19 Nisan 2025 Cumartesi

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 99

Volkan Konak efsanesi dijital âlemde giderek büyüyor. Her ne kadar bizim gözümüzde biraz Şükriye Hala yönü olsa da halkın gözünde giderek Karadeniz’in Elvis Presley’ine dönüşüyor. Menkıbelerle bol beğenili videolarla azizleşiyor yiğidim.
İtiraf edelim, lüzumsuz ideolojik zılgıtlarından filtrelenerek bakıldığında ortaya bambaşka bir Volkan Konak portresi çıkıyor. Bu portrede Alevilerin dergâhlarını süsleyen Tanrının yeleli aslanı bile var.
Aslında Volkan'ın bir yanına tutukluk yaptıran o ideolojik takıntıları bir zamanlar liselerde verilen derslerde her konunun dibine iliştirilmiş Atatürk’le ilgili iddiasız okuma parçalarından kaynaklanıyordu. Sanırım Volkan o okuma parçalarını gereğinden fazla ciddiye almıştı. Bir şekilde öğreniyor ve dönüşüyordu.
Yaşarken ona en sert eleştirileri yapan yazarlardan biriydim. Bu eleştirilerim de bir takıntı haline getirdiği ideolojik nutukların sanatının önüne geçmemesi gerektiği yönündeydi. Volkan belki de her insanda var olan varoluş sancısını o bu şekilde formüle edip başından savıyordu. Bilemiyorum.
İtiraf etmem gerekirse ölümüyle Volkan’ın pek fark edilmeyen hususiyetlerini ben de yeni yeni öğreniyorum. Ama bunu derken önceki haklı eleştirilerimi saklı tutuyorum elbette. Hiçbir sanat dalı hiçbir sanatkâra ideolojik papağanlık yapma hakkı tanımaz. Şayet o ideolojik papağanlıkların ciddi bir müşterisi varsa kültürel açıdan durum çok daha vahimdi. Ve öyle de.
Son dönemlerinde hayata ve ülkeye bakışında daha olgun, daha kuşatıcı bir profil çiziyor olduğu bir gerçekti. Belli ki siyasal İslamcılığın bu topraklardaki tahribatından o da ziyadesiyle müteessirdi.
Sanatkâr hissiyatıyla bunu saklama gereği duymuyordu. İçinde kopan fırtınaları gemleyemiyordu.
Her şeye rağmen Volkan sanatını icra ederken insani açıdan bize birçok şeyi hatırlatmayı da başardı. Özellikle daha kültürlü, daha medeni bir toplum idealini, vefalı olmayı ve de paylaşmayı.
Sahnede her derste Nazım Hikmet'in memleket kaygısını işleyen bir muallim gibiydi. En az Maçkalı Hasan Tunç’un türkülerindeki gibi “dertliydi, efkârlıydı.” Derdine ve efkârına diğer insanları ortak etmesini becerebiliyordu. Çünkü doğaldı.
Köklü bir felsefesi olmadığı için hayatın arızalarının boşa düşürdüğü insan hallerini sahnede iyi betimledi. Bunu yaparken de uslanmaz bir kopil edasıyla kendi sosyal gerçekliğiyle yüzleşti.
Bazı programlarında birazdan patatikası tutacak Mazhar Osmanlık deli gibi tuhaf rollere büründü. Korkutmadı ama insana deliliğini hissettirdi.
Bence onun en önemli özelliği şu bizim öksüz Karadeniz’imizden kalmış ruhunun üstündeki bütün örtüleri atıp kendisini insanlara en çıplak haliyle sunabilme cesaretiydi.
Şöhret olduktan sonra her ne kadar üstesinden gelmiş olsa da çocukluğunda, ilk gençliğinde çaresiz kaldığı o zamanın hüznüne döndü. O dönemle yüzleşme adına bir sürü hatıra anlattı.
Sahnede hüzünlendi, ağladı, dokunaklı şiirler okudu, şarkılar, türküler söyledi. Fıkra anlatıp insanları güldürdü. İnsanın her halini kuşandı. Ama bütün bu çabalar çocukluğundaki o kayıp zamanın sırrını çözmeye odaklıydı. Çünkü tıpkı Elvis Presley’de olduğu gibi Volkan da insan olmanın çaresi olmayan bir şey olduğunu hissediyordu.
Belki bir ömür becerip sualini edemediği bir şeyin anlamını arıyordu. Bu denli görkemli bir perdenin arkası boş olamaz tanrım!
Kâh komünist oldu, kâh çekilmez bir Kemalist'i oynadı, kâh devrimci oldu, kâh çağdaş bir sanatçı pozlarına büründü, kah iflah olmaz bir muhalif rollerinde boy verdi, kah anarşist bir tutum sergiledi. Ama ardını merak ettiği o görkemli perdeyi yırtmayı bir türlü başaramadı.
Memleketim, memleketim, memleketim, derken hem Nazım Hikmet’in vatan hasretini, hem de kendisinin Trabzon hasretini aradan çıkardı.
Karadeniz’e e ait birçok yerel motifi sanatıyla yoğurup ulusal kültüre katmayı başardı Volkan!
“Memleketi oğlan çiftliğine çevirdiniz!” derken doğru diyordu Volkan ama bunun laikliğe aykırı bir fiil olup olmadığı konusunda kuşkularım vardı. Hayat bu türden paradokslarla doludur uşağum!
Yakında Sümela Manastırındaki Hıristiyan aziz ikonaları gibi Kuzeyin Oğlunun da kültürel bir aziz edilme ihtimali yüksek! Onun yedilere, kırklara karıştığını hissediyorum. Onu Alevilerin cem evlerinin duvarında görüyorum. Evet, evet bu o sahnede ölmüş sanat ermişi!

Siyonistlerin ve yardakçılarının Gazze’de yapmış olduğu insanlık dışı katliamlarla ilgili olarak Türkiye gibi 85 milyonluk bir ülkenin vicdanı hâlâ kanıyor.
Hiç kimse bu konuyu unutmuş, kulak ardı etmiş falan da değil. Her geçen gün internete düşen vahşet görüntüleri insanların zihninde dönüp dönüp duruyor.
Han Yunus’ta Siyonist bombalarıyla toz duman içinde havaya uçan Filistinlilerin görüntüleri bu barbarlığı yapanları ve ona suskun kalanları tarih önünde mahkûm ediyor.
Elân bu katliamı yapan Siyonist barbarlardan çok katliamı önlemek için bir şey yapıyormuş gibi yapan riyakârlara dönüyor gözler.
Siyonistlerin yaptığı etnik temizlik karşısında hiçbir somut adım atmadan sadece lafla peynir gemisi yürüyorlar. İtiraz edenleri de hiçbir haklı gerekçe olmadan tutukluyorlar.
Vekâletini aldıkları bir millete karşı sureti haktan görünmeye çalışmak gibi bir mecburiyetleri var.
Halk Gazze konusunda siyasal İslamcıların ne denli samimiyetsiz olduğunu görüyor. O vahşet görüntüleri insanların zihnindeki düşünce bulutlarının kristalleşmesine sebep oluyor.
Bu ülkenin ortalama insanı iktisadi buhranı sineye çeker, iktidara CHP mi gelsin, milliyetçiler mi yoksa başka bir parti mi o kadar da dert etmez.
Ama kendi coğrafyasının dibinde modern dünyanın spotları altında Filistinli Müslümanların Siyonistlerin fosfor bombalarıyla öldürülüyor oluşunu hiç affetmez.
Çünkü Siyonist barbarların Filistin’de öldürdüğü sadece masum insanlar değildir. Bu coğrafyaya 1000 yıl hükmetmiş bir milletin siyasetinin, inancının, kültürünün, hatta varlığının iradesidir.
Evet, belki görünürde katledilen sadece Filistinlilerdir. Ama gerçekte katledilen Müslüman bir milletin, ki Türk milleti bunun başını çekiyor, iradesidir, geleceğidir, cesaretidir.
Bu ülkede yaşayan hiç kimse ülkesine böylesine küstahça meydan okunmasına, vicdanının kanatılmasına, Siyonist işbirlikçilerince diplomasinin kafesine tıkıştırılmasına müsaade etmez.
Etmeyecektir. Sadece Siyonist barbarlardan değil, yeri ve zamanı geldiğinde onların yardakçılarından da hesap soracaktır.

Madem ülkede politik kaos var, biz de komünistlerin “örgütsel amaçlar doğrultusunda” bir şeyler prensibiyle yazalım.
Siyasetin içinden gelmiş bir ağabeyin ilginç bir tespitiyle başlayalım. Mustafa ağabey özetle diyor ki; siyasal İslamcı iktidar CHP’nin genel başkanlığına Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirerek önce tabandaki CHP’li Alevi kesimi umutlandırdı. Onun yerine Özgür Özel’i genel başkan seçtirerek seküler tabanla Alevi seçmen kitlesinin arasını açtı. Siyaset sosyolojisi açısından düşünmeye değer bir konu olduğu kanaatindeyim. Yani Aleviler Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanlığı etrafında dolaştığından şimdiki genel başkana mesafeliler.
Diğer yandan muhalefeti domine eden CHP’nin ülkenin köklü meseleleriyle ilgili ürettiği politika nedir, tam olarak bilinmiyor. İç ve dış siyasette, hukukta, küreselcilerin her şeyi dal budak sardığı şu zamanda ciddi bir programı var mı? Yoksa sosyal medyanın tazyikiyle öne çıkarılan politik figürlerin öngörülmesi zor söylemlerine ve politik tercihlerine mi kalmış ülke meselelerinin çözümü?
Halkın ülkeyi yormuş ve alenî bir istismara dönüşmüş siyasal İslamcıların iktidarına karşı duyulan memnuniyetsizlik halka siyasî bir ufuk vadedemeyen iktidar değişimi mecburiyet olarak sunulması gerçekte bir politika mıdır?
Muhalefetin meselelerin siyaset mühendisliği içinde elle tutulur gözle görülür çözümüne dair önerileri nelerdir?
Meselâ CHP iktidar olursa binlerce maden şirketine verilen ruhsatları iptal edecek midir? Küreselcilerin ülkeye dayattığı iklim kanunu konusunda CHP’nin tavrı ne olacaktır? Bilhassa pandemi döneminde küreselcilerin içerideki taşeronlarına karşı eleştirel bir sözü, bir tavrı olmuş mudur? Ekrem İmamoğlu ya da Özgür Özel İsrail’in Gazze’de yaptığı katliam ve işgal politikaları konusunda ne düşünüyorlar, bilen var mı? Bu suallerin cevapları bulunmadıkça iktidarı değiştirmenin ülke siyasetine en azından yapısal anlamda bir katkısı olmayacaktır.
Dahası CHP iktidar olduğunda Anayasa’yı umursamayan, tek adam yönetimine dönüşmüş başkanlık sistemini devam mı ettirecektir yoksa parlamenter sistemi de tahkim eden yarı başkanlık sistemiyle mi ülkeyi idare edecektir. Modern dünyada siyaset yapmak bilhassa iktidar olmak romantizm kaldırmaz. Her hamlesi düşünülmüş, planlanmış bir sarahat ister. Koruk üzüm gibi beklemeye gelmez.
Bu sarahat yoksa politika adına yapılanlar küreselcilerin tezgâhında yer alacak seçkinci bir zümrenin ve talancı bir halkın işbirliğinden ve sefil lafazanlığından başka nedir ki?

Her şeye rağmen Amerika dünya siyasetini domine eden bir ülke. Ancak biraz yakından bakıldığında Donald Trump’ın iktidarına ram olmuş yekpare bir Amerika’nın olmadığı görülür. Donald Trump’ın iktidarına ve onun yönetim biçimine karşı içeride ve dışarıda ciddi itirazlar var.
Bunlardan ilki Elon Musk, Joff Bezos, Mark Juckerberg gibi zenginlerin para gücüyle iktidarı satın aldığı ve Amerikan demokrasisini sabote ettiği yönünde...
Bilhassa Donald Trump iktidarında boy gösteren Elon Musk’ı siyasi bir meşruiyeti olmayan, sosyal medya ile seçim sonuçlarını etkileyen küresel bir kukla olarak görüyorlar.
Donald Trump iktidarına karşı en ciddi ve eleştiriyi senatör Bernie Sanders yapıyor. Üstelik de senatoda söz hakkı alıp Trump iktidarının tüm hukuki defolarını kamuoyuna izah ederek. Sanders özetle; Amerikan Anayasası’nı Donald Trump’a ve bir avuç oligarka teslim etmeyeceğiz, diyor.
Trump’ın durduk yerde Çin’e karşı gümrük vergisini yükseltmesini, bu karar sonrasında Down Jones borsasının dip yapması, Grönland’daki penguenlerden vergi alacağını söylemesi (kuzey kutbunda penguen yok), Kanada’yı 52. eyalet, Meksika’yı 53. eyalet olarak Amerika’ya bağlayacağını söylemesi ülkeyi ve dünyayı şoke etti. Bu haliyle Trump modern zamanın öngörüsü en zor politikacısı durumunda.
Donald Trump iktidarına karşı uluslararası alanda en akli eleştirileri getiren analistlerden biri de Prof. Jeffrey Sachs. Sachs özetle diyor ki; Trump’ın bu saldırgan politikası Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin siyasi ve iktisadi açıdan iyi ilişkiler geliştirmesiyle aşılabilir. Amerikan dış politikası tümüyle akıl dışı, uzun vadede Amerika’nın içe kapanmasıyla ve Amerikan’ın küresel hegemonyasının çöküşüyle sonuçlanacak. Çevre ülkeler siyasî ve iktisadi politikalarını kaçınılmaz olan bu kazayı hesaba katarak yapmalılar.
Donald Trump iktidarına karşı Amerikan iç kamuoyunda yapılan en sert ve haklı itiraz ise; Orta Doğu’da Amerikan dış politikasının İsrail’in güvenliğine endekslenmesi yönünde. Amerikan halkının verdiği vergilerle İsrail’e milyarlarca dolarlık askeri yardım yapılıyor. Ve İsrail’deki Netanyahu iktidarı Gazze’de binlerce çocuğu ve masum insanı öldürüyor. Aynı İsrail hükümeti Amerika’yı İran’a saldırtmak ve Ortadoğu’yu cehenneme çevirmek için her türlü provokasyonu yapıyor.
Amerikan halkının artık bıkıp usandığı fikir hürriyetine tehdit olarak algıladığı bir konu var. Amerika’da İsrail’in Gazze’deki barbarlığına karşı yapılan her vicdani eleştirinin anti-semitik olarak görülmesi hususu. Amerikalılar buna “Yahudi üstünlüğü” diyorlar.

“Gürcistan’ın güneybatı köşesinde, Türkiye sınırında bulunan ve başkenti Batum olan Acara Özerk Cumhuriyeti son 20 yılda garip bir din değiştirme sürecine sahne oldu. Sovyetler Birliği’nin siyasi anlamda sona erdiği 1991’de bölge nüfusunun % 75’i Müslüman’dı. Günümüzde ise Acara Özerk Cumhuriyeti nüfusunun % 65’i Ortodoks Hıristiyan oldu. SSCB’nin 70 yıllık komünizm döneminde her türlü propagandasına karşı Acara’da insanlar büyük oranda dinlerini korumayı başardılar. Ancak son 40 yılda Papalığın da yönlendirmesiyle Gürcistan devletinin dini propagandası Acara’nın Hıristiyanlaşmasıyla son buldu. Demek ki komünizm insanların inançları üzerindeki tesiri Papalığın misyonerlik faaliyetleri kadar etkili değilmiş. Son 40 yılda Kafkasların dibinde bu değişim yaşanırken diyanet işleri başkanı makamında hurma yiyip acaba melekler dişi midir, erkek midir diye düşünüyordu?” Ela inne ahsenel kelam…

Süleyman Sırrı Önder, özü itibarıyla Türk’tü ama ulusal siyasette genetiği değiştirilmiş Kürt gibi duruyordu. Bir tarafıyla da uzun yoldan yeni dönmüş kamyon şoförüne benziyordu. Öbür yandan halkın solculuğuyla devletin sağcılığı arasında bir uzlaşı arayışı olan madara olmuş Latin başkan Maduro gibiydi. Onu Meksika Sınırı programındaki leş gibi şivesinden tanıyoruz. O leş gibi şiveye rağmen TBMM’nde başkanlık yapıyor olması Türk demokrasisinin hoşgörüsü değildi elbette. Türk demokrasisinin tipik kıroluğuydu. Meltem Cumbul’la birlikte olana kadar cumhuriyetin bir faydasını görmemişti hazret. Sözde örgüt üyeliğiyle TBMM’de başkanlık koltuğu arasındaki açık çelişki kalbini çok yormuş olmalı. Her ne kadar; “Tamam, ölürsen kabrine gelmeyeceğiz, sana uzaktan rahmet okuyacağız!” diyor olsak da TBMM başkanlığı yapmış Süreyya Sırrı’nın yeniden sağlığına kavuşmasını diliyoruz.

Gazze konusunda, imkânı olan delirsin. İmkânı olmayan ise Asya filleri gibi kendini yerlere atsın. Saçını başını yolsun, toza toprağa bulansın. İyice çamurlansın, Filistinlilere yardım edemediği için değil de kebair günahlarına ağlasın. Karalar bağlasın, yüzüne karalar çalsın, kapı kapı parti parti gezip Filistinliler için sulh dilensin. Koluna toplama kampına gönderilen pijamalı Yahudiler gibi Davut yıldızı taksın. Saçlarını kazıtsın, ağlasın, biraz daha ağlasın. Gözyaşlarını şişelerine doldurup saraya yollasın. Belki günahlarına kefaret olur, bu çağdaki imanı zayi olmaz. Affına vesile olur.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Nisan 2025 Çarşamba

GELENEK ÖLÜLERİN YAŞAYAN DİNİ; MODERNLİK İSE YAŞAYANLARIN ÖLÜ DİNİ – 98

Politik yapının küresel şirketlerin açık bir aparatına dönüşmüş başkanlık sisteminden yana ölçüsüzce polarizasyonu. Olabildiğince basitleştirip okurlara izah etmeye çalışacağım.
Demokrasinin işlediği klasik devlet hiyerarşisinde en başta siyaseten tarafsız cumhurbaşkanı vardı. Cumhurbaşkanının hakemlik yaptığı iktidar, meclis ve yüksek yargı kurumlarının olduğu bir devlet yapısı mevcuttu. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak anayasanın ona verdiği yetkinin sınırları içinde kurumlar arasında ülke meselelerinin çözümüyle ilgili tarafsız bir tutum takınırdı. Kurumların eşgüdüm içinde çalışması için hakemlik yapardı. Daha doğrusu bir orkestra şefi görevi görürdü. Halk sadece sandıkta iktidarı ve muhalefeti tayin etmekle görevliydi. Ama ülkede siyasal sistem bir oldubitti ile başkanlık sistemine dönünce halk hem cumhurbaşkanını hem de iktidarı belirleyen bir konumda buldu kendini. Seçtiği cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidarı, çalışacağı yargı organlarını ve kolluk güçlerini tayin etmeye başladı. Devlete ait tarafsız kurumları iktidarın siyasî görüşüne göre dizayn etti. Başkanlık sistemini kuranlar bu kadarıyla kalmadılar; aynı zamanda iktidarı tehdit etmemesi için görünmez bir elle muhalefeti de dizayn etmeye başladılar. Demokrasilerde dördüncü güç olan medyayı kontrol altına aldılar. Halkın siyasî iradesinin temsil edildiği meclis yeni başkanlık sisteminde yapısal olarak devre dışı bıraktılar.
Parlamenter sistem giderek tek adam rejimine dönüştü. Bu yapıda devletin yerleşik kurumları ülke sorunlarının çözümü aşamasında sorumluluk almaktan kaçındılar. Ordu, yargı, akademi, medya vs. gibi müesseselerin kurum karakteri tek adam yönetiminden yana yamuldu. Böylece halkın siyasi iradesi devre dışı kalmış oldu. Yani çoğunluğun oylarıyla seçilmiş bir iktidar gerçekte anayasadan ve devletin kurumlarından ayrı olarak hareket eden bir azınlık iktidarına dönüştü. Kısacası başkanlık sistemiyle ülke siyasetinde ciddi bir polarizasyon yaşandı. Bir tarafta ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden kopmuş bir azınlık iktidarı, diğer tarafta siyasi iradesinin hiçbir şeyi düzelmeyeceğini düşünen geniş halk kitleleri. İşte siyasal İslamcı iktidar bu çarpık yapıyı tahkim etmek için muhalefet üzerindeki tazyiki artırma gereği duyuyor.

Fikirler de eskiden evlerde kullanılan bakır sahanlara benzerler. Kullandıkça bakır kısımları aşınır. Kullanılmadıklarında ise oksitlenirler. Farkında olmadan onları oksitli haliyle kullanırsanız sizi zehirlerler. Bütün bu aforizmaları yazıyor olmamızın nedeni, o bakır sahanların oksitlenmesine mani olmak. Yani arada bir o eski fikirleri kalaylayıp parlatmak gerekiyor. Sizden daha çok şey bildiğimden dolayı değil elbette. Belki zaman içinde bir fikri sunma becerisini çoğunuzdan daha iyi bir düzeye taşımış olduğumdandır. Onun için okumaktan, düşünmekten zihin konforunuzun bozulmasından, olaylara, insanlara negatiften bakmaktan korkmayın. Bu ülkede yaşayan insanların en büyük zaaflarından biri düşünmeye cesaret edememek. Çünkü düşünmek onun için bir kumar; elinde avucunda olan enkazın da zayi olacağını düşünüyor.
Dediğim gibi, benim işim bu sayfada yazdığım aforizmalarla bazı oksitlenmiş sahanları kalaylayıp pırıl pırıl etmek. Fikri anlamda zehirlenmenin önüne geçmek. İnsanlara farklı bakış açıları sunmak. Her insanın düşünce yapısı, sözden anladığı farklı. Bazıları ziyadesiyle alınıyor, hissi tepkiler veriyor, takipten çıkıyor. Benim düşüncelerimi sorunlu buluyor, yakın olduğum siyasî görüş üzerinden suçluyor. Aslında geriye dönük o 60.000 küsur aforizmayı ben yazmadım. Martin Gondolson adlı İngiltere konsolosluğunda çalışan bir İngiliz diplomat yazdı, ben Türkçeye çevirip yayınladım sadece. Ve o aforizmaların mahkemedeki suçu da üzerimde kaldı! Böyle de bir şey var işte. Hayat muammalarla dolu, ne yaparsın!

Zamanın birinde adamın biri kumarhanede kumar oynuyor. Poker. Elindeki kâğıtlara bakıyor, karşı taraftakileri süzüyor. Blöf yapıyor, masadaki paraları topluyor. Arada bir isteyerek kaybediyor ama nihayetinde masadaki diğer kumarbazları soyup soğana çeviriyor. Bir başkası geliyor masaya. Adam blöf yaparken kulaklarının kıpırdadığını fark ediyor. Oyun bitmek üzereyken adam blöfçü kumarbaza “Benimle oynar mısın?” diye soruyor. Blöfçü kumarbaz kumar oynamayı kabul ediyor. Adam her kâğıt dağıtıldığında blöfçü kumarbazın kulaklarına dikkat kesiliyor. Ve blöfçü kumarbazın bütün sırrını çözüyor. Blöfçü kumarbaz kaybetmeye başlıyor. Bu kez adam bütün paraları topluyor. Ve oyun bitiyor. Blöfçü kumarbaz adama soruyor. “Benim blöf yaptığımı nasıl anlıyorsun, bu denli sıkı bir oyunun sırrı nedir?” Adam da diyor ki, “Bu bir kulak meselesidir, onu anlamaya senin ilmin yetmez.” diyor. Şimdi geçmişteki tecrübelerimizden bu siyasal İslamcıların ve onlarla danışıklı dövüş yapan sözde muhaliflerin tüm hilelerini bildiğimizden onların ucuz numaraları bize sökmez. Her ikisinin de ne olduğunu biliyoruz. Yani “bu iş bir kulak meselesidir.” Onların blöfleri, karşılıklı restleşmeleri gerçek bir Milli Görüşçüye sökmez.

İseviler alışveriş yapmak için Roma İmparatorluğu şehirlerine girerken kapıdaki muhafızlar girişteki tanrı heykellerine yeterince saygı gösterip göstermediğinizi denetlerlermiş. Şimdi bunların modern tanrılarına eğilmediğimizde Romalı lejyonerler gibi hemen etrafımızı kuşatıp size gözdağı veriyorlar. Tuhaf değil mi, insanın hikâyesinde değişen hiçbir şey yok!
Kim için ne kadar değerli bilemiyorum ama ben yıllar içinde otopsi yaptığım bir şeyi dillendirmekten geri durmayacağım.
Kültürel derinliği en az batılı bir ülke kadar derin ve köklü olan bir bölgeye kötü bir örnekti. Sanat adına icra ettiği şey yeterli gelmiyordu. Onun için keskin ideolojik sayıltılarla kendisini takviye etmesi gerekiyordu. O da bunu yaptı zaten. Çünkü ziyadesiyle alıcısı vardı.
Popüler olan her şeye makul bir neden olmaksızın tapınma kültü var bizde. Bir tür Olimpos tanrılarına adak sunmak gibi bir şey bu. Kutsalsın çünkü kutsalsın. Onun neden kutsal olduğuna dair bir izah gerekmiyor.
Yakinen bildiğimiz gördüğümüz şahidi olduğumuz bir şeyin sosyal medyada nasıl bir illüzyona dönüştüğüne şahit oluyoruz. Cassandra sendromu gibi, görüyorum, duyuyorum, söylüyorum ama duyuramıyorum.
Sahnede öldüğünde körün badem gözlü oluşu... Oysa bugün bayram, sahne almam için bir sebep yok, demiş olsaydı ardından içli bir duayı hak edecekti. Geçiyor önümden gül yüzlü Bahtiyar / Suçu gaz almakmış anladığım kadar!
Otantik bir kültürün amorf bir yapıya dönüştürülüp ulusal kültüre bulandırılması sanat adına bir cürüm değilse bunu iddia eden bir yazar canavarca hislerle aforizma yazma suçunu işliyor demektir.
Bütün bunlar arabeskin babasının para uğruna Kervan’a kattığı kültürümsü şeyler.
Rönesans sanatkârlarından Da Vinci ya da Michelangelo’nun sözüydü. “Yüksek sanatla uğraşanlar sanatın kurallarıyla fazla oynamasınlar.” Sanatın da ödün verilemeyecek türden yasaları vardır.
Hangi türkünde nota bastın? Bana bir şarkıyı notlara sadık kalıp baştan sona söylediği tek bir şarkısını söyleyin? Yok! Yasasızlık yani.
Ya seyirciyle sırnaşıyor, ya orkestrayı şımartıyor ya da kendi keyfiyetinde boğuluyor.
Senin sanat adına yaptığın bu şeyi siyasal İslamcılar da siyasette yapıyordu zaten.
İşin ahlakı kısmına gelemedik bile.
Kardeşimin benimle fotoğrafı yok ama Almanya konserinde seninle var.
Bütün sanat hayatındaki türküleri ezgileri toplasanız Macar Çingenelerinin kurduğu Sebze Orkestrasının sıradan bir parçası etmezler.
Bütün o şarkıları ideolojik payandalardan azade ve Karadeniz sempatisini bir kenara koyarak bir daha gözden geçirin bakalım, elinizde sanat adına ne kalıyor? Benim itiraz ettiğim şey tam olarak budur.
Kendi adıma Kemalizm’le Tekirdağ rakısı arasındaki bilimsel ilişkiyi ondan öğrendim meselâ.
Eksik kalmış bir lise müfredatı gibiydi. Daha doğrusu kötü bir lise müfredatının eksik kalan kısmı gibiydi. Öğretmen kompozisyonumu beğenecek mi türünden. Sınıf beğendi ama öğretmen beğenmedi.
Bütün o çelişkilere rağmen bitti işte!
Çanakkale’de bir yaz gecesindeki o ışıltılı konserde Gelibolu tarafını gösterip; “Yiğidim aslanım burada yatıyor!” dediğin gibi.
Not: Kemalistler yüzünden cennette bana yer kalmayacak diye bir endişem hiç olmadı.

Karadeniz kültürü adına popüler kültürün ayartısına kanmadan sahasında müspet eserler üretenleri her zaman takdir etmişimdir. Esasen Volkan Konak’a yaptığımız eleştirilerin sebebi de budur. Enerjini gereksiz ideolojik lafazanlıklarla harcayacak yerde neden daha kalıcı, daha derin, daha aklî eserler üretmeye yoğunlaşmadın? Benim ona yönelttiğim eleştiri nihai bir sınırdır. Bundan sonrası da onun musiki adına ürettiği eserlere naif dokunuşlar şeklinde olur. Daha fazlasını söylemeye cüret edenler de halt etmiş olurlar.
Her şeye rağmen bu ülkede ciddi bir Karadeniz müziği olduğu gibi Trabzon merkezli bir Karadeniz sineması da mevcuttur. Keloğlanı Karadenizli Temel profiline yamamaya çalışan bazı şaklabanlıkları bu kültürel çabaların dışında tutuyorum elbette. Meselâ Mustafa Kara’nın konu itibarıyla geç kalmış Kalandar Soğuğu türünden filminin arkası gelmedi. Ama Yönetmen Dr. İsmet Eraydın’ın klasik bir Karadeniz filmi olarak nitelenebilecek Tepenin Uşakları filminin devamı tarzındaki Zifin filmi çekildi. Filmin fragmanından anladığım kadarıyla romantizmle trajedinin harmanlandığı bir aşk hikâyesi. Karadeniz’in eşsiz doğası folklorik öğelerle bezenmiş. 25 Nisan’da bütün sinemalara girecek Zifin filmini izlemek için sabırsızlanıyorum.
En son Mubi’de İsveçli yönetmen Levan Akin’in İsveç Türkiye konsorsiyumu Geçiş filmini izlemiştim. Gayet başarılı bir filmdi. Şöyle düşünmüştüm. Keşke Levan Akin aynı ustalıkla benim yazdığım Kalandar Çörekleri adlı romanı senaryolaştırıp ciddi bir castle çekseydi. Ve insanlar Karadeniz kültürünü başka bir açıdan görselerdi. Kuzeyin Oğlu’ndan dinledikleri efkârlı Karadeniz türkülerini Kuzeyin hikâyeleri ile bütünleştirebilselerdi.

2010 yılında Güney Afrika’da düzenlenen FİFA Dünya Kupası finallerinde A grubunda ev sahibi Güney Afrika Fransa’yı 2-1’lik skorla yeniyor. Fransa grup sonuncusu olarak evine geri dönüyor. O zamanki Fransa yönetimi bu mağlubiyeti bir türlü içine sindiremiyor. Ve Güney Afrika’nın galibiyet golünü atan Bongani Khumalo’nun Fransız pasaportunu iptal etti ve Fransız menfaatleri için futbolcunun ülkeye girişini yasakladı. Yani sen bir Afrikalı olarak o golü bize nasıl atarsın!
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası grup elemelerinde 2010 yılında Münih Olimpiyat Stadı’nda Almanya ile Türkiye arasında oynanan müsabakada Türk asıllı Alman vatandaşı Mesut Özil Almanya milli takımı formasıyla Türkiye’ye kritik bir gol attı. Tek kelime ile bizi gurbette madara etti. Hatta o zamanlar Almanya şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın soyunma odasına inip Mesut Özil’i tebrik etmişti. Bakıyorsun Türkiye’ye gol atmış Alman pasaportlu adamı Türkiye reisicumhuru sarayda karşıladı. Pasaportunun iptalini geçtim, İstanbul’da ona bir takım sosyal işler yaptırıyorlar. Tipine bakıyorsun, adamın gözlerinin içinde bir Törkiş Hitler dolaşıyor. Yakında muhafazakâr İslamcıların cumhurbaşkanı adayı olursa hiç şaşırmam.

Gazze özelinde Filistin bir ilahiyat konusudur, demiştim ya.
Yapılan onca tavafa rağmen, tutulan onca oruca rağmen, kılınan onca namaza rağmen, verilen onca zekâta rağmen, yapılan onca duaya rağmen, verilen onca sadakaya rağmen, okunan onca Kur’an’a rağmen, çekilen onca zikre rağmen, atılan onca nutka rağmen Gazze hala bu haldeyse yazıklar olsun insanlığımıza, Müslümanlığımıza. Ne yazık ki yaptığımız ibadetlerin Allah indinde bir kıymeti harbiyesi olmayacak.
Zira Müslümanlık şeytana ve de onun dünyada vücut bulmuş şekli olan Siyonizm’e karşı tam saha pres yapmayı gerektirir. Mezhebin, meşrebin, dünya görüşün ne olursa olsun işin bu kısmını ıskaladın mı vah ki ne vah!
Siyonistlerin bombalarıyla parçalanan insan cesetleri, yıkılan evler, dağılan yuvalar, ölen masum insanlar senin için hiçbir şey ifade etmiyorsa, hala kendi meşrebinin teranesini vuruyorsan vay haline!
Süleyman bir sultan olmuş, boşu boşuna, boşu boşuna!
Kâbe’nin etrafındaki o ışıltılı yüksek yapılar, boşu boşuna, boşu boşuna!
Körfez ülkelerinin yüksek burçlu otelleri, boşu boşuna, boşu boşuna!
Köprüler, barajlar, tüneller, yüksek güvenlikli siteler, son model otomobiller, albenili AVM’ler, bütün o servetleriniz, dünyalıklarınız, boşu boşuna, boşu boşuna!
Modern zamanın şu diliminde azgın Siyonistlerin bombalarıyla öldürülen Filistinli çocuklar ellerinde çatallı oklarla Sırat Köprüsü’nde siz Müslüman numarası yapan münafıkları bekliyor olacaklar. Çünkü Filistin en az Afrika’daki aç bir çocuk kadar bir ilahiyat konusudur!
Siyonist bombalarıyla şehit edilen o Filistinli çocuklar zebani kılığında köprünün ortasında karşınıza çıkacaklar. Alnınızda cehennemlik mührü olduğundan size hiçbir şey sormayacaklar. Sizi perçeminizden tutup cehennemin dibine atacaklar. Dünyadaki saltanatınızla, tebaanızla ve de servetinizle Ğayya kuyusuna yuvarlayacaklar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.