4 Eylül 2026 Cuma

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 102

Sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder!
O zamanlar Refah Patisi müntesipleri İstanbul’da pavyon, kerhane, gazino, birahane demez hepsini dolaşır ve ahaliyi Hakk’a davet ederdi.
Refah Partisi partilerden bir parti değil orospuların, pezevenklerin, alkoliklerin, bilumum günahkârın hidayet kapısı idi!
Hey gidi günler! Belki inanmayacaksınız ama bu teşkilatta sahabe hayatındaki olaylar gibi vakıalara şahit olunurdu!
Ama buna rağmen Refah Partisine dâhil olup hidayet ehli olanlar olduğu gibi yoldan çıkanlar da oluyordu, Mukadder ağabey!
İşte Mukadder ağabey, Beyoğlu pavyonlarında insanlara tebliğde bulunurken yorulup bir pavyonda oturacak olmuş. O loş ortamda bir konsomatris elinde bir kadeh şarapla Mukadder ağabeyin dizine oturmasın mı? Mukadder ağabey o pek nezih hitabetiyle; “Ay sen ne güzel şeymişsin? Hidayete ermek istiyorsun galiba!” deyivermiş.
Ey Milli Görüşçüler, işte bu nefsi tayyare vakıasından sonra bir daha Milli Görüş hareketinin iki yakası bir araya gelmemiştir.
Bu davada ilk gedik açan kişidir Mukadder Bey! Kadere bakın ki o Mukadder konsomatris Kader’in de üstüne çıkmıştır. Kader’in üstünde bir kader vardır, dedikleri aslında bu Mukadder’dir! Mukadderat azizim mukadderat!
Mukadder Bey bugünden bakınca diyor ki; Fetö ile Milli Görüş hareketinin mücadelesi “bir pazaryeri tezgâhı kapma mücadelesiydi.” Gerçekten öyle miydi?
Yani bu eski Milli Görüşçülerin beyanlarını duyunca aklıma Truva filmindeki o enfes düello sahnesi geliyor. “Beni bunun için mi tek ettin?”
Ama Mukadder Bey rahmetli Erbakan’ı hangi üstün ahlaki ilkeler için terk ettiğini söylemeye yanaşmıyor.
Milli Görüşçü muhalif bir memur başka bir vilayete tayin edildiğinde iktidara olan protest tavrını nasıl koruduğunu ikrar ediyor ama bugün öyle bir şeyin olamayacağına hiç değinmiyor.
Aslında ülkedeki siyaset yapma özgürlüğünün nasıl gerilediğini ifşa ediyor ama anlayana.
Ezcümle biz bu kötürüm siyasi iklime barda pavyonda cihat ederken dizimize oturan konsomatrislere tav olarak geldik.
Dedim ya; sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder! Orospulara şeriatın erdemli toplum yaratma projesinden bahsederdin. Milli Görüş davası hakkında konuşurken güzünde güller açar, omuzlarında melekler dolaşır, ecir defterinin sevap hanesini bonusla doldururdu.
Ama o eski pavyon mücahitlerinin hepsi tarih oldu. Daha doğrusu o mücahitlerin hepsi o eski yeşil komünistlikten muhafazakar İslamcılığa seğirttiler.
Onları ne zaman görsem aklıma Kolombiyalı ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım adlı roman gelir.
Doğal olarak ben de o orospulara tav olmuş eski mücahitler için hüzünlenirim. Benim de öyle zaaflarım var işte. Gençlik yıllarımda sokak köpekleri için üzülür kediler için ağlardım.
Gece vakti öten kirli çakalların hidayeti için ise tanrıya dua ederdim.
Şimdi benzer duygular o eski pavyon mücahitleri için canlanıyor bende.
Gidenler gitti, ölenler öldü, epeyce ıssızlaştık, yalnızlaştık. Efkârımız berhava oldu. Filistin haberleri kalbimizi katılaştırdı.
Sizin seçim meydanlarında kazandığınız Pirus zaferlerinden geride hiçbir şey kalmadı.
Sen ne güzel pavyon mücahidi ağabeyimizdin Mukadder! Orospuları, pezevenkleri, travestileri Refah Partisine oy vermeye ikna eder, onlara tanrının gafur ve kahhar sıfatlarından bahsederdin. Sonra siyasal İslamcılar seni Siyonist işbirlikçilere oy vermeye, onlara hizmet etmeye ikna ettiler. Ve o güzel hikâye böylece bitti Mukadder!

12 Eylül ihtilali sonrası slogan şuydu; "Ne sağcıyım ne solcu futbolcuyum, futbolcu!" Komünist ya da faşist olmamak için futbolcu olmak daha muteberdi, o meşum günlerde! Türk dostu Jupp Derwall geldi Galatasary'ın başına, Türk futbolcusunu tecavüze uğramış bakire modundan çıkarmaya çalıştı, defans sadece topu kaleden uzaklaştırmak değildir, dedi. Gordon Milne geldi Beşiktaş'ın başına, oyuna geometriyi oturttu. Beşiktaş kanatlarda üçgen palasr yaparak ligde defalarca şampiyon oldu! Jupp Derwall ekolünden Mustafa Denizli yetişti, bilhassa Avrupa'da müdafadan hücuma geçildi. Sonrasında Fatih Terim dönemi başladı, milli takım ve Galatasaray'da. Demirel gibi 7 kere gitti 8 kere geldi. Türk futbolcusunun yeteneğine dayalı güdüsel futbol oynatmayı tercih etti. Kaos futbolu ve hücumda bir öngörüsüzlük. Şenol Güneş ile Türk futbolu ilkel bir pragmatik anlayışa büründü. Bütün bu aşamalarına rağmen Türkiye'de futbol sahada analitik bir oyuna dönüşemedi. Bunu Türk milletinin ekmek tüketme oranına bağlayanlar oldu ama Fransa da benzer oranda ekmek tüketimine sahipti.
Çünkü bizde modern futbolu tanımlayan kavramların çoğu yetersizdir. "Orta şut karışımı" diye bir vuruş tabiri var bizde meselâ! Spor medyasının var olanı abartma, İstanbul takımlarının rakip takımları ayartma, hakemlerin bazı takımları kayırma, spor yorumcularının karakucak yaklaşımları Türk futbolundaki problematiği daha da büyütüyor, sayın okurlar. Ben daha bir müsabaka sonunda sahada oynanan oyunu futbol terimleriyle izah eden bir teknik direktöre denk gelmedim. İyi oynadık, basit gol yedik, hakem yanlış karar verdi, seyirci şöyleydi, hava sıcaktı, rakip oyuncular kötü niyetliydi vs. O kadar çok yapısal sorunu var ki bu oyunun ülkede futbol oynanamıyor. Normalde dokunulmaz olması gereken oyunun kendisi olması gerekiyor. Oyunu inşa etmesi gerekenler oyunu inşa edemedikleri için futbolun dışındakiler o oyuna etki eden herşeye fütursuzca dokunuluyor.
Biraz da alegori yapalım. Biz Maradona'nın veliahtı olarak görülen Ortega'yı İstanbul'da dövmüş bir milletiz. Bizi dünya kupasından kim eleyebilir! Biz hâlâ turnuvadayız! Bütün bunları bir pozisyonla izah etmemiz gerekirse; bir Sivasspor - Trabzonspor müsabakası. Sivassporlu bir kazma bir ikili mücadelede Aleksandr Sörloth'un ayağına tekmeyi indiriyor. Sörloth hakemden bir karar vermesini bekliyor, vermeyince de rakibini itip yere düşürüyor. Hakem Sörloth'u oyundan ihraç ediyor. Sörloth da maç sonunda ayağındaki krampon vidası izlerini çekip medyaya servis ediyor. Şimdi o Sivasspor 1. ligde debeleniyor. O hakemlerden dünya kupasında tek kişi bile yok. Türkiye 2 müsabakada elenmiş durumda. Sörloth ise Norveçle gruptan güle oynaya bir üst tura çıkmış durumda. Yani futbol kendi doğrularına sadakat isteyen bir oyundur. Ve maalesef bu bizde yok.
Biz iki üç tane Avrupa liglerinde yarım yamalak oynamış balon egolu futbolcuları bir araya getirmeyi milli takım kurmak zannetmeye devam edelim. İddia ediyorum.
Trabzonspor'un ikinci forveti Umut Nayır ligde oynadığı 15 maç ile milli takıma çağrılmış olsaydı ve iki müsabakada sadece 45 dakika kendisine şans verilseydi, muhtemelen tek dokunuşla milli takım bugün yoluna devam ediyor olacaktı. Evet, futbolda santrafor oynamak bir ihtisas alanı! Ve Umut Nayır tam da ihtisas gerektiren o işi yapıyor.
Maalesef hücum ve savunma taktikleri, futbolcuların görev ve alan tanımı sarih bir milli takım organizasyonu oluşturulamadı. Avrupa'da ve İstanbul takımlarında oynayan bazı yeteneklerin alışkanlıklarıyla melezlenmiş özünde pragmatik ama gerçekte yerel eklektik bir oyun anlayışıyla çıkıldı sahaya.
Kadro seçimi yanlıştı. Montella'nın milli takım çatısı kurma biçimi yanlıştı. Kamp yeri seçimi yanlıştı. İstanbul medyasının gazladığı abartılı beklenti yanlıştı. Mısır milli takımı teknik direktörü Muhammed Salah'ı 76. dakikada dışarı aldı. Montella Paraguay karşısında Hakan Çalhanoğlu'na ölü haliyle 90 dakika sabretti.
Artık Amerika karşısında A millilerden bir tür Pearl Harbour baskını bekliyoruz. Sert bir oyun, net bir skorla dönmelerini bekliyoruz. Sayın Şobolobinyo şu çeneni bir kapat artık!
Bu akşam bütün kulüplerini dolaştım İstanbul'un! Seni aradım ceza sahası çimlerindeee!

Allah pek ğafur'dur, Mahmut kardeş. Bunu derken de Jaqueline Cha'lel'in Alemen'y El Hub'u adlı oryantal bir şarkı dinliyorum. Biliyorum ikisi bir arada çok mantıksız ama kalbimden öyle geçiyor işte. En azından şimdilik. Hislerine yenik düşmeyi bir zaaf olarak görmek zalimliğin modern bir formu mudur? Ya da mantık iki benzemez üzerindeki Firavun mudur?
Ortanytalist demişken Mahmut aklıma geldi. Bir gensoru önergesi ile oryantal dansçı Özcan Tekgül'ün devlet sanatçılığına mani olan pek mübarek Milli Görüş hareketi çeyrek asırdır siyasal İslamcıların keyfi iktidarına mani olamadı ya! Hah onun için Saadet Partisi genel başkanı Mahmut Arıkan'ın oryantal dansçı Özcan Tekgül'e iade-i itibarda bulunmasını istirham ediyorum. Son çeyrek yüzyılda ülkede yaşanan bu kadar şeyden sonra bu gerekli gibi. Bak Saadet Partisi'nin oyları % 5'in üzerinde görünüyor. Dansöz açılımıyla bu oran % 10'u bile geçebilir. Hem kadıncağız tövbe etti ve yalnız öldü. Hepimizin böyle günahları vardır.
Bu piliçlerin kahir ekseriyesi bizim pek mübarek hareketimizden peydah oldu, onun için Özcan Tekgül'ü affadelim Mahmut!

Gelelim son vitaminsiz komünist Deniz Gökdaş’ın gösterisinin mahiyetine.
Deniz Göktaş önceki gösterisinde tıpkı yazar Franz Kafka gibi hayatla baş edemeyen bir yetersizlik profili çizmişti. Uzun saçlarıyla Oscar ödülünü reddeden Marlon Brando’yu temsilen sahneye çıkan o Kızılderili yerli kız gibi çevresiyle mistik açıdan uyumlu bir hali vardı. Diğer yandan kuluçkaya yatmış gelişime açık ama yaratıcılık açısından kısır bir görüntü vermişti.
Ülkede Kürt etnik milliyetçiliğine sarmış umutsuz komünistler, onun yumurtlayacağı yeni şeyleri bekliyor gibiydi. Tabi bu arada her anlamlı günde Ankara ovasında bir takım kılıksız komünistlerin nümayiş yaptığı kolluk güçlerince gözlemlenmiştir.
Aslında bu tür vitaminsiz komünistler ergenlik dönemini geçip yaşları kemale erince rahmetli Engin Ardıç’ın dediği gibi “Dangalak Sosyal Demokratlar” sınıfına terfi ediyorlardı. Ya da akıllanmamakta direnenler diğer marjinal komünistler gibi İstanbul sermayesinin tetikçiliğini yaparak tekaüt günlerini bekliyorlardı. Sonuçta komünistliğin de bohem süreçleri vardı.
Yani komünistler açısından siyasal İslamcıların iktidarında ülkede durum pek verimli sayılmazdı. İşte bu kısır şartlarda siyasal İslamcıların pek bi ceberrut iktidarında bu komünist peydah oldu. Türk mizahının diktatörlük korkusu bir komünistin gözünü karartmasıyla neticelenmiş gibi görünüyor.
Deniz Gökdaş’ın Harbiye’deki gösterisi ise Lenin’in ve Stalin’in yıkılmış kelle büstü üzerinden kurgulandı. Akılsız bir komünistin sosyo-politik açıdan akıllı bir tercihi gibi görünüyor. Bay en başkana “senin de sonun Stalin kırosu gibi olacak. Cenabet bir komünist olarak tüm medeni cesaretimi kuşanarak seni bu sahneden uyarıyorum.” mesajı taşıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteri birçok açıdan başarılıydı. Mesela uzun zamandır bu kadar kompakt bir gösteri izlememiştim. Deniz Gökdaş gösterisinde seyirciyle fazla sırnaşmadı.
Ama gösterisinde seçtiği konular tartışmaya açıktı. Mesela benim ziyadesiyle irrite olduğum ülkedeki Alevi mağduriyeti vurgusu. Belli ki Alevilik Deniz Gökdaş’ın kimliğinin bir parçası. Ama ülkede Alevi mağduriyeti olarak gördüğü şey aslında bugünkü iktidarı var eden şeydi. Bu iktidar geçmişteki siyasi varlığını başörtüsü mağduriyeti üzerine inşa etmişti. Oysa geçmişte başörtüsü yasağına imza atan hakimlerin ve savcıların kahir ekseriyeti Aleviydi.
Evet bugün ülkede var olan siyasal İslamcılar utangaç bir diktatörlükten tam diktatörlüğe geçme eğilimindeler. Ama bu diktatörlük dün ülkede tesis edilmiş örtük Kemalist askeri diktatörlüğün kaçınılmaz sonucuydu. Matruşka bebekler gibi biri diğerinin içinden çıkıyor. Yani felsefi açıdan bakıldığında gösteri tam bir fiyaskoydu.
Gösteri konuları itibarıyla sol literatürün ipe sapa gelmez hezeyanlarına boğulmuştu. Mesela ülkede Kürt etnik milliyetçiliğine sarmış komünistlerin siyasi sefaletinden hiç bahsedilmemiş.
Artı Ekrem İmamoğlu gibi tepeden tırnağa sağ profilli Karadenizli bir müteahhidin solu, CHP’yi ve ülkeyi kurtaracak bir umut olarak görülüyor olması komik değil trajikomikti.
Deniz Gökdaş’ın gösterisinde denizden çıkan dalgıçlar metaforu üzerinden haşemayla denize giren başörtülü kızlara yapılan Sin Kaflı küfür tek kelimeyle bel altıydı. Ve bu küfrün ciddi bir kontrası olacak Deniz’e! Ülkenin Kemalizm’den Kezbanizm’e nasıl evrildiği ayrı bir tartışma konusu elbette ama bu tartışmada direkt küfretmek komünistler aleyhinde bir penaltı kararını gerektiriryor.
Trabzon KTÜ üniversitesi için “kötü üniversite yoktur, KTÜ vardır” denilir. Belli ki Deniz Gökdaş bu işe başlar başlamaz KTÜ yola düşmüş.
Trabzon demişken, Trabzonlu komünistler TKP kongresine “Biz buraya Allah’ın kitabını inkar ederek geldik, Karl Marks, Engels, Stalin de neymiş!” diyorlardı. Siz de o sahneye etnik Kürt milliyetçiliğine, İstanbul sermayesinin militanlığına sarmış, Karadenizli bir müteahhide kuyruk olmuş sol döküntülerinin hezeyanlarını eleştirmek yerine siyasal İslamcı bir iktidarın defolarına meydan okumak için mi çıktınız? Öyleyse müsabaka yeni başlıyor.
Yaşlı bir solcunun da dediği gibi “Meğer komünizm mücadelesi olarak yaşadığım bütün bu buhranlar koca bir vehimmiş.” mesabesinde bir takım sayıklamalardan ibaret bir gösteri peygamberliğinden rol çalan alelade şeyler.
Diğer yandan Deniz Gökdaş’ı devletçi komedyen Adanalı Ali Congun’un ülkeye komünizm getirememiş Ankaralı beceriksiz komünist versiyonu olarak değerlendirmek de mümkündür.

Her kayıp yılına bizzat şahit olduğum bir turizm mekânı olarak Uzungöl meselesi.
Uzungöl’ün ta çocukluk yıllarımdan bugüne tanınmayacak derecede bir değişim geçirdiği yalın bir gerçektir. Benim ilk hatırladığım Uzungöl üç beş evin olduğu, göz alabildiğine sarı lahana çiçeklerinin boy verdiği bir ıssızlıktı. Ortasında tesis demeye bin şahit gereken basit bir yapı vardı. Yamaçta kümelenmiş kestane karasından ahşap evler aşağı tarafta ise derme çatma dükkanların olduğu basit bir köyden ibaretti. Yukarı düzlüklerinde inekler otlardı. Köyün diplerinde ise mısır tarlaları boy verirdi. Ama bakıldığında masmavi çamlarla çevrili o manzara muhteşemdi. Kümeslerin etrafında atmacalar süzülürdü.
Aradan geçen on yıllar içinde Uzungöl büsbütün değişti. Otellerle, hediyelik eşya satan dükkanlarla, kafeteryalarla, oyun alanlarıyla dolup taştı. Bu düzensiz büyümeye karşı kamuoyunda ciddi bir itiraz yükseldi. Ama zamanla oteller, dükkânlar ahşapla kaplandı. Derme çatma yapılar yıkıldı. Yolları peyzaj düzenlemeleri yapıldı. Belki birçokları için artık o eski Uzungöl yok ama ortaya çıkan şey bambaşka ve ciddi bir şey. Uzungöl artık ülkenin ve dünyanın aktığı ciddi bir turizm merkezi. Bazılarının mızmızlanmaları bir yana Uzungöl hâlâ her haliyle güzel. Bir kere içiyle dışıyla müthiş bir floraya sahip. Havası ve suyu hala hayat dolu. Daha önce şikâyet konusu edilen birçok şey halledilmiş.
Oteller, lokantalar, kafeteryalar, hediyelik eşya dükkanları gayet düzenli ve temiz. İnsan yoğunluğuna rağmen Uzungöl’de bir nizam intizam gözlemleniyor. Bir sorun çıktığında yetkililerce anında müdahele ediliyor. Uzungöl’deki turistlerin çoğu Arap ülkelerinden. Uzungöl’de o kadar dolaştım, o kadar gözlem yaptım Araplarla ilgili en küçük olumsuz bir şeye denk gelmedim. Onlarda hayatın akışı içinde medeni bir ritimle eriyip gidiyorlar. Yani sosyal medyada maksatlı olarak kopartılan gürültünün gerçek hayatta bir karşılığı mevcut değil. Meselâ Katarlılardaki medeni tavır maalesef bizim ülkemizdeki birçok insanda yok.
Doğa müzesini gezen, kafasına takılan bir konuyu çekinmeden soran Arap kızlar var. Yani Uzungöl’ü gezip dolaşan, yemek yiyen, alışveriş yapan, eğlenen herkes bir şekilde halinden memnun. Elbette ufak tefek sorunlar da mevcut Uzungöl’de. Meselâ tur otobüslerinin Uzungöl’ün içine sokulmasına müsaade edilmesi saçmalık. Uzungöl Camii’nin iç dekoru çok kötü. Uzungöl’ün berrak suyunun tabanında görülen çöpler. Ama bunlar küçük dokunuşlarla yapılabilecek şeyler.
Uzungöl her şeye rağmen hâlâ güzel. Seyir terası, Karaster yolu, Demirkapı yolu, bentler, balık tesisleriyle hâlâ albenisi olan bir yer. Bence son düzenlemelerle modern bir görkeme büründü Uzungöl. Kanaatimce jandarma karakolunun yanından çam ormanının üstünden ilk yaylaya kadar güzel bir teleferik sistemi yapılırsa harika olur. Çünkü orada Uzungöl’ün turizm destinasyonuna dahil olabilecek enfes bir yayla var.

Komünistler dağılın, sulu esprilerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!
Aslında iktidar şansı olmadığı sürece komünizm, sosyalizm, sosyal demokratlık, sol vs. gayet zevkli konulardır.
Meselâ ben komünistlerin Marksist, Leninist, Stalinist kıroya benzeyen ahmak tiplerini severim. Maoist ve Kemalist kuyruklu olanlarından nefret ederim. Hele Türkiye’deki gibi “halkların kalleşliği”ni savunan etnik Kürt milliyetçiliğine seğirtmiş, varlığını İstanbul sermayesinin tetikçiliğine adamış olanlardan hiç hazzetmem. Lisede matematik öğretmenimiz şöyle derdi. “Ahmaklık da bu ışınlar gibi sonsuzdur!”
Komünizm savunması Mustafa Suphilerden, Sebahattin Alîlerden, Yaşar Kemallerden, Ruhi Sulardan, Deniz Gezmişlerden, İbrahim Kaypakkayalardan, Mahir Çayanlardan düşe düşe sahne soytarılığına kadar düşmüş durumda.
Aslında bizde komünizm bunun evvelinde Cihangir solculuğu diye daha kötü bir yola düşmüştü. Bu dibin de dibiydi.
Daha önce de dediğim gibi; bizdeki komünistler “Yarimin yanağından başka her şeyi paylaşırım.” derler. Ama liberal ekonomiden domuz gibi para kazanırlar, halka da zırnık koklatmazlar.
Daha bu yaşıma geldim, kolhozdan geliyorum, gulakta çalışırken yoruldum diyen yerli ve milli bir komüniste rastlamadım.
Maçoğlu gibi en halkçı olanları ise Tunceli kırsalında nohut yetiştiriyordu. Onun komünizmin ulviyeti için yetiştirdiği nohudu Kanadalı bikinili kızlar birkaç günce yetiştiriyordu.
Dediğim gibi komünizm bizde mizah konusudur, gayet eğlencelidir.
Komünizmin sığındığı en son kale “Ölü Deniz!” adlı bir subukluktan ibaret.
Lenin’in Stalin’in devrik büstü önünde karşı bir diktatörlüğe atfen metafor kullanılmış bir cenabet komünist örneği. Neylersin ki vakit daralmakta. Yasal mermisiyle bir komiser yaklaşmakta.
Örgütsel amaçlar doğrultusunda ideolojik bir gösteri desek öyle bir şey de değil. Siyasi klişeler üzerinden 25 yıllık siyasal İslamcı iktidara muhalif herkesi okşayıp gıdıklamadan ibaret patolojik bir sayıltı.
Meselâ şöyle bir şey olsa benim ilgimi çekerdi. SSCB döneminde Moskova’dan Bakü’ye gönderilmiş talimatlar ve yoldaşlara yapılan konuşma metinleri. Bu sululuklarla pek bir komünistsiniz yoldaş Göktaş!
Bizde devlet kafayı çekmiş, laf anlamaz ormancı gibidir. Onun için bir komüniste hiç acımazlar, ters kelepçe takıp götürürler merkeze!
Arada bir zılgıt verelim ki, etnik Kürt milliyetçiliği konusu da pekişsin.
Bir komünistin “dinbaz bir iktidarı” eleştirerek kazandığı parayla yurt dışına gezmeye gitmesi; emek sermaye çelişkisinden çok komünist soytarılığın ahlak çelişkisi gibi görünüyor.
Şayet Kuzey Kore, Küba’da tatile gitmediyse.
Geçiyor önümden posbıyık Deniz yoldaş, suçu örgütsel amaçlar doğrultusunda sululuk yapmakmış anladığım kadar!
Bu Deniz, Deniz Gezmiş zamanında olsaydı devrimci hareketi sulandırmak suçundan örgüt tarafından infaz edilirdi.
Ben komünistin ilkeleri uğruna idam sehpasında sallananını severim. Liberal düzen içinde komünizmin efkârını halka pazarlayıp cebini dolduran palyaçoları değil.
Oflu hocanın da dediği gibi, “Bilhassa siz komünistler çok cenabetsiniz!” Yıkanıp paklanmanız lazım. Emek sermaye çelişkisinden önce ahlaki tutarsızlıklarınızla yüzleşmeniz lazım.
Nasıl oluyor da bizdeki komünistler CHP gibi kallavi bir hırsızın peşine düşmüş bir partiye kuyruk olabiliyor, ondan gelecek umabiliyorlar. Bu ne yaman çelişkidir!
“Kiraz ağacında yırtılan gömleğim.” Hani benim komünistliğim nerede?

Bir modern yamyamlar ittifakı olarak NATO bahsine gelecek olursak.
II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın Avrupa’yı işgali sonucunda kurulmuş bir pakttır.
Avrupa’yı bu paktta tutmanın görünürdeki gerekçesi bir gün Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği paranoyasıdır.
NATO esasında Amerika’nın Doğu Avrupa, Akdeniz, Orta Doğu ve diğer coğrafyalarda yaptığı darbelerin, çıkardığı iç savaşların, askeri müdahalelerin açık bir aparatıdır.
Bunun en bariz örneği Amerika’nın NATO üzerinden bazı ülkelerde yaptığı askeri müdahalelerdir.
NATO Amerika’nın Irak işgalinde var.
NATO Amerika’nın Afganistan işgalinde vardı. Türkiye NATO adına o savaşa birlik göndermişti.
PKK terör örgütünü 40 yıldır ülke içinde örgütleyip binlerce insanın ölümüne sebep olan bu NATO işte!
Kuzey Afrika’da Libya’yı bombalayıp Muammer Kaddafi’yi halkına katlettiren bu NATO!
Hiçbir haklı neden olmaksızın Ukrayna’da Rusya’yı provoke edip savaş çıkartan yine bu NATO!
Türkiye’nin güvenliği için dahil olduğu askeri pakt işte bu cenabet Haçlı güruhu.
Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan’ın Anadolu içlerinde kılıçtan geçirdiği Haçlı çapulcu topluluğu işte Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı bu NATO’nun dedeleri.
Bu barbarlar topluluğu dağılmasın diye çırpınanlar ise bizdeki siyasal İslamcılar.
Meşruiyetlerini halk yerine Türkiye’nin NATO üyesi statüsünden alıyorlar.
Rusya’ya karşı Avrupalıların kınalı götlerini korumak için siyasal İslamcılar Türk ordusunu Haçlılara yedek asker yazıyorlar.
Dünyanın her yerinde G-8‘lere, NATO’ya karşı protestolar, gösteriler yapılabiliyor.
Türkiye’deki Siyonist İslamcılar bu türden medeni teşebbüslere asla müsaade etmiyor.
Yani bizdeki siyasal İslamcılar gâvurun tezgâhından rol çalan çok daha büyük gavur mesabesindeler.
Eskiden Kemalistlerin Müslümanlara yaptığı gaddarlığı şimdi onlar NATO karşıtı gösteri yapan komünistlere ve Müslümanlara yapıyorlar.
Siyasal İslamcılar bu halleriyle Haçlılarla ve Siyonistlerle aynı safta olduklarını tescilliyorlar.
Bu baskılardan maksat Rusların Avrupalıları öpmesine mani olmak.
Diğer yandan NATO yeni karargâhını Türkiye’de kurarak sadece Haçlı yayılmacılığını sürdürmüyor, aynı zamanda Orta Doğu’da büyük bir işgalin öncülüğünü yapan İsrail’e yeni bir kalkan sağlıyor.
Nasıl ki Arap ülkelerini İbrahimi antlaşmalarla bağlayıp İran’a saldırmışlardı, şimdi aynı şeyi NATO güvenlik mimarisi üzerinden Türkiye ve Türki ülkelerle kurma derdindeler.
Sonuçta ülkeyi BOP eşbaşkanlığı görevini yürütmüş tek adam rejimi yönetiyor.
Ne diyordu rahmetli Necmettin Erbakan; AKP’yi Siyonizm kurdu, Siyonizm’in görevi şartlar ne olursa olsun AKP’yi iktidarda tutmak, o arada kendi işgal planlarına devam etmektir.
Necmettin Erbakan’ın siyasi öngörülerinden henüz isabetsiz çıkanı olmamıştır.
Siyonizm 25 yıldır AKP’yi iktidarda tutuyor. Irak, Libya, Suriye halledildi. İran şu ana kadar Siyonizm’e sorun çıkaran tek ülke oldu.
Amerikan başkanı Donald Trump bu iktidarı o kadar övdüğüne göre Amerika’nın, İsrail’in Türkiye’den isteyip de alamayacağı hiçbir şey yok demektir. Bu haliyle Türkiye Beştepe burçlarına Siyonizm bayrağı çekilmiş bir ülkedir.
Çünkü bu ülkeyi yönetenlerdeki gavurluk ne Haçlılarda, ne Amerikalılarda, ne de azılı Siyonistlerde mevcuttur. O gavurluk bütün diğer gavurlukların üzerinde bir gavurluktur. Ve o gavurluk bugün ne komünistlere ne Müslümanlara ne de Türk halkına göz açtırmaktadır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

Hiç yorum yok: