29 Haziran 2026 Pazartesi

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 99

Eskiden TRT radyosunda "Arkası Yarın" gibi çok güzel tiyatro oyunları yayınlanırdı. Oyunların her bölümü en heyecanlı yerinde biterdi. Ertesi günü iple çekerdik. Bu tiyatro oyunlarından hatırladığım bir oyun var. Kusursuz Cinayet. Hafızam bana oyun oynamıyorsa oyun kısaca şöyleydi. Çok zengin bir adam varmış. Adamın kendinden yaşça küçük çok güzel bir karısı varmış. Adam yaşlı olduğundan karısı genç bir erkekle gizli kapaklı aşk yaşıyormuş. Zengin adam bu durumu sezmiş. Bir dedektif tutmuş ve karısıyla genç sevgilisi arasındaki ilişkiyi en ince detayına kadar öğrenmiş. Sonra kiralık bir katile karısının sevgilisini öldürmesi için yüklü bir para ödemiş. Ona karısının hangi yazlığında kaldığını, hizmetçilerin hangi saatte eve gelip gittiğini, karısının sevgilisinin hangi saatte yazlığa geldiğini, bahçıvanın hangi saatlerde evde olduğunu, adamın hangi saatte bahçeye inip kahve içtiğini, sevgilisinin hangi dakikada yanına geldiğini, hangi saatte evden ayrıldığını en ince detayına kadar anlatmış. Bu detaylara göre çok iyi bir cinayet planı hazırlamış ve kiralık katile vermiş. Adamı şu tarihte şu saatte evin bahçesinin şu köşesinde yalnızken kahve ve sigara içerken susturuculu bir tabanca ile tek mermiyle öldüreceksin! Tamam, görünürde hiçbir sorun yok. Bu iş bir kiralık katil için mendille dudaklarının kenarlarını silmek ve mendili katlayıp tekrar cebine koymak kadar basit bir işmiş.
Ve cinayetin işleneceği gün gelmiş. Bahçıvan işini yapıp aynı saatte evden ayrılmış. Hizmetçi aynı saatte gelip evin temizlik işlerini yapmış. Aşçı önceki gün olduğu gibi aynı saatte gelip misafir için kahvaltı hazırlıyormuş. Yaşlı adamın karısı belirlenen saatten birkaç dakikalık gecikmeyle yazlığa gelmiş. Bir süre bekledikten sonra da güzel kadının genç sevgilisi yazlığa gelmiş. Bahçenin köşesindeki üzerinde günlük bir gazete olan masaya oturmuş. Beş dakika sonra hizmetçi bir tepsi ile kahvesini getirip masaya bırakmış. O arada tuhaf bir şey olmuş. Bahçıvan kılığında bir adam, adamın oturduğu masaya doğru yaklaşmış. Genç adam göz ucuyla birkaç saniyeliğine bahçıvana bakıp gazetesini okumaya devam etmiş. Bahçıvan kılığındaki kiralık katil susturucu takılmış silahını çıkartıp adamı kalbinden vurmuş. Adam elinde gazeteyle masaya kapaklanmış. Vücudundan sızan taze kanla sıcak kahve birbirine karışıp masanın ekose kumaşında yürüyormuş.
Tam o esnada bahçıvan yazlığın kapısında çok güzel bir kadının onlara doğru yürüdüğünü, sonra tedirgin olup durduğunu fark etmiş. Kadına doğru yürümüş. Elindeki silahıyla kadının başına bir el ateş etmiş. Kadın yere düşmüş Saçlarının topuzu çözülmüş; genç kadının kızıl saçları iskambil kağıdı gibi granit zemine yayılmış. Kiralık katil geri dönmüş ve cinayet anında olup bitenleri sakince zengin adama anlatmış. Katil o genç ve güzel kadının adamın karısı olduğunu bilmeden onu öldürdüğü bölüme gelmiş. "Adamı tam dediğiniz yerde ve saatte kalbine tek mermi sıkarak öldürdüm. Yalnız tam işi bitirmiştim ki, çok güzel bir kadın gördüm, cinayete şahit olduğunu fark ettim. Onu da tek mermiyle öldürdüm." demiş. Yaşlı ve zengin adam piposundan derin bir nefes daha çekmiş ve havaya doğru üflemiş. Bu kusursuz bir cinayet olmuş, demiş.
Bence o cinayetleri işleyen çocuklar iyi bir talim ve terbiye sisteminden geçmedikleri için bu elim hadiseler yaşandı. Unutmayalım ki, sonu ölümle biten her vakıa o toplumu idare edenlere edilmiş bir sualdir. Ve büyük bir ciddiyetle cevaplandırılması icap eder.

Nasıl ama adına sistem dediğimiz şey nasıl parçalıyor insanı? Siyasetçilere, insanlara tanrı gözüyle bakıldığında, onların topluma karşı neler yapabildiğini görebiliyor musunuz? Siyasetin kolladığı korkaklar nasıl giderek önü alınamaz birer canavara dönüşüyor? Devlet aygıtını nasıl kollektif bir suç organizasyonuna çeviriyorlar. Şimdi bu son olaylarla ilgili bir otopsi (Yunanca'da kendi gözüyle görmek) yapalım.
Bundan yıllar önce Trabzon'un bir ilçesinde bir ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği yapıyorum. O ilçeden aklımda kalan tek şey her öğlen vakti büyükçe bir camide tek başıma namaz kıldığım ve suyunun içilmemeyecek kadar kötü olduğuydu. Her şey rutin giderken birgün okul koridorlarında 7. sınıftaki bir erkek çocuğunun hiçkimseye aldırmadan dolaştığını görüyorum. Ders zili çaldığından sınıfa geçmesi için çocuğu uyarıyorum. Çocuk aldırmayınca sırtından tutup sınıfa itiyorum. Başka bir gün aynı şeyi ekrarlayınca çocuğu hafifçe tırmalayıp sınıfına itiyorum. Çocuk olayı babasına anlatıyor. Adam da elinde İngiliz anahtarıyla ders yaptığım sınıfa dalıyor ve anahtarı kafama doğru savuruyor. Sol elimle anahtarı tutuyorum. Resmen boğuşuyoruz. Çocuklar çığlık çığlığa sınıftan kaçıyorlar. Paslı anahtar avuçlarımı çiziyor ve avuçlarım kanıyor. Diğer sınıflardan öğretmenler gelip araya giriyorlar ve adamı okuldan uzaklaştırıyor. Normalde çelimsiz bir adam, bir yumruk atsam yere serilir ama çocukların gözleri önünde bunu yapamam gerekiyor. Sonuçta onlar için rol modelim.
Tuhaftır bu olaydan sonra okul idaresi bana sahip çıkmıyor.
Jandarmayı arıyorum, tüm detaylarıyla olayı anlatıyorum ama bir türlü gelmiyor. Bahaneri de şu; ihbara giderken terör saldırısı olabilir. Milli eğitim müdürlüğüne telefon edip okulunuzda şu isimde bir öğretmen var mı, diye sorma gereği duymuyorlar.
Hemen yakında bir sağlık ocağı var, elimi sargıya alması için oraya gidiyorum. O sağlık ocağının önünde de iktidarın o ilçedeki belediye başkanı. Yanımda jandarmayı, milli eğitim müdürünü, kaymakamı vs. arıyor ve bana hiçbir şey sormadan, geçmiş olsun demeden önemli bir şey olmadığını söylüyor. Tedavi için hastaneye gidiyorum, hiçkimse ilgilenmiyor. Doktora okulda saldırıya uğradım, bana rapor vermeniz gerekiyor, dedim. Tamam, biz savcılığa bildireceğiz. dedi ve beni başından savdı. Karşımda tam bir kurtlar imparatorluğu var.
Doğal olarak adamdan davacı oldum. kamu görevi icra ediyor olmama rağmen savcı beni çağırıp hiçbir şey sorma gereği duymadı. Mahkemeye çıktık. O koca İngiliz anahtarının yerine delil diye 1 karışlık ince bir demir çubuk uydurmuşlar. Bir çocuğu da şahit olarak mahkemeye getirmişler. Hakim bir kadın, bana soru soruyor, cevap vermeye başlayınca histerik bir ruh haliyle bana "Tamam, tamam!" diyor. Verdiğim cevabı dinlemiyor bile. "Ben milli eğitimde görev yapan bir öğretmenim!" diyorum onun için hiç önemli değil. Hakim bana 8 ay ceza veriyor, sınıfı İngiliz anahtarıyla basıp adam öldürmeye teşebbüs eden o barbara 6 ay. Eminim meb tarihinde bugüne kadar bir örneği yoktur.
Mahkemede delilleri palnlı olarak yok ediyorlar. Bilin bakalım bu dönemde Of'un kaymakamı kimdi?
Ya bugün Türkiye'nin konuştuğu vali benim yüzde yüz haklı olduğum bir dönemde Of'un kaymakamıydı? Şimdi okullardaki durumu görüyorsunuz. Vali beyin bulaştığı elim işleri de eminim ki okuyorsunuz. O olaydan sonra öğretmenliği bıraktım. Yıllarca içki şişelerine taş koyup aksesuar yaptım ve insanlara sattım. Bunun yığınla şahidi var. Keşke Vali Bey zamanında bir iş kazasına uğramış bir öğretmeni yanına çağırıp işin içyüzünü öğrenseydi. Toplumu ıslah etmeye çalışan bir öğretmenin gururunu inciten o duruma göz yummasaydı. O gün o delilleri karartıp beni haksız bulanlar bugün ülkenin gündemindeler. İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir, der Nietzsche. Hele bu idealist bir öğretmen ise. O mahkemede bana karşı yapılan adaletsizlik, onu daha büyük suçlar işleme konusunda yüreklendirdi ve bumerang gibi o valiyi vurdu. Üzgünüm ama yara izleri hâlâ avuçlarımda.

Yarım asırlık İran İslam İnkılabı sadece Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirmekle kalmadı aynı zamanda Siyonist İsrail'in de burnunu sürttü.
Bu aynı zamanda Yeşil Kuşak İslamcıların öteden beri hayalini kurduğu bir şeydi. "Amerikan emperyalizmine karşı direniş!" Bunu Sünni meczupların kerih gördüğü, batıl bir itikat olarak yaftaladığı Şiiler başardı. Bu, kibirli Sünnilerin hâlâ içlerine sindiremediği, aralarında medenice dillendiremediği, onlara doğurduğu fırsatı göremedikleri buz gibi bir gerçektir.
Sünniler hâlâ Mavi Marmara'yla Akdeniz'deki Vileda Savaşı'nın hayaliyle avunuyorlar. Oysa İran bu hayali füzelerle, dronlarla herkesin gözü önünde gerçekleştirdi. İran tek başına Amerika'nın korkuya dayalı imparatorluğunu Ortadoğu'dan sökün etti. Siyonizm'in ahlak ve kuraldışı yayılmacılığını göğüslemeyi başardı.
Donald Trump tam bir Mazhar Osmanlık deli. Papa'yla bile papaz oldu.
Amerika İran savaşına içerideki Siyonist lobinin yönlendirmesiyle hesapsız kitapsız girdi. Bölgedeki askeri varlığını İran'a karşı koz olarak kullanma niyetindeydi. Koşulsuz şartsız teslimiyet istedi. Ama Amerika'nın hesap edemediği bambaşka bir şey vardı. Persepolis'teki tuvalet taşlarının tarihi Amerika'nın tarihinden daha eskiydi. Fena tosladı Amerika. İran Körfez'deki kuluçkaya yatmış tavukları ürküttü, yumurtaları kırdı. Amerika sırtında taşıdığı yumurta sepetini sonradan çok geç fark etti ama iş işten geçmişti. Evet, İran da büyük yara aldı ama dünyaya Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in dokunulmaz olmadığını gösterdi. Bir şey daha yaptı İran; Hürmüz boğazını kapatarak Batı'nın hayalarını sıktı, onu fena kıvrandırdı. Ne Acem oyunu ama; şahsen bu oyunu izlemeye doyamadım. Amerikalılar o kadar aptallar ki, savaştan önce haritaya bakıp Hürmüz boğazının ne denli kritik bir öneme sahip olduğunu fark edemediler. İran bu savaşı usta bir manevrayla bir enerji krizine dönüştürdü. Amerika şimdi bulaştığı bu beladan kurtulmanın derdinde. İran da dünya sisteminin saygı duyacağı medeni bir ülke statüsünü elde etmenin peşinde.
Bu savaşın sonucu ne olursa olsun, Ortadoğu'da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in bölgedeki devlet yönetimlerini ayarttığı eski düzene kökünden değişecek. Yeni ve daha dengeli siyasal sistemlerin oluşumu eşiğindeyiz. Bu, Amerika'ya ve İsrail'e karşı yarım asırdır direnen İran İslam İnkılabı'nın bir eseridir. İran ne kadar takdir edilse azdır. Amerika'nın vassal devletleri durumundaki Sünniler ise kendi yalanlarıyla eğleşmeye, Batı'nın kuyruğu olmaya devam etsinler.

Saadet Partisi'nin Divan-ı Hümayun'una katılamadım, zaten öyle bir sıfatım da yok partide. Ama ben işi biraz geriden almak istiyorum. Meselâ genel başkan Mahmut Arıkan'ın eski genel başkan Temel Bey'in makam arabasıyla genel kongreye gelip başkan ilan edilmesi hâlâ aklımdan çıkmıyor. Yanî daha partide Adil Düzene geçilmeden diğer başkan adayı Birol Bey hükmen mağlup sayılmıştı. Ben hâlâ partinin genetiğindeki bu pek milli faşist tavrın girdabındayım. Diğerleri hep aynı. Hümayun'un yapıldığı kongre binası bile aynı.
Diğer bir husus ise şudur. Hadi, Mahmut Bey YİK'in kararıyla genel başkan oldu. Ama aradan geçen zamanda Mahmut Bey Milli Görüş'ü ulusal siyasete dâhil edecek üst bir siyasi dil kuramadı. 90'lı yılların hamaset diliyle günümüzde siyasette muvaffak olmak çok zor, diyoruz ısrarla. Modern bir ülkede siyaset yapmak ile dergâhtan ahlak üflemek birbirinden farklı şeylerdir. Saadet Partisi işlevi kalmamış bir mecliste grup oluşturabilme adına Yeni-yol oluşumuna katıldı katılalı hayalet bir partiye dönüştü. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'nun Milli Görüşçüler indinde herhangi bir itibarı yok. Sırf mecliste grup kurmak için bu adamlara mecbur kalmak Saadet Partisi'ni fosilleştiriyor. Saadet Partisi'nin sesi duyulmuyor artık. Dün kurulmuş Anahtar Parti kadar bile ağırlığı yok! Çünkü Yavuz Ağıralioğlu kendi içinde muhasebe ve murakebe yapıyor. Saadet Partisi ise hocanın Soğuk Savaş döneminden kalma sloganlarıyla siyaset yaptığını düşünüyor. Ülkeyi, İslam coğrafyasını, dünyayı kuşatacak yeni bir söz, yeni bir siyasi zaviye inşa edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Soru budur. Diğeri dostlar Mahmut Bey'i genel başkanlıkta görsün!
Defalarca söyledik. Saadet Partisi geçmişiyle yüzleşmeden ülkeye alternatif olacak bir siyasi dil kuramaz. Çünkü Hz. İsa da (Hasan Mezarcı) dünya lideri BOP'çular da bu partinin bünyesinden çıktı. Birinin bu suallere cevap vermesi lazım bu partide! Yani şimdi Tansu Çiller'i yüce divanla tehdit edip koalisyon hükümeti kurmadık mı? Biz hâlâ İstanbul'un fethi ile, Malazgirt savaşı ile, Viyana kuşatması ile, Seyyit Çavuş'un tek başına kaldırdığı top mermisi ile siyasette yol aldığımızı düşünüyoruz. Oysa İran bizim yıllarca dillendirdiğimiz Siyonizmle tek başına harp ediyor. Ve kazanıyor da. Meselâ İranlı hiçbir mollanın dilinde Şah İsmail menkıbesi yok. Saadet Partisi bir türlü bugüne gelemiyor, sürekli geçmişte yaşıyor. Şöyle soralım, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutan İranlı mollalar mı daha Milli Görüşçü'dür, yoksa kongreye Temel Bey'in makam aracıyla giden Mahmut Bey mi?
Vidalar sıkılacak!
Dronlar yapılacak!
Tel Aviv üzerinde!
Keşifler yapılacak!
Yürü hâlâ ne diye!
Soğuk Savaşlardasın
Zukenbergin facebooku
Keşfettiği yaştasın

İktidardaki siyasal İslamcıların meşruiyet krizi giderek derinleşiyor.
Ağa babaları Amerika artık dünya ölçeğinde "rıza üretemiyor." İsrail kamburu yüzünden sürekli irtifa kaybediyor.
Türkiye'deki siyasal İslamcılar Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail küresel aksı üzerinde çeyrek asır keyif sürdüler.
İşte bu siyasal aksı İran'ın füzeleri, dronları yerle yeksan etti. İşin çok daha ilginç tarafı şuydu.
İran, Türkiye'deki yarım asırlık Milli Görüş Hareketi'nin bütün politik söylemlerini de yerle yeksan etti. Siyonizm karşıtlığı üzerine inşaa edilmiş Milli Görüş artık politik bir fatazya.
Cumhuriyetin saltanatına kurulmuş siyasal İslamcıların meşruiyet krizinin birinci sebebi ülkedeki muhalefeti imha etmiş olmaları.
İkinci sebebi ise kendi tebaasının bulaştığı hukuksuzlukları sumen altı etmesi ve koca ülkeyi bir mumya evine çevirmiş olmasıdır.
İlkinde iktidarlarına alan açmak için hukuku siyasallaştırarak muhalifleri siyasetten men ediyorlar.
İkincisinde ise yargı sistemini, kolluk kuvvetlerini, bürokrasiyi hukuksuzlukları örtmekte kullanarak devlet sistemini komple imha etmiş oluyorlar.
Bu durumda yani siyasetin muhalefetten arındırılması ve hukukun işlevsiz kılınması ülkede iktidarın ciddi bir meşruiyet sorunu yaşamasına sebep oluyor.
Dışarıdaki ağababaları iyice hırpalandı. İçeride siyasi ve hukuki meşruiyetleri dip yapmış durumda. Bir adım ötesi Afrika'daki Kunta Kinte kabilesi yani.
Buna bir de Macaristan'daki sağcı diktatör Urban'ın sandıktaki hezimetini ekleyin.
Amerika ve İsrail İran'daki mollaları tek ayak üzerinde yakalamışlardı.
Türkiye'de ise siyasal İslamcı iktidarın yere değen bir ayağı bile yok. Yıllarca koltuk değnekleriyle Fetö- Keko gidiyorlar. İktidardan düşmeleri için koltuk değneklerinden birinin çekilmesi yeterli olacaktır.
- Adam öldürmeyi Bre Hasan, oyun mu sandın!

Yılmaz Güney Mecidiyeköy'de Galeria iş merkezinde kurulmuş film setinde çekimde. Önünde insanların topladığı Galeria'da çekimler bitiyor ve set dağılıyor. Yılmaz Güney setten çıkarken hayranı bir genç onunla tokalaşmak için yoluna çıkıyor. Yılmaz Güney kibirli bir tavırla o genci dirseğiyle kenara itiyor. Yılmaz Güney'in bu hareketi karşısında insanlar hayretlerini gizleyemiyorlar. Bazıları onu yadırgıyorlar. O anda kalabalıktan birisi Yılmaz Güney'e şöyle sesleniyor. - Yılmaz, Yılmaz! Sen daha dün şalvarını Haydarpaşa'da bıraktın!
Yılmaz Güney kendisine laf atan o İstanbul Beyefendisine dönüyor, Sin Kaflı bir şeyler söyleyip küfrediyor ve adamın üzerine yürüyor. O esnada Güney'in korumaları hemen araya giriyor ve alelacele adamı oradan uzaklaştırıyorlar.
Şimdi bu siyasal İslamcılar da Yılmaz Güney gibiler. Daha dün takunyalarını caminin avlusuna bıraktılar. Bugün cumhuriyetin kibirli patronu mesabesindeler.

Rize'de yaygın olarak anlatılan bir fıkradır.
Birgün Anzerli bir çocuk mısır tarlalarında bir şeyin gürültü yaparak dolaştığın yaptığını görür.
Gider bakar ki bir yaban domuzu tarlanın ucundan mısırları yıkıp kemiriyor. Hemen eve gidip annesine haber vermek ister. Ama bakar ki tarlanın diğer tarafında Hayalı bir çoban mısırları toplayıp elindeki çuval dolduruyor. Çocuk olduğu yerden annesine bağırır.
"Anne, anne tarlada bir domuz bir de Hayalı var, tarlayı kırıyorlar. Ne yapayım. Önce domuzu mu kovayım yoksa Hayalıyı mı?" Annesi balkondan çocuğa cevap veriyor. "Oğlum sen önce Hayalıyı kov. Domuzun yiyeceği mısır bellidir, doyunca gider. Ama Hayalı çobanın ne kadar çalacağı belli değildir, o bir çuvalı doldurur sonra bir başka çuval açar."
Şimdi bunlar da o hesap. Ayı kırar girer yiyeceği kadarını alıp gider. Ama bu siyasal İslamcılar 25 yıldır çuval açıp dolduruyorlar, daha ne kadar çuval dolduracakları belli değil.

Alman kahve devi Jacobs Ofçay’ı satın aldı. Oflular üzüldüler tabi. Ama Jacobs yöneticileri fabrikadaki çalışma düzenine, işçilere hiç karışmadılar. Aksine işçilerin çalışma şartlarını sürekli iyileştirdiler. Ücretleri, primleri peyderpey artırdılar. Çalışanların ürettikleri ürünlerde gözü kalmasın diye her ay işçilere çay ve kahve dağıttılar. Çalışanların ulaşımı için fabrikaya servis koydular. Yemeklerin hem çeşidini hem de kalitesini arttırdılar. Fabrikadaki ışıklandırma sistemini değiştirdiler. İşçilere hiç karışmadılar. Aksine onlara değerli olduklarını hissettirdiler.
Ancak Jacobs yöneticileri Ofçay’ı işlettikleri süre içinde arzu ettikleri kâr oranına ulaşamadıklarından Ofçay’ı sattılar. Ofçay fabrikaları bir Türk iş adamına satıldığını duyunca fabrikadaki işçiler sevinçten havalara uçtu. Ofçay’ı geri aldık! Ertesi yeni iş adamı gereksiz gördüğü işçilerin bir bölümünü işten çıkardı. Ulaşım için konulan servisler kaldırıldı. Promosyonlar hediyeler, yılbaşı primleri vs. hayal oldu. Kısacası Ofçay’da üretim düzeni Almanlar öncesi duruma geri döndü. Bunları bana Jacobs’un Ofçay’ı satın aldığı dönemde orada çalışan bir işçi anlattı.
Benzer şeyleri İtalyan Ferrero şirketinin Sakarya şubesinde 10 yıl çalışan bir arkadaşım anlatmıştı. Benzer şeyleri Amerikalı bir inşaat şirketinin Cidde’deki inşaat işlerinde yıllarca çalışmış bir işçi arkadaşım anlatmıştı.
Çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri okudum. Bakın adım gibi emin olarak söylüyorum. Dünyada insan emeğini bu siyasal İslamcılar kadar sömüren, hakir gören, aşağılayan ikinci bir ülke yoktur. Bunu da Soğuk Savaş döneminden kalma devlet refleksiyle emeği komünizmin, solculuğun bir unsuru olarak görerek yapıyorlar. Maden işçileri karşısındaki resmi kibri görüyorsunuz işte. Onlar mülkün sahibi ağalar, diğerleri de yanaşmalar. Yukarıda gördünüz Almanları, İtalyanları ve Amerikalıları. Bunlar besmeleli yamyamlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: