18 Ağustos 2025 Pazartesi

SANRİÇOF - HAÇAÇUR - TAHPUR

Önceki haftasonu İspir Yedigöller’den Yedigöl Köyü'ne iniş gerçekleştirmiştik. Mor Yayla ve Yedi Göller’e daha önce 4-5 kez gelmiş olmama rağmen her defasında içimde şöyle bir his uyanıyordu. Bu Yedigöller denilen krater gölünün dibi nereye çıkıyor? Zira görüntüsü itibarıyla insanda bir zamansızlık ve ucu bir yere bir yöne varmayan herhangi bir mekâna bağlanamama hissi uyandırıyordu. Sanki Yedi Göllerin sonundaki Vadinin dibinden direkt Mars yüzeyine geçiliyordu. Öylesine belirsiz ucu açık bir tamamlanmamışlık hissiydi bu. Göllerin ardındaki derin vadinin gittiği yer bende çözülememiş bir muammaydı. İşte o muammayı geçen hafta sonu düzenlenen sıkı bir faaliyetle nihayet aydınlattık. Gördüğümüz vadilerin görüntüsünü tasvir etmek epeyce zordu. Vadi boyunca birbirinden vahşi ve enfes manzaralar vardı. Arada ulaşılmamış bir göl daha... Ezcümle Yedigöller İspir’e inen derin vadinin en başıymış. Vadiden inerken iki şey gözüme çarptı. Rizelilerin aksine İspirliler çayırlarını kesip balyalıyor oluşu; yani hayvancılığı ve yaylacılığı terk etmemişler. İkincisi Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü’nde bahsettiği yüksek ve ıssız evler modern hayata küsmüş bir halde hâlâ o vadide duruyor gibiydi. Sarp kayalıklara çivilenmiş paslı çivi gibi sessiz evlerdi.
Minibüste Avrupa’dan gelmiş baba ve torun Maçkalı dedeyle birlikte faaliyete gidiyorlar. Sonuçta doğa onun kıymetini bilenindir. Avrupalıların doğaya bakışı bizden çok farklıymış. Bisiklet, motosiklet, kamp, düzenli kayak, çim kayağı, tırmanma, doğa yürüyüşü vs. türü insanı rehabilite eden türlü aktivitelerden oluşuyor. Bizde o türden köklü bir kültür söz konusu değil. Bizde genelde dereden tutulacak alabalık -doyamadılar bu balığa bir türlü- Araplara kiralık bungalov evler, 40 yılda bir uğranılacak ucube yapılar, HES'lerle kurutulacak dereler ve Kanadalı maden şirketlerine verilecek kıraç topraklar anlaşılıyor. Ne işin var dağlarda, ayı çıkar, kurt çıkar, siste pusta kaybolursunuz! misali.
Zirkale’ye geldik, ufak bir mola verdik. WC 20 TL. Nasıl bir hizmet veriyorlarsa artık! Tuvaletler Japon usulü galiba. Arkadan iki yerli turist minibüsü geldi. Birisinde Onuncu Yüzyıl Marşı çalıyor, diğerinde ise İzmir marşı. Bu denli vahşi bir doğada bu denli politik olmak insanın sinir sistemini bozuyor. Birazdan minibüsten bir kıro indi, “Arğadaşlar!” Kıroyum ama cumhuriyet bende! der gibi. Şive ve kökü olmayan her şey rahatsız ediyor beni.
Haçaçur Verçenik’e tırmanmadan soldaki vadide. Ortalıkta çegirge korosu uğulduyor. Her tarafta keskin bir kekik kokusu. Ermeni sümbülleri boy vermiş. Dar bir vadi boyu keçi tırmanışıyla başladık faaliyete. Etraftaki Lokman hekim soğanları kartlaşmış. Ama şimdi likarba zamanı. Kuru otlar üzerinde gibi başladık ama giderek mor likarbalara hücum faslına döndük. Olduğumuz yerden aşağıdaki Kale-i Bala görünüyor. Yukarı kale demekmiş. İkizdere’nin merkezinde var bir köprü. Kura-i Saba köprüsü. Yani her şeye böyle Arapça isimler koyarsak diğer tarafta meleklere kendimizi Müslüman olarak yutturma gibi bir ihtimalimiz var.
Aşağıya doğru bakınca başım dönüyor. Aklıma türkücü Süreyya Davulcuoğlu’nun “Ha burası ne bayır / Gülü dikenden ayır / Sevdalık edenleri / Kayır Allah’ım kayır." türküsü düşüyor. Aşağıda suyu besberrak bir dere. Köprünün altından köpürerek akıyor. Nasıl bir vadi yahu! Sanki uzaylılar her gece gelip burada sevişiyorlar. Tahpur, Türkiye’nin en yüksek yaylası galiba. İsmi Hint masallarındaki bir mihrace ismi gibi. Bu vadiden ya bir Hint mihracesi geçmiş, ya filler üzerinde bir Hint Kralının elçisi ya da ipek baharat yüklü bir Hint kervanı. Yoksa bu isim burası için epeyce Sankritçe.
İso ile yıldızlarımız bir türlü barışamadı gitti. Duygu durumuma göre bendeki portresi de değişiyor. Bir ara Selahattin Eyyübi gibi görünüyordu gözüme. Dün baktım adam etrafına masal anlatan klasik Erbil eşkıyasına dönüşmüş. Adama gofret verdim bana teşekkür etmedi. Para verdim, bu parayı kim verdi diye kafayı yukarı kaldırıp tanrıya soruyor. Evreninde resmi kabul görmediğiniz insanlar size böyle davranırlar. Daha doğrusu insanların hepsine insan gibi değil, sadece sevdiklerine insan sevmediklerine eşya olarak davranırlar. Ve ben yüreğinde yer almadığım insanı tek sözünden ve bakışından anlarım.
Kekik kokusu demiştim, insanın ciğerine ciğerine işliyor. Rüzgâra karşı bir mor erik sefası. Tahpur’un tepeleri eriyen karla yosun yeşiline kesilmiş. Diğer yerler kızıla çalmış gibi kıraç görünüyor. Yer yer madeni boşluklar. Ama o kıraç manzaralara biraz yaklaşınca yaban buğdayı gibi bir kızıllıkla kaplandığı pekala seçilebiliyor. Bence Artvin’in boğasından çok frambuazı meşhur olmalı. Ne likarbadan ne de pembe frambuazdan yemekle doyulmuyor. Biyolojideki minimum yasasına göre de yarım avuç yemek yeterliymiş. Diğeri damağı kandıran posa! Bu floranın ne bir dibi ne de bir sonu var. Daha da dramatiği bir sahibi de yok. Çünkü Rize ve Artvin’in çobanları siyaset kurumuyla ayartılıp memur edildiler! Tanrım neden bizim kırlarımız, yaylalarımız İsviçre gibi olmuyor?
Hemşim yaylalarında
Yattım uyuyamadım oy yattım uyuyamadım!
Aradım sevdiğimi
Daha dayanamadım oy daha dayanamadım!
Bana öyle geliyor ki, biz geceleri mışıl mışıl uyurken bazı periler bu yayla yollarını adımlarımıza göre düzenliyorlar. Sanki bazı yerler kendiliğinden patika bir yola dönüşmüş gibi. Yoksa bu kadar patika insanlarca yürünmüş olamaz. Ağır kış taşları yerinden kaydırmış. Bence buradan en son bir Urartu süvari birliği geçmiş. Şekspır’dan bir sonetti galiba; “Bütün likarbalar, frambuazlar, mantarlar, kekikler benim olmalı!” Ki en güzel yazıları ben yazabileyim.
Yabani buğday her tarafı kızıla kesmiş. Şimdi de Romalı piyadeler gibi göle doğru yatay yürüyoruz. Muhabbette konu; komar ağacı ve tzifin çalısı çürük orman toprağını sever. Kireçli toprakta komar da tzifin de olmazmış.
Sabah uyuyakaldığım için kahve altı yapamamıştım. Çayeli’nde Lale Lokantası’nda paça çorbası içtim. Bütün gün bağırsaklarımda huysuz bir iguana yavrusu varmış gibi dolaşıp durdum. Benim açımdan bu faaliyette fiziksel eylemin hacmi şöyleydi. Deniz seviyesinden 3000 metre yükseklikte, 98 kg’lık bir bedeni, 45 numara ayakkabıyla 45 derecelik granit taşlardan oluşan bir eğimde kayıp düşürmeden, bileğini burkmadan sıcak hava koşullarında o kurbağalı göle ulaştırmak. Parkur henüz keşif aşamasında olduğundan hayli zorlanıyoruz. Manyetik oranı düşük suyu çekilmiş taş plakalarının üzerinden ilerliyoruz. Grup, tavşan grubun kaçıp göle çıkması, kaplumbağa grubunun yorulup mola vermesiyle ikiye bölünüyor. Ben tam ikisinin ortasındayım. Şimdi şurdan şu kayaların arkasından bir boz ayı çıksa ben ona gofret versem, onunla selfi çektirsem, hatta elimi kafasının arkasına götürüp tavşan işareti yapsam ve bütün ülke beni konuşsa. Çocukça düşünceler.
Nihayet Sanriçof gölüne çıktık. Bahçede ayvalıklar, suda oynar balıklar, ne bu sevda olaydı, ne de bu ayrılıklar! Sinekler suya girmeye çalışırken balıklar onları avlıyor. Sonrası insanın kendisiyle eğleşmesi. Bu faaliyetin diğer faaliyetlerden tek farkı, ilk başlardaki tırmanışın aşırı eğimi.
Erbil eşkıyası bile anlattığı masallarda bu durumdan hiç memnun değil. Tüm dağcılık deneyiyim boyunca hiçbir faaliyete bu kadar dik bir rotayla başlamamıştım, öldüm! diyor. Latife yapıyoruz İso, tipsizliğine rağmen seviliyorsun!
Parkurun iniş kısmı tam bir maceraydı. Karanlık bastırdı. Vadiye kuşkulu bir sessizlik çöktü. Gökyüzünde yıldızlar göründü. Görünmekle kalmadı adeta bir yıldız yağmuru başladı. Tepe lambaları yakıldı. Mihrace Tahpur’un ruhu karşı dağlarda belirdi. Köyden bize tutulan spot ışıklar içimizdeki şüpheyi bir nebze olsun giderdi. Sağdaki patika hedeften uzaklaşınca biz sola doğru sarp yollara daldık, gecenin ortasında kuru otlar arasında elyordamıyla patika aradık. Patika ararken bula bula muhtemelen bir sürüden apartılıp kurt yemiş bir koçun kuru boynuzunu bulduk. Hayra alamettir, deyip ırmağa doğru seğirttik. Köylülerin ışık, ıslık, nara cümbüşüne ışıklarla karşılık verdik. Zira koca grupta telsiz yoktu ve hiçkimse mors alfabesi bilmiyordu. Soyut bir sanat gösterisi gibi Sanriçof Vadisini ışıklarla naralarla şenlendirdik. Nihayet bir koyun köpeğinin dizginlenen havlamasıyla medeniyetin en cılız halkasına dönmüş olduk.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar.
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.
Bir haykırsam belki duyulur sesim.
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 99

Kim demiş ki, Rus edebiyatı bitti, diye. Bildiğimiz klasik Rus edebiyatı Boris Akunin’in romanlarında bilfiil yaşıyor. Yine o ağır Rus anlatısı, yine o keskin Rus zekâsı, yine olayların akışında bir belirsizlik hali. Bu kez tasvirler daha az ama metinler daha akışkan. Gerçekte Rus edebiyatı bitmedi, sadece modern Rus yazarlarının eserleri Türkçeye yeterince çevrilmiyor. Çevrilenlerin baskısı bitince nedense yenileri basılmıyor. Meselâ Boris Akunin’in Türk Hamlesi adlı romanının yeni baskısı piyasada yok. Yok çünkü kimsenin böyle bir talebi yok. Türkiye’de edebiyatta siyaset gibi dünyadan kopuk kendi kendine mastürbasyondan ibaret bir alandır.
Hintli yazar Shashi Tharoor’un İngilizlerin Hindistan’daki sömürgecilik dönemine esaslı bir eleştiri getiren “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabı Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı muhteşem yapıtından aşağı kalmaz. Normalde İngilizlerin sömürgecilik tarihi günümüzün anlaşılması için okullarda ders olarak okutulması gereken bir konudur. Onun yerine Bursa kılıç kalkan ekibinin gösterisi var. Yine Amitav Ghosh’un Haşhaş Denizi bu bahiste okunabilecek diğer bir kitap.

Amerikan yüksek yargısı başkan Donald Trump’ı uçkurundan yakaladı ve bırakmamakta da kararlı. İşin özeti şu şekilde.
Siyonistlerin istihbarat örgütü bazı ülkelerdeki ağlarıyla çocuk kaçırıyorlar. Bu çocukların bazılarını organ mafyasına veriyorlar. Bazılarını çeşitli ülkelerde saksı hayatıyla büyütüyorlar. Reşit olmamasına rağmen Amerikan siyasetinde, bürokrasisinde istikbali olan sapık ruhlu insanlara sunuyorlar. Bu organizatörlerden bir tanesi Epstein adlı finansör kalıplı Siyonist ajanıydı. Amerikan iç ve dış siyasetini Siyonist lobi lehinde şantajla yönlendirmeye çalışınca Amerikan istihbaratı tarafından hapishanede boynunu kırıldı Epstein’in. Kırıldı kırılmasına ama FBI’ın elindeki belgelere göre Trump’ın uçkuru hem Siyonistlerin Amerikan dış politikasını yönlendirmede hem de iç politikada muhalif Demokratlar açısından bir pazarlık konusuna dönüştü. Donald Trump’ın Siyonistlere verdiği bu kozla onların Ortadoğu’daki katliamlarının önünü açmış durumda. Hem de Amerikan iç politikasında muhalif durumdaki Demokratlara Donald Trump’ı hukuk yoluyla iktidardan indirme fırsatı veriyor. Onun için Trump bu aralar yüksek yargıda ifade veriyor. Ama tavırları yaptıysam Amerika için yaptım, türünden çok rahat!

Trabzon Havalimanı, Türkçeden çok hayatla sırnaşan lisan Arapça. Daha önceki konuşmanın fikrini yakalayamadan ürkek bir kurbağa gibi (furno desem anlayan çıkmaz) başka yöne zıplayıp gidiyor. Öğütülmüş kahve kokusu. Taze simit kokusu. Havaalanı ve çocuk, birbiriyle taban tabana zıt iki kavram. Biri uzay üssü gibi bir yer, diğeri varoluşun en harbi çığlığını koparan, süt, çamur ve nazlı dünya!
Tam karşımda El Kaide üyesi gibi entarili, kirli sakallı, güneş gözlüklü Selefi Bedevi mi desem Taliban mı desem, öyle bir adam oturuyor işte. Eliyle tuttuğu iki bavula yaslanmış uyuyor, ya da uyuyor numarası yapıyor. Ciddiyeti ölçüsünde komik görünüyor. Hemen yanı başındaki pek asri hanımefendi bu medeni Bedevinin haline aldırmadan telefonunu kurcalıyor. Muhtemelen bu yaz tatilinde satın alıp giymeyi düşündüğü kıyafet kreasyonlarını tarıyordur. Nasıl olsa o Bedevi Taliban kırması birazdan uyarı anonsuyla uyanacak, valizlerin kollarını çekip uzatacak! Ve hepimiz havada uçuyor olacağız. Yani Turkish Airlines ile Istanbul’a!

Taşralığın en çarpıcı görüntüsü kamuya açık alanlarda kendi derdini kusma olarak ortaya çıkıyor. Bu patolojik durumda kişiye konuşma fırsatı verildiğinde ta Âdem Baba’dan bugüne değin bütün dertlerini herhangi bir filtrelemeye tabi tutmadan muhatabının rahatsız olup olmayacağına bakmadan sayıp döküyor. Bu fırsat verildiğinde kusma faslı. Bir de bunun sosyal mekânlarda konuşma biçimiyle, ruh haliyle memuru, kasiyeri, garsonu, sıradaki müşterileri rahatsız edici pervasızlık hali var. Sanki konuşmuyor da vahşi bir hayvan etrafına “bu alan benim!” der gibi bir koku salıyor. Niye bu kadar uzattım ki sözü; İstanbul’dan taşraya gelen bazı ayılar bunu marketlerde tavırlarıyla, kendi kendilerine uluyarak, sağa sola dışkılayarak yapıyorlar. Taşradaki ağa dayı ise halk otobüsüne biniyor, kart basarken şoföre tanıdık yolculara kusuyor da kusuyor. Bilhassa Oflular, normalde birbirleriyle kuramadıkları insani ilişkiyi, fatura ödeme noktalarında, dairelerde çalışanlarla sırnaşarak kurmaya ve oradaki insanlara kendini bir şey zannetmeye çalışıyorlar.
İşte bu, kamusal alanda ölçüsüzce kusma hali, orayı kendi doğal yaşam alanına çevirme kurnazlığı, kişisel patolojisine orada çare bulma arayışı, kendi hemcinsiyle kuramadığı toplumsal ilişkiyi alakasız insanlara sürtünerek giderme komedisi, bütün bunlar alelade şeyler gibi görünüyor değil mi? Hayır, aslında insanın sosyal alandaki bu arızi davranışları bu ihlalleri, insanın devlet otoritesiyle, siyaset kurumuyla da sırnaşmasını deşifre ediyor. Sen sonradan görmüş birisi olarak taşrada bir marketin ortasına dışkılayıp milleti ve ürkek kasiyerleri rahatsız edersen birisi de aynı şeyi ülkenin tamamına yapar!

Yeni nesil sosyolog Besim Dellaloğlu’nun ilginç bir tespitiydi; Mealen "Türkiye’de gelenek ve modernlik müntesiplerince siyasallaştırılmış durumda. Meselâ laik Kemalistlerin iktidarları döneminde Türkiye’de insanlar karşı bir reaksiyon olarak kamusal alan dışında dinini korumayı başardı. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında ise Türkiye her alanda sert bir şekilde sekülerleşti.”
İşin çok daha ilginci; SSCB dağıldığında cumhuriyet laik Kemalistlerin elinde ölü bir rejim olarak kalmıştı. Zira Kemalizm’in eklektik bir ideoloji olarak tutunduğu komünizm çökmüş ve dünya sisteminden izole edilmişti. Siyasal İslamcıların iktidarında ise cumhuriyet merkezinde Amerikan Yahudi sermayesinin olduğu küresel sisteme entegre edildi. Bu entegrasyon da ülkedeki siyasal yapıyı dağıtıp iktisadi açıdan ülkeyi çok uluslu şirketler lehine polarize etti.

Yazar Etyen Mahçupyan'a göre 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında başkanlık sistemine giden süreçte devletteki Neo-İttihatçılar sistemi kontrol altına aldılar. Ve siyasal İslamcıların iktidarını yedeğe alıp sivil siyasetin önünü kestiler. Başkanlık sistemiyle halk siyasetten men edilince siyaset merkezinde Neo-İttihatçıların olduğu devletin tekeline geçti. Neo-İttihatçılar devleti siyasetin yegâne varisi haline getirdiler. Bu durumda siyaset kurumuna getirilen her eleştiri suç sayıldı ve siyasî partiler işlevsiz hale geldi. Bence gayet makul bir analiz.

Bayılıyorum ülkenin bu hallerine. Duruyorlar, duruyorlar sonra birden bir aydınlanma yaşıyorlar. Koca bir ülkeyi ilgilendiren bir meseleyi yıllarca ısrarla görmezden geliyorlar, sonra o şeyi ilk kez görüyorlarmış gibi şaşırıyorlar. Bu durum beni güldürüyor. Yani biz yazınca bu türden meselelerin bir ehemmiyeti olmuyor. Ama sosyal medyada dillendirilince o şey yeniymiş gibi keşfediliyor; insanların hayreti tavan yapıyor.
Kısaca anlatayım. Dernekpazarı'nda bir okulda öğretmenim. Yan taraftaki liseden bir kadın geldi, öğretmenler odasına. Ben temizlikçi zannettim. Televizyonun dibinde bir sandalyeye oturdu. Sordum kim bu diye! Lisede öğretmen, dediler. İlk reaksiyonum, bu ne biçim öğretmen. Temizlikçiye benziyor dedim. Arkadaşlar yadırgadılar benim sözümü. Üstelik ben asaleten değil vekâleten öğretmenlik yapıyorum. Çünkü ilk gördüğümde bu nedir, değil, bu ne değildir, diye düşünmüştüm. Bilmem kaç yıl sonra sahte diploma ile öğretmenlik yaptığı anlaşıldı o kadının. Sonrası ila ahir bir sürü saçmalık!
Şimdi bu sahte diploma mevzuu güldürüyor beni. Devlet kendi sistemini en ücra noktasına kadar kontrol eder. Çünkü devletin meşruiyeti kendi sistemine farelerin ortak olmamasına bağlıdır. O sisteme fareler sızıp peyniri yemeye başladığında devletin herhangi bir meşruiyeti kalmaz. Bizde ise iktidarlar o fareleri sisteme dahil ederek meşruiyet bulma aymazlığında. Bir sınav sorusunu önce onu hazırlayan uzman, sonra matbaacı, sonra da sınava giren öğrenci görür. Dördüncü bir kişi gördüğünde devlet diye bir şey olmaz! Bu basit gerçeği bu siyasal İslamcı güruha bir türlü izah edemedik. Bunlar insanların kaderini farelere satarak var olmayı devlet yönetmek zannediyorlar. Gelelim sahte diploma mevzuuna. 90'lı yılların başında bir furya idi. Ve bunu herkes biliyordu. Yalnız bu furyayı endüstriye çeviren özel üniversitelerdi. Bilhassa yurtdışındaki 4. sınıf tabela üniversiteleri. Bu siyasal İslamcı iktidar devletin resmi okullarından mezun olan insanları sistemden men etti. O sahtekârların önünü açtı. Bunu kendimden biliyorum. Sınava girdim, sorular açıklanmadı. Aradan bütün Fetöorları sisteme dahil ettiler. Nerede bir kalpazan varsa sisteme dâhil oldu. Bu durum da toplumu kısırlaştırdı. Çünkü bir insan için okumak mafyaya dahil olmak gibidir. Sonuna kadar gitmek durumundasınız. Yarıda bıraktırılırsanız dünya dilini bilmediğiniz bir gezegene dönüşür. Çalınan sınav soruları, sahte diplomalı memurlar, liyakate dayanmayan personel alımı vs. Artı başörtülülerin çoğu sisteme torpille sokuldu. Bu hatanın sosyolojik sonucu olarak da ülkede doğum oranı dramatik bir şekilde çakıldı. Şimdi de utanmadan sıkılmadan ülkenin nüfus artışı bizi endişelendiriyor, diyorlar. Hayır efendim, sisteme dahil ettiğiniz fareler hâlâ üremeye devam ediyorlar.

Biraz da yüksek sanat yapalım. İyi Kötü Çirkin filminde 200.000 dolarlık altının gömülü olduğu mezarlıktaki düello sahnesinde Çirkin karakterini oynayan Tuco (Eli Wallach) kendisine doğrultulan revolverle elindeki kürekle mezarı açar. Mezardan altın dolu çuvallar yerine fötrlü bir Hıristiyanın iskeleti çıkar. Tuco iskeleti görünce hem panikler hem de ölümü hatırlayıp korkar. Zira o anda kendisine silahı doğrultmuş olan İyi karakterindeki Clint Eastwood'un hiç şakası yoktur. Tam o panik ânında Hıristiyan olduğunu hatırlayıp şeytanı kovar gibi birkaç istavroz çıkarır. Bana göre filmin en komik sahnesidir.
2014 Dünya kupası finallerinde Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik tarihi bir skorla mağlup ettiği yarı final müsabakasında Almanya'nın Schürle'nin ayağından bulduğu 4. golü sonrasında Brezilya milli takımı oyuncusu Fred'in (Frederico Chavez Guedes) yüzündeki şaşkınlık ve dudaklarından dökülen "Fuck off!" küfrü İyi Kötü Çirkin filmindeki Tuco karakterinin iskelet dolu o mezar karşısında verdiği reaksiyonla aynıydı. İlkinde de Vahşi Batı'da define kovalayan bir çapulcunun hayal kırıklığı vardı, ikincisinde ise som altından yapılmış dünya kupasını modern dünyaya karşı havaya kaldırma hayali kuran bir Latin Amerikalı futbolcunun büyük hayal kırıklığı. Sonuçta ilki beyaz perdede diğeri yeşil sahalarda olan bu iki olay milyonlarca olay arasında birbirine en çok benzeyen iki farklı şeydi. İşte bu iki farklı şey arasındaki benzerliği görüp tahlil edebilme yeteneğine yüksek sanat diyoruz, efendim.

Bende de öyle oldu işte. Doğup büyüdüğüm yerde, yani Of'ta, ya cami hocası olup millete kuru ahlak vaazı verecektim ya da bir mafyaya girip sırf para için adam vuracaktım. Ben tanrı adına en zor olanı tercih ettim. Okudum ve yazar oldum. Ama bu kez karşıma politikacı kılığında yaman hırsızlar çıktı. Onlar sözden anlamadıkları, kanunu umursamadıkları için zayıf insanları sürekli eşkıyalığa zorluyorlar. İşte bu hiç hesapta yoktu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.