30 Haziran 2026 Salı

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 100

Cumhuriyetin her dönem ona buna dil uzatan kurbağaları, iguanaları, yılanları, çıyanları hatta cadıları var.
Meselâ 90’lı yılların Kemalist vaizlerinden Bedri Baykam vardı. Yaptığı resimde “Gelin çocuk yapalım!” yazan ressamdı kendisi. Oysa ilk mektepte bize resme yazı yazılmaz denilmişti. Kemalist olmanın hayatın hiçbir kuralına uymamak gibi bir aymazlığı var.
Bu Kemalist türün en ilginç örneklerinden biri ise profesör Kemal Alemdaroğlu’ydu. Adam hem Kemalist hem de profesördü. O zamanki gericilerle mücadele için cübbesini çıkarmaya hazırdı. Bu da Kemalistlerin Malkoçoğlu versiyonu.
Bir diğeri ise, 90’lı yıllarda başörtülü olduğu için üniversiteye alınmayan kızları baş örtülerini çıkarmaya ikna etmek için kurulan “İkna Odaları”nın mimarı Nur Serter. Kendisi iktisat profesörüydü. Bir insan hakkını ihlal etmek için modern psikolojiyi kullanıyordu. Gayet bilimseldi yani. Zaten Kemalist olduğunuzda otomatik portakal gibi birden bilimsel oluyorsunuz. Ekstra bir şey yapmanız gerekmiyor.
Bir de Cumhuriyet mitinglerinde başı çeken Tuncay Özkan vardı. Onunki Kemalist mirası kaybetmiş olmanın verdiği yoğun bir duygusallıktı. Nitekim o duygusallığı nakde de çevirdi.
Napolyon Bonapart’ın dediği gibi Feodalizmi top yıkmıştı, modern toplumları da mürekkep yıkacak. Buna bir de doların Kemalizm’i,yapay zekânın modern paradigmayı yıkmasını ilave etmek gerekir.
Ama Cumhuriyetin bir akrep gibi kendi kendini soktuğu döneme hiç şahit olmamıştık. Adam iyi kötü yıllarca CHP’nin genel başkanlığını yapmış. Ama o zehirli kurbağaların dillerini kötülüğünden bir türlü kurtulamamış. Yıllarca devlette memurluk yapmış ama yine de bu ülkeye sadakatini ispat edememiş. Zavallı Kemal, Nasa programıyla Mars'a gidecek olsa Kemalistlerin onu suçlayacağı konu yeterince Kemalist olmaması.
Cumhuriyetin ve Kemalistlerin en büyük açmazı bu işte. Kendilerinde başkasının şerefini sorgulama hakkı bulmaları. Meselâ ülkeye Balkanlardan gelen Çingenelerin Trabzon’u Rumlukla suçlamaları gibi. “Kılınç artığı” Kemal! İşte bu asabiyet, işte bu ırkçılık, işte bu öjenik tavır bu ülkenin sonunu getirecek.
İşte bu, cumhuriyetin dili zehirli kurbağası, Elif Şafak’ı sürüm sürüm süründüren kara kazanlı cadı. İşte bu, bizi bugünkü Şükriye Cumhuriyetine mecbur eden gerçek.

Yeniden Nihat Genç’in yazarlık serüvenine dönecek olursak.
Öncelikle Türk edebiyatı için iyi bir deneme ve hikâye yazarıydı. Fikriyatı talan edilmesine rağmen hiçbir zaman üstün kabul görmedi. Belki bunun bir sebebi yazın üslubunun zaman zaman ahlaki kurallarını zorluyor oluşuydu. Belki biraz Trabzon dobralığının onu ulusal edebiyat ve medyada riskli bir figüre dönüştürüyor oluşuydu. Nihat Genç de tıpkı şampiyonlukları âlenen çalınan Trabzonspor gibiydi. Yazarlığı bu ülkede göz ardı edildi.
Nihat Genç yazılarında liberallerin kuşattığı devlet sisteminin nasıl felç geçirdiğini, sistemin dışında kalan halkın kendi arasında nasıl canavarlaştığını, insani özelliklerini yitirerek nasıl hayvanlaştığını en çarpıcı örneklerle izah etti bize.
Nihat Genç’e göre sistem liberaller, gardırop Atatürkçüleri, dejenere solcular ve tarikatlar tarafından parsellenmiş durumda. Sağ iktidarlar da bu toplumsal koroya şeflik yapıyor sadece. Devletin kurumları halkın sorunlarını formüle etmede yetersiz. Zira liberallere şeflik yapan muhafazakar sağcı iktidarların bu türden bir derdi yok. Devletin ve iktidar partilerinin hiçbir konuda halkın meselelerini formüle edecek ve çözecek bir planı programı yok. Devlet kendini tapınılacak bir şey olarak görüyor. Cumhuriyetin hukuk önünde eşitlik, eğitim hakkı, bölüşüm gibi kazanımlarının sağ partiler tarafından talan edildiğini, devletin diğer kurumlarının da bu duruma sessiz kaldığını söylüyor.
Devlet sisteminin sağcı iktidarlardan yüz bulan baskı gruplarıyla istismarı toplumun alt katmanlarındaki ilişkileri de bozuyor. Yani tepeden bozulan bir sistemde tabandaki mücadele vahşi gladyatör dövüşlerine dönüşüyor. Ve bu duruma İslamcısı, Kemalisti, tarikatçısı, solcusu, yargıcı dâhil hiç kimse aldırmıyor. Hatta bir süre sonra halk da bu durumu kabulleniyor. Madenleri, yaylaları, suyu holdingler, şirketler eliyle talan edilen bir halk hiçbir reaksiyon göstermiyor. Halk acıyı kanıksadıkça körleşiyor sağırlaşıyor. Söz ona tesir etmiyor artık. İşte sağ iktidarlar varlıklarını algı eşiği mikron boyutuna düşmüş bu kör ve sağır kitleler üzerinde inşa ediyorlar. Onları var eden esas şey bütün hislerini, duygularını yitirmiş sadece güdüyle hareket edebilen bir halk. Bugün yaşadığımız şay tam olarak bu.
Devletin elindeki güç ve zenginliğin büyüklüğüne bağlı olarak sistem kendi kanunsuzlarını türetiyor. Bu sistemin dışındaki halkın hikâyesi ise fazlasıyla trajik.

İçinde bulunduğumuz durumun tam olarak tanımı şudur; “Kurdish supremacy!” Yani “Kürt üstünlüğü!”
Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada Yahudilere duyulan sempati gibi. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, haklılar.
Kürtler de Türkiye’de yakın tarihte yaşananları öne sürerek benzer bir statüyü elde etme peşindeler.
Bu bir etnik grubu ülkedeki yerleşik siyasal ve hukuk sisteminin üstünde görme gayretkeşliği.
Bunu teoride tesis edenler solculuğu elinde patlamış sonradan liberalliğe seğirtmiş eski solcu ahmaklar. Bu ahmaklar liberalliği etnik Kürt milliyetçiliğini cilalamanın bir yöntemi olarak algılıyorlar.
Etnik Kürt milliyetçilileri de tıpkı siyasal İslamcılar gibi Türkiye’deki kötürüm demokrasiyi hedeflerine varmak için bir koç başı olarak kullanıyorlar.
Bu açıdan bakıldığında etnik Kürt milliyetçileri ile siyasal İslamcıların amaç birliği çakışıyor.
İşin ilginç yanı Türkiye’de sanatta, siyasette, kültürde ve diğer alanlarda etnik Kürt milliyetçiliğinin lügatini kullanarak topluma mesaj vermeden belli bir yerlere gelmeniz imkânsız.
PKK’yı bir terör örgütü olarak değil bir insan hakları savunucusu olarak tanımlamanız gerekiyor.
Abdullah Öcalan’ı bir terör örgütünün lideri değil de Kürtlerin önderi olarak görmeniz icap ediyor.
Siyasal İslamcıların DEM Parti ile yürüttüğü barış ve açılım süreçleri ile ilgili eleştiri yapmak sistemden aforoz edilmek için yeterlidir.
Yani bu haliyle bir tür “Kurdish supremacy!” yani “Kürt üstünlüğü!” ülkede tesis edilmiş durumda.
Amedspor Süper Lige yükseldi, herkes bu başarıyı kutlamak zorunda. Kutlamıyorsanız faşistsiniz, ırkçısınız.
Siyasal İslamcı iktidar ile DEM Parti ülkenin geleceği ile ilgili 2 yıldır dans ediyor. Birbirlerine güvenmiyorlar ama diğerinin ayağına basmamaya da dikkat ediyorlar.
Biz de sessizce bu dansı izliyoruz.
Böyle bir dans olmaz, diyemiyoruz. Çünkü “Kürt üstünlüğü!” siyasal lügati “Kan mı aksın, anneler mi ağlasın, şehit cenazeleri gelmeye devam mı etsin!” savıyla esir almış durumda.
Siyasal İslamcılar “Show must go on!” diyor, yani iktidar devam etmeli. Etnik Kürtler ise şovun devam etmesini istiyorsanız bunun tek yolu bizim anayasa değişikliğine onay vermemiz.
Tabi o onay vermenin de yeni anayasada “Kurdish supramacy!”i, etnik Kürt üstünlüğünü kanunla güvence altına alan maddelerin yer alması.
“Kürdish supremacy!” işte, iktidarın bir terör örgütü liderine resmi statü verme teşebbüsü.
Bunu geçmişte bir cemaati devlet sisteminin merkezine alarak denemişlerdi, fena tepti.
Şimdi aynı hatayı devlet sistemini ülkedeki bir etnik grupla paylaşarak yapmaya çalışıyorlar.
Çünkü siyasal İslamcılar modern bir ülkede demokrasiyi ileri taşımayı cemaatlere, etnik gruplara mavi boncuk dağıtmak zannediyorlar. Ama fena halde yanılıyorlar.

Geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan
Suçu kaz çalmakmış, anladığım kadar!
Vakti zamanında yazmıştık efendim, böyle olur Selametçilerin genel kurulu!
Oysa ikili averajda muhkem bir Milli Görüşçüydük. En azından 22 kez mahkeme görmüş, dört kez tutuklanıp 24 saatte salınmış, nöbetçi savcılıkça sorgulanmıştık. Ama sözümüzün bir itibarı olmadı bu camiada.
Milli Nizam, MSP, RP, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi öteden beri parti içinde demokrasi kültürü geliştiremedi. Partide rahmetli Necmettin Erbakan'ın siyasi dehasına duyulan hayranlıkla bir tek adam yönetimi tesis edildi.
Rahmetli hoca bunu tahkim etmek için de bir İran ziyareti dönüşü Velayeti Fakih türü bir Yüksek İstişare Kurulu kurdu parti bünyesinde. Bu durumda partide tek eksik şey SS birlikleriydi.
Şimdi işin şu kısmı anlaşılabilirdir. Demokrasi masonların ajanların partiye sızmaların a bir bahane olmasın. Ama Saadet Partisi bu yapısıyla taşradaki bir sorunu merkeze taşıyıp ulusal bir siyasetin gündemine taşıyamıyor. Onun için HES diyorsun, maden şirketlerinin orman katliamları diyorsun, duymuyorlar. Ülkenin meselelerini klasifike edip o meseleler üzerinden bir siyaset dili oluşturulamıyor. Hal böyle olunca genel merkez beylik sözlerle siyaset yaptığını zannediyor.
Şimdi, Saadet Partisi'nin son kongresi için mutlak butlan davası açılmış! Yani öyle bir kongre ve kongrede seçilen genel başkan hukuken yok hükmünde. Üniversite 1. sınıfta hukuk dersinde öğrendiğimiz temel kural. Kanuna göre yapılmamış bir işten doğan ve yok hükmünde olan sonuç! Eskiler buna muhal derlerdi.
Parti genel kurul öncesinde il kongrelerini vapmamış. O kongrelerle partinin kongre üyeleri belirlenmemiş. O kadar ki Saadet Partisi'nin genel ve yerel seçimlerde dibe vurduğu dönemlerde belli bir oranı koruyan Trabzon'dan genel kurulda tek kongre üyesi mevcut değil. Bunun anlamı parti YİK diktasıyla yönetilirken hukukun dışına çıkılmış ve genel kurulda partinin başına Mahmut Arıkan genel başkan olarak atanmış.
O da Temel Bey'in makam aracıyla bir Hint racası gibi gelip güller arasında genel başkan olmuş.
Birol Bey'e de "De get Bayburt, de get sende nem kaldı!" türküsünü söylemek kalmış.
Ben de yalandan Ali Aktaş'a sataşmışım, partinin bütünlüğüne vızıltı yapma! diye.
Sonuçta; Türkiye altta kalanlar için ciddi bir hukuk devletidir. Her şeyi kanunlar ve kurallar içinde yapmak zorundasınız. Saadet Partisi'ni yıllarca diktatörlükle elde tutmaya çalışmanın bedeli mutlak butlan davasıyla bitti.
Dediğim gibi, geçiyor önümden gül yüzlü Arıkan, suçu partiyi çalmakmış anladığım kadar!

Tipik Kürdopat yalanları bahsine gelirsek;
Bölgesel bir gelişmişlik sorununa hemen “Kürt Sorunu” diyorlar. Oysa bu bir grup silahlı etnik milliyetçi grubun kalkıştığı terör sorunudur.
Geçmişte bölgeler arasında ciddi bir gelişmişlik farkı vardı. Ama bu fark giderek kapandı. Artık Güneydoğu iktisadi hayatın, turizmin, tarımsal üretimin yükseldiği bir bölge durumunda.
Diğer mesele ise geçmişte Kürtçe konuşmanın yasaklanmış olması. Bugün o konu da aşıldı. Artık kimse Kürtçe konuştuğu için baskı görmüyor. TRT’nin Kürtçe konuşulan kanalı bile var. İnsanlar sosyal medyada “Dele min pir hoşe!” diye şarkı dinliyor.
15 Temmuz askeri darbe kalkışması öncesinde devlette belli bir makama gelmeyi umanlar söz arasında Pensilvanya’ya selam gönderiyorlardı. O zamanlar böyle bir şifre vardı. Şimdilerde söz arasına Kürt etnik milliyetçiliğini okşayan şeyler sıkıştırıyorlar.
Siyasal İslamcı iktidarla Kürt siyasetçiler bir süredir kuşkulu bir tangodalar. Her fırsatta birbirlerine nasıl mutlu olacaklarını söylüyorlar. Kürt siyasetçiler siyasal İslamcılardan falanca mülkü üzerime yap diye talepte bulunuyorlar. Siyasal İslamcılar da önce bir kardeşlerime sormam lazım diye durumu geçiştiriyor.
Kürt siyasetçiler ve her fırsatta etnik Kürtçülüğü kutsayan gazeteciler PKK, Dem Parti, Abdullah Öcalan lehinde bir söz duyduklarında, bir gelişme olduğunda bunu hemen “çok kıymetli” buluyorlar. Bu güruh Türkiye lehindeki hiçbir gelişmeyi henüz kıymetli bulamadılar.
İş dönüp dolaşıp dağdaki teröristlerin geri dönüşünü kolaylaştıracak bir yasal düzenlemenin yapılmasına geliyor. Yani yasal güvenceye dayalı ayrıcalık istiyorlar. Oysa bu işin yolu yordamı çok nettir. Gelirler sınır kapısına güvenlik güçlerine teslim olurlar. Tutuklanırlar. Mevcut kanunlar çerçevesinde yargılanırlar. Cezalarını çekip topluma geri dönerler. Ve iktidar tarafından her yaptıkları da takip edilir. Yani biz iktidarı kendi tebaasına ayrıcalık tanımakla suçluyoruz. Bir de bunlara ayrıcalık tanıyan yasa çıkarılacakmış.
Anayasada hiç kimse kaynağını kanunlardan almayan bir yetkiyi kullanamaz, yazar. Dolayısıyla ülkeyi ilgilendiren bir meselede hiç kimseye resmi bir sıfat ve statü tahsis edemez. Bu ülkenin mahkemelerinde bir terörist sadece bir terörist muamelesi görür. Evliye muamelesi değil.
Demli belediyelere atanan kayyumlar konusunda iktidar haklıdır. Çünkü Demli belediyelerin önceliği halka hizmet getirmek değil özerk Kürt yönetimi oluşturmak için Dem, PKK arasında koordinasyon oluşturmaktır. Yani Roma asla zar atmaz!
Kısacası ortada bir Kürt sorunu falan yok. Kürlerin yarısı Ankara’nın batısında zenginleşme ve nargile içme derdinde. Doğusunda olanlar ise Amedspor’un kaçırdığı mutlak gol pozisyonuna hayıflanıp bir çiğ köfte daha yiyecekler.

Dünyada Amerika’yı ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Daha doğrusu Türkiye’deki sağcı muhafazakâr iktidarlardır.
Rusya meselâ, öteden beri Amerika’nın ergen bir ülke olduğunu bilir ve ciddiye almaz.
Latin Amerika meselâ, Amerika’nın nasıl bir melanet olduğunu bildiğinden ciddiye almaz.
En aktüel örneği İran meselâ, Amerika’nın ciddiye alınmayacak bir ülke olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Grönland krizinden sonra Avrupa Birliği Amerika’yı ciddiye almıyor.
Son olarak Çin, Donald Trump’ın son ziyaretinde Amerika’yı hiç ciddiye almadı.
İran, Amerika'yı dize getirene kadar Araplar Amerika'yı çok ciddiye alıyordu. En azından Trump Selman'a "Kiss my ass!" diyene kadar alıyorlardı.
Türkiye’deki siyasal İslamcı iktidar ise Amerika’yı gereğinden fazla ciddiye alır. Çünkü meşruiyetlerini Türkiye’nin jeo stratejik üstünlüğünü Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına paralel yürüterek sağlarlar.
Amerika’nın ciddiyetsizliğine birkaç örnek vermek gerekirse;
George W. Bush’un başkanlık döneminde başbakan Abdullah Gül Beyaz Saray’a ziyarete gidiyor. George W. Bush Abdullah Gül’ün sırtına okkalı yumruklar atıyor. Bu görüntüler internetten silinmiş.
Hillary Clinton Amerikan dış işleri bakanı sıfatıyla Türkiye’ye geliyor. İstanbul’da Kapalıçarşı’yı ziyaretinde ilk kez kuyumcuları görüyor ve şaşırıyor. Ona eşlik eden yetkililere “Çok fazla altınınız var, bunlardan bize de vereceksiniz değil mi?” diye sormuştu.
Eski Dünya Bankası başkanı Paul Wolfowitz Edirne’de Selimiye camiini ziyaretinde görüldü ki adamın çorabının baş parmakları delik! Hatta Türk çorap firmaları adama dayanıklı çorap gönderdiler.
Dünyanın en ciddiyetsiz ülkesini ciddiye alan tek ülke Türkiye’dir. Türkiye’deki siyasal İslamcılar Amerika’ya ne istiyorlarsa veriyorlar. İktidarlarının sürmesi de buna bağlı zaten.
Siyaseten dağılmış iktisadî anlamda bitmiş Avrupa Birliği’ne kabul edilmek için çırpınan tek ülke yine Türkiye’dir. Adamlar resmen Türkiye’yi birlikten kovuyorlar ama Türkiye askeri gücünü Rusya’ya karşı Avrupa’nın yanında konuşlandırarak zorla birliğe girmek istiyor.
Hatta Türkiye tarihte Selçukluların, Osmanlıların sürekli savaştığı haçlı güruhunun çöküşüne engel olmak için NATO toplantısına ev sahipliği yapıyor. Modern zamanlarda da Kılıçarslan'ın, Kanuni'nin torunları siyasal İslamcıların bu türden mucizeleri olabiliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Haziran 2026 Pazartesi

BEN BİR İNSANIM VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR / TERENTİUS - 99

Eskiden TRT radyosunda "Arkası Yarın" gibi çok güzel tiyatro oyunları yayınlanırdı. Oyunların her bölümü en heyecanlı yerinde biterdi. Ertesi günü iple çekerdik. Bu tiyatro oyunlarından hatırladığım bir oyun var. Kusursuz Cinayet. Hafızam bana oyun oynamıyorsa oyun kısaca şöyleydi. Çok zengin bir adam varmış. Adamın kendinden yaşça küçük çok güzel bir karısı varmış. Adam yaşlı olduğundan karısı genç bir erkekle gizli kapaklı aşk yaşıyormuş. Zengin adam bu durumu sezmiş. Bir dedektif tutmuş ve karısıyla genç sevgilisi arasındaki ilişkiyi en ince detayına kadar öğrenmiş. Sonra kiralık bir katile karısının sevgilisini öldürmesi için yüklü bir para ödemiş. Ona karısının hangi yazlığında kaldığını, hizmetçilerin hangi saatte eve gelip gittiğini, karısının sevgilisinin hangi saatte yazlığa geldiğini, bahçıvanın hangi saatlerde evde olduğunu, adamın hangi saatte bahçeye inip kahve içtiğini, sevgilisinin hangi dakikada yanına geldiğini, hangi saatte evden ayrıldığını en ince detayına kadar anlatmış. Bu detaylara göre çok iyi bir cinayet planı hazırlamış ve kiralık katile vermiş. Adamı şu tarihte şu saatte evin bahçesinin şu köşesinde yalnızken kahve ve sigara içerken susturuculu bir tabanca ile tek mermiyle öldüreceksin! Tamam, görünürde hiçbir sorun yok. Bu iş bir kiralık katil için mendille dudaklarının kenarlarını silmek ve mendili katlayıp tekrar cebine koymak kadar basit bir işmiş.
Ve cinayetin işleneceği gün gelmiş. Bahçıvan işini yapıp aynı saatte evden ayrılmış. Hizmetçi aynı saatte gelip evin temizlik işlerini yapmış. Aşçı önceki gün olduğu gibi aynı saatte gelip misafir için kahvaltı hazırlıyormuş. Yaşlı adamın karısı belirlenen saatten birkaç dakikalık gecikmeyle yazlığa gelmiş. Bir süre bekledikten sonra da güzel kadının genç sevgilisi yazlığa gelmiş. Bahçenin köşesindeki üzerinde günlük bir gazete olan masaya oturmuş. Beş dakika sonra hizmetçi bir tepsi ile kahvesini getirip masaya bırakmış. O arada tuhaf bir şey olmuş. Bahçıvan kılığında bir adam, adamın oturduğu masaya doğru yaklaşmış. Genç adam göz ucuyla birkaç saniyeliğine bahçıvana bakıp gazetesini okumaya devam etmiş. Bahçıvan kılığındaki kiralık katil susturucu takılmış silahını çıkartıp adamı kalbinden vurmuş. Adam elinde gazeteyle masaya kapaklanmış. Vücudundan sızan taze kanla sıcak kahve birbirine karışıp masanın ekose kumaşında yürüyormuş.
Tam o esnada bahçıvan yazlığın kapısında çok güzel bir kadının onlara doğru yürüdüğünü, sonra tedirgin olup durduğunu fark etmiş. Kadına doğru yürümüş. Elindeki silahıyla kadının başına bir el ateş etmiş. Kadın yere düşmüş Saçlarının topuzu çözülmüş; genç kadının kızıl saçları iskambil kağıdı gibi granit zemine yayılmış. Kiralık katil geri dönmüş ve cinayet anında olup bitenleri sakince zengin adama anlatmış. Katil o genç ve güzel kadının adamın karısı olduğunu bilmeden onu öldürdüğü bölüme gelmiş. "Adamı tam dediğiniz yerde ve saatte kalbine tek mermi sıkarak öldürdüm. Yalnız tam işi bitirmiştim ki, çok güzel bir kadın gördüm, cinayete şahit olduğunu fark ettim. Onu da tek mermiyle öldürdüm." demiş. Yaşlı ve zengin adam piposundan derin bir nefes daha çekmiş ve havaya doğru üflemiş. Bu kusursuz bir cinayet olmuş, demiş.
Bence o cinayetleri işleyen çocuklar iyi bir talim ve terbiye sisteminden geçmedikleri için bu elim hadiseler yaşandı. Unutmayalım ki, sonu ölümle biten her vakıa o toplumu idare edenlere edilmiş bir sualdir. Ve büyük bir ciddiyetle cevaplandırılması icap eder.

Nasıl ama adına sistem dediğimiz şey nasıl parçalıyor insanı? Siyasetçilere, insanlara tanrı gözüyle bakıldığında, onların topluma karşı neler yapabildiğini görebiliyor musunuz? Siyasetin kolladığı korkaklar nasıl giderek önü alınamaz birer canavara dönüşüyor? Devlet aygıtını nasıl kollektif bir suç organizasyonuna çeviriyorlar. Şimdi bu son olaylarla ilgili bir otopsi (Yunanca'da kendi gözüyle görmek) yapalım.
Bundan yıllar önce Trabzon'un bir ilçesinde bir ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği yapıyorum. O ilçeden aklımda kalan tek şey her öğlen vakti büyükçe bir camide tek başıma namaz kıldığım ve suyunun içilmemeyecek kadar kötü olduğuydu. Her şey rutin giderken birgün okul koridorlarında 7. sınıftaki bir erkek çocuğunun hiçkimseye aldırmadan dolaştığını görüyorum. Ders zili çaldığından sınıfa geçmesi için çocuğu uyarıyorum. Çocuk aldırmayınca sırtından tutup sınıfa itiyorum. Başka bir gün aynı şeyi ekrarlayınca çocuğu hafifçe tırmalayıp sınıfına itiyorum. Çocuk olayı babasına anlatıyor. Adam da elinde İngiliz anahtarıyla ders yaptığım sınıfa dalıyor ve anahtarı kafama doğru savuruyor. Sol elimle anahtarı tutuyorum. Resmen boğuşuyoruz. Çocuklar çığlık çığlığa sınıftan kaçıyorlar. Paslı anahtar avuçlarımı çiziyor ve avuçlarım kanıyor. Diğer sınıflardan öğretmenler gelip araya giriyorlar ve adamı okuldan uzaklaştırıyor. Normalde çelimsiz bir adam, bir yumruk atsam yere serilir ama çocukların gözleri önünde bunu yapamam gerekiyor. Sonuçta onlar için rol modelim.
Tuhaftır bu olaydan sonra okul idaresi bana sahip çıkmıyor.
Jandarmayı arıyorum, tüm detaylarıyla olayı anlatıyorum ama bir türlü gelmiyor. Bahaneri de şu; ihbara giderken terör saldırısı olabilir. Milli eğitim müdürlüğüne telefon edip okulunuzda şu isimde bir öğretmen var mı, diye sorma gereği duymuyorlar.
Hemen yakında bir sağlık ocağı var, elimi sargıya alması için oraya gidiyorum. O sağlık ocağının önünde de iktidarın o ilçedeki belediye başkanı. Yanımda jandarmayı, milli eğitim müdürünü, kaymakamı vs. arıyor ve bana hiçbir şey sormadan, geçmiş olsun demeden önemli bir şey olmadığını söylüyor. Tedavi için hastaneye gidiyorum, hiçkimse ilgilenmiyor. Doktora okulda saldırıya uğradım, bana rapor vermeniz gerekiyor, dedim. Tamam, biz savcılığa bildireceğiz. dedi ve beni başından savdı. Karşımda tam bir kurtlar imparatorluğu var.
Doğal olarak adamdan davacı oldum. kamu görevi icra ediyor olmama rağmen savcı beni çağırıp hiçbir şey sorma gereği duymadı. Mahkemeye çıktık. O koca İngiliz anahtarının yerine delil diye 1 karışlık ince bir demir çubuk uydurmuşlar. Bir çocuğu da şahit olarak mahkemeye getirmişler. Hakim bir kadın, bana soru soruyor, cevap vermeye başlayınca histerik bir ruh haliyle bana "Tamam, tamam!" diyor. Verdiğim cevabı dinlemiyor bile. "Ben milli eğitimde görev yapan bir öğretmenim!" diyorum onun için hiç önemli değil. Hakim bana 8 ay ceza veriyor, sınıfı İngiliz anahtarıyla basıp adam öldürmeye teşebbüs eden o barbara 6 ay. Eminim meb tarihinde bugüne kadar bir örneği yoktur.
Mahkemede delilleri palnlı olarak yok ediyorlar. Bilin bakalım bu dönemde Of'un kaymakamı kimdi?
Ya bugün Türkiye'nin konuştuğu vali benim yüzde yüz haklı olduğum bir dönemde Of'un kaymakamıydı? Şimdi okullardaki durumu görüyorsunuz. Vali beyin bulaştığı elim işleri de eminim ki okuyorsunuz. O olaydan sonra öğretmenliği bıraktım. Yıllarca içki şişelerine taş koyup aksesuar yaptım ve insanlara sattım. Bunun yığınla şahidi var. Keşke Vali Bey zamanında bir iş kazasına uğramış bir öğretmeni yanına çağırıp işin içyüzünü öğrenseydi. Toplumu ıslah etmeye çalışan bir öğretmenin gururunu inciten o duruma göz yummasaydı. O gün o delilleri karartıp beni haksız bulanlar bugün ülkenin gündemindeler. İnsan üzerine basılıp geçilecek bir varlık değildir, der Nietzsche. Hele bu idealist bir öğretmen ise. O mahkemede bana karşı yapılan adaletsizlik, onu daha büyük suçlar işleme konusunda yüreklendirdi ve bumerang gibi o valiyi vurdu. Üzgünüm ama yara izleri hâlâ avuçlarımda.

Yarım asırlık İran İslam İnkılabı sadece Amerika'nın küresel hegemonyasının sonunu getirmekle kalmadı aynı zamanda Siyonist İsrail'in de burnunu sürttü.
Bu aynı zamanda Yeşil Kuşak İslamcıların öteden beri hayalini kurduğu bir şeydi. "Amerikan emperyalizmine karşı direniş!" Bunu Sünni meczupların kerih gördüğü, batıl bir itikat olarak yaftaladığı Şiiler başardı. Bu, kibirli Sünnilerin hâlâ içlerine sindiremediği, aralarında medenice dillendiremediği, onlara doğurduğu fırsatı göremedikleri buz gibi bir gerçektir.
Sünniler hâlâ Mavi Marmara'yla Akdeniz'deki Vileda Savaşı'nın hayaliyle avunuyorlar. Oysa İran bu hayali füzelerle, dronlarla herkesin gözü önünde gerçekleştirdi. İran tek başına Amerika'nın korkuya dayalı imparatorluğunu Ortadoğu'dan sökün etti. Siyonizm'in ahlak ve kuraldışı yayılmacılığını göğüslemeyi başardı.
Donald Trump tam bir Mazhar Osmanlık deli. Papa'yla bile papaz oldu.
Amerika İran savaşına içerideki Siyonist lobinin yönlendirmesiyle hesapsız kitapsız girdi. Bölgedeki askeri varlığını İran'a karşı koz olarak kullanma niyetindeydi. Koşulsuz şartsız teslimiyet istedi. Ama Amerika'nın hesap edemediği bambaşka bir şey vardı. Persepolis'teki tuvalet taşlarının tarihi Amerika'nın tarihinden daha eskiydi. Fena tosladı Amerika. İran Körfez'deki kuluçkaya yatmış tavukları ürküttü, yumurtaları kırdı. Amerika sırtında taşıdığı yumurta sepetini sonradan çok geç fark etti ama iş işten geçmişti. Evet, İran da büyük yara aldı ama dünyaya Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in dokunulmaz olmadığını gösterdi. Bir şey daha yaptı İran; Hürmüz boğazını kapatarak Batı'nın hayalarını sıktı, onu fena kıvrandırdı. Ne Acem oyunu ama; şahsen bu oyunu izlemeye doyamadım. Amerikalılar o kadar aptallar ki, savaştan önce haritaya bakıp Hürmüz boğazının ne denli kritik bir öneme sahip olduğunu fark edemediler. İran bu savaşı usta bir manevrayla bir enerji krizine dönüştürdü. Amerika şimdi bulaştığı bu beladan kurtulmanın derdinde. İran da dünya sisteminin saygı duyacağı medeni bir ülke statüsünü elde etmenin peşinde.
Bu savaşın sonucu ne olursa olsun, Ortadoğu'da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amerika'nın ve Siyonist İsrail'in bölgedeki devlet yönetimlerini ayarttığı eski düzene kökünden değişecek. Yeni ve daha dengeli siyasal sistemlerin oluşumu eşiğindeyiz. Bu, Amerika'ya ve İsrail'e karşı yarım asırdır direnen İran İslam İnkılabı'nın bir eseridir. İran ne kadar takdir edilse azdır. Amerika'nın vassal devletleri durumundaki Sünniler ise kendi yalanlarıyla eğleşmeye, Batı'nın kuyruğu olmaya devam etsinler.

Saadet Partisi'nin Divan-ı Hümayun'una katılamadım, zaten öyle bir sıfatım da yok partide. Ama ben işi biraz geriden almak istiyorum. Meselâ genel başkan Mahmut Arıkan'ın eski genel başkan Temel Bey'in makam arabasıyla genel kongreye gelip başkan ilan edilmesi hâlâ aklımdan çıkmıyor. Yanî daha partide Adil Düzene geçilmeden diğer başkan adayı Birol Bey hükmen mağlup sayılmıştı. Ben hâlâ partinin genetiğindeki bu pek milli faşist tavrın girdabındayım. Diğerleri hep aynı. Hümayun'un yapıldığı kongre binası bile aynı.
Diğer bir husus ise şudur. Hadi, Mahmut Bey YİK'in kararıyla genel başkan oldu. Ama aradan geçen zamanda Mahmut Bey Milli Görüş'ü ulusal siyasete dâhil edecek üst bir siyasi dil kuramadı. 90'lı yılların hamaset diliyle günümüzde siyasette muvaffak olmak çok zor, diyoruz ısrarla. Modern bir ülkede siyaset yapmak ile dergâhtan ahlak üflemek birbirinden farklı şeylerdir. Saadet Partisi işlevi kalmamış bir mecliste grup oluşturabilme adına Yeni-yol oluşumuna katıldı katılalı hayalet bir partiye dönüştü. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'nun Milli Görüşçüler indinde herhangi bir itibarı yok. Sırf mecliste grup kurmak için bu adamlara mecbur kalmak Saadet Partisi'ni fosilleştiriyor. Saadet Partisi'nin sesi duyulmuyor artık. Dün kurulmuş Anahtar Parti kadar bile ağırlığı yok! Çünkü Yavuz Ağıralioğlu kendi içinde muhasebe ve murakebe yapıyor. Saadet Partisi ise hocanın Soğuk Savaş döneminden kalma sloganlarıyla siyaset yaptığını düşünüyor. Ülkeyi, İslam coğrafyasını, dünyayı kuşatacak yeni bir söz, yeni bir siyasi zaviye inşa edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Soru budur. Diğeri dostlar Mahmut Bey'i genel başkanlıkta görsün!
Defalarca söyledik. Saadet Partisi geçmişiyle yüzleşmeden ülkeye alternatif olacak bir siyasi dil kuramaz. Çünkü Hz. İsa da (Hasan Mezarcı) dünya lideri BOP'çular da bu partinin bünyesinden çıktı. Birinin bu suallere cevap vermesi lazım bu partide! Yani şimdi Tansu Çiller'i yüce divanla tehdit edip koalisyon hükümeti kurmadık mı? Biz hâlâ İstanbul'un fethi ile, Malazgirt savaşı ile, Viyana kuşatması ile, Seyyit Çavuş'un tek başına kaldırdığı top mermisi ile siyasette yol aldığımızı düşünüyoruz. Oysa İran bizim yıllarca dillendirdiğimiz Siyonizmle tek başına harp ediyor. Ve kazanıyor da. Meselâ İranlı hiçbir mollanın dilinde Şah İsmail menkıbesi yok. Saadet Partisi bir türlü bugüne gelemiyor, sürekli geçmişte yaşıyor. Şöyle soralım, Tel Aviv'i füze yağmuruna tutan İranlı mollalar mı daha Milli Görüşçü'dür, yoksa kongreye Temel Bey'in makam aracıyla giden Mahmut Bey mi?
Vidalar sıkılacak!
Dronlar yapılacak!
Tel Aviv üzerinde!
Keşifler yapılacak!
Yürü hâlâ ne diye!
Soğuk Savaşlardasın
Zukenbergin facebooku
Keşfettiği yaştasın

İktidardaki siyasal İslamcıların meşruiyet krizi giderek derinleşiyor.
Ağa babaları Amerika artık dünya ölçeğinde "rıza üretemiyor." İsrail kamburu yüzünden sürekli irtifa kaybediyor.
Türkiye'deki siyasal İslamcılar Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail küresel aksı üzerinde çeyrek asır keyif sürdüler.
İşte bu siyasal aksı İran'ın füzeleri, dronları yerle yeksan etti. İşin çok daha ilginç tarafı şuydu.
İran, Türkiye'deki yarım asırlık Milli Görüş Hareketi'nin bütün politik söylemlerini de yerle yeksan etti. Siyonizm karşıtlığı üzerine inşaa edilmiş Milli Görüş artık politik bir fatazya.
Cumhuriyetin saltanatına kurulmuş siyasal İslamcıların meşruiyet krizinin birinci sebebi ülkedeki muhalefeti imha etmiş olmaları.
İkinci sebebi ise kendi tebaasının bulaştığı hukuksuzlukları sumen altı etmesi ve koca ülkeyi bir mumya evine çevirmiş olmasıdır.
İlkinde iktidarlarına alan açmak için hukuku siyasallaştırarak muhalifleri siyasetten men ediyorlar.
İkincisinde ise yargı sistemini, kolluk kuvvetlerini, bürokrasiyi hukuksuzlukları örtmekte kullanarak devlet sistemini komple imha etmiş oluyorlar.
Bu durumda yani siyasetin muhalefetten arındırılması ve hukukun işlevsiz kılınması ülkede iktidarın ciddi bir meşruiyet sorunu yaşamasına sebep oluyor.
Dışarıdaki ağababaları iyice hırpalandı. İçeride siyasi ve hukuki meşruiyetleri dip yapmış durumda. Bir adım ötesi Afrika'daki Kunta Kinte kabilesi yani.
Buna bir de Macaristan'daki sağcı diktatör Urban'ın sandıktaki hezimetini ekleyin.
Amerika ve İsrail İran'daki mollaları tek ayak üzerinde yakalamışlardı.
Türkiye'de ise siyasal İslamcı iktidarın yere değen bir ayağı bile yok. Yıllarca koltuk değnekleriyle Fetö- Keko gidiyorlar. İktidardan düşmeleri için koltuk değneklerinden birinin çekilmesi yeterli olacaktır.
- Adam öldürmeyi Bre Hasan, oyun mu sandın!

Yılmaz Güney Mecidiyeköy'de Galeria iş merkezinde kurulmuş film setinde çekimde. Önünde insanların topladığı Galeria'da çekimler bitiyor ve set dağılıyor. Yılmaz Güney setten çıkarken hayranı bir genç onunla tokalaşmak için yoluna çıkıyor. Yılmaz Güney kibirli bir tavırla o genci dirseğiyle kenara itiyor. Yılmaz Güney'in bu hareketi karşısında insanlar hayretlerini gizleyemiyorlar. Bazıları onu yadırgıyorlar. O anda kalabalıktan birisi Yılmaz Güney'e şöyle sesleniyor. - Yılmaz, Yılmaz! Sen daha dün şalvarını Haydarpaşa'da bıraktın!
Yılmaz Güney kendisine laf atan o İstanbul Beyefendisine dönüyor, Sin Kaflı bir şeyler söyleyip küfrediyor ve adamın üzerine yürüyor. O esnada Güney'in korumaları hemen araya giriyor ve alelacele adamı oradan uzaklaştırıyorlar.
Şimdi bu siyasal İslamcılar da Yılmaz Güney gibiler. Daha dün takunyalarını caminin avlusuna bıraktılar. Bugün cumhuriyetin kibirli patronu mesabesindeler.

Rize'de yaygın olarak anlatılan bir fıkradır.
Birgün Anzerli bir çocuk mısır tarlalarında bir şeyin gürültü yaparak dolaştığın yaptığını görür.
Gider bakar ki bir yaban domuzu tarlanın ucundan mısırları yıkıp kemiriyor. Hemen eve gidip annesine haber vermek ister. Ama bakar ki tarlanın diğer tarafında Hayalı bir çoban mısırları toplayıp elindeki çuval dolduruyor. Çocuk olduğu yerden annesine bağırır.
"Anne, anne tarlada bir domuz bir de Hayalı var, tarlayı kırıyorlar. Ne yapayım. Önce domuzu mu kovayım yoksa Hayalıyı mı?" Annesi balkondan çocuğa cevap veriyor. "Oğlum sen önce Hayalıyı kov. Domuzun yiyeceği mısır bellidir, doyunca gider. Ama Hayalı çobanın ne kadar çalacağı belli değildir, o bir çuvalı doldurur sonra bir başka çuval açar."
Şimdi bunlar da o hesap. Ayı kırar girer yiyeceği kadarını alıp gider. Ama bu siyasal İslamcılar 25 yıldır çuval açıp dolduruyorlar, daha ne kadar çuval dolduracakları belli değil.

Alman kahve devi Jacobs Ofçay’ı satın aldı. Oflular üzüldüler tabi. Ama Jacobs yöneticileri fabrikadaki çalışma düzenine, işçilere hiç karışmadılar. Aksine işçilerin çalışma şartlarını sürekli iyileştirdiler. Ücretleri, primleri peyderpey artırdılar. Çalışanların ürettikleri ürünlerde gözü kalmasın diye her ay işçilere çay ve kahve dağıttılar. Çalışanların ulaşımı için fabrikaya servis koydular. Yemeklerin hem çeşidini hem de kalitesini arttırdılar. Fabrikadaki ışıklandırma sistemini değiştirdiler. İşçilere hiç karışmadılar. Aksine onlara değerli olduklarını hissettirdiler.
Ancak Jacobs yöneticileri Ofçay’ı işlettikleri süre içinde arzu ettikleri kâr oranına ulaşamadıklarından Ofçay’ı sattılar. Ofçay fabrikaları bir Türk iş adamına satıldığını duyunca fabrikadaki işçiler sevinçten havalara uçtu. Ofçay’ı geri aldık! Ertesi yeni iş adamı gereksiz gördüğü işçilerin bir bölümünü işten çıkardı. Ulaşım için konulan servisler kaldırıldı. Promosyonlar hediyeler, yılbaşı primleri vs. hayal oldu. Kısacası Ofçay’da üretim düzeni Almanlar öncesi duruma geri döndü. Bunları bana Jacobs’un Ofçay’ı satın aldığı dönemde orada çalışan bir işçi anlattı.
Benzer şeyleri İtalyan Ferrero şirketinin Sakarya şubesinde 10 yıl çalışan bir arkadaşım anlatmıştı. Benzer şeyleri Amerikalı bir inşaat şirketinin Cidde’deki inşaat işlerinde yıllarca çalışmış bir işçi arkadaşım anlatmıştı.
Çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri okudum. Bakın adım gibi emin olarak söylüyorum. Dünyada insan emeğini bu siyasal İslamcılar kadar sömüren, hakir gören, aşağılayan ikinci bir ülke yoktur. Bunu da Soğuk Savaş döneminden kalma devlet refleksiyle emeği komünizmin, solculuğun bir unsuru olarak görerek yapıyorlar. Maden işçileri karşısındaki resmi kibri görüyorsunuz işte. Onlar mülkün sahibi ağalar, diğerleri de yanaşmalar. Yukarıda gördünüz Almanları, İtalyanları ve Amerikalıları. Bunlar besmeleli yamyamlar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.