6 Mayıs 2025 Salı

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 100

Bir süredir yabancı ajansları takip ediyorum. Televizyon kanallarındaki tartışmaların çoğunda konu Çin’in ekonomik ve askeri açıdan büyümesi. Çin’in yıllık geliri 15 trilyon dolar. Büyüme oranı ise yıllık ortalama % 8. Amerika’nın megaloman başkanı Donald Trump’ın Çin’e yönelik gümrük oranlarını yükseltmesinin esas nedeni de buydu. Çin’le ilgili tartışmalarda ilginç bir şey göze çarpıyor. Batılılar Çin’in her açıdan yükselişi karşısında cin çarpmış gibi şaşkınlar. Batılılar siyasal anlamda ciddi bir öngörüleri olmadığından Çin’den korkuyorlar. Çin’den korkuyorlar çünkü nüfusu itibarıyla kumları sayacak ölçüde büyük bir güce sahip. Çin’den bir ülkeden çok yeni keşfedilmiş bir gezegen gibi bahsediyorlar. Batılıların Çin ile ilgili eleştirdikleri konulara gelirsek.
Askeri ve ekonomik açıdan bir süper güç eşiğine gelmiş Çin’de demokrasi yok. Çin Komünist Partisi’nin politik diktatörlüğü dünyanın başına Nazizm türünden yeni bir bela açabilir. Seçimlerde Şi Cinping tek aday olduğundan Çin’deki seçimler göstermelik. Demokrasi yoksa Çin’in içinde Batılıların çıkarlarını gözeten Truva atı yok, demektir. Şi Cinping Çin Komünist Partisi’nden yetişmiş ilkokul mezunu bir cahil! Şi Cinping’in adı Çin anayasasında geçiyor. Çin’de özgür medya yok, Çin Komünist Partisine muhalefet eden liberal bir parti yok. Çin’in bir önceki başbakanı ortadan kayboldu. Şi Cinping’in Komünist Partisi Tayvan’ı, Tibet’i ve Doğu Türkistan’ı Çin’in doğal bir parçası olarak görüyor. Kısacası Çin şişeden çıktı!
Çin son yıllardaki bu ekonomik gelişmeyi Çin Komünist Partisinin üretimi doğru planlaması ve sermayeyi doğru yönlendirmesiyle başardı. Yani Çin Komünist Partisi klasik üretim felsefesini kapitalist araçlarla buluşturarak yaptı. Diğer Stalinist kırolar gibi halkın üretim araçlarına –sabanına, pulluğuna- el koymadı. Halka üretim araçları sağladı. Bizdeki komünist kırolar gibi Latin alfabesini kutsamadı Çin. Çin alfabesine sadık kalarak yaptılar bu gelişimi.
Artık Batı medeniyeti kendinden olmayan bir türün askeri ve ekonomik tehdidi altında. Trump’ın Ukrayna savaşını bitirip Rusya ile yakınlaşma hamlesinin nedeni Çin’in yükselişi.

Tavariş Trump mevzuuna odaklanmaya gelirsek;
II. Dünya Savaşının galipleri, Amerika, Sovyetler Birliği ve İngiltere idi. İngiltere Dunkirk çıkartmasında ordusunun tüm mühimmatını Nazilere terk etti. W. Churchill Amerika’dan askeri yardım talep etti. Haliyle İngiltere Amerika’daki Yahudi sermayesine borçlandı. Dolayısıyla savaşın sonunda İngiltere kâğıt üzerinde kazandı ama gerçekte imparatorluğu kaybetti. Amerika, Almanya dâhil tüm Avrupa’yı istila etti. İşte NATO bu askeri istila sonucunda kuruldu. Avrupa lokması büyük olduğundan Doğu Avrupa’yı Sovyetler Birliğine bıraktılar.
Ardından Amerika, Sovyetler Birliğini on yıllarca en büyük Fordist üretim laboratuvarı olarak kullandı. İki ülke arasında dönen dolapları dünyaya Soğuk Savaş savaş olarak yutturdular. Dünyayı Sovyetler Birliğinin yörüngesindeki Demir Perde ülkeleri ve Amerika’nın yanındaki liberal ülkeler diye iki kampa ayırdılar. İşte bu süreçte yoğun kültürel propagandalara maruz kaldık. Bunlardan birisi de TRT’de yayınlanan Casuslar Kralı filmiydi. Yani durumdan da anlaşılacağı gibi olay Rus istihbaratı KGB ile Amerikan istihbaratı CIA arasında geçiyordu.
Bir ara dünyada şöyle bir komedi yaşandı. KGB’nin başkanı CIA ajanı çıktı. Ardından CIA’nın en tepesindeki adamın KGB ajanı çıktı. Afaki konuşmuyorum, bunların haberleri arşivlerde mevcuttur. 1990’larda Sovyetler Birliği herkes artık komünizm bitti, KGB dağıldı zannetti. Halbuki hiçbir şeyin bittiği yoktu. Çünkü Rusya’nın başındaki Vladimir Putin eski bir KGB ajanıydı. CIA dünyanın dört bir yanında iktidar devirip iktidar kurarken eski KGB ajanlarının elleri armut toplamıyordu.
CIA dünyanın dört bir yanında KGB ajanı kovalarken Tavariş Trump Moskova’da lüks otel yatırımı yapan Amerikalı işadamıydı. Hazret müteahhitti. Betondan ve demirden anlıyordu. İşte bugünlerde Amerika’da bu Tavariş Trump’ın gölgede kalmış fenomen tarafında kallavi bir KGB ajanı olup olmadığı tartışılıyor. Yani bir nevi bir başkan Trump var bir de ondan içerü!
Bir önceki seçimleri kazandığı halde Beyaz Saray’dan karga tulumba uzaklaştırılması. Öfkeli taraftarlarının Beyaz Saray’ı basması. Amerikan yüksek yargısı ile yaşadığı polemikler. Seçim kampanyası sırasında silahlı saldırı maruz kalıp yaralanması. Ve Amerikan iç politikasında Kennedy gibi azizleşmesi. Nihayet ikinci kez başkan seçilip Ukrayna ile Rusya arasındaki suni savaşı bitirmeye odaklanması. Amerika’nın geleneksel Rusya karşıtlığını kırıp Kanada, Meksika, Danimarka ve Çin’i hedef alması. 2000’lerin başında CIA eski bir KGB ajanı olan Vladimir Putin’i Almanya’dan alıp dağılmış Rusya’nın başına getirmişti. O da Rus oligarkları dağıtıp bugünkü Rusya’yı kurmuştu. Bu kez eski KGB ajanları aynı şeyi Amerika’ya yaptılar. Eski bir Rus göçmeni ve işadamı olan Donald Trump’ı Elon Musk, Joff Bezos, Mark Zuckerberg gibi Amerikan oligarklarıyla tahkim edip yeniden başkan yaptılar. Soğuk Savaş dönemindeki gülünç CIA KGB ilişkisi tekno-feodal dönemde Rusya başkanı ve Amerikan başkanı seçimlerinde devam ediyor.
Artı Tavariş Trump 90'larda New York'taki binalarını Amerikan mafyasından korumak için işsiz kalmış KGB'den teknik destek almış! Onun için Amerikan başkanı Donald Trump’a “Tavariş (Yoldaş) Trump!” demek ufuk açıcı olabilir.

Veysel İlhan hatırlatınca kendi adıma ve artık siyaseti umurumda olmayan ülkem adına arabesk duygulara gark oluyorum ve harbiden utanıyorum. Onun için tekraren anlatıyorum. Aslında bu ülkede Müslüman’ın ne olduğunu anlatan bir vakıa!
Babam rahmetli çok dindar bir adam değildi. Ama dine, dindara, hacıya, hocaya, vaaza tilavete vs. muazzam saygısı vardı.
1980’lerin başında bana seni icazete götüreceğim, dedi. Ben de çarşıya yeni Çingene kafilesi geldi sandım. İyi olur, dedim. Sonra hacıdan, hocadan, hafızdan, icazetten bahsedince işin mahiyetini kavradım. Gelmeyeceğim, mahalledeki uşaklarla maçımız var, dedim. Erkek adam sözünden dönmez, dedi. Neyse çarşıya indik, bindik eski model bir Ford minibüse. Ver elini Fındıkoba köyü. Gittik, icazet köy camisinin içinde veriliyor. Hacı, hoca, hafız, molla dolu camii. Caminin ön safında oturanlar gezegen gibi öne arkaya gidip geliyor. Çocuklar da caminin avlusunda oynuyorlar. Ben de elim cebimde onları izliyorum. Hepsinin başı takkeli. Benim yaşlardalar. Saatler geçiyor, durumdan duruma dönüyoruz. O ara caminin yanındaki bir evden “Çocuklar yemeğe!” diye orta yaşlı bir adamın sesi yükseliyor. Tahminime göre Kuran Kursu’nun aşçısıdır. Çocuklar, dediği için ben de onlarla gidiyorum. Onlar önden koşuyorlar, ben en arkada beyefendi gibi geliyorum.
40 kişilik bir yemekhane düşünün, bütün çocuklar oturmuş, tek sandalye boş yok. Kapıdan giriyorum, o 40 çocuk, aşçı ve ortalıkçı ayakta kalmış bu yabancı çocuğa bakıyor. Sağlı sollu bütün masalara bakıyorum, masalar dolu. O Kuran kursu yemekhanesinde tek yabancı benim. Onlar her gün orada yemek yiyorlar, ben orada misafirim. O aşçı ve 40 çocuk benim ne yapacağımı merak ediyor. Ben de onlar sanki orada değilmiş gibi yemekhanenin penceresine doğru yürüyorum. Aşağıda Çaykara yolundan giden renkli arabaları görüyorum. Yine ellerim ceplerimde oradan çıkıp gidiyorum. Caminin etrafında biraz daha oyalanıp köyden aşağı doğru iniyorum.
O arada icazet bitiyor. Babam sağda solda beni arıyor. Ben bütün evrene küsmüş gibi aşağıya doğru iniyorum. Galiba köyden bir çocuk söylemiş, o çocuk gitti, diye.
Birazdan turuncu renkli o arabesk yazılı minibüs geldi. Babam minibüsün önünde oturmuş beni çağırıyor. Gelmiyorum, bir daha beni böyle yerlere getirme, diye isyan halindeyim. Bu babama ilk ve tek isyanımdır. İnsan yerine konulmadığınız yerde insan ya da Müslüman numarası yapmayın!
- Metin, yeter artık bin şu minibüse!
- Binmeyeceğim!
- Bak çok uzak burası, yürüyemezsin bu yolu!
- ….
- Da da da da dii did da d idi da!
Söz para etmeyince şoför minibüsün havalı kornasını çalarak beni minibüse binmeye ikna etmeye çalışıyor.
Bugün iktidarda bulunan siyasal İslamcıların tam olarak karakteri yukarıda anlattığım yemekhanedeki çocuklar gibi. Bir tanesi demiyor ki, biz her gün burada yemek yiyoruz, siz misafirsiniz, buyurun önce siz yiyin, biz sonra yeriz. Bir tanesi kalkmıyor o oturduğu koltuktan. 23 senedir oradalar, yiyorlar, içiyorlar, bir türlü bize sıra gelmedi. Sonra da utanmadan, sıkılmadan diyorlar ki, niye evin, araban, işin, eşin, çocuğun, paran, sigortan yok. Nasıl olsun, 23 yıldır karnınız doymuyor, karnınız doysa gözünüz doymuyor, gözünüz doysa ruhunuz doymuyor, ruhunuz doysa yedi ceddiniz aç!

Papa Francis, Avrupa ve dünya siyaseti için ciddiye alınacak bir figür değildi. Bugün dünyada bir Hıristiyanlık var mı yok mu, o bile tartışılır.
Rahmetli Aytunç Altındal'ın sözüydü. Bugün Hz. İsa dirilip mezarından kalksa Papalığı yola getiremez. Dünyadaki hiçbir savaşa, yıkıma, kötülüğe engel olamayan varlıklı ama pasif bir kurumdur papalık. Bir nevi herhangi bir inandırıcılığı, yaptırımı olmayan Birleşmiş Milletler gibidir. Hatta Vatikan ve papalık çoğu kez kötülüğü örgütleyen, ona cesaret veren merkezdir.
Papa Francis'in diğer papalardan farkı popülist bir papa olmasıydı. Bir ara ateistlere tanrıya inanmak zorunda değilsiniz türünden bir söz etmişti. Siz Tanrıya inanmasanız da O bir gerekçeyle sizi affeder anlamında. Bu sözden de anlaşılacağı gibi günümüz Hıristiyanlığının temel felsefesi Alman düşünür Nietzsche’nin Nihilist düşünce sistemiyle çakışıyor. Bu dünyada ne haltı yersen ye diğer tarafta direkt cennete gidiyorsun. Siyasal İslamcıların devlet idaresindeki düşüncesi de elân böyledir. Yine bir din adamına yakışmayacak türden dansözlerin, hokkabazların arasına oturtulmuş uslu bir çocuk hali vardı adamın. Hıristiyanlıktan çok Tuttti Furutti papazına benziyordu. Eski insanlar bu duruma maskaralık derlerdi. Maradona’nın dediği gibi “O altın varaklar altında bu dini külâhıma anlat!”
Papalık Fethullah Gülen cemaati eliyle Anadolu'daki Sünni Müslümanları yeterince Protestanlaştırmıştı. Bu topraklarda sadece kendi kârını düşünen tuhaf bir Müslüman cinsi türettiler. Hiçbir şeye kızmayan bir yanağı tokatlandığında diğerini dönen bir dindar tipidir bu. Bugün siyasal İslamcı iktidarı onca yıl ayakta tutan bu anlayıştır.
Bence Papa Francis’in yerine Rum Ortodoks patriği Bartalemous getirilmelidir. Vatikan'ın anahtarları onda olmalıdır. Onu da bay en başkanın emrine verilmelidir. Vakti zamanında bay en başkan onun çanağına soğuk karpuz bıraktığı vakidir. Hıristiyanlar Vatikan’da sürekli Katolik külahı görmekten bıktılar. Biraz da Ortodoks külahı görsünler.
Bartalemous cenapları Kudüs'ü Yahudilerden kurtarmak için sefer düzenlemelidir. Zira Müslümanlardan fayda yok. Bartalemeous Kudüsü işgal eden Siyonistleri kılıçtan geçirtmeli, kitap ehli Filistinli Hıristiyanları ve Müslümanları Siyonistlerin şerrinden kurtarmalıdır. Papalık kendini bu ulvi işlere adamayacaksa cehennemin dibine kadar yolu var. Zira bir kötülüğe mani olmayanın dini de imanı da olmaz.
Yani Hıristiyanlar hiç merak etmesinler, melekler Papa Francis'in dünyadaki amellerine, Müslümanlara karşı hal ve hareketlerine bakıp kamçıları yağlayacaklar. Hıristiyanlığın da kutsal mekânı Kudüs işgal altındayken sen altın varaklı tahtında oturup dansöz mü izliyordun kefere, diye soracaklardır elbette. İşin ilahiyat kısmı çok karmaşık olmasa gerek.

Donald Trump konusu daha çok su kaldırır. Trump’ın babası New York’un Manhattan bölgesinde inşaat yatırımları yapan Rus asıllı bir işadamıydı. Trump 80’li ve 90’lı yıllarda inşaat sektöründeki servetini New York çetelerinden korumak için KGB ajanlarından yardım almıştı. Çünkü New York çetelerinin Amerikan politik elitiyle bağlantıları vardı. Donald Trump’ın eşi Melania’nın babası ise Yugoslavya Komünistler Birliği üyesi bir iş adamıydı.
Dolayısıyla Donald Trump’ın Amerikan siyasetindeki seyri servetini New York çetelerine KGB desteğiyle karşı korumaya çalışan bir işadamı olarak şekillendi. İşte tam da bu yüzden seçim meydanlarında “Benim başkanlığında ya Amerikan derin devletini bitireceğim, ya da Amerikan derin devleti Amerika’yı bitirecek!” diye ünlüyordu. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyetçi Parti lideri olarak Donald Trump’ın çetelere karşı verdiği savaş sürecinden gelen bir siyasi meşruiyeti mevcut. Onun Amerikan anayasasını tanımayan agresif tavrının kökeninde belalı işadamı geçmişi mevcut. “Amerikan hukuk sistemi beni New York çetelerine karşı korumadı, ben servetimi korumak için KGB ajanlarından yardım almak zorunda kaldım. Şimdi başkan seçildim, demokrat hırsızlarla ve çeteleri koruyan yargıyla hesaplaşma zamanı.”
Donald Trump işte bu savunma refleksiyle Amerika’nın sınırlarına duvar çektirdi. Bir zamanlar KGB ajanlarının tavsiyesiyle New York’taki gökdelenlerine yerleştirdiği kamera sistemi gibi yani. Bir mafya babası edasıyla bizim iktidarı “Akıllı olun, ekonominizi bitiririm!” diye tehdit etmişti. Körfez ülkelerinin petro-dolar şeyhlerine “Size 400 milyar dolar çok fazla!” deyip haraç alıyor oluşu da bu yüzden. Viking kılıklı taraftarları Beyaz Saray’ı bastığındaki Sam Amca tavrını hatırlayın. Seçim mitinginde suikasta uğradığında tavrı bir politikacıdan çok ölümden son anda kurtulmuş mafya babası gibiydi. Kanada’yı, Grönland’ı Amerika’ya eyalet yapmak istiyor oluşu bu yüzden. Çin’e ve diğer ülkelere karşı gümrük vergisini yükseltip, Rusya ile yakınlaşıyor oluşunun sosyolojik açıdan sebepleri mevcut.
Kısacası Donald Trump’ın tüm dünyaya ilan ettiği ticaret savaşının arkasında onun New York’taki arabesk iş adamlığı hikâyesi var. Aslında dünyanın başına bela olmuş gibi bir görüntü veren Donald Trump Amerika'daki şekli demokrasiyi bozuk bir oyuncak gibi Amerikan halkının, politik elitinin, yargısının ve derinlikten uzak dünya sisteminin önüne atıyor.

Aa evet 23 Nisan! Bu tür konularda ben hiç öyle sözü dallandırıp budaklandırmayı sevmem. Nasıl ki Hıristiyanlar yeni doğan çocuklarını kiliseye götürüp vaftiz ettiriyorlar, bu da onun gibi bir şey. Devlet daha sen küçük bir çocukken resmi bir günle seni kutsuyor, sana güzel bir ülke vadediyor. Daha sonra da senin büyümene, gelişmene, sistemle ilgili fikrini söylemene, eleştirmene, ürettiğinin karşılığını talep etmene müsaade etmiyor. Devlet “baba” olarak çocukluğunda seni kutsuyor ve sen ölene kadar hep çocuk olarak kalıyorsun. Amerikan şirketleriyle işbirliği yapıp ülkede demokrasicilik oynayan sağcı liberaller, siyasal İslamcılar devlet adına büyümesine müsaade etmedikleri o çocuğu sürekli azarlıyorlar. O iktidar üzerinden de kendilerine ve torunlarına servet biriktiriyorlar. Sana da “Çopur Musa!” muamelesi yapıyorlar. Bir türlü hakkını arayan, hukuksuzluklara karşı çıkan yetişkin Musa olmana müsaade etmiyorlar. Maalesef 23 Nisan’ın ülkenin siyaset sosyolojisindeki işlevi tam olarak budur. Avrupa’sına, Amerika’sına, Çin’ine, Latin Amerika’sına bakıyoruz. Yok böyle bir gün. Tamam, belki savaş sonrasında cumhuriyet kurulduğunda çocuklar için böyle bir gün anlamlı olabilirdi. Ama günümüz modern toplumunda durduk yerde kutsanmaya, zamanın gerisinde kalmış ritüellere, akıl dışı tercihlere yer yoktur. Ülkede nüfus artış oranında neden böylesine sert bir düşüş yaşandı, çocuk doğum oranları neden düştü, hızla yaşlanan nüfusa nasıl çare bulunabilir? Siyasi partilerin bu meselelerdeki görüşleri, önerileri, programları nelerdir? Bunlara cevap verebiliyor mu bu gün? Yok, deliler gibi kendi kendini oyalamaya devam et! Devlet hastanesinde doğum yapmış bir anneye eğitim düzeyine göre yıllarca “Bebek bakımı nasıl yapılır?” kitapçığı dağıtmayı akıl edemeyen bir devlet tesadüfen hayatta kalmış çocuklara bayram bahşediyor!

Levh-i mahfuzda neler yazıyor, Zebur’da neden bahsedilmişti bilemiyoruz. Lâkin ülkeye tebelleş olmuş siyasal İslamcı kılıklı özünde muhafazakâr sağcı iktidarın artık ayyuka çıkmış bazı hususiyetlerine vakıfız.
Evvelemirde bunlar kibirliler. Her şeyin en iyisini onlar bilirler. Devletin en yüksek makamlarına onlar layıklar, tabi kendilerince. Yani ya dünya lideriler ya da kâinat imamı! Oysa benim gördüğüm bir Hitit Çingenesinden pek farkları yok.
İkinci vasıfları riyakâr olmaları. Yani her söz ve hareketlerinde ikiyüzlü davranma hastalığına tutulmuşlar. Hz. Musa’nın büyücüleri gibiler; yönetmeye çalıştıkları ülkenin gerçeklerini değil algıyı yönetiyorlar. Daha doğrusu sizin olayları algılama biçiminizi.
Üçüncü vasıfları ise haset; sizde bir şey olmayacak, ülkenin bütün hazineleri bende olacak. Bütün iyilikler ondandır, kötülükler ise ya CHP’den ya da dış güçler dedikleri şeylerden.
Dördüncü vasıfları ise sürekli yalan konuşuyor olmaları. Yalnız belli bir zaman sonra yalanları da gerçek zannetmeye başlıyorlar. Mekanizma tam tersten işlemeye başlıyor. Yalanla kalpleri karardıkça doğru şeylerden nefret ediyorlar. Sonu şirke çıkan karanlık bir tünel kısacası.
Beşinci vasıfları ise hırsları. Harese; çölde dikenli ot yerken ağzı kanayan develer gibiler. Yedikçe ağızları kanıyor, kanadıkça da yiyor bu develer. Devletin bütün hazineleri benim olmalı, altıncı dönem de iktidar olmalıyım, daha büyük bir sarayım olmalı.
Altıncı vasıfları ise kendilerini müstağni zannetmeleri. Hiçbir şeye ihtiyaçları yok; oturdukları makamlardan insanlara her şeyi onlar bağışlıyorlar güya. Böyle de bir yönleri var. Allah’ın zati ve bazı subûtî sıfatları bu fanilerde tecelli ediyor! Bütününe bakıldığında ise açık bir şirk içinde oldukları görülüyor. İşte siyasal İslamcılar diye tanımlanan bu iktidarın bu nevi ahlaki zaafları giderilmeden bir ülkeyi yönetmeye talip olmaları bugün ülkenin içinde debelendiği siyasî marazı ortaya çıkardı.

İç politikadaki kısır döngünün özeti; hangi imamın kayığına binilecek? Ülke hazır bir imamın kayığına binmiş gidiyor, ya diğeri su alıp batarsa…
Onun için iç politika eskisi kadar ilgimi çekmiyor. Dünya bambaşka şeyleri tartışıyor. Bu açıdan bakıldığında Türkiye kaderine terk edilmiş viran bir köy gibi. Dünyada gündem Çin. Bilhassa Çin’in ekonomik açıdan akıl almaz yükselişi ve siyasî anlamda ciddi bir küresel güce dönüşüyor oluşu. Donald Trump’ın danışmanları bu gerçeği gördüğü için Çin’e karşı gümrük vergisi oranını % 145’e yükseltme kararı aldılar.
Batılı siyasal analistlerin ortak kanaatine göre Çin’in yükselişi karşısında Amerikan’ın küresel imparatorluğu giderek geriliyor. Amerika II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu küresel sistem çözülüyor. Çünkü bu sistemin Amerikan toplumuna maliyeti çok yüksek ve uzun vadede sürdürülebilir görünmüyor. Donald Trump dönemindeki içe kapanma ise bu süreci tetikleyecek gibi görünüyor. Onun yerine her kıtada bir ülkenin öne çıkarıldığı yeni bir küresel sistemin tesis edilmesi söz konusu.
Diğer yandan bütün bu analizlerde beni en çok şaşırtan konu Amerikalı uzmanların Avrupa’yı gözden çıkarılmış eski bir kıta olarak görüyor oluşuydu. Yani Türkiye’nin ileri bir medeniyet olarak gördüğü Avrupa’yı Amerikalıların gülünç gelenekleri olan eski bir köy olarak görüyor. Yani bir klasifikasyon yapmamız gerekirse; Çin modern dünyanın yükselen gücü. Onu kontrol etmeye çalışan bir Amerika. Amerika’nın gözden çıkardığı eski bir kıta olarak Avrupa. O Avrupa’nın taşra bir ülkesi olarak Türkiye. İşte o taşra ülkesinde binmek zorunda bırakıldığınız imamın iki kayığı!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: