Kızılderili kabilelerinden Karaayak ve Saliş kabileleri günümüzden 170 yıl önce Amerika kıtasında savaş halindeydi. Durumdan da anlaşılacağı gibi iki kabilenin arasından Uzun Bacaklı geçmişti. Sonra İngilizler silah üstünlüğüyle Kızılderilileri yenip topraklarını ellerinden aldılar ve onları rezervasyonlarda yaşamaya mecbur ettiler. Aradan yaklaşık iki asır geçmesine rağmen Karaayak ve Saliş kabilesi mensupları iki kabile arasındaki savaşı unutmadı. Bundan takriben 10 yıl kadar önce Karaayak kabilesi mensubu Bay Whitford ve yakın bir arkadaşı Kootenai rezervasyonunda Saliş kabilesinin verdiği bir Kızılderili partisine katıldı. Bay Whitford o partide “Hani Karaayak kabilesi mensupları nerede, onları göremiyorum.” (Alt anlam olarak Karaayak kabilseinin tüm üyelerini öldürdünüz) diye gereksiz bir espri yaptı. Bu söz Saliş kabilesi üyeleri ile Bay Whitford arasında ciddi bir gerilime neden oldu. Saliş kabilesinin alkollü üyeleri Bay Whitford’u dövmeye kalkışınca o da bıçağını çekip kendini savuma ihtiyacı hissetti; partinin verildiği çadırdan dışarı çıktı ve yakınlarda park ettiği otomobiline doğru yürüdü. Tam otomobiline binmek üzereyken Saliş kabilesinden bir erkek Bay Whitford’a arkadan hamle yaptı. Bay Whitford bıçağını çekti ve tek hamleyle Saliş kabilesi üyesini göğsünden bıçakladı. Ağır yaralanan Saliş kabilesi üyesi feci şekilde can verdi. Birkaç saat sonra Montaya polisi, Bay Whitford ve arkadaşını yakınlarda kaldığı bir motelde cinayet suçundan yakaladı. Montaya mahkemesi Bay Whitford’a taammüden adam öldürme suçundan ilk 25 yıl temyiz hakkı olmaksızın 100 yıl hapis verdi. Bay Whitford'un mahkemedeki karşı argümanı hiçbir şeye yaramadı. Sonuç; insan sahip olduğu tarihle, içinde yaşadığı evrenle yekûn bir varlıktır.
Yaşlı bir Çinliyi hızlı bir trene bindirmişler. Ve demişler ki; “Bak gençliğinde 2 günde gittiğin yolu artık 2 saatte gideceksin.” O da cevap vermiş; “Peki, kalan 46 saatte ne yapacağım.”
Şimdi Sercan da bana diyor ki; “Hükümet İHA yapıyor, otoyol yapıyor, havaalanları yapıyor, tünel yapıyor, TOGG yapıyor, onu yapıyor bunu yapıyor.” Ben de ona diyorum ki; “Bana ne bütün bu işlerden beni ne ilgilendiriyor? Ben ömrümün kalan kısmında ne yapacağım?”
“11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler vurulduğunda Wisconsin’de su sayacı okuyucusuydum. Saldırıdan sonra Wisconsin’deki su sayacı okuyucuları olarak toplandık. Durumu enine boyuna değerlendirip şöyle bir karar aldık. Taliban’ın bir sonraki hedefi Amerika’daki su şebekelerine zehir katmak ve Wisconsin halkını zehirlemek olabilir! Böylece her birimizi bir su deposuna nöbetçi olarak gönderdiler. Elimizde fenerlerle aylarca Usame Bin Ladin’in su deposuna geleceği günü bekledik. Ama Usame Bin Ladin’in daha önemli işleri olduğundan bir türlü gelmek bilmedi.” Nate Bargatze
Nihayet Donald Trump tekrar Amerika’nın başkanlık koltuğuna oturdu. Yiğidim benim, ne badirelerden geçtiydi. Aslında Trump önceki seçimi kaybetmemişti, Amerikan derin devleti Joe Biden’a hileyle kazandırmıştı. Onun arkasında farmakoloji endüstrisi vardı. Sonrasında ilaç satmak uğruna pandemi ile dünyaya kan kusturdular. Hatırlarsanız Trump Beyaz Saray’dan ayrılırken başkanlık ofisini Viking kılıklı barbarlar basmıştı. O tuhaf kılıklı adamların verdiği mesaj küreselcilerin oyunlarına karşı bir alarmdı. Ama kimse fark etmedi. Küreselciler Trump’ı mahkemelerde süründürdü. Bir ara tutuklanması bile gündeme geldi. Hatta ciddi bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Trump başkanlık için kelleyi koltuğunun altına alıp Amerika siyasetinde giderek Kennedyleşti.
Başkanlık devir teslim töreni o kadar yavaştı ki, Amerikalı politikacılar sanki Hz. İsa'nın dünyaya inişini bekliyorlardı. Muhtemelen Çinliler bu duruma kıs kıs gülüyorlardır.
Amerikan senatosu bizim Kart Horozlar Kulübü'nden farksız. Bill Clinton, Barack Obama, George W. Bush mumyalanmış ölüler gibi. Bütün Yahudiler, Farmasonlar, küresel dangalaklar da orada.
Senatoda Panço şapkalı Meksika başkanını arıyor gözlerim ama yok. En azından tecavüzcü Bill Cosby olsaydı orada.
İlk izlenimim, Trump başkanlık koltuğunda şov yapacak ama asıl işleri yardımcısı JD Vance götürecek gibi. Amerika’nın politikasını anlamak için ona ve ofislere odaklanmak lazım.
Papaz, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında fark gözetmeden tüm senatoyu kutsadı. “God bless America!” Düşünsenize bizim mecliste tütsü yakıyorlar, dua ediyorlar, kandil simidi ve mevlit şekeri dağıtıyorlar.
Amerika’yı kuran kişi Abraham Lincoln'a vurgu yapıyor. Malum Amerika’yı bir Osmanlı Yahudi'si kurmuştu.
Papaz vaazını bitirene kadar senatodaki Kart Horozların boynu bükük. Ama dua bitince dünyanın anasını belleyecekler gibi ciddiler.
Donald Trump'ın eşi Melania bir siyahi asker eşliğinde kontes gibi geldi senatodaki yemin törenine. Ha maskaralık!
Elon Musk hangi sıfatla Amerikan kongresine girdi o meçhul. O da Trump’la başkan olmuş gibi.
Yemin metninde Amerika anayasasını dâhili ve harici düşmanlara karşı koruyacağıma, diyor. Anayasa Mahkemesi kararlarını takmayacağıma, ülkeyi Carleone mafyasına teslim edeceğime, demiyor.
Beyaz Saray’ın bahçesinde top atışları başladı.
Tabi Trump’ın ilk mesajları önemliydi. Ukrayna savaşı bitecek diyor. Ortadoğu’da kaos bitecek, diyor. III. Dünya Savaşı’nın çıkmasına mani olacağım, diyor.
JF Kennedy ve Martin Luther King suikastının belgelerini açıklayacağım, diyor. 11 Eylül saldırısının resmi soruşturma sonucunu da açıkla yiğidim. Kısaca Amerika yarım asırdır sırtında taşıdığı İsrail’den yoruldu. Trump onu Amerikan’ın sırtından atmak istiyor artık. Ama Amerika’daki güçlü Yahudi lobisi buna kolayından müsaade etmeyecek.
Tuhaf ama küresel ölçekte nispeten daha sakin bir dönem olacak gibi. Kırılma Amerika’nın sosyolojisinde yaşanacak. İktidarın içindeki Junior Kennedy’nin başını çektiği hukuk grubuyla Yahudi sermayesinin istila ettiği medya, teknoloji, sinema, silah endüstrisi, farmakoloji ve politika arasında olacak gibi görünüyor. Çin bu denklemde vezire çıkar.
Batı toplumlarında, sistemler, kurumlar ya da kişiler toplumsal hukuku ihlal ettiğinde, insan onuru çiğnendiğinde insanın buna genelde cevabı (tanrıyı, ahlakı, kanunu, iktidarı umursamadan) en büyük yumurtayı çekinmeden kırmak şeklinde oluyor. Bu aşamada insanı ne tanrı, ne din, ne kanun durdurabiliyor. Bu yumurtayı kırmak da genelde sistem içindeki en kritik kişiyi ex ederek sisteme ciddi bir soru yöneltmek şeklinde oluyor. Yani tanrının kendisi de devlet denilen organizasyon da kanunların arkasında iş çevirenlerin hiçbiri kutsal değildir; yönettikleri insan kadar fanidirler. Tek kutsal insanın onurudur; tek dokunulmaz sistemin dışında kalan insanın kendisidir. Bizim gibi Doğu toplumlarında ise tek dokunulmaz devlettir, iktidarlardır, devletten rol çalan sözde seçilmiş kişilerdir. Ne dediğimiz anlamanız için Luigi Mangione davasına bakmanız yeterlidir. Ya da Wikileaks belgelerini dünyanın vicdanına servis eden Julian Assange davasına. Sonuçta kanunların arkasına saklanmış Hitit Çingeneliği modern bir toplumun meselelerini çözemez. Aynı meseleler tekrarlanıp durur.
Dünyanın hali pür melalini görüyorsunuz. Hemen her coğrafyada delilik kol geziyor. Politikacılar bürokratları, teknokratları, hukukçuları, bilimadamlarını, askerleri, demagogları arkasına almış dünyayı büyük bir felaketin eşiğine doğru sürüklüyorlar. Düşünsenize dünya Donald Trump gibi bir dengesizin yeniden Amerika’nın başına geçip işleri yoluna koyması için dua ediyor. Trump’ın mimiklerine bakıyorsunuz 0-6 yaş grubu kreş çocuğu gibi. Ergen bir ülkenin şımarık çocuk ruhlu yeni başkanı.
Böylesi bir dünyanın ciddiye alınacak bir yanı yok. Bütün bunlar olurken Japon bilimadamları laboratuvarlarda dinozor DNA’ları üzerinde çalışarak yavru bir dinozor vücuda getirmeyi başarıyorlar. Bu bilimsel gelişme tüm dünyada heyecanla karşılaşıyor. Ve benzer teknikle her ulus kendi namlı politikacısının mezarına koşup laboratuvarda denemek için hummalı bir şekilde DNA kalıntıları arıyor. Amerikalılar Abraham Lincoln'un mezarını açıp onun DNA’sından yeni bir başkan üretmeye çalışıyorlar. Fransızlar ellerinde haritalarla Napolyon Bonapart’ın mezarını arıyorlar. İngilizler Kraliçe Viktoriya’nın mı, Winston Churchill’in mi yoksa henüz ölen Kraliçe II. Elizabeth’in mi DNA’sına çalışsalar kararsızlar. Ruslarda da durum biraz karışık gibi görünüyor. Vladimir Putin’den memnun olanlar bu türden bilimsel teşebbüslere karşılar. Bazı Ruslar Çar II. Petro’nun DNA’sının çoğaltılmasının savunuyorlar. Azınlıktaki komünistler ise Lenin ile Stalin arasında bölünmüş durumdalar. Çinlilerin laboratuvarlarında Mao Zedung’un DNA’sından yeni bir insan oluşturulmaya çalışılıyor. Japonlar ise imparator Meiji'nin DNA’larını sabırla testlere tabi tutuyorlar. Almanlar Adolf Hitler’de DNA temin edemediğinden Otto Von Bismark’ın DNA’ları üzerinde çalışıyorlar. Türklerde ise durum epeyce karışık. Kemalist bilimadamları Anıtkabir’den aldıkları DNA numunelerini laboratuvarda bir dizi deneye tabi tutup çoğaltmaya çalışıyorlar. Eh haliyle ürettikleri DNA örneğinin sarı saçlı, mavi gözlü olmasını, iyi zeybek oynamasını, tekrar Samsun’a çıkıp ülkeyi Amerikan şirketlerinden kurtarmasını arzu ediyorlar. Muhafazakârlar ise besmele ile Fatih Sultan Mehmet’in kabri şerifini kurcalayıp duruyorlar. Onlar bilimden çok keramete inandıklarından DNA çalışması yapmak yerine sultanın keramet gösterip dirilmesini bekliyorlar. Afrikalılar tek kurtarıcı olarak Nelson Mandela'nın, Hintliler ise Mahatma Gandhi’nin DNA numuneleri üzerinden şansını deniyorlar. Yani bütün bu DNA’lardan yeni liderler üretme deneyleri başarılı olursa dünya nasıl bir yer olacak hep birlikte göreceğiz.
Bu espriden de anlaşılacağı gibi insanlık tarihinin akışı öyle zannedildiği gibi kolayından değişmez. Köklü bir felsefe değişikliği, bir peygamberin zuhuru, yerlilerin at üstündeki Kolomb’u tanrı zannetmesi, James Watt’ın buharlı makineyi geliştirmesi gibi ölçekli şeyler olmaksızın sadece toplumlardaki liderlerin, politikacıların değişiyor oluşu gerçekte hiçbir şeyi değiştirmez.
Önce gişedeki üniformalı görevliden bir bilet satın alıyorsunuz. Sonra filmin başlamasına ne kadar zaman var, diye telefonunuzun düğmesine dokunup saati öğreniyorsunuz. Sinemanın önündeki reklam panolarına bakıp yakında gösterime girecek filmlerden izlemeye değer bir film olup olmadığını kontrol ediyorsunuz. Filmin başlamasına daha var. İçerideki büfeden bir kahve alıyorsunuz. Bu süre içinde zihninizi meşgul etmek için bir şeyler arıyorsunuz. Ve yine telefondaki o saçma sapan videolara dönüyorsunuz. Derken salonun kalabalıklaştığını fark ediyorsunuz ve ağır adımlarla loş ışıklı salona girip koltuğunuza oturuyorsunuz. Biraz sonra ışıklar sönüyor. Beş dakikalık reklam faslı başlıyor. Az önce içtiğiniz kahvenin tadına inat bitki çayı reklamı var!
Ve film başlıyor. Önce filmin evrenindeki objelerin giderek donuklaşan görüntülerinde yönetmenin, kostümcünün, ışıkçının, yazarın, prodüksiyon şirketinin vs. isimleri düşüyor. Bu kez film gerçekten başlıyor. İnsana ait bir sırrın taşıyıcısı gibi birbirinden değişik karakterler basit olaylarla birbirine temas ediyor. Sanatta bu bir krizantem çiçeğinin rüzgârla uçuşan tüyü gibi. Filmin hangi aşamasında nereye konacağını, bütün o kurguyu ne yöne kıracağını o anda bilmiyoruz. Yani başlangıçtaki çok basit bir sebep kelebek kanadı etkisiyle koca bir hayatın akışını bambaşka bir yere taşıyacak gibi görünüyor. Zaman geçtikçe karakterlerin filmdeki varoluş nedenleri giderek derinleşiyor. Karakterler, gelişen olaylar, sarf edilen sözler, aksiyonun taştığı mekânlar bir DNA sarmalı gibi birbirine geçiyor. O sarmalın içinde insanın temasıyla sebepler çaplı olaylara dönüşüyor.
Meselâ bir tren günebakan tarlaları içinden geçerken raydan çıkıyor. Vagonlar uçuyor, insanlar ölüyor. Bir çocuğun bez bebeği dağılıyor. Yine o filmde başka bir şey oluyor. Bir maden ocağı çöküyor, işçiler enkazın altında kalıyor. Filmin fonundan hüzünlü bir duduk sesi yükseliyor. Ormanlar yanıyor filmde, karacalar, ceylanlar, tavşanlar otoyoldan hışımla kaçışıyor. Ama nedense o filmde hiçbir yangın helikopteri havalanıp yangını söndürmüyor. Filmde korkunç bir deprem oluyor. Evler yıkılıyor, insanlar enkaz altında kalıyor, acı çığlıklar atıp yardım istiyor. Tesadüf bu ya; mevsim kış. Karın geometrik yapısı bütün o çığlıkların titreşimini yutuyor. Filmdeki törensel müzik giderek yükseliyor. Sonra bir otel çıra gibi tutuşuyor. Sanki Anadolu’nun ortasına bir çoban ateşi yakılmış gibi alevler gökyüzüne yükseliyor. İnsanlar yanıp kömürleşiyor. Bu kadar aksiyon bana çok fazla geliyor. Filmdeki ana karakterlerle gelişen olaylar arasındaki bağlantı zihnimde kopuyor. Müziğin tonundan anladığıma göre filmde ciddi bir hesaplaşma yaşanacak. Ya benimsin ya toprağın, der gibi ciddi bir kopuş sahnesi olacak. Nihayet oluyor o. Nice koçyiğitler gibi vuruşup toprağa düşüyorlar. Finalde elindeki silahı indiren tek kahraman ağır ağır ufuktaki saraya doğru ilerliyor. Bir Charles Bronson filmi gibi final oluyor.
Filmin sonuna gelindiğinde ise; final sahnesinin yaşandığı yere önce obez polisler geliyor. Sonra fosforlu ışıklarıyla ambulanslar, arama kurtarma ekipleri, yangın helikopterleri, nöbetçi savcı, vali, belediye başkanı, jandarma bölge komutanı, gazeteciler, kameramanlar hepsi oradalar artık. Her şey yaşanıp bittikten sonra devlet tüm kurum ve yetkilileriyle oradadır artık. Tabi oradakiler hüzünlü bir cenaze alayındaki sarkastik bandonun müziği eşliğinde olup biteni anlamaya çalışıyorlar.
Sonra filmin cast’i kar taneleri gibi perdeye düşmeye başlıyor. İşin bu kısmı İngilizcedeki Present Perfect Tense gibi. Az önce dramatik bir film izledim ve etkisi sokaktaki aydınlığı görene kadar devam edecek.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
26 Ocak 2025 Pazar
17 Ocak 2025 Cuma
FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 99
Benim gibi ilk gençliği 90’lı yıllara denk gelmiş orta yaşlı insanlarda arabeskin üç gözde ismi vardı. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur. 90'lı yıllarda söyledikleri arabesk şarkılarla şu bizim bugün bile sahipsiz Anadolu öksüzlüğümüzü duygusal anlamda formüle eden sanatçılar bunlardı.
O zamanlar ülke arabeskte Müslümcüler, Orhancılar, Ferdiciler diye üçe ayrılmıştı.
Arabesk müzikte Müslüm Gürses’ten sonra varoluş sancısı en derin sanatçı Ferdi Tayfur’du. Bence.
Zamanla farkında olamadığımız şey ise bunların bizim ciddi bir parçamız olduğuydu.
Ne zaman kıyıda köşede bunların şarkıları çalsa bizi o kayıp yıllara götürürler.
Afrika'daki Zulu kadınların çocukları erdeme ahlaka çağırmak için uydurduğu o özel maniler gibiydi o arabesk şarkılar. Her dinlediğinizde bir şekilde zihninizi temizleyip sizi o yıllardaki masumiyete götürüyorlardı.
Meselâ çok ilginç bir şey; o yıllarda Bursa'da benim tanıdığım bütün ülkücülerin evlerinde Ahmet Kaya'nın o basbariton türküleri çalınırdı. Ve kimse bunu dert etmezdi. Maksat bir türkünün efkârlı nağmeleriyle benliğini arındırmaktı.
Tabi aradan çok uzun bir zaman geçti.
Arabesk müzikteki şöhretine rağmen Ferdi Tayfur’un hiç skandalı olmadı. Yine Yeşilçam’ın eski aktrislerinden Necla Nazır ile evli olmasına rağmen müziğin haricinde gündeme gelmedi. Yine Ferdi Tayfur insan olmanın zaafını hiç saklamadı. Daha doğrusu arabesk müzikte ulaştığı şöhreti istismar etmedi. Hep sade bir insan olarak kaldı. Ferdi Tayfur bu yönüyle ilginç bir kişilikti.
Meselâ Samsun’da bir dostumun evinde taş plaktan dinlediğim İtirazım Var, şarkısıyla aslında Müslüm Gürses’in benliğimde ne kadar büyük bir yer kapladığını fark etmiştim. Aynı şey Ferdi Tayfur için de geçerlidir. Aslında bu iktidar dönemindeki tavrını görene kadar ben iflah olmaz bir Orhancıydım. Şimdilerde onun şarkılarını duyunca kulaklarımı tıkıyorum. Yani Ferdi Tayfur’un da bir şarkısında dediği gibi;
"Bir gün gitsen bile hatıran yeter!" Belki sen gidiyorsun ama bizdeki sen hemen gitmiyor; o biz ölene kadar orada yaşıyor. Bazılarında ise o yaşarken bile ölebiliyor. Rahmet olsun!
Siyonistler önce Filistinli bir dede olan Halid Neblan’ın oğlunu, sonra torunu Rim’i şehit ettiler. Ardından da Halid Neblan’ı öldürdüler. Görüntülerden anladığımız kadarıyla bu, Siyonistlerin ve onların Ortadoğu’daki işbirlikçi yönetimlerinin imha ettiği Filistin’den geriye kalmış esaslı bir hikâyelerden biriydi. Bisiklete bindirdiği torunu Rim’i avutmaya, onu umutlu bir geleceğe taşımaya çalışan bir dedenin modern dünyanın gözleri önünde yok edilişinin hikâyesiydi. Ama insani açıdan trajik olan bu hikâyenin gerçek anlamda bir sahipleneni olmamasıydı. Oysa bu hikâye sanat ve estetikle yeni bir forma dönüştürülüp insanların hafızasına kazınabilecek türden derin öğelere sahipti. Bu, Boğaz Köprüsü üzerinde anlamsızca böğürürken alttan konteynır yüklü gemilerin Siyon’a akmasından çok daha elzem bir konuydu. Köprüdekiler nasıl bir medeniyetin sarmalında yaşadığımızın farkında olmayan medeni görünümlü barbarlar gibiydiler. Bu akıl fukaralarının bu ülkeyi yönetiyor olmaları insanlık adına dehşet vericidir. Zira hiçbir şehrin reklam panolarında bisikletiyle torunu Rim’i savaşın dehşetinden kaçırmaya çalışan bir dedenin ve torununun posterini göremedik. Üniversitelerin onca sanat bölümüne, iktidarın reklam ajansına, televizyon kanalına, belediyelerin billboardına rağmen Filistin konusunda bu denli dokunaklı insan hikâyesinden hafızamızda kalan hiçbir şey olmadı. Aslında Filistin’le ilgili o kadar çok konu var ki… Bombalarla yerle bir edilmiş Gazze sokaklarındaki Piyanist filmi görüntüleri. Bir bisiklete binmiş Filistinli bir dede ve torunu. Ve bunlara benzer niceleri. Filistin konusunda yaptıkları eylemden aklımızda kalan en çarpıcı görüntü şuydu. Boğaz Köprüsünde güya Filistin mitingi yapıyorlar ama alttan konteynır yüklü bir gemi geçiyor. Bu sahtekârlık tepeden alınmış görüntüyle aynı noktada çakışıyor. Bu halleriyle her şeyi yaratıp dinlenmek için göğe çekilen Yahudilerin tanrısı gibiler. Her şeye sahip olduklarından hiçbir şey yapmaları gerekmiyor. Tanrılık makamındalar, yarattılar (ğelk ettiler) ve göğe çekildiler. Filistin konusunda kimsenin bir şey yapmasına da müsaade etmiyorlar.
Siyasal İslamcı iktidarın kronik çelişkilerine dair…
Ülkeyi millet adına yönettiklerini söylüyorlar; ama gerçekte sadece küresel güçlerin hedefleri doğrultusunda idare ediyorlar.
Görünürde sadece siyasî bir iktidarlar. Ama gerçekte ülkenin yegâne sahibi onlarmış gibi davranıyorlar.
İnsana, onun sözüne ve muhaliflerin eleştirilerine tahammülleri yok ama buna rağmen demagojide üzerlerine yok.
Adalete hukuka inançları eşkıyalar gibi bölük pörçük. Söz kendilerine dokunduğunda hemen hukuku işletiyorlar; ama aynı durum başkasının başına geldiğinde hukuktan bihaber gibi davranıyorlar.
Demokrasi, halkın iradesi sözlerini dillerinden düşürmüyorlar ama gerçekte onu yarı bir diktatörlüğün tahkimi için aparat olarak kullanıyorlar.
Ahlaki açıdan bir sabiteleri yok. Bugün dost dedikleri yarın düşman, düşman olarak tanımladıkları ise dost olabiliyor.
Görünürde terörle mücadele ediyorlar. Halkın güvenliğini siyaseten bir koz olarak kullanıyorlar. Ama gerçekte korkuyu (terör) onlar yayıyorlar. Sonra terör adına savaştıklarıyla uzlaşabiliyorlar.
Hilafı hakikat sözlerle sürekli demagoji yapıyorlar. Herkesin o sözlere inanmasını bekliyorlar. O sözlerin aksi ispatlandığında ise öfkeleniyorlar. Sahip oldukları güçle o haksız durumu bastırıyorlar.
Kanunlardan, kurallardan, sayılardan, istatistiklerden, olgulardan hiç bahsetmiyorlar. Onun yerine inşallah, maşallah, biiznillah gibi dini retorikle hamaset yapıyorlar.
Halkın hizmetkârıyız, diyorlar ama saraylarında önlüklü hizmetkârlar çalıştırıyorlar.
Geçmişte devletin tek tip insan yetiştirmesinden şikâyetçilerdi. Şimdi “dindar gençlik” adı altında aynı şeyi kendileri yapıyorlar.
Geçmişte teknolojiyi insanlığın yararına işlerde kullanmak gerekir, diyorlardı. Şimdi teknolojiyi böcek gibi insan öldürmekte hiç kuşku –en azından felsefi açıdan- duymuyorlar.
Geçmişte azınlık ve mağdurdular. Ama şimdilerde çoğunluk ve azgınlar.
Her vesile ile fani olduklarını söylüyorlar. Ama gerçekte hiç ölmeyecekler ve iktidardan gitmeyeceklermiş gibiler. Ölseler bile mumyalanıp ölümsüzleşecekler gibi tuhaf bir halleri var.
Şu Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılıp meclise davet edilmesi meselesine gelirsek.
Siyasi açıdan bakıldığında makul bir gerekçesi görünmüyor. Adam siyaseten bir ölü zaten. İktidar cenahı ülke adına ondan nasıl bir çözüm reçetesi umuyor anlamak mümkün değil.
İktidar her türlü eleştiriye rağmen ülkede terörü öteleme konusunda epeyce mesafe kat etmiş. Terör örgütünü ülke sınırlarının dışına taşımayı başarmış. Ülkenin askeri teknolojisi geçmişle mukayese edilemeyecek kadar ilerlemiş.
Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da güvenliği sağlamış. Altyapı ve ekonomik sorunların hepsini halletmiş olmasa da epeyce mesafe almış. Geçmişte terör korkusundan gidilemeyen yerlere artık turistik seyahatler yapılıyor. Yani bölge birçok açıdan normalleşmiş.
Ama Kürt kökenli politikacılar sanki bölgede bu değişim dönüşüm yaşanmamış gibi ayrılıkçı ajandalarla havanda su dövüyorlar. Yani sosyo-politik gerçeklik açısından mecliste ayrılıkçı bir Kürt partisinin varlığı Türk siyaseti üzerinde bir kambur gibi duruyor. Üstelik iktidar sahip olduğu istihbarat ağıyla ve askeri güçle Suriye’de iktidarı değiştirmiş. Her şey iktidarın lehineyken Abdullah Öcalan gibi Stalinist bir militandan siyasî çözüm adına medet ummak akıl ve mantık içinde bir hamle gibi durmuyor. O zaman işin içinde başka hesaplar var demektir.
İktidar son yerel seçimlerde epeyce güç kaybetti. Bir sonraki seçimi kazanabilmek için dışarıda bıraktığı Kürtleri kendi kontrolüne alması gerekiyor. Ve bunu yeni yapılacak anayasada Kürtlere mavi boncuk vadederek yapmayı planlıyor. Bu mavi boncuğu da Kürtlere Abdullah Öcalan’ın eliyle pazarlama derdinde. Ama bu durumda ortaya şöyle bir sorun çıkıyor. Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılında Kürtlerin yaşadığı sosyo-ekonomik şartlar ile 2025’li yıllardaki Kürtlerin devletten ve iktidardan beklentileri aynı mı? Aradan geçen zaman, bölgenin her açıdan değişimi Soğuk Savaş döneminden kalma Stalinist bir kıroyu bilgeleştirdi mi geçersiz mi kıldı? En basitinden 2025’in Türkiye’sinde az çok işlerini yoluna koymuş ortalama bir Kürde Abdullah Öcalan neyi, ne kadar vadedebilir?
Herhangi bir Kürt vatandaşımız çeyrek asırda ulaştığı refah seviyesinden geri dönüp 90’lı yıllardaki ayrılıkçı ideolojik tantanalara dönmesi için gerçek bir sebep var mı? Yoksa bu Çingene düğünü niye?
Kaliforniya yangınına dair...
Los Angeles Yangın Departmanı’ndan itfaiyeci Mike bildiriyor.
“Sayın başkan, öncelikli olarak kiliseleri ve lüks villaları mı yoksa Amerika’yı küreselcilerden mi kurtaralım?”
Uydu görüntülerinden anlaşıldığına göre yangın dört farklı noktada başlamış. Komik ama Amerikalılar lüks villalarını ve son model arabalarını geride bırakıp başka bir eyalete kaçmışlar. Yangın ekibi yolları açmak için buldozerlerle son model otomobilleri kenara itmeye çalışıyormuş. Bu denli saf insanların Amerika gibi büyük bir devlette yaşıyor olmaları akıl alır gibi değil.
Kaliforniya yangını sonuçları itibarıyla Amerikan ekonomisinde yıkıcı bir etkiye sahip. Zira çoğu villa, lüks ev ve otomobil sigortalıymış. Yangının faturası Trump yönetimine çıkacak gibi.
Los Angeles Yangın Departmanı’nın yangına müdahalesi oldukça yetersiz. Şöyle düşünün. Her taraf yanıyor. Federal polis küreselcileri arıyor. “Roger alevler okyanusa ulaştı, umarım deniz tutuşmaz. Sonuç şimdilik Florida güvende.”
Bence Kaliforniya’yı Çinliler yaktı. Trump göreve başlar başlamaz Pekin’i bombalayacak. Konuyla ilgili soruşturma devam ediyor. Yangını uzaylılar çıkardıysa Amerika uzaylılara savaş ilan etmek için senatodan ve BM genel kurulundan uzaylılarla savaşma yetkisi alacak.
Amerika çok büyük bir ülke ama bir o kadar da zaafı olan bir ülke. SSCB döneminden kalma eli Kalaşnikovlu 10 azılı komünist bu ülkenin bir eyaletini rahatlıkla işgal edebilir. Komünistler obez polisleri her türlü haklar. Sorun şu ki o komünist türünden 500 tane bulmak neredeyse imkânsız.
Meselâ Kaliforniya’daki o caanım villalar bizim olsaydı; yemin billah lavazya kanunuyla kurtarırdık onları. O güzelim otomobilleri yangından kurtarmak için hepsini denize atardık. Yangın sönünce sudan çıkarıp sanayiye götürürdük. “Abi bir şeyi yok sadece bujilerine bi bak!”
Şahsen benim anlamadığım bir şey var. I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in ilkel bir savunma tekniği olarak yaktırdığı petrol kuyularını söndürmek için te Macaristan'dan dev alevleri yutup söndüren makineler getirilmişti. ABD doğal afetleri önleme konusunda bu kadar gerilerde mi? Los Angeles Yangın Departmanı’nın Osmanlı’nın tulumbacı ocağından tek farkı sahip oldukları cafcaflı alet edevatları. O alet edevatla biz değil Kaliforniya’yı cehennemi söndürürüz. Sümme haşa!
Otantik Karadeniz müziğinin – Rumca diyalektiği ile olanı – son temsilcilerinden birisiydi Achilleas Vasiliadis. Tabi onun öncesinde Trabzon kökenli meşhur Krisantos vardı. Krisantos’un gençlik dönemi kayıtları iyidir. Son dönemi berbattır. Bu isimleri kimse bilmez; merak da etmez. Ben de fantezi olsun diye yazıyorum zaten. Achilleas Vasiliadis suyun öte tarafında Karadeniz türkülerini hakkıyla söyleyebilen birkaç kişiden birisiydi. Her haliyle bir Karadeniz aşığıydı. Achilleas Vasiliadis’in Âdem Ekiz ile yaptığı eğlenceli bir parakat vardı. Alaycı bir kişilikti. O parakatta arkadaşına “Burada Tanrıyı bekliyoruz!” türünden bir işaret etmişti. Bu arada Rumların tanrıya inancı bizdeki gibi değildir. Tanrıdan bir şey isterken ona dua etmek yerine “Yapsana şunu, benim gibi insan mısın?” diye kızarlar. Achilleas Vasiliadis’in İhsan Eş ile stüdyoda yaptığı kayıtlar müzikal açıdan birer klasiktir. Kemençede ise diğer bir usta Kostas Siamidis vardı. Sözümüz Karadeniz’i “Temel, Laz, hamsi,” sığlığında algılayanlara değil tabi.
Achilleas Vasiliadis eğlenceli bir adamdı ama sağlam da içerdi. Onun için erken gitti. Cenazesi de şanına yakışır bir şekilde oldu. Cenaze kortejinin önünde kemençe çalan arkadaşları, başında öfkeyle istavroz çıkaran bir papaz ve koyu renkli giyitleriyle gözlüklü insanlar. Toprağı bol olsun.
Evet, geldi çattı Kalandar. Gerçekten çok uzun ve eğlenceli bir hikâye Kalandar gecesi kutlamaları. Bunun kalandaris kulandaris türünden türlü numaralarla kutlanması yanı var; çocuklar için bir nevi bayram türü meyveli, pastalı, harçlıklı çıngıraklı çılgınlık yanı var. Gençler için tuzlu Kalandar çöreklerinden yiyip geleceğe dair güzel rüya görme ve muradına erme yanı var. Yaşlılar için bu gecede eski günleri yad etme tarafı var.
Yani belki eski bir köy adeti gibi algılanıyor Kalandar gecesi kutlaması ama öyle değil. Bugün Avrupa ve Amerika’da kutlanan Halloween dedikleri cadılar bayramının menşei Anadolu’daki Kalandar’ın bir tür piçleşmiş varyantı aslında. Her şeyin orijinali Anadolu’da ama dinden imandan dolayı insanımız eğlenmeyi kerih görüyor. Rum adeti deyip kestirip atıyor; iyi işte Kur’an’da yeri var Rum’un! Suresi var mübarek! Yılbaşında elinde bıçakla Noel baba kovalayan ahmak mı ararsın, Mekke’nin fethini yılbaşına denk getiren işgüzar mı ararsın, manyak yığınla ülkede. Sürekli somurtan, sürekli gergin, Tanrı olamadığı için öfkeli bir insan türü. Gel de bunlara Kalandar kutlamalarını, bir gece de olsa hayata ve insana karşı hoşgörülü olmayı anlat. Çok zor azizim. Bu kadim kültürü tüm katmanları ile edebiyata kazandırmak için tam dört yılımı verdim. İki kez İstanbul’a tatile gitmeyi reddettim. Herkes bu evrenin künhüne vardığı için hiçbir şeyi okuma gereği duymuyor. Okuyup öğrenmediği için de siyaseti sosyal hayatı bu denli hoyrat.
Neyse enseyi daha fazla karartmayalım. Bu yıl Kalandar gecesi kutlamaları Trabzon’da Meydan’da yapılıyor. Üstelik belediye öncülüğünde AB’nin fonlarıyla. Halkı eğlendirmek için belediye Avrupa Birliği’nden para alıyor! Nasıl bir ülkede yaşadığımızın özeti bu işte. Ama bakıyorum son yıllarda Kalandar gecesi kutlamalarında özellikle şehirlerde ciddi bir ilgi var. Konuyla alakalı olduğum için sağdan soldan yazıyorlar bana. Baktım bir arkadaşım Kalandar gecesi için içinde muz, ceviz, fındık, fıstık, çikolata ve kurabiye olan bir paket hazırlamış çocuklara. Ve kulağım asansörün motor devrinde, diyor. Birazdan kapısı çalınmış. Kapıda bir curcunadır gidiyor. İçi boş LCW poşetleri havada sallanıyor. Görüldüğü gibi Kalandar kutlamaları zamanımızda form değiştirmiş Kerimcan! Çuvalların markaları LCW, Vakko, DeFacto, Koton! Bu kadardır, bütün o hazırlıklar çocukların gönlünü almak, onlarla beş on dakika oyalanmak ve onlara kendilerini değerli hissettirmektir. Korkmayın kimse istavroz çıkarmıyor bu gecede. Tabi eskiden bu işler çok daha hoyrat yapılıyordu. Şöyle ki dilmacı çocuk bir eve doğru geliyor. Kapıda durup elindeki çuvalı kapının koluna asıyor. Gözden kaybolup şöyle sesleniyor.
Kalandaris kulandaris
Kalandaris kulandaris
Gece geldim kapına
Selam verdim yapına
Selamımı almazsan
Kazma kürek damına!
Çocuk çuvala konulanları beğenmezse aynı mani tekrar eder ama tek bir harf farkla!
Siyasal İslamcıların bir türlü anlamak istemedikleri şeye gelirsek; deve penguenden daha mübarek bir hayvan değildir. Hurmanın ananastan daha mübarek meyve olmadığı gibi. Müslümanlık sadece komünal ya da feodal toplumda yaşayan insanlar için değildir. Aynı zamanda sanayii toplumu içindir de. Siyasal İslamcılar İslam'ın yüksek ahlakıyla sanayi toplumunu çekip çevirecek ve insanlara nefeslenecekleri bir merhamet alanı sunacaklarına, talancı çöl Bedevileri misali modern bir devletin tüm zenginliklerini ya kendileri talan ediyorlar ya da yabancı şirketlere talan ettiriyorlar.
Fransız bestekâr ve piyanist Erik Satie öldüğünde gardırobunda 100’ün üzerinde henüz etiketi kopartılmamış değişik renk ve modelde şemsiye bulunmuş. Söylenenlere göre Erik Satie Paris sokaklarında dolaşırken yağmur başladığında şemsiye ıslanmasın diye onu paltosunun içine sokarmış. Yani şemsiyeyi onu yağmurdan koruyacak bir eşya değil de sosyal turlarında ona eşlik eden bir arkadaş olarak görürmüş. En kötü ihtimalle Mösyö görüntüsünü tamamlayan birer aksesuarmış şemsiyeler. Bu da bize geçen yüzyılın başında Fransızlar ile onların kullandığı eşyalar arasındaki ilişkinin tuhaflığı hakkında bilgi veriyor.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
O zamanlar ülke arabeskte Müslümcüler, Orhancılar, Ferdiciler diye üçe ayrılmıştı.
Arabesk müzikte Müslüm Gürses’ten sonra varoluş sancısı en derin sanatçı Ferdi Tayfur’du. Bence.
Zamanla farkında olamadığımız şey ise bunların bizim ciddi bir parçamız olduğuydu.
Ne zaman kıyıda köşede bunların şarkıları çalsa bizi o kayıp yıllara götürürler.
Afrika'daki Zulu kadınların çocukları erdeme ahlaka çağırmak için uydurduğu o özel maniler gibiydi o arabesk şarkılar. Her dinlediğinizde bir şekilde zihninizi temizleyip sizi o yıllardaki masumiyete götürüyorlardı.
Meselâ çok ilginç bir şey; o yıllarda Bursa'da benim tanıdığım bütün ülkücülerin evlerinde Ahmet Kaya'nın o basbariton türküleri çalınırdı. Ve kimse bunu dert etmezdi. Maksat bir türkünün efkârlı nağmeleriyle benliğini arındırmaktı.
Tabi aradan çok uzun bir zaman geçti.
Arabesk müzikteki şöhretine rağmen Ferdi Tayfur’un hiç skandalı olmadı. Yine Yeşilçam’ın eski aktrislerinden Necla Nazır ile evli olmasına rağmen müziğin haricinde gündeme gelmedi. Yine Ferdi Tayfur insan olmanın zaafını hiç saklamadı. Daha doğrusu arabesk müzikte ulaştığı şöhreti istismar etmedi. Hep sade bir insan olarak kaldı. Ferdi Tayfur bu yönüyle ilginç bir kişilikti.
Meselâ Samsun’da bir dostumun evinde taş plaktan dinlediğim İtirazım Var, şarkısıyla aslında Müslüm Gürses’in benliğimde ne kadar büyük bir yer kapladığını fark etmiştim. Aynı şey Ferdi Tayfur için de geçerlidir. Aslında bu iktidar dönemindeki tavrını görene kadar ben iflah olmaz bir Orhancıydım. Şimdilerde onun şarkılarını duyunca kulaklarımı tıkıyorum. Yani Ferdi Tayfur’un da bir şarkısında dediği gibi;
"Bir gün gitsen bile hatıran yeter!" Belki sen gidiyorsun ama bizdeki sen hemen gitmiyor; o biz ölene kadar orada yaşıyor. Bazılarında ise o yaşarken bile ölebiliyor. Rahmet olsun!
Siyonistler önce Filistinli bir dede olan Halid Neblan’ın oğlunu, sonra torunu Rim’i şehit ettiler. Ardından da Halid Neblan’ı öldürdüler. Görüntülerden anladığımız kadarıyla bu, Siyonistlerin ve onların Ortadoğu’daki işbirlikçi yönetimlerinin imha ettiği Filistin’den geriye kalmış esaslı bir hikâyelerden biriydi. Bisiklete bindirdiği torunu Rim’i avutmaya, onu umutlu bir geleceğe taşımaya çalışan bir dedenin modern dünyanın gözleri önünde yok edilişinin hikâyesiydi. Ama insani açıdan trajik olan bu hikâyenin gerçek anlamda bir sahipleneni olmamasıydı. Oysa bu hikâye sanat ve estetikle yeni bir forma dönüştürülüp insanların hafızasına kazınabilecek türden derin öğelere sahipti. Bu, Boğaz Köprüsü üzerinde anlamsızca böğürürken alttan konteynır yüklü gemilerin Siyon’a akmasından çok daha elzem bir konuydu. Köprüdekiler nasıl bir medeniyetin sarmalında yaşadığımızın farkında olmayan medeni görünümlü barbarlar gibiydiler. Bu akıl fukaralarının bu ülkeyi yönetiyor olmaları insanlık adına dehşet vericidir. Zira hiçbir şehrin reklam panolarında bisikletiyle torunu Rim’i savaşın dehşetinden kaçırmaya çalışan bir dedenin ve torununun posterini göremedik. Üniversitelerin onca sanat bölümüne, iktidarın reklam ajansına, televizyon kanalına, belediyelerin billboardına rağmen Filistin konusunda bu denli dokunaklı insan hikâyesinden hafızamızda kalan hiçbir şey olmadı. Aslında Filistin’le ilgili o kadar çok konu var ki… Bombalarla yerle bir edilmiş Gazze sokaklarındaki Piyanist filmi görüntüleri. Bir bisiklete binmiş Filistinli bir dede ve torunu. Ve bunlara benzer niceleri. Filistin konusunda yaptıkları eylemden aklımızda kalan en çarpıcı görüntü şuydu. Boğaz Köprüsünde güya Filistin mitingi yapıyorlar ama alttan konteynır yüklü bir gemi geçiyor. Bu sahtekârlık tepeden alınmış görüntüyle aynı noktada çakışıyor. Bu halleriyle her şeyi yaratıp dinlenmek için göğe çekilen Yahudilerin tanrısı gibiler. Her şeye sahip olduklarından hiçbir şey yapmaları gerekmiyor. Tanrılık makamındalar, yarattılar (ğelk ettiler) ve göğe çekildiler. Filistin konusunda kimsenin bir şey yapmasına da müsaade etmiyorlar.
Siyasal İslamcı iktidarın kronik çelişkilerine dair…
Ülkeyi millet adına yönettiklerini söylüyorlar; ama gerçekte sadece küresel güçlerin hedefleri doğrultusunda idare ediyorlar.
Görünürde sadece siyasî bir iktidarlar. Ama gerçekte ülkenin yegâne sahibi onlarmış gibi davranıyorlar.
İnsana, onun sözüne ve muhaliflerin eleştirilerine tahammülleri yok ama buna rağmen demagojide üzerlerine yok.
Adalete hukuka inançları eşkıyalar gibi bölük pörçük. Söz kendilerine dokunduğunda hemen hukuku işletiyorlar; ama aynı durum başkasının başına geldiğinde hukuktan bihaber gibi davranıyorlar.
Demokrasi, halkın iradesi sözlerini dillerinden düşürmüyorlar ama gerçekte onu yarı bir diktatörlüğün tahkimi için aparat olarak kullanıyorlar.
Ahlaki açıdan bir sabiteleri yok. Bugün dost dedikleri yarın düşman, düşman olarak tanımladıkları ise dost olabiliyor.
Görünürde terörle mücadele ediyorlar. Halkın güvenliğini siyaseten bir koz olarak kullanıyorlar. Ama gerçekte korkuyu (terör) onlar yayıyorlar. Sonra terör adına savaştıklarıyla uzlaşabiliyorlar.
Hilafı hakikat sözlerle sürekli demagoji yapıyorlar. Herkesin o sözlere inanmasını bekliyorlar. O sözlerin aksi ispatlandığında ise öfkeleniyorlar. Sahip oldukları güçle o haksız durumu bastırıyorlar.
Kanunlardan, kurallardan, sayılardan, istatistiklerden, olgulardan hiç bahsetmiyorlar. Onun yerine inşallah, maşallah, biiznillah gibi dini retorikle hamaset yapıyorlar.
Halkın hizmetkârıyız, diyorlar ama saraylarında önlüklü hizmetkârlar çalıştırıyorlar.
Geçmişte devletin tek tip insan yetiştirmesinden şikâyetçilerdi. Şimdi “dindar gençlik” adı altında aynı şeyi kendileri yapıyorlar.
Geçmişte teknolojiyi insanlığın yararına işlerde kullanmak gerekir, diyorlardı. Şimdi teknolojiyi böcek gibi insan öldürmekte hiç kuşku –en azından felsefi açıdan- duymuyorlar.
Geçmişte azınlık ve mağdurdular. Ama şimdilerde çoğunluk ve azgınlar.
Her vesile ile fani olduklarını söylüyorlar. Ama gerçekte hiç ölmeyecekler ve iktidardan gitmeyeceklermiş gibiler. Ölseler bile mumyalanıp ölümsüzleşecekler gibi tuhaf bir halleri var.
Şu Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılıp meclise davet edilmesi meselesine gelirsek.
Siyasi açıdan bakıldığında makul bir gerekçesi görünmüyor. Adam siyaseten bir ölü zaten. İktidar cenahı ülke adına ondan nasıl bir çözüm reçetesi umuyor anlamak mümkün değil.
İktidar her türlü eleştiriye rağmen ülkede terörü öteleme konusunda epeyce mesafe kat etmiş. Terör örgütünü ülke sınırlarının dışına taşımayı başarmış. Ülkenin askeri teknolojisi geçmişle mukayese edilemeyecek kadar ilerlemiş.
Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da güvenliği sağlamış. Altyapı ve ekonomik sorunların hepsini halletmiş olmasa da epeyce mesafe almış. Geçmişte terör korkusundan gidilemeyen yerlere artık turistik seyahatler yapılıyor. Yani bölge birçok açıdan normalleşmiş.
Ama Kürt kökenli politikacılar sanki bölgede bu değişim dönüşüm yaşanmamış gibi ayrılıkçı ajandalarla havanda su dövüyorlar. Yani sosyo-politik gerçeklik açısından mecliste ayrılıkçı bir Kürt partisinin varlığı Türk siyaseti üzerinde bir kambur gibi duruyor. Üstelik iktidar sahip olduğu istihbarat ağıyla ve askeri güçle Suriye’de iktidarı değiştirmiş. Her şey iktidarın lehineyken Abdullah Öcalan gibi Stalinist bir militandan siyasî çözüm adına medet ummak akıl ve mantık içinde bir hamle gibi durmuyor. O zaman işin içinde başka hesaplar var demektir.
İktidar son yerel seçimlerde epeyce güç kaybetti. Bir sonraki seçimi kazanabilmek için dışarıda bıraktığı Kürtleri kendi kontrolüne alması gerekiyor. Ve bunu yeni yapılacak anayasada Kürtlere mavi boncuk vadederek yapmayı planlıyor. Bu mavi boncuğu da Kürtlere Abdullah Öcalan’ın eliyle pazarlama derdinde. Ama bu durumda ortaya şöyle bir sorun çıkıyor. Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılında Kürtlerin yaşadığı sosyo-ekonomik şartlar ile 2025’li yıllardaki Kürtlerin devletten ve iktidardan beklentileri aynı mı? Aradan geçen zaman, bölgenin her açıdan değişimi Soğuk Savaş döneminden kalma Stalinist bir kıroyu bilgeleştirdi mi geçersiz mi kıldı? En basitinden 2025’in Türkiye’sinde az çok işlerini yoluna koymuş ortalama bir Kürde Abdullah Öcalan neyi, ne kadar vadedebilir?
Herhangi bir Kürt vatandaşımız çeyrek asırda ulaştığı refah seviyesinden geri dönüp 90’lı yıllardaki ayrılıkçı ideolojik tantanalara dönmesi için gerçek bir sebep var mı? Yoksa bu Çingene düğünü niye?
Kaliforniya yangınına dair...
Los Angeles Yangın Departmanı’ndan itfaiyeci Mike bildiriyor.
“Sayın başkan, öncelikli olarak kiliseleri ve lüks villaları mı yoksa Amerika’yı küreselcilerden mi kurtaralım?”
Uydu görüntülerinden anlaşıldığına göre yangın dört farklı noktada başlamış. Komik ama Amerikalılar lüks villalarını ve son model arabalarını geride bırakıp başka bir eyalete kaçmışlar. Yangın ekibi yolları açmak için buldozerlerle son model otomobilleri kenara itmeye çalışıyormuş. Bu denli saf insanların Amerika gibi büyük bir devlette yaşıyor olmaları akıl alır gibi değil.
Kaliforniya yangını sonuçları itibarıyla Amerikan ekonomisinde yıkıcı bir etkiye sahip. Zira çoğu villa, lüks ev ve otomobil sigortalıymış. Yangının faturası Trump yönetimine çıkacak gibi.
Los Angeles Yangın Departmanı’nın yangına müdahalesi oldukça yetersiz. Şöyle düşünün. Her taraf yanıyor. Federal polis küreselcileri arıyor. “Roger alevler okyanusa ulaştı, umarım deniz tutuşmaz. Sonuç şimdilik Florida güvende.”
Bence Kaliforniya’yı Çinliler yaktı. Trump göreve başlar başlamaz Pekin’i bombalayacak. Konuyla ilgili soruşturma devam ediyor. Yangını uzaylılar çıkardıysa Amerika uzaylılara savaş ilan etmek için senatodan ve BM genel kurulundan uzaylılarla savaşma yetkisi alacak.
Amerika çok büyük bir ülke ama bir o kadar da zaafı olan bir ülke. SSCB döneminden kalma eli Kalaşnikovlu 10 azılı komünist bu ülkenin bir eyaletini rahatlıkla işgal edebilir. Komünistler obez polisleri her türlü haklar. Sorun şu ki o komünist türünden 500 tane bulmak neredeyse imkânsız.
Meselâ Kaliforniya’daki o caanım villalar bizim olsaydı; yemin billah lavazya kanunuyla kurtarırdık onları. O güzelim otomobilleri yangından kurtarmak için hepsini denize atardık. Yangın sönünce sudan çıkarıp sanayiye götürürdük. “Abi bir şeyi yok sadece bujilerine bi bak!”
Şahsen benim anlamadığım bir şey var. I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in ilkel bir savunma tekniği olarak yaktırdığı petrol kuyularını söndürmek için te Macaristan'dan dev alevleri yutup söndüren makineler getirilmişti. ABD doğal afetleri önleme konusunda bu kadar gerilerde mi? Los Angeles Yangın Departmanı’nın Osmanlı’nın tulumbacı ocağından tek farkı sahip oldukları cafcaflı alet edevatları. O alet edevatla biz değil Kaliforniya’yı cehennemi söndürürüz. Sümme haşa!
Otantik Karadeniz müziğinin – Rumca diyalektiği ile olanı – son temsilcilerinden birisiydi Achilleas Vasiliadis. Tabi onun öncesinde Trabzon kökenli meşhur Krisantos vardı. Krisantos’un gençlik dönemi kayıtları iyidir. Son dönemi berbattır. Bu isimleri kimse bilmez; merak da etmez. Ben de fantezi olsun diye yazıyorum zaten. Achilleas Vasiliadis suyun öte tarafında Karadeniz türkülerini hakkıyla söyleyebilen birkaç kişiden birisiydi. Her haliyle bir Karadeniz aşığıydı. Achilleas Vasiliadis’in Âdem Ekiz ile yaptığı eğlenceli bir parakat vardı. Alaycı bir kişilikti. O parakatta arkadaşına “Burada Tanrıyı bekliyoruz!” türünden bir işaret etmişti. Bu arada Rumların tanrıya inancı bizdeki gibi değildir. Tanrıdan bir şey isterken ona dua etmek yerine “Yapsana şunu, benim gibi insan mısın?” diye kızarlar. Achilleas Vasiliadis’in İhsan Eş ile stüdyoda yaptığı kayıtlar müzikal açıdan birer klasiktir. Kemençede ise diğer bir usta Kostas Siamidis vardı. Sözümüz Karadeniz’i “Temel, Laz, hamsi,” sığlığında algılayanlara değil tabi.
Achilleas Vasiliadis eğlenceli bir adamdı ama sağlam da içerdi. Onun için erken gitti. Cenazesi de şanına yakışır bir şekilde oldu. Cenaze kortejinin önünde kemençe çalan arkadaşları, başında öfkeyle istavroz çıkaran bir papaz ve koyu renkli giyitleriyle gözlüklü insanlar. Toprağı bol olsun.
Evet, geldi çattı Kalandar. Gerçekten çok uzun ve eğlenceli bir hikâye Kalandar gecesi kutlamaları. Bunun kalandaris kulandaris türünden türlü numaralarla kutlanması yanı var; çocuklar için bir nevi bayram türü meyveli, pastalı, harçlıklı çıngıraklı çılgınlık yanı var. Gençler için tuzlu Kalandar çöreklerinden yiyip geleceğe dair güzel rüya görme ve muradına erme yanı var. Yaşlılar için bu gecede eski günleri yad etme tarafı var.
Yani belki eski bir köy adeti gibi algılanıyor Kalandar gecesi kutlaması ama öyle değil. Bugün Avrupa ve Amerika’da kutlanan Halloween dedikleri cadılar bayramının menşei Anadolu’daki Kalandar’ın bir tür piçleşmiş varyantı aslında. Her şeyin orijinali Anadolu’da ama dinden imandan dolayı insanımız eğlenmeyi kerih görüyor. Rum adeti deyip kestirip atıyor; iyi işte Kur’an’da yeri var Rum’un! Suresi var mübarek! Yılbaşında elinde bıçakla Noel baba kovalayan ahmak mı ararsın, Mekke’nin fethini yılbaşına denk getiren işgüzar mı ararsın, manyak yığınla ülkede. Sürekli somurtan, sürekli gergin, Tanrı olamadığı için öfkeli bir insan türü. Gel de bunlara Kalandar kutlamalarını, bir gece de olsa hayata ve insana karşı hoşgörülü olmayı anlat. Çok zor azizim. Bu kadim kültürü tüm katmanları ile edebiyata kazandırmak için tam dört yılımı verdim. İki kez İstanbul’a tatile gitmeyi reddettim. Herkes bu evrenin künhüne vardığı için hiçbir şeyi okuma gereği duymuyor. Okuyup öğrenmediği için de siyaseti sosyal hayatı bu denli hoyrat.
Neyse enseyi daha fazla karartmayalım. Bu yıl Kalandar gecesi kutlamaları Trabzon’da Meydan’da yapılıyor. Üstelik belediye öncülüğünde AB’nin fonlarıyla. Halkı eğlendirmek için belediye Avrupa Birliği’nden para alıyor! Nasıl bir ülkede yaşadığımızın özeti bu işte. Ama bakıyorum son yıllarda Kalandar gecesi kutlamalarında özellikle şehirlerde ciddi bir ilgi var. Konuyla alakalı olduğum için sağdan soldan yazıyorlar bana. Baktım bir arkadaşım Kalandar gecesi için içinde muz, ceviz, fındık, fıstık, çikolata ve kurabiye olan bir paket hazırlamış çocuklara. Ve kulağım asansörün motor devrinde, diyor. Birazdan kapısı çalınmış. Kapıda bir curcunadır gidiyor. İçi boş LCW poşetleri havada sallanıyor. Görüldüğü gibi Kalandar kutlamaları zamanımızda form değiştirmiş Kerimcan! Çuvalların markaları LCW, Vakko, DeFacto, Koton! Bu kadardır, bütün o hazırlıklar çocukların gönlünü almak, onlarla beş on dakika oyalanmak ve onlara kendilerini değerli hissettirmektir. Korkmayın kimse istavroz çıkarmıyor bu gecede. Tabi eskiden bu işler çok daha hoyrat yapılıyordu. Şöyle ki dilmacı çocuk bir eve doğru geliyor. Kapıda durup elindeki çuvalı kapının koluna asıyor. Gözden kaybolup şöyle sesleniyor.
Kalandaris kulandaris
Kalandaris kulandaris
Gece geldim kapına
Selam verdim yapına
Selamımı almazsan
Kazma kürek damına!
Çocuk çuvala konulanları beğenmezse aynı mani tekrar eder ama tek bir harf farkla!
Siyasal İslamcıların bir türlü anlamak istemedikleri şeye gelirsek; deve penguenden daha mübarek bir hayvan değildir. Hurmanın ananastan daha mübarek meyve olmadığı gibi. Müslümanlık sadece komünal ya da feodal toplumda yaşayan insanlar için değildir. Aynı zamanda sanayii toplumu içindir de. Siyasal İslamcılar İslam'ın yüksek ahlakıyla sanayi toplumunu çekip çevirecek ve insanlara nefeslenecekleri bir merhamet alanı sunacaklarına, talancı çöl Bedevileri misali modern bir devletin tüm zenginliklerini ya kendileri talan ediyorlar ya da yabancı şirketlere talan ettiriyorlar.
Fransız bestekâr ve piyanist Erik Satie öldüğünde gardırobunda 100’ün üzerinde henüz etiketi kopartılmamış değişik renk ve modelde şemsiye bulunmuş. Söylenenlere göre Erik Satie Paris sokaklarında dolaşırken yağmur başladığında şemsiye ıslanmasın diye onu paltosunun içine sokarmış. Yani şemsiyeyi onu yağmurdan koruyacak bir eşya değil de sosyal turlarında ona eşlik eden bir arkadaş olarak görürmüş. En kötü ihtimalle Mösyö görüntüsünü tamamlayan birer aksesuarmış şemsiyeler. Bu da bize geçen yüzyılın başında Fransızlar ile onların kullandığı eşyalar arasındaki ilişkinin tuhaflığı hakkında bilgi veriyor.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
6 Ocak 2025 Pazartesi
FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 98
Ne zaman yazdığım şeylerden dolayı başım belaya girecek olsa; mahkemeye düşüp tek başına savunma yapmak zorunda kalsam, ne zaman dostlarım bana “yazma artık, kazandığın tazminat cezalarına gidiyor, ne zaman niyetinden kuşku duymadığım bir büyüğüm bana “bu ülkeyi senin yazılarınla kurtulamaz!” denildiğinde yüreğime bir ağırlık oturur. Bakışlarım bir noktada sabitlenir, etrafımdaki nesneler bulanıklaşır. Başımın zihnimdekileri taşıyamadığını düşünürüm. O anda varlığım ikiye bölünür. İnsan olmanın asaletinden ödün vermeye yanaşmayan ruhum ve onu taşıyamayan bedenim. Ama o mahkemelerden her çıktığımda aklıma Melih Cevdet Anday’ın Defne Ormanı adlı şu şiiri düşer.
Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.
Bu ülkenin, düşünmeyi sorgulamayı erteleyip, çağın nimetlerine üşüşerek yaşama halinin tıpkı Likyalılar gibi yıkılıp bir defne ormanı altında unutulup gitmeyeceğimizden emin olsaydım, onca şeyi yazmazdım. Mahkemelere gidip ifade vermez; hiç tanımadığım adamlara tazminat ödemezdim. Onun için bir toplum için yazarlar at sineği gibidirler. Atina’nın üzerinde sürekli vızıldarlar, Atinalıların rahat uyumalarına izin vermezler. Çünkü bir toplum için düşüncede uyumak defne ormanının altında ebediyen uyumak demektir.
Aydınlanma çağının Fransız filozofları ülkelerinin toplumsal düzenini ve monarşisini kastederek, “Ölçü güllerin belleğiyse, bir bahçıvanın öldüğü asla görülmemiştir.” diye iç geçiriyorlardı. Amin Maalouf / Uygarlıkların Batışı
Biz bu söz üzerinden kendi derdimize dönecek olursak; cumhuriyet bizde Batı medeniyetine karşı yenilmiş bir imparatorluğun tebaasını modernleştirmenin bir aparatı olarak kurulmuştu. Ancak yüzyıllık cumhuriyetin toplumsal dinamikleri birbirinden farklı bir ülkeyi değiştirip dönüştürme kabiliyeti bir yere kadardı. Cumhuriyetin bu konudaki yetersizliği kendi içinden yeni bir ideolojinin -siyasal İslamcılık- merkeze taşınıp her şeyi ele geçirmesiyle sonlandı. Kuşkusuz bunda dünyadaki konjonktürün; Sovyetler Birliği’nin dağılması, Batı medeniyetinin çeper ülkelere şirket demokrasisini dayatması gibi faktörler de etkili oldu. Siyasal İslamcılar cumhuriyet üzerinde kurdukları hakimiyeti tahkim etmek adına küreselcilerden ön alma hususunda hiçbir beis görmediler. Bu durumda da siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi hukukla idare edememe arazı baş gösterdi. Bu arazı ötelemek için iktidarlarına katı Türk milliyetçiliğini eklemlediler. Yani siyasal İslamcılar kendi eklektik - pragmatik ideolojileri ile cumhuriyeti yönetme becerisi gösteremeyince Türk milliyetçileri ile küreselcilerin halihazırda işleyen tezgâhlarına seğirttiler. Ve küreselcilerin ajandalarını eleştiriye kapatmak için de siyasette giderek devletperestleştiler.
Sonuçta konu siyasal İslamcıların cumhuriyeti ele geçirmiş, küreselcilerle iş tutmuş, katı milliyetçileri siyasî rezervine almış, hukuku yok saymak adına devletperestleşmiş iktidarıysa hiçbir kralın, imparatorun öldüğü henüz görülmemiştir!
Yazar Amin Maalouf’un dediği “Orta Doğu insanları, her şeye üzülürler ama hiçbir şeyle ilgilenmezler.” sözüne gelirsek;
Amin Maalouf’un bu sözü ilk bakışta isabetli görünüyor olsa da gerçekte zannedildiği gibi değildir. Zira Orta Doğu’da bütün iktidarlar, partiler, sivil toplum örgütleri, cemaatler, tarikatlar CIA dolayısıyla Mossad ile birlikte çalışırlar. Ülkelerin siyasasını, sosyo-kültürel, iktisadi yapılarını bu iki istihbarat örgütünün stratejilerine göre yönlendirirler. Bizdeki iktidarlar, devlet kurumları, Arap diktatörleri bunu bilirler, görürler ama hiçbir şey yapmadan sadece izlerler. İktidarlar halkların ülkelerinde olup bitenlerle ilgili hamle yapmasına müsaade etmezler. Orta Doğu’da insanlar her şeye değil, yukarıda çerçevesi çizilen siyasal gerçekliğin sadece insan hayatına temas eden kısmına üzülürler. Meselâ on yıllar boyunca bir kangrene dönüşen Filistin konusu hiçbir Arap yönetimin umurunda değildir. Orta Doğu’da halklar her şeye üzülür ama hiçbir şeyle ilgilenmez, demek siyasal açıdan ciddi bir körlüktür. Orta Doğu’daki birbirinden kötü yönetimler insanı ilgilendiren esaslı konularda hiçbir şeyle ilgilenmezler ve de halkların o meselelerle ilgilenmesine müsaade etmezler. Gerçek budur. Bu sistemlerin en demokratik olanı Türkiye’dir. Onda bile herhangi bir iktidara muhalif olmak “devlet düşmanı” olmakla eşdeğer tutulur. Doğrusu Orta Doğu’da insanlar hayatın kendilerine dokunan kısmına üzülürler ama tıpkı Filistin konusunda olduğu gibi iktidarlar o insanların hayata ve meselelere müdahil olmasına müsaade etmezler. Hamasi nutuklarla, ucuz rollerle ve de bolca yalanla o meseleleri geçiştirirler.
Amerika’nın en büyük sağlık sigorta şirketlerinden birinin CEO’su olan Brain Thomson’ın Luigi Mangione adlı sıra dışı bir karakter tarafından öldürülmüş olması birçok açıdan ilginç. Cinayet Amerika’daki kamuoyunu ikiye bölmüş durumda. Amerika’daki sağlık sisteminden mağdur olanlar bu cinayeti haklı bir teşebbüs olarak görüyorlar. Ve kurban Brain Thomson’ı Shark Thank (köpekbalığı) olarak sıfatlandırıyorlar. Gözlemciler bu sağlık istismarı cinayetini küreselcilerin sağlık sistemleri üzerinden kurduğu küresel düzenin Amerika özelindeki ciddi bir kırılması olarak değerlendiriyorlar. Cinayeti işleyen Luigi Mangione ise sahip olduğu eğitim geçmişiyle Amerikan hukuk sistemi karşısında bir tür halk kahramanı gibi duruyor şu aşamada. Diğer bir açıdan bakıldığında ise Luigi Mangione küreselcilerin Amerika dâhil tüm dünyada yaptığı kirli işleri onların yüzüne çarpan doğal bir palyaço gibi duruyor. Bu tarihi olayda Amerikan hukuk sisteminin Luigi Mangione hakkında vereceği kritik karar sağlık sistemine üşüşmüş küreselcilerin geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Bence her aşamasıyla takip etmeye değer.
Bizim Ömer Horoz sordu; İlhami Güler’in Karadeniz Dindarlığı yazısı hakkında ne düşünüyorsun, diye.
Yazıyı dikkatle okudum. Yazı Karadeniz’le ilgili bazı gerçeklere yüzeysel olarak değiniyor olsa da kişisel bir sayıltıdan öteye gitmiyor. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Karadeniz kendisine bir ömür tahammül edemeyen hiç kimseye sırlarını açmaz. Bu açıdan bakıldığımda Karadeniz İngilizlerin futbol takımlarına benzer. Karadeniz seninle oynar ama sana asla top göstermez. Yazının ne denli yüzeysel olduğuna dair birkaç örnek vermem gerekirse; Of Hıristiyanların İznik konsülüne papaz göndermiş bir yerdir. İkincisi Trabzon’da ta Roma döneminde Trabzon valisi tarafından idam ettirilen Aziz Eugenios ve müritleri, ki bunlar halis İsevidirler, kültü mevcuttur. Anadolu’da Ahi Evren olarak bilinen kültün menşeini oluştururlar. Üçüncüsü Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde Bizans İmparatorluğuna karşı en ciddi politik alternatif olma vasfı var Trabzon’un. Ve bu protest vasfın içinde (ğnisi; saf Hıristiyan) denilen özgün bir dini olgu mevcuttur. Diğer bir husus ise Atinalı Barnabas ile Sophronios’un bölgeye gelip Sümela manastırını kurmalarının bölgeye verdiği manevi iklimdir. Kafkaslarda Ortodoksluğu yayan Aziz Nikolas meselâ; Trabzonlu bir Rum papazdır.br /> İslam’ın Karadeniz’deki serüveni ise bu kültürel katmanların üzerinde şekilleniyor. Ve bu kültürel havzada iç içe geçmiş falcılık, büyücülük, muska, totem gibi bir sürü batıl inanç mevcuttur. Belki tuhaf gelecek size ama bütün bunlar 1970’lerde ilk günkü gibi yaşıyordu. Meselâ Karadeniz’de halk arasında kullanılan “Ander!” kelimesi Abhazların lanet tanrısı “Anteri!”den gelir. Meselâ Akçaabat’ın eski ismi Osmanlı’da Pulathane Rumlarda ise Platana’dır. Platanus (çınar ağacı) Paganlık döneminde tapınılan bir ağaçtır; Akçaabat’ın ismi. Sünni Müslümanlığın ise bölgeye Of üzerinden (Maraşlı Hocalar) yayıldığı söylenir. Karadeniz Anadolu’da Sünniliğin en sağlam olduğu bölgedir. Onu ticaretin bir aracına dönüştüren şey ise Cumhuriyet döneminde İslam’a ve Müslümanlara uygulanan politik desiseli baskılardır. Bu durum aynı zamanda ramazan aylarında Anadolu’ya gurbete giden, kalaycılık yanında camilerde hocalık da yapan bir tür din esnaflığını doğurdu. Bugün Türkiye’ye musallat olan siyasal İslamcılık denilen garabet o esnaf hocalığın siyasal düzlemdeki örüntüsünden ibarettir.br /> Kısaca bu işin Karadeniz’de sosyo-kültürel bir derinliği var. Öyle yüzeyden üflemekle anlaşılmaz bu meseleler. Bugünün aktüel maskaralıklarını dini terimlerle sarıp sarmalayarak bir meseleyi izah etmeye çalışmak akıl fukaralığından başka bir şey değildir. Sorulunca söylenendir.
Yeni bir siyasî çaylak olarak Mahmut Arıkan portresi.
Temel Bey’in “yorgun Selametçi” portresinden sonra gayet olumlu bir genel başkan profili çiziyor Mahmut Bey!
Temel Bey’in son dönemdeki siyasî kekemeliğinden sonra Mahmut Bey meramını anlatırken kullandığı dil akışkan, şu aşamada takılmıyor.
Siyasette kendi oyununu kuran, iktidarın sığ söyleminin peşine takılıp ülkenin gerçek gündemini ıskalamayan bir siyaset anlayışına sahip görünüyor.
Temel Bey’in her bahsederken gerildiği netameli ülke meseleleri hakkında konuşurken bile pozitif tavrını koruyup muhatabına güven verebiliyor.
Yüz hatlarında Türk siyasetindeki kayıp merkez sağ seçmenini avlayabilecek bir yumuşaklık var! Ama unutma; sen bir Milli Görüşçüsün!
Milli Görüşün klasik politikacılarının –Numan hariç- sözde ve tavırdaki o keskinliği yok Mahmut Arıkan’da. Politik gen olarak Erbakan'ın mülayimliğine daha yakın duruyor sanki.
Siyasette yeni arayışlara açık olması, siyaseti partilerin dar kliğini aşacak bir şekilde tasavvur ediyor oluşu Türk siyaseti ve kendisi açısından olumlu bir gelişme.
Liderlere has o doğal analitik çözümleme yeteneği henüz çaylaklık aşamasında. Zamanla olgunlaşacaktır.
Temel Bey’de olamayan tiyatral yetenek Mahmut Bey’de var; ama sanki o tiyatral yeteneği siyasette kullanma becerisine utangaçlığı mani oluyor gibi gözlemledim.
Mahmut Arıkan için yukarıda “siyasî çaylak” dedim. Çünkü ulusal siyasette her konu aynı değerde ve psikolojide değerlendirilmez. Ses tonu, mimikler konuların ehemmiyetine göre değişir. Savaşlar, isyanlar, hukuksuzluklar söz konusu olduğunda sarf edilen kelimeler sertleşir, daha agresif tavır alınır. Ulusal siyasette hikâyeye yer yoktur, tempolu hikâyeye yer vardır.
İsrail’e petrol sevkiyatı ile ilgili protesto ve tutuklamalar bahsinde hukuksuzluktan bahsedilirken yüz hatları gerilir, kelimeler sertleşir. Ciddi bir siyasetçi o hukuksuzluğa hakim edasıyla bir hüküm verir. Zeki Müren edasıyla şarkı söylenmez. Neyse çaylaklıkta olur böyle şeyler.
Makamı, mevkii, tecrübesi, gücü ne olursa olsun; size saygısı olmayan bir politikacıya sizin de saygı duymama hakkınız vardır. İslam insanı eşrefi mahlûk sayar. Anayasa da herkes kanunlar önünde eşittir, der. Kendilerine uluhiyet hasredenlere saygı duymanız gerekmez.
Kısacası Saadet Partisi’nin çiçeği burnundaki başkanı daha işin çok başında. Ciddi potansiyeli olan “acemi çaylak!” gibi. Zamanla cesareti, tecrübesi bilenecektir.
Yani kongrede bir karşıtlığımız yoktu Mahmut Bey'e. Sadece o anda farklı düşünüyorduk. Bu farklılık bizi daha da azizleştirdi, diye düşünüyorum.
Hani şu sosyal medyada Mustafa İslamoğlu gibi allameler İsveç, Norveç, Danimarka gibi İskandinav ülkelerini hukuk, adalet, eşitlik vs. gibi uyduruk endekslerle örnek veriyorlar ya ben gülme krizine giriyorum. Bu adamların cehaletlerinin bir dibi bucağı yok. Neyi neyle mukayese ettiklerinin farkında değiller. Tarihte ilk medeniyetlerin filizlendiği, insanın varoluş sancısının ilk tepkidiği Ortadoğu’yu insanlığın baş belası olarak görme hastalıkları bunların zihnine kazınmış demek ki. Okudukları düşüncesizce söyledikleri şeylerin künhünden bihaberler. Sümerler, Akadlar, Mısır medeniyeti, Persler, Fenikeliler, Anadolu medeniyetleri, Doğu Roma vs. hepsi Ortadoğu’da teşekkül etmiş. Bütün tek tanrılı dinlerin insanlığa indiği yer Ortadoğu. Bütün o alt medeniyetlerin ve dinler tarihinin korları modern Batı medeniyetinin siyasî ve askeri kuşatmasına rağmen hâlâ Ortadoğu coğrafyasında tepkiyor. Bu denli karmaşık sosyokültürel yapıdaki bir coğrafyada insanların eşitsizliği diğer coğrafyalara göre daha derin ve köklü olacak. Yani siz bir İsveçliyi ya da Norveçliyi Ortadoğu’daki bir petrol kuyusunun başına koydunuz da çok mu adil davrandı? Ya da bir Türk'ü ya da Arab'ı bir İskandinav ülkesinde vali yaptınız da adaletsiz mi davrandı? Her ülkenin tarihi, dini, coğrafi şartları o ülkede yaşayan insanlara nasıl düşüneceklerini, nasıl davranacaklarını belirler. Ve çoğu kez insan bu gerçekten kaçamaz. Bu açıdan bakıldığında bu allamelerin mukayese ettikleri şeyler sosyo-kültürel bagajları itibarıyla akıl ve izandan uzak şeylerdir. Kısacası Tanrı tam tepenizde, tarih ayağınızın altında ve sürekli kayıyor. Ve bu allameler de size neden İskandinavlar kadar dürüst değilsiniz, diyorlar.
Bu Dücane koca ülkede Celal Şengör’den başka konuşacak bir adam bulamadı mı? Mahallenin lobut çocuğunu dövmek gibi bir şey bu ve bana göre hiç de etik değil. Etika! Felsefe ile ciddi bir şekilde ilgilenen bir insan Celal Şengör gibi kendince her şeyi bilen bir bilimperestle hangi konuda neyi konuşabilir ki? Dücane bu tercihiyle felsefede ağır sıkletten lobut sıklete düşmüşe benziyor. Demek ki Dücane’nin entelektüel kibri sadece twitter’da beni engellemeye yarıyor. Bilimsel bir lobuta mesafe koymaya yaramıyor.
Tarihte her filozof, düşünür, entelektüel kendi çağının anlam bunalımına ilişkin olarak bir şeyler söylemiş yazmıştır. Klasik felsefeden modern felsefeye kadar bu durum böyledir.
Sokrates, Aristoteles, Eflatun, JJ Rousseau, İbni Haldun, Descartes, Hegel, Nietzsche, Heidegger ve diğerleri hayata ve insana dair epeyce bir şeyler söylemişlerdir.
Benim sualini merak ettiğim asıl soru şudur; Aristoteles ya da diğer klasik felsefeciler II. Dünya Savaşı'ndaki Kursk tank savaşını ya da 1998'deki Belçika F1 yarışındaki kazayı görmüş olsalardı ne derlerdi? Yani içinde yaşadığımız modern dünya onların gözünde nasıl bir anlam bulurdu? Bütün bu olup biten şeyler hakkında ne söylerlerdi? Diğer afili sözleri kitaplarda yazıyor zaten, merak eden açıp okur.
Klasik felsefenin kavramlarıyla bugünü yeniden yorumlayabiliyor musun? Esas mesele odur; gerisi lafı güzaftır.
Bizim Serhat’tan nakille;
Shakespeare'a sormuşlar. “Sen hiç Kıbrıs'a gitmeden Othello'yu, hiç insan öldürmediğin halde bir katili, Yahudi olmadığın halde Venedik Taciri'ni nasıl yazabiliyorsun?”
Bu suale cevaben şöyle diyor Shakespeare; “ İçime bakıyorum, çünkü içimde hepsi var.”
Sanırım bu durum bizde Yunus Emre’nin “Beni bende demen, ben de değilim. Bir ben vardır bende, benden içeru.” sözüne tekabül ediyor. Yani insan her haliyle İmamı Rabbani’nin ulaştığı uluhiyet derecesi ile Ebu Cehil’in düştüğü küfür derekesi arasında seyreden bir varlıktır.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.
Bu ülkenin, düşünmeyi sorgulamayı erteleyip, çağın nimetlerine üşüşerek yaşama halinin tıpkı Likyalılar gibi yıkılıp bir defne ormanı altında unutulup gitmeyeceğimizden emin olsaydım, onca şeyi yazmazdım. Mahkemelere gidip ifade vermez; hiç tanımadığım adamlara tazminat ödemezdim. Onun için bir toplum için yazarlar at sineği gibidirler. Atina’nın üzerinde sürekli vızıldarlar, Atinalıların rahat uyumalarına izin vermezler. Çünkü bir toplum için düşüncede uyumak defne ormanının altında ebediyen uyumak demektir.
Aydınlanma çağının Fransız filozofları ülkelerinin toplumsal düzenini ve monarşisini kastederek, “Ölçü güllerin belleğiyse, bir bahçıvanın öldüğü asla görülmemiştir.” diye iç geçiriyorlardı. Amin Maalouf / Uygarlıkların Batışı
Biz bu söz üzerinden kendi derdimize dönecek olursak; cumhuriyet bizde Batı medeniyetine karşı yenilmiş bir imparatorluğun tebaasını modernleştirmenin bir aparatı olarak kurulmuştu. Ancak yüzyıllık cumhuriyetin toplumsal dinamikleri birbirinden farklı bir ülkeyi değiştirip dönüştürme kabiliyeti bir yere kadardı. Cumhuriyetin bu konudaki yetersizliği kendi içinden yeni bir ideolojinin -siyasal İslamcılık- merkeze taşınıp her şeyi ele geçirmesiyle sonlandı. Kuşkusuz bunda dünyadaki konjonktürün; Sovyetler Birliği’nin dağılması, Batı medeniyetinin çeper ülkelere şirket demokrasisini dayatması gibi faktörler de etkili oldu. Siyasal İslamcılar cumhuriyet üzerinde kurdukları hakimiyeti tahkim etmek adına küreselcilerden ön alma hususunda hiçbir beis görmediler. Bu durumda da siyasal İslamcıların modern bir ülkeyi hukukla idare edememe arazı baş gösterdi. Bu arazı ötelemek için iktidarlarına katı Türk milliyetçiliğini eklemlediler. Yani siyasal İslamcılar kendi eklektik - pragmatik ideolojileri ile cumhuriyeti yönetme becerisi gösteremeyince Türk milliyetçileri ile küreselcilerin halihazırda işleyen tezgâhlarına seğirttiler. Ve küreselcilerin ajandalarını eleştiriye kapatmak için de siyasette giderek devletperestleştiler.
Sonuçta konu siyasal İslamcıların cumhuriyeti ele geçirmiş, küreselcilerle iş tutmuş, katı milliyetçileri siyasî rezervine almış, hukuku yok saymak adına devletperestleşmiş iktidarıysa hiçbir kralın, imparatorun öldüğü henüz görülmemiştir!
Yazar Amin Maalouf’un dediği “Orta Doğu insanları, her şeye üzülürler ama hiçbir şeyle ilgilenmezler.” sözüne gelirsek;
Amin Maalouf’un bu sözü ilk bakışta isabetli görünüyor olsa da gerçekte zannedildiği gibi değildir. Zira Orta Doğu’da bütün iktidarlar, partiler, sivil toplum örgütleri, cemaatler, tarikatlar CIA dolayısıyla Mossad ile birlikte çalışırlar. Ülkelerin siyasasını, sosyo-kültürel, iktisadi yapılarını bu iki istihbarat örgütünün stratejilerine göre yönlendirirler. Bizdeki iktidarlar, devlet kurumları, Arap diktatörleri bunu bilirler, görürler ama hiçbir şey yapmadan sadece izlerler. İktidarlar halkların ülkelerinde olup bitenlerle ilgili hamle yapmasına müsaade etmezler. Orta Doğu’da insanlar her şeye değil, yukarıda çerçevesi çizilen siyasal gerçekliğin sadece insan hayatına temas eden kısmına üzülürler. Meselâ on yıllar boyunca bir kangrene dönüşen Filistin konusu hiçbir Arap yönetimin umurunda değildir. Orta Doğu’da halklar her şeye üzülür ama hiçbir şeyle ilgilenmez, demek siyasal açıdan ciddi bir körlüktür. Orta Doğu’daki birbirinden kötü yönetimler insanı ilgilendiren esaslı konularda hiçbir şeyle ilgilenmezler ve de halkların o meselelerle ilgilenmesine müsaade etmezler. Gerçek budur. Bu sistemlerin en demokratik olanı Türkiye’dir. Onda bile herhangi bir iktidara muhalif olmak “devlet düşmanı” olmakla eşdeğer tutulur. Doğrusu Orta Doğu’da insanlar hayatın kendilerine dokunan kısmına üzülürler ama tıpkı Filistin konusunda olduğu gibi iktidarlar o insanların hayata ve meselelere müdahil olmasına müsaade etmezler. Hamasi nutuklarla, ucuz rollerle ve de bolca yalanla o meseleleri geçiştirirler.
Amerika’nın en büyük sağlık sigorta şirketlerinden birinin CEO’su olan Brain Thomson’ın Luigi Mangione adlı sıra dışı bir karakter tarafından öldürülmüş olması birçok açıdan ilginç. Cinayet Amerika’daki kamuoyunu ikiye bölmüş durumda. Amerika’daki sağlık sisteminden mağdur olanlar bu cinayeti haklı bir teşebbüs olarak görüyorlar. Ve kurban Brain Thomson’ı Shark Thank (köpekbalığı) olarak sıfatlandırıyorlar. Gözlemciler bu sağlık istismarı cinayetini küreselcilerin sağlık sistemleri üzerinden kurduğu küresel düzenin Amerika özelindeki ciddi bir kırılması olarak değerlendiriyorlar. Cinayeti işleyen Luigi Mangione ise sahip olduğu eğitim geçmişiyle Amerikan hukuk sistemi karşısında bir tür halk kahramanı gibi duruyor şu aşamada. Diğer bir açıdan bakıldığında ise Luigi Mangione küreselcilerin Amerika dâhil tüm dünyada yaptığı kirli işleri onların yüzüne çarpan doğal bir palyaço gibi duruyor. Bu tarihi olayda Amerikan hukuk sisteminin Luigi Mangione hakkında vereceği kritik karar sağlık sistemine üşüşmüş küreselcilerin geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Bence her aşamasıyla takip etmeye değer.
Bizim Ömer Horoz sordu; İlhami Güler’in Karadeniz Dindarlığı yazısı hakkında ne düşünüyorsun, diye.
Yazıyı dikkatle okudum. Yazı Karadeniz’le ilgili bazı gerçeklere yüzeysel olarak değiniyor olsa da kişisel bir sayıltıdan öteye gitmiyor. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Karadeniz kendisine bir ömür tahammül edemeyen hiç kimseye sırlarını açmaz. Bu açıdan bakıldığımda Karadeniz İngilizlerin futbol takımlarına benzer. Karadeniz seninle oynar ama sana asla top göstermez. Yazının ne denli yüzeysel olduğuna dair birkaç örnek vermem gerekirse; Of Hıristiyanların İznik konsülüne papaz göndermiş bir yerdir. İkincisi Trabzon’da ta Roma döneminde Trabzon valisi tarafından idam ettirilen Aziz Eugenios ve müritleri, ki bunlar halis İsevidirler, kültü mevcuttur. Anadolu’da Ahi Evren olarak bilinen kültün menşeini oluştururlar. Üçüncüsü Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde Bizans İmparatorluğuna karşı en ciddi politik alternatif olma vasfı var Trabzon’un. Ve bu protest vasfın içinde (ğnisi; saf Hıristiyan) denilen özgün bir dini olgu mevcuttur. Diğer bir husus ise Atinalı Barnabas ile Sophronios’un bölgeye gelip Sümela manastırını kurmalarının bölgeye verdiği manevi iklimdir. Kafkaslarda Ortodoksluğu yayan Aziz Nikolas meselâ; Trabzonlu bir Rum papazdır.br /> İslam’ın Karadeniz’deki serüveni ise bu kültürel katmanların üzerinde şekilleniyor. Ve bu kültürel havzada iç içe geçmiş falcılık, büyücülük, muska, totem gibi bir sürü batıl inanç mevcuttur. Belki tuhaf gelecek size ama bütün bunlar 1970’lerde ilk günkü gibi yaşıyordu. Meselâ Karadeniz’de halk arasında kullanılan “Ander!” kelimesi Abhazların lanet tanrısı “Anteri!”den gelir. Meselâ Akçaabat’ın eski ismi Osmanlı’da Pulathane Rumlarda ise Platana’dır. Platanus (çınar ağacı) Paganlık döneminde tapınılan bir ağaçtır; Akçaabat’ın ismi. Sünni Müslümanlığın ise bölgeye Of üzerinden (Maraşlı Hocalar) yayıldığı söylenir. Karadeniz Anadolu’da Sünniliğin en sağlam olduğu bölgedir. Onu ticaretin bir aracına dönüştüren şey ise Cumhuriyet döneminde İslam’a ve Müslümanlara uygulanan politik desiseli baskılardır. Bu durum aynı zamanda ramazan aylarında Anadolu’ya gurbete giden, kalaycılık yanında camilerde hocalık da yapan bir tür din esnaflığını doğurdu. Bugün Türkiye’ye musallat olan siyasal İslamcılık denilen garabet o esnaf hocalığın siyasal düzlemdeki örüntüsünden ibarettir.br /> Kısaca bu işin Karadeniz’de sosyo-kültürel bir derinliği var. Öyle yüzeyden üflemekle anlaşılmaz bu meseleler. Bugünün aktüel maskaralıklarını dini terimlerle sarıp sarmalayarak bir meseleyi izah etmeye çalışmak akıl fukaralığından başka bir şey değildir. Sorulunca söylenendir.
Yeni bir siyasî çaylak olarak Mahmut Arıkan portresi.
Temel Bey’in “yorgun Selametçi” portresinden sonra gayet olumlu bir genel başkan profili çiziyor Mahmut Bey!
Temel Bey’in son dönemdeki siyasî kekemeliğinden sonra Mahmut Bey meramını anlatırken kullandığı dil akışkan, şu aşamada takılmıyor.
Siyasette kendi oyununu kuran, iktidarın sığ söyleminin peşine takılıp ülkenin gerçek gündemini ıskalamayan bir siyaset anlayışına sahip görünüyor.
Temel Bey’in her bahsederken gerildiği netameli ülke meseleleri hakkında konuşurken bile pozitif tavrını koruyup muhatabına güven verebiliyor.
Yüz hatlarında Türk siyasetindeki kayıp merkez sağ seçmenini avlayabilecek bir yumuşaklık var! Ama unutma; sen bir Milli Görüşçüsün!
Milli Görüşün klasik politikacılarının –Numan hariç- sözde ve tavırdaki o keskinliği yok Mahmut Arıkan’da. Politik gen olarak Erbakan'ın mülayimliğine daha yakın duruyor sanki.
Siyasette yeni arayışlara açık olması, siyaseti partilerin dar kliğini aşacak bir şekilde tasavvur ediyor oluşu Türk siyaseti ve kendisi açısından olumlu bir gelişme.
Liderlere has o doğal analitik çözümleme yeteneği henüz çaylaklık aşamasında. Zamanla olgunlaşacaktır.
Temel Bey’de olamayan tiyatral yetenek Mahmut Bey’de var; ama sanki o tiyatral yeteneği siyasette kullanma becerisine utangaçlığı mani oluyor gibi gözlemledim.
Mahmut Arıkan için yukarıda “siyasî çaylak” dedim. Çünkü ulusal siyasette her konu aynı değerde ve psikolojide değerlendirilmez. Ses tonu, mimikler konuların ehemmiyetine göre değişir. Savaşlar, isyanlar, hukuksuzluklar söz konusu olduğunda sarf edilen kelimeler sertleşir, daha agresif tavır alınır. Ulusal siyasette hikâyeye yer yoktur, tempolu hikâyeye yer vardır.
İsrail’e petrol sevkiyatı ile ilgili protesto ve tutuklamalar bahsinde hukuksuzluktan bahsedilirken yüz hatları gerilir, kelimeler sertleşir. Ciddi bir siyasetçi o hukuksuzluğa hakim edasıyla bir hüküm verir. Zeki Müren edasıyla şarkı söylenmez. Neyse çaylaklıkta olur böyle şeyler.
Makamı, mevkii, tecrübesi, gücü ne olursa olsun; size saygısı olmayan bir politikacıya sizin de saygı duymama hakkınız vardır. İslam insanı eşrefi mahlûk sayar. Anayasa da herkes kanunlar önünde eşittir, der. Kendilerine uluhiyet hasredenlere saygı duymanız gerekmez.
Kısacası Saadet Partisi’nin çiçeği burnundaki başkanı daha işin çok başında. Ciddi potansiyeli olan “acemi çaylak!” gibi. Zamanla cesareti, tecrübesi bilenecektir.
Yani kongrede bir karşıtlığımız yoktu Mahmut Bey'e. Sadece o anda farklı düşünüyorduk. Bu farklılık bizi daha da azizleştirdi, diye düşünüyorum.
Hani şu sosyal medyada Mustafa İslamoğlu gibi allameler İsveç, Norveç, Danimarka gibi İskandinav ülkelerini hukuk, adalet, eşitlik vs. gibi uyduruk endekslerle örnek veriyorlar ya ben gülme krizine giriyorum. Bu adamların cehaletlerinin bir dibi bucağı yok. Neyi neyle mukayese ettiklerinin farkında değiller. Tarihte ilk medeniyetlerin filizlendiği, insanın varoluş sancısının ilk tepkidiği Ortadoğu’yu insanlığın baş belası olarak görme hastalıkları bunların zihnine kazınmış demek ki. Okudukları düşüncesizce söyledikleri şeylerin künhünden bihaberler. Sümerler, Akadlar, Mısır medeniyeti, Persler, Fenikeliler, Anadolu medeniyetleri, Doğu Roma vs. hepsi Ortadoğu’da teşekkül etmiş. Bütün tek tanrılı dinlerin insanlığa indiği yer Ortadoğu. Bütün o alt medeniyetlerin ve dinler tarihinin korları modern Batı medeniyetinin siyasî ve askeri kuşatmasına rağmen hâlâ Ortadoğu coğrafyasında tepkiyor. Bu denli karmaşık sosyokültürel yapıdaki bir coğrafyada insanların eşitsizliği diğer coğrafyalara göre daha derin ve köklü olacak. Yani siz bir İsveçliyi ya da Norveçliyi Ortadoğu’daki bir petrol kuyusunun başına koydunuz da çok mu adil davrandı? Ya da bir Türk'ü ya da Arab'ı bir İskandinav ülkesinde vali yaptınız da adaletsiz mi davrandı? Her ülkenin tarihi, dini, coğrafi şartları o ülkede yaşayan insanlara nasıl düşüneceklerini, nasıl davranacaklarını belirler. Ve çoğu kez insan bu gerçekten kaçamaz. Bu açıdan bakıldığında bu allamelerin mukayese ettikleri şeyler sosyo-kültürel bagajları itibarıyla akıl ve izandan uzak şeylerdir. Kısacası Tanrı tam tepenizde, tarih ayağınızın altında ve sürekli kayıyor. Ve bu allameler de size neden İskandinavlar kadar dürüst değilsiniz, diyorlar.
Bu Dücane koca ülkede Celal Şengör’den başka konuşacak bir adam bulamadı mı? Mahallenin lobut çocuğunu dövmek gibi bir şey bu ve bana göre hiç de etik değil. Etika! Felsefe ile ciddi bir şekilde ilgilenen bir insan Celal Şengör gibi kendince her şeyi bilen bir bilimperestle hangi konuda neyi konuşabilir ki? Dücane bu tercihiyle felsefede ağır sıkletten lobut sıklete düşmüşe benziyor. Demek ki Dücane’nin entelektüel kibri sadece twitter’da beni engellemeye yarıyor. Bilimsel bir lobuta mesafe koymaya yaramıyor.
Tarihte her filozof, düşünür, entelektüel kendi çağının anlam bunalımına ilişkin olarak bir şeyler söylemiş yazmıştır. Klasik felsefeden modern felsefeye kadar bu durum böyledir.
Sokrates, Aristoteles, Eflatun, JJ Rousseau, İbni Haldun, Descartes, Hegel, Nietzsche, Heidegger ve diğerleri hayata ve insana dair epeyce bir şeyler söylemişlerdir.
Benim sualini merak ettiğim asıl soru şudur; Aristoteles ya da diğer klasik felsefeciler II. Dünya Savaşı'ndaki Kursk tank savaşını ya da 1998'deki Belçika F1 yarışındaki kazayı görmüş olsalardı ne derlerdi? Yani içinde yaşadığımız modern dünya onların gözünde nasıl bir anlam bulurdu? Bütün bu olup biten şeyler hakkında ne söylerlerdi? Diğer afili sözleri kitaplarda yazıyor zaten, merak eden açıp okur.
Klasik felsefenin kavramlarıyla bugünü yeniden yorumlayabiliyor musun? Esas mesele odur; gerisi lafı güzaftır.
Bizim Serhat’tan nakille;
Shakespeare'a sormuşlar. “Sen hiç Kıbrıs'a gitmeden Othello'yu, hiç insan öldürmediğin halde bir katili, Yahudi olmadığın halde Venedik Taciri'ni nasıl yazabiliyorsun?”
Bu suale cevaben şöyle diyor Shakespeare; “ İçime bakıyorum, çünkü içimde hepsi var.”
Sanırım bu durum bizde Yunus Emre’nin “Beni bende demen, ben de değilim. Bir ben vardır bende, benden içeru.” sözüne tekabül ediyor. Yani insan her haliyle İmamı Rabbani’nin ulaştığı uluhiyet derecesi ile Ebu Cehil’in düştüğü küfür derekesi arasında seyreden bir varlıktır.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)