Bir grup kültür faaliyetiseverle Bayburt’a gidiyorum. Karadeniz’in iyot kokulu uçsuz bucaksız yeşil sahilinden Anadolu’nun kekik kokulu, sarı ovalı iklime geçeceğiz. Kimse sizin faaliyete geç kalma bahanenize bakmaz. Geciktiniz mi ister istemez suratlar asılır. Boktan bir belediyenin boktan bir otobüsünün her durağa girdiğini, o otobüste esir kaldığınızı, Oflular dolmuşlarının bir tanrılarının ve de kurallarının olmadığını, üstelik yolculuk başlamadan ücretleri peşin aldığını bilmez. Yani mahcubiyetiniz siz değil toplum kaynaklıdır. Bu bir kültür gezisi. Dolayısıyla bu faaliyette yürüyüş yok! Tıpkı Bayburt’un objektife bakan iri gözlü mandaları gibi, bir yerlere postu serip gün boyun Bayburt güneşinde yatacağız.
Kültür gezimizde müzeler var. Bilirsiniz müze Yunancada museum (peri) kelimesinden gelir ve hep olağanüstü bir duruma işaret eder. Ama modern anlamda müzeler hep birer cinayet mahallidirler. Ve sanıldığının aksine kültürel bir olgu değildirler. Geçmişte işlenmiş bir suçun olay yeri mahallidirler. Kültürel ya da tarihi bir cinayet işlenmiştir ve o olaydan kalan objeler bir yerde özenle teşhir edilmektedir. Bu tür yerlerde insan zihni ister istemez bir dedektif zihni gibi çalışır; geçmişteki bir bilinmezliği tamamlamaya çalışır. Her neyse!
Minibüs pus içindeki vadiden dere boyu yukarıya doğru akarken kızılağaçların dalları sabah meltemleriyle kıpraşıyor. Yol üzerinde bir şelale molası veriliyoruz. Kuşkusuz bu bizim doğayla ilk sırnaşmamız değil. Hemen içeride, yolu düzenlenmiş görkemden yoksun bir şelale var. Lokal dünyamızın tanrısal bir şaheseri de diyebiliriz. Garip bir kompleks var bizde. Avrupa’nın en büyük salıncağı, en yüksekten düşen şelalesi, Avrupa konseyinin kutsadığı bir müze! Aklımızın ermediği bir şeyi daha yüksek bir mercinin kutsaması üzerine kurulmuş bir kültür kodumuz var. Dünyanın en bilmem neyi! Bu böyle sürüp gidiyor. Sanki bizi tasdik etmeyen o şey olmasa biz bir hiç olacağız. Garip bir saplantı. Dünyanın bütün enleri bizde! Onun için sidik yarıştırmaktan normal bir ülke olamıyoruz. Bu denli görkemin olduğu bir ülkedeki bu eziklik neyin nesi, diye sormayı bir türlü akıl edemiyoruz.
Ahşap köprünün üzerine dizilmişiz. Çökerse hiçbirimiz ölmeyecek ama hepimiz ıslanacağız. Grupta daha önce faaliyete gittiğimiz arkadaşlar varmış. Meselâ enfes kareler yakalayan fotoğrafçı İsmail Bey! Evden kahvaltı yapmadan çıktığım için bugün katil olmaya çok daha yatkınım. Gruptakiler yol üzerindeki Çankaya fırıncısında kahvaltı niyetine peynirli pide yiyorlar. Ben o saatleri Alman çikolatası ve çayla geçiştirme niyetindeyim. Bir Azeri’nin dediği gibi sağlık açısından tek kelime ile “Vehşet!”
Minibüste Candan Erçetin çalıyor. Şu ağzı yamuk Balkan göçmeni kadın. Murat, Karadeniz’in lisanı bozuk, nota özürlü, diksiyonu bozuk, normalde bırakın şarkı okumasını, konuşmasına bile tahammül edemeyeceğiniz şarkıcı, türkücü tayfasının yüksek desibelli stero işkencesinden bıktık artık! Bize artık gürültü yapan curcunabazlar ile müzik yapan ayrımını yaparak bir faaliyet müzik seçkisi yap Murat! Bir ara tanrının mucizesi olarak müzik kesildi ve minibüstekiler seher bülbülleri gibi aralarında şakımaya başladılar.
De get Bayburt de get sende nem kaldı! türküsü çığrılıyor bu kez. Çok kötü bir yorum ama. Bunu eskiden tüm kıroluğuna rağmen en iyi İbrahim Tatlıses söylerdi. Bir de İzzet Altınmeşe! “Tüle Bayburt tüle Bayburt! Tüle sende nem kaldı!”
Kızılbörtüceler! Yani komünistler börtü böceğe de tesir etmiş Bayburt’ta! Ya hep birden komünist oluyor Bayburtlular ya da hep birden liberal! Bayburt o malum zulüm batı müziği konserinden sonra cumhuriyetçilere hiç yüz vermemiş anlaşılan. Bayburt ya herro ya merro bir şehir! Bayburt’u görünce rahatlıyoruz. Çünkü Bayburt’la aramızda hiçbir şeyde rekabet söz konusu değil. Daha doğrusu Bayburt’un tek iddiası Bayburt olmaktan fazlası değil. Ve bu cumhuriyetçiler hariç liberallerin, demokratların, muhafazakârların umursadığı bir şey değil.
Bayburt’un güneşi panellerle depolanıyor. Tarlalarda sarı başaklar yerine Çin gibi güneş panelleri dizilmiş. Yetişin komşular, bunlarda mı gelecidi başımıza!
Tarla sınırlarında sararmış kavaklar gördüğünde bende sonu gelmez Anadolu bozkırı başlar. Toprağı kireçli, taşı bazalt, yolları dar. Köy evleri kerpiç.
Yol kenarına yapılmış sıralı kar panellerini ilk etapta reklam panosu zannetmek gibi bir cehaletim olmuştu vakti zamanında. Aslında haksız bir düşünce de değildi. Zira Anadolu’daki şehirler mekân ve kozmetik olarak şehirleşemiyor. Garip bir şekilde şehrin özüne yabancılaşıp gettolaşıyorlar. Traktörlerin sürdüğü kahverengi tarlalar. Sıralı ayçiçeği tarlaları var. Ve o ayçiçeği tarlalarında, ot balyası serpilmiş çayırlarda kayıp çocukluklar. Karadeniz’in aksine Bayburt ovasında toprağın bağrı açık.
Bayburt’ta her yana sinmiş öksüz bir yalnızlık ve o yalnızlığa eşlik eden hüzünlü bir sükunet var. Geçtiğimiz yerlerdeki evlerin çoğu terk edilmiş. Hayat Bayburt’un köylerinden büsbütün çekilmiş. Onlarca damı kapısı yıkılmış, geriye temelindeki sarı taşları kalmış evler gördük. Hüzün vericiydi. Alıçlar, ah o alıçlar, onlardaki çaresizlik duygusuna hiç ısınamadım.
Vara vara vardık bu yıkık evlerin temel taşlarının taşınmasıyla yapılmış Kenan Yavuz Etnoğrafya Müzesine. Müzenin girişinde bizi eski model kırmızı bir Şavrolet karşılıyor. Eskilerin malının üzerine yaylanarak verdiği o insancıl hallerle türlü pozlar verdik. Müze görünüşü itibarıyla geçmişle bugünü kaynaştıran kültürel bir anlayışı esas alarak planlanmış. Bahçesinde eski model traktörler. Onların yanında kara saban modelleri. Bayburt’un meşhur tandır modeli. At arabaları çeken öküzler gökyüzünü çıkıyor gibi, yükseğe sabitlenmişler. Etraftaki tezek öbeklerinden gelen keskin azot kokusu.
Ve bir Bayburt evi modelinin damındayız. Karşıda kıraç görünümlü bir maden dağı. Göz alabildiğine düzlük. Yakınlarda geçmişin yorgunluğunu taşıyan kerpiç evler var. Dediğim gibi bu müze etrafı duvarlarla çevrilmiş kayıp bir hayatın olay mahalli gibi. Birazdan polisler gelecek ve bu kültürel kopuş suçunu suç kataloğuna ekleyecekler gibi. Eskiden uzun kış günlerinde Bayburt’ta dam hayatı çok önemliymiş. Delikanlılar evlerin damlarını mesken tutar, orada davul zurna eşliğinde ata barı oynarmış. O damın altında toplanan köyün kızları el işi örermiş. O zamanlar Bayburtlu bekâr kızlar beyaz çorap ve çember, gelinler ise kırmızı elbiseler giyermiş.
Delikanlılar damdaki bacadan aşağıdaki mutfakta oturan kızlardan sevdiğini keser ve oradan onlara türküler okur ve kinayeli manilerle onları etkilemeye çalışırmış. Maniyi duyan kız da türlü edalarla onlara karşılık verirmiş. Geleneksel Bayburt hayatında bu bir tür kuralları konulmuş sosyal flörtmüş. O zamanlar taşradaki sevdanın hayat grameri öyleymiş işte.
Trabzon ekibi olarak sembolik de olsa damda kısa bir ata barı oynadık. Damın horonun sevda tazyikini kaldıramayıp çökebileceğini düşündüğümüzden oyun efkârımızı sahilin sağlam zeminine sakladık. Geleneksel Bayburt evleri, dar bir salon, yatak odası, yemek odası olarak da kullanılan oturma odası, genişçe bir mutfak ve misafir odasından oluşuyordu. Folklorik alet edevatların arasında benim en çok ilgimi çeken şey halı ve kilimlerdeki motiflerin kendine has o yalın geometrik farklılıktı.
Karanlık bir hücredeki nine mumyası ilginçti. Köy bakkaliyelerinin duvarlarındaki tavus kuşu motifleri harikaydı. Tereklerdeki eski teyp modelleri modern paradigmanın Bayburt’u nasıl dönüştürdüğünün bir kanıtıydı. Hele gardaş, başımızdan yaşamak geçiyor!
Müzede en çok dikkatimi çeken şey Loru Han yazan bölümdü. Yani Perslerin Anadolu’da hüküm sürdüğü yıllarda sadece bir grup Partı kuzeye, Bayburt’a, yerleştirilmediler. Aynı zamanda Lorlardan da bir kabile onlara komşu olarak yerleştirilmiş. Ve Lor peynirinin adı da oradan geliyormuş. Yani bir Bayburt var bir de ondan içerü; Partlar ve Lorlar! Bilimsel değil, ondan daha yüce insani hissiyatla yazıyorum.
Müzenin kütüphane bölümünde Bayburtlu Zihni’nin külliyatını görmek benim için heyecan vericiydi. Zira şair Bayburtlu Zihni, vefat etmeden önce Of’ta memuriyet yapıyordu. Derler ki, memleketine dönerken hastalanmış ve Çaykara’nın yüksek köylerinden birinde vefat etmiş. Rahmet olsun!
Müze ziyaretinin ardından bir göle gittik. Güya İstanbul’daki vapurlarda olduğu gibi binip kendimizce gölde piknik yapacağız. Ama vapurun içi mülteci hangarı gibi plastik ve asgari insani konfordan çok uzaktı. Olmuyor bizde bu türden incelikler! Mecburen bir parkta bir şeyler atıştırarak durumu geçiştirdik.
Bari Otlukbeli savaşının yapıldığı ovaya gidelim ve bu savaşla ilgili biraz aydınlanalım, dedik. Öyle meydan savaşının yapılabileceği bir ova falan göremedik bu beyhude arayışımızda. Ama demiroksitli suların taşları renklendirdiği bir gayzere denk geldik. Ve orada epeyce eğleştik. Yan tarafta durgun yosun yeşili renkli bir göl vardı. Yukarıda da Otlukbeli savaşı için dikilmiş suni bir anıt!
Uzun Hasan’ın dediği gibi; “Benim ne derdim vardı Osmanlıyla!” Benim ne işim vardı bu Erzurum kırsalında!
Şimdi de Erzincan’a geçiyoruz. Sabah Trabzon’daydık. Önceki gün Rize’deydik. Daha evvelinde Artvin’de. Öğlen vakti zaten Bayburt’taydık. Yalnız gelirken, bir ara köme almak için Gümüşhane’ye uğrasak mı diye düşünmedik değil. Gece İspir üzerinden yani Erzurum’dan döneceğiz. Arada dolaşmadığımız başka bir il kalmamıştır umarız.
Baksı müzesi! Bamsı Beyrek’i durmuştuk ama bu yeni bir şey olmalı! Terra Rossa topraklı yollardan tozutarak ilerliyoruz bu kez. Bu kuğuş uçmaz kervan geçmez yerlerde müze aramak nasıl bir medeniyet çelişkisidir tanrım! İnsandan arındırılmış, kültürü enkaza dönüşmüş bir toprakta ibret almak için şehirde değil de dağ başlarında müze arıyoruz! Adı da Baksı müzesi.
Biletler tamam. Zeki Demirkubuz’un fotoğraf sergisi ile bu dağbaşı yalınlığı arasında bir illiyet kuramıyoruz, doğal olarak. Yani bu devasa beton galeri şu birkaç geometrik paçavrayı görmemiz için yapılmış olamaz Ahu hanımcığım! Diğer folklorik öğelerin olduğu bölüm biraz olsun sinirlerimizi yatıştırıyor. O öyle bir şey, bu da böyle bir şey Mustafa!
Yani böyle yerleri gezince insanda bir yetersizlik hissi oluşuyor. Tam olarak ne yapmamız gerekir ki, içinde yaşadığımız bu modern hayatı kültürel açıdan hakkıyla göğüslemiş olalım. Burayı gezmiş olmakla nasıl bir ders almış olmalıyız. Modern hayat bizden kallavi bir şey çaldı ve bize şimdi o çaldığı şeylerden geriye kalmış hayatın posasını görün ve hayal kurun, mu demek istiyor. Aklımızla alay eder gibi.
Oysa ben ovalarda gördüğüm ot balyaları, kuşburnu öbekleri için çok daha görkemli bir hayatın hayalini kurabiliyordum. Hele de otların arasında dolaşan o arsız tilkiyi gördüğümde. Ülkedeki bütün politik gerçekliği o tilkinin arsızlığından berrak bir şekilde kavrayabiliyorum.
Balkaya köyünden topladığımız bir poşet misket elma için de öyle. Kimse muhtarı arayıp iban numarası isteme zahmetinde bulunmadı. Tanrım işte politikacılar onun için böyleler. Pembe renkli kuğuşburnu öbekleri de öyle. Gece vakti izlediğimiz Bayburt kalesi, Zafer lokantasında yediğimiz dönerin doğal lezzeti, bize daha büyük hayaller vadediyordu.
Akşam vakti Bayburt’un saat kulesini izliyorum. Onu bizim Neşat (Dervişoğlu) Baba’nın dayısı İbrahim usta inşa etmişti. Hikâyesini defalarca ondan dinlemiştim.
Ufuk iyice kızardı. Nemrut’un kızılca ateşi gibi giderek söndü. Melankoli bizi dört bir yandan kuşattı. Bakışlarımız karanlıklara, gölgelere dalıp giderken gönlümüz ıpıssızlaştı. Yüreğine, yüreğine dikkat et Bayburtlu, o tıpkı bakkal atlaslarındaki rengârenk bir tavus kuğuşu gibidir. Konduğu dal kırılırsa seni de beni de öldürür.
Akşam oldu hüzünlendim ben yine.
Hasret kaldım gözlerinin rengine!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.