25 Haziran 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 102

Son zamanlarda fark ettiğim şeylere gelirsek;
Çeşitli sebeplerle edebiyata ara vermek zorunda kaldığım 1 yıllık süre içinde hem edebiyat gündemi hem yazarlık özgüveni açısından yaşadığım irtifa kaybı. Şükürler olsun, edebiyata döndüm.
Siyaset ikliminin ülkedeki değer yargılarını tarumar ettiği bir zamanda Teoman’ın nasıl giderek değerli bir sanatkâr vasfı kazandığı. İnanılmaz. Kalbi ruhu “paramparça” bir ülke.
“Tarhana çorbası içen ve sigara içmeyen adamdan düşünce insanı olmaz.” sözünün sosyo-kültürel açıdan anlam ve önemi. Tarhana çorbasını hiç sevmem, sigara da içiyorum.
Sanatta siyasette isim yapmış bazı figürlerin zamansız ölümleriyle toplumda giderek itibar gördüğü, bunun esas nedeninin de alanlarındaki misyonları yarım bırakmış olmalarıyla alakalı olduğu. Yaşam bu denli ucuz olunca ölenler hemen azizleştiriliyor.
“Pirincimi yerim, günbatımını izlerim, ben böyle biriyim.” Zen Atasözü
Filistin konusunda dünyanın en riyakâr ülkesi Türkiye’dir!

“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.” Charles Bukowski Modern hayatın da kendine has evliyaları var, bahsi.
Demokrasi Sokrates’i baldıran zehrini içmeye mecbur eden vasat insanların yönetimiydi. Bu, bugün de öyle. Hatta demokrasi tarihte hakkında en fazla hurafe üretilen mefhumdur.
Bir ömür boyu banyolarda, hamamlarda bedenimizi ovalayıp kirlerimizi çıkarmakla meşgulüz. Ama yine de hiç biriz heykeltıraş sayılmayız. Anlamını çözemediğimiz yığınla eylemimiz var; garip değil mi? Edebiyatla lafazanlığın farkına dair.
Cumartesi günlerini severim; çünkü sizi resmi bir mesai gibi yaşama belasına mecbur etmezler. Amaçsız pazar günleri gibi de elde patlamazlar. Avaramu uu u!
Hayat Firavunun en mahir büyücülerinin büyüsü gibi bütün iddialarımızı, süslü cümlelerimizi mekanik bir şekilde öğütüp yutuyor. Geriye yine perdenin ardındaki o büyük muamma kalıyor.

Amerika – Türkiye arasındaki futbol müsabakasına dair…
Amerika futbolda dünyanın en kazma ülkesidir. Futboldan anlamazlar. Basketbolu iyi oynarlar. Amerikan futbolu, beyzbol, ferdi sporlar vs. iyidirler. Ama futbol nanay! Şimdi bu Amerika müsabakaya hayli hareketli başlayıp golü de bulunca insan bunlar da futbolu öğrenmiş düşüncesine kapılabiliyor. Ama öyle değilmiş.
Bizimkiler birer doktor psikolojisiyle topu çevirip oyunu kontrol ederek Amerikalı o atletik siyahileri ahırda bağlı beygirlere çevirdiler. Çok mu ağır oldu? Ama bu ülke dünyada çok daha ağır şeyler yapıyor! Oyunun devamında ve detayında bizimkilerin modern futbolun ruhuna susam ve çörekotuyla hükmedebildikleri müşahede edildi, efendim. Amerikalılar futbol konusunda o denli öküzlerdi ki, müsabakada topun patladığını adamlara izah ederken az daha savaş çıkıyordu aramızda. Eyyy Amerika!
Yine bu kazmaların stadyumunda kapalı tribün yok! Bizdeki kalın götlülerin makam araçlarıyla dibine kadar girip deri koltuklarda yayılıp karısıyla konuştukları tribün türü yani. Yok adamlarda nizam intizam var ama bir futbol görgüleri yok. Amerika dünyanın en ergen toplumudur. Asla olgunlaşmamıştır, her daim çiğdir. Her şeyde işin şovundadırlar. Bu şovu beceremediği alanlardan birisi de futboldur. Onun için zekâ, zarafet, estetik, sabır gibi bir sürü incelik gerekiyor ki, bunlar bir şekilde gelenekçi kıta Avrupa’sında var ama Amerika’da yok. Her şeyi ölçekli ama derinlikten, bir ruha sahip olmaktan çok uzak.
Bizde sorun futbolun görgüsüzce sunumunda? Milli takımın TRT1 haricinde bir kanalda verilen her maçı ölü doğar! Milli takımın maçı TV8,5’da! Milli takımda oynayan futbolcunun soyadını yanlış söylüyor. Sol bekte Mustafa Hallacı Mansur oynuyormuş! Müsabakayı naklen veren kırolara bu yayını futbol meraklısı bir ülke izliyor, kameralarınızın ekranını silin, Hollywood’da böyle mi film çekiyorsunuz, demiyor, diyemiyorlar. Ne o Amerikalılardan mı korkuyorsunuz!
Bu ülkede hiçbir makam bir sorun olmadan o sorunun olabileceğini akıl edemiyor. Milli maçın yayınını özel bir kanala sattılar! O da bize burada kapalı tribün yok, kameraların ekranı ondan ıslak, böyle idare edin, diye buzlu camdan maç izlettiriyor. Bu türden oğlanlara küfrettiğinde de hakim mahkemeye çağırıp sana hesap soruyor.

Trabzon’da bir edebiyat etkinliğindeyiz. İstanbul’dan davet edilmiş bir yazar; açılış konuşmasında Trabzon’u tahmin ettiğimden iyi buldum, dedi. Zihnimdeki her şeye makas kırdırdı bu söz. O anda anladım ki, Trabzon bu ülkede her şeyiyle imtihana tabi tutulan tek şehir. Siyaset üzerinden imtihanda. Ulusal siyasetteki bir grup çapulcu Trabzon’un gerçek yüzü olduğu varsayılıyordu zaten. İnşaat sektöründe “Laz müteahhit” profiliyle hep sınavdaydı Trabzon. Trabzonspor üzerinden Trabzon’un sınavı hiç bitmedi meselâ ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Şimdi yazar sıfatıyla Trabzon’a gelen bir insan durduk yerde, Trabzon’u iyi buldum neden der. Ne bekliyordunuz; eli mızraklı, baltalı insanların sizi karşılamasını mı? İstanbul menşeili bu General Narsis bakışından oldum olası nefret etmişimdir. Demek ki, Trabzon şehrinin ülkedeki algılanış biçiminde ciddi bir sorun var. Hep bizde bir eksiklik var. Onlar kusursuz tanrılar mesabesindeler. Biz Trabzonlular bu ülkede hep imtihana tabiyiz, siyasette, sporda, imarda, turizmde. Bu sınavın hiç bitmeyeceğini bildiğim için ben de hikâyemi asker mektubu gibi düz ve duygusuz okudum. Bu, geçemeyeceğinizi bildiğin bir dersten öğretmene boş kâğıt vermek gibi bir şeydir. Saygı duyulmadığınız bir ülkenin sporunda, edebiyatında, sanatında, siyasetinde, sinemasında, kültür hayatında vs. olmanız için hiçbir sebep yok!

İktidara geçmişte Kemalistlerin ceberrut uygulamalarına bir tepki olarak muhafazakâr İslamcı profiliyle talip oldular. Orada tutunabilmek için bürokraside Fetöcülere medyada ise komünistlikten çark etmiş liberal yazarlara sarıldırlar. Devletin kurumlarına sirayet ettikçe üst akıl dedikleri milliyetçi – devletçi bir damarla kuşatıldılar. Akabinde siyasal bir fantazya olarak ümmetçi – Osmanlıcılığa seğirttiler. Pandemi yıllarında ise ödün vermez küreselci, hatta küreselcilerden daha küreselci, bir iktidar pozundaydılar. Ama son zamanlardaki açılımlarla işi Kürtçü liboşluğa (demukratik Kürdopatlık -aslında bu kısmın tahlili o kadar kolay değil- kadar getirmişe benziyorlar. Sanki 80’lerin komünizm karşıtlığı aksiyoner milliyetçilik ile etiketi Stalinist işçi hareketi ama özünde Kürt etnik milliyetçiliği evrim geçirerek aynı yerde buluşuyorlar. Siyasal İslamcı iktidarın gen sarmalı gibi bir özet!

İran’ın Rusya ve Çin’in aynı anda desteğini almadan İsrail’e askeri açıdan karşılık vermesi zor görünüyor.
Türkiye’nin İsrail, diye bir derdi yok çünkü son çeyrek asırda Ortadoğu’daki bütün siyasi ve askeri otoritelerin çökertilmesinde öncülüğü yapan ülke Türkiye’ydi.
Türkiye, dünya Siyonizm'inin en kadim yurdudur. En azından Türkler tarihte Yahudilerle kurduğu Hazar Hanlığından beri böyledir. Anadolu Selçuklularında bile durum böyleydi. Neyse uzun bir konu.
Siyonizm sorununa İsrail’e saldırmak üzerinden bakarsanız ters köşeye yatarsınız. Mısır ile İsrail arasındaki 6 Gün Savaşındaki tecrübeydi. Sorun İsrail’le savaşmak değildir. Esas sorun İsrail’in arkasındaki o görünmez siyasî ve askeri sistemdir.
Durumun daha iyi anlaşılması için şöyle düşünün. İsrail’e saldırdığınızda Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki bütün Amerikan üslerinin İsrail bayrağı çektiğini düşünün. Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail yönetimi, Amerikan politik eliti ve askeri yapısı arasında bu türden bir geçişkenlik söz konusudur. Artı Türkiye’deki iktidarların İsrail’le olan ilişkilerini düşünün. İsrail’e karşı askeri bir müdahaleye teşebbüs ettiğinizde küresel sistem sizi boğuyor. Bugün İran örneğinde olduğu gibi. En azından içerideki Siyonist zihinli dangalakların reaksiyonlarını görüyorsunuz. Türkiye’de Siyonizm karşıtı ciddi bir iktidar teşekkül etmedikçe hiçbir şeye teşebbüs etmeyin. Bir sabah uyandığınızda Türkiye’yi yerinde bulamayabilirsiniz.
Şu andaki tek seçenek; Çin’in ve Rusya’nın küresel desteğini alarak Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır’ın ortak bir savunma stratejisiyle Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini hedef almasıdır. İsrail zurnanın son deliğidir. Aksi durumda bir sabah İsrail’i İncirlik’te Kürecik’te, İzmir’de, Konya vs. de konuşlanmış olarak bulacaksınız. Tekrar ediyorum, Amerika’daki Yahudi sermayesi ile İsrail, Amerikan yönetimi, askeri bürokrasisi (NATO) arasında ciddi bir geçişkenlik söz konusudur. Amerika’daki iç isyanın en büyük sebeplerinden birisi de budur.

Durumla ilgili olarak; Halil Cibran’ın Ey Kavmim adlı şiirini, Sen ki Erbakan’ı bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin, şeklinde politik vizyonla okumak ufuk açıcı olabilir.
Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz adlı şiirini Pitbulları – siz Çomarları da diyebilirsiniz - Neden Beslememeliyiz üzerinden okuyabilirsiniz.
Bir toplumda siyaset kurumu düşünceye, felsefeye tahdit koyduğunda, iktidarların kültürü ötelediğinde o toplumun eninde sonunda neye dönüşeceğini anlamak için Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şiirini okumak insana epeyce fikir verebilir.
Ve son olarak Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası adlı şiiri. Modern bir toplumdaki ortalama insanın kötücüllüğüyle o toplumun kaderini nasıl esir aldığını, ahlak ve erdemi nasıl süpürdüğünü ifşa eden muazzam tespiti. Normalde hiç kimseye kolay kolay şiir okuyun demem. Ama bunları okuyun.

İsrail normal bir devlet değildir. Batı medeniyeti eliyle Ortadoğu’nun kalbine kurulmuş kötülüğü tesis eden ileri bir karakoldur. Siyasetle, uluslararası hukukla, dinle, ahlâkla, insanlıkla, tarihle vs. bir tahlilini yapmak zordur. Hatta imkânsız; çünkü onu tahlilde ölçü alınabilecek hiçbir gerçekçi norm bulunmamaktadır. Tanrı dünyayı sadece Siyonistler için yaratmış gibi takıntılı bir ruh haline sahiptirler. Tek insan onlar, tek seçilmiş onlar, diğerleri onların köleleri!
Doğrusunu söylemek gerekirse Batılı ülkelerde ve de Ortadoğu’nun politik elitinde bu siyasal patolojiyi göz ardı eden halkların taleplerinden kopuk arsız bir yapı var. Ve bu yapı siyaset, ekonomi, kültür, askeriye, akademi, medya dâhil birçok alana sirayet etmiş durumdadır. Benim esas dikkat çekmeye çalıştığım şey de buydu. Niyeti bozuk bir karakolun dışındaki bu görünmez yapı.
İran’ın demode füzeleriyle Tel Aviv’in, Hayfa’nın görkeminin ne hale dönüştüğünü gördünüz işte. Aslında İran’ın hava saldırısıyla ortaya çıkan bu manzara basireti bağlanmamış her insan evladına kötülüğün mimarı bu karakolun uzun vadedeki akıbetini de ifşa ediyor. Çünkü sosyolojiye göre katı olan her şey bir şekilde buharlaşır. Bu bağlamda Suriye’deki iktidarın siyasal İslamcıların da işgüzarlığıyla değişmiş olması İsrail’in İran’a karşı bu hukuksuz saldırıyı yapmasının önünü açmış durumda. Şam manzaralı kahve keyfinin İsrail’e yarayan tarafı siyasal İslamcıları pek ilgilendirmiyor gibi.
Bazıları için öyle işte. İran Mecusi olup ateşe hürmet etse de olmuyor, Siyonistlerin başkentini füze yağmuruna da tutsa Sünni taassubunu bir türlü kıramıyor. Sonuçta Sünni godoşluğu diye bir şey var ve onun şalvarına Siyonizm’in bütün planları sığabiliyor. Golyat’a atılan taşın mahiyetini sorgulayıp açık limanları, İsrail’e akan petrolü, Kürecik üssünü, düşürülmüş Suriye sahasının istismarını eleştiremeyen riyakâr bir Müslümanlığı var onların. Onlar cehaletlerine iliştirdikleri körlükleriyle Siyonizm’e hizmet ediyorlar. Onlar öyleler işte!

Uzun vadede görünen o ki; Donald Trump, İsrail’deki rezil Netanyahu hükümetini İran üzerinden bir açmaza sürükleyip yüzüstü bırakacak. Ve İsrail’deki azılı Siyonist iktidarı değiştirecek.
Donald Trump bununla da kalmayacak İran’daki muhalifleri organize edip tıpkı Suriye’de olduğu gibi Mollaları iktidardan indirecek. Onların yerine Batı medeniyeti ile daha liberal ilişkiler kurabilecek devrik şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’yi getirecekler. Tekâüde ayrılan mollalar çuvallar dolusu altınlarla 1001 odalı saraylarda ağırlanacaklar. Onlara demokrasinin önemiyle ilgili bir konferans verilecek! Maksat mollaların canları sıkılmasın.
Tabi o esnada Beşar Esad Moskova’daki villasında bu gelişmeleri patlamış mısır yiyerek heyecanlı bir aksiyon filmi gibi izliyor olacak!
Donald Trump Körfez ülkelerinden ve Suudi Arabistan’da haracını alıp küpünü doldurduğu için petro-dolar şeyhlere çok ilişmeyecek. Sizin demokrat olmanıza gerek yok, biraz kilo vermeniz yeterli, diyecek onlara.
Nihayet demokratikleşme sırası Türkiye’ye gelecek. Bu kadar uzun iktidar olmak siyasal İslamcılara yeter, diyecekler. Faşizm sona erecek. Bazıları bavullar dolusu evrakla soluğu New York’taki Türk sığınma evinde alacaklar. Apolar, Selahattinler, Ümit Özdağlar, İmamlar, Canlar, afacanlar salınacak. Ülkede demokrasi bayramı ilan edilecek. CHP devr-i sabık ilan edecek. Çalınanlar hazine-i kebire iade edilecek. 40 gün 40 gece demokrasi baloları tertip edilecek. Hatta halk olarak o kadar mutlu olacağız ki mutluluktan hiçbirimizin eceli gelmeyecek.
Yiğidim Trump, bekliyoruz bunları senden!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Selamün aleyküm
Üstadım yazılarınızı yorumlarınızı fikirlerinizi çok beğeniyorum ve elimden geldiğince okuyup takip ediyorum
Çok teşekkürler