Belediye otobüsünün kırmızı uyarı düğmesine bastım. Ve Yanbolu viyadüğündeki durakta indim. Sadece 1 dakika zamanım var. Prensipli bir insanım, tüm acılarımı bir yana bırakıp verdiğim sözü tutmalıyım. Yanbolu’nun merkezine geldiğimde faaliyet grubundan kimseyi göremedim. Mecburen köprüyü geçip derenin karşısındaki eski bir kıraathaneye seğirttim. Önünde Yanbolu minibüsleri dizilmiş ve kıraathane kapalıydı. Derken telefonum çaldı. “Metin Bey daha şimdiden 2 dakika geciktiniz!” “Siz şu anda tam olarak neredesiniz?” “Yanbolu kıraathanesindeyiz.” Adamlara burayı ben tarif ettim ama önünden geçtiğim halde onları göremedi, küçücük bir muhitte orayı arıyorum. Evet, Yanbolu Kıraathanesi. Ailelerinden alamadıkları merhameti ekşi sabah çayında ve poğaçada bulmuş faaliyetçilerimiz işte burada!
Derler ki, belki de demezler tam olarak bilemiyorum, Komnenoslar döneminde adı İanna olan bir prenses bu boğazı çok beğenmiş. Bu dar boğaz Karadeniz’in öfkeli rüzgârlarına karşı bir barınak sağladığından buraya gemilerin sığınacağı bir liman yaptırmış. Ve limanın hemen üst tarafına da kendi adıyla anılan İannapolis adında basit bir köy yaptırmış. Gel zaman git zaman o liman Yanbolu deresinin taşıdığı alüvyonların altında kalmış. Basit bir köy hüviyetindeki o şehir zamanla yıkılıp gitmiş. Geriye sadece bugünkü Yanbolu’nun adı kalmış.
Bir de yumuşak huylu bir Rum Yanbolu’dan ta Karadeniz’in karşısındaki Rumanya’ya gurbete gitmiş Ortodoks inanca sahip dindar bir terzi orada benimsenmiş ve ölümünden sonra aziz ilan edilmiş. Eskiden Rumenler bu Rum’dan nasihat alır ve onu bir ermiş olarak kabul edermiş. Adamın adı Yannis imiş. O günden beri Rumenler erkek çocuklarına İannesku adını koyarmış. Rum Yannis’in adı Rumenlerin dini metinlerine kadar girmiş. Yani burası sadece prenses İanna’nın değil aynı zamanda Rum aziz Yannis’in de şehriymiş.
Üzerimizde sabahın mahmurluğu vardı ama hiçbirimizde Trabzonluların sabah suratsızlığı yoktu. “Ben insanların sabahını merak ederim.” diyordu şair. O sabah yüreğine söz geçirip tebessüm edemiyorsan, bütün gün kendi çapında bir zalimsin, demektir. Onun için yüreğine dikkat et, hain bir Çinli gibi seni hançerleyip öldürmesin!
Santa yolunda yol çalışmaları var. Şu yaşıma geldim, henüz yolu bitmiş bir yere denk gelmiş değilim. Boz toprak tozunun çöktüğü böğürtlen öbekleri, yan yatmış trafik tabelaları.
Santa demişken, bu sanki yarım bırakılmış bir isim. Zira Santa zaten kutsal demektir. Peki kutsal olan nedir? Hz. Meryem mi, Hz. İsa mı, onun havarileri mi? Santa yarım kalmış bir hikâye gibi; zihnimizde bir türlü tamamlanamıyor. Meselâ; Santa Barbara, Santa Cruz, Santa Domingos, Santa Maria gibi. Bir kutsal var ama hangisi olduğu meçhul.
Bu kaçıncı Santa gezim hatırlamıyorum. Galiba dört kere gezi, bir kere piknik, bir kere rehberlik, bir kere de sevgilim olacak bir manyakla gelmiştim buraya. Yazını, baharını, kığışını gördüm Santa’nın. Şimdi de sonbaharına şahitlik ediyorum.
Direksiyonu Zurnacılar mahallesine kırdığımızda aklıma buradaki Rumların eski yaşantısı düştü. Mahallelerin kenarlarında Ortodoks keşişlerin inziva hayatı sürdüğü, İncil’den makamlı ilahiler okuduğu manastırlar var. Karşı Zurnacılar’da ve merkezdeki Piştofon mahallesinde ise birer kilise var. Diğer mahalleler her pazar günü çanlar çalmaya başlayınca işi gücü bırakıp, temiz siyah giyitler içinde bu iki kilisenin yolunu tutarlar, sessizce ayini dinlermiş. Ayini yöneten papazın dilinin üzerine şaraba batırılmış kutsal ekmek koymasıyla ve çıngıraklar, naneli tütsüler eşliğinde söylenen hüzünlü ilahilerle ayin bitermiş. Herkes huzurlu bir ritimle kendi mahallesine dönermiş. Amen!
Buradaki Rumlar, normal günlerde bağda bahçede çalışırlar, akşam olunca köy meydanına doluşup bilhassa delikanlılar, kızlar, gelinler kemençe eşliğinde horon oynarlarmış. Her akşam her mahalleden merkez mahalleye giden patikalardan ellerinde likmenler, kandiller olan gruplar havaya mermi sıka sıka, ormanlardaki şeytanları, ifritleri korkutup kaçırarak ve de boz ayılara, çakallara, kurtlara gözdağı vererek hayatın eğlencesine akarlarmış.
Yine derler ki, bu yedi mahallenin er kişileri bölgedeki bir gümüş madeninden gümüş çıkartarak hayatlarını idame ettirirlermiş. Yedi mahalle kendi aralarında terziciler, tüfekçiler, zurnacılar, kalaycılar, nalbantlar, iplikçiler diye işbirliği yaparak hayatı birlikte taşırlarmış. Santa’da imece yaygın bir adetmiş. Ve yine derler ki, bu Zurnacılar köyünden bir horoz önce dereye inmiş, sonra dereden karşıya geçmiş, ardından tek ayağı üzerinde cehennem ateşine basmamaya çalışarak, zıplaya zıplaya ta Andon’un tepesine çıkmış, orada bir kümese dalıp bütün tavukları huzursuz etmiş ve tekrar geldiği yoldan geri dönerken bir manastırın papazına denk gelmiş. Papaz horoza “Tanrıya şükür, hâlâ kalp gözüm açık! Senin ne haltlar yediğini biliyorum!” Horoz da papaza; “Tanrıya daha fazla şükretmelisin. Çünkü her sabah yediğin o taze yumurtaları benim işlediği o günahlar sayesinde yiyorsun.” Papaz bu söz üzerine susmuş. Horoz söze devam etmiş; “Tanrına söyle güneş battıktan sonra hiçbir şey göremiyorum. Onun için işimizi gündüzleri bitirmek zorundayım. Buna günahlarımız dâhil.” demiş. Papaz istavroz çıkararak manastıra doğru, horoz da uzun uzun ötüp kümese doğru adımlamaya başlamış.
Eskiden bu mahallelerde yaşayan Rumlar evlerinin rüzgâr alan taraflarına kalın gövdeli Rus armudu dikerlermiş. Böylece hem armudun köklerinin toprağı tutması hem de evlerin vadi rüzgârından etkilenmesi önlenirmiş. Bu da böyle bir şey işte. O zamanlar Anadolu’da durum şöyleymiş;
Bizim evlerimiz yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır
Girebilsen şu gönlümde neler neler var
Gülüp oynadığım ele karşıdır
Çam ormanlarının dibinde ölümsüzlük pozları verdik. Zurnacılar mahallesinin tepesinden Golaşa köyünün yaylasına doğru yavaş yavaş tırmanıyoruz. Ladin ağaçlarının arasındaki oksijen nefesimizi kesiyor. Sen misin kültür gezilerinde tembel tembel gezen, ilk çeyrekte dalağımız şişmeye başladı. Alef, çok geçmiş olsun. İstersen Zurnacılara geri dön! Faaliyeti bitirmek bir onur meselesi değil! Santa acı ahlatlarıyla liberal bir köy!
Kızıl kızıl çayırlar. Sabah güneşi vurunca klasik bir Ayvazovski tablosu gibi görünüyor. Mousta sevimli bir dağ keçisi gibi uçurumların kenarında dolaşıyor. Belli ki bu türden maceralardan keyif alıyor. Ya Mousta, sen uçurumun kıyısına varınca benim burada başım dönüyor, düşecek gibi oluyorum. Çamların arasından zigzaglar çizerek tırmanıyoruz. Ay Alef, öndekiler çok hızlı gittiler. Biz onların ruhları olduğumuz için geride kaldık ve şimdi iri mantarlara, kırılmış çam gövdelerine bakıp ağlaşıyoruz.
Kızıl tzifin çayırlarını geçince Tzifanos denilen bir yaylaya geldik. Burası eski Santa’nın kayıp bir mahallesi gibi geldi bana. Bir yayladan çok terk edilmiş bir köye benziyor. Golaşa köyünün yaylasıymış. Yaylaklarında koca başlı Avrupa inekleri otluyor. Erkekler el arabalarıyla tarlalarda öbek öbek hayvan gübresi taşıyor. Kadınlar şehre göçüp sosyeteye karıştı karışalı buralar böyle Mustafa! Hemen muhtar emmi yanımıza geldi. Birkaç bozuk cümleyle içimize dolan hüznü aldı. “Haydan gelip Hu’ya gidiyoruz.” “Çökelek var mı emmi?” Neyse biz birer doğal Alman çikolatası yiyelim.
Bu rotadaki manzaralar bana yine bir sonbahar mevsiminde gittiğimiz Rize’nin Homeze yaylasındaki o eşsiz pastoral hayatı hatırlattı. Buna en yakın bir diğer faaliyet ise Uzungöl’deki Sarıkaya – Filak Köyü inişiydi. Diğer faaliyetler bu denli kızıl değildi.
Tuzlu boz renkli çakmak taşlı yollardan yürürken ilginç bir şeye denk geldik. Nasıl desem iki yayla kızı. Etekleri yelekleri çemberleri mor kırmızı pul pul parıldıyor. Çingene desem Çingene değiller. Sanki yayla sisinin pusunun içinden çıkmış masallardaki o deniz kızları gibiler. Bu büyülü durumun fotoğrafını çekmek istiyoruz ama önlerindeki bir boğa habire bizi kovalıyor.
Nihayet soluğu beyaz zambaklar bahçesinde alıyoruz. Vargit çiçekleri ölmek üzere. Diri kalanların fotoğrafını çekip kendimize yeni bir ölümsüzlük iksiri bulmuş gibi mutlu oluyoruz. Yakın yamaçlarda kızılca bir komünist çıplaklığı var. Dağlar, onun arkasında sise pusa bulanmışlar, onun arkasında esrarengiz bir dağ daha. Bu Nemrud’i derinlik Anadolu’nun içine doğru böyle sürüp gidiyor. Ta ki Nemrud’un o sakallı büstüne denk gelene dek.
Kızıl kızıl çayırlardan geçtik. Orman içlerine daldık. Boz ayının her türlü izine denk geldik. Kanada ormanları gibi yıkık ağaçların kütüklerini gördük. Dikenli yollardan geçtik. Dev gürgenlere sarılıp onlardan ömür aldık. Kızıl tzifin öbekleri arasında yemek molası verdik. Sararmış çayırlara karşı muhabbet ettik.
Bu kızıllıkta ortaya çıkıp devrim yapacak bir komünist yok mu? Dedik. Hayır, buradakilerin hepsi faşist! Dediler. Tamam sorun yok o zaman. Uzun yürüyüşümüze devam ettik. Bir telefon vericisinin dibinde mola verdik. Gökteki mor, gri, turuncu renkli cümbüş, etraftaki sonbahar ölgünlüğü, ikindinin melankolik veda busesiyle sanki biz de o anlarda zamandan ve de mekândan adım adım koptuk. Ve bu kopuşu tıpkı yerli Makronlar gibi hüzünlü bir kemençe eşliğinde horon oynayarak kutladık. Veda törenimiz kısa sürdü.
Ve sonradan öğrendiğimize göre; meğer bu geçtiğimiz güzergâh yani bu dikenli yol Ganavur’un eski yoluymuş. İpek, baharat ve kendir yüklü İran develeri bu yoldan geçermiş. Eşkıyalar onları takip edermiş. Ah, Alef cahildim ben, bilmez idim! Kim var idi, biz burada yoğ iken!
Yürüdük, yürüdük, Musa’nın altın sanduka dolu atlı arabalarını kovalıyor gibi bulutların üzerine doğru yürüdük. Kuru çayırlardan aşağı indik. Yola çıktıklarını yolda bulduğu mantara, kesek yollara değişenler oldu aramızda. Granit taşlı yollardan yürüdük, bulutların üzerindeki büyük makamlara çıkıyor ve beyaz kanatlı melekleri arıyor gibiydik. Yılankavi yollar bizi yordukça azizleştik. Yol bizi azizleştirdikçe yorulduk. Hayatla yoğrulduk.
Yayladan yaylaya dron uçurduk.
Ah ile vah ile bir faaliyeti daha geçirdik!
Medeniyetin o sarı ayartıcı ışıklarına ulaşıncaya kadar her karanlık, her gölge bizi türlü metafiziklere sürükleyip durdu. Yanbolu’nun ışıltılı merkezine ulaşınca bu puslu ormanlar içindeki hikâye tümden sona erdi.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder