Nihat Genç’in vefatının ardından insanın içinde ukde kalan şeylere dair…
Onca okuyup yazmışlığına rağmen, bu ülkeyle ilgili yazıp çizenlerin adi suçlu muamelesi görüyor olması koca bir ülkenin makus kaderi gibi.
Ülkede savcıların, hâkimlerin, bir yazarı, bir fikri, bir düşünceyi yargılarken sadece devleti ve mevcut bir siyasî bir iktidarı koruyor oluşu da benzer bir şey.
Aynı yargı sisteminin sıradan bir yazarı yargılarken, cezalandırırken gösterdiği cesaretin onda cüzi bir kısmını siyasî iktidarın ülkedeki herkesi ilgilendiren fahiş hataları için gösteremiyor oluşu ürpertici.
Bu ülkede bir yazarın devletin ve de iktidarların lanetine uğruyor oluşu, mahkemelerden, cezalardan başını kaldırıp bir türlü fikriyata, edebiyata odaklanamıyor oluşu insanın o ülkede ciddi bir politik çıkmaz teşkil ediyor.
Bir ülkede bir yazarın fikir ve edebiyat adına ürettiğiyle var olma, para kazanma, tatil yapma, medeni bir insan gibi dünyayı gezme, diğer kültürlere nüfuz edip ülkesine daha objektif olgularla bakma fırsatını yakalayamıyor oluşu trajediden öte bir durum.
Nihat Genç’in mahkeme, kitaplar, duruşma, savuma, karar, ceza, temyiz ile geçen bir ömürde kanser olup bu dünyadan çekip gitmiş olması aslında bu ülkeyi cılız bir beden üzerinden kendisiyle yeterince yüzleştiriyor.
Bu ülkede hayatın sadece devletperestleri, siyasal İslamcı iktidarı, onlarla kayıkçı kavgasına tutuşanları, küreselci işbirlikçileri, liberal godoşları kutsayıp diğerlerini majinalleştirip lanetliyor oluşu üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir mevzu.
Yazar Nihat Genç bu ülkeye ilişkin sözünü Karadenizli öfkesiyle bileyerek söyledi ve ayrıldı aramızdan. Siyasal İslamcıların uygar dünyayı talan etme açlığının imparatorluk sonrasına ortak bir hukuk olan cumhuriyeti nasıl talan ettiğini ekranlardan biteviye haykırdı.
Nihat Genç’in bu anlamda ciddi bir külliyatı mevcuttur. Onun kaleminin edebi lezzetinin hülasa edildiği Tek Tabanca adlı hikâyesi harika bir eser. Deneme mahiyetinde Karanlığa Okunan Ezanlar yine Hattı Müdafaa önemli eserlerinden. Amerikan Köpekleri’nde – kitabın ismi sizi yanıltmasın ciddi bir politik hafriyat – cumhuriyetle akli olarak şekillendirilmiş Türk dış politikasının İsrail’in kuruluşundan sonra içerideki masonik çevrelerce Amerikan yörüngesinde nasıl yeniden şekillendirildiğini çarpıcı bir dille izah ediyor.
Anlayamadığım iki tuhaf şey.
Birincisi televizyonlarda ve net ortamında yayınlanan Güldür Güldür programındaki Benny Hill kılıklı Çağlar Çorumlu’nun kullandığı Moğol Türkçesi. Bu adamın kullandığı Türkçe bu ülkede benden başkasını rahatsız etmiyor mu? Ulusal kültürde bu Bolu şivesi düzeyindeki Türkçe kimseyi ilgilendirmiyor mu? İnsanda sürekli bir yetersizlik, bir duyum kaybı gibi bir his uyandırıyor. Önce düzgün bir Türkçe konuş sonra sıra insanları eğlendirmeye de gelir.
İkincisi yağlı güreşlerdeki şu ayı saldırısı türü el enseler! Bunların uluslararası spor kurallarına uydurmak gerekmiyor mu? Yağlı güreş durduk yerde Hintlilerin komik horoz dövüşlerine dönüşüyor. Pehlivanlar meydanda güreş yapacakları yerde resmen birbirlerini tokatlıyorlar. Hakemler ve spor otoriteleri çoban gibi bu rezaleti izliyorlar. Bence yağlı güreşte el ense ayılığı yasaklanmalı. Hedefi olmayan her boş hamle sayılıp ihtarla değerlendirilmeli. Ve bütün ayılar yağlı güreşlerden men edilmelidir. Zira bu haliyle yağlı güreş ata sporundan çok bir ayı sporudur.
Türk modernleşmesindeki ahlaki çözülmeyi en iyi anlatan hikâye yazar Nihat Genç’in İhtiyar Kemancı adlı hikâyesi.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanı da Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçeklik öğeleriyle başlamıştı. Romanı okumaya başladığımda büyülenmiştim. Sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. Yazar romana modern unsurları sokup her şeyi Yeşilçam yapımı ucuz bir filme çevirmişti.
Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanın giriş bölümü modern Türk edebiyatının en iyi roman girişi. Okurken frene basamıyorsunuz. Hatta okumuyorsunuz, siz sabitçe bakarken roman gözlerinizin önünden akıyor. Ama sonra roman gibi başlayan şey gittikçe hikâyeleşti. Marquez tadı Yaşar Kemal’in edebi kemalatına evrildi. Okuru her cümlede memnun eden ucuz bir Yeşilçam filmine dönüştü. Kötü bir eser mi? Hayır, değil elbette. Ama edebiyat adına sarf edilen bu malzemeden çok daha derin ve görkemli bir anlatı, destan çıkabilirdi. Neyse fuck it Kemal!
Yanılmıyorsam Wimbledon’da tek kadınlar finaliydi. Anna Kurnikova’nın da ilk Wimbledon finali. Anna Kurnikova finalde çok iyi tenis oynuyor. Ama rakibi çok tecrübeli. Klasik bir tenis finalinin çok ötesinde bambaşka bir şey yapıyor. Tenisin kurallarını, fizik yasalarını, rakibinin Slav ahlakını vs. zorlayarak tenis sporuyla oynuyor. Onun için romanla, edebiyatla, Türkçenin sınırlarıyla, okurların beklentileriyle oynamakta ustalaştıkça büyük bir yazar olursunuz.
Üniversite tahsilini bitirdim. Evde Habertürk izliyorum. Baktım Jön gibi bir ekonomi spikeri ülke ekonomisini yorumluyor. Onu izledikçe ortada bir tuhaflık olduğunu sezinledim. Yani bu adam ekonomi haberlerini sunan bir spiker mi, aktüel ekonomiyi yorumlayan bir medya Jönü mü bir türlü çözemedim. Belki her birinden bir parça vardı ama kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktu. Yaptığı yorumlara iktisadın yerleşik kavramlarıyla bakıyorum. Yetmiyor Türkçe’nin tüm lügatini seferber ediyorum. Adam resmen saçmalıyor. İşin tuhaf tarafı o saçmalıklar yıllarca Habertürk kanalında yayınlandı. FED, borsa, Merkez bankası faiz oranları, hükümetin ekonomi politikası, altın, döviz, yabancı yatırımcının beklentileri, yastık altı birikim, banka mevduatı, hazine bonosu, inşaat ve turizm sektörü, enflasyon oranı, arz talep vs. bir sürü iktisat terimiyle istediğiniz gibi saçmalıyorsunuz. Kimse de size sen ne diyorsun be adam, diye sormuyor. Bu Boris Yeltsin’in alkolik Rus bürokrasisini iki kasa votka ile devirip Rusya’da başkan olması gibi bir şeydi.
Sonra her açıdan yetersiz bir iktidarda iyi bir konum etmenin iktidarı sertçe eleştirmekten geçtiğini keşfetti. Akabinde de iktidarın ekonomi danışmanı oldu. Jön hali giderek bir Sumo güreşçisine doğru evrildi. Aslında dölaaar 5 TL olursa yüzüme tükürün, derken ülke ekonomisi için iyi bir temennide bulunuyordu. Millete hesap vermemek için 1100 odalı sarayın mahzenine saklandı. Sarayda düzenlendiği söylenen eğlence partilerinde başı çekiyordu, efendim! Tıp tanrısı yiğidim aslanıma da acımadı. Jön gibi geldi, ekonomist rolünü kusursuz oynadı, danışman oldu ve zeplin gibi patladı yiğidim. Ne hikâye ama!
Bir dağ gezisinde bir doktor arkadaşa denk geldim. Hem yürüyoruz hem de oradan buradan laflıyoruz. Bir ara bana daha tıp öğrencisiyken çantasında gezdirdiği kafatasından bahsetti. Bir güvenlik kontrolü sırasında çantasını açtırmak istememesini ve güvenliğin ısrar edip kafatası bulunan o çantayı açtığında yaşanan paniği anlattı. Birisi yirmi yaşında genç bir erkeğin diğeri altmışlı yaşlarda bir kadının kadavrası üzerinde büyük bir ciddiyetle nasıl çalıştığını anlattı. Mesleğine sadık bu türden insanların hikâyelerini tüm ayrıntısıyla dinlemek bana keyif verir. Yalnız böylesi hikâyeleri dinlerken bir yazar olarak benim de okuyup yazmış olmaktan kaynaklanan tuhaf bir cehaletimin olduğunu fark ettim. Şöyle ki muhabbetin bir aşamasında doktora şöyle dedim; “Yani sen özü itibarıyla bir papaz mesleği yapıyorsun. Doğru mu?” Doktor hanım şaşkın bir ifadeyle bana döndü ve “Nasıl yani?” dedi. Toğtori; yani kiliseye başvurup ağrılarının duayla şifalı otlarla iyileştirilmesini umut eden hastalara yardımcı olan Ortodoks bir papazın mesleği. Doktor adı papaz Toğtori’den geliyor. Doktor hanım başlarda bunu bir şaka olarak algıladı. Ama son derece ciddiydim. Ben de bütün doktorların bildiği sıradan bir şey olarak sanmıştım bunu. Meğer bilinmiyormuş. “Hımm demek Toğtori imiş o papaz.” Şayet o papazın adı duymamış olduğunu bilseydim böyle mevzuyu hiç açmazdım. Ama bilmiyorlarmış. Dediğim gibi bu türden konularda benim de biliyor olmaktan kaynaklanan bir cehaletim mevcuttur.
Dün akşam Hamsiyem’de otururken yıllar sonra Harun ağabeyin hatırlattığı bir fıkraydı. İki Bayburtlu köylü önlerinde eşşekleri Bayburt’tan yola çıkıyorlar. Tabi eşşekler çok ağır gidiyor. Haliyle köye varamadan akşam oluyor. Yoldan gelip geçen araçlara el atıyorlar. Sonunda bir kamyonet duruyor. Eşşekleri arkaya koyuyorlar, kendileri şoför mahalline biniyorlar. Biraz gittikten sonra Bayburtlu köylülerden biri şoföre “Ağam söyle hele, sana ne kadar para ödeyeceğiz?” diye soruyor. Şoför de kafayla arka taraftaki eşşekleri işaret edip, “Onlar 25’er kuruş, siz de adam başına 50’şer kuruş ödeyeceksiniz.” diyor. Yandaki Bayburtlu köylü de “Ağam bizi de eşşek yerine koysanız da, biz de eşşekler gibi 25 kuruştan ödeyeydik eyiydi.” demiş. Şoför dikiz aynasından tekrar kasadaki eşşeklere bakmış sonra dönmüş profilden Bayburtlu köylülere bir daha bakmış. “Yok hemşerim, siz o kadar da eşşek değilsiniz!” demiş.
Şimdi çeyrek asırlık siyasal İslamcıların devrinde normal bir vatandaş olmanın maliyeti çok yüksek. Şayet iktidarın yandaşıysanız ceza kanunları sizi kapsamıyor. Daha doğrusu hukuk sistemi sizin sözlerinizi ve fiillerinizi bir yargılama konusu olarak görmüyor. Meselâ mülteciyseniz sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyorsunuz. Ticarette vergiden muaf oluyorsunuz. Terör örgütü üyesi olursanız devlet her kurumuyla sizi ciddiye alıyor, ayağınıza mahkeme getiriyor. Topluma intibakınız konusunda iktidar her türlü imkânı seferber edebiliyor. Ama normal bir vatandaş olarak iktidarı, diktatörlüğe evrilmiş bir sisteme en küçük bir eleştiri getirdiğinizde her türlü hukuk lanetine uğruyorsunuz. Vergi borçlarınız artıyor. Tutuklamalar, yargılanmalar, para ve hapis cezaları, linç kampanyaları, sistem dışına itilmeler yok sayılmalar gırla gidiyor. Yani siyasal İslamcı iktidar bizi de biraz yandaş, biraz mülteci, biraz “terörist!” yerine koymuş olsaydı işimiz çok daha kolaydı. Bu haliyle siyasal İslamcı iktidar ülkedeki muhalifleri hem eşşek yerine koyuyor hem de onlardan tam navlun alıyor.
Kendisiyle o kadar dolu ki, insanda hiçbir sözünün hayata değmediği hissi uyandırıyor.
Her şeyin en iyisine o lâyık, en güzel fotoğraflar onun olmalı, en güzel şehirleri o gezmeli.
Her şeyi talan eden ama aradığı şeyi bir türlü bulamayan modern bir çapulcu gibi.
Gerçekte bir kendisi yok ama o olmayan kendisini dünyaya sığdıramıyor. Bir keresinde bir dağ faaliyetinde bana şöyle demişti. “Hey sen, manzaramdan çekilir misin?”
Şaka değil bu söylediğim! Değil şehirler, sokaklar, dağlar, gezegen onun egosunu göğüslemekte yetersiz kalıyor.
Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye hakkındaki düşüncelerimi yeniden tartıyorum. Ama değişen bir şey olmuyor.
Siyasal zekâsına bakıyorum. İlkokul müfredatında takılıp kalmış gibi sürekli patinaj yapıyor. Kafasının içi siyaset adına paslı klişe çöplüğüne dönmüş.
Şimdi bu obez çocuk egosuna ve ilk mektep müfredatlı siyasî bilince günümüzün küresel düzenini ve tehlikelerini izah edeceksin.
Hukuktan kaçan bir siyasal erkin ülkeyi nasıl bir gayya kuyusuna yuvarladığını anlatacaksın.
Çok zor; dinlemez, dinlese bile anlamak istemez. Anlasa bile dert etmez. Ayrıca o hidayeti modernliğe iman etmekte bulmuştu.
En başa dönersek; kendisiyle o kadar dolu ki, başka hiçbir şeye bir mikron boyu yer kalmıyor.
Felsefi anlamda tahkim edilmiş, bir şeye adanmış bir kendisi var mı? İşte o da yok!
İşte modern dünyada siyasetçileri tanrı, diğerlerini köle yapan şey tam olarak bu hedonist insan türüdür.
Kabilenin savaşçı üyelerinin mızrak boylarının eşit olması, o mızrağı mensubu olduğu kabile üyelerine karşı kullanmama, sadece yaban hayvanı avlamak için kullanma gibi prensiplerin tümüne hukuk denir. Kabilenin herhangi bir üyesinin diğerlerinden daha uzun mızrak yapması demek diğerlerini öldürüp kabileyi ele geçirmesi demektir. Onun için kabilenin şefi buna müsaade etmez. Her kabile savaşçısının mızrağının ve balta sapının boyu eşit olmak zorundadır. Kabilenin şefi bu genel yasanın ihlal edilmemesini gözeterek kabilenin varlığını korumasını temin eder.
Modern toplumların hukuk düzeni özü itibarıyla bu kabiledeki ahlaki düzeniyle aynıdır. Hiçbir kurum, kişi, soy, zümre, klik, cemaat, etnik grup, sosyal sınıf devletin anayasasının, alt yasalarının üzerinde değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Modern bir devletin varlığını idame ettirmesini sağlayan da bu prensiptir. Siyasi kaygılarla bu prensibi ihlal ettiğinizde orada devlet, otorite, hukuk düzeni vs. kalmaz. Kabile hayatına geri dönersiniz.
Onun için devlet iktidarın kendi tebaasına, ona destek veren cemaatlere, tarikatlara, medya grubuna, mafya babalarına, etnik ve dini gruplara mavi boncuk dağıtarak yönetilemez. Modern bir devlet bu gruplardan birine diğerlerinden daha uzun mızrak yapıp kullanma hakkı tanıdığında o hakkı elde eden grubun yapacağı ilk iş rakiplerini öldürüp kabileyi ele geçirmektir. Fetö’ye de bu minvalde imtiyaz tanınmıştı. Bugün de aynı hakları bazı tarikat ve cemaatlere tanıyorlar. Dahası iktidar aynı imtiyazı etnik ayrılıkçı terör örgütlerine tanıyarak aynı hatayı yapmaya devam ediyor. Ve adım gibi biliyorum ki, aynı şey çok daha sert bir şekilde vukuu bulacak.
“12 Mart eze eze geliyor. Perinçek grubuyla Kaypakkaya grubu birbirinden ayrılınca ben hiç kimsenin tarafında olmadım. Antep’te beni saklayan Barak Türkmenleri vardı. Suriye kökenli olmaları hasebiyle akrabaları sabah motosikletle gelip akşam Haviye’ye dönüyorlardı. Bir gün dedim ki Muharrem usta artık ben de gideyim. Olur, dedi, önce gelenlerle bir konuşayım. Konuştu. Ertesi gün akşamüzeri, karanlık bastı. Geçtik bir sınır köyüne ama hâlâ Türkiye tarafındayız. Suriye’den gelenlere teslim ettiler beni. Onlar da bir yere götürdüler beni. Dediler ki; Suriye’den bir şeyh gelmiş. Elinde defle burada bir dergâhta zikir yaptırıyor. Gece yarısı Suriye’ye geri dönecek. Sen de onun defini taşıyacaksın. Soran olursa şeyhin yardımcısıyım, onun defini taşıyorum, diyeceksin. Tembih ettiler, sakın şeyhin adımını bastığı yerden başka bir yere basma. Çünkü sınırda mayın var, şeyhin adımından başka bir yere basarsan havaya uçarsın. Önde şeyh, arkada şeyhin defini tutan 68 Kuşağı devrimcisi ben, dilimizde dualar kaz adımlarıyla sınırı geçtik.” Faik Bulut
Şu bizim öksüz komünistlerimiz!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
26 Temmuz 2025 Cumartesi
23 Temmuz 2025 Çarşamba
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 105
Durum tam bir Meksika açmazı gibi görünüyor. Soyguna dâhil olan tüm tarafların çatışıp ölmesi ve paranın soygundan bihaber bir Meksika köylüsünde kalması gibi.
Irak işgali öncesinde Irak’ta kimyasal silah var, yalanını uydurmuşlardı. Uluslararası Atom Ajansı’nın resmi raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu silah yapımında kullandığına dair herhangi bir kanıt yok.
Amerika’daki Yahudi sermayesi Donald Trump’ı İran’a karşı İsrail’in yanında savaşa dâhil olması için zorluyor. Donald Trump’ın ciddi bir stratejisi yok ama bu baskıya direniyor. Zira uzmanlara göre Amerika açısından ortada şöyle bir durum var. Çin ekonomik ve askeri açıdan küresel ölçekte Amerika’yı zorluyor. Bütün veriler Çin’in önde olduğu yönünde. Amerika bu savaşa girip küresel hegemonyayı Çin’e kaptırmak istemiyor. Dahası Amerikan’ın Vietnam, Irak, Afganistan sendromu var. Ve İran bu üç ülkeden çok daha farklı bir yapıya sahip. İran’da battı mı Amerikan imparatorluğunun sonu gelir. Ortadoğu’daki bütün üsleri hedef haline gelir. İran olası Amerikan müdahalesiyle Hürmüz Boğazını kapatırsa Körfez’deki altın yumurtlayan petro-dolar şeyhler çöl bedevisine döner. Amerika açısından risk çok büyük yani.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.
Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.
Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.
Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.
Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.
Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!
Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.
Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü İran tedarik ettiğinden Çin Amerika’nın her askeri hamlesini takip ediyor. Ve o hamlelere karşı hamle vermek için tetikte bekliyor. Diğer yandan İran Rusya’nın da yumuşak karnı durumunda. Zira Suriye’de mevzi kaybeden Rusya’nın İran’ı kaybetmeye tahammülü yok. Rusya bir yandan Ukrayna’daki bataklıktan çıkmaya çalışıyor diğer yandan İran’ı kaybetmek istemiyor. Bu durumda Rusya’nın nükleer tehdidinin – Bizden sonrası sessizlik!— devreye girme ihtimali yüksek.
İran İsrail’in kibrini büyük ölçüde kırmış durumda. Kudurmuş Siyonistleri bu coğrafyadaki insan onurunun varlığıyla tanıştırdı. Muhtemeldir ki Netanyahu Trump’ı şayet İran’a karşı bana yardım etmezsen nükleer silah kullanırım, sözüyle tehdit etti ve Amerika ve Almanya’dan askeri yardım aldı. Donald Trump’ın İsrail’in saldırganlığına tanıdığı iki haftalık süre henüz dolmadı. İran, İsrail saldırılarına devam ettiği sürece diplomatik görüşmelere kapalı olduğunu ve İsrail’e karşılık vereceğini açıkladı. İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanması durumunda Pakistan’ın İsrail’e misillemede bulunma ihtimali yüksek. Artı İran’ın Kuzey Kore’den nükleer silah alma ihtimali de var.
Bu fragmantal savaşta görünen şeylere dair.
Türkiye Suriye’de sahayı temizledi, içeride Kürtlerle yumuşama yolunu seçti, İsrail fırsat bu fırsat, deyip İran’a ani bir saldırı gerçekleştirdi.
İran da karşılık olarak Tel Aviv’i füze yağmuruna tuttu. Bomb bomb Tel Aviv şarkısında olduğu gibi.
Yıllardır yaptırımlarla dizginlenen İran Doğu’nun erdemleri adına, İslam’ın izzeti adına, yeryüzü mustazafları adına, Siyonistlere emperyalistlere karşı gürledi ama yağamadı. Diğerleri yağmur yüklü bulutlar gibi beklemekle yetindiler.
İran’ın Siyonistlere fırlattığı füzelerin Ürdün’de bloke edilmesine onay veren kişnek yavşak II. Abdullah’ın hali coğrafyadaki birçok şeyin özeti gibiydi. Kişnek ve yavşak Abdullah!
Bu savaşta Ortadoğu’da İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya demeden bütün Siyonist ve haçlı barbarların ve onların yerli işbirlikçilerinin rahatça alt edilebileceği gerçeği görüldü.
İslam coğrafyasına iki devlet vardır. NATO’nun narkozundan çıkamamış Türkiye ve Doğu erdemi adına tetikte bekleyen İran. Diğerleri kabile ve şeyhlerin petrol tarlaları mesabesinde müstemlekelerdir.
Bilhassa Körfezde ülke diye bir şey yoktur; Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketlerinin İslam coğrafyasını sömürmek için kurduğu devlet görünümlü teşekküller vardır ve ümmetin selameti adına hepsinin fethi gerekir.
Türkiye dünya Siyonizm’inin en muhkem kalesidir. Bu kaleyi tahkim eden de Sünnilerin tarihle, modernliğin ayartıcılığıyla, mezhep taassubuyla harmanladıkları riyakârlıklarıdır. Sünniler İsrail'den ve Amerika'dan korktukları kadar Allah'tan korkmuyorlar.
İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini tasvir eden tarihi bir karikatür vardı. Büyük bir Asya filinin üzerindeki küçücük bir tahtta oturmuş İngiltere kraliçesi.
Aynı şey bugün Amerika için geçerlidir. Büyük bir eşşek ve onun üzerindeki koltuğa oturmuş pis pis sırıtan bir Siyonist!
Irak Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı var, yalanıyla işgal edilmişti. 2008 yılında Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Koreli mühendislerce inşa edilen iki nükleer tesis Siyonist İsrail uçakları tarafından vurulup imha edilmişti. Beyrut limanındaki patlamayı düşünün. Şimdi de Siyonist İsrail nükleer silah üretiyor gerekçesiyle İran’a saldırdı. Üstelik Uluslararası Atom Ajansı’nın yok böyle bir şey, demesine rağmen. Sonuç Akkuyu nükleer santrali büyük bir risk altında.
Tarihte Türk olmak zor bir şeydi. Bütün dünyayı karşınıza alıp savaşmak zorundaydınız. Şimdilerde Şia olmak çok zor. Bütün Siyonistlere, yerli işbirlikçilere, godoş Sünni mollalarına, ajanlara, kapıda bekleyen köpeklere karşı savaşmak zorundasınız.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın da dediği gibi Siyonistler güçten anlarlar. Çünkü hayvan gibidirler. Filistinlilerin çığlığını duymazlar, insanların haklı sözlerini anlamazlar. Duyuları dünyaya kapalıdır. Canları yanmadıkça hiçbir şey hissetmezler.
Siyonistler ahlaksızlar. Hiçbir kanun, yasa, ahlaki ilke onları bağlamaz. Sadece güce taparlar. Güçlü olduklarında kendinden zayıf olanları ezerler. Tıpkı vahşi hayvanlar gibidirler.
Yıllarca Beyrut’un, Bağdat’ın, Gazze’nin, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Sana’nın harap olmuş halini birlikte izlemiştik. Tel Aviv’in enkazı en görkemlisiydi. Lüks plazaları fare kemirmiş gibiydiler.
Siyonistler Müslüman toplumlardaki liderleri öldürerek o toplumları esir alabileceklerini zannediyorlar. Öldürdüklerinin listesi çok uzun. Öldürmediklerini ise satın alıyorlar. Siyonistlerin en bariz vasfı budur. İş geldi ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i hedef almaya kadar dayandı. Akılla mantıkla bir izahı yok bunun.
Amerikalılar politik sistemlerine çöreklenmiş Siyonizm belasını tartışıyorlar. Sayın başkan senatonun onayı olmadan biz bu haltı neden yedik, durumundalar.
Türkiye’deki modernistlerde şöyle bir takıntı var. Bir insan Müslüman’sa, sakallıysa, şalvarlıysa mantıklı da olsa yapıp ettiğinin pek bir önemi yok. Laikse, matruşsa (tıraşlı), takım elbiseliyse de bir şey yapmasına gerek yok. Çünkü o şekilden kurtarıyordur. Oysa İran’ın mühendislikte, uluslararası kurumlarla diyalogda, Batılılarla geliştirdiği derin diplomaside akıl, mantık, strateji, metanet dâhil her şey var. Yani İran dünyada Batı medeniyetini akıl, diplomasi ve teknikle frenleyebilen tek onurlu ülke konumunda. İran yaptığı her şeyi ölçüp tartarak meşru sınırlar içinde haklı olarak yapıyor. Dünyanın Filistin’le ilgili yapamadığını. Onun için İrana Hoda! Yiğidim Trump’a gelirsek. Herhalde başkanlıktan azledildikten sonra eşi Melania’ya şöyle bir şarkı çığıracaktır. Bombalar düşerdi Tel Aviv’e, Amerikan üslerine biz seninle golf oynardık!
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı adlı romanında yazmıştı. “Bu ağıtı Anadolu’dan biliyorum. İran kadim zamanlardan kalmış bir hüzünle ağlıyor ve hiç kimse yasına gelmemiş!”
İran nihayet; bu kadim coğrafyaya bu kadar sahipsizlik, modern barbarlığın bu kadarı çok fazla, dedi.
Ve Siyonist barbarların Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı ardı arkası gelmeyen katliamlara karşı karakter koyup eyleme geçen ilk ve tek İslam ülkesi oldu.
Batı medeniyetinin modern barbarlarına kadim bir coğrafyanın sahip olduğu cesareti, ahlaki değerleri, dünyada insanca yaşamanın görünmeyen yasalarını hatırlattı. Ne kadar takdir edilse azdır.
İran, Siyonizm özelinde ikiyüzlü Batı’nın barbarlığına karşı eylemlerinde açık ara haklıydı. İsrail’in zayıflığını, korkaklığını ve coğrafyayı inkâr eden çaresizliğini tüm dünyaya gösterdi.
Neresinden bakarsak bakalım, İran’ın modern barbarlara karşı esasen yaptığı şey insanlık onuru adına bir tahdit koymaktı. Bugün Latin Amerika'dan Sibirya'ya hemen herkes İran'ın Tel Aviv'i Hayfa’yı ve Katar’daki Amerikan üssünü vurmasını konuşuyor.
Tek cümle ile İran modern dünyanın Rubicon köprüsünü “Yatma itin tarlasında / Koy aparsın aslan seni!” deyip tek başına geçen ilk ülke oldu. Biraz da tatlı iktidarlarına kıyıp o kıyamet köprüsünü geçmeye cesaret edemeyen Sünni godoş mollalar düşünsün.
Prof. David Attenborough’un objektif analizine göre; Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki çöküşü resmi olarak başladı. Prof. David Attenborough analizinde özetle şunu söylüyor. Siyonist İsrail’in İran’a saldırmasıyla uluslararası toplumda ciddi bir kriz yaşandı ve resmen III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldü. Siyonist İsrail, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun politik, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel alanda ciddi bir izolasyonuna maruz bırakılacak. Ortadoğu’daki coğrafyayı inkâr eden garnizon devlet yapısı uluslararası toplum tarafından her açıdan kuşatılıp izole edilecek. Uzun dönemde her açıdan geri kalmış güçsüz bir ülkeye dönüşecek. Artı İsrail toplumu içinde Siyonizm sapkınları ile dünyaya farklı bakan yeni nesil arasında politik açıdan ciddi bir kırılma yaşanacak. İran’ın Tel Aviv’e ve Hayfa’ya attığı füzeler Batı dünyasında ahlaki açıdan ciddi bir hesaplaşmaya neden olmuş durumda.
Yine Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ile ilgili Londra Üniversitesinden uluslararası hukuk alanında profesör olan İngiliz Ralph Wilde; “İsrail meşru bir ülke değildir. Uluslararası hukuk açısından hiçbir ülkenin orada elçi bulundurmaya hakkı yoktur.” diye bir yorum yapmıştı. Bazı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlara önemle duyurulur. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.
Türkiye ile Amerika arasında normal bir ilişkisi yok. Amerika’daki Yahudi sermayesi 2000’lerin başında Amerikalı Yahudi milyarder George Soros’la ile ülkede bir iktidar inşa etti. Bu iktidarın bir ayağında Mossad var, bir ayağında İsrail’in güvenliğine göre konuşlanmış Türkiye –NATO’nun güvenlik şemsiyesi— var, diğer ayağında da şahsım devletinin 80 milyonluk bir ülkeyi oyalama lafazanlığı var. Türkiye’de normal bir iktidar olsaydı, gayrimeşru İsrail ile ilişkileri keserdi. Diplomatik ve ekonomik izolasyonla İsrail’i kötürüm bir devlete çevirirdi. Gazze’yi Filistin’i Siyonistlerin gaddarlığına terk etmezdi. İran’ı bu denli yüksek riskle bu denkleme dâhil etmezdi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğine göre konuşlandırıldığından dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü.
Netflix’te yayınlanan Şili’nin eski diktatör başkanı Augusto Pinochet’in son günlerini konu alan Kont adlı film dünyadaki diktatörlerin klinik açıdan röntgenini çekiyor olması bakımından ilginçti. Filmde diktatörler arasındaki görünmez ilişki, diktatörlük dönemlerinde yaşanan ve telafisi olmayan ahlaki erozyon, bir ülkeyi diktatörlükle yönetmiş olmanın ebedi bir günah olarak bir insanın boynuna asılmış olması, ölümün nihai bir kurtuluş olarak arzu edilmesine rağmen bir türlü ölememek gibi konular bütünlüklü olarak işlenmiş. Augusto Pinochet iktidardayken öldürttüğü insanları kalbini blendere koyup karıştırarak kanını içiyor böylece gençleşeceğine inanıyor. Ama öldürttüğü insanlar yaşlı olduğu için bir türlü gençleşemiyor. Yeni ve daha genç kurbanlar bulmak için bir yarasa gibi Şili’nin üzerinde uçuyor. Diktatör Pinoche’in karısı ve çocukları babalarının acınası haline aldırmadan mirasını bölüşmek için çiftliğine üşüşüyorlar. Kilise varisler arasında adaletli bir paylaşımı sağlamak için Fransız bir rahibeyi Pinochet’in sefil çiftliğine gönderiyor. Diktatörün sadık yardımcısı gücün ve servetin el değiştirmek üzere olduğunu görünce Pinochet’in eşine askıntı oluyor. Din sınıfı adına kilise ile iktidar ilişkisinde rahibenin dönüşümü de ilginçti. Yani çok katmanlı, Şekspiryen sözleri olan bir film. Günümüzdeki diktatörlerin yakın çevresiyle ilişkilerinin iç yüzünü gözlemleme açısından izlenebilir.
Yüzyıllık Yalnızlık romanınki Albay Aureliano Buendia karakteri üzerinden yüzyıllık cumhuriyetteki bir Kemal Kılıçdaroğlu profili.
Kemal Kılıçdaroğlu, ülke siyasetinin idam mangası önünde yağlı urgana doğru yürürken babasının onu henüz küçük bir çocukken götürdüğü cem evindeki ilk semah gösterisini hatırlayacaktı!
Siyasetteki ilk zaferini sandıkta değil de bir VHS kaset komplosuyla üstelik CHP’yi yeniden kurmuş Deniz Baykal’a karşı kazanmış olması kaderin bir cilvesiydi. Bu onun Türk siyasetindeki ilk ve son zaferiydi.
Bu zaferin akabinde Artvin’de teröristler tarafında silahlı saldırıya uğramış ve başının üzerinde vızıldayan mermilere rağmen hayatta kalmıştı.
Sayısız genel seçim ve referandumdan mağlubiyetle ayrılmış olmasına rağmen demokrasi mücadelesinden hiç geri adım atmadı. Aşağılık liberaller, merkez bankası ellerinde, halkın iradesini satın alıyorlar.
Hak, hukuk, adalet sloganıyla ta Ankara’dan çıktığı demokrasi yürüyüşünü dağ bayır demeden yürümüş ve İstanbul’da tamamlamıştı.
Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir sığır hırsızının fiziksel saldırısına uğradı. Sığındığı evde linç edilme tehlikesi geçirdi. Ama yılmadı yiğidim!
Siyasal İslamcılar kendisine benzeyen kardeşi çalıştığı işten çıkardılar.
Hakkında cumhurbaşkanına hakaretten sayısız dava açtılar.
CHP’de kazandığı genel kongrelerin Türk demokrasisi açısından herhangi bir önemi yoktu.
Siyasal İslamcıların seçim kanunuyla marjinalleştirip meclis dışına ittiği küçük partileri demokrasi adına kucaklayıp tekrar meclise taşımış olmasının da bir ehemmiyeti olmadı.
Partisi son yerel seçimlerde büyükşehirlerde önemli başarılar göstermesine rağmen CHP’de istenmeyen adam ilan edildi. CHP’nin seçimlerdeki beceriksizliği, siyasal İslamcıların seçimleri çalmış olması bir demokrasi günahı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun boynuna asıldı.
Ülkedeki temel mesele çeyrek asırlık siyasal İslamcı iktidarın neden olduğu hukuksuzlukları düzeltmek değil mi?
Buna ana muhalefet partisi CHP’nin kanunlara riayet etmesi dâhil değil mi?
CHP’liler galiba aşk ve nefretin demokrasinin değil edebiyatın, psikolojinin konusunun olduğunun farkında değiller.
Yoldaş Kemal, hiç acıma hepsini kurşuna diz!
Nasıl ki II. Dünya Savaşı’nda Naziler Moskova önlerinde dağılıp geri dönmüş soluğu Berlin’de almıştı, şimdi de Siyonistler Tahran önlerinden geri döndüler ve kuyruğunu kıstırmış köpekler gibi soluğu Tel Aviv’de aldılar. İnanın bana Tel Aviv’'in işgal edilip Siyonist sapıkların yakalanıp Nürnberg mahkemelerinde yargılanacağı ve idam edileceği günlere az kaldı! Siyonist barbarların onların işbirlikçilerinin modern dünyanın gözü önünde açık bir Auschwitz’e çevirdiği Gazze’nin kurtuluşu yakındır.
Nihat Genç Türk edebiyatının Hasan İzzeddin Dinamo’dan sonra inatla göz ardı ettiği Trabzon’un yetiştirdiği kalemi en güçlü ikinci yazarıydı. Her şeyiyle kokuşmuş bir ülkede bağımsız bir yazar olmanın, sözün namusunu taşımanın onurunu son nefesine kadar korumasını bildi. Kuşkusuz siyasi duruşu, ideolojik gelgitleri her yazar gibi tartışmaya açıktır. Ama onun bir yazar olarak cesareti, sıradan bir insan olarak dürüstlüğü, sahici öfkesiyle Türk edebiyatına ve fikriyatına kattığı renk tartışılmazdır. Nihat Genç Trabzon’da bir pide salonunda yediği pideden hesap alınmamasını günlerce dert eden ahlakçı bir şahsiyetti. Bugünkü yazar ve çakma aydın takımıyla arasındaki ahlaki fark o denli büyüktü yani. Mekânı cennet olsun.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
20 Temmuz 2025 Pazar
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 104
Türkiye’de aydınlar, yazarlar hayalci ilkokul müfredatında takılı kalanlarla dünyanın katı gerçekleri karşısında dağılanlar diye ikiye ayrılıyor. Yazar Nihat Genç ilkokul müfredatıyla ülkenin meselelerini göğüslemeye çalışırken savrulmuş ve hayli hırpalanmıştı. Bunu sahipsiz Karadeniz öksüzlüğüyle yapmaya çalışırken de sağlığından oldu. Keşke politikanın o sathi yüzeyinde netice vermeyecek fuzuli şeylerde nefes tüketmek yerine kalıcı olan edebiyatta daha çok çaba göstermiş olsaydı. Kendisine acil şifalar diliyoruz.
Yeni başlayanlar için Metin Kondel aforizmalarına giriş babında; özünde düşünmekten, hayal etmekten korkmamayı öğretir. Hiçbir aforizmam –okuyanlar bilir— sizin katılmanız ve onaylamanız için yazılmaz. Ama size ısrarla böyle de bakılabilir, hatta sizi o fikrin ötesinde düşünmeye kışkırtmayı amaçlar. Bazı zamanlarda bir fikrin aksi bir şey yazdığımız da olur. Ama çoğu kontrolümde planlı şeylerdir. Meselâ Suriye’de rejim değişikliğinin ilk etaptaki sonuçları Suriyeliler için gayet müspetti. Orada Suriye halkının iradesi üzerinde bir iktidarın bahsi ya da kuyruğun Siyonistlere kaptırılması bahsi diğer bir aşamaydı. Yani ben Trump’tan Ortadoğu’ya demokrasi isteyecek kadar bunamadım çok şükür. İşin içinde olma ihtimali yüksek bir şeyin çerçevesi ve tabii ki ironi mevcuttur. Aforizmalarımı resmi gazeteden ayıran şey de budur.
Tabii ki mazlum Filistin halkının intikamı niyetine Siyonistlerin kalbine düşen her füzede ziyadesiyle Şiiydik! Calut’a taş isabet ettirebilenin uyruğu, dini, mezhebi, meşrebi, ideolojisi benim aklımın köşesinden geçen bir şey değildir. Bu insanlık duruşunda bir komünist kadar komünist, bir Zerdüşt kadar Zerdüşt, bir Budist kadar da Budist’im. Nihayetinde hepsini üstünde bir Müslüman’ım. Siyonizm karşıtı mert bir Zerdüşt olmak ikiyüzlü bir Sünni olmaktan çok daha iyidir.
Tamam diyelim ki bu ucuz bir Pers tiyatrosuydu. Hani sizin tiyatronuz nerede? Buna Fars öpücüğü diyoruz işte!
Bir zamanlar Kemalistler “Mollalar İran’a!” diye slogan atıp, sağa sola heykel dikerken meğerse Mollalar uzun menzilli füze üretiyormuş. Keşke o zamanlar kendileri İran’a gitseymişler, şimdiye çoktan nükleer füze yapmıştık!
Müslümanlar geri kaldılar, bilim, film, kültür vs. üretemiyorlar, diyorlar. İran sinemanın en özgününü üretiyor, olmuyor. Zenginleştirilmiş uranyum üretiyor, tesislerini bombalıyorlar. Demek ki modern görünümlü bu barbarlara karşı sadece Müslüman olmak yeterli gelmiyor, nükleer Müslüman olmak gerekiyormuş. Her iki rekâtta selam verip küffara nükleer başlıklı füze fırlatmak gerekiyormuş! Abartalım biraz.
Son gelişmeler karşısında Türkiye’deki bütün Sünni cemaatlerin, tarikatların sessiz riyakârlığı hayranlık uyandırıcı! Allah onları tuhaf zamanlarda yaratmış.
Kimseye söylemeyin, bizim nükleer başlıklarımız 1001 odalı sarayın mahzeninde. Benden duymadınız. Söz bizdeki Şalot Malotların!
Bir mukayese yapmak gerekirse;
İran 90 milyon nüfusa sahip köklü bir tarihi devlet yönetme becerisi olan bir ülke.
İsrail 9 milyon nüfusa sahip bir İngilizlerin öncülüğünde kurulmuş garnizon bir ülke.
İran’ın nüfusu birçok etnik kökenden gelen insanlardan oluşuyor.
İsrail ise Rusya, Polonya, Macar, Amerika, Etiyopya gibi ülkelerden toplama bir yapıya sahip.
İran dini demokrasisi mollalardan ılımlı bir molla seçme üzerine kurulmuş durumda.
İsrail’in demokrasisi ise Siyonistlerden en azılı Siyonist’i seçme üzerine kurulmuş.
İran yıllardan beri Amerika’nın ve Batı’nın ağır ambargolarıyla boğuşuyor.
İsrail ise başta Amerika olmak üzere Batı’nın askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile büyüyor.
İran’ın en büyük destekçisi durumundaki Rusya Ukrayna bataklığına saplanmış durumda.
İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ise Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini henüz sağmış durumda.
İran bölgedeki Siyonist yayılmacılığını Hamas, Hizbullah, Suriye ve Yemen’de Husiler üzerinden bloke etmeye çalışıyordu.
İsrail ise Siyonist yayılmacılığını söz konusu yapıları yıkarak bölge ülkelerinin yönetimlerini satın alarak ilerletmeye çalışıyor.
İran zenginleştirmeye çalıştığı Uranyumu uzun menzilli füzelere uyarlayarak caydırıcı bir silah olarak kullanmayı planlıyor.
İsrail ise sahip olduğu nükleer silahı askeri azgınlığı için bir koz olarak kullanıyor.
İran’ın etrafındaki ülkeler Amerikan üsleriyle kuşatılmış durumda.
İsrail’in etrafındaki ülkelerin yönetimleri ise Amerikan yönetimlerince satın alınmış durumda.
İran neredeyse tüm dünyaya karşı, Filistin üzerinden insanlığın sesi ve vicdanı durumunda.
İsrail ise Gazze’de yaptığı barbarlığa sessiz kalan Batı medeniyetinin şeytanlaşmış hali durumunda.
İran hem masada hem de bölgede sürekli savunma yapan taraf durumunda.
İsrail ise hem masada hem de sahada sürekli saldıran taraf durumunda.
İran Tel Aviv’i ve Hayfa’yı vurarak İsrail’in yenilmez bir devlet olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İsrail ise hamisi Amerika ve bölgedeki gizli destekçileri olmadan nasıl bir belaya bulaştığını seziyor olmalı.
İran’ın arkasında Sünni Müslümanların desteği yok!
İsrail’in arkasında ise Azerbaycan, Hindistan, cübbeli züppeler dâhil yığınla mendebur var.
İsrail’in bölgedeki saldırganlığıyla nasıl baş edeceğiz. Bu kafayla gidersek imkânsız gibi bir şey bu.
İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Perez’i mecliste konuşturdular.
Türkiye’yi yönetenler alenen BOP eş başkanı olduğunu söylediler.
İsrail devlet başkanı Yitzhak Herzog’u ponponlu tören eşekleriyle saraylarda ağırladılar.
Diğer yorumlar arşivlerde duruyor.
Amerika’nın Irak’ı işgaline onay verdiler.
Suriye’deki iç savaşta taraf oldular. Bölgedeki demografiyi bozdular.
Libya’nın dağılmasında rol oynadılar.
Mısır’daki iktidar değişikliğini yanlış yönlendirdiler.
Mavi Marmara tiyatrosuyla Hamas’ı siyasi ve askeri açıdan gerilettiler.
Bizdeki Sünni ulema da Siyonist İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını bloke eden İran, Suriye, Hizbullah, Hamas ve Husilere lanet okudu.
En son Suriye’deki yönetimi devirip ne idüğü belirsiz bir adamı devlet başkanı yaptılar.
İnkâr etmelerine rağmen İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler.
Gazze konusunda hiçbir şey yapmadılar; yapıyormuş gibi de görünmediler.
Romantik Şam manzarasına bakıp kahve keyfi yaparlarken İsrail İran’a saldırdı.
Böylece içerideki Kürt açılımının, karşılıklı yumuşamanın sebebi de belli oldu.
Yani Türkiye’deki iktidar bölgede yapıp ettikleriyle şimdiki durumun gerçek mimarı oldu.
Kürecik bir Amerikan üssü değildir. Siyonistlerin hava güvenliğini sağlayan kritik bir yerdir.
Şimdi bu noktada İsrail’in olası bir saldırısına karşı nasıl karşı konulabilir.
Türkiye’deki iktisadi krizi geçtik, demografisi tümden değişmiş durumda.
Iraklısı, Suriyelisi, Afgan’ı, Afrikalısı, İranlısı, Arap’ı her tarafta cirit atıyor. Kaldı ki biz daha içimizdeki Kürtlerin sosyo-politik entegrasyonunu tamamlayamadık.
Siyasal açıdan birbirinden nefret eden iki farklı blok söz konusu. Ve son yıllarda bu nefret iktidarda kalma kaygısıyla olabildiğince derinleştirildi.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmiş, anayasanın dışına çıkmış, tüm muhalefeti hukuk dışı yollarla bastırmış arızî bir iktidar var ülkede.
Dahası çok daha tehlikeli bir durum söz konusu. Ülkedeki bazı bakanlıklar cemaatler, tarikatlar, siyasal klikler arasında bölüştürülmüş durumda.
Bu çarpık yapının oluşmasına sebep olan bir iktidarı eleştirdiğimiz için de hakkımızda açılan davaların, soruşturmaların haddi hesabı yok.
Maalesef yanlış dış politikayla Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Türkiye kendi siyasî ve sosyo-psikolojik yapısını Ortadoğu’da yarattığı aktüel kaostan en fazla etkileyebilecek bir kıvama getirdi.
Siyonistlerin sizi mağlup etmesi için kendi siyasal istikbaliniz için bozduğunuz sosyo-politik yapıdan sadece bir tuğla çekmeleri yeterli olacaktır.
Neden savaşlar hep Ortadoğu’da oluyor, diye soruyor. Belli ki modern dünyada olup bitenleri insanlık tarihi üzerinden okuyamıyor. Neden olmasın ki… İnsanın kutsalla göbek bağı tam da bu coğrafyada kopuyor. Batı Medeniyeti bazen gizli bazen de açık bir fail olarak savaşlarla ambargolarla bu kopuşu zorluyor. Kadim olan her şeyin kökünü kazımak, onu menşeinden kopartıp işine yarar bir şekilde dönüştürme ve kendisine köle yapma derdinde. Türklerin Kürtlere izah edemediği şeyin özeti bu.
Bunu görmek için azıcık tarih, coğrafya bilmek yeterli! Modern barbarlığın zokasını yutanlar ise neden bütün peygamberler hep Ortadoğu’ya geldi de Paris’e, Washington’a, Sydney’e gelmedi, diye soruyorlar. Şimdi ta en baştan itibaren dünyanın, dinlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların, modern devletlerin nasıl teşekkül ettiğini tek tek anlatmak gerekir ki, çok uzun iş! Beyin kıvrımları filtrelenmemiş modern kavramlarla geometrik bir hal almış. Sizin anlayacağınız tababet ilmine giriyor. O köşeli nöronlarla anlamaları da zor!
Ama şu kadarını izah etmeye çalışayım. Nasıl ki, Rusluğun yaldızını biraz kazıyınca altından çekilmez bir Kazaklık çıkıyor, Batı Medeniyetinin de yaldızını kazıyınca altından önce Hıristiyanlık sonra Yehudalık çıkıyor. Onun da çekirdeğinden Siyonizm adlı 4000 yıllık bir mikrop çıkıyor. Biz bunu 90’lı yıllarda henüz bir üniversite talebesiyken millete anlattığımızda şizofren muamelesi görüyorduk. Bugün ise dünya bu gerçeği her sahada yaşayarak görüyor.
Ne kadar ilginç değil mi? İran cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkçe bir şiirle Amerika’ya verdiği cevap aslında Doğu erdeminin dünyayı yutma konusunda kararlı Batı medeniyetine meydan okuyuşu türünden tarihi bir cevaptı.
Geçme namert köprüsünden
Koy aparsın sel seni
Yatma tilki tarlasında
Koy yesin aslan seni
Yani azgın Siyonistlerin Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı barbarlıklara göz yumup zillet içinde yaşamaktansa insanlığın onuru ve şerefi adına bu barbarlara karşı durmanın çilesine talibiz. Bilmem Siyonistlerle ticareti sürdürenler bu tarihi sözlerden utanıp bir ibret alırlar mı?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Yeni başlayanlar için Metin Kondel aforizmalarına giriş babında; özünde düşünmekten, hayal etmekten korkmamayı öğretir. Hiçbir aforizmam –okuyanlar bilir— sizin katılmanız ve onaylamanız için yazılmaz. Ama size ısrarla böyle de bakılabilir, hatta sizi o fikrin ötesinde düşünmeye kışkırtmayı amaçlar. Bazı zamanlarda bir fikrin aksi bir şey yazdığımız da olur. Ama çoğu kontrolümde planlı şeylerdir. Meselâ Suriye’de rejim değişikliğinin ilk etaptaki sonuçları Suriyeliler için gayet müspetti. Orada Suriye halkının iradesi üzerinde bir iktidarın bahsi ya da kuyruğun Siyonistlere kaptırılması bahsi diğer bir aşamaydı. Yani ben Trump’tan Ortadoğu’ya demokrasi isteyecek kadar bunamadım çok şükür. İşin içinde olma ihtimali yüksek bir şeyin çerçevesi ve tabii ki ironi mevcuttur. Aforizmalarımı resmi gazeteden ayıran şey de budur.
Tabii ki mazlum Filistin halkının intikamı niyetine Siyonistlerin kalbine düşen her füzede ziyadesiyle Şiiydik! Calut’a taş isabet ettirebilenin uyruğu, dini, mezhebi, meşrebi, ideolojisi benim aklımın köşesinden geçen bir şey değildir. Bu insanlık duruşunda bir komünist kadar komünist, bir Zerdüşt kadar Zerdüşt, bir Budist kadar da Budist’im. Nihayetinde hepsini üstünde bir Müslüman’ım. Siyonizm karşıtı mert bir Zerdüşt olmak ikiyüzlü bir Sünni olmaktan çok daha iyidir.
Tamam diyelim ki bu ucuz bir Pers tiyatrosuydu. Hani sizin tiyatronuz nerede? Buna Fars öpücüğü diyoruz işte!
Bir zamanlar Kemalistler “Mollalar İran’a!” diye slogan atıp, sağa sola heykel dikerken meğerse Mollalar uzun menzilli füze üretiyormuş. Keşke o zamanlar kendileri İran’a gitseymişler, şimdiye çoktan nükleer füze yapmıştık!
Müslümanlar geri kaldılar, bilim, film, kültür vs. üretemiyorlar, diyorlar. İran sinemanın en özgününü üretiyor, olmuyor. Zenginleştirilmiş uranyum üretiyor, tesislerini bombalıyorlar. Demek ki modern görünümlü bu barbarlara karşı sadece Müslüman olmak yeterli gelmiyor, nükleer Müslüman olmak gerekiyormuş. Her iki rekâtta selam verip küffara nükleer başlıklı füze fırlatmak gerekiyormuş! Abartalım biraz.
Son gelişmeler karşısında Türkiye’deki bütün Sünni cemaatlerin, tarikatların sessiz riyakârlığı hayranlık uyandırıcı! Allah onları tuhaf zamanlarda yaratmış.
Kimseye söylemeyin, bizim nükleer başlıklarımız 1001 odalı sarayın mahzeninde. Benden duymadınız. Söz bizdeki Şalot Malotların!
Bir mukayese yapmak gerekirse;
İran 90 milyon nüfusa sahip köklü bir tarihi devlet yönetme becerisi olan bir ülke.
İsrail 9 milyon nüfusa sahip bir İngilizlerin öncülüğünde kurulmuş garnizon bir ülke.
İran’ın nüfusu birçok etnik kökenden gelen insanlardan oluşuyor.
İsrail ise Rusya, Polonya, Macar, Amerika, Etiyopya gibi ülkelerden toplama bir yapıya sahip.
İran dini demokrasisi mollalardan ılımlı bir molla seçme üzerine kurulmuş durumda.
İsrail’in demokrasisi ise Siyonistlerden en azılı Siyonist’i seçme üzerine kurulmuş.
İran yıllardan beri Amerika’nın ve Batı’nın ağır ambargolarıyla boğuşuyor.
İsrail ise başta Amerika olmak üzere Batı’nın askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile büyüyor.
İran’ın en büyük destekçisi durumundaki Rusya Ukrayna bataklığına saplanmış durumda.
İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ise Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini henüz sağmış durumda.
İran bölgedeki Siyonist yayılmacılığını Hamas, Hizbullah, Suriye ve Yemen’de Husiler üzerinden bloke etmeye çalışıyordu.
İsrail ise Siyonist yayılmacılığını söz konusu yapıları yıkarak bölge ülkelerinin yönetimlerini satın alarak ilerletmeye çalışıyor.
İran zenginleştirmeye çalıştığı Uranyumu uzun menzilli füzelere uyarlayarak caydırıcı bir silah olarak kullanmayı planlıyor.
İsrail ise sahip olduğu nükleer silahı askeri azgınlığı için bir koz olarak kullanıyor.
İran’ın etrafındaki ülkeler Amerikan üsleriyle kuşatılmış durumda.
İsrail’in etrafındaki ülkelerin yönetimleri ise Amerikan yönetimlerince satın alınmış durumda.
İran neredeyse tüm dünyaya karşı, Filistin üzerinden insanlığın sesi ve vicdanı durumunda.
İsrail ise Gazze’de yaptığı barbarlığa sessiz kalan Batı medeniyetinin şeytanlaşmış hali durumunda.
İran hem masada hem de bölgede sürekli savunma yapan taraf durumunda.
İsrail ise hem masada hem de sahada sürekli saldıran taraf durumunda.
İran Tel Aviv’i ve Hayfa’yı vurarak İsrail’in yenilmez bir devlet olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İsrail ise hamisi Amerika ve bölgedeki gizli destekçileri olmadan nasıl bir belaya bulaştığını seziyor olmalı.
İran’ın arkasında Sünni Müslümanların desteği yok!
İsrail’in arkasında ise Azerbaycan, Hindistan, cübbeli züppeler dâhil yığınla mendebur var.
İsrail’in bölgedeki saldırganlığıyla nasıl baş edeceğiz. Bu kafayla gidersek imkânsız gibi bir şey bu.
İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Perez’i mecliste konuşturdular.
Türkiye’yi yönetenler alenen BOP eş başkanı olduğunu söylediler.
İsrail devlet başkanı Yitzhak Herzog’u ponponlu tören eşekleriyle saraylarda ağırladılar.
Diğer yorumlar arşivlerde duruyor.
Amerika’nın Irak’ı işgaline onay verdiler.
Suriye’deki iç savaşta taraf oldular. Bölgedeki demografiyi bozdular.
Libya’nın dağılmasında rol oynadılar.
Mısır’daki iktidar değişikliğini yanlış yönlendirdiler.
Mavi Marmara tiyatrosuyla Hamas’ı siyasi ve askeri açıdan gerilettiler.
Bizdeki Sünni ulema da Siyonist İsrail’in bölgedeki yayılmacılığını bloke eden İran, Suriye, Hizbullah, Hamas ve Husilere lanet okudu.
En son Suriye’deki yönetimi devirip ne idüğü belirsiz bir adamı devlet başkanı yaptılar.
İnkâr etmelerine rağmen İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkileri sürdürmeye devam ettiler.
Gazze konusunda hiçbir şey yapmadılar; yapıyormuş gibi de görünmediler.
Romantik Şam manzarasına bakıp kahve keyfi yaparlarken İsrail İran’a saldırdı.
Böylece içerideki Kürt açılımının, karşılıklı yumuşamanın sebebi de belli oldu.
Yani Türkiye’deki iktidar bölgede yapıp ettikleriyle şimdiki durumun gerçek mimarı oldu.
Kürecik bir Amerikan üssü değildir. Siyonistlerin hava güvenliğini sağlayan kritik bir yerdir.
Şimdi bu noktada İsrail’in olası bir saldırısına karşı nasıl karşı konulabilir.
Türkiye’deki iktisadi krizi geçtik, demografisi tümden değişmiş durumda.
Iraklısı, Suriyelisi, Afgan’ı, Afrikalısı, İranlısı, Arap’ı her tarafta cirit atıyor. Kaldı ki biz daha içimizdeki Kürtlerin sosyo-politik entegrasyonunu tamamlayamadık.
Siyasal açıdan birbirinden nefret eden iki farklı blok söz konusu. Ve son yıllarda bu nefret iktidarda kalma kaygısıyla olabildiğince derinleştirildi.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmiş, anayasanın dışına çıkmış, tüm muhalefeti hukuk dışı yollarla bastırmış arızî bir iktidar var ülkede.
Dahası çok daha tehlikeli bir durum söz konusu. Ülkedeki bazı bakanlıklar cemaatler, tarikatlar, siyasal klikler arasında bölüştürülmüş durumda.
Bu çarpık yapının oluşmasına sebep olan bir iktidarı eleştirdiğimiz için de hakkımızda açılan davaların, soruşturmaların haddi hesabı yok.
Maalesef yanlış dış politikayla Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Türkiye kendi siyasî ve sosyo-psikolojik yapısını Ortadoğu’da yarattığı aktüel kaostan en fazla etkileyebilecek bir kıvama getirdi.
Siyonistlerin sizi mağlup etmesi için kendi siyasal istikbaliniz için bozduğunuz sosyo-politik yapıdan sadece bir tuğla çekmeleri yeterli olacaktır.
Neden savaşlar hep Ortadoğu’da oluyor, diye soruyor. Belli ki modern dünyada olup bitenleri insanlık tarihi üzerinden okuyamıyor. Neden olmasın ki… İnsanın kutsalla göbek bağı tam da bu coğrafyada kopuyor. Batı Medeniyeti bazen gizli bazen de açık bir fail olarak savaşlarla ambargolarla bu kopuşu zorluyor. Kadim olan her şeyin kökünü kazımak, onu menşeinden kopartıp işine yarar bir şekilde dönüştürme ve kendisine köle yapma derdinde. Türklerin Kürtlere izah edemediği şeyin özeti bu.
Bunu görmek için azıcık tarih, coğrafya bilmek yeterli! Modern barbarlığın zokasını yutanlar ise neden bütün peygamberler hep Ortadoğu’ya geldi de Paris’e, Washington’a, Sydney’e gelmedi, diye soruyorlar. Şimdi ta en baştan itibaren dünyanın, dinlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların, modern devletlerin nasıl teşekkül ettiğini tek tek anlatmak gerekir ki, çok uzun iş! Beyin kıvrımları filtrelenmemiş modern kavramlarla geometrik bir hal almış. Sizin anlayacağınız tababet ilmine giriyor. O köşeli nöronlarla anlamaları da zor!
Ama şu kadarını izah etmeye çalışayım. Nasıl ki, Rusluğun yaldızını biraz kazıyınca altından çekilmez bir Kazaklık çıkıyor, Batı Medeniyetinin de yaldızını kazıyınca altından önce Hıristiyanlık sonra Yehudalık çıkıyor. Onun da çekirdeğinden Siyonizm adlı 4000 yıllık bir mikrop çıkıyor. Biz bunu 90’lı yıllarda henüz bir üniversite talebesiyken millete anlattığımızda şizofren muamelesi görüyorduk. Bugün ise dünya bu gerçeği her sahada yaşayarak görüyor.
Ne kadar ilginç değil mi? İran cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkçe bir şiirle Amerika’ya verdiği cevap aslında Doğu erdeminin dünyayı yutma konusunda kararlı Batı medeniyetine meydan okuyuşu türünden tarihi bir cevaptı.
Geçme namert köprüsünden
Koy aparsın sel seni
Yatma tilki tarlasında
Koy yesin aslan seni
Yani azgın Siyonistlerin Filistin’de, Ortadoğu’da yaptığı barbarlıklara göz yumup zillet içinde yaşamaktansa insanlığın onuru ve şerefi adına bu barbarlara karşı durmanın çilesine talibiz. Bilmem Siyonistlerle ticareti sürdürenler bu tarihi sözlerden utanıp bir ibret alırlar mı?
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
15 Temmuz 2025 Salı
GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 103
İngilizcesi olanlara tavsiye edebileceğim ilginç bir isim; Yunanistan eski ekonomi bakanı Yanis Varoufakis. Dünyadaki mali iktisadi sisteme yapısal açıdan ciddi eleştiriler yönelten bir isim Yanis Varoufakis! Üstelik Zizek gibi felsefeci ayağına yatıp her konuda saçmalamıyor. Yanis dünyadaki yeni durum için özetle şunu diyor.
Yeni dönemde Amerika’nın ürettiği teknoloji Avrupa dâhil tüm dünyayı köleleştirdi. Kapitalist sistemdeki bu köklü değişimin Elon Musk, Zuckenberg, Bezos gibi bir avuç yeni patronu var. 2000’lerin başındaki sibernetik devrimle gelen bu köklü değişim esasen dünyaya tekno-feodal bir sistem dayattı. Bu insanlık tarihinde bir ilk olduğundan devletler ve iktidarlar bu sisteme karşı ne yapacağını bilemiyorlar. Bu sistem gerçek üretime dayanmayan balon bir kapitalizm –bitcoin vs.- yarattı. Tüm dünyaya yayılmış bu tekno-feodal sistemi Amerika’daki üç beş zengin kontrol ediyor. Daha doğrusu Amerika bu 3-5 tekno-feodalistin eliyle tüm dünyayı kontrol ediyor.
Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.
Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.
Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.
Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.
Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.
Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.
Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Trabzon Ortahisar Belediyesi’nin Kıyı Dergisi ile birlikte düzenlediği Trabzon Öykü Günleriyle ilgili olarak;
Trabzon şehrinin kültürel zenginliğini yansıtması açısından önemli bir etkinlikti. Hilmi Ağabey (Saral) beni bu etkinliğe davet ettiğinde hem heyecanlandım hem de şaşırdım. Nedeni, bir süredir hukuk davalarıyla uğraşıyor olduğumdan mental olarak edebiyata uzak kalmış olmamdı. Kaldı ki daha önce bu türden hiçbir etkinliğe katılmamıştım.
Sağ olsun Hilmi Ağabey ve diğer organizatör arkadaşlar katılamam için ısrarcı oldular ve bu vesile ile tekrar edebiyata dönmeme vesile oldular. Normalde organizasyonun ikinci gününde çıkıp kısa bir öykü okumam gerekiyordu. Ama özel şartlar nedeniyle bu da mümkün olmadı.
Bugün Trabzon Sanatevi salonunda gerçekleşen hikâye okuma etkinliğinde ilginç bir durum yaşandı. Benden önce hikâyelerini okuyan yazar arkadaşlarda odaktaki konu “ölüm”dü. Benim okumayı düşündüğüm Zaromuşiya Mamika adlı hikâye ise yedi yaşındaki bir çocuğun gözünde bir asırlık yaşlı bir kadının görünüşünün klinik gözlemiydi. Hal böyle olunca ben de konuların çakışmaması için Veli Direko adlı uzun bir hikâyenin bana tahsis edilen zamanı aşarak sadece yarısını okuyabildim. Dolayısıyla etkinliğin sıradanlaşmaması adına kendimce risk aldım. Veli Direko modern bir öyküden ziyade uzun bir romanın bir faslı olarak yazılmıştı. Umarım salondakiler çok fazla sıkılmamışlardır.
Bir de bu tür etkinliklerde yazarların kendi hikâyeleri okumasından çok profesyonel sunucuların okuması da bir yöntem olabilir. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Nazi birliklerine El Alameyn baskınını yapan İngiliz askerler gerçek hayatta garson, elektrik tesisatçısı, bahçıvan vs. idiler. Kısacası Balzac gibi yazmak ayrı bir konu, o metni Gülgün Feyman gibi okumak ayrı bir konudur.
Trabzonlu bir yazar olarak bu kültür etkinliğini organize eden, katılma nezaketi gösteren yazarlara, konuşmacılara, merakla takip eden edebiyatseverlere ve destek veren kültür elçilerine teşekkür ederim.
Bir edebiyat etkinliğine dair gözlemlerime gelecek olursak.
Edebiyat adına yazmak, belli bir konu etrafında edebiyatın bilinen kurallarıyla bir metin üretmek, ona estetik bir biçim kazandırmak, onu dil ve mantık defolarından arındırıp nihayete erdirmek ciddi bir ihtisas alanıdır. Bu iş bir ömür adanmayı gerektirir. Bu işe ara verirseniz, tereddüt ederseniz fena halde tökezlersiniz.
Ciddi bir yazar için işin bu aşamadan sonrası hayli sevimsizdir. Çünkü işin içine yayınevlerinin yayın politikaları, edebiyat kliklerinin ideolojik tutumları, yayınevlerinin pazarlama stratejileri, iktidarların kültür politikaları vs. türünden gerçekte edebiyata dâhil olmayan yığınla faktör girer. Yani iktisadî nedenlerden dolayı edebiyatın metalaşması söz konusudur.
Edebiyatın, hikâye, şiir, deneme, roman vs. okura sözlü olarak sunumu zannedildiğinden çok daha meşakkatli bir iştir. Zira Türkçe’nin yazım dili ile konuşma dili birbirinden farklı. Konuşma dilini ise Türkçe’nin İstanbul lehçesi kuşatmış durumda. En azından ulusal ölçekte yaygın olan konuşma dilinde bu türden ciddi bir araz gözlemleniyor. Hiç susmayan politikacıların birbirinden kötü Türkçesi ile yazarların eserleriyle topluma sunduğu Türkçe arasındaki yapısal fark her geçen gün biraz daha açılıyor. Yani Türkçe’nin iki peygamberi var gibi.
Diğer bir husus; bir metni mikrofonda bir topluluğa okumakla diğer okuma biçimleri arasında arasındaki farklar. Yani Balzakvari metinler üretmekten çok daha zor olanı, üretilen o metni bir mikrofon aracılığıyla dinleyiciye okumak. İyi yazarlar genelde kötü bir konuşmacı olurlar. Zaten iyi bir konuşmacıysa onun kötü bir yazar olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü kelimeyi, cümleyi, konuyu zihninde yeterince düşünüp tartıp, demleyip estetize edip size sunmuyordur.
Bir de son dönemde hikâyeciliğin rasyonelleşme adına Türkçeden tasarruf edilerek bu denli telgraf diliyle kaygısız konularda debeleniyor olması – kimsenin emeğine saygısızlık yapmak istemem ama – bana biraz komik geldi. Bu kadar hoyrat bir hayatın yaşandığı, mühendisliğin hayatı bu denli kuşatıp dönüştürdüğü bir dünyada seçilen konuların kaygısızlığı, tasarruflu telgraf dili, okurun zihin konforunu bozmama tercihi benim edebiyattan anladığım şeyle pek uyuşmadı. Neyse.
Belki benim çocukluğumdaki kuymak lezzetinin bekletişi edebiyatta yüksek; bilemiyorum. Ama günümüzde yazarlar sanki edebiyattan kaçarak edebiyat yapılıyorlar, gibi geldi bana. Bu insanların kötü niyetli bir iktidara karşı söz etmekten korkmaları gibi bir şey. İnsanların iktidardan korkup sözünü erteleme, yargıyı erteleme biçimi edebiyata da nüfuz etmişe benziyor.
Bence Türk siyasetinde son zamanlardaki en önemli gelişme Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı sıksaradan, Sürmene sallamasından ve Trabzon karşılamasından farklı olarak kıvrak Çaykara horonuydu. Yalnız Yavuz Bey’in horonundaki kıvraklık bana bir zamanlar popüler olan Kartel grubunun Alman üyesinin şarkıya girerken ki yengeç yürüyüşünü hatırlattı. “Kartel, bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!” Tabi ki latife yapıyorum. Yalnız hakkını teslim etmemiz gereken bir durum var. Yavuz Ağıralioğlu Bey, son dönemde Türk siyasetinde yaşanan kirlilikten en az nasiplenen bir siyasi profile sahip olduğu, en azından memleket meseleleri hakkında oturulup konuşulabilecek müstesna bir şahsiyet.
Bu bahis bir yana, tekrar Yavuz Bey’in o doğal Çaykara horonu oynayışına geri dönecek olursak; o horondaki figürlerde insanın yaratılıştan gelen deliliği ile yüzleşmesi durumu mevcut. Yani modern insan mutlak anlamda rasyonel bir varlık değildir. Düğünde dernekte böyle oynayıp her insan kadar zaafıyla yüzleşebilen bir varlıktır. Şimdi bu olaya biraz bilimsel sos katalım. Boston Dynamics’in ürettiği insan görünümlü robotların yaptığı mekanik danslar, Çin’de ve Japonya’da robot hareketlerini taklit ederek müşterilerine servis yapan garsonlar. Ve yine robotların küt hareketlerini taklit ederek dans yapan uçukların trajik halini düşündüğünüzde Yavuz Ağıralioğlu’nun oynadığı kıvrak Çaykara horonu bize çok daha anlamlı görünüyor. İşte o robotların dansı ile Yavuz Ağıralioğlu beyin kıvrak horonu arasındaki sosyo-kültürel farka Türk olmak – Her ırk kendi dilinde insan demektir – ya da insan kalmak diyoruz. Bu işin politik analizine gelirsek; küreselcilerin tezgâhında yer almayan herkese – Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Acem, Hintli, Çinli, Peştun, Aborjin, Eskimo, Latin fark etmez – insan denir. Nasıl ki kâfirle çatışmayı göze alana Türk deniliyor, küreselcilerin tezgâhına çomak sokana da ırkına bakılmaksızın insan denir.
Biz vakti zamanında iktidarın icraatlarına akli ve ahlaki eleştiri getirirken, bazı arkadaşlar “Gerek yok, yazma Silivri soğuktur!” diye bizimle dalga geçiyorlardı.
Medeni haklarımızı kullanmanın bir gereği olarak kendimizce yazdık ve kıyasıya da eleştirdik.
Bazılarıyla da mahkemelik olduk. Bazı davalardan beraat ettik, bazı davalarda eş dost yardımıyla tazminat ödedik.
Biz bunları yaparken kendilerince akıllı olan bazı arkadaşlar bize siyaseten iflah olmaz marjinal tipler gözüyle bakıyordu.
Biz zamanında itirazımızı yaptık. Kan davası, namus davası değildi. Siyaset kurumunun icraatlarına karşı eleştiri hakkıydı. Bütün bu süreçte teröristlere göz yuman siyasî blokta olmakla suçlandık. Hiç mesele değil. Yazıyorsan lanet okunmayı kabul edeceksin demektir.
Lakin şimdilerde işin ucu dönüp dolaştı ve bunlara dokunmaya başladı. Yani biz iktidarın kurban sırasında öndeki kurbanlardık. Onlarsa sıranın en gerisinde kurban olduğunun farkında olmayan alıklardı.
Ülkede iktisadi hayat içinden çıkılmaz bir hal alınca bizim o kadar da marjinal olmadığımıza kanaat getirdiler.
Silah bırakma, lağvetme, Abdullah Öcalan meclise türünden korsan bir barış rüzgârı esince bizim sözde teröristlerle iş birliğimiz azizlerin hikâyesine dönüştü. Nasıl, geceleri yanınızda bir timsahla uyuyor gibi hissediyor musunuz?
Mavi Marmara için hoplayıp zıplıyorlardı, şimdi neredeyse Gazze haritadan silindi, bunların sesi soluğu çıkmıyor. Coca Cola’nın siyosuna parmak bile atamadılar.
İş yavaş yavaş “Bu Metin o kadar mahkemeye neden gitti, o kadar tazminatı neden ödedi?” faslına geldi. Bizim en başından beri durduğumuz, sözümüzü söylediğimiz noktaya onlar kütükler gibi yuvarlanarak geliyorlar. Onun için onların iktidara dönük saçma sapan eleştirilerinin hiçbir ehemmiyeti yoktur.
Cumhuriyetin son çeyrek yüzyılında Siyonizm’in trafosunun patlamamış olmasını şark kurnazı bu güruh temin etmişti. Onun için beter olsunlar.
Lüks Karadeniz Seyahat’e ait otobüsü görünce aklıma düştü ve yazma gereği duydum.
Luicus Licinius Lucullus Romalı bir komutandı. Romalı askerlere Anadolu’yu ve Pontus’u (Pers satraplığı yerine kurulan müstakil devlet. Yunanistan ile bir alakası yok!) yağmalama emri veren haydut ruhlu bir Romalıydı. Yağmaladığı her şeyi Roma’ya götürüp varlık içinde yaşadı. Bugün “lüks, lüküs, luxury” olarak kullanılan kelimenin kökeni bu yağmacı Romalı komutanın adından gelmektedir. Luicus bu talanların çoğunu Karadeniz’de yapmış olduğu için seyahat firmasının adını görünce tebessüm ettim. Luicus Karadeniz Seyahat!
Aslında bu türden çok kelime var…
Narsis; Bizans’ın hiçbir şey beğenmeyen Ermeni asıllı bir generalinin adı.
Bebek; Pers asıllı katil bir komutan olan Babek.
Kuruş; Ahameniş İmparatorluğu döneminde kral II. Kyros adına basılan madeni para.
Amin; Mısırlı kral Amenofis’in adından geldiğini biliyorsunuz.
Ağustos; Roma imparatoru Augustus’un ismine ithafen bir aya verilmiş isim.
Krallarla kelimeler arasındaki ilişkiye dair ilk aklıma gelenler. Onun için “lüküs” o çapulcu Romalı komutanın adından geliyor. En azından benim düşüncem bu yönde.
Nişanyan bütün golleri boş kaleye atımışa benziyor.
Şampiyonlar Ligi finalini izledikten sonra futbolu takibi asla bırakamayacağımı ama Türk futbolunun saniye ayrılacak bir alan olmadığına tekrar ikna oldum. Bundesliga, Premier Lig ve La liga özetlerine bakmak yeterlidir. Arada bir tahammül edilebilir türdense A Milli takımın rakipleriyle oynayacağı müsabakalar. Diğerleri izlemeye değmez. Çünkü eskilerin deyimiyle şekeri kaynatırsan olur mu pekmez, cinsini şey ettiğim cinsine benzer. Ey gibi rahmetli Volkan Konak, derdi türkü arasında böyle şeyler.
Şampiyonlar Ligi finalinin özeti İnter açısından bana; hayaller Paris gerçekler Milano gibi geldi. Her şeye rağmen enfes bir final oldu. Fransızların futbolda ciddi bir final oynama geleneği var. Bizde bir türlü olmayan, olamayan bir şey. Türk futbolu şu aşağılık arabesk, ağlak, yalancı, hokkabaz spikerlerden derhal kurtulmalıdır. Türk futbolunun en büyük sorunu futbolu pazarlama adına pireyi deve yapan, kazuratı altın diye pazarlayan medeniyet yoksunu şu aşağılık spikerlerdir. İbrahim Hacıosmanoğlu futbolda reform yapacaksa işe bu sahtekâr, amigo futbol spikerlerini hizaya getirerek başlamalıdır.
Haşmet Babaoğlu’ndan cahile, cehalete övgü babında çiziktirmeler. Allah aşkına Haşmet, ne anlatıyorsun sen! Bundan birkaç hafta önce bir grup arkadaşla Kürtün’deyiz. Dağ yürüyüşü için yollardayız, kahvaltı molası verdik. Bi ara şöyle bir sağa sola bakayım, nedir ne değildir bu Kürtün dedikleri, dedim. O ara CHP ilçe teşkilatının olduğu binanın fotoğrafını çekeyim, dedim. Latife olsun diye bazı CHP’li tanıdıklara gönderiyorum. Tam fotoğrafı çekerken közde haşlanmış patates gibi suratlı bir çoban çıkıp geldi. Daha bir selâm yok, merhaba yok, hal hatır yok, bir tebessüm yok! “Neyi çekiyon, İmamoğlu’nu mu çekiyon! Çeğğ çeğğğ İmamoğlu’nu çeğ. Hırsızı çeğ!” İki kelime ile izah etmek gerekirse siyaseten kurulmuş azılı bir çomar bu! Bu pislik, hadsiz, hoyrat, cahil çomar, iktidarın her seçimde şımartıp kullandığı bir tür. İşte Haşmet’in her fırsatta yücelttiği tam olarak bu çomar! Bizdeki siyaset kurumu kendi ikbali için toplumdaki bu en ilkel canlının içgüdüsüne hem sosyal hem de kültürel düzeyde alan açıyor. Çünkü bir köpeği elde tutmanın maliyeti çok düşüktür. O çomar türünden bir tane de Rize’de vardı; “Cumhurbaşkanum bize haule iki saat musade et da, (havlayalum, muhalifleri kıçından ısıralım)” İtlaf edilmesi gereken tehlikeli bir canlı türü bu Haşmet! Daha ortada hiçbir şey yokken hırlamaya başlıyor. Biraz bir şey söyleyecek olsan havlayacak. Elini kaldıracak olsan ısıracak, karşı koyacak olsan parçalayacak seni. Bir ülke siyasî popülizm adına insanın bu düzeysizliğini okşayarak modern dünyada var olabilemez Haşmet! Bu köpek türünün ülke siyasasının önünde kuduz olmuş gibi duruyor olması kabul edilemez Haşmet!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)