CHP'de son durum Cem Karaca’nın seslendirdiği Dadaloğlu türküsü gibi…
Öter tüfenk, davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğiyler yere serilir.
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!
Bence CHP’nin geneli bu son yaşananlardan memnun. Bir şehrin belediye başkanıysan sadece işin o kısmından sorumlusundur. Ekrem İmamoğlu çizmeye kadar sorumlu olduğunu unuttu. Bir partinin genel başkanı ya da cumhurbaşkanı adayıymış gibi davranamazsın. Modern bir toplumun siyasetinde buna müsaade etmezler.
Diğer bir hata ise İstanbul’u kendi siyasî istikbali için bir araç olarak kullanma niyetiydi. Vakti zamanında siyasal İslamcıların yaptığı buydu zaten. Ülkedeki mevcut siyasi partilerin dışında CHP içinde eklektik bir siyasî teşekkül oluşturarak iktidara yürüme çabası. Bunun ülkenin geleceğinde Zelenskivari bir maceraya dönüşmeyeceğinin bir garantisi yoktu. En azından halktaki siyasal İslamcı bir iktidardan kurtulma iştiyakı bu türden bir tehlikeyi işaret etmiyor değildi.
Bu haliyle bile CHP’nin bir kısmı genel siyaset içinde korsan bir yapı görüntüsü veriyor. Çünkü söz konusu yapı CHP genel merkezinin kontrolü dışında mevcut iktidarı alt edebilecek ve CHP kitlesini de peşinde sürükleyebilecek; küresel güç odaklarıyla bağlantıları olan bilinmezliklerle dolu bir görüntü arz ediyordu. Benim gördüğüm Türkiye’deki devlet yapısı bu türden bir teşebbüse müsaade etmedi. Ve hukuku işleterek şimdilik bu yapıyı kontrol altına aldı.
Bence bay en başkan El Salvador başkanı Naib Bukele gibi aşırı Kemalistleri, mafya babalarını, cemaat ve tarikat liderlerini, meczup hocaları, yolsuzluğa bulaşmış siyasetçi ve bürokratları, tecavüzcüleri, terör örgütü üyelerini, canileri, tefecileri vs. tutuklattırıp devasa hapishanelere tıktırabilirdi. Bu mücrimlerin saçlarını kazıttırıp hepsine cehennemlik dövmeler yaptırabilirdi. Bence yaparsa onu da bay en başkan yapar! Haydi bay en başkan bekliyoruz bunu senden!
Binanın tesisatçısı Mustafa Kemal’e çok benziyor, tüylerim diken diken oldu, diyor teyze!
Ülke siyasasında bu büyülü gerçeklik var olduğu sürece sağcı liberaller, siyasal İslamcılar çok daha kebap yerler bu işlerden.
Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz ülkeye? 19 Mayıs’ta Samsun’dan tekrar bir güneş gibi doğacak ve bütün siyasal İslamcıları İzmir’den denize mi dökecek?
Gerçeklik algısı bu denli kopuk bir kitleye içinde yaşadığımız dünyanın tehlikelerini nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onların öyle bir derdi olur mu? Cumhuriyetçi ve Kemalist olmak modern dünyadaki köklü meselelerin üzerinden gelinebilecek bir meziyet midir?
Neden modern zamanın şu aşamasında dindarları istismar eden siyasal İslamcı bir iktidarla geçen yüzyılın Bonapartist bir siyasi dayatmasından birini tercih etmek zorundayız?
Siyasal İslamcılar dronlar yaptılar bunlar hala Bonapartist orduda bitli piyade kıvamında siyasette yol almaya çalışıyorlar!
Bir yüzükle iktidara gelip ülkeyi hamiline yazdırma aşamasına gelen bir adamın bu ülke insanı için nasıl bir var oluş sancısı olabilir ki? 1000 tane dairesi olan bir adamın nasıl bir ülke ve toplum kaygısı olabilir ki? Adamın kutlu davaya çıktığı evde dikkatimi çeken şey takım elbiselerinin sayısıydı.
Meselâ bizim bir dairemiz olsaydı herhalde şu hayatta jübilemizi yapardık. Biz bu insanlarla aynı ülkede, aynı dünyada yaşamıyoruz.
Bizim diplomalarımız hayatla ilgili kaygılarımız kadar gerçek. Ama Soğuk Savaş döneminden kalmış politikacıların indinde bir değerleri yok.
Bu kadar sahtekârlık bu ülkeye çok fazla. Matruşka bebekler gibi bir hırsızın içinden başka bir hırsız çıkarmaya çalışmak politika yapmak değildir. Esas mesele bu ülkeyi kimin yöneteceği değildir. Mesele ülkenin hangi kurallarla hangi projelerle, hangi stratejilerle, hangi kadrolarla ödün vermeden yönetileceği meselesidir. Diğeri ise demokrasi kılıfı uydurulmuş, küresel sistem destekli kendi hırsızlığına meşruiyet kazandırma gayretkeşliğinden ibarettir.
Evet, en baştan alalım. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye iki siyasî kampa ayrıldı. Bunlardan ilki başını CHP’nin çektiği Batılı hayat tarzını benimseyen seküler kesim, diğeri ise İslami hassasiyetleri olan muhafazakâr kesimdir. İki kesim de birbirinden nefret ediyor. İşin garip tarafı bu iktidarın yorduğu bazı dindarlar tövbe edip seküler gruba katıldılar.
Eskiden ilk grup orduyu, yargıyı, akademiyi kullanarak demokrasiyi sabote ediyordu. Şimdilerde ise muhafazakâr İslamcılar yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve medyayı kullanarak benzer şeyleri yapıyorlar.
Bugün ülke siyasetinde yaşananları 1990’lı yıllardan biliyoruz. Batı Türkiye’de siyasal enstrümanları ustaca kullanarak bir iktidar değişikliğine gidiyor. Bu çok açık. Sonraki analizlerde detaylarına gireriz ama Batı için bu iktidar değişiminin yığınla haklı sebebi mevcut.
Ülkedeki mevcut siyasî işleyiş yapı itibarıyla güçlendirilmiş başkanlık sistemidir. Muhalefet yıllarca iktidara dönük eleştirilerini parlamenter sistemin siyasî lügati üzerinden yaptı. Aslında ülkede yaşanan siyasi kaosun esas nedeni siyasî İslamcıların ülkeyi başkanlık sistemi ile yönetiyor olmasına rağmen muhalefetin bir türlü bu değişimi içine sindirememiş olmasıdır. Yani siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile devleti kontrol ediyor oluşu parlamenter sistemin refleksleriyle politika yapan muhalefet arasındaki yapısal fark toplumsal anlamda da ciddi bir kopuşa sebep oldu. Siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile Batılı yaşam yanlısı sekülerlerin parlamenter sistem ısrarı kaçınılmaz olarak Türk politikasında mitoz bölünmeyle sonuçlandı. Diploma iptali, tutuklamalar, yargılamalar ise bu yapısal kopuşun toplumsal düzlemdeki tetikleyici aksiyonları sadece.
Bu yapıda (başkanlık sisteminde) muhalefetin başını çektiği CHP iktidar olursa ülkenin kronikleşmiş meselelerine nasıl bir çözüm bulacak, sualinin bir cevabı mevcut değildir. Yani bir büyükşehri kör topal yönetmiş toy bir siyasî figürden koca bir ülkenin sorunlarını göğüsleyecek politik bir figür üretme gayretkeşliği bana pek mantıklı bir tercih gibi görünmüyor. Bir diktatörden alelacele kurtulma hevesi bana ülkenin başına çok daha büyük bir musibetin açılma ihtimalinin olduğunu haykırıyor.
Bay en başkan Türk siyasetine bütün hukuki ve siyasî temayüller eğip bükülerek dâhil edilmişti. Ülke olarak siyasi anlamda nasıl bir hoyratlığa maruz kaldığımızı hep birlikte yaşayıp gördük. Vakti zamanında bay en başkan da yapay bir mağduriyetle kahramanlaştırılmıştı. Şimdi göz göre göre aynı şey tekrarlanıyor. CHP’nin sabık genel başkanı Deniz Baykal siyasal İslamcıları kutsayıp iktidar yapmıştı. Şimdi siyasal İslamcılar bir belediye başkanını azizleştirip iktidarı CHP’ye iade ediyorlar. Kısacası CHP de siyasal İslamcılar da demokrasiyle oynayıp iktidar oluyor. Diğerleri ise demokrasi içinde oynamaya çalışıyor. Ahali de çelik lalelere bakıp imama, müezzine ağlayıp duruyor.
Politika ile ilgili klasik dibaceler…
Devlet halk ile var olabilen bir şey değildir. Devlet halka rağmen var olabilen katı üst bir organizasyondur. Halk ile var olabilen ise bildiğiniz aşirettir. Bugün bizde olduğu gibi.
Politikacılar aynı mezhebin birbirine küsmüş çocuklarıdırlar. Halkın önünde oynadıkları tiyatro ne kadar trajik olursa olsun oyunun sonunda hep birlikte sahneye çıkarlar, seyirciyi selamlarlar ve alkışlanırlar. Perde arkasında da birbirleriyle uzlaşırlar.
Türkiye’de evrensel anlamda bir sol yoktur. Birbirinden kötü iki farklı sağ vardır. Bunlardan ilki İngiliz usulü kurucu sağdır. Diğeri ise II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın dünyaya dayattığı şirket usulü sağcılıktır. Menderes, Demirel, Özal ve İslam’ı tacir Arapların dini olarak halka pazarlayan günümüz siyasal İslamcıları bunun başlıca örnekleridir.
Türk siyaseti ile ilgili esas mesele kimin ya da hangi partinin iktidar olacağı meselesi değildir. Mesele bu toplumsal yapının herhangi bir iktidarın devleti yönetme hususunda neye icbar edeceğidir.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede yaşanan sert modernleşme toplumsal bir anomiğe dönüştü. Siyaset kurumunun kronikleşen ahlaksızlığı geleneksel ve dini olan her olguyu halkın gözünde suçlu kıldı. Siyasal İslamcıların kötü iktidarı Türk toplumuna seküler hayatı bir hidayet kapısı olarak dayatmaktan başka bir işe yaramadı.
Sıradan bir Müslüman için bu aşamada işler çok daha zor görünüyor. Üç farklı yol söz konusudur. İlmel yakîn olmak, aynel yakîn olmak ve hakkal yakin olmak!
Mustafa Öztürk gibi dini, imanı, Kuran’ı akılla, mantıkla budayıp yolunmuş tavuğa çeviren madrabazlara aldanmayın. İşin özü şudur. “Sizi topraktan biz yarattık. Size ruhumuzdan biz üfledik. Rızkınız biz veriyoruz. Aklınızın ermediği şeyler hakkında ahkâm kesip Yaratıcıdan rol çalmayın. Dönüşünüz bizedir. Uslu uslu yaşayıp ölün.” O kadar.
Türkiye sendromu.
Siyasal İslamcılar bu gidişle ülkeyi Afganistan’a çevirecekler. Tarikatlar ve cemaatler ülkeyi ele geçirecekler. Yakında ülke şeriat yasalarıyla yönetilecek!
CHP iktidara gelirse dindar insanlara baskı yapılacak; eskiden olduğu gibi başörtülüler kamusal alandan ihraç edilecekler. Dinle ilgili her şey yasaklanacak!
Güneyimizde İsrail’in kontrolünde bir Kürdistan devleti kurulacak. Zaten fiilen kurulmuş durumda. Güneydoğu bölgemizi o devlete katacaklar!
Suriye’de Baas rejiminin düşmesiyle İsrail sınırımıza kadar dayandı. Amerika’nın desteğiyle bizim topraklarımızı işgal edecekler! Yeni bir Filistin cephesi açılacak.
Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaşla çökertilmesinden sonra sıra İran’a gelecek. İran’da halkı molla yönetimine karşı ayaklandıracaklar. Ardından güneyde Kürtler ve İsrail, doğuda Ermenistan, batıda Amerika destekli Yunanistan eş zamanı olarak bize saldıracak. İçeride Suriyeliler ve Afganistanlılar ayaklanacak. Alevilerle Sünniler arasında çatışma yaşanacak!
Ekonomide durumlar çok daha kötü olacak. İnsanlar köylerine döneceğinden şehirler iyice boşalacak. Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar şehirleri ele geçirecek.
Maden şirketleri özerkleşecek; kendi savunma güçlerini oluşturacaklar. Holdinglerin kendi güvenlik orduları olacak. Ve bunlar tek elden yönetilecekler.
Ulus devletin tüm kurumları tasfiye edilecek. Ülkede bir parlamento ve ordu olmayacak. Yargı erki çokuluslu şirketlerin kontrolündeki uluslararası kuruluşlara devredilecek. Ülkede orman kanunları hüküm sürecek!
Ülkenin sosyo-kültürel yapısı melezleşecek. Her şehirde polisin giremediği bir Çin mahallesi, bir Hint mahallesi, Afrikalılar gettosu, tehlikeli bir Latin Amerika favelası olacak. Bu şehirler uluslararası mafyanın kontrolüne geçecek!
Ülkede şehirlerden uzak yerlerde büyük hapishaneler inşa edilecek. Bütün suçlular bu hapishanelere doldurulacak.
Derelerden siyanür akacak. Bitki örtüsü kuruyacak ve her taraf Mars yüzeyi gibi kratere dönüşecek!
Güvenliği Amerikan yazılım şirketlerinin kontrol ettiği robot polisler sağlayacaklar. Bu robot-pollar şüpheli gördükleri her şeyi imha edecekler.
Aslında bu bayramı otantik bir Yemen hançeri fotoğrafı paylaşarak kutlamak istiyordum ama istediğim türden bir hançer fotoğrafı bulamadım. Onun için sıkıcı şeyler yazarak kutlamak istiyorum.
Dünya dediğimiz yer tam da böyle bir yer. Ne bir eksiği ne de bir fazlası var. İnsanın insana insanın tanrıya ihanet ettiği, iblisin insanı aldattığı, insanın dünyaya yağmaladığı bir yer. Savaşlar, ölümler, sürgünler, tiranlar, isyanlar, yalanlar, şarlatanlar, fahişeler, katiller vs. gırla gidiyor bu insanlık tiyatrosunda.
Biz Müslümanlar biliriz ve inanırız ki, insan en şerefli varlıktır. Bir Müslüman elinden geldiğince bütün bu kötülere mani olmakla mükelleftir. Bunu yaparken de şeytanın zincire vurulamayacağının bilincindedir. Ama istikamet dünyayı bir selam yurduna çevirmek için çaba harcamaktır. İslam’ı Sümerlerin Yahudilerin inanışı olarak yorumlayan dangalakların aksine biz Müslümanlar böyle inanırız.
Şimdi bu inancı kendi coğrafyasında kendi meşrebi, kendi cemaati adına bir saltanata, servete çevirmiş münafıklar için bizim söyleyecek sözümüz yok. Onlar sefil hallerinde oyalanıp ecellerini beklesinler.
Siyonistlerin Filistin’de yaptığı katliamlar onların safında yer alan münafıkları her gün cehenneme biraz daha yaklaştırıyor. Filistin Yemen hariç hiç kimsenin arka çıkmadığı bir ilahiyat konusu. Müslüman yüreğimizin iyice kararmasına neden olan bir isyan konusu!
Çin’in Doğu Türkistan’daki Müslüman ahaliye yaptığı baskı yüzünden buradaki Maoist bir kıro ile mahkemelik olmuş olmamızın pek bir önemi yok elbette. Müslüman olmanın çilesi zorumuza gitmiyor çok şükür. Siyasal İslamcıların yediği haltlardan kendi gâvurluğuna meşruiyet devşiren domuz yavrularıyla da aynı safta olmayacağız.
Ülkedeki siyasî zırıltı da Amerika’nın ileri karakolunda nöbetçi değişiminden ibaret. Ortada bizi ilgilendiren bir durum yok.
Filistin’in, Doğu Türkistan’ın, Myanmar’ın hürriyetine kavuştuğu, tiranların gölgesinde yaşayan Müslümanların nefes aldığı, belimizde Yemen hançeriyle eğleneceğimiz bir bayram temennisiyle Ramazan-ı Şerif bayramınız mübarek olsun.
Osmanlının kudretli padişahı Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde dar’ül bekaya intikal ettiğinde ölümü ordudan saklandı. Cenaze namazı 7 kişinin katılımıyla otağında kılındı. Ve cesedi kokmasın diye derhal tahnit işlemlerine başlandı. İç organları çıkarıldı. Bedeni çeşitli maddelerle sarıp sarmalandı. Cesedi kırk koca yıl üzerinde oturduğu tahtının altına yerleştirildi. Paşalar askerin morali bozulmasın diye Kanuni’nin ölümünü sır gibi saklamış. Onun ölümünden bir gün sonra da Zigetvar fethedilmiş. Ordudaki bütün askerlerin simaları taranmış. Ve Kanuni’ye en çok benzeyen bir Boşnak altında bir padişahın cesedinin olduğu tahta oturtulmuş. Otağın etrafındaki insan halkası epeyce açılmış. Askerler padişahı uzaktan görüyor ve onu tanzimle selamlıyorlar ve “Padişahımız çok yaşasın!” diyorlarmış. Ama padişahın öldüğünü, tahta oturan kişinin ona benzeyen Boşnak bir asker olduğunu bilmiyorlarmış. Padişahın ölümü o denli ustaca saklanmış ki, onun adına düzenlenmiş emir ve fermanların biri gidip diğeri geliyormuş. Yani kritik bir fetih öncesinde padişahın ölümü birkaç kişinin haricinde sır olarak kalmış.
Zigetvar’ın fethi tamamlanıp Osmanlı ordusu geri dönünce Edirne’ye az bir mesafe kala ordu istirahat molası vermiş. Ve ordudaki hafızlara, Kuran bilenlere hatim indirmeleri emredilmiş. Hatim indirme işi uzadıkça uzamış. Hatim duasında Sultan Süleyman’ın latif ruhuna rahmet okunuyormuş. Paşalar ordunun hareket etmesi için bir türlü emir vermiyormuş. Koca bir sefer boyunca saklanan bu sır sonunda padişahı çok seven bir askere söylenmiş. Ol asker neredeyse Divan edebiyatındaki mersiye türünden hüzünlü ağıt yakmaya başlayınca diğer askerler de durumu anlamışlar. “Vay koca hünkâr Süleyman, demek bu cihan sana da kalmamış!” diye ağlamaya başlamışlar. En son ağlayan da onun yerine oturtulan o Boşnak asker olmuş. İşte böyle olmuş Kanunu Sultan Süleyman’ın ölümü. Devlet yönetmek tanrı ile satranç oynamak gibidir. O işlere elindeki aptal bir cihazla dünyanın sırrını çözdüğünü zanneden beyhudelerin aklı ermez. Anladınız mı?
Şimdi ol bozkurt ölmemiştir. Ölmüş olsa bile ölmemiştir. Hatim indirilene kadar, Vah başbuğ bu cihan sana da kalmadı, Tanrı dağları kadar ıssızız! diye ağıt duyana kadar susun. Azrail’e tezahürat yapmayın!
Volkan Konak’ın ölümüyle ilgili olarak ileride çok daha detaylı yazarız, konuşuruz elbette. Ama insani zaaflarını bildiğimiz bir insanın ulusal ölçekte bu denli ikonlaşmış olması bana hayli şaşırtıcı geliyor. Sanat ve musiki adına icra ettiği şeylerin mahiyeti hakkında hakkıyla bir eleştiri yapılmamış olması da diğer şaşırtıcı bir husus. Merkezdeki ideolojinin peşinen kutsadığı bir sanatçıya, şaire, yazara bu ülkede hakkıyla eleştiri getirilemiyor oluşu da düşündürücü. Bence Volkan Konak işin bu boyutunu gözden kaçırmak için bilinçli olarak politik polemiklere daldı. Bu şekilde sanatının zaafını gözden kaçırmayı başardı. Zira sanat adına güçlü bir icra yetkinliğine sahip olsaydı komünist ve Kemalist gibi iki benzemez kamburu sırtında taşıma hinliğine seğirtmeyecekti. Bu açıdan bakıldığında komünizmle Kemalizm’i mezceden sanatsal bir tutum bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı. Esasen ilk mektep müfredatını aşamamış bir siyasal patoloji ile liseli ergenlerin sanat kalıbının bu denli kutsanmış olması ülkede var olan siyasal iklimi de yeterince açıklıyor. Yani Volkan paradoksal olarak ideolojik anlamda karşı olduğu şeyin düzeyi kuşkulu sanat yönünü temsil ediyordu. En azından içinde yaşadığı toplumun kültürel vasatındaki karşılığı buydu. Hemşerim olması hasebiyle onun Hopşera sarkastizmine varan insani zaaflarına girmeyeceğim bugün. Sahne gerisinde Kazım Koyuncu’ya yaptığı birbirinden sert faullere de! İnsan böyle işte, yaşıyor ve ölüyor. Bilimin aydınlığı, steril ideolojiler onun var oluş sancısına çare olamıyor. Onun ölümünde garipsediğim şey; bayram gününde bile sahne almış olmasıydı. Huzur içinde uyusun!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
31 Mart 2025 Pazartesi
22 Mart 2025 Cumartesi
FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 104
Erhan’la eskiden beri doğal bir arkadaşlığımız var. Onun başka bir şehirde yaşıyor oluşu, aradan hayli zaman geçmiş olması bu hesapsız dostluğun şeklini değiştirmiyor. Ne zaman buluşup bir muhabbete başlayacak olsak sözler son efkârın demiyle kaldığı yerden devam eder. Bazen hayatta olup bitenlere karşı birlikte susarız. Ama biliriz ki, bütün o suskunluklar da koroya dâhildir. Benim sabırlı halimin aksine Erhan’ın canı çabuk sıkılır. Her şeyi anlamsız bulduğu zamanlar olur. Beni hayatı fazla ciddiye almakla, bazı şeylerde takıntılı olmakla suçlar. Ben de ona hayatı yeterince ciddiye almamakla kontra yaparım. Bu tartışmalar böyle sürüp gider. Ama onun hayat karşısındaki iddiasız tavrı zaman içinde tuhaf bir güce dönüşür. Elde ettiği o güçle hayatla oynamasını bilir. Bense hayatı fazlasıyla ciddiye almamın bedelini tıpkı Kafka gibi hayatı baş edilemez bir bela olarak görerek öderim. Tuhaf bir şekilde Erhan’ın çoğu konuda haklı olduğunu düşünürüm.
Son konuşmamızda hakkımda açılan deli saçması davalardan sonra bana “kötülüğü” terk etmemem gerektiğini, aksine o tavrın bir şekilde beni azizleştirdiğini söyledi. Madem bir yola çıktın, daha sert ve sarsıcı yazmalısın. Yoksa eski değerini kaybedersin. Göbeğin çıktı diye endişelenme, asla rejim yapma. Saçlarına beyaz düştü diye endişelenme, bu her insanın başına gelen fani bir durum. Sakın saçlarını boyatma! Dişlerini her gün fırçalamak zorunda değilsin, bırak biraz sararsınlar bir şey olmaz. Mine tabakasını da düşünmek zorundasın. Sakın sigarayı bırakayım deme. Unutma dostum, Fransız yazarların % 45’i başarılarını o nikotine borçluydular. Bence sakal bırak, saçını uzat. Daha çok davaya konu olacak yazı ve aforizma yaz. Unutma bu dönemde suçlu bulunmak geleceğin Türkiye’sinde seni daha değerli kılacaktır. Nasıl olsa bu işin sonunda ölüm var. Yeni bir roman yaz. Hatta ulusal edebiyatta ses getirecek kıvamda birkaç tane daha yaz. O potansiyel sende ziyadesiyle mevcut. Daha çok seyahat et, atın içtiği sudan sen de iç! Pardon o bir Kızılderili atasözüydü.
Refah Partisi İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandığı 90’lı yıllar. Hemen bir ekip kurdular ve kaçak su kullananları tespit etmeye başladılar. Ekip Fatih semtinde eski bir binaya girdi. Yaşlı bir Rum’un suyunu kesecekler, nedeni su faturası ödenmemiş. Kadıncağız ekibi su vanasıyla uğraşırken görünce; “Ne yapeorsunuz evladım, ben size Sultan Fatih’in emanetiyim!” demiş. Tabi yaşlı Rum’un o sözü üzerine mitinglerde konferanslarda ecdat teranesi vuran ekip donup kalmış. Hemen içlerinden birisi “Derhal ninenin suyu verile!” demiş. Bir diğeri, “Derhal ninenin mutfağına bakıla ve erzak temin edile!” demiş. Bir müddet sonra omuzlarda gıda kolileri yaşlı Rum’un dairesine çıkılmış. Bir diğeri “Derhal nineye odun kömür tedarik edile!” demiş. Birkaç saat sonra da apartmanın girişine çuvallar dolusu kömürler ve sobalık odunlar istiflenmiş. Yetmemiş yaşlı Rum’a bir miktar nakit de verilmiş. Belediye başkanının kartviziti bırakılmış. Bir ihtiyacın olursa başkana “Alo!” deminiz yeterlidir, demişler.
Şimdi Refah Partisi zamanındaki o belediyecilikten İstanbul’u kimin talan edeceği sorunsalına evrildi belediyecilik.
Yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşı’na katılmış Amerikalı bir piyadenin günlüklerinde yazdığı şeyler şöyleydi. Savaş öyle bir şey ki, onun ne olduğunu savaşmaya başladığınızda anlıyorsunuz. Onun öncesinde size öğretilen bütün o teoriler, taktikler geçersiz olabiliyor. Her gün birliğinizdeki arkadaşlarınızın tek tek vurulup öldüğünü görüyorsunuz ama siz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Birliğinizden sağ kalanlarla hemen bir plan yapıp cepheyi daha ileri taşıyorsunuz. Öyle bir zaman geliyor ki, tarihin akışı sizin elinizdeki silahı kullanma becerinizle bütünleşiyor. Savaşın nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde ise savaş bitiyor. Ciddi bir yazar için de durum o Amerikalı piyadeden pek farklı sayılmaz. Hukukun lağvedildiği bir ülkede tek başınıza savaşmak zorundasınız. Bu epeyce meşakkatli bir iş. Her zaman yalnızsınız. Derdinizi anlatabileceğiniz kimse yoktur. İyi bir kaleminiz ve yazarlık tecrübeniz varsa artık hiçbir bahaneniz yoktur. Agoraya indiğinizde artık söz üzerinde ıskonto edilecek bir şey değildir. Sonuna kadar savaşmak durumundasınız.
Şimdi yıllarca bu ülkenin siyaseti ile ilgili pek çok şeye şahit olduktan sonra Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali konusuna gelirsek; genel siyaset içinde çok önemsiz bir konudur. Nedeni de ülkedeki hukuk sisteminin aşırı politize edilmiş olmasıdır. Yani insanlar bu kararın hukuki olmaktan çok siyasî bir hamle olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla siyasî bir kararın çözümü de siyasî olmak durumundadır. Bu da halktan yeterli desteği alan muhalefetin tek hamleyle üstesinden gelebileceği arızi bir durumdur.
Yalnız iktidarın bu hamlesi ister istemez bizi 28 Şubat sürecinde yaşanan antidemokratik geçmişe getiriyor. Yani geçmişte siyasal İslamcıların iktidarının önünü açan yargının dâhil olduğu zorlayıcı şartlar bugün göz göre göre Ekrem İmamoğlu’na sunuluyor. Her ne kadar bu hamle antidemokratik bir gelişme olarak görülüyorsa da gerçekte ülkenin siyasî geleceğine ciddi bir makas kırdırılıyor. Siyasal İslamcıların hukuku iktidarlarını korumanın bir enstrümanı olarak kullanma tercihi siyasette daha kötü bir tercihi meşru kılıyor. Atılmış onca çığlığa rağmen hiçbir Yeşilçam filminde gerçek bir tecavüz yoktur. Onun için diplomanın iptali karşısında atılan çığlıklar yersizdir. Siyasal İslamcılar gözlerinizin içine baka baka sağ kalıplı bir politikacıyı azizleştirerek iktidarı ona devrediyorlar.
Cennetin Krallığı filminde harika bir sahneydi. Selahattin Eyyübi ordusuyla Kudüs’ü kuşatmış. Toplar kale surlarını dövüyor. Kale içindeki Hıristiyanlar bir kilisede toplanmışlar kurtuluş için tanrıya dua ediyorlar. Aralarında yaşlı bir Hıristiyan da var; o da ellerini kavuşturmuş korku içinde tanrıya dua ediyor. O ara yakınlardaki sura bir top isabet ediyor ve kilise temelinden sarsılıyor. Dua bitince o yaşlı Hıristiyan papazlara ve dua eden Hıristiyanlara şöyle bir teklifte bulunuyor. “Şimdilik hepimiz Müslüman olalım, daha sonra ilk fırsatta tövbe edip Hıristiyan oluruz.”
Şimdi ülkede durum aşağı yukarı Kudüs’te sıkışıp kalmış o biçare Hıristiyanlar gibi. Bence tehlike geçene kadar hep birlikte onlardan olalım, ilk fırsatta tövbe edip demokrat, cumhuriyetçi, laik, Kemalist vs. oluruz.
Çok basit bir hukuk kuralıdır. Hukuk geçmişe yürütülemez. Bunlar hukuku geçmişe yürütüp siyasette yeni bir mağdur türettiler. Bu da halkta büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu haklı tepki kötürüm Türk demokrasisinden yeni bir Frankeştayn türetecek gibi görünüyor.
Halbuki ülkedeki birçok insanın hukuk konusundaki genel kanaati şu yöndeydi. Hukuk mevcut kanunlarla iktidarın icraatlarını yargılasın; bakalım kaçı sütten çıkmış ak kaşık olarak kalacak.
Aslında iktidarın yargı üzerinden muhalefete karşı yaptığı bu hamle tek adam rejimini en çıplak haliyle gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ülke tek adam rejimi ve diğer muhalifler, diye iyice ayrışıyor. Halk tek adam rejimi ile demokrasi arasında bir tercihe zorlanıyor.
Hukuk darbesi diyemeyiz; çünkü hakim amcalar çok kızar. Eylem hacmi itibarıyla Gezi Parkı! O da değil! Mavi Marmara tiyatrosu desek olmuyor. 15 Temmuz darbemsi koşuşturmaca. Yani bir dizi silsile içinde bir hukuk sillesi!
Bugün Türk siyasetinde yaşananlar 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birçok açıdan benzeşiyor. Geçmişte ordunun siyasete müdahalesiyle siyasal İslamcıların iktidarını doğuran sebepler bugün dünün mağdurları eliyle bizzat oluşturuluyor. Aslında ikisinde de halkın iradesi sabote ediliyor. Büyük bir öfke seline kapılan yığınlar arkasında küresel timsahların olduğu yeni bir mağdura yönlendiriliyor.
Komitacı Celal Bayar’ın söylediği sözdü; “İktidar oynak bir geline benzer yavrucuğum; kimin kucağına oturacağı belli olmaz.” Ama görünen o ki siyasal İslamcılar onu bile isteye Ekrem İmamoğlu’nun kucağına oturtmaya çalışıyorlar.
Ve son olarak; politikacılar –sağcısı, solcusu, cumhuriyetçisi, İslamcısı, milliyetçisi, etnik ayrılıkçısı— aynı mezhebin çocuklarıdırlar. Onlar aralarında anlaşırlar.
Tiyatrodaki ateşli rollerine aldanıp dostlarınızı incitmeyin. Örnek; Stalinist kıro ve Oğuz Kağan!
Halktaki absürt duyguya gelirsek. Birazdan paslı bir Sovyetik tren gelecek ve hepimizi vagonlar doldurup Sibirya’ya götürecekler!
Siyasal İslamcıların iktidarı üzerinden İslam dinine nefret kusan bazı bönlere ithafen;
İslâm dini sana insanları adaletle yönet, yeryüzüne selamı yay, diyor!
İslam dini sana yalan konuşma, haram yeme, beytülmala dokunma, diyor!
İslam dini sana kimseye iftira atma, hayatın dosdoğru şahitleri olun, kimsenin karşısında eğilip bükülmeyin, diyor.
İslam dini sana yeryüzünde bozgunculuk yapma, haksız yere adam öldürme, nifak tohumları ekme, diyor.
İslam dini sana Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinme, onlar sadece birbirinin dostudurlar, diyor.
İslam dini sana kötülükle ve kötülerle mücadele et, masum insanların şerefi ve izzeti adına onlarla savaş, diyor.
İslam dini sana oku, ilim ehli ol, ya okuyan, ya dinleyen, ya da onlara yardımcı olan ol, diyor.
Şimdi bir ülkede siyasal İslamcılar iktidar oldular, yukarıdaki ilkelerden hiçbirini yerine getirmediler.
Ülkeyi adaletle yönetmeli yerine insanlara zulmettiler. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Halka yalan konuştular, haram yediler, devlet malını talan ettiler. Ona buna iftira attılar. Bozgunculuk yaptılar, haksız yere insanları öldürdüler, ülkeye ve yeryüzüne nifak tohumları ektiler.
Yahudileri ve Hıristiyanları dost edindiler. Onların taşeronları gibi ülkede yönetim kurdular. Zulme karşı olmak yerine yeryüzünün ekabirleriyle birlikte mustazafların karşısında yer aldılar.
Ezcümle yıllarca Müslümanları aldattılar. Bütün bunlarda İslam dininin ne suçu ne günahı var. İslam dini sana bütün bunları yapma! Diyor. Yok, bu siyasal İslamcılar bunları yaptı demek ki, İslam dininde bir problem var!
Hayır, İslam dini siyasal İslamcılara ve diğerlerine bu türden bir tasarruf vermemiştir. Kimse kendi gâvurluğunu insanlara Müslümanlık diye pazarlamasın. Kimse de kendi gâvurluğu için İslam’a ve Müslümanlara kara çalmasın!
Hatırlıyorum da, taşradaki esnaflık günlerinde su katılmamış bir Milli Görüşçü idi. Kuran-ı Kerim masasının üzerinde açık dururdu. Ahkâm ayetlerini dilinden düşürmezdi. Dükkânına gelen müşteriye mal satmaktan çok İslam’ı tebliğ ederdi. Onu ayetlerle hadislerle vaaz bombardımanına tutardı. Ticaret, mal satıp para kazanmak adamın en son işiydi. Kafasından takkesi eksik olmaz abdestsiz dışarı adım atmazdı. Elinde tespihiyle her daim zikir halindeydi. Sağcı hükümetleri münafıklıkla suçlar, onları “At Kavmi” olarak tanımlar, solcuları ise birer cehennemlik olarak görürdü. Sırf üniversiteyi kazandım diye bana İran malı kaşmir cinsi yakasız bir mont hediye etmişti. Bu ağabeyimizin ihlaslı Müslüman hali sizi sarıp sarmalardı. Dinden, İslam coğrafyasındaki gelişmelerden, Müslümanların halinden, rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasetle ilgili sözlerinden başka bir şey düşünmezdi. Yani Milli Görüş’ün evliyası gibi bir şeydi bu ağabeyimiz.
Aradan çok uzun bir süre geçti. İktidar hırsı yüzünden taşradaki dükkânını kapattı. Ankara’ya taşındı. O da gömleğini çıkaranlar kervanına karıştı. O zamanki belediyeden ballı börekli işler aldı. Akılla izah edilemeyecek bir zenginliğe ulaştı. Muhtemelen birkaç umre yapıp hacca da gitmiştir. Geçenlerde bu hacı ağabeyi yıllar sonra facebookta müşahede etme o ulvi duruştan geriye ne kaldı, diye araştırma talihsizliğinde bulundum. Aman Allah’ım, ol mübarek zat gitmiş, geriye cahil bir mezire imamı gelmiş. Ülke siyasetiyle ilgili çiziktirdiği şeyler nasıl sakil, taraflı ve bağnazca. Gözlerime inanamadım. Ankara o güzel yüzlü Milli Görüşçü ağabeyi bambaşka bir şeye çevirmiş. Bana İran yapımı o güzel kaşmir montu hediye eden hacı ağabey Suriye’de yaşanalar konusunda İran’ı tekfir ediyor. Yahu sen bir zamanlar İslam ülkesidir, diye taşradaki dükkânında İran yapımı tekstil ürünleri satıyordun be adam! Çeyrek asırdır takkesiz, gömleksiz iktidardasınız, hâlâ İran’a sallıyorsunuz hâlâ CHP’lilere öfkelisiniz. İnsaf be insaf! Demek ki insan sahip olduğu fikirlerden, dünya görüşünden, inancından taviz verip iktidara entegre oldukça zamanla seciyesi de değişime uğruyor. İktidarın bir parçası olarak haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksıyor. Bambaşka bir yaratığa dönüşüyor. Fikri, zikri, söylemi ve eylemi despot bir iktidardan yana gaddar bir karaktere bürünüyor.
Oysa sen 90’larda ne güzel bir Milli Görüşçü ağabeyimizdin Yusuf! Malım, canım bu kutlu dava uğruna feda olsun, diyenlerdendin. Şimdilerde ise biriktirdiğin servet elinden uçup gidecek diye korkuyorsun. Sırf o serveti korumak için memleketin ahvaline tersine yorumlar getiriyorsun. Vay be Yusuf Ağabey! Rahmetli babamı okey masasından kaldırıp Milli Görüşçü yapan sen değil miydin? O güzel günlerin hatırına Allah sana selamet versin Yusuf Ağabey!
Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanında söylediği bir konuydu. Eşkıyaların adalet kavramına olan inancı bölük pörçüktür. İyi bir iş bulup para kazanamayacaklarına, iyi bir kadınla evlenip saygın bir konum elde edemeyeceklerini düşündüklerinde adalete asla inanmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun zenginliğini talan edilebilecek bir şey olarak görürler. Toplumu talan edip yeterince zenginlik biriktirdiklerinde ise artık toplumda hukukun, adaletin olmasını arzu ederler. Hatta hukukun en küçük ihlallerde bile çok acımasız olması gerektiğini savunurlar. Çünkü artık bir zamanlar adalete inanmayan eşkıyaların da kaybedecek şeyleri vardır. Hatta çok şeyleri var!
Bizdeki politikacılarda da durum Çin’deki eşkıyalar gibi. Devleti, hazineyi, cumhuriyetin kurumlarını talan ederken akıllarına hukuk, adalet, ahlak gibi şeyler gelmiyor. Ama kendi zenginlikleri çapulcularca tehdit edildiğinde hemen hukuka, adalete sarılıyorlar. Oysa bir ülkede hukuk ya vardır ya da yoktur. Şayet hukuk en başından beri varsa o hukuk sizin fiillerinizi de bağlar. Yok, ben talan ederken hukuk olmasın, küpümü doldurduktan sonra hukuk olsun, derseniz ona kimseyi ikna edemezsiniz. Halktan ve devletten çaldığı şeyi polis ve yasa zoruyla korumaya çalışmak hukuk değil zorbalıktır.
Eskiden muhafazakâr İslamcı tayfanın siyasette pek bi kullandığı cümleydi. “Ülkede hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var!” Şimdi aynı şeyi iktidardaki siyasal İslamcılar onlar yapıyorlar. Ülkeyi talan etme hakkının kendilerinde olduğuna inanıyorlar. Başkalarının talan etmesine müsaade etmiyorlar. Kendileri dışındaki herkesi hukuka uyduruyorlar, uymayanları cezalandırıyorlar. Ama kendileri o hukuka uymuyorlar, mahkemeye çıkmaya, kontrol edilmeye tahammülleri zerrece tahammülleri yok. Makyavel anlayıştan kaynaklanan kendilerine her şeyi mubah gören, başkalarının talanına göz açtırmayan görece bir hukuk anlayışları var. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hukuk anlayışları yok siyasal İslamcıların. Bir ülkede hukuk herkesi bağladığında hukuk olur. Aksi taktirde zorbalığın alt yasalarından başka bir anlam ifade etmez.
“Bana öyle geliyor ki İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer.” Mubi’de yayınlanan İsveç – Türkiye yapımı Geçiş adlı filmden
Filmde İstanbul Kafkas ruhunu paslı bir demir gibi büküp bir kenara atıyor. Ve bir Gürcü travestiye kendi oyununun kurallarını dayatıyor. İstanbul onu yutup bağırsaklarında parçalıyor. Kısaca bir Gürcü enkazını arama hikâyesi. Nino Karchava’nın oyunculuk performansı film boyunca bende daha ötesi ne olabilir, sorusunu hep canlı tuttu. Belki içinde olduğumuz için pek farkında değiliz ama kültürümüzde artık birçok şey klasikleşti. Meselâ filmin akışında bir Neşet Ertaş türküsünün tınısı bile insanın tüm duygu akışını değiştirebiliyor.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Son konuşmamızda hakkımda açılan deli saçması davalardan sonra bana “kötülüğü” terk etmemem gerektiğini, aksine o tavrın bir şekilde beni azizleştirdiğini söyledi. Madem bir yola çıktın, daha sert ve sarsıcı yazmalısın. Yoksa eski değerini kaybedersin. Göbeğin çıktı diye endişelenme, asla rejim yapma. Saçlarına beyaz düştü diye endişelenme, bu her insanın başına gelen fani bir durum. Sakın saçlarını boyatma! Dişlerini her gün fırçalamak zorunda değilsin, bırak biraz sararsınlar bir şey olmaz. Mine tabakasını da düşünmek zorundasın. Sakın sigarayı bırakayım deme. Unutma dostum, Fransız yazarların % 45’i başarılarını o nikotine borçluydular. Bence sakal bırak, saçını uzat. Daha çok davaya konu olacak yazı ve aforizma yaz. Unutma bu dönemde suçlu bulunmak geleceğin Türkiye’sinde seni daha değerli kılacaktır. Nasıl olsa bu işin sonunda ölüm var. Yeni bir roman yaz. Hatta ulusal edebiyatta ses getirecek kıvamda birkaç tane daha yaz. O potansiyel sende ziyadesiyle mevcut. Daha çok seyahat et, atın içtiği sudan sen de iç! Pardon o bir Kızılderili atasözüydü.
Refah Partisi İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandığı 90’lı yıllar. Hemen bir ekip kurdular ve kaçak su kullananları tespit etmeye başladılar. Ekip Fatih semtinde eski bir binaya girdi. Yaşlı bir Rum’un suyunu kesecekler, nedeni su faturası ödenmemiş. Kadıncağız ekibi su vanasıyla uğraşırken görünce; “Ne yapeorsunuz evladım, ben size Sultan Fatih’in emanetiyim!” demiş. Tabi yaşlı Rum’un o sözü üzerine mitinglerde konferanslarda ecdat teranesi vuran ekip donup kalmış. Hemen içlerinden birisi “Derhal ninenin suyu verile!” demiş. Bir diğeri, “Derhal ninenin mutfağına bakıla ve erzak temin edile!” demiş. Bir müddet sonra omuzlarda gıda kolileri yaşlı Rum’un dairesine çıkılmış. Bir diğeri “Derhal nineye odun kömür tedarik edile!” demiş. Birkaç saat sonra da apartmanın girişine çuvallar dolusu kömürler ve sobalık odunlar istiflenmiş. Yetmemiş yaşlı Rum’a bir miktar nakit de verilmiş. Belediye başkanının kartviziti bırakılmış. Bir ihtiyacın olursa başkana “Alo!” deminiz yeterlidir, demişler.
Şimdi Refah Partisi zamanındaki o belediyecilikten İstanbul’u kimin talan edeceği sorunsalına evrildi belediyecilik.
Yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşı’na katılmış Amerikalı bir piyadenin günlüklerinde yazdığı şeyler şöyleydi. Savaş öyle bir şey ki, onun ne olduğunu savaşmaya başladığınızda anlıyorsunuz. Onun öncesinde size öğretilen bütün o teoriler, taktikler geçersiz olabiliyor. Her gün birliğinizdeki arkadaşlarınızın tek tek vurulup öldüğünü görüyorsunuz ama siz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Birliğinizden sağ kalanlarla hemen bir plan yapıp cepheyi daha ileri taşıyorsunuz. Öyle bir zaman geliyor ki, tarihin akışı sizin elinizdeki silahı kullanma becerinizle bütünleşiyor. Savaşın nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde ise savaş bitiyor. Ciddi bir yazar için de durum o Amerikalı piyadeden pek farklı sayılmaz. Hukukun lağvedildiği bir ülkede tek başınıza savaşmak zorundasınız. Bu epeyce meşakkatli bir iş. Her zaman yalnızsınız. Derdinizi anlatabileceğiniz kimse yoktur. İyi bir kaleminiz ve yazarlık tecrübeniz varsa artık hiçbir bahaneniz yoktur. Agoraya indiğinizde artık söz üzerinde ıskonto edilecek bir şey değildir. Sonuna kadar savaşmak durumundasınız.
Şimdi yıllarca bu ülkenin siyaseti ile ilgili pek çok şeye şahit olduktan sonra Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali konusuna gelirsek; genel siyaset içinde çok önemsiz bir konudur. Nedeni de ülkedeki hukuk sisteminin aşırı politize edilmiş olmasıdır. Yani insanlar bu kararın hukuki olmaktan çok siyasî bir hamle olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla siyasî bir kararın çözümü de siyasî olmak durumundadır. Bu da halktan yeterli desteği alan muhalefetin tek hamleyle üstesinden gelebileceği arızi bir durumdur.
Yalnız iktidarın bu hamlesi ister istemez bizi 28 Şubat sürecinde yaşanan antidemokratik geçmişe getiriyor. Yani geçmişte siyasal İslamcıların iktidarının önünü açan yargının dâhil olduğu zorlayıcı şartlar bugün göz göre göre Ekrem İmamoğlu’na sunuluyor. Her ne kadar bu hamle antidemokratik bir gelişme olarak görülüyorsa da gerçekte ülkenin siyasî geleceğine ciddi bir makas kırdırılıyor. Siyasal İslamcıların hukuku iktidarlarını korumanın bir enstrümanı olarak kullanma tercihi siyasette daha kötü bir tercihi meşru kılıyor. Atılmış onca çığlığa rağmen hiçbir Yeşilçam filminde gerçek bir tecavüz yoktur. Onun için diplomanın iptali karşısında atılan çığlıklar yersizdir. Siyasal İslamcılar gözlerinizin içine baka baka sağ kalıplı bir politikacıyı azizleştirerek iktidarı ona devrediyorlar.
Cennetin Krallığı filminde harika bir sahneydi. Selahattin Eyyübi ordusuyla Kudüs’ü kuşatmış. Toplar kale surlarını dövüyor. Kale içindeki Hıristiyanlar bir kilisede toplanmışlar kurtuluş için tanrıya dua ediyorlar. Aralarında yaşlı bir Hıristiyan da var; o da ellerini kavuşturmuş korku içinde tanrıya dua ediyor. O ara yakınlardaki sura bir top isabet ediyor ve kilise temelinden sarsılıyor. Dua bitince o yaşlı Hıristiyan papazlara ve dua eden Hıristiyanlara şöyle bir teklifte bulunuyor. “Şimdilik hepimiz Müslüman olalım, daha sonra ilk fırsatta tövbe edip Hıristiyan oluruz.”
Şimdi ülkede durum aşağı yukarı Kudüs’te sıkışıp kalmış o biçare Hıristiyanlar gibi. Bence tehlike geçene kadar hep birlikte onlardan olalım, ilk fırsatta tövbe edip demokrat, cumhuriyetçi, laik, Kemalist vs. oluruz.
Çok basit bir hukuk kuralıdır. Hukuk geçmişe yürütülemez. Bunlar hukuku geçmişe yürütüp siyasette yeni bir mağdur türettiler. Bu da halkta büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu haklı tepki kötürüm Türk demokrasisinden yeni bir Frankeştayn türetecek gibi görünüyor.
Halbuki ülkedeki birçok insanın hukuk konusundaki genel kanaati şu yöndeydi. Hukuk mevcut kanunlarla iktidarın icraatlarını yargılasın; bakalım kaçı sütten çıkmış ak kaşık olarak kalacak.
Aslında iktidarın yargı üzerinden muhalefete karşı yaptığı bu hamle tek adam rejimini en çıplak haliyle gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ülke tek adam rejimi ve diğer muhalifler, diye iyice ayrışıyor. Halk tek adam rejimi ile demokrasi arasında bir tercihe zorlanıyor.
Hukuk darbesi diyemeyiz; çünkü hakim amcalar çok kızar. Eylem hacmi itibarıyla Gezi Parkı! O da değil! Mavi Marmara tiyatrosu desek olmuyor. 15 Temmuz darbemsi koşuşturmaca. Yani bir dizi silsile içinde bir hukuk sillesi!
Bugün Türk siyasetinde yaşananlar 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birçok açıdan benzeşiyor. Geçmişte ordunun siyasete müdahalesiyle siyasal İslamcıların iktidarını doğuran sebepler bugün dünün mağdurları eliyle bizzat oluşturuluyor. Aslında ikisinde de halkın iradesi sabote ediliyor. Büyük bir öfke seline kapılan yığınlar arkasında küresel timsahların olduğu yeni bir mağdura yönlendiriliyor.
Komitacı Celal Bayar’ın söylediği sözdü; “İktidar oynak bir geline benzer yavrucuğum; kimin kucağına oturacağı belli olmaz.” Ama görünen o ki siyasal İslamcılar onu bile isteye Ekrem İmamoğlu’nun kucağına oturtmaya çalışıyorlar.
Ve son olarak; politikacılar –sağcısı, solcusu, cumhuriyetçisi, İslamcısı, milliyetçisi, etnik ayrılıkçısı— aynı mezhebin çocuklarıdırlar. Onlar aralarında anlaşırlar.
Tiyatrodaki ateşli rollerine aldanıp dostlarınızı incitmeyin. Örnek; Stalinist kıro ve Oğuz Kağan!
Halktaki absürt duyguya gelirsek. Birazdan paslı bir Sovyetik tren gelecek ve hepimizi vagonlar doldurup Sibirya’ya götürecekler!
Siyasal İslamcıların iktidarı üzerinden İslam dinine nefret kusan bazı bönlere ithafen;
İslâm dini sana insanları adaletle yönet, yeryüzüne selamı yay, diyor!
İslam dini sana yalan konuşma, haram yeme, beytülmala dokunma, diyor!
İslam dini sana kimseye iftira atma, hayatın dosdoğru şahitleri olun, kimsenin karşısında eğilip bükülmeyin, diyor.
İslam dini sana yeryüzünde bozgunculuk yapma, haksız yere adam öldürme, nifak tohumları ekme, diyor.
İslam dini sana Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinme, onlar sadece birbirinin dostudurlar, diyor.
İslam dini sana kötülükle ve kötülerle mücadele et, masum insanların şerefi ve izzeti adına onlarla savaş, diyor.
İslam dini sana oku, ilim ehli ol, ya okuyan, ya dinleyen, ya da onlara yardımcı olan ol, diyor.
Şimdi bir ülkede siyasal İslamcılar iktidar oldular, yukarıdaki ilkelerden hiçbirini yerine getirmediler.
Ülkeyi adaletle yönetmeli yerine insanlara zulmettiler. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Halka yalan konuştular, haram yediler, devlet malını talan ettiler. Ona buna iftira attılar. Bozgunculuk yaptılar, haksız yere insanları öldürdüler, ülkeye ve yeryüzüne nifak tohumları ektiler.
Yahudileri ve Hıristiyanları dost edindiler. Onların taşeronları gibi ülkede yönetim kurdular. Zulme karşı olmak yerine yeryüzünün ekabirleriyle birlikte mustazafların karşısında yer aldılar.
Ezcümle yıllarca Müslümanları aldattılar. Bütün bunlarda İslam dininin ne suçu ne günahı var. İslam dini sana bütün bunları yapma! Diyor. Yok, bu siyasal İslamcılar bunları yaptı demek ki, İslam dininde bir problem var!
Hayır, İslam dini siyasal İslamcılara ve diğerlerine bu türden bir tasarruf vermemiştir. Kimse kendi gâvurluğunu insanlara Müslümanlık diye pazarlamasın. Kimse de kendi gâvurluğu için İslam’a ve Müslümanlara kara çalmasın!
Hatırlıyorum da, taşradaki esnaflık günlerinde su katılmamış bir Milli Görüşçü idi. Kuran-ı Kerim masasının üzerinde açık dururdu. Ahkâm ayetlerini dilinden düşürmezdi. Dükkânına gelen müşteriye mal satmaktan çok İslam’ı tebliğ ederdi. Onu ayetlerle hadislerle vaaz bombardımanına tutardı. Ticaret, mal satıp para kazanmak adamın en son işiydi. Kafasından takkesi eksik olmaz abdestsiz dışarı adım atmazdı. Elinde tespihiyle her daim zikir halindeydi. Sağcı hükümetleri münafıklıkla suçlar, onları “At Kavmi” olarak tanımlar, solcuları ise birer cehennemlik olarak görürdü. Sırf üniversiteyi kazandım diye bana İran malı kaşmir cinsi yakasız bir mont hediye etmişti. Bu ağabeyimizin ihlaslı Müslüman hali sizi sarıp sarmalardı. Dinden, İslam coğrafyasındaki gelişmelerden, Müslümanların halinden, rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasetle ilgili sözlerinden başka bir şey düşünmezdi. Yani Milli Görüş’ün evliyası gibi bir şeydi bu ağabeyimiz.
Aradan çok uzun bir süre geçti. İktidar hırsı yüzünden taşradaki dükkânını kapattı. Ankara’ya taşındı. O da gömleğini çıkaranlar kervanına karıştı. O zamanki belediyeden ballı börekli işler aldı. Akılla izah edilemeyecek bir zenginliğe ulaştı. Muhtemelen birkaç umre yapıp hacca da gitmiştir. Geçenlerde bu hacı ağabeyi yıllar sonra facebookta müşahede etme o ulvi duruştan geriye ne kaldı, diye araştırma talihsizliğinde bulundum. Aman Allah’ım, ol mübarek zat gitmiş, geriye cahil bir mezire imamı gelmiş. Ülke siyasetiyle ilgili çiziktirdiği şeyler nasıl sakil, taraflı ve bağnazca. Gözlerime inanamadım. Ankara o güzel yüzlü Milli Görüşçü ağabeyi bambaşka bir şeye çevirmiş. Bana İran yapımı o güzel kaşmir montu hediye eden hacı ağabey Suriye’de yaşanalar konusunda İran’ı tekfir ediyor. Yahu sen bir zamanlar İslam ülkesidir, diye taşradaki dükkânında İran yapımı tekstil ürünleri satıyordun be adam! Çeyrek asırdır takkesiz, gömleksiz iktidardasınız, hâlâ İran’a sallıyorsunuz hâlâ CHP’lilere öfkelisiniz. İnsaf be insaf! Demek ki insan sahip olduğu fikirlerden, dünya görüşünden, inancından taviz verip iktidara entegre oldukça zamanla seciyesi de değişime uğruyor. İktidarın bir parçası olarak haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksıyor. Bambaşka bir yaratığa dönüşüyor. Fikri, zikri, söylemi ve eylemi despot bir iktidardan yana gaddar bir karaktere bürünüyor.
Oysa sen 90’larda ne güzel bir Milli Görüşçü ağabeyimizdin Yusuf! Malım, canım bu kutlu dava uğruna feda olsun, diyenlerdendin. Şimdilerde ise biriktirdiğin servet elinden uçup gidecek diye korkuyorsun. Sırf o serveti korumak için memleketin ahvaline tersine yorumlar getiriyorsun. Vay be Yusuf Ağabey! Rahmetli babamı okey masasından kaldırıp Milli Görüşçü yapan sen değil miydin? O güzel günlerin hatırına Allah sana selamet versin Yusuf Ağabey!
Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanında söylediği bir konuydu. Eşkıyaların adalet kavramına olan inancı bölük pörçüktür. İyi bir iş bulup para kazanamayacaklarına, iyi bir kadınla evlenip saygın bir konum elde edemeyeceklerini düşündüklerinde adalete asla inanmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun zenginliğini talan edilebilecek bir şey olarak görürler. Toplumu talan edip yeterince zenginlik biriktirdiklerinde ise artık toplumda hukukun, adaletin olmasını arzu ederler. Hatta hukukun en küçük ihlallerde bile çok acımasız olması gerektiğini savunurlar. Çünkü artık bir zamanlar adalete inanmayan eşkıyaların da kaybedecek şeyleri vardır. Hatta çok şeyleri var!
Bizdeki politikacılarda da durum Çin’deki eşkıyalar gibi. Devleti, hazineyi, cumhuriyetin kurumlarını talan ederken akıllarına hukuk, adalet, ahlak gibi şeyler gelmiyor. Ama kendi zenginlikleri çapulcularca tehdit edildiğinde hemen hukuka, adalete sarılıyorlar. Oysa bir ülkede hukuk ya vardır ya da yoktur. Şayet hukuk en başından beri varsa o hukuk sizin fiillerinizi de bağlar. Yok, ben talan ederken hukuk olmasın, küpümü doldurduktan sonra hukuk olsun, derseniz ona kimseyi ikna edemezsiniz. Halktan ve devletten çaldığı şeyi polis ve yasa zoruyla korumaya çalışmak hukuk değil zorbalıktır.
Eskiden muhafazakâr İslamcı tayfanın siyasette pek bi kullandığı cümleydi. “Ülkede hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var!” Şimdi aynı şeyi iktidardaki siyasal İslamcılar onlar yapıyorlar. Ülkeyi talan etme hakkının kendilerinde olduğuna inanıyorlar. Başkalarının talan etmesine müsaade etmiyorlar. Kendileri dışındaki herkesi hukuka uyduruyorlar, uymayanları cezalandırıyorlar. Ama kendileri o hukuka uymuyorlar, mahkemeye çıkmaya, kontrol edilmeye tahammülleri zerrece tahammülleri yok. Makyavel anlayıştan kaynaklanan kendilerine her şeyi mubah gören, başkalarının talanına göz açtırmayan görece bir hukuk anlayışları var. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hukuk anlayışları yok siyasal İslamcıların. Bir ülkede hukuk herkesi bağladığında hukuk olur. Aksi taktirde zorbalığın alt yasalarından başka bir anlam ifade etmez.
“Bana öyle geliyor ki İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer.” Mubi’de yayınlanan İsveç – Türkiye yapımı Geçiş adlı filmden
Filmde İstanbul Kafkas ruhunu paslı bir demir gibi büküp bir kenara atıyor. Ve bir Gürcü travestiye kendi oyununun kurallarını dayatıyor. İstanbul onu yutup bağırsaklarında parçalıyor. Kısaca bir Gürcü enkazını arama hikâyesi. Nino Karchava’nın oyunculuk performansı film boyunca bende daha ötesi ne olabilir, sorusunu hep canlı tuttu. Belki içinde olduğumuz için pek farkında değiliz ama kültürümüzde artık birçok şey klasikleşti. Meselâ filmin akışında bir Neşet Ertaş türküsünün tınısı bile insanın tüm duygu akışını değiştirebiliyor.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
12 Mart 2025 Çarşamba
FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 103
Palyaço Zelenski’ye Beyaz Saray’da tam da hak ettiği şekilde davrandılar.
Ülkesi Ukrayna’yı Amerika ve Avrupa’nın gazıyla savaşa soktu. Büyük bir yıkıma götürdü. Şimdi elinde avucunda hiçbir koz olmaksızın Beyaz Saray’da Rus köylüsü ağzıyla Amerika yönetimine ayar vermeye çalışıyor.
Kılık kıyafeti Erbil eşkıyası gibi. Beden dili mahalle bitirimi türünden saygısızca. Sesinin tonlamasıyla Votkayı fazla kaçırmış Rus ayyaşları andırıyor. Söze giriş şekli Mehmet Ağa’nın kahvede marabalarına nutuk çekmesi gibi. Donald Trump’ın yanında yardımcısı JD Vance konuşurken o Oval Ofis’teki kameralarla sırnaşıyor. Kullandığı dil buyurganca ve konuyu II. Dünya Savaşı’ndan açmaya çalışıyor. Belli ki Zelenski’nin bu görüşme için ciddi hiçbir hazırlığı yoktu, üstelik psikolojik olarak da hazır değildi. Bir diplomatik görüşmeden çok kahvehane tartışması gibi bir durum yaşandı Oval Ofis’te. Diğer yandan Ukrayna-Rusya savaşını sonlandırmakta kararlı olan yeni Amerikan yönetimi Oval Ofis’te kameralar önünde Zelenski’yi madara etmiş oldu.
İşte Amerika tam olarak budur. Dünyanın dört bir yanında yardakçılar arar bulur, medya, sermaye, istihbarat ağıyla iktidara götürür. Kendi bölgesel ve küresel stratejileri için o yardakçıları sonuna kadar kullanır. Kullanım süresi bitince hiç düşünmeden çöpe atar. Zelenski’yi de kullanıp çöpe attılar, Oval Ofis’teki canlı yayında bir de sifonu çektiler.
Modern paradigma tüm katmanlarıyla kadim olan her şeyi yutup bambaşka bir yapıya dönüştürüyor. Bu açıdan bakıldığında millet olarak bir övünme ya da yerinme alanı olarak kendi çapımızda sırnaştığımız tarih henüz hitama ermiş değildir. Bütün dinleri, kültürleri, milletleri hercümerç ederek elân her yanımızda vuku bulmaktadır.
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Orta Asya’da yaşanan siyasî ve askeri değişimler, Amerika’nın Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği yıkıcı işgaller, Balkanlarda yaşanan neo-Balkanizasyon süreci, Ortadoğu’da yaşanan Siyonist İsrail yayılmacılığı, Ortodoks Hıristiyanlığın kadim yurdu Ukrayna’nın NATO pişkinliğiyle tarumar edilmiş olması, Suriye’nin çökertilmiş olması, Körfez ülkelerindeki soysuz burjuva dönüşümü, Kâbe’nin yanı başına dikilen Londra Saat Kulesi bu köklü paradigma değişimiyle ilgili esaslı olgulardan bazıları.
Yani insan modern paradigma içinde sürekli değişip başka bir şeylere dönüşüyor. Onun için tarih denilen şey bir türlü bitmiyor. Bu değişimlerde siyasî, iktisadî, askeri açıdan rol alıp selamete erdiğini düşünen ahmaklara bir şeyleri izah etmemizin imkânı yok maalesef. Onlar kendilerince tarihin kullanışlı haşereleri mesabesinde oyalanıp duruyorlar.
Kısacası dünyada yaşanan çaplı vakıalar bu ülkedeki kayıkçı kavgasının çok ötesinde olup anlamak için ciddi bir tarih bilgisini, sosyolojik tahlili gerektirir. Bu da ne bizdeki tarihin içinde Büyük Patlama ile var olmuş Kemalistlerin ne de din, iman, tanrı ile kafayı bozmuş siyasal İslamcıların anlayabileceği şeylerdir. Bunlar kendi meşreplerince hidayete ermiş tayfalar olup sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şartta sizi duymazlar.
İnternetle ilk olarak 1996 yılında Uludağ Üniversitesi kütüphanesinde tanışmıştım. İnsanlara internetten ilk bahsettiğimde bana gülüyorlardı. Sonraki yıllarda internet ülkede yaygınlaştı. Takip edenler bilirler; şahsen interneti hep bilgilendirme amaçlı ciddi bir iletişim aracı olarak kullandım. Ülkedeki sosyo-politik meselelerle ilgili çeşitli sosyal medya platformlarında yaklaşık 80.000 aforizma, analiz yazdım. Hiçbir zaman yazım üslubumun kusursuz olduğu iddiasında bulunmadım. Ama lisede edebiyat okumuş birisi olarak zamanla okurlarımda düşünceyi kışkırtacak, olaylara farklı bir bakış açısı getirecek kendime has bir yöntem oluşturmayı başardım. Eh, bunca şey yazınca ister istemez bazı kazaların olması da kaçınılmaz. 80.000 yorum analiz içinde 6-7 tanesinin dava konusu olması çok anormal bir durum değildi. Bu davaların hiçbirisi direkt şahsımla alakalı değildi. Hepsi siyaset kurumunun ihlal ettiği kamu hukukuna yönelik ahlaki çıkışlardı. Belki Karadenizli, özellikle Trabzonlu olmanın verdiği cesaret, kanunun belirlediği yoruma açık o ince çizgiyi aşmamda etkili oldu. Ama insani açıdan bakıldığında özü itibarıyla hepsinde haklıydım. Bütün davalara tek başıma girdim. Hiçbir yardımcım olmadı. Zaman zaman Avukat Veysel İlhan’dan teknik konularda yardım aldım. Nöbetçi mahkemede tek başıma yargılandım. Bu süreçte benim için en ilginç gözlem mahkeme salonlarında kendimce bir kamu hukukunu tek başıma savunmaya çalışırken insanların incir kabuğunu doldurmayacak konularda kasılmış bir ruh haliyle bekliyor olmalarıydı. Daha önce de yazdığım gibi, her duruşmaya her savunmaya sanki arşa ulaşan kanatlarım varmış gibi rahat ve kendimle barışık olarak, yazdığım ve yaptığım şey hakkında kafamda hiçbir soru işareti olmadan çıkmamdı. Meselâ bir davada beni hakim değil savcı yargıladı! Daha doğrusu hakimin yargılamasına müsaade etmedi.
Bu davalardaki genel intibaım şu yöndeydi. Ülkedeki hakim siyaset kurumu her türlü eleştiriye kapalıydı. Siyaset kurumu eleştiriyi hukuk üzerinden bir endüstriye çevirmişti. Alegorik her söz hakaretti. Hakimler sizin ne demek istediğinize bakmıyorlardı. Sizin niyetinizi sizden çok daha iyi biliyorlardı. Bir suç isnadı için şekil ihlali yeterliydi. Anlamın, insan olmaktan kaynaklanan düşüncenin hiçbir önemi yoktu. Bunun anlamı ise zaten sistemin dışladığı bağımsız bir yazarın abartılı cezalar almasıydı.
Sağ olsun, bu süreçte bilhassa Milli Görüşçü erdem sahibi bazı dostlarımız özünde haksız bu davaların maddi kısmını karşıladılar. Yarı diktatörlüğe dönüşmüş, eleştiriyi hakaret olarak yaftalayan bir iktidara karşı haklı ve akli eleştirilerin kıymetini bildiler. Değer verdiler.
Ama itiraf etmem gerekir ki, hakkımda açılan bu davalar (ki bana göre sadece 3’ünde kısmen hak ihlali mevcut, bilhassa kamu davaları kasıtlı olarak açılmış) ister istemez beni zihnen yordu. Bu yorgunlukla yazı ve yorum alanında çok daha profesyonel bir anlayışa beni mecbur etti. Kabul etmek gerekir ki, bir parça da gardım düştü. Bu ülkedeki siyaset kurumunun ıslahı, daha adil bir ülke uğruna yazdığımız binlerce yazı ve analizi gözümde anlamsız kıldı. Umarım geçici bir durumdur.
Ve son olarak Doğu Türkistan ile ilgili saçma sapan yorumlar yapan bir topal politikacıya yaptığım yorumda hakim aleyhime hükmetti. Hayat böyle bir şey işte. Vicdan içimizdeki tanrı gibi, o vicdan şemsiyesinin altında çekik gözlü Uygurlara da yer vermek zorundasın. Uğursuz Maoistlerin kem sözlerine karşı susamazsın!
Bu konularda daha önce bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim. Onlar sıralarını savdılar. Bu son cezai davayı, ki bir avukatın vekalet ücretidir sadece, imece usulü def etmeyi ümit ediyorum. Daha anlamlı, daha kıvamlı belki daha baş döndürücü aforizma ve analizler için yeni bir milat olur.
Son olarak; eski Rumlarda bir atasözüydü. Anta mathanis mathanis anta umathanis aqume mathanis. “Sadece başına geldiğinde öğrenirsin. Başına gelmeden öğrenemezsin. Ve öğrenmemek gibi bir seçeneğin yok. Hayat sana her halükarda öğretir.” Mathematic!
İnsan zihnini öğüten güdük politik gündeme ilişkin olarak…
Ben yaştakiler hatırlayacaklardır. Eskiden taşrada panayırlar kurulurdu. İnsanlar gözlerindeki arsızlığı yatıştırmak için o panayırlara giderlerdi. Çingenlerin kurduğu panayırlar benim gözlerimdi. Bilirsiniz klasik panayır numaraları. Maksat insanın merakını ve kader ile ilgili heyecanlı bekleyişini türlü numaralarla nakde çevirmekti. Bir de bu panayır alanlarının dışında içinde sürekli bir motorun döndürüldüğü İtalyan çukuru gibi oval bir kuyu vardı. Bütün numarası fizikteki merkezkaç kuvvetine bağlı sıradan bir numaraydı. Ve izleyiciler için de bir tür hipnozu içeriyordu. Aslında o çukurda motorun durmadan dönüşüyle birlikte fiziksel bir büyü gerçekleşiyordu. Bu Latin Amerika’daki yerlilerin ilk defa buz görüyor olması gibi alelade bir numaraydı. Ama insanlar bu numaradan ilkel bir zevk alıyor gibi hallerinden memnundular. Bugünden bakıldığında aptalca bir durumdu.
Şimdi internette her gün aynı hadiselerin tekrar edildiği gündemi takip etmeye çalışan insanlarda da benzer bir durum söz konusu. Ne olacağını bile bile budala gibi aynı hadiseleri takip edip saçma sapan şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Aslında hiçbir şey olmuyor. Politikacılar dünkü budalalıklarını tamir etmeye çalışırken bugün çok daha büyük budalalık yapıyorlar. Sözleri ve eylemleri dünün budalalığını onarmak yerine daha da arttırıyor. Gündem o İtalyan çukurundaki havalı motor gibi son sürat dönmeye devam ediyor.
Temel Karamollaoğlu Bey’in pasaportundaki isminin karşısına “terör!” (Temel Wanted!) yazıldığında hiç birimiz ülke siyasasında hiçbir ağırlığı olmayan Stalinist bir kıronun ülkede barış güvercinleri uçurabileceğini tahmin edememiştik.
Saadet Partili bir grubun Ankara’nın girişine sırf parti bayrağı astı diye milliyetçilerce ölesiye dövüldüğünde Milli Görüşçülerin Türk siyasetinde neden “lanetli!” konumuna itildiğini anlayamamıştık. Oysa Milli Görüşçüler yarım asırlık siyaset tarihlerinde sapanla bir kuş bile vurmamışlardı.
Bilhassa son genel seçimlerde CHP’nin terör örgütü ile el altından işbirliği yaptığı, Saadet Partisi’nin de altılı masanın mundarları arasında olduğu şayiası halkta epeyce karşılık bulmuştu. O seçimde politika üstü bir konu olması gereken “güvenlik” iktidar tarafından halka karşı bir koz olarak kullanılmıştı. Saadet Partisi endirekt olarak terörle işbirliği içinde lanse edilmişti.
Ama şimdilerde ülkede manzara çok daha heyecan verici. Siyasetin ekabirleri Stalinist bir kırodan ülkeyi huzura erdirecek sahte bir aziz türettiler. Saadet Partisi ülke meselelerinin çözümü için küçük bir teşebbüste bulunduğunda terörle yaftalanmış, terör örgütleri ile dirsek temasında bulunmakla suçlanmıştı. Yakın geçmişte Saadet Partisini teröre göz yuman partilerle yakınlaşmakla suçlayanlar siyasî ikballeri uğruna devletin yerleşik kurallarını altüst etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Bu ülkenin –bilhassa iktidarın- Fetö’yla yıldızı hiç barışmamış, terör örgütlerine her daim mesafeli durmuş Saadet Partisi’ne ciddi bir özür borcu yok mu?
Arjantinli bir diplomatın Birleşmiş Milletler genel kurulunda Amerikan heyetine karşı getirdiği bir eleştiriydi. Sizin bugün terörist dediğiniz yarın dostunuz oluyor. Dost olarak tanımladığınız ülkeler ve örgütler yarın düşman, terörist, demokrasi karşıtı faşist, diktatör olarak adlandırılıyor. Bu denli tutarsız bir tutum karşısında Arjantin hükümetinin size güvenmesi için elimizde yeterince objektif done yok. Yani sizin dost, düşman, terörist, faşist vs. siyasî kavramları tanımlamanızda bu kavramların zaman içinde değişiyor olmasında ciddi sorun var. Dolayısıyla Arjantin ile Amerika’nın bu konularda işbirliği yapmasına imkân yok!
Şimdi aynı durum ülkedeki siyasal İslamcı iktidar için de geçerlidir. Anayasa’ya sadakatleri yok. Yargı kararlarına inanmıyorlar. İtikadî açıdan demokrasiyi kerih görüyorlar. Demokrasi dışı gruplarla (cemaat- tarikat) iltisaklılar. Hoca Efendi dedikleri, birlikte yürüdükleri insanlar bir gecede terörist oldular. Yıllarca mücadele ettikleri, terörist dedikleri –ki öyleydiler- bir günde barış elçisi oldular. Bu denli büyük bir çelişkide devletleşmiş bir iktidar ya da iktidarlaşmış bir devlet yapısında neye, ne kadar güvenebilirsiniz? Siyasal İslamcıların iktidarında devlet, demokrasi, anayasa, hukuk, adalet, eşitlik, terörist, yurttaşlık vs. gibi kavramların yerle yeksan edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani panayırlardaki “bul karayı al parayı!” oyunu gibi bir durum söz konusu. Hangi kartı işaret ediyorsak elimizde patlıyor.
Ülke siyasetinde olup biteni çok kısa bir şekilde özetlememiz gerekirse;
Son genel seçimlerde bir şey çok net göründü. Siyasal İslamcı iktidarın bir sonraki seçimi kazanması ihtimal dahilinde değil. Çünkü çeyrek asra yaklaşan bu iktidar her açıdan yıprandı. Artı ülkeyi ziyadesiyle yordu.
Şimdi bu iktidarın siyaset dışı bir enstrümanla ömrünü uzatması lazım. O da Anayasa değişikliği. Muhalefet bu Anayasa değişikliğine sıcak bakmıyor. Zaten yeni sistemde demokrasi işlemiyor; meclis sembolik bir konumda. Hukuk siteminden herkes şikâyetçi.
İktidar bu durumda Kürtlerin siyasi desteğine ihtiyaç duyuyor. Onları kafaya almakla meşgul. Zaten bu siyasal İslamcı iktidarın siyaseten az buçuk bir desteği olan her kliği, partiyi, politik figürü elinden tutup iktidara taşımak gibi demokrasiyi geçersiz kılan bir huyu var. Aynı şeyi Kürt siyasetçileri üzerinde deniyor. Yani şu sıralarda Kürdopatlar şoför mahallinde.
Devri geçmiş Stalinist bir kırodan ülkedeki terörü bitiren politik bir aziz türetmek akıl kârı durum değil. Terörü bitirmiş bir iktidarın aynı terör örgütünün hayaletlerinden medet umuyor oluşu bana son derece gülünç geliyor. Son genel seçimi güvenlik politikalarını kullanarak kazanmışlardı. Aynı şeyi iktidarların ömrünü uzatmak için yeniden deniyorlar. Ve bu tutumlarıyla terörle mücadeledeki bariz başarılarına gölge düşürüyorlar.
Ama şurası bir gerçek. İktidar Kürtleri de Türkleri de şaşırtan bu hayalet barışı manevrasıyla aslında can çekişmekte olduğunu ayan etmiş oluyor. Hatta ben iktidarın bu Stalinist kırodan barış elçisi türetme hamlesini Katoliklerin ölülerine yaptığı son makyaj olarak görüyorum. Makyaj güzel, ölünün yüzünde tanrıya ulaşmanın huzuru var. Ama sonuçta bu Katolik bir ölünün yüzünden ibaret!
Nihayet Üçlü Priz Şairi Suriye ile ilgili yaptığı yorumda kısa devre yaptı. Yeni Şafak gazetesindeki histerik yorumu İslami ve insani duyarlılıktan yoksun, bir tür güç zehirlenmesi eşiğinde kahvehane dedikodusu kıvamında yüzeysel bir çiziktirmeden ibaretti. Ulusal medyada kalem oynatan bir yazar için tek kelime ile sorumsuzluktu. Kuşkusuz Suriye’nin toplumsal yapısı ve geçmişteki siyaset dizaynı ile ilgili yığınla haklı eleştiri yapılabilir. Ama bu türden eleştirileri siyasî, dini, etnik bir grubu hedef alarak yapmak Müslüman ahlakı ile bağdaşır bir durum değil.
Hazır Yeni Şafak gazetesi demişken; bir zamanlar bunların namlı bir dış politika yazarı vardı. Ortadoğu ile ilgili American Thinker, Politico vs. gibi blog, dergi ve gazetelerde okuduğu makalelerde okuduklarını kendi aklınca yorumlayıp yazan ve dış politika konusunda iktidarı yıllarca şerbetliyordu. Yazılarının çoğu ülkeleri, toplumları böcek gibi gören kendince yüksek stratejiler üreten deli saçması şeylerdi. Bir tür Bilderberg lügatine sahipti. Bir gün bu yazarla ilgili ciddi kontra bir yazı yazdım. Köşesinde fikir diye serdettiği sabuklukların menşeini yazdım. Takriben 1 ay sonra yazılarına son verildi. Eleştirilerimdeki birkaç cümle için hakkımda hem hukuk hem de ceza davası açtı. Yüce Türk mahkemelerince haklı bulundu ve kazandı. Sağ olsun bizim Nurbaki, adamın emeklilik maaşını 20.000 TL olarak ödememize yardımcı oldu. Ama bir daha da o gazetede yazmasına müsaade edilmedi. Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrilince, baktım kendince yine gazetede bir şeyler çiziktirmiş. Yani onca deli saçması yorum analiz semeresini verdi, babında bir şeyler.
İktidarın içinde az da olsa aklı başında insanlar var. Durumu izah ettiğimizde dinliyorlar ve “Haklısın Metin!” diyorlar. Zamanı geldiğinde de gereğini yapıyorlar. Şimdi, bu Üçlü Priz Şairi ulusal bir gazetede ideolojik öfkesini yutup bir doktor psikolojisiyle yorum ve analiz yapabilecek bir kalibrede olmadığını defalarca gösterdi. Türkiye gibi sosyo-politik yapısı karmaşık bir ülkede ciddi bir kazaya sebebiyet vermemek adına Üçlü Priz Şairinin fişinin bir an önce çekilmesi lazım gelir. “Emperyalizmin köpekliği” konusuna gelirsek bu konuda herkesin kendi kavlince yabana atılmayacak bir görüşü vardır, aslanım!
Ben artık her ramazan ayına New York’taki Times meydanında ışıklı reklam tabelaları altında teravih namazı kılan siyahilerin iman ve cihat finali olarak bakıyorum. Her ne kadar son yıllarda teravih namazı kılmayı bırakmış olsam da fırsatım olsaydı Times meydanındaki o teravih namazlarını kaçırmazdım. Namazlarımız arasında biraz rap teravih olsun yani... Allah’ın izniyle Amerikalı Müslümanlar yakın bir gelecekte Beyaz Saray’ın anahtarlarını Yahudilerin elinden alacaklar. Ve Özgürlük Anıtı’nın tepesinden okunan ezan tüm Amerika’da hatta dünyada canlı yayınlanacaktır. Karanlıkta dile getirmekten korktuğunuz hakikat gün gelecek gökdelenlerin tepesinden tüm dünyaya haykırılacak Amerikalı beyazlar, Kızılderililer, siyahiler, Hispanikler, Jamaikalılar, Portorikolular hepsi bu çağrıyı duyacaklar. Ve hepsi şeksiz şüphesiz o çağrıya inanacaklar. İşte o zaman yakın geçmişte Iraklı Müslümanların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Arakanlıların, Afrikalıların ve diğer coğrafyalardaki Müslümanların çektiği bütün o çileler bu yeni dünyanın Müslümanlaşması için çok daha anlamlı olacaktır.
Ne demişti Fransız bilim adamı Pierre Curie. “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.”
Ben de diyorum ki; 50 yıllık Milli Görüş Hareketinden geriye bu muhafazakâr İslamcı iktidar kaldı. Bunlarla ülkede yol, hastane, havaalanı, tüneller, TOGG, İHA’lar, SİHA’lar vs. yapıldı. Şayet 23 yıllık iktidar şansı başında rahmetli Necmettin Erbakan’ın olduğu tam teşekküllü bir Milli Görüşçü partiye tanınmış olsaydı, muhtemelen bugün biz Plüton’da teyemmümün farzı iki midir, üç müdür, şapkasından dolayı Satürn laik bir gezegen midir, konularını tartışıyor olacaktık.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Ülkesi Ukrayna’yı Amerika ve Avrupa’nın gazıyla savaşa soktu. Büyük bir yıkıma götürdü. Şimdi elinde avucunda hiçbir koz olmaksızın Beyaz Saray’da Rus köylüsü ağzıyla Amerika yönetimine ayar vermeye çalışıyor.
Kılık kıyafeti Erbil eşkıyası gibi. Beden dili mahalle bitirimi türünden saygısızca. Sesinin tonlamasıyla Votkayı fazla kaçırmış Rus ayyaşları andırıyor. Söze giriş şekli Mehmet Ağa’nın kahvede marabalarına nutuk çekmesi gibi. Donald Trump’ın yanında yardımcısı JD Vance konuşurken o Oval Ofis’teki kameralarla sırnaşıyor. Kullandığı dil buyurganca ve konuyu II. Dünya Savaşı’ndan açmaya çalışıyor. Belli ki Zelenski’nin bu görüşme için ciddi hiçbir hazırlığı yoktu, üstelik psikolojik olarak da hazır değildi. Bir diplomatik görüşmeden çok kahvehane tartışması gibi bir durum yaşandı Oval Ofis’te. Diğer yandan Ukrayna-Rusya savaşını sonlandırmakta kararlı olan yeni Amerikan yönetimi Oval Ofis’te kameralar önünde Zelenski’yi madara etmiş oldu.
İşte Amerika tam olarak budur. Dünyanın dört bir yanında yardakçılar arar bulur, medya, sermaye, istihbarat ağıyla iktidara götürür. Kendi bölgesel ve küresel stratejileri için o yardakçıları sonuna kadar kullanır. Kullanım süresi bitince hiç düşünmeden çöpe atar. Zelenski’yi de kullanıp çöpe attılar, Oval Ofis’teki canlı yayında bir de sifonu çektiler.
Modern paradigma tüm katmanlarıyla kadim olan her şeyi yutup bambaşka bir yapıya dönüştürüyor. Bu açıdan bakıldığında millet olarak bir övünme ya da yerinme alanı olarak kendi çapımızda sırnaştığımız tarih henüz hitama ermiş değildir. Bütün dinleri, kültürleri, milletleri hercümerç ederek elân her yanımızda vuku bulmaktadır.
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Orta Asya’da yaşanan siyasî ve askeri değişimler, Amerika’nın Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği yıkıcı işgaller, Balkanlarda yaşanan neo-Balkanizasyon süreci, Ortadoğu’da yaşanan Siyonist İsrail yayılmacılığı, Ortodoks Hıristiyanlığın kadim yurdu Ukrayna’nın NATO pişkinliğiyle tarumar edilmiş olması, Suriye’nin çökertilmiş olması, Körfez ülkelerindeki soysuz burjuva dönüşümü, Kâbe’nin yanı başına dikilen Londra Saat Kulesi bu köklü paradigma değişimiyle ilgili esaslı olgulardan bazıları.
Yani insan modern paradigma içinde sürekli değişip başka bir şeylere dönüşüyor. Onun için tarih denilen şey bir türlü bitmiyor. Bu değişimlerde siyasî, iktisadî, askeri açıdan rol alıp selamete erdiğini düşünen ahmaklara bir şeyleri izah etmemizin imkânı yok maalesef. Onlar kendilerince tarihin kullanışlı haşereleri mesabesinde oyalanıp duruyorlar.
Kısacası dünyada yaşanan çaplı vakıalar bu ülkedeki kayıkçı kavgasının çok ötesinde olup anlamak için ciddi bir tarih bilgisini, sosyolojik tahlili gerektirir. Bu da ne bizdeki tarihin içinde Büyük Patlama ile var olmuş Kemalistlerin ne de din, iman, tanrı ile kafayı bozmuş siyasal İslamcıların anlayabileceği şeylerdir. Bunlar kendi meşreplerince hidayete ermiş tayfalar olup sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şartta sizi duymazlar.
İnternetle ilk olarak 1996 yılında Uludağ Üniversitesi kütüphanesinde tanışmıştım. İnsanlara internetten ilk bahsettiğimde bana gülüyorlardı. Sonraki yıllarda internet ülkede yaygınlaştı. Takip edenler bilirler; şahsen interneti hep bilgilendirme amaçlı ciddi bir iletişim aracı olarak kullandım. Ülkedeki sosyo-politik meselelerle ilgili çeşitli sosyal medya platformlarında yaklaşık 80.000 aforizma, analiz yazdım. Hiçbir zaman yazım üslubumun kusursuz olduğu iddiasında bulunmadım. Ama lisede edebiyat okumuş birisi olarak zamanla okurlarımda düşünceyi kışkırtacak, olaylara farklı bir bakış açısı getirecek kendime has bir yöntem oluşturmayı başardım. Eh, bunca şey yazınca ister istemez bazı kazaların olması da kaçınılmaz. 80.000 yorum analiz içinde 6-7 tanesinin dava konusu olması çok anormal bir durum değildi. Bu davaların hiçbirisi direkt şahsımla alakalı değildi. Hepsi siyaset kurumunun ihlal ettiği kamu hukukuna yönelik ahlaki çıkışlardı. Belki Karadenizli, özellikle Trabzonlu olmanın verdiği cesaret, kanunun belirlediği yoruma açık o ince çizgiyi aşmamda etkili oldu. Ama insani açıdan bakıldığında özü itibarıyla hepsinde haklıydım. Bütün davalara tek başıma girdim. Hiçbir yardımcım olmadı. Zaman zaman Avukat Veysel İlhan’dan teknik konularda yardım aldım. Nöbetçi mahkemede tek başıma yargılandım. Bu süreçte benim için en ilginç gözlem mahkeme salonlarında kendimce bir kamu hukukunu tek başıma savunmaya çalışırken insanların incir kabuğunu doldurmayacak konularda kasılmış bir ruh haliyle bekliyor olmalarıydı. Daha önce de yazdığım gibi, her duruşmaya her savunmaya sanki arşa ulaşan kanatlarım varmış gibi rahat ve kendimle barışık olarak, yazdığım ve yaptığım şey hakkında kafamda hiçbir soru işareti olmadan çıkmamdı. Meselâ bir davada beni hakim değil savcı yargıladı! Daha doğrusu hakimin yargılamasına müsaade etmedi.
Bu davalardaki genel intibaım şu yöndeydi. Ülkedeki hakim siyaset kurumu her türlü eleştiriye kapalıydı. Siyaset kurumu eleştiriyi hukuk üzerinden bir endüstriye çevirmişti. Alegorik her söz hakaretti. Hakimler sizin ne demek istediğinize bakmıyorlardı. Sizin niyetinizi sizden çok daha iyi biliyorlardı. Bir suç isnadı için şekil ihlali yeterliydi. Anlamın, insan olmaktan kaynaklanan düşüncenin hiçbir önemi yoktu. Bunun anlamı ise zaten sistemin dışladığı bağımsız bir yazarın abartılı cezalar almasıydı.
Sağ olsun, bu süreçte bilhassa Milli Görüşçü erdem sahibi bazı dostlarımız özünde haksız bu davaların maddi kısmını karşıladılar. Yarı diktatörlüğe dönüşmüş, eleştiriyi hakaret olarak yaftalayan bir iktidara karşı haklı ve akli eleştirilerin kıymetini bildiler. Değer verdiler.
Ama itiraf etmem gerekir ki, hakkımda açılan bu davalar (ki bana göre sadece 3’ünde kısmen hak ihlali mevcut, bilhassa kamu davaları kasıtlı olarak açılmış) ister istemez beni zihnen yordu. Bu yorgunlukla yazı ve yorum alanında çok daha profesyonel bir anlayışa beni mecbur etti. Kabul etmek gerekir ki, bir parça da gardım düştü. Bu ülkedeki siyaset kurumunun ıslahı, daha adil bir ülke uğruna yazdığımız binlerce yazı ve analizi gözümde anlamsız kıldı. Umarım geçici bir durumdur.
Ve son olarak Doğu Türkistan ile ilgili saçma sapan yorumlar yapan bir topal politikacıya yaptığım yorumda hakim aleyhime hükmetti. Hayat böyle bir şey işte. Vicdan içimizdeki tanrı gibi, o vicdan şemsiyesinin altında çekik gözlü Uygurlara da yer vermek zorundasın. Uğursuz Maoistlerin kem sözlerine karşı susamazsın!
Bu konularda daha önce bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim. Onlar sıralarını savdılar. Bu son cezai davayı, ki bir avukatın vekalet ücretidir sadece, imece usulü def etmeyi ümit ediyorum. Daha anlamlı, daha kıvamlı belki daha baş döndürücü aforizma ve analizler için yeni bir milat olur.
Son olarak; eski Rumlarda bir atasözüydü. Anta mathanis mathanis anta umathanis aqume mathanis. “Sadece başına geldiğinde öğrenirsin. Başına gelmeden öğrenemezsin. Ve öğrenmemek gibi bir seçeneğin yok. Hayat sana her halükarda öğretir.” Mathematic!
İnsan zihnini öğüten güdük politik gündeme ilişkin olarak…
Ben yaştakiler hatırlayacaklardır. Eskiden taşrada panayırlar kurulurdu. İnsanlar gözlerindeki arsızlığı yatıştırmak için o panayırlara giderlerdi. Çingenlerin kurduğu panayırlar benim gözlerimdi. Bilirsiniz klasik panayır numaraları. Maksat insanın merakını ve kader ile ilgili heyecanlı bekleyişini türlü numaralarla nakde çevirmekti. Bir de bu panayır alanlarının dışında içinde sürekli bir motorun döndürüldüğü İtalyan çukuru gibi oval bir kuyu vardı. Bütün numarası fizikteki merkezkaç kuvvetine bağlı sıradan bir numaraydı. Ve izleyiciler için de bir tür hipnozu içeriyordu. Aslında o çukurda motorun durmadan dönüşüyle birlikte fiziksel bir büyü gerçekleşiyordu. Bu Latin Amerika’daki yerlilerin ilk defa buz görüyor olması gibi alelade bir numaraydı. Ama insanlar bu numaradan ilkel bir zevk alıyor gibi hallerinden memnundular. Bugünden bakıldığında aptalca bir durumdu.
Şimdi internette her gün aynı hadiselerin tekrar edildiği gündemi takip etmeye çalışan insanlarda da benzer bir durum söz konusu. Ne olacağını bile bile budala gibi aynı hadiseleri takip edip saçma sapan şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Aslında hiçbir şey olmuyor. Politikacılar dünkü budalalıklarını tamir etmeye çalışırken bugün çok daha büyük budalalık yapıyorlar. Sözleri ve eylemleri dünün budalalığını onarmak yerine daha da arttırıyor. Gündem o İtalyan çukurundaki havalı motor gibi son sürat dönmeye devam ediyor.
Temel Karamollaoğlu Bey’in pasaportundaki isminin karşısına “terör!” (Temel Wanted!) yazıldığında hiç birimiz ülke siyasasında hiçbir ağırlığı olmayan Stalinist bir kıronun ülkede barış güvercinleri uçurabileceğini tahmin edememiştik.
Saadet Partili bir grubun Ankara’nın girişine sırf parti bayrağı astı diye milliyetçilerce ölesiye dövüldüğünde Milli Görüşçülerin Türk siyasetinde neden “lanetli!” konumuna itildiğini anlayamamıştık. Oysa Milli Görüşçüler yarım asırlık siyaset tarihlerinde sapanla bir kuş bile vurmamışlardı.
Bilhassa son genel seçimlerde CHP’nin terör örgütü ile el altından işbirliği yaptığı, Saadet Partisi’nin de altılı masanın mundarları arasında olduğu şayiası halkta epeyce karşılık bulmuştu. O seçimde politika üstü bir konu olması gereken “güvenlik” iktidar tarafından halka karşı bir koz olarak kullanılmıştı. Saadet Partisi endirekt olarak terörle işbirliği içinde lanse edilmişti.
Ama şimdilerde ülkede manzara çok daha heyecan verici. Siyasetin ekabirleri Stalinist bir kırodan ülkeyi huzura erdirecek sahte bir aziz türettiler. Saadet Partisi ülke meselelerinin çözümü için küçük bir teşebbüste bulunduğunda terörle yaftalanmış, terör örgütleri ile dirsek temasında bulunmakla suçlanmıştı. Yakın geçmişte Saadet Partisini teröre göz yuman partilerle yakınlaşmakla suçlayanlar siyasî ikballeri uğruna devletin yerleşik kurallarını altüst etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Bu ülkenin –bilhassa iktidarın- Fetö’yla yıldızı hiç barışmamış, terör örgütlerine her daim mesafeli durmuş Saadet Partisi’ne ciddi bir özür borcu yok mu?
Arjantinli bir diplomatın Birleşmiş Milletler genel kurulunda Amerikan heyetine karşı getirdiği bir eleştiriydi. Sizin bugün terörist dediğiniz yarın dostunuz oluyor. Dost olarak tanımladığınız ülkeler ve örgütler yarın düşman, terörist, demokrasi karşıtı faşist, diktatör olarak adlandırılıyor. Bu denli tutarsız bir tutum karşısında Arjantin hükümetinin size güvenmesi için elimizde yeterince objektif done yok. Yani sizin dost, düşman, terörist, faşist vs. siyasî kavramları tanımlamanızda bu kavramların zaman içinde değişiyor olmasında ciddi sorun var. Dolayısıyla Arjantin ile Amerika’nın bu konularda işbirliği yapmasına imkân yok!
Şimdi aynı durum ülkedeki siyasal İslamcı iktidar için de geçerlidir. Anayasa’ya sadakatleri yok. Yargı kararlarına inanmıyorlar. İtikadî açıdan demokrasiyi kerih görüyorlar. Demokrasi dışı gruplarla (cemaat- tarikat) iltisaklılar. Hoca Efendi dedikleri, birlikte yürüdükleri insanlar bir gecede terörist oldular. Yıllarca mücadele ettikleri, terörist dedikleri –ki öyleydiler- bir günde barış elçisi oldular. Bu denli büyük bir çelişkide devletleşmiş bir iktidar ya da iktidarlaşmış bir devlet yapısında neye, ne kadar güvenebilirsiniz? Siyasal İslamcıların iktidarında devlet, demokrasi, anayasa, hukuk, adalet, eşitlik, terörist, yurttaşlık vs. gibi kavramların yerle yeksan edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani panayırlardaki “bul karayı al parayı!” oyunu gibi bir durum söz konusu. Hangi kartı işaret ediyorsak elimizde patlıyor.
Ülke siyasetinde olup biteni çok kısa bir şekilde özetlememiz gerekirse;
Son genel seçimlerde bir şey çok net göründü. Siyasal İslamcı iktidarın bir sonraki seçimi kazanması ihtimal dahilinde değil. Çünkü çeyrek asra yaklaşan bu iktidar her açıdan yıprandı. Artı ülkeyi ziyadesiyle yordu.
Şimdi bu iktidarın siyaset dışı bir enstrümanla ömrünü uzatması lazım. O da Anayasa değişikliği. Muhalefet bu Anayasa değişikliğine sıcak bakmıyor. Zaten yeni sistemde demokrasi işlemiyor; meclis sembolik bir konumda. Hukuk siteminden herkes şikâyetçi.
İktidar bu durumda Kürtlerin siyasi desteğine ihtiyaç duyuyor. Onları kafaya almakla meşgul. Zaten bu siyasal İslamcı iktidarın siyaseten az buçuk bir desteği olan her kliği, partiyi, politik figürü elinden tutup iktidara taşımak gibi demokrasiyi geçersiz kılan bir huyu var. Aynı şeyi Kürt siyasetçileri üzerinde deniyor. Yani şu sıralarda Kürdopatlar şoför mahallinde.
Devri geçmiş Stalinist bir kırodan ülkedeki terörü bitiren politik bir aziz türetmek akıl kârı durum değil. Terörü bitirmiş bir iktidarın aynı terör örgütünün hayaletlerinden medet umuyor oluşu bana son derece gülünç geliyor. Son genel seçimi güvenlik politikalarını kullanarak kazanmışlardı. Aynı şeyi iktidarların ömrünü uzatmak için yeniden deniyorlar. Ve bu tutumlarıyla terörle mücadeledeki bariz başarılarına gölge düşürüyorlar.
Ama şurası bir gerçek. İktidar Kürtleri de Türkleri de şaşırtan bu hayalet barışı manevrasıyla aslında can çekişmekte olduğunu ayan etmiş oluyor. Hatta ben iktidarın bu Stalinist kırodan barış elçisi türetme hamlesini Katoliklerin ölülerine yaptığı son makyaj olarak görüyorum. Makyaj güzel, ölünün yüzünde tanrıya ulaşmanın huzuru var. Ama sonuçta bu Katolik bir ölünün yüzünden ibaret!
Nihayet Üçlü Priz Şairi Suriye ile ilgili yaptığı yorumda kısa devre yaptı. Yeni Şafak gazetesindeki histerik yorumu İslami ve insani duyarlılıktan yoksun, bir tür güç zehirlenmesi eşiğinde kahvehane dedikodusu kıvamında yüzeysel bir çiziktirmeden ibaretti. Ulusal medyada kalem oynatan bir yazar için tek kelime ile sorumsuzluktu. Kuşkusuz Suriye’nin toplumsal yapısı ve geçmişteki siyaset dizaynı ile ilgili yığınla haklı eleştiri yapılabilir. Ama bu türden eleştirileri siyasî, dini, etnik bir grubu hedef alarak yapmak Müslüman ahlakı ile bağdaşır bir durum değil.
Hazır Yeni Şafak gazetesi demişken; bir zamanlar bunların namlı bir dış politika yazarı vardı. Ortadoğu ile ilgili American Thinker, Politico vs. gibi blog, dergi ve gazetelerde okuduğu makalelerde okuduklarını kendi aklınca yorumlayıp yazan ve dış politika konusunda iktidarı yıllarca şerbetliyordu. Yazılarının çoğu ülkeleri, toplumları böcek gibi gören kendince yüksek stratejiler üreten deli saçması şeylerdi. Bir tür Bilderberg lügatine sahipti. Bir gün bu yazarla ilgili ciddi kontra bir yazı yazdım. Köşesinde fikir diye serdettiği sabuklukların menşeini yazdım. Takriben 1 ay sonra yazılarına son verildi. Eleştirilerimdeki birkaç cümle için hakkımda hem hukuk hem de ceza davası açtı. Yüce Türk mahkemelerince haklı bulundu ve kazandı. Sağ olsun bizim Nurbaki, adamın emeklilik maaşını 20.000 TL olarak ödememize yardımcı oldu. Ama bir daha da o gazetede yazmasına müsaade edilmedi. Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrilince, baktım kendince yine gazetede bir şeyler çiziktirmiş. Yani onca deli saçması yorum analiz semeresini verdi, babında bir şeyler.
İktidarın içinde az da olsa aklı başında insanlar var. Durumu izah ettiğimizde dinliyorlar ve “Haklısın Metin!” diyorlar. Zamanı geldiğinde de gereğini yapıyorlar. Şimdi, bu Üçlü Priz Şairi ulusal bir gazetede ideolojik öfkesini yutup bir doktor psikolojisiyle yorum ve analiz yapabilecek bir kalibrede olmadığını defalarca gösterdi. Türkiye gibi sosyo-politik yapısı karmaşık bir ülkede ciddi bir kazaya sebebiyet vermemek adına Üçlü Priz Şairinin fişinin bir an önce çekilmesi lazım gelir. “Emperyalizmin köpekliği” konusuna gelirsek bu konuda herkesin kendi kavlince yabana atılmayacak bir görüşü vardır, aslanım!
Ben artık her ramazan ayına New York’taki Times meydanında ışıklı reklam tabelaları altında teravih namazı kılan siyahilerin iman ve cihat finali olarak bakıyorum. Her ne kadar son yıllarda teravih namazı kılmayı bırakmış olsam da fırsatım olsaydı Times meydanındaki o teravih namazlarını kaçırmazdım. Namazlarımız arasında biraz rap teravih olsun yani... Allah’ın izniyle Amerikalı Müslümanlar yakın bir gelecekte Beyaz Saray’ın anahtarlarını Yahudilerin elinden alacaklar. Ve Özgürlük Anıtı’nın tepesinden okunan ezan tüm Amerika’da hatta dünyada canlı yayınlanacaktır. Karanlıkta dile getirmekten korktuğunuz hakikat gün gelecek gökdelenlerin tepesinden tüm dünyaya haykırılacak Amerikalı beyazlar, Kızılderililer, siyahiler, Hispanikler, Jamaikalılar, Portorikolular hepsi bu çağrıyı duyacaklar. Ve hepsi şeksiz şüphesiz o çağrıya inanacaklar. İşte o zaman yakın geçmişte Iraklı Müslümanların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Arakanlıların, Afrikalıların ve diğer coğrafyalardaki Müslümanların çektiği bütün o çileler bu yeni dünyanın Müslümanlaşması için çok daha anlamlı olacaktır.
Ne demişti Fransız bilim adamı Pierre Curie. “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.”
Ben de diyorum ki; 50 yıllık Milli Görüş Hareketinden geriye bu muhafazakâr İslamcı iktidar kaldı. Bunlarla ülkede yol, hastane, havaalanı, tüneller, TOGG, İHA’lar, SİHA’lar vs. yapıldı. Şayet 23 yıllık iktidar şansı başında rahmetli Necmettin Erbakan’ın olduğu tam teşekküllü bir Milli Görüşçü partiye tanınmış olsaydı, muhtemelen bugün biz Plüton’da teyemmümün farzı iki midir, üç müdür, şapkasından dolayı Satürn laik bir gezegen midir, konularını tartışıyor olacaktık.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)