Sabahın erken saatinde belediye otobüsüyle yolculuk. Otobüsün kadife koltuklarında uyuklayan birkaç yolcu var. Karanlıkta otoyol boyunca artan ıssızlık hissi insanı çepeçevre kuşatıyor. Bu, zamanın uyukladığı bir sarhoşluk tüneli. İzaha muhtaç bir durum. Bir Doğu filminde henüz bozulmamış görkemli bir film setinde unutulmuş bir oyuncu gibiyim. Ama biliyorum ki, her köşe başındaki güvenlik kameraları beni kaydediyor. Soğuk bir merhaba'dan başka bir söz yok. Modern insan da tıpkı ölümün varlığından haberdar vahşi hayvanlar gibi tedirgin bir şekilde bekleyişteler. Bu denli politize olmuş bir hayatta tuhaf bir durum. Nereden aklıma geldiyse, camdaki aksime bakarken bir zamanlar havaalanında gördüğüm Çinli bir kadını hatırlıyorum. Çekik gözlü, siyah saçı topuzlu, kırmızı etekli, yüksek ökçeli, Han soylu bir kadındı. Etrafındaki her şeyi ölçüp biçmiş ve bir düzene oturtmuş gibi asaletle yürüyordu. Ve sanki muhatabı dünya ve onun üzerindeki insanlar değil de, bizzat tanrının kendisiymiş gibi değişik bir ruh hali vardı. Ve yine son günlerde bir dostuma ettiğim şu sözü de hatırladım. İnsan yaş aldıkça; ülkesinin hayhuyundan yoruldukça, politikacılardan nefret ettiği kadar fahişelere olan hayranlığı gün geçtikçe artıyor. Bu neçe sözdür, balam! Evet, çelişkili bir durum olduğunun farkındayım ama salt mantık hayatta olup bitenleri karşılamaya yetmiyor.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
1 yorum:
Gezi bu kadar güzel özetlenebilir Yeniden gezmiş kadar oldum doğrusu Bakış açısı ve yorumlamalarınızla gezdiğimiz yerler başkalaştı, kişilik buldu sanki
Yorum Gönder