Cumhuriyetin her dönem ona buna dil uzatan kurbağaları, iguanaları, yılanları, çıyanları hatta cadıları var.
Meselâ 90’lı yılların Kemalist vaizlerinden Bedri Baykam vardı. Yaptığı resimde “Gelin çocuk yapalım!” yazan ressamdı kendisi. Oysa ilk mektepte bize resme yazı yazılmaz denilmişti. Kemalist olmanın hayatın hiçbir kuralına uymamak gibi bir aymazlığı var.
Bu Kemalist türün en ilginç örneklerinden biri ise profesör Kemal Alemdaroğlu’ydu. Adam hem Kemalist hem de profesördü. O zamanki gericilerle mücadele için cübbesini çıkarmaya hazırdı. Bu da Kemalistlerin Malkoçoğlu versiyonu.
Bir diğeri ise, 90’lı yıllarda başörtülü olduğu için üniversiteye alınmayan kızları baş örtülerini çıkarmaya ikna etmek için kurulan “İkna Odaları”nın mimarı Nur Serter. Kendisi iktisat profesörüydü. Bir insan hakkını ihlal etmek için modern psikolojiyi kullanıyordu. Gayet bilimseldi yani. Zaten Kemalist olduğunuzda otomatik portakal gibi birden bilimsel oluyorsunuz. Ekstra bir şey yapmanız gerekmiyor.
Bir de Cumhuriyet mitinglerinde başı çeken Tuncay Özkan vardı. Onunki Kemalist mirası kaybetmiş olmanın verdiği yoğun bir duygusallıktı. Nitekim o duygusallığı nakde de çevirdi.
Napolyon Bonapart’ın dediği gibi Feodalizmi top yıkmıştı, modern toplumları da mürekkep yıkacak. Buna bir de doların Kemalizm’i,yapay zekânın modern paradigmayı yıkmasını ilave etmek gerekir.
Ama Cumhuriyetin bir akrep gibi kendi kendini soktuğu döneme hiç şahit olmamıştık. Adam iyi kötü yıllarca CHP’nin genel başkanlığını yapmış. Ama o zehirli kurbağaların dillerini kötülüğünden bir türlü kurtulamamış. Yıllarca devlette memurluk yapmış ama yine de bu ülkeye sadakatini ispat edememiş. Zavallı Kemal, Nasa programıyla Mars'a gidecek olsa Kemalistlerin onu suçlayacağı konu yeterince Kemalist olmaması.
Cumhuriyetin ve Kemalistlerin en büyük açmazı bu işte. Kendilerinde başkasının şerefini sorgulama hakkı bulmaları. Meselâ ülkeye Balkanlardan gelen Çingenelerin Trabzon’u Rumlukla suçlamaları gibi. “Kılınç artığı” Kemal! İşte bu asabiyet, işte bu ırkçılık, işte bu öjenik tavır bu ülkenin sonunu getirecek.
İşte bu, cumhuriyetin dili zehirli kurbağası, Elif Şafak’ı sürüm sürüm süründüren kara kazanlı cadı. İşte bu, bizi bugünkü Şükriye Cumhuriyetine mecbur eden gerçek.
Yeniden Nihat Genç’in yazarlık serüvenine dönecek olursak.
Öncelikle Türk edebiyatı için iyi bir deneme ve hikâye yazarıydı. Fikriyatı talan edilmesine rağmen hiçbir zaman üstün kabul görmedi. Belki bunun bir sebebi yazın üslubunun zaman zaman ahlaki kurallarını zorluyor oluşuydu. Belki biraz Trabzon dobralığının onu ulusal edebiyat ve medyada riskli bir figüre dönüştürüyor oluşuydu. Nihat Genç de tıpkı şampiyonlukları âlenen çalınan Trabzonspor gibiydi. Yazarlığı bu ülkede göz ardı edildi.
Nihat Genç yazılarında liberallerin kuşattığı devlet sisteminin nasıl felç geçirdiğini, sistemin dışında kalan halkın kendi arasında nasıl canavarlaştığını, insani özelliklerini yitirerek nasıl hayvanlaştığını en çarpıcı örneklerle izah etti bize.
Nihat Genç’e göre sistem liberaller, gardırop Atatürkçüleri, dejenere solcular ve tarikatlar tarafından parsellenmiş durumda. Sağ iktidarlar da bu toplumsal koroya şeflik yapıyor sadece. Devletin kurumları halkın sorunlarını formüle etmede yetersiz. Zira liberallere şeflik yapan muhafazakar sağcı iktidarların bu türden bir derdi yok. Devletin ve iktidar partilerinin hiçbir konuda halkın meselelerini formüle edecek ve çözecek bir planı programı yok. Devlet kendini tapınılacak bir şey olarak görüyor. Cumhuriyetin hukuk önünde eşitlik, eğitim hakkı, bölüşüm gibi kazanımlarının sağ partiler tarafından talan edildiğini, devletin diğer kurumlarının da bu duruma sessiz kaldığını söylüyor.
Devlet sisteminin sağcı iktidarlardan yüz bulan baskı gruplarıyla istismarı toplumun alt katmanlarındaki ilişkileri de bozuyor. Yani tepeden bozulan bir sistemde tabandaki mücadele vahşi gladyatör dövüşlerine dönüşüyor. Ve bu duruma İslamcısı, Kemalisti, tarikatçısı, solcusu, yargıcı dâhil hiç kimse aldırmıyor. Hatta bir süre sonra halk da bu durumu kabulleniyor. Madenleri, yaylaları, suyu holdingler, şirketler eliyle talan edilen bir halk hiçbir reaksiyon göstermiyor. Halk acıyı kanıksadıkça körleşiyor sağırlaşıyor. Söz ona tesir etmiyor artık. İşte sağ iktidarlar varlıklarını algı eşiği mikron boyutuna düşmüş bu kör ve sağır kitleler üzerinde inşa ediyorlar. Onları var eden esas şey bütün hislerini, duygularını yitirmiş sadece güdüyle hareket edebilen bir halk. Bugün yaşadığımız şay tam olarak bu.
Devletin elindeki güç ve zenginliğin büyüklüğüne bağlı olarak sistem kendi kanunsuzlarını türetiyor. Bu sistemin dışındaki halkın hikâyesi ise fazlasıyla trajik.
İçinde bulunduğumuz durumun tam olarak tanımı şudur; “Kurdish supremacy!” Yani “Kürt üstünlüğü!”
Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada Yahudilere duyulan sempati gibi. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, haklılar.
Kürtler de Türkiye’de yakın tarihte yaşananları öne sürerek benzer bir statüyü elde etme peşindeler.
Bu bir etnik grubu ülkedeki yerleşik siyasal ve hukuk sisteminin üstünde görme gayretkeşliği.
Bunu teoride tesis edenler solculuğu elinde patlamış sonradan liberalliğe seğirtmiş eski solcu ahmaklar. Bu ahmaklar liberalliği etnik Kürt milliyetçiliğini cilalamanın bir yöntemi olarak algılıyorlar.
Etnik Kürt milliyetçilileri de tıpkı siyasal İslamcılar gibi Türkiye’deki kötürüm demokrasiyi hedeflerine varmak için bir koç başı olarak kullanıyorlar.
Bu açıdan bakıldığında etnik Kürt milliyetçileri ile siyasal İslamcıların amaç birliği çakışıyor.
İşin ilginç yanı Türkiye’de sanatta, siyasette, kültürde ve diğer alanlarda etnik Kürt milliyetçiliğinin lügatini kullanarak topluma mesaj vermeden belli bir yerlere gelmeniz imkânsız.
PKK’yı bir terör örgütü olarak değil bir insan hakları savunucusu olarak tanımlamanız gerekiyor.
Abdullah Öcalan’ı bir terör örgütünün lideri değil de Kürtlerin önderi olarak görmeniz icap ediyor.
Siyasal İslamcıların DEM Parti ile yürüttüğü barış ve açılım süreçleri ile ilgili eleştiri yapmak sistemden aforoz edilmek için yeterlidir.
Yani bu haliyle bir tür “Kurdish supremacy!” yani “Kürt üstünlüğü!” ülkede tesis edilmiş durumda.
Amedspor Süper Lige yükseldi, herkes bu başarıyı kutlamak zorunda. Kutlamıyorsanız faşistsiniz, ırkçısınız.
Siyasal İslamcı iktidar ile DEM Parti ülkenin geleceği ile ilgili 2 yıldır dans ediyor. Birbirlerine güvenmiyorlar ama diğerinin ayağına basmamaya da dikkat ediyorlar.
Biz de sessizce bu dansı izliyoruz.
Böyle bir dans olmaz, diyemiyoruz. Çünkü “Kürt üstünlüğü!” siyasal lügati “Kan mı aksın, anneler mi ağlasın, şehit cenazeleri gelmeye devam mı etsin!” savıyla esir almış durumda.
Siyasal İslamcılar “Show must go on!” diyor, yani iktidar devam etmeli. Etnik Kürtler ise şovun devam etmesini istiyorsanız bunun tek yolu bizim anayasa değişikliğine onay vermemiz.
Tabi o onay vermenin de yeni anayasada “Kurdish supramacy!”i, etnik Kürt üstünlüğünü kanunla güvence altına alan maddelerin yer alması.
“Kürdish supremacy!” işte, iktidarın bir terör örgütü liderine resmi statü verme teşebbüsü.
Bunu geçmişte bir cemaati devlet sisteminin merkezine alarak denemişlerdi, fena tepti.
Şimdi aynı hatayı devlet sistemini ülkedeki bir etnik grupla paylaşarak yapmaya çalışıyorlar.
Çünkü siyasal İslamcılar modern bir ülkede demokrasiyi ileri taşımayı cemaatlere, etnik gruplara mavi boncuk dağıtmak zannediyorlar. Ama fena halde yanılıyorlar.
Geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan
Suçu kaz çalmakmış, anladığım kadar!
Vakti zamanında yazmıştık efendim, böyle olur Selametçilerin genel kurulu!
Oysa ikili averajda muhkem bir Milli Görüşçüydük. En azından 22 kez mahkeme görmüş, dört kez tutuklanıp 24 saatte salınmış, nöbetçi savcılıkça sorgulanmıştık. Ama sözümüzün bir itibarı olmadı bu camiada.
Milli Nizam, MSP, RP, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi öteden beri parti içinde demokrasi kültürü geliştiremedi. Partide rahmetli Necmettin Erbakan'ın siyasi dehasına duyulan hayranlıkla bir tek adam yönetimi tesis edildi.
Rahmetli hoca bunu tahkim etmek için de bir İran ziyareti dönüşü Velayeti Fakih türü bir Yüksek İstişare Kurulu kurdu parti bünyesinde. Bu durumda partide tek eksik şey SS birlikleriydi.
Şimdi işin şu kısmı anlaşılabilirdir. Demokrasi masonların ajanların partiye sızmaların a bir bahane olmasın. Ama Saadet Partisi bu yapısıyla taşradaki bir sorunu merkeze taşıyıp ulusal bir siyasetin gündemine taşıyamıyor. Onun için HES diyorsun, maden şirketlerinin orman katliamları diyorsun, duymuyorlar. Ülkenin meselelerini klasifike edip o meseleler üzerinden bir siyaset dili oluşturulamıyor. Hal böyle olunca genel merkez beylik sözlerle siyaset yaptığını zannediyor.
Şimdi, Saadet Partisi'nin son kongresi için mutlak butlan davası açılmış! Yani öyle bir kongre ve kongrede seçilen genel başkan hukuken yok hükmünde. Üniversite 1. sınıfta hukuk dersinde öğrendiğimiz temel kural. Kanuna göre yapılmamış bir işten doğan ve yok hükmünde olan sonuç! Eskiler buna muhal derlerdi.
Parti genel kurul öncesinde il kongrelerini vapmamış. O kongrelerle partinin kongre üyeleri belirlenmemiş. O kadar ki Saadet Partisi'nin genel ve yerel seçimlerde dibe vurduğu dönemlerde belli bir oranı koruyan Trabzon'dan genel kurulda tek kongre üyesi mevcut değil. Bunun anlamı parti YİK diktasıyla yönetilirken hukukun dışına çıkılmış ve genel kurulda partinin başına Mahmut Arıkan genel başkan olarak atanmış.
O da Temel Bey'in makam aracıyla bir Hint racası gibi gelip güller arasında genel başkan olmuş.
Birol Bey'e de "De get Bayburt, de get sende nem kaldı!" türküsünü söylemek kalmış.
Ben de yalandan Ali Aktaş'a sataşmışım, partinin bütünlüğüne vızıltı yapma! diye.
Sonuçta; Türkiye altta kalanlar için ciddi bir hukuk devletidir. Her şeyi kanunlar ve kurallar içinde yapmak zorundasınız. Saadet Partisi'ni yıllarca diktatörlükle elde tutmaya çalışmanın bedeli mutlak butlan davasıyla bitti.
Dediğim gibi, geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan, suçu partiyi çalmakmış anladığım kadar!
Tipik Kürdopat yalanları bahsine gelirsek;
Bölgesel bir gelişmişlik sorununa hemen “Kürt Sorunu” diyorlar. Oysa bu bir grup silahlı etnik milliyetçi grubun kalkıştığı terör sorunudur.
Geçmişte bölgeler arasında ciddi bir gelişmişlik farkı vardı. Ama bu fark giderek kapandı. Artık Güneydoğu iktisadi hayatın, turizmin, tarımsal üretimin yükseldiği bir bölge durumunda.
Diğer mesele ise geçmişte Kürtçe konuşmanın yasaklanmış olması. Bugün o konu da aşıldı. Artık kimse Kürtçe konuştuğu için baskı görmüyor. TRT’nin Kürtçe konuşulan kanalı bile var. İnsanlar sosyal medyada “Dele min pir hoşe!” diye şarkı dinliyor.
15 Temmuz askeri darbe kalkışması öncesinde devlette belli bir makama gelmeyi umanlar söz arasında Pensilvanya’ya selam gönderiyorlardı. O zamanlar böyle bir şifre vardı. Şimdilerde söz arasına Kürt etnik milliyetçiliğini okşayan şeyler sıkıştırıyorlar.
Siyasal İslamcı iktidarla Kürt siyasetçiler bir süredir kuşkulu bir tangodalar. Her fırsatta birbirlerine nasıl mutlu olacaklarını söylüyorlar. Kürt siyasetçiler siyasal İslamcılardan falanca mülkü üzerime yap diye talepte bulunuyorlar. Siyasal İslamcılar da önce bir kardeşlerime sormam lazım diye durumu geçiştiriyor.
Kürt siyasetçiler ve her fırsatta etnik Kürtçülüğü kutsayan gazeteciler PKK, Dem Parti, Abdullah Öcalan lehinde bir söz duyduklarında, bir gelişme olduğunda bunu hemen “çok kıymetli” buluyorlar. Bu güruh Türkiye lehindeki hiçbir gelişmeyi henüz kıymetli bulamadılar.
İş dönüp dolaşıp dağdaki teröristlerin geri dönüşünü kolaylaştıracak bir yasal düzenlemenin yapılmasına geliyor. Yani yasal güvenceye dayalı ayrıcalık istiyorlar. Oysa bu işin yolu yordamı çok nettir. Gelirler sınır kapısına güvenlik güçlerine teslim olurlar. Tutuklanırlar. Mevcut kanunlar çerçevesinde yargılanırlar. Cezalarını çekip topluma geri dönerler. Ve iktidar tarafından her yaptıkları da takip edilir. Yani biz iktidarı kendi tebaasına ayrıcalık tanımakla suçluyoruz. Bir de bunlara ayrıcalık tanıyan yasa çıkarılacakmış.
Anayasada hiç kimse kaynağını kanunlardan almayan bir yetkiyi kullanamaz, yazar. Dolayısıyla ülkeyi ilgilendiren bir meselede hiç kimseye resmi bir sıfat ve statü tahsis edemez. Bu ülkenin mahkemelerinde bir terörist sadece bir terörist muamelesi görür. Evliye muamelesi değil.
Demli belediyelere atanan kayyumlar konusunda iktidar haklıdır. Çünkü Demli belediyelerin önceliği halka hizmet getirmek değil özerk Kürt yönetimi oluşturmak için Dem, PKK arasında koordinasyon oluşturmaktır. Yani Roma asla zar atmaz!
Kısacası ortada bir Kürt sorunu falan yok. Kürlerin yarısı Ankara’nın batısında zenginleşme ve nargile içme derdinde. Doğusunda olanlar ise Amedspor’un kaçırdığı mutlak gol pozisyonuna hayıflanıp bir çiğ köfte daha yiyecekler.
Dünyada Amerika’yı ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Daha doğrusu Türkiye’deki sağcı muhafazakâr iktidarlardır.
Rusya meselâ, öteden beri Amerika’nın ergen bir ülke olduğunu bilir ve ciddiye almaz.
Latin Amerika meselâ, Amerika’nın nasıl bir melanet olduğunu bildiğinden ciddiye almaz.
En aktüel örneği İran meselâ, Amerika’nın ciddiye alınmayacak bir ülke olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Grönland krizinden sonra Avrupa Birliği Amerika’yı ciddiye almıyor.
Son olarak Çin, Donald Trump’ın son ziyaretinde Amerika’yı hiç ciddiye almadı.
İran, Amerika'yı dize getirene kadar Araplar Amerika'yı çok ciddiye alıyordu. En azından Trump Selman'a "Kiss my ass!" diyene kadar alıyorlardı.
Türkiye’deki siyasal İslamcı iktidar ise Amerika’yı gereğinden fazla ciddiye alır. Çünkü meşruiyetlerini Türkiye’nin jeo stratejik üstünlüğünü Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına paralel yürüterek sağlarlar.
Amerika’nın ciddiyetsizliğine birkaç örnek vermek gerekirse;
George W. Bush’un başkanlık döneminde başbakan Abdullah Gül Beyaz Saray’a ziyarete gidiyor. George W. Bush Abdullah Gül’ün sırtına okkalı yumruklar atıyor. Bu görüntüler internetten silinmiş.
Hillary Clinton Amerikan dış işleri bakanı sıfatıyla Türkiye’ye geliyor. İstanbul’da Kapalıçarşı’yı ziyaretinde ilk kez kuyumcuları görüyor ve şaşırıyor. Ona eşlik eden yetkililere “Çok fazla altınınız var, bunlardan bize de vereceksiniz değil mi?” diye sormuştu.
Eski Dünya Bankası başkanı Paul Wolfowitz Edirne’de Selimiye camiini ziyaretinde görüldü ki adamın çorabının baş parmakları delik! Hatta Türk çorap firmaları adama dayanıklı çorap gönderdiler.
Dünyanın en ciddiyetsiz ülkesini ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Türkiye’deki siyasal İslamcılar Amerika’ya ne istiyorlarsa veriyorlar. İktidarlarının sürmesi de buna bağlı zaten.
Siyaseten dağılmış iktisadî anlamda bitmiş Avrupa Birliği’ne kabul edilmek için çırpınan tek ülke yine Türkiye’dir. Adamlar resmen Türkiye’yi birlikten kovuyorlar ama Türkiye askeri gücünü Rusya’ya karşı Avrupa’nın yanında konuşlandırarak zorla birliğe girmek istiyor.
Hatta Türkiye tarihte Selçukluların, Osmanlıların sürekli savaştığı haçlı güruhunun çöküşüne engel olmak için NATO toplantısına ev sahipliği yapıyor. Modern zamanlarda da Kılıçarslan'ın, Kanuni'nin torunları siyasal İslamcıların bu türden mucizeleri olabiliyor.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder