dahası Amerikan’ın Vietnam, Irak, Afganistan sendromu var. Ve İran bu üç ülkeden çok daha farklı bir yapıya sahip. İran’da battı mı Amerikan imparatorluğunun sonu gelir. Ortadoğu’daki bütün üsleri hedef haline gelir. İran olası Amerikan müdahalesiyle Hürmüz Boğazını kapatırsa Körfez’deki altın yumurtlayan petro-dolar şeyhler çöl bedevisine döner. Amerika açısından risk çok büyük yani.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.

Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.

Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!

Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.

Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.

Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.

Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.

Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!

Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.

Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

20 Temmuz 2025 Pazar

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 104

Türkiye’de aydınlar, yazarlar hayalci ilkokul müfredatında takılı kalanlarla dünyanın katı gerçekleri karşısında dağılanlar diye ikiye ayrılıyor. Yazar Nihat Genç ilkokul müfredatıyla ülkenin meselelerini göğüslemeye çalışırken savrulmuş ve hayli hırpalanmıştı. Bunu sahipsiz Karadeniz öksüzlüğüyle yapmaya çalışırken de sağlığından oldu. Keşke politikanın o sathi yüzeyinde netice vermeyecek fuzuli şeylerde nefes tüketmek yerine kalıcı olan edebiyatta daha çok çaba göstermiş olsaydı. Kendisine acil şifalar diliyoruz.

Yeni başlayanlar için Metin Kondel aforizmalarına giriş babında; özünde düşünmekten, hayal etmekten korkmamayı öğretir. Hiçbir aforizmam –okuyanlar bilir— sizin katılmanız ve onaylamanız için yazılmaz. Ama size ısrarla böyle de bakılabilir, hatta sizi o fikrin ötesinde düşünmeye kışkırtmayı amaçlar. Bazı zamanlarda bir fikrin aksi bir şey yazdığımız da olur. Ama çoğu kontrolümde planlı şeylerdir. Meselâ Suriye’de rejim değişikliğinin ilk etaptaki sonuçları Suriyeliler için gayet müspetti. Orada Suriye halkının iradesi üzerinde bir iktidarın bahsi ya da kuyruğun Siyonistlere kaptırılması bahsi diğer bir aşamaydı. Yani ben Trump’tan Ortadoğu’ya demokrasi isteyecek kadar bunamadım çok şükür. İşin içinde olma ihtimali yüksek bir şeyin çerçevesi ve tabii ki ironi mevcuttur. Aforizmalarımı resmi gazeteden ayıran şey de budur.
Tabii ki mazlum Filistin halkının intikamı niyetine Siyonistlerin kalbine düşen her füzede ziyadesiyle Şiiydik! Calut’a taş isabet ettirebilenin uyruğu, dini, mezhebi, meşrebi, ideolojisi benim aklımın köşesinden geçen bir şey değildir. Bu insanlık duruşunda bir komünist kadar komünist, bir Zerdüşt kadar Zerdüşt, bir Budist kadar da Budist’im. Nihayetinde hepsini üstünde bir Müslüman’ım. Siyonizm karşıtı mert bir Zerdüşt olmak ikiyüzlü bir Sünni olmaktan çok daha iyidir.
Tamam diyelim ki bu ucuz bir Pers tiyatrosuydu. Hani sizin tiyatronuz nerede? Buna Fars öpücüğü diyoruz işte!

Bir zamanlar Kemalistler “Mollalar İran’a!” diye slogan atıp, sağa sola heykel dikerken meğerse Mollalar uzun menzilli füze üretiyormuş. Keşke o zamanlar kendileri İran’a gitseymişler, şimdiye çoktan nükleer füze yapmıştık!
Müslümanlar geri kaldılar, bilim, film, kültür vs. üretemiyorlar, diyorlar. İran sinemanın en özgününü üretiyor, olmuyor. Zenginleştirilmiş uranyum üretiyor, tesislerini bombalıyorlar. Demek ki modern görünümlü bu barbarlara karşı sadece Müslüman olmak yeterli gelmiyor, nükleer Müslüman olmak gerekiyormuş. Her iki rekâtta selam verip küffara nükleer başlıklı füze fırlatmak gerekiyormuş! Abartalım biraz.
Son gelişmeler karşısında Türkiye’deki bütün Sünni cemaatlerin, tarikatların sessiz riyakârlığı hayranlık uyandırıcı! Allah onları tuhaf zamanlarda yaratmış.
Kimseye söylemeyin, bizim nükleer başlıklarımız 1001 odalı sarayın mahzeninde. Benden duymadınız. Söz bizdeki Şalot Malotların!

Bir mukayese yapmak gerekirse;
İran 90 milyon nüfusa sahip köklü bir tarihi devlet yönetme becerisi olan bir ülke.
İsrail 9 milyon nüfusa sahip bir İngilizlerin öncülüğünde kurulmuş garnizon bir ülke.
İran’ın nüfusu birçok etnik kökenden gelen insanlardan oluşuyor.
İsrail ise Rusya, Polonya, Macar, Amerika, Etiyopya gibi ülkelerden toplama bir yapıya sahip.
İran dini demokrasisi mollalardan ılımlı bir molla seçme üzerine kurulmuş durumda.
İsrail’in demokrasisi ise Siyonistlerden en azılı Siyonist’i seçme üzerine kurulmuş.
İran yıllardan beri Amerika’nın ve Batı’nın ağır ambargolarıyla boğuşuyor.
İsrail ise başta Amerika olmak üzere Batı’nın askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile büyüyor.
İran’ın en büyük destekçisi durumundaki Rusya Ukrayna bataklığına saplanmış durumda.
İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ise Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini henüz sağmış durumda.
İran bölgedeki Siyonist yayılmacılığını Hamas, Hizbullah, Suriye ve Yemen’de Husiler üzerinden bloke etmeye çalışıyordu.
İsrail ise Siyonist yayılmacılığını söz konusu yapıları yıkarak bölge ülkelerinin yönetimlerini satın alarak ilerletmeye çalışıyor.
İran zenginleştirmeye çalıştığı Uranyumu uzun menzilli füzelere uyarlayarak caydırıcı bir silah olarak kullanmayı planlıyor.
İsrail ise sahip olduğu nükleer silahı askeri azgınlığı için bir koz olarak kullanıyor.
İran’ın etrafındaki ülkeler Amerikan üsleriyle kuşatılmış durumda.
İsrail’in etrafındaki ülkelerin yönetimleri ise Amerikan yönetimlerince satın alınmış durumda.
İran neredeyse tüm dünyaya karşı, Filistin üzerinden insanlığın sesi ve vicdanı durumunda.
İsrail ise Gazze’de yaptığı barbarlığa sessiz kalan Batı medeniyetinin şeytanlaşmış hali durumunda.
İran hem masada hem de bölgede sürekli savunma yapan taraf durumunda.
İsrail ise hem masada hem de sahada sürekli saldıran taraf durumunda.
İran Tel Aviv’i ve Hayfa’yı vurarak İsrail’in yenilmez bir devlet olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İsrail ise hamisi Amerika ve bölgedeki gizli destekçileri olmadan nasıl bir belaya bulaştığını seziyor olmalı.
İran’ın arkasında Sünni Müslümanların desteği yok!
İsrail’in arkasında ise Azerbaycan, Hindistan, cübbeli züppeler dâhil yığınla mendebur var.

İsrail’in bölgedeki saldırganlığıyla nasıl baş edeceğiz. Bu kafayla gidersek imkânsız gibi bir şey bu.
İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Perez’i mecliste konuşturdular.
Türkiye’yi yönetenler alenen BOP eş başkanı olduğunu söylediler.
İsrail devlet başkanı Yitzhak Herzog’u ponponlu tören eşekleriyle saraylarda ağırladılar.
Diğer yorumlar arşivlerde duruyor.
Amerika’nın Irak’ı işgaline onay verdiler.
Suriye’deki iç savaşta taraf oldular. Bölgedeki demografiyi bozdular.
Libya’nın dağılmasında rol oynadılar.
Mısır’daki iktidar değişikliğini yanlış yönlendirdiler.
Mavi Marmara tiyatrosuyla Hamas’ı siyasi ve askeri açıdan gerilettiler.
Bizdeki Sünni ulema da Siyonist İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını bloke eden İran, Suriye, Hizbullah, Hamas ve Husilere lanet okudu.
En son Suriye’deki yönetimi devirip ne idüğü belirsiz bir adamı devlet başkanı yaptılar.
İnkâr etmelerine rağmen İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler.
Gazze konusunda hiçbir şey yapmadılar; yapıyormuş gibi de görünmediler.
Romantik Şam manzarasına bakıp kahve keyfi yaparlarken İsrail İran’a saldırdı.
Böylece içerideki Kürt açılımının, karşılıklı yumuşamanın sebebi de belli oldu.
Yani Türkiye’deki iktidar bölgede yapıp ettikleriyle şimdiki durumun gerçek mimarı oldu.
Kürecik bir Amerikan üssü değildir. Siyonistlerin hava güvenliğini sağlayan kritik bir yerdir.
Şimdi bu noktada İsrail’in olası bir saldırısına karşı nasıl karşı konulabilir.
Türkiye’deki iktisadi krizi geçtik, demografisi tümden değişmiş durumda.
Iraklısı, Suriyelisi, Afgan’ı, Afrikalısı, İranlısı, Arap’ı her tarafta cirit atıyor. Kaldı ki biz daha içimizdeki Kürtlerin sosyo-politik entegrasyonunu tamamlayamadık.
Siyasal açıdan birbirinden nefret eden iki farklı blok söz konusu. Ve son yıllarda bu nefret iktidarda kalma kaygısıyla olabildiğince derinleştirildi.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmiş, anayasanın dışına çıkmış, tüm muhalefeti hukuk dışı yollarla bastırmış arızî bir iktidar var ülkede.
Dahası çok daha tehlikeli bir durum söz konusu. Ülkedeki bazı bakanlıklar cemaatler, tarikatlar, siyasal klikler arasında bölüştürülmüş durumda.
Bu çarpık yapının oluşmasına sebep olan bir iktidarı eleştirdiğimiz için de hakkımızda açılan davaların, soruşturmaların haddi hesabı yok.
Maalesef yanlış dış politikayla Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Türkiye kendi siyasî ve sosyo-psikolojik yapısını Ortadoğu’da yarattığı aktüel kaostan en fazla etkileyebilecek bir kıvama getirdi.
Siyonistlerin sizi mağlup etmesi için kendi siyasal istikbaliniz için bozduğunuz sosyo-politik yapıdan sadece bir tuğla çekmeleri yeterli olacaktır.

Neden savaşlar hep Ortadoğu’da oluyor, diye soruyor. Belli ki modern dünyada olup bitenleri insanlık tarihi üzerinden okuyamıyor. Neden olmasın ki… İnsanın kutsalla göbek bağı tam da bu coğrafyada kopuyor. Batı Medeniyeti bazen gizli bazen de açık bir fail olarak savaşlarla ambargolarla bu kopuşu zorluyor. Kadim olan her şeyin kökünü kazımak, onu menşeinden kopartıp işine yarar bir şekilde dönüştürme ve kendisine köle yapma derdinde. Türklerin Kürtlere izah edemediği şeyin özeti bu.
Bunu görmek için azıcık tarih, coğrafya bilmek yeterli! Modern barbarlığın zokasını yutanlar ise neden bütün peygamberler hep Ortadoğu’ya geldi de Paris’e, Washington’a, Sydney’e gelmedi, diye soruyorlar. Şimdi ta en baştan itibaren dünyanın, dinlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların, modern devletlerin nasıl teşekkül ettiğini tek tek anlatmak gerekir ki, çok uzun iş! Beyin kıvrımları filtrelenmemiş modern kavramlarla geometrik bir hal almış. Sizin anlayacağınız tababet ilmine giriyor. O köşeli nöronlarla anlamaları da zor!
Ama şu kadarını izah etmeye çalışayım. Nasıl ki, Rusluğun yaldızını biraz kazıyınca altından çekilmez bir Kazaklık çıkıyor, Batı Medeniyetinin de yaldızını kazıyınca altından önce Hıristiyanlık sonra Yehudalık çıkıyor. Onun da çekirdeğinden Siyonizm adlı 4000 yıllık bir mikrop çıkıyor. Biz bunu 90’lı yıllarda henüz bir üniversite talebesiyken millete anlattığımızda şizofren muamelesi görüyorduk. Bugün ise dünya bu gerçeği her sahada yaşayarak görüyor.

Ne kadar ilginç değil mi? İran cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkçe bir şiirle Amerika’ya verdiği cevap aslında Doğu erdeminin dünyayı yutma konusunda kararlı Batı medeniyetine meydan okuyuşu türünden tarihi bir cevaptı.
Geçme namert köprüsünden
Koy aparsın sel seni
Yatma tilki tarlasında
Koy yesin aslan seni
Yani azgın Siyonistlerin Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı barbarlıklara göz yumup zillet içinde yaşamaktansa insanlığın onuru ve şerefi adına bu barbarlara karşı durmanın çilesine talibiz. Bilmem Siyonistlerle ticareti sürdürenler bu tarihi sözlerden utanıp bir ibret alırlar mı?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Temmuz 2025 Salı

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 103

İngilizcesi olanlara tavsiye edebileceğim ilginç bir isim; Yunanistan eski ekonomi bakanı Yanis Varoufakis. Dünyadaki mali iktisadi sisteme yapısal açıdan ciddi eleştiriler yönelten bir isim Yanis Varoufakis! Üstelik Zizek gibi felsefeci ayağına yatıp her konuda saçmalamıyor. Yanis dünyadaki yeni durum için özetle şunu diyor. Yeni dönemde Amerika’nın ürettiği teknoloji Avrupa dâhil tüm dünyayı köleleştirdi. Kapitalist sistemdeki bu köklü değişimin Elon Musk, Zuckenberg, Bezos gibi bir avuç yeni patronu var. 2000’lerin başındaki sibernetik devrimle gelen bu köklü değişim esasen dünyaya tekno-feodal bir sistem dayattı. Bu insanlık tarihinde bir ilk olduğundan devletler ve iktidarlar bu sisteme karşı ne yapacağını bilemiyorlar. Bu sistem gerçek üretime dayanmayan balon bir kapitalizm –bitcoin vs.- yarattı. Tüm dünyaya yayılmış bu tekno-feodal sistemi Amerika’daki üç beş zengin kontrol ediyor. Daha doğrusu Amerika bu 3-5 tekno-feodalistin eliyle tüm dünyayı kontrol ediyor.

Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.

Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.

Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.

Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.

Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.

Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.

Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

25 Haziran 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 102

Son zamanlarda fark ettiğim şeylere gelirsek;
Çeşitli sebeplerle edebiyata ara vermek zorunda kaldığım 1 yıllık süre içinde hem edebiyat gündemi hem yazarlık özgüveni açısından yaşadığım irtifa kaybı. Şükürler olsun, edebiyata döndüm.
Siyaset ikliminin ülkedeki değer yargılarını tarumar ettiği bir zamanda Teoman’ın nasıl giderek değerli bir sanatkâr vasfı kazandığı. İnanılmaz. Kalbi ruhu “paramparça” bir ülke.
“Tarhana çorbası içen ve sigara içmeyen adamdan düşünce insanı olmaz.” sözünün sosyo-kültürel açıdan anlam ve önemi. Tarhana çorbasını hiç sevmem, sigara da içiyorum.
Sanatta siyasette isim yapmış bazı figürlerin zamansız ölümleriyle toplumda giderek itibar gördüğü, bunun esas nedeninin de alanlarındaki misyonları yarım bırakmış olmalarıyla alakalı olduğu. Yaşam bu denli ucuz olunca ölenler hemen azizleştiriliyor.
“Pirincimi yerim, günbatımını izlerim, ben böyle biriyim.” Zen Atasözü
Filistin konusunda dünyanın en riyakâr ülkesi Türkiye’dir!

“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.” Charles Bukowski Modern hayatın da kendine has evliyaları var, bahsi.
Demokrasi Sokrates’i baldıran zehrini içmeye mecbur eden vasat insanların yönetimiydi. Bu, bugün de öyle. Hatta demokrasi tarihte hakkında en fazla hurafe üretilen mefhumdur.
Bir ömür boyu banyolarda, hamamlarda bedenimizi ovalayıp kirlerimizi çıkarmakla meşgulüz. Ama yine de hiç biriz heykeltıraş sayılmayız. Anlamını çözemediğimiz yığınla eylemimiz var; garip değil mi? Edebiyatla lafazanlığın farkına dair.
Cumartesi günlerini severim; çünkü sizi resmi bir mesai gibi yaşama belasına mecbur etmezler. Amaçsız pazar günleri gibi de elde patlamazlar. Avaramu uu u!
Hayat Firavunun en mahir büyücülerinin büyüsü gibi bütün iddialarımızı, süslü cümlelerimizi mekanik bir şekilde öğütüp yutuyor. Geriye yine perdenin ardındaki o büyük muamma kalıyor.

Amerika – Türkiye arasındaki futbol müsabakasına dair…
Amerika futbolda dünyanın en kazma ülkesidir. Futboldan anlamazlar. Basketbolu iyi oynarlar. Amerikan futbolu, beyzbol, ferdi sporlar vs. iyidirler. Ama futbol nanay! Şimdi bu Amerika müsabakaya hayli hareketli başlayıp golü de bulunca insan bunlar da futbolu öğrenmiş düşüncesine kapılabiliyor. Ama öyle değilmiş.
Bizimkiler birer doktor psikolojisiyle topu çevirip oyunu kontrol ederek Amerikalı o atletik siyahileri ahırda bağlı beygirlere çevirdiler. Çok mu ağır oldu? Ama bu ülke dünyada çok daha ağır şeyler yapıyor! Oyunun devamında ve detayında bizimkilerin modern futbolun ruhuna susam ve çörekotuyla hükmedebildikleri müşahede edildi, efendim. Amerikalılar futbol konusunda o denli öküzlerdi ki, müsabakada topun patladığını adamlara izah ederken az daha savaş çıkıyordu aramızda. Eyyy Amerika!
Yine bu kazmaların stadyumunda kapalı tribün yok! Bizdeki kalın götlülerin makam araçlarıyla dibine kadar girip deri koltuklarda yayılıp karısıyla konuştukları tribün türü yani. Yok adamlarda nizam intizam var ama bir futbol görgüleri yok. Amerika dünyanın en ergen toplumudur. Asla olgunlaşmamıştır, her daim çiğdir. Her şeyde işin şovundadırlar. Bu şovu beceremediği alanlardan birisi de futboldur. Onun için zekâ, zarafet, estetik, sabır gibi bir sürü incelik gerekiyor ki, bunlar bir şekilde gelenekçi kıta Avrupa’sında var ama Amerika’da yok. Her şeyi ölçekli ama derinlikten, bir ruha sahip olmaktan çok uzak.
Bizde sorun futbolun görgüsüzce sunumunda? Milli takımın TRT1 haricinde bir kanalda verilen her maçı ölü doğar! Milli takımın maçı TV8,5’da! Milli takımda oynayan futbolcunun soyadını yanlış söylüyor. Sol bekte Mustafa Hallacı Mansur oynuyormuş! Müsabakayı naklen veren kırolara bu yayını futbol meraklısı bir ülke izliyor, kameralarınızın ekranını silin, Hollywood’da böyle mi film çekiyorsunuz, demiyor, diyemiyorlar. Ne o Amerikalılardan mı korkuyorsunuz!
Bu ülkede hiçbir makam bir sorun olmadan o sorunun olabileceğini akıl edemiyor. Milli maçın yayınını özel bir kanala sattılar! O da bize burada kapalı tribün yok, kameraların ekranı ondan ıslak, böyle idare edin, diye buzlu camdan maç izlettiriyor. Bu türden oğlanlara küfrettiğinde de hakim mahkemeye çağırıp sana hesap soruyor.

Trabzon’da bir edebiyat etkinliğindeyiz. İstanbul’dan davet edilmiş bir yazar; açılış konuşmasında Trabzon’u tahmin ettiğimden iyi buldum, dedi. Zihnimdeki her şeye makas kırdırdı bu söz. O anda anladım ki, Trabzon bu ülkede her şeyiyle imtihana tabi tutulan tek şehir. Siyaset üzerinden imtihanda. Ulusal siyasetteki bir grup çapulcu Trabzon’un gerçek yüzü olduğu varsayılıyordu zaten. İnşaat sektöründe “Laz müteahhit” profiliyle hep sınavdaydı Trabzon. Trabzonspor üzerinden Trabzon’un sınavı hiç bitmedi meselâ ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Şimdi yazar sıfatıyla Trabzon’a gelen bir insan durduk yerde, Trabzon’u iyi buldum neden der. Ne bekliyordunuz; eli mızraklı, baltalı insanların sizi karşılamasını mı? İstanbul menşeili bu General Narsis bakışından oldum olası nefret etmişimdir. Demek ki, Trabzon şehrinin ülkedeki algılanış biçiminde ciddi bir sorun var. Hep bizde bir eksiklik var. Onlar kusursuz tanrılar mesabesindeler. Biz Trabzonlular bu ülkede hep imtihana tabiyiz, siyasette, sporda, imarda, turizmde. Bu sınavın hiç bitmeyeceğini bildiğim için ben de hikâyemi asker mektubu gibi düz ve duygusuz okudum. Bu, geçemeyeceğinizi bildiğin bir dersten öğretmene boş kâğıt vermek gibi bir şeydir. Saygı duyulmadığınız bir ülkenin sporunda, edebiyatında, sanatında, siyasetinde, sinemasında, kültür hayatında vs. olmanız için hiçbir sebep yok!

İktidara geçmişte Kemalistlerin ceberrut uygulamalarına bir tepki olarak muhafazakâr İslamcı profiliyle talip oldular. Orada tutunabilmek için bürokraside Fetöcülere medyada ise komünistlikten çark etmiş liberal yazarlara sarıldırlar. Devletin kurumlarına sirayet ettikçe üst akıl dedikleri milliyetçi – devletçi bir damarla kuşatıldılar. Akabinde siyasal bir fantazya olarak ümmetçi – Osmanlıcılığa seğirttiler. Pandemi yıllarında ise ödün vermez küreselci, hatta küreselcilerden daha küreselci, bir iktidar pozundaydılar. Ama son zamanlardaki açılımlarla işi Kürtçü liboşluğa (demukratik Kürdopatlık -aslında bu kısmın tahlili o kadar kolay değil- kadar getirmişe benziyorlar. Sanki 80’lerin komünizm karşıtlığı aksiyoner milliyetçilik ile etiketi Stalinist işçi hareketi ama özünde Kürt etnik milliyetçiliği evrim geçirerek aynı yerde buluşuyorlar. Siyasal İslamcı iktidarın gen sarmalı gibi bir özet!

İran’ın Rusya ve Çin’in aynı anda desteğini almadan İsrail’e askeri açıdan karşılık vermesi zor görünüyor.
Türkiye’nin İsrail, diye bir derdi yok çünkü son çeyrek asırda Ortadoğu’daki bütün siyasi ve askeri otoritelerin çökertilmesinde öncülüğü yapan ülke Türkiye’ydi.
Türkiye, dünya Siyonizm'inin en kadim yurdudur. En azından Türkler tarihte Yahudilerle kurduğu Hazar Hanlığından beri böyledir. Anadolu Selçuklularında bile durum böyleydi. Neyse uzun bir konu.
Siyonizm sorununa İsrail’e saldırmak üzerinden bakarsanız ters köşeye yatarsınız. Mısır ile İsrail arasındaki 6 Gün Savaşındaki tecrübeydi. Sorun İsrail’le savaşmak değildir. Esas sorun İsrail’in arkasındaki o görünmez siyasî ve askeri sistemdir.
Durumun daha iyi anlaşılması için şöyle düşünün. İsrail’e saldırdığınızda Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki bütün Amerikan üslerinin İsrail bayrağı çektiğini düşünün. Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail yönetimi, Amerikan politik eliti ve askeri yapısı arasında bu türden bir geçişkenlik söz konusudur. Artı Türkiye’deki iktidarların İsrail’le olan ilişkilerini düşünün. İsrail’e karşı askeri bir müdahaleye teşebbüs ettiğinizde küresel sistem sizi boğuyor. Bugün İran örneğinde olduğu gibi. En azından içerideki Siyonist zihinli dangalakların reaksiyonlarını görüyorsunuz. Türkiye’de Siyonizm karşıtı ciddi bir iktidar teşekkül etmedikçe hiçbir şeye teşebbüs etmeyin. Bir sabah uyandığınızda Türkiye’yi yerinde bulamayabilirsiniz.
Şu andaki tek seçenek; Çin’in ve Rusya’nın küresel desteğini alarak Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır’ın ortak bir savunma stratejisiyle Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini hedef almasıdır. İsrail zurnanın son deliğidir. Aksi durumda bir sabah İsrail’i İncirlik’te Kürecik’te, İzmir’de, Konya vs. de konuşlanmış olarak bulacaksınız. Tekrar ediyorum, Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail, Amerikan yönetimi, askeri bürokrasisi (NATO) arasında ciddi bir geçişkenlik söz konusudur. Amerika’daki iç isyanın en büyük sebeplerinden birisi de budur.

Durumla ilgili olarak; Halil Cibran’ın Ey Kavmim adlı şiirini, Sen ki Erbakan’ı bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin, şeklinde politik vizyonla okumak ufuk açıcı olabilir.
Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz adlı şiirini Pitbulları – siz Çomarları da diyebilirsiniz - Neden Beslememeliyiz üzerinden okuyabilirsiniz.
Bir toplumda siyaset kurumu düşünceye, felsefeye tahdit koyduğunda, iktidarların kültürü ötelediğinde o toplumun eninde sonunda neye dönüşeceğini anlamak için Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şiirini okumak insana epeyce fikir verebilir.
Ve son olarak Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası adlı şiiri. Modern bir toplumdaki ortalama insanın kötücüllüğüyle o toplumun kaderini nasıl esir aldığını, ahlak ve erdemi nasıl süpürdüğünü ifşa eden muazzam tespiti. Normalde hiç kimseye kolay kolay şiir okuyun demem. Ama bunları okuyun.

İsrail normal bir devlet değildir. Batı medeniyeti eliyle Ortadoğu’nun kalbine kurulmuş kötülüğü tesis eden ileri bir karakoldur. Siyasetle, uluslararası hukukla, dinle, ahlâkla, insanlıkla, tarihle vs. bir tahlilini yapmak zordur. Hatta imkânsız; çünkü onu tahlilde ölçü alınabilecek hiçbir gerçekçi norm bulunmamaktadır. Tanrı dünyayı sadece Siyonistler için yaratmış gibi takıntılı bir ruh haline sahiptirler. Tek insan onlar, tek seçilmiş onlar, diğerleri onların köleleri!
Doğrusunu söylemek gerekirse Batılı ülkelerde ve de Ortadoğu’nun politik elitinde bu siyasal patolojiyi göz ardı eden halkların taleplerinden kopuk arsız bir yapı var. Ve bu yapı siyaset, ekonomi, kültür, askeriye, akademi, medya dâhil birçok alana sirayet etmiş durumdadır. Benim esas dikkat çekmeye çalıştığım şey de buydu. Niyeti bozuk bir karakolun dışındaki bu görünmez yapı.
İran’ın demode füzeleriyle Tel Aviv’in, Hayfa’nın görkeminin ne hale dönüştüğünü gördünüz işte. Aslında İran’ın hava saldırısıyla ortaya çıkan bu manzara basireti bağlanmamış her insan evladına kötülüğün mimarı bu karakolun uzun vadedeki akıbetini de ifşa ediyor. Çünkü sosyolojiye göre katı olan her şey bir şekilde buharlaşır. Bu bağlamda Suriye’deki iktidarın siyasal İslamcıların da işgüzarlığıyla değişmiş olması İsrail’in İran’a karşı bu hukuksuz saldırıyı yapmasının önünü açmış durumda. Şam manzaralı kahve keyfinin İsrail’e yarayan tarafı siyasal İslamcıları pek ilgilendirmiyor gibi.
Bazıları için öyle işte. İran Mecusi olup ateşe hürmet etse de olmuyor, Siyonistlerin başkentini füze yağmuruna da tutsa Sünni taassubunu bir türlü kıramıyor. Sonuçta Sünni godoşluğu diye bir şey var ve onun şalvarına Siyonizm’in bütün planları sığabiliyor. Golyat’a atılan taşın mahiyetini sorgulayıp açık limanları, İsrail’e akan petrolü, Kürecik üssünü, düşürülmüş Suriye sahasının istismarını eleştiremeyen riyakâr bir Müslümanlığı var onların. Onlar cehaletlerine iliştirdikleri körlükleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar. Onlar öyleler işte!

Uzun vadede görünen o ki; Donald Trump, İsrail’deki rezil Netanyahu hükümetini İran üzerinden bir açmaza sürükleyip yüzüstü bırakacak. Ve İsrail’deki azılı Siyonist iktidarı değiştirecek.
Donald Trump bununla da kalmayacak İran’daki muhalifleri organize edip tıpkı Suriye’de olduğu gibi Mollaları iktidardan indirecek. Onların yerine Batı medeniyeti ile daha liberal ilişkiler kurabilecek devrik şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’yi getirecekler. Tekâüde ayrılan mollalar çuvallar dolusu altınlarla 1001 odalı saraylarda ağırlanacaklar. Onlara demokrasinin önemiyle ilgili bir konferans verilecek! Maksat mollaların canları sıkılmasın.
Tabi o esnada Beşar Esad Moskova’daki villasında bu gelişmeleri patlamış mısır yiyerek heyecanlı bir aksiyon filmi gibi izliyor olacak!
Donald Trump Körfez ülkelerinden ve Suudi Arabistan’da haracını alıp küpünü doldurduğu için petro-dolar şeyhlere çok ilişmeyecek. Sizin demokrat olmanıza gerek yok, biraz kilo vermeniz yeterli, diyecek onlara.
Nihayet demokratikleşme sırası Türkiye’ye gelecek. Bu kadar uzun iktidar olmak siyasal İslamcılara yeter, diyecekler. Faşizm sona erecek. Bazıları bavullar dolusu evrakla soluğu New York’taki Türk sığınma evinde alacaklar. Apolar, Selahattinler, Ümit Özdağlar, İmamlar, Canlar, afacanlar salınacak. Ülkede demokrasi bayramı ilan edilecek. CHP devr-i sabık ilan edecek. Çalınanlar hazine-i kebire iade edilecek. 40 gün 40 gece demokrasi baloları tertip edilecek. Hatta halk olarak o kadar mutlu olacağız ki mutluluktan hiçbirimizin eceli gelmeyecek.
Yiğidim Trump, bekliyoruz bunları senden!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Haziran 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 101

Dünya Çin’i konuşuyor, demiştim. Çin’in ekonomik, siyasî ve askeri açıdan akıl almaz yükselişini, Batı medeniyetini dengeleyen pragmatik bir güce dönüşünü.
Bu yükselişte tuhaf olan şuydu; geçmişte Çin Komünist Partisi’nin kültür devrimi 60 milyon Çinlinin açlıktan ölmesine sebep olmuştu. Çin Komünist Partisi şimdilerde dünyadaki en ölçekli kapitalist büyümenin bayraktarlığını yapıyorlar. Siyaset tarihi açısından tam bir paradoks.
Benim jenerasyonumun dün gibi hatırladığı alaşımdan yapılmış pilli ışıldaklar vardı, üzerinde “Made İn China” yazardı.
90’lı yılların siyasal İslamcılığından hatırladığım şey ise hacc’tan gelen bütün takkelerin üzerinde de “Made İn China!” yazıyor oluşuydu.
Hele bi 80’li yıllar var ki, sormayın gitsin. Sinemada o kadar çok Çin yapımı dövüş konulu saçma sapan Çin filmi izlemiştik ki, Çin’in görmediğimiz tapınağı ve ovası kalmamıştı.
İşte o komünist Çin bugün devlet eliyle kapitalistleşmenin liderliğine yükselmiş durumda.
Sovyetler Birliğinden sonra dünyada Fordist üretim sisteminin en büyük laboratuvarı Çin.
Çin’in ekonomik açıdan bu denli büyümesi Amerika’nın küresel hegemonyasını bitirir mi? Çin, Sovyetler Birliği’nden sonra Amerikan yayılmacılığını dengeleyecek ciddi bir süpergüce dönüşebilir mi? Donald Turmp’ın savunmayı Grönland, Kanada ve Meksika üzerinden kuruyor oluşu bu gerçekle mi alakalı?
Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşı bitirmekte kararlı olan Trump yönetimi Rusya’yı yanına alıp Çin’i Doğu Türkistan, Tayvan, Hong Kong ve Tibet üzerinden köşeye sıkıştırabilecek mi?
Ya da Çin Komünist Partisi’nin eliyle en büyük Fordist üretimi gerçekleştiren kapitalist Çin’i demokrasiye geçmesi için kışkırtabilecek mi? Kuşkusuz bütün bu soruların cevabını zaman verecek. Ama tekrar ediyorum; günümüz dünyasında olup bitenleri anlayabilmek için kaçınılmaz olarak Çin’deki gelişmelere odaklanmak gerekiyor.
Zira Batı medeniyeti uzun zaman sonra ilk kez kendi geni dışındaki bir şeyle test edilecek gibi görünüyor.

Birkaç aşaması var bu terör örgütünün. İlki ilk kurulduğundaki Marksist Leninist Stalinist bir örgüt olarak daha çok ideolojik bir yapı; Kürdistan İşçi Partisi. İkinci aşaması ise Afganistan Avrupa arasındaki uyuşturucu trafiğini keşfettiği narko-trafik aşama. Üçüncü aşama ise uluslararası istihbarat örgütlerinin Ortadoğu’da paralı taşeronluğunu yaptığı sefil aşama. Üç farklı yapısı var aynı zamanda. İlki Avrupa’da sefa süren konformist kaçaklar tayfası. İkincisi Türk siyasetindeki kısa fitilli Kürdopat tayfası. Siyasette gerçek bir varoluş nedenleri yok. Arızi bir sitemin kamburu durumundalar. Üçüncüsü ülkeden kovulmuş Kandildeki kokarca tayfası. Ve bunların dışında örgütün ayartmaya çalıştığı kendi halinde yaşayan Kürt kökenli Türk vatandaşları.
Bu yapının temel siyasal dayanağı ise dünyada tedavülden kalkan komünizme paralel olarak Türk solunun etnik Kürt milliyetçiliğine evrilmiş olması. Solcular bu konuda bir taraflarına ne kadar kına yaksalar azdır. Son 20 yılda ise işin içine siyasal İslamcıların iktidarda kalmak için devlete tapınma olgusu giriyor. Onlar da işlerine geldiğinde ümmet diyorlar, gelmediğinde de “devletin bekası” diyorlar. Yani Kürtleri ümmetten kabul etmiyorlar. Buna bir de Soğuk Savaş dönemi muhafızları durumundaki Türk milliyetçilerinin devletperestliği eklenince ortada demokrasi denilen şeyden eser kalmıyor. Çünkü milliyetçilik modern bir ülkede mesele çözebilen bir derinliğe sahip değildir. Modern bir toplumda sorunları izleyen güdüsel bir tepkidir.
Bu durumda sıradan insanlar için hikâye şuna dönüşüyor. Terörist var, deyip halka korku veriyorlar. Benim borsada hisselerim mi var? Güvenliği gerekçe göstererek ilk demokrasiyi hukuku rafa kaldırıyorlar. Ülkeyi OHAL ile KHK’lar ile yönetiyorlar. Şimdi madem terör örgütünü tasfiye ediyorlar, silahlara veda, diyorlar o halde demokrasiye, hukuka, Anayasaya dönmek zorundalar. İktidar madem geçmişte terörü, terör örgütünü gerçek demokrasiyi uygulayamamanın bir bahanesi olarak görüyordu o zaman terör örgütü kendini tasfiye edince özgürlüklerin ve gerçek demokrasinin önünü açmak zorunda. Aksi halde siyasal İslamcı iktidar yeni anayasa ile yarı diktatörlükten tam diktatörlüğe geçme fırsatını yakalamış olacak.

Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretiyle ilgili olarak;
Demokrasi, iktidarlar halklar tarafından seçilene kadar abartılı bir Yunan masalı gibi. Sonrasında ülkeler arasında bambaşka şeyler oluyor. Ülkelerin menfaatleri söz konusu olduğunda kimin neyle yönetildiğinin hiçbir önemi yok. Ha demokrasiymiş ha krallıkmış ha komünistmiş kimsenin umurunda değil.
Amerika’da gündem Katar emirinin Donald Trump’a hediye ettiği saray uçak. Amerikalılar bunu uluslararası rüşvet olarak yorumluyor ve gururlarını inciten Amerika için bir güvenlik sorunu olarak algılıyor. Hiçbir başkan böyle bir hediye almamıştı, diyorlar.
Amerika ile Suudi Arabistan arasındaki ticari antlaşmalardaki rakamlar akıl alır gibi değil. 1 trilyon dolarlık silah satışı. Çip ve yazılım satışı karşılığında petrol, inşaat hizmetleri vs. 1 trilyon dolardan aşağı rakam yok. Rakamlar bu denli yüksek olunca Donald Trump’tan Arap şov başlıyor. Espriler havada uçuşuyor. Yalnız Trump kıvırıyor bu işi. Trump yüksek gümrük oranlarıyla bozulan Amerikan ekonomisini Arabistan’ı sağarak düzeltecek gibi görünüyor.
Birbirimizi bombalamamıza gerek yok, karşılıklı ticaretle refahımızı arttıralım. İran’a, Hizbullah’a, Hamas’a, Husiler’e karşı birlikte savaşalım, diyor. Arapların Gazze, Filistin diye bir derdi yok. İbrahimi anlaşmalarla bölgede İsrail’in yörüngesinde bir politika izliyorlar.
Araplar için bu dünyada bir dert tasa yok. Altlarından petrol akan uçsuz bucaksız çöller onların. Kâbe, Mescidi Nebevi onların. Yüklü develeriyle ipekler, zümrütler onların. Can sıkıntısından Londra’yı Kâbe’ye taşımışlar. Servetlerinin akılla izah edilebilir bir tarafı yok. Diğer tarafı bilemem ama onlara bu dünyada gerçek bir cennet verilmiş!
Donald Trump resmen Ortadoğu’yu sağmış olmasına rağmen MSNBC kanalındaki yorumda ona tam dört kez aptal dediler. Ve demokrasi gereği kıyamet kopmadı. Dünyada böyle oluyor bu işler.

Donald Trump’ın dünyanın tüm meselelerine hâkimmiş gibi rahat tavırlarına, sorulan her soruya cevap veriyor oluşuyla ilgili yapılan yorumlarda ilginç bir kelime öne çıkıyor; Şambala! Amerikalılar ona sahip olduğu mistik güçlerle her şeyi bilen Şambala diyorlar. Bence dünyada liderler giderek birer mistik Şambala profiline doğru evriliyorlar.
Çin’de Şi Cinping de bu Şambala türüne giriyor. Hindistan’da Narande Modi ilhamını Şambala’nın membaından alıyor. Benim kanaatime göre Putin bir şekilde Şambala kategorisinde bir lider değil. Bizde ise Şambala’dan çok Şambaba daha geçerli bir profil. Ülkede hukuki güvence olmadığından bu konuda daha fazla açıklama yapamıyoruz. Bu kısmı Türkçe hafif müzikle geçiştiriyoruz, efendim. Ama bir tane Şambala var Türk politikasında. Cemal Enginyurt her şeyi bilen, ilhamını Tanrı dağlarından alan bir tür Şambala!
Bu Şambala’nın başka alanları da var. Meselâ Bill Gates’in sağlık sektörüne musalla olduğu pandemi dönemini küresel bir Şambala profili olarak yorumlamak mümkündür. Türk bilim tarihinde Celal Şengör’ü bir tür bilimsel Şambala olarak tanımlayabiliriz. İlhamını bilimden alıyor! Adamın mistik güçlerden kaynaklanan dünyadaki her konuda konuşma cesareti mevcut. Yine tarih konusunda İlber Ortaylı’nın hali Şambalalık! Hukukun Şambalası Ersan Şen! Medyanın da Şambalaları var; Yılmaz Özdil gibi, her halükârda haklı gazeteci türü bu kategoriye giriyor. Dini konulardaki fetvalarıyla Cübbeli Ahmet de Şambala sayılır. Çok var bunlardan; Volkswagen Şevki, ilhamı belirsiz bir Şambala.

Araplarla olan koca bir tarihin gelip dayandığı klişeydi. Araplar bizi arkamızdan vurdu!
Ya dinden imandan dolayı çok yakın durmuşuz Araplara ya da modernlik takıntısından dolayı uzak.
Ortadoğu hakkında Şarkiyatçılar kadar bilgimiz ve sabrımız yok ama onlardan çok daha kibirliyiz.
Hani diyorum ya; bu ülke bütün çağdaşlaşma çabalarına rağmen modern dünyayla sağlıklı bir ilişki kurabilmiş değil.
Bu Ortadoğu, Afrika, Asya ve dünyanın geri kalanıyla da böyledir. O kadar böyledir ki İmparatorluktan kalmış kültürel bir hinterlantla ilişkileri bir ara cemaate vermişlerdi.
Sözü çok fazla dallandırıp budaklandırma niyetinde değilim.
Adam iki kıta bir okyanus öteden deve kervanıyla geldi, develerini altın, gümüş, ipek kumaş, kehribar yükleyip gitti. Burnumuzun dibinde üstelik!
Hiç kimse mızmızlanmasın. Trump –Sam Amca- Ortadoğu’dan hakkı olanı aldı. Arapların silahını Amerika veriyor, güvenliğini Amerika sağlıyor. Ham petrolünü işleyip dünyaya Amerika satıyor. Her türlü teknik desteği, mühendislik hizmetini Amerika veriyor onlara. Petrol parasını Amerikan bankalarında değerlendiriyor. Eh o kadar hizmetten sonra Trump’ın develerine som altın yüklemesi gayet normaldir. O serveti en azılı eşkıya bulacak olsa Kâbe’yi tavaf ederdi. Biz hâlâ biz laik demokratız onlar monarşik şeriatla yönetiliyorlar, teranesi vurmaya devam ediyoruz.

Çok mutlu aile çocukları olarak Galatasaray’ın şampiyonluğuna dair.
Hakemlerin yanlı kararlarıyla Turkish Şiş Kebap Lig’de rakipleriyle arayı açtılar. Bilhassa Fenerbahçe’ye karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirdiler. Bu süreçte Morinho’nun modern futbol felsefesini terk edip şark kurnazlığına sarktığını gözlemledik.
Meselâ Hababam Sınıfı’nda kötü bir karakteri oynaması gereken Mert Hakan’ın hâlâ Fenerbahçe’de futbol oynuyor oluşuna şaşırmadık.
Türkiye’de futbol oyunu İstanbul’un çirkef takımları ve spor memurları eliyle tahammül edilir bir oyun olmaktan çıkarıldı, çok şükür.
Bonservislerine milyon dolar ödüyorlar, futbol oynamıyorlar. Topu korner dairesine koymayı bir zayıflık olarak görüyor bu yamyamlar! En küçük bir sakatlıkta hakeme tazyik ediyorlar. Oyundan çıkmaları bir dert, sakatlık numaraları bir dert! Gol sevinçleri yontma taş devrinde mamut avlamış İnka yerlisi gibi.
Hakemler piç oyun oynatıyorlar. Kabak ofsaytı devam ettiriyorlar. Aksiyon bitiyor, ağlara giden top gol değeri kazanmıyor! Orta hakemlerin çoğu korkak! Gözüyle gördüğüne inanmıyor, ihaleyi VAR’a yıkıyor.
Bundesliga, Laliga, Seri-A, Premier Lig, Ligue 1 ile kıyaslandığında bizimkisi Çengelköy hacet hanesi gibi! İzlenmez. Netflix’te, Mubi’de film izlemek, iyi yazarlardan kitap okumak varken Turkish Şiş Kebap Lig’de maç falan izlenmez. Premier Lig ve Bundesliga’nın özetlerini izlemek çok daha keyifli. Tempo var, taktik var, bireysel beceri var, rakibe saygı var, heyecan var, her müsabaka sürprize açık! Bizde en tıraş derbi 30 dakikada bitiyor.
Onun için zaman değerli. Değmez. Benim için bu sezonun en güzel tarafı Sivasspor’un ligden düşmüş olmasıdır. Ümit ediyorum, Türk futboluna en çok karakter katmış bir camiaya yaptığı saygısızlığın bedelini 30 yıl Turkish Şiş Kebap Lig’den uzak kalarak öder.

Bir vesile ile tekrar edebiyata döndüm. Edebiyat zihni temizliyor. Büyük adamlar Kafka’nın hamam böceklerine dönüşüp küçülüyorlar. Gözünü ekrandan alınca, hayat bir tür minyatür resim düzenine giriyor ve giderek normalleşiyorsun. Kelimelerle o büyük adamların boyları eşitleniyor. Bir Anadolu parsı bütün körfez ülkelerinden daha değerli görünüyor sana. İnsanın asıl varoluş sancısına döndükçe günlük kaygılar, şizoid sapmalar, obsesif durumlar törpüleniyor. Kısacası edebiyat insanı sağaltıyor.
Edebiyatla ilgili son öğrendiğim daha doğrusu tekrar hatırladığım şeylere gelirsek; Vişne ağacı çiçeği ile kiraz ağacı çiçeğini birbirinden ayırmaya başladığında iyi bir şair oluyorsun.
Sebahattin Alî’nin ailesi ilk telifi komünist Çekoslavakya’dan 50 Dolar olarak almış; bizde de edebiyatın toplam değeri bu kadardı zaten!
Ahmet Hamdi Tanpınar, Serveti Fünun edebiyatının son temsilcisiydi. Şekil var ama ruh yok!
Zannedildiğinin aksine, Alman Şarlman dönemi ile başlayan modern dönem mitolojik dönemden çok daha fazla hurafe üretiyor. Modernlik arttıkça hurafe, mistisizm azalmıyor. Aksine modernlik kendi hurafesini antik döneme göre çok daha hızlı üretiyor.
Bana ait genel bir tespit; Türkiye’de yazarlar ve şairler edebiyatın edebiyatını yapmaktan bir türlü edebiyat yapamıyorlar.
Üç vakte kadar, Davul, Zurna, Ot, Kafkaokur, Bukovskiişer dergileri Volkan Konak’ı kapak yapacaklar.
İyi bir şairin dizeleri, iyi bir yazarın cümleleri atomun çekirdeğini parçalayan formülden çok daha değerlidir. Çünkü söz bilimin putperestliğinden çok daha yüce bir şeydir.
Modern edebiyatın kalıplarına girdikçe edebiyatın bir tadı tuzu kalmıyor. Girmeyince de herhangi bir kabul görmüyorsunuz. Çağdaş yazar şair vs. olamıyorsunuz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

6 Mayıs 2025 Salı

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 100

Bir süredir yabancı ajansları takip ediyorum. Televizyon kanallarındaki tartışmaların çoğunda konu Çin’in ekonomik ve askeri açıdan büyümesi. Çin’in yıllık geliri 15 trilyon dolar. Büyüme oranı ise yıllık ortalama % 8. Amerika’nın megaloman başkanı Donald Trump’ın Çin’e yönelik gümrük oranlarını yükseltmesinin esas nedeni de buydu. Çin’le ilgili tartışmalarda ilginç bir şey göze çarpıyor. Batılılar Çin’in her açıdan yükselişi karşısında cin çarpmış gibi şaşkınlar. Batılılar siyasal anlamda ciddi bir öngörüleri olmadığından Çin’den korkuyorlar. Çin’den korkuyorlar çünkü nüfusu itibarıyla kumları sayacak ölçüde büyük bir güce sahip. Çin’den bir ülkeden çok yeni keşfedilmiş bir gezegen gibi bahsediyorlar. Batılıların Çin ile ilgili eleştirdikleri konulara gelirsek.
Askeri ve ekonomik açıdan bir süper güç eşiğine gelmiş Çin’de demokrasi yok. Çin Komünist Partisi’nin politik diktatörlüğü dünyanın başına Nazizm türünden yeni bir bela açabilir. Seçimlerde Şi Cinping tek aday olduğundan Çin’deki seçimler göstermelik. Demokrasi yoksa Çin’in içinde Batılıların çıkarlarını gözeten Truva atı yok, demektir. Şi Cinping Çin Komünist Partisi’nden yetişmiş ilkokul mezunu bir cahil! Şi Cinping’in adı Çin anayasasında geçiyor. Çin’de özgür medya yok, Çin Komünist Partisine muhalefet eden liberal bir parti yok. Çin’in bir önceki başbakanı ortadan kayboldu. Şi Cinping’in Komünist Partisi Tayvan’ı, Tibet’i ve Doğu Türkistan’ı Çin’in doğal bir parçası olarak görüyor. Kısacası Çin şişeden çıktı!
Çin son yıllardaki bu ekonomik gelişmeyi Çin Komünist Partisinin üretimi doğru planlaması ve sermayeyi doğru yönlendirmesiyle başardı. Yani Çin Komünist Partisi klasik üretim felsefesini kapitalist araçlarla buluşturarak yaptı. Diğer Stalinist kırolar gibi halkın üretim araçlarına –sabanına, pulluğuna- el koymadı. Halka üretim araçları sağladı. Bizdeki komünist kırolar gibi Latin alfabesini kutsamadı Çin. Çin alfabesine sadık kalarak yaptılar bu gelişimi.
Artık Batı medeniyeti kendinden olmayan bir türün askeri ve ekonomik tehdidi altında. Trump’ın Ukrayna savaşını bitirip Rusya ile yakınlaşma hamlesinin nedeni Çin’in yükselişi.

Tavariş Trump mevzuuna odaklanmaya gelirsek;
II. Dünya Savaşının galipleri, Amerika, Sovyetler Birliği ve İngiltere idi. İngiltere Dunkirk çıkartmasında ordusunun tüm mühimmatını Nazilere terk etti. W. Churchill Amerika’dan askeri yardım talep etti. Haliyle İngiltere Amerika’daki Yahudi sermayesine borçlandı. Dolayısıyla savaşın sonunda İngiltere kâğıt üzerinde kazandı ama gerçekte imparatorluğu kaybetti. Amerika, Almanya dâhil tüm Avrupa’yı istila etti. İşte NATO bu askeri istila sonucunda kuruldu. Avrupa lokması büyük olduğundan Doğu Avrupa’yı Sovyetler Birliğine bıraktılar.
Ardından Amerika, Sovyetler Birliğini on yıllarca en büyük Fordist üretim laboratuvarı olarak kullandı. İki ülke arasında dönen dolapları dünyaya Soğuk Savaş savaş olarak yutturdular. Dünyayı Sovyetler Birliğinin yörüngesindeki Demir Perde ülkeleri ve Amerika’nın yanındaki liberal ülkeler diye iki kampa ayırdılar. İşte bu süreçte yoğun kültürel propagandalara maruz kaldık. Bunlardan birisi de TRT’de yayınlanan Casuslar Kralı filmiydi. Yani durumdan da anlaşılacağı gibi olay Rus istihbaratı KGB ile Amerikan istihbaratı CIA arasında geçiyordu.
Bir ara dünyada şöyle bir komedi yaşandı. KGB’nin başkanı CIA ajanı çıktı. Ardından CIA’nın en tepesindeki adamın KGB ajanı çıktı. Afaki konuşmuyorum, bunların haberleri arşivlerde mevcuttur. 1990’larda Sovyetler Birliği herkes artık komünizm bitti, KGB dağıldı zannetti. Halbuki hiçbir şeyin bittiği yoktu. Çünkü Rusya’nın başındaki Vladimir Putin eski bir KGB ajanıydı. CIA dünyanın dört bir yanında iktidar devirip iktidar kurarken eski KGB ajanlarının elleri armut toplamıyordu.
CIA dünyanın dört bir yanında KGB ajanı kovalarken Tavariş Trump Moskova’da lüks otel yatırımı yapan Amerikalı işadamıydı. Hazret müteahhitti. Betondan ve demirden anlıyordu. İşte bugünlerde Amerika’da bu Tavariş Trump’ın gölgede kalmış fenomen tarafında kallavi bir KGB ajanı olup olmadığı tartışılıyor. Yani bir nevi bir başkan Trump var bir de ondan içerü!
Bir önceki seçimleri kazandığı halde Beyaz Saray’dan karga tulumba uzaklaştırılması. Öfkeli taraftarlarının Beyaz Saray’ı basması. Amerikan yüksek yargısı ile yaşadığı polemikler. Seçim kampanyası sırasında silahlı saldırı maruz kalıp yaralanması. Ve Amerikan iç politikasında Kennedy gibi azizleşmesi. Nihayet ikinci kez başkan seçilip Ukrayna ile Rusya arasındaki suni savaşı bitirmeye odaklanması. Amerika’nın geleneksel Rusya karşıtlığını kırıp Kanada, Meksika, Danimarka ve Çin’i hedef alması. 2000’lerin başında CIA eski bir KGB ajanı olan Vladimir Putin’i Almanya’dan alıp dağılmış Rusya’nın başına getirmişti. O da Rus oligarkları dağıtıp bugünkü Rusya’yı kurmuştu. Bu kez eski KGB ajanları aynı şeyi Amerika’ya yaptılar. Eski bir Rus göçmeni ve işadamı olan Donald Trump’ı Elon Musk, Joff Bezos, Mark Zuckerberg gibi Amerikan oligarklarıyla tahkim edip yeniden başkan yaptılar. Soğuk Savaş dönemindeki gülünç CIA KGB ilişkisi tekno-feodal dönemde Rusya başkanı ve Amerikan başkanı seçimlerinde devam ediyor.
Artı Tavariş Trump 90'larda New York'taki binalarını Amerikan mafyasından korumak için işsiz kalmış KGB'den teknik destek almış! Onun için Amerikan başkanı Donald Trump’a “Tavariş (Yoldaş) Trump!” demek ufuk açıcı olabilir.

Veysel İlhan hatırlatınca kendi adıma ve artık siyaseti umurumda olmayan ülkem adına arabesk duygulara gark oluyorum ve harbiden utanıyorum. Onun için tekraren anlatıyorum. Aslında bu ülkede Müslüman’ın ne olduğunu anlatan bir vakıa!
Babam rahmetli çok dindar bir adam değildi. Ama dine, dindara, hacıya, hocaya, vaaza tilavete vs. muazzam saygısı vardı.
1980’lerin başında bana seni icazete götüreceğim, dedi. Ben de çarşıya yeni Çingene kafilesi geldi sandım. İyi olur, dedim. Sonra hacıdan, hocadan, hafızdan, icazetten bahsedince işin mahiyetini kavradım. Gelmeyeceğim, mahalledeki uşaklarla maçımız var, dedim. Erkek adam sözünden dönmez, dedi. Neyse çarşıya indik, bindik eski model bir Ford minibüse. Ver elini Fındıkoba köyü. Gittik, icazet köy camisinin içinde veriliyor. Hacı, hoca, hafız, molla dolu camii. Caminin ön safında oturanlar gezegen gibi öne arkaya gidip geliyor. Çocuklar da caminin avlusunda oynuyorlar. Ben de elim cebimde onları izliyorum. Hepsinin başı takkeli. Benim yaşlardalar. Saatler geçiyor, durumdan duruma dönüyoruz. O ara caminin yanındaki bir evden “Çocuklar yemeğe!” diye orta yaşlı bir adamın sesi yükseliyor. Tahminime göre Kuran Kursu’nun aşçısıdır. Çocuklar, dediği için ben de onlarla gidiyorum. Onlar önden koşuyorlar, ben en arkada beyefendi gibi geliyorum.
40 kişilik bir yemekhane düşünün, bütün çocuklar oturmuş, tek sandalye boş yok. Kapıdan giriyorum, o 40 çocuk, aşçı ve ortalıkçı ayakta kalmış bu yabancı çocuğa bakıyor. Sağlı sollu bütün masalara bakıyorum, masalar dolu. O Kuran kursu yemekhanesinde tek yabancı benim. Onlar her gün orada yemek yiyorlar, ben orada misafirim. O aşçı ve 40 çocuk benim ne yapacağımı merak ediyor. Ben de onlar sanki orada değilmiş gibi yemekhanenin penceresine doğru yürüyorum. Aşağıda Çaykara yolundan giden renkli arabaları görüyorum. Yine ellerim ceplerimde oradan çıkıp gidiyorum. Caminin etrafında biraz daha oyalanıp köyden aşağı doğru iniyorum.
O arada icazet bitiyor. Babam sağda solda beni arıyor. Ben bütün evrene küsmüş gibi aşağıya doğru iniyorum. Galiba köyden bir çocuk söylemiş, o çocuk gitti, diye.
Birazdan turuncu renkli o arabesk yazılı minibüs geldi. Babam minibüsün önünde oturmuş beni çağırıyor. Gelmiyorum, bir daha beni böyle yerlere getirme, diye isyan halindeyim. Bu babama ilk ve tek isyanımdır. İnsan yerine konulmadığınız yerde insan ya da Müslüman numarası yapmayın!
- Metin, yeter artık bin şu minibüse!
- Binmeyeceğim!
- Bak çok uzak burası, yürüyemezsin bu yolu!
- ….
- Da da da da dii did da d idi da!
Söz para etmeyince şoför minibüsün havalı kornasını çalarak beni minibüse binmeye ikna etmeye çalışıyor.
Bugün iktidarda bulunan siyasal İslamcıların tam olarak karakteri yukarıda anlattığım yemekhanedeki çocuklar gibi. Bir tanesi demiyor ki, biz her gün burada yemek yiyoruz, siz misafirsiniz, buyurun önce siz yiyin, biz sonra yeriz. Bir tanesi kalkmıyor o oturduğu koltuktan. 23 senedir oradalar, yiyorlar, içiyorlar, bir türlü bize sıra gelmedi. Sonra da utanmadan, sıkılmadan diyorlar ki, niye evin, araban, işin, eşin, çocuğun, paran, sigortan yok. Nasıl olsun, 23 yıldır karnınız doymuyor, karnınız doysa gözünüz doymuyor, gözünüz doysa ruhunuz doymuyor, ruhunuz doysa yedi ceddiniz aç!

Papa Francis, Avrupa ve dünya siyaseti için ciddiye alınacak bir figür değildi. Bugün dünyada bir Hıristiyanlık var mı yok mu, o bile tartışılır.
Rahmetli Aytunç Altındal'ın sözüydü. Bugün Hz. İsa dirilip mezarından kalksa Papalığı yola getiremez. Dünyadaki hiçbir savaşa, yıkıma, kötülüğe engel olamayan varlıklı ama pasif bir kurumdur papalık. Bir nevi herhangi bir inandırıcılığı, yaptırımı olmayan Birleşmiş Milletler gibidir. Hatta Vatikan ve papalık çoğu kez kötülüğü örgütleyen, ona cesaret veren merkezdir.
Papa Francis'in diğer papalardan farkı popülist bir papa olmasıydı. Bir ara ateistlere tanrıya inanmak zorunda değilsiniz türünden bir söz etmişti. Siz Tanrıya inanmasanız da O bir gerekçeyle sizi affeder anlamında. Bu sözden de anlaşılacağı gibi günümüz Hıristiyanlığının temel felsefesi Alman düşünür Nietzsche’nin Nihilist düşünce sistemiyle çakışıyor. Bu dünyada ne haltı yersen ye diğer tarafta direkt cennete gidiyorsun. Siyasal İslamcıların devlet idaresindeki düşüncesi de elân böyledir. Yine bir din adamına yakışmayacak türden dansözlerin, hokkabazların arasına oturtulmuş uslu bir çocuk hali vardı adamın. Hıristiyanlıktan çok Tuttti Furutti papazına benziyordu. Eski insanlar bu duruma maskaralık derlerdi. Maradona’nın dediği gibi “O altın varaklar altında bu dini külâhıma anlat!”
Papalık Fethullah Gülen cemaati eliyle Anadolu'daki Sünni Müslümanları yeterince Protestanlaştırmıştı. Bu topraklarda sadece kendi kârını düşünen tuhaf bir Müslüman cinsi türettiler. Hiçbir şeye kızmayan bir yanağı tokatlandığında diğerini dönen bir dindar tipidir bu. Bugün siyasal İslamcı iktidarı onca yıl ayakta tutan bu anlayıştır.
Bence Papa Francis’in yerine Rum Ortodoks patriği Bartalemous getirilmelidir. Vatikan'ın anahtarları onda olmalıdır. Onu da bay en başkanın emrine verilmelidir. Vakti zamanında bay en başkan onun çanağına soğuk karpuz bıraktığı vakidir. Hıristiyanlar Vatikan’da sürekli Katolik külahı görmekten bıktılar. Biraz da Ortodoks külahı görsünler.
Bartalemous cenapları Kudüs'ü Yahudilerden kurtarmak için sefer düzenlemelidir. Zira Müslümanlardan fayda yok. Bartalemeous Kudüsü işgal eden Siyonistleri kılıçtan geçirtmeli, kitap ehli Filistinli Hıristiyanları ve Müslümanları Siyonistlerin şerrinden kurtarmalıdır. Papalık kendini bu ulvi işlere adamayacaksa cehennemin dibine kadar yolu var. Zira bir kötülüğe mani olmayanın dini de imanı da olmaz.
Yani Hıristiyanlar hiç merak etmesinler, melekler Papa Francis'in dünyadaki amellerine, Müslümanlara karşı hal ve hareketlerine bakıp kamçıları yağlayacaklar. Hıristiyanlığın da kutsal mekânı Kudüs işgal altındayken sen altın varaklı tahtında oturup dansöz mü izliyordun kefere, diye soracaklardır elbette. İşin ilahiyat kısmı çok karmaşık olmasa gerek.

Donald Trump konusu daha çok su kaldırır. Trump’ın babası New York’un Manhattan bölgesinde inşaat yatırımları yapan Rus asıllı bir işadamıydı. Trump 80’li ve 90’lı yıllarda inşaat sektöründeki servetini New York çetelerinden korumak için KGB ajanlarından yardım almıştı. Çünkü New York çetelerinin Amerikan politik elitiyle bağlantıları vardı. Donald Trump’ın eşi Melania’nın babası ise Yugoslavya Komünistler Birliği üyesi bir iş adamıydı.
Dolayısıyla Donald Trump’ın Amerikan siyasetindeki seyri servetini New York çetelerine KGB desteğiyle karşı korumaya çalışan bir işadamı olarak şekillendi. İşte tam da bu yüzden seçim meydanlarında “Benim başkanlığında ya Amerikan derin devletini bitireceğim, ya da Amerikan derin devleti Amerika’yı bitirecek!” diye ünlüyordu. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyetçi Parti lideri olarak Donald Trump’ın çetelere karşı verdiği savaş sürecinden gelen bir siyasi meşruiyeti mevcut. Onun Amerikan anayasasını tanımayan agresif tavrının kökeninde belalı işadamı geçmişi mevcut. “Amerikan hukuk sistemi beni New York çetelerine karşı korumadı, ben servetimi korumak için KGB ajanlarından yardım almak zorunda kaldım. Şimdi başkan seçildim, demokrat hırsızlarla ve çeteleri koruyan yargıyla hesaplaşma zamanı.”
Donald Trump işte bu savunma refleksiyle Amerika’nın sınırlarına duvar çektirdi. Bir zamanlar KGB ajanlarının tavsiyesiyle New York’taki gökdelenlerine yerleştirdiği kamera sistemi gibi yani. Bir mafya babası edasıyla bizim iktidarı “Akıllı olun, ekonominizi bitiririm!” diye tehdit etmişti. Körfez ülkelerinin petro-dolar şeyhlerine “Size 400 milyar dolar çok fazla!” deyip haraç alıyor oluşu da bu yüzden. Viking kılıklı taraftarları Beyaz Saray’ı bastığındaki Sam Amca tavrını hatırlayın. Seçim mitinginde suikasta uğradığında tavrı bir politikacıdan çok ölümden son anda kurtulmuş mafya babası gibiydi. Kanada’yı, Grönland’ı Amerika’ya eyalet yapmak istiyor oluşu bu yüzden. Çin’e ve diğer ülkelere karşı gümrük vergisini yükseltip, Rusya ile yakınlaşıyor oluşunun sosyolojik açıdan sebepleri mevcut.
Kısacası Donald Trump’ın tüm dünyaya ilan ettiği ticaret savaşının arkasında onun New York’taki arabesk iş adamlığı hikâyesi var. Aslında dünyanın başına bela olmuş gibi bir görüntü veren Donald Trump Amerika'daki şekli demokrasiyi bozuk bir oyuncak gibi Amerikan halkının, politik elitinin, yargısının ve derinlikten uzak dünya sisteminin önüne atıyor.

Aa evet 23 Nisan! Bu tür konularda ben hiç öyle sözü dallandırıp budaklandırmayı sevmem. Nasıl ki Hıristiyanlar yeni doğan çocuklarını kiliseye götürüp vaftiz ettiriyorlar, bu da onun gibi bir şey. Devlet daha sen küçük bir çocukken resmi bir günle seni kutsuyor, sana güzel bir ülke vadediyor. Daha sonra da senin büyümene, gelişmene, sistemle ilgili fikrini söylemene, eleştirmene, ürettiğinin karşılığını talep etmene müsaade etmiyor. Devlet “baba” olarak çocukluğunda seni kutsuyor ve sen ölene kadar hep çocuk olarak kalıyorsun. Amerikan şirketleriyle işbirliği yapıp ülkede demokrasicilik oynayan sağcı liberaller, siyasal İslamcılar devlet adına büyümesine müsaade etmedikleri o çocuğu sürekli azarlıyorlar. O iktidar üzerinden de kendilerine ve torunlarına servet biriktiriyorlar. Sana da “Çopur Musa!” muamelesi yapıyorlar. Bir türlü hakkını arayan, hukuksuzluklara karşı çıkan yetişkin Musa olmana müsaade etmiyorlar. Maalesef 23 Nisan’ın ülkenin siyaset sosyolojisindeki işlevi tam olarak budur. Avrupa’sına, Amerika’sına, Çin’ine, Latin Amerika’sına bakıyoruz. Yok böyle bir gün. Tamam, belki savaş sonrasında cumhuriyet kurulduğunda çocuklar için böyle bir gün anlamlı olabilirdi. Ama günümüz modern toplumunda durduk yerde kutsanmaya, zamanın gerisinde kalmış ritüellere, akıl dışı tercihlere yer yoktur. Ülkede nüfus artış oranında neden böylesine sert bir düşüş yaşandı, çocuk doğum oranları neden düştü, hızla yaşlanan nüfusa nasıl çare bulunabilir? Siyasi partilerin bu meselelerdeki görüşleri, önerileri, programları nelerdir? Bunlara cevap verebiliyor mu bu gün? Yok, deliler gibi kendi kendini oyalamaya devam et! Devlet hastanesinde doğum yapmış bir anneye eğitim düzeyine göre yıllarca “Bebek bakımı nasıl yapılır?” kitapçığı dağıtmayı akıl edemeyen bir devlet tesadüfen hayatta kalmış çocuklara bayram bahşediyor!

Levh-i mahfuzda neler yazıyor, Zebur’da neden bahsedilmişti bilemiyoruz. Lâkin ülkeye tebelleş olmuş siyasal İslamcı kılıklı özünde muhafazakâr sağcı iktidarın artık ayyuka çıkmış bazı hususiyetlerine vakıfız.
Evvelemirde bunlar kibirliler. Her şeyin en iyisini onlar bilirler. Devletin en yüksek makamlarına onlar layıklar, tabi kendilerince. Yani ya dünya lideriler ya da kâinat imamı! Oysa benim gördüğüm bir Hitit Çingenesinden pek farkları yok.
İkinci vasıfları riyakâr olmaları. Yani her söz ve hareketlerinde ikiyüzlü davranma hastalığına tutulmuşlar. Hz. Musa’nın büyücüleri gibiler; yönetmeye çalıştıkları ülkenin gerçeklerini değil algıyı yönetiyorlar. Daha doğrusu sizin olayları algılama biçiminizi.
Üçüncü vasıfları ise haset; sizde bir şey olmayacak, ülkenin bütün hazineleri bende olacak. Bütün iyilikler ondandır, kötülükler ise ya CHP’den ya da dış güçler dedikleri şeylerden.
Dördüncü vasıfları ise sürekli yalan konuşuyor olmaları. Yalnız belli bir zaman sonra yalanları da gerçek zannetmeye başlıyorlar. Mekanizma tam tersten işlemeye başlıyor. Yalanla kalpleri karardıkça doğru şeylerden nefret ediyorlar. Sonu şirke çıkan karanlık bir tünel kısacası.
Beşinci vasıfları ise hırsları. Harese; çölde dikenli ot yerken ağzı kanayan develer gibiler. Yedikçe ağızları kanıyor, kanadıkça da yiyor bu develer. Devletin bütün hazineleri benim olmalı, altıncı dönem de iktidar olmalıyım, daha büyük bir sarayım olmalı.
Altıncı vasıfları ise kendilerini müstağni zannetmeleri. Hiçbir şeye ihtiyaçları yok; oturdukları makamlardan insanlara her şeyi onlar bağışlıyorlar güya. Böyle de bir yönleri var. Allah’ın zati ve bazı subûtî sıfatları bu fanilerde tecelli ediyor! Bütününe bakıldığında ise açık bir şirk içinde oldukları görülüyor. İşte siyasal İslamcılar diye tanımlanan bu iktidarın bu nevi ahlaki zaafları giderilmeden bir ülkeyi yönetmeye talip olmaları bugün ülkenin içinde debelendiği siyasî marazı ortaya çıkardı.

İç politikadaki kısır döngünün özeti; hangi imamın kayığına binilecek? Ülke hazır bir imamın kayığına binmiş gidiyor, ya diğeri su alıp batarsa…
Onun için iç politika eskisi kadar ilgimi çekmiyor. Dünya bambaşka şeyleri tartışıyor. Bu açıdan bakıldığında Türkiye kaderine terk edilmiş viran bir köy gibi. Dünyada gündem Çin. Bilhassa Çin’in ekonomik açıdan akıl almaz yükselişi ve siyasî anlamda ciddi bir küresel güce dönüşüyor oluşu. Donald Trump’ın danışmanları bu gerçeği gördüğü için Çin’e karşı gümrük vergisi oranını % 145’e yükseltme kararı aldılar.
Batılı siyasal analistlerin ortak kanaatine göre Çin’in yükselişi karşısında Amerikan’ın küresel imparatorluğu giderek geriliyor. Amerika II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu küresel sistem çözülüyor. Çünkü bu sistemin Amerikan toplumuna maliyeti çok yüksek ve uzun vadede sürdürülebilir görünmüyor. Donald Trump dönemindeki içe kapanma ise bu süreci tetikleyecek gibi görünüyor. Onun yerine her kıtada bir ülkenin öne çıkarıldığı yeni bir küresel sistemin tesis edilmesi söz konusu.
Diğer yandan bütün bu analizlerde beni en çok şaşırtan konu Amerikalı uzmanların Avrupa’yı gözden çıkarılmış eski bir kıta olarak görüyor oluşuydu. Yani Türkiye’nin ileri bir medeniyet olarak gördüğü Avrupa’yı Amerikalıların gülünç gelenekleri olan eski bir köy olarak görüyor. Yani bir klasifikasyon yapmamız gerekirse; Çin modern dünyanın yükselen gücü. Onu kontrol etmeye çalışan bir Amerika. Amerika’nın gözden çıkardığı eski bir kıta olarak Avrupa. O Avrupa’nın taşra bir ülkesi olarak Türkiye. İşte o taşra ülkesinde binmek zorunda bırakıldığınız imamın iki kayığı!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.