23 Mayıs 2017 Salı

SÜNNİLERİN TANRISI METEOROLİJİ TANRISIDIR İNSANLARIN DÜNYEVİ ACILARINA ALDIRMAZ – 99

Türkiye'de insanların kahir ekseriyeti hırsızlığa meyyal olduğundan on beş yıldır ülkenin varını yoğunu çalan bir hırsıza karşı seslerini çıkartamıyorlar. Çünkü fırsatını bulduklarında ilk çalacak olan onlar. Bana da bu kadar büyük sözleri nasıl ediyorsun, diyorlar.

Türkiye’deki Sünni Müslümanların Ortadoğu’da zulme ve Türkiye’deki siyasi barbarlığa rızası olduğu için her hafta Cuma namazı kılmak ve vicdanlarını aklamak zorundadırlar.

15 Nisan referandumu öncesinde tek bayrak diyorlardı ama yalanmış. Solaklı Vadisinde IYI Kayıboyu bayrağı, bir de siyah zemin üzerinde Osmanlı tuğrası sancağı şerifi var. Ortada da Türk bayrağı. Asıl paralel devlet, asıl manyaklık bu. Devlet içinde devlet; itler, çakallar bir kurtlar imparatorluğu kurmuşlar. Buna da Yeni Osmanlıcılık diyorlar. Sonra da utanmadan sıkılmadan Kürtlere ‘siz neden ayrılmak istiyorsunuz?’ diye sual ediyorlar.

Türkiye’de görünürde resmi bir devlet var, onun hemen dibinde konuşlanmış ikinci bir devlet daha var. Bu devletin adı da AKP iktidarının siyasi gargaraya getirdiği ‘paralel yapı’ değil informel devlet var. Yani devleti yönetenlerin bilerek ve iradi olarak boş bıraktıkları hayatın kör alanlarına konuşlanmış ikinci bir sivil yapı. Bu yapıyı da AKP iktidarının teşkilatlarındaki çakallar tümüyle kuşatmış durumda. Meselâ THY ile Anadolujet arasındaki ilişkinin bir türü Çaykur ile diğer özel olduğu zannedilen çay firmaları arasında mevcut. Aynı şekilde İşkur, SSK iş müfettişleri ile Gürcü işçi simsarları arasında benzer ilişkiler söz konusudur. Ve AKP iktidarında Türkiye’de işler asıl bu informal devlet üzerinden yürüyor.

Karadeniz’le ilgili çakıl taşları, manzara türü güzel bir şeyler paylaştığımda, hükümetin hırsız takımı görüp ertesi gün ihaleye çıkaracak diye insanların yüreği ağzına geliyor.

Roma'nın Anadolu'da ve Suriye'de Hıristiyan avlayan eli mızraklı gözü kara piyadeleri ne ise; Çaykur'un müdürleri, çay eksperleri de odur. Ofçay'ın Vokşit'e tahammülü olmayan kişimsileri de o hesap...

Bay potansiyel başkanın son bindiği ata sanki baytarlarca aşırı doz uyuşturucu iğne yapılmıştı. Yani Sebastiyan hayatımda hiç bu denli eşek rolü yapan bir at görmemiştim. Üzerindeki semer hariç tabi...

Yüksek Seçim Kurulu başkanı olacak zatın yüzünden kalpazanlık damlıyor. YSK’nın başına Güven soyadlı birisinin atanmış olması aslında planlı bir hırsızlığın ilk emaresiydi. AKP’nin bu türden yığınla kuklası var. Meselâ Hulusi Akar’ın adlı bir şarlatanın genelkurmay başkanlığı koltuğunda oturmasının yek nedeni soyadındaki şifre. Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletine dönüştü. Ve sistem bu türden riyakâr, kifayetsiz, çapsız ve içten pazarlıklı gurdganzel tiplerle donatılmış durumda. Genelkurmay başkanı ve YSK başkanı ilk fırsatta Kızılay meydanında Voyvoda kazığına oturtulacak, cumhuriyetin askeri ve siyasi vekâletini bir hırsızlık çetesine devretmiş iki şeref ve onur yoksunudurlar.

Cemaat bir zamanlar modern Roma’nın her kapıyı açan beynelmilel kartvizitiydi. Onun kartviziti ile ülke ülke gezilebiliyor ve Türk bürokrasisinde rahatlıkla tırmanılabiliyordu. Fethullah Gülen tam on dört yıl boyunca AKP iktidarını burnuna halka takılmış Çingene ayısı gibi peşinden sürükledi. Onlara büyük salonlarda yıllarca Türkçe’nin olimpiyatını yaptırttı. Türkiye’de esnaf ve memurlar yıllarca açıp okumadıkları Zaman gazetesine abone oldular. Çin’den Afrika’ya, Rusya’dan Amerika’ya Cemaatin bütün okullarının kurdelelerini AKP’nin gebeş ahmakları kesti. Türkiye’de halk asıl bu muhafazakâr İslamcı kılıklı aptal liberal bukalemunları yaka paça alaşağı edecek yerde hâlâ baş tacı ediyor.

Bu ülkenin en üst kurumunun başındaki adam ülkenin yarısına ‘’vatan haini’’ dedi. Hatasını kabul edip, onlardan bir özür dahi dilemedi. Şimdi bu zatla biz aynı imamın arkasında aynı kıbleye döneceğiz öyle mi? Bu kibirli insanlarla, diğerlerini şeytan olarak gören saray soytarılarıyla öyle mi? Cehennemin dibine kadar yolunuz var! Hem de duble asfalt.

Türkiye’de Rüküş Emine’nin durduk yerde bir hastaneler zinciri sahibi olduğunu bilmeyen çok az kişidir. İnsanlar bir kişinin nasıl olur da hayatı boyunca hiç çalışmadan özel hastane sahibi olduğunu sorgulama gereği duymuyor. Onlara göre Rüküş Emine’nin hastanelerindeki hizmetin kalitesi önemli. Hastanenin nasıl elde edildiğinin herhangi bir önemi yok. Çünkü onların çocukları o hastanelerde güvenlik görevlisi olarak çalışmayı en az o hastane kadar bir imtiyaz görüyorlar. Dolayısıyla Rüküş Emine onlara göre CHP ile harpte gölge biraz Florance Nightingale biraz da rahibe Teresa. Türkiye’de insanların bir hırsıza yaptıkları muamele bu işte.

Tam kırk yıldır çay bahçelerinde çay topluyorum. Yanlışlıkla çakalın kuyruğuna bile basmışlığım var. Ama Yüce Allah bana Türkiye’nin eski reisicumhuru Abdullah Gül ya da Fatih Erbakan ibn Erbakan gibi ütülü bir takım elbiseyle çay bahçesinde elinde çay makasıyla şöyle afili bir poz vermeyi nasip etmedi.

Türkiye’de demokrasi Mustafa Kemal’in heykellerinin gölgesinden çıkmış yarı diktatör bir şizofren ile Halk Partisi dönemindeki halkın trajik anıları ve askeri darbeler arasında makul bir tercih yapmaktır. İran’da demokrasi Ayetullah Humeyni’nin cübbesinden çıkmış zamane mollalarından daha özgürlükçü olan herhangi bir mollanın ak düşmüş Şii sakalına razı olmaktır.

Modern Türkiye Cumhuriyeti geçen yüzyılda çöken imparatorlukların hatırasına binaen İngilizler tarafından kuruldu. Alman general Bismark’ın Cemiyeti Akvam’daki bir sözüyle, İngiliz istihbaratı yardımıyla, Rusların müsaadesiyle ve Mustafa Kemal’in öncülüğünde adım adım kuruldu. Onun için Türkiye’deki bütün okullarda İngiliz kraliyetine minnettarlığın bir göstergesi olarak İngilizce dersi okutturulur. Türkiye’deki içi boş milliyetçilik ve herkesten daha çok cumhuriyetçi ve Atatürkçü olma aymazlığı tarihin bu genel realitesi üzerinde kendisine siyasi pozisyon kapma uyanıklığıyla alakalıdır. AKP’nin 15 yılda yaptığı şeyin özeti tam da budur.

Maalesef bu ülkede Türk sosyologlar arasında August Comte’nin lakabının ‘Öküz Comte’ olduğunu bilemeyecek kadar cahil öküzler var…

AKP iktidarı öncesinde Türkiye’de akademik bir hayat yoktu ama üniversitelerde akademik yapı vardı. Bilimle ilgili ciddi bir şeyler yapılamıyordu ama en azından akademi bilim denilen şeyin varlığından bihaber değildi. AKP iktidarı Türk akademisinde liyakati bozunca her şey tespih taneleri gibi dağıldı. Bilimsel ciddiyet olmayınca üniversiteler İlahi Komedya’ya dönüştü. Bu aklı çapsız bir hükümete veren de Yusuf Kaplan denilen öküzdür. Anadolu’da Arifan Üniversiteleri kurulursa atomun çekirdeği parçalanacak, yeni bir İslam medeniyeti bigbangi yaşanacakmış. Diğerleri kafiran üniversiteleriymiş. Formel bir eğitim almamış bir öküzün kendi çapındaki kehanetleri Türkiye gibi bir ülkede akademiyi bütünüyle bitirdi.

Mahallemiz öteden beri hep İsrail mahallesi muamelesi görür. Bir sahibi yoktur. Merkeze bağlı mahalle olmasına rağmen Of'un bütün köy yolları beton ve asfalt olunca yetkililer utandılar. Ve yolu beton döktüler. TOKI konutları yapılınca mahallenin demografik hüviyeti de değişti. Çingene mahallesi olup çıktı. Mahallede her şiddetli yağmur sonrasında toprak kayar. Sonuncusunda her yer sele gitmişti. AFAD ekibi geldi, sellere fotoğraflar çekti. Alt yola kalın bir istinat duvarı şart, dediler. Hazırladıkları raporu hükümete gönderdiler. Rapor incelendi ve kırk sekiz makamdan kırk sekiz kaşeyle onaylandı. Nihayetinde Of belediyesine tam 500.000 TL aktarıldı. Yani ulusal hazineden feodal hazineye kavi bir vitamin sirkülasyonu oldu. İşbu paranın sağ salim yerine ulaşması için âlimi ve zalimi meşhur mübarek bir yerde durmadan tanrıya dua edip duruyoruz.

Donald Trump Kudüs'teki Ağlama Duvarı önünde tam başkanlık için ağlama numarası yaparken altın saçlarına iliştirilmiş siyah renkli kippa Galapagos'ta yaşadığı muhtemel iri karafatma böceklerine benziyordu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Mayıs 2017 Perşembe

SÜNNİLERİN TANRISI METEOROLİJİ TANRISIDIR İNSANLARIN DÜNYEVİ ACILARINA ALDIRMAZ – 98

Anadolu Gençlik müntesiplerinin Ayasofya'nın bahçesinde kıldığı sabah namazları hayranları oldukları bay potansiyel başkanın on beş yıllık tatlı iktidarına bir halel gelmemesi içindir. Yani Ayasofya'nın bahçesinde namaz kılıyorlar çünkü bu toprağın asıl Nemrud'unu hedef alamayacak kadar alıklaştırılmışlar.

Kışın akşam namazında Süleymaniye Camii'nin ilk safı zor doluyor. Onun da yarısı Afrikalı gençler. Zavallılar koca camiye bakıp buradaki Tibet öküzlerini bir şey zannediyor. Bu saray soytarısı bukalemun sürüsü ise Ayasofya'yı ibadete açtıracakmış.

Trabzon nedir, diye bir soru sorulacak olsa bana Ayasofya'nın şimal cephesindeki mimari zarafet derdim. Ama şimdi diyemiyorum.

Sürmene'nin Tzida köyünde Rumlardan kalmış bir kilise var. Çarlık Rusya’sında gurbet yapan zengin Rumlar yaptırmış kiliseyi. Sonradan camiye çevrilmiş. Vaftiz suyu havuzdan taşıp kilisenin taş tabanı ıslatıyormuş. Kilise kışın ılık yazınsa serin oluyormuş. Geçen yıllarda gittim. Pencereler pimaş, dua holleri dışarıda bırakılmış. Klima takılmış, mihrap kalebodur döşenmiş. Duvarları akrep kaynıyormuş. Bir ara imamına sordum. Nedir bu caminin olayı, diye. "Vallahi hocam manevi açıdan bir bereketini göremedim yıllarca. Bir ah, acı bir iniltidir gidiyor."

Anadolu Gençlik Derneğinin omurilik soğanında 100 mumluk ampul yanan şeysi Salih adlı zat aforizmalarımı okuyup beni facebooktan aforoz ederkenki hali ile AKP'li kulampara düşkünü dürzülerin aforizmalarıma verdiği reaksiyon aynıydı. Hatta AKP'li kulamparistler daha saygılıydı. Ampul Salih'te kibir ve tahammülsüzlük daha fazlaydı.

Amerikalı Müslüman siyahi boksör Muhammed Ali Clay ringlerde rakiplerini arı gibi uçup kelebek gibi sokarken dünyadaki Muhammed ve Aliler de Sam Amcayı dövmüş kadar oldular. Geriye kala kala kızıl komünistler kaldı. Sonuçta 70’erdeki Milli Nizam Partisi ve onun metamorfozu AKP Muhammed Ali’nin eldivenlerinden çıkmıştır. Onun için sağlığında Necmettin Erbakan’ın Muhammed Ali ile verdiği afili pozlar Amerika’nın komünizme karşı oluşturduğu ‘yeşil kuşak’ planı içerisinde bir şeydir. Bay potansiyel başkanın Muhammed Ali Clay’ın cenazesindeki görgüsüzlüğü de o bapta bir şeydi.

Anneler soğuk su gibidirler, evlatlarının bütün hararetini dindirirler ama asla bardağa konulamazlar, der Yunanlılar. Çünkü hayat su misali sürekli akmaktadır.

- Arapların ne satın alacağı hiç belli olmaz. Ama genelde baharatlı ve tatlı şeyler alırlar. Türk lokumu, pişmaniye meselâ. Avrupalı müşterilere benzemezler. Sürekli ilgi ve hizmet beklerler. Dükkânın önünde park ettiklerinde bi "Ehlen sehlen!" faslını beklerler. O olmazsa hemen alınırlar ve arkalarına bakmadan çekip giderler.

Bu ülkede insanın moralinin bozulması için gündeme değil sadece otoyollarının kenarındaki uçurum gibi su kanallarına bakması yeterlidir. O kanalların ortasındaki sidik dolu pet şişelerse işin ekstrası.

Paçalarım sıvanmış bir halde Karadeniz’in kenarında dalmış inci arıyorum. Karadeniz’se şıpır şıpır dalgalarıyla bir çocuk gibi kendi halinde oynaşıyor. O dalgınlıkta nasıl olduysa Karadeniz koca bir dalga kaldırdı ve beni sırtımdan paçalarıma sırılsıklam etti. Döndüm şüpheli gözlerle onu süzdüm, sonra da küfürler savurmaya başladım. O ise durumdan bihabermiş gibi kendi halinde kendiyle sırnaşmaya devam ediyor.

Cemaat de başından beri Türk toplumu içinde çifte standardı olan bir yapıydı; Yahudiler gibi kendilerini tanrının seçilmiş kulları olarak görüyorlardı. Onlardan olmayan herkes ele geçirilecek bir hedefti. Aynı şeyi bugün AKP iktidarı ve saray yapıyor. Onlar modern Roma’nın seçkin vatandaşları. Onlara göre cumhuriyet nesli ise zamanı geldiğinde ezilecek böcekler... Onların kardeşleri Mısırlı Rabialar, Suriyeli mülteciler, Karadeniz’in yeşilliğine talip petro-dolar Araplar. Bizlerse demokrasi teranesiyle ele geçirilmiş bir ülkede esir statüsündeyiz. Her an kuduz olmuş saray köpeklerinin saldıracağı Habeşli köleler gibi akıbetimizi bekliyoruz.

Bu ülkede yaşayan insanların mantığı ve ahlakı bir türlü bu ülkenin bütününü kuşanamıyor. Bu ülkede yaşayan insanlar hayatın sadece kendilerine yarayan kısmında bir tür modern putperestler. Bu, bu toplumda yaşayan her etnik, siyasi, dini grup için geçerli bir şey. Onun için hiçbirimiz kendimizi bu ülkenin sahibi olarak hissetmiyoruz. Mantığımızın ve ahlakımızın kuşatamadığı bu coğrafyanın boş alanlarında ise yeryüzünün büyük köpekbalıklarıyla işbirliği yapanlar birlikte cirit atıyor. Bu durumu bir şekilde görüyoruz, hissediyoruz ama bir türlü buna müdahil olacak kolektif bir akıl ve ahlak geliştiremiyoruz. Çünkü bu türden bir şeye kalkışmak demek bir hayatı hiçbir şeye sahip olmamaya adamak demek. Hiçbirimiz böylesine büyük bir şeye kalkışacak türden köklü erdemleri yok.

Rizeliler için söz konusu futbol ve Rizespor olunca 'düşmez kalkmaz bir Allah'tur!' prensibi geçerli. Ama söz konusu AKP iktidarı ve bay potansiyel başkan olunca Tanrı bile düşüp kalkabilir.

Türk futbolunun en uzun Salazar dönemini yaşamakta olan Fenerbahçe’nin bipolar kalecisi Volkan Demirel’in Medipol Başakşehir İstanbulspor karşısında kullandığı penaltı beni 1980’lerde Solaklı Vadisinde plastik toplarla oynadığımız mahalle derbilerinin üniversal olup olmadığı konusunda ciddi anlamda şüpheye düşürdü.

Bazen hayatın içinde öylesine tuhaf şeyler yaşanıyor ki; insan çıplak gözle gördüğünde hayretler içinde kalıyor. Bir Gürcü işçi çay bahçesinden çay bohçasını yuvarlıyor. Bohça komar ağaçlarıyla, tzifinliklerle, zebani kırbacı gibi iri dikenlerle kaplı bir yerde takılıp kalıyor. Gürcü bohçayı oradan yuvarlamakta ısrar ediyor ama bir türlü olmuyor, başaramıyor. Üstelik fiziksel olarak tam bir yaban adamına benzeyen Gürcü işçi de dikenliklerin içinde sıkışıp kalıyor. Türk patron alt yolda çayların gelmesini bekliyor. Sıkışan Gürcü bahçede çay toplayan arkadaşına bağırıyor ve ondan yardım istiyor. O Gürcü işçi ise ıslık çalarak işine devam ediyor. Arkadaşının acılarına aldırmıyor. Gürcü işçi o kötü duruma daha fazla dayanamıyor; ruhundaki paganlık ağır basıyor ve tanrıya, peygambere ve meleklere galiz bir şekilde küfrediyor.
- Ecce Gürcü!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Mayıs 2017 Cuma

KARAKOLA DÜŞMÜŞ BİR OROSPUYU KURTARMANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ ZANNEDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE YSK’NIN CUMHURİYETİ NİKÂHSIZ DÜĞÜNSÜZ TEK ADAMA VERMESİ GAYET DOĞALDIR – 105

Türkiye’deki en büyük tehlike 16 Nisan referandumu öncesinde Türk halkının yarısını alenen ‘‘vatan haini’’ olarak yaftalamış yarı bir diktatör adamın emrinde omurgasız bir general ve ordunun oluşudur.

AKP’nin olası bir iç savaşa karşı hazırlığı zannedildiği gibi polis ve jandarma üzerinden değil Türkiye genelindeki avcı dernekleri ve av silahı satan bayiiler üzerinden yürüyor.

Türkiye’de on beş yıl boyunca siyaset ve devletin bütün kurumları bir adamın egosuna göre dizayn edildiği için siyaset kurumu hemen hemen bitmiş durumda. AKP iktidarı ve devletin kurumları Türkiye’deki hayatın bütün yasalarını peyderpey çalıp tek bir adama bağladı. Bunu YSK’nın son 16 Nisan referandumundaki katakullisinden de anlamak mümkündür. Koca bir ülkenin anayasa oylamasının sonucu göz göre göre çalındı. Dolayısıyla şu aşamadan sonra Türkiye’de iktidarın el değiştirmesi seçim, demokrasi, askeri darbe ile olmayacaktır. Saray hayatın yasalarını çalıp siyaset kurumunu kilitlediği için siyasal dönüşüm hukuk ve bürokrasi üzerinden gerçekleşecektir. Yani toplumsal dönüşüm siyaset dışı unsurlar üzerinden olmak zorundadır. Çünkü o alan hukukun karşısına çıkmaktan korkanlar tarafından kapatılmış durumda.
- Bunlar vakti zamanında taşrada gazete bayilerinden gizlice Tan gazetesi alıp, kuytularda orta sayfa güzellerine bakıp mastürbasyon yapmış imam hatip neslidir. Modern bir toplumun ne olduğunu, kendi içine nasıl dönüştüğünü bilmezler.

Eski başbakanlardan merhum Necmettin Erbakan Libya lideri Muammer Kaddafi ile bir bedevi çadırında görüştüğünde Türk medyasında kıyametler kopmuştu. Kaddafi o görüşmedeki en ağır sözü ise; ‘’Türkiye Doğu ile Batı arasında kalmış bir dul kadına benziyor.’’ idi. Ve sosyolojik açıdan bakıldığında kusursuz bir durum tespitiydi. Şimdilerde % 50’nin reisicumhuru olacak bay potansiyel başkan iki büklüm halde petro-dolar Arap şeyhlerinin obez çocuklarının ellerini öpüyor. Ama her nedense Türk medyasında kıyametler kopmuyor.

Türkiye’de tarih öteden beri aktüel politikanın en büyük istismar konularından birisiydi. Bilhassa halkın belleğindeki Ebedi Şef ve Milli şef dönemi abartılı dinozor efsaneleriyle doludur. Bu dönemleri tarih ve sosyoloji disiplinleri içinde aklıselim bir şekilde tahlil edip kamuoyuna sunmak ciddi bir ülkedeki akademinin görevidir. Ama 15 yıllık AKP iktidarında cumhuriyetin bütün varoluş felsefesi yerle yeksan edildiğinden ve üniversiteler de bu siyasal kaostan fazlasıyla nasibini aldığından ortalık yakın tarih adına şarlatanlık yapanlardan geçilmiyor. Bunu özellikle yapıyorlar çünkü insanların siyasal bilinçlerinin kristalleşmesinde yakın tarih çok önemli bir konudur.

Derin Tarih programındaki tarihçilerin Mustafa Kemal’le ilgili dillendirdikleri konularda herhangi bir kusurlu hareketini göremedim. Gerçekte bu programın varlığı Türk akademisinin yıllar boyunca resmi tarih konusundaki klasik eyyamlarının bir sonucuydu. Ama program ölçülü üslubuna ve belge, kaynak yağmuruna rağmen hâlâ şamanlığında ısrar eden ‘’Beyaz Türkler’’ için hazmedilemeyecek türdendi. Ve programda değinilen konulardan anlaşıldığına göre Mustafa Kemal İngilizlerin diplomasideki üstün marifetleriyle planlı olarak karanlıkta bırakılmış, askeri açıdan Fransız Napolyon Bonapart’ın gölgesi, özel hayatında tenhalarda gezinen meçhul bir Kazanova ve siyasi açıdan İngilizlerle iş tutan bir Turkish Lawrence arasında gidip gelen bir karakter. Mustafa Kemal modern zamanın şu diliminde bile Türk tarihinin muğlaklıklarla dolu en büyük figürü durumunda. Ve yakın tarihteki bu karakutu bugün Türk siyasetinin bipolar bir kişiliğe endekslenmiş olmasındaki en kritik sebeplerden birini teşkil ediyor. Yani bay potansiyel başkan Mustafa Kemal’in matruşka bebeğinin içinden çıkmış küçük bir bebekten başka bir şey değildir.

Diplomasi, buz gibi bir cola şişesini düşmanına ikram ederken bile belli bir mantık dâhilinde davranmak ve geride insanların aklında şüphe uyandıracak hiçbir iz bırakmamak; yani bütün fiillerin sonucu 0'a (sıfıra) eşit olduğu kadim bir sanattır. Ama Türkiye’deki Yeşil Kuşağın muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal öküzleri bu denli basit realitelerden bile bihaberdir.

Çok fazla dert etmeye de gerek yok. Zira hayat sadece siyasetten ibaret değildir. Gardıroplarımız ömürlük kıyafetlerle dolu. Şükür hâlâ fırınlardan taze ekmek satın alabiliyoruz. Küçük bir bahçede üç beş bir şey de ektin mi yolu yarıladın demektir. Hayat dediğiniz zaten böyle bir şey. Açın bir yanık Anadolu türküsü efkârınız dağılsın. Onu liberallere satmayın. Yarına Allah Kerim'dir.

'Sosyal medya' adı verilen mezrada uzun yıllar gözlemlediğim bir durum var. AKP'nin on beş yıllık iktidarı boyunca hayatı bütün katmanlarıyla kartele almış olması, kendinden olmayanlara hiçbir alan bırakmamış olması Türkiye'de yaşayan muhalif insanlarda çok büyük hayal kırıklığına neden oldu. Üstelik bu insanların ruhları bay potansiyel başkanın "vatan haini!" gibi oldukça haksız ithamlarıyla çok büyük yara aldı. Kısacası bugün Türkiye saraydan uzakta, kalpleri kırık, hayat felsefeleri nihilizme çıkmış, sadece ecelini bekleyen insanlar memleketi durumunda. Size cuma namazlarında hutbelerde hangi ayeti okursalar okusunlar, Türkiye’deki insanın katı realitesi durum budur.

Sünnilerin tanrısı yarım asra yaklaşan bir insan hayatında; aldığı eğitime, sahip olduğu donanıma, tüm iyi niyetine ve verdiği mücadeleye rağmen bir insana ne doğru dürüst bir işi, ne bir eşi, ne bir evi, ne bir arabayı, ne de kötü günler için bir miktar tasarrufu reva gören bir tanrıdır.

Kısacası saray soytarısı Sünni imamların camilerde insanlara anlattığı tanrı sadece büyük meteoroloji olaylarıyla ilgilenir. Irak’ta öldürülen 1.5 milyon Müslümanla, Suriye’de öldürülen 600.000 insanla, yerlerinden yurtlarından sürgün edilmiş insanlarla, Anadolu’da kalpleri zehir bir dille kırılmış insanların acılarıyla pek ilgilenmez.

QUIS POLITIQUE

Aşağıdaki yazarların Türk matbuatındaki misyonlarına hayvanlar âlemi üzerinden bakıldığında hangisinin diğerlerine göre daha kutsal olduğu düşünülebilir?

A ) Mehmet Barlas – Komodor ejderi
B ) Engin Ardıç – Galapagos iguanası
C ) İbrahim Karagül – Trabzon zerdevası
D ) Rasim Özdenören – Hz. İsa’nın eşeği
E ) Yılmaz Özdil – İzmir finosu

QUIS POLITIQU

Aşağıdaki Türk politikacı gruplarından hangisinin diğerlerine göre daha fazla Mazhar Osmanlık olduğu düşünülebilir?

A ) Recep Tayyip Erdoğan – Devlet Bahçeli
B ) Kemal Kılıçdaroğlu – Abdullah Gül
C ) Deniz Baykal – Selahattin Demirtaş
D ) Ahmet Davutoğlu – Binali Yıldırım
E ) Temel Karamollaoğlu – Mustafa Destici

QUIS POLITIQUE

I. Üç milyon Suriyeli mültecinin Türkiye’ye gelmesiyle 4857 sayılı iş kanununun fiilen yürürlükten kalkmış olması
II. Hükümetin Zatı Sungur hokus pokusuyla çalışanların kıdem tazminatlarını buhar etmesi
III. On beş yıldır Türkiye’yi yönetenlerin köy delileri gibi bir türlü mevzuyu tutturup çay-simit hesabına gelememeleri
IV. Basit bir kimlik kartı için vatandaşlara vurulan 90 TL’lik aidat

Yukarıdaki icraatlarından hangisinin AKP hükümeti ile vatandaş arasındaki ikili averajda vatandaş açısından mutlak anlamda negatif unsurlar barındırdığı düşünülebilir?

A ) Yalnız I
B ) Yalnız II
C ) Yalnız III
D ) Yalnız IV
E ) Hepsi


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Mayıs 2017 Salı

KARAKOLA DÜŞMÜŞ BİR OROSPUYU KURTARMANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ ZANNEDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE YSK’NIN CUMHURİYETİ NİKÂHSIZ DÜĞÜNSÜZ TEK ADAMA VERMESİ GAYET DOĞALDIR – 104

Kayserispor başkanı Murat Erol Bedir’in ‘’kümeye düşen hamsiye sarılır’’ türünden, Latin Amerika’daki bütün Çingene büyücüleri ve Balkanlar’daki mahir çalgıcı Romanları bile gölgede bırakan oynak bir Anadolu insanı rolüyle Trabzonspor başkanı Muharrem Usta’ya sarılıp onu bağrına basması ilginç bir spor olayıydı. Sonrasında sahada gelişenler eski Yeşilçam filmlerindeki ucuz tecavüz sahneleri gibiydi.

Kuzey Ekspres gazetesi spor editörünün karambole getirip standart bir diyanet Hacıbegoviç’ini tüm Trabzonlulara ‘’çame hocası’’ diye yutturduğu günlerden geçiyoruz.

Eskipazarlılar’ın hâlâ hükümetten Karadeniz kıyısında güzel bir kordon boyu talep etmemiş olması maalesef onların arkaik dönemdeki atalarının dağdan dağa dolaşan deniz görmemiş tehlikeli eşkıyalar olduğu varsayımını doğruluyor.

Bundan sadece üç yıl önce Of’un Yalı Caddesinin ‘CHP zihniyeti’ döneminde döşenmiş kırk yıllık eski taşları belediyece sökülüp cadde kaldırımıyla baştan sona yenilendi. İlçeler Trabzon Büyükşehir Belediyesine geçince onlar da aynı caddeyi söküp yeniden yapmaya başladılar. Maksat hükümetin Çin’den ithal ettiği adi parke taşı stokunu bir şekilde bitirmek.

1970’lerde, o zamanki adıyla Federal Almanya’nın Sosyal Demokrat Partili başbakanı Willy Brandt’ın içişleri bakanının kardeşi bir çivi fabrikası açar. İşler yolunda gitmeyince iflasın eşiğine gelir. İçişleri bakanı bir basın açıklamasının sonunda inşaat firmalarının sahiplerine sadece çivileri kardeşinden alabileceklerini ima eder ve kendisi Avusturya’ya tatile gider. Haber Alman gazetelerinde çıkar. Haberi okuyan bir okul müdürü direkt Willy Brandt’ı arar. Ve bir okul müdürü Alman’ın ilk cümlesi şu olur;’’ Sayın Brandt, senin ne terbiyesiz bakanın varmış, umarım siz ona benzemiyorsunuz!’’ der. Willy Brandt ne olduğunu anlamaya çalışır. Müdür ona gazeteleri açıp okumasını söyler. Almanya başbakanı hemen Avusturya’da tatilde olan bakanını arattırır. ‘’Derhal buraya gel ve yediğin haltı temizle!’’ der. Bakan Bonn’a döner. Bir basın açıklaması yapar ve Alman halkından özür diler. Ve istifa mektubunu Willy Brandt’a sunar.

Of’ta kutlu doğum haftası düzenleniyor. Kaymakam, ilçe emniyet müdürü, ilçe jandarma komutanı, ilçe milli eğitim müdürü, mal müdürü, tapu kadastro müdürü, milli emlâk müdürü, kaymakamın kalem müdürü, asliye hukuk hakimi, sulh ceza hakimi, lise ve dengi okul müdürleri, çay fabrikaları müdürleri, ilçe encümen üyeleri, siyasi parti başkanları, muhtarlar ve arka sırada galerici, kuyumcu, lokantacı esnaflar protokoldeki yerlerini aldı. Ama bir aksilik oldu, AKP ilçe başkanı on dakika geç kaldı. Tam Kur’an tilâvetinde AKP’li ilçe başkanı korumalarıyla salona teşrik ettiler. Salondaki ekâbir hazirun secde ayeti okunmuş gibi birden tam tekmil ayağa dikildiler. Başkan oturunca onlar da oturdular. Bilemiyoruz, artık burası Kim’in ülkesi.

Modernlik bütün dünyada insanı çepeçevre kuşatmış durumda. Kadim olan her şeyi teker teker imha ediyor ve onun yerine kendi mantığınca yüksek mühendisliğe dayalı içinde insan olmayan ruhsuz olan şeyleri yerleştiriyor. Batılıların Ortadoğu’da önce yakıp yıktığı sonra talan ülkeler, AKP’nin Türkiye’de ‘kentsel dönüşüm’ teranesiyle birer ucubeye çevirdiği beldeler de hep bu baptan…

Trabzon Lisesi’nin emektar edebiyat öğretmeni Sabahat Ülker hanımın neredeyse yüzyıllık ömrüne rağmen edebiyat adına kayda değer hiçbir şey üretmeden bu dünyadan göç etmiş olması benim açımdan oldukça ilginçti. Karadeniz’de koca bir amip yüzyıllık ömrü boyunca dalgalarla öteye beriye savruldu ve en sonunda karaya vurup öldü.

Fransa nedir; Fransa Napolyon Bonapart devrinden beri kırmızı pantolondur. Türkiye nedir? Türkiye gâvur Mahmut’tan beri Fas işi bordo renkli, siyah püsküllü Osmanlı fesi. Peki Karadeniz nedir? Karadeniz ne hamsidir, ne çaydır, ne fındıktır. Karadeniz dünya yaratıldı yaratılalı yalnız komar ağacıdır. Bunu, o komar ağaçlarının her baharda açan mor renkli kışkırtıcı çiçeklerini çocukluğundan yaşlılığına dek her yıl görmüş olanlar sadece sezebilir; bilemezler.

Of’un sahilinde bir tenis kortu var. Bir zamanlar orada tenis oynuyordum. Hatta ta Rize’den doktorlar bile gelip amatörce tenis oynuyorlardı. Sonra geceleri sahayı futbol oynamak için kullanan çocukların üstün hünerleriyle file bozuldu. O zamanki spor bakanı Suat Kılıç’a yazdım. Depoda file var ama oradan belediye sorumludur, dedi. Belediyeye yazdım, sizin sosyetik zevkleriniz için harcayacak paramız yok, Metin Bey! dediler. Son çare olarak Trabzon il spor müdürlüğüne yazdım. Cevap yazmadılar ama muhtemelen Oflu ve tenis, ne alaka! türü bir şeyler mırıldandılar. Sonra iki spor bakanı da değişti. Bana bir tenis kortu filesini çok gören Of Belediyesini Allah çarptı, buhar oldu. Şimdi kalakala kaldık Bacaksız Orhan’ın insafına. Zira benim bildiğim kadarıyla bir zamanlar belediyenin bölgesi olan o tesisler artık Bacaksız Orhan’ın sosyal alanı. Sonuçta bir kort tenisi filesi için yıllardır yüce tanrıya dua etmeye devam ediyoruz.

On beş yıllık AKP iktidarı döneminde beni en çok şaşırtan şey Roman şarkıcı Kibariye’nin AKP’nin kültür bakanı olarak bir türlü işbaşı yapamamış olmasıydı.

Bu ülkede bir tornacının oğlunun reisicumhur olduğu bahsi külliyen yalandır. Ama bir zurnacının arkadaşının o makamı emaneten tutmuş olduğu bahsi doğrudur.

Tabi Ofluların mucizeleri sadece bunlardan ibaret değil. Bundan bir yıl önce Of Sahil Camii’nin önündeki alana devasa bir rahle-i kebir anıtı yaptılar. Ortasına da bir Mushaf kabartması. Bu garabeti görünce aklıma Saddam Hüseyin döneminde Irak’ın şehirlerinde yapılan tuhaf taklar geldi. Eskiden, yani ilk mektepte talebeyken, bu camiinin önünden devlet bürokrasisinde çalışmış CHP’li memurların cenaze namazları kıldırılırdı. Acaba ona nispet miydi o ucube rahle-i kebir. Neyse? Ne amaçla yapıldıysa artık. Kırıldı ve oradan kaldırıldı. Sonuç mu; AKP bir ‘’It is a book!’’ hizmet hareketidir.

Fransa’da Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanı seçilmiş olması Avrupa kıtasında ideolojilere bağlı klasik siyaset anlayışının sona ermek üzere olduğunu, artık dünyada herhangi bir ideolojik omurgası olmayan, çokuluslu şirketler adına çalışan ülkeler ve coğrafyalar üstü expat politikacılar devrinin başladığının habercisidir.

Bugün Rize sulh cezada ''Cemaat'e üye olmak'' suçlamasıyla yargılanan Sadullah Şişman sürekli görüştüğümüz bir arkadaşımız olup su katılmamış bir milli görüşçüdür. Sadullah'ın tek suçu referandumda 'Hayır!'dan yana rengini belli etmiş olmasıdır. Ve sırf bunun için ÇAYKUR'daki işinden atıldı. Kısacası AKP iktidarı ve sarayın soytarıları Cemaat heyulasını devlet kadrolarını ele geçirmenin bir enstrümanı olarak kullanmaktadır.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan! Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zat! Lütfen Rize'de Milli Görüşçülere hayatı dar eden, sokaklarda havlayan kuduz olmuş köpeklerine sahip çık! Onları sarayının bahçesine mi bağlarsın, aşı mı yaptırırsın senin sorunun artık.

Bir zamanlar Cemaatin ablaları da Amerikalı sünnetsiz patronlarının emriyle savcıları polisleri yanına alıp Kemalist generallere operasyon düzenliyorlardı. Cemaat neredeyse devletin kendisi idi. Şimdilerde ise devlet bütün AKP teşkilatları olmuş durumda. Onlar artık kutsal Roma’nın dokunulamayan, ilişilemeyen hukuk üstü imtiyazlı vatandaşları. Onların dışında kalanlarsa Ortaçağ’dan kalmış cüzzamlı, kötü ruhlu büyücüler, şeytanlar. Bir şekilde yakalanıp engizisyon mahkemelerinde cezalandırılmalılar!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

KARAKOLA DÜŞMÜŞ BİR OROSPUYU KURTARMANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ ZANNEDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE YSK’NIN CUMHURİYETİ NİKÂHSIZ DÜĞÜNSÜZ TEK ADAMA VERMESİ GAYET DOĞALDIR – 103

Anayasa mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer 2001 yılında TBMM’deki DSP, MHP, ANAP, DYP ve SP’nin ortak önergesiyle cumhurbaşkanı adayı olup meclis tarafından seçildiğinde durum halk tarafından yadırganmıştı. Pazarlıklarla cumhurbaşkanı mı seçilirmiş! Oysa demokrasi de kural basitti, ne senin dediğin olacak ne de benim dediğim.
Bay potansiyel başkan 2001 seçimlerinde treni kaçırmıştı. Dolayısıyla AKP iktidarının başbakanı Abdullah Gül olmuştu. Seçimler Siirt’ten yenilendi. Bay potansiyel başkan TBMM’ne girdi, hemen Abdullah Gül’den emanet başbakanlığı aldı.
Ahmet Necdet Sezer’in reisicumhurluğu sona erince bay potansiyel başkan hemen o makama emanetçi bir kukla gönderdi; Abdullah Gül. Zira cumhurbaşkanlığı sembolik bir yerdi. Tek zevki kraliçe Elizabeth ile aynı faytona binmekti.
Bay potansiyel başkan 2014’de görev süresi dolan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı makamını devraldı. Hatta Çankaya’yı beğenmedi. Kendine 1001 odalı büyük bir saray yaptırdı. Malı gizlemek için de adına ‘külliyen yalan’ dedirtti.
Abdullah Gül ise eskilerin tabiriyle siyasetten tekaüt oldu ve muhtemelen oğlunun patlamış mısır işine girdi.
Bay potansiyel başkan başbakanlığa ise ‘kardeşi’ Ahmet Davutoğlu’nu layık gördü. Hani şu miyop gözlü antisosyal Van kedisi kılıklı çanağı ters dönmüş sevimli kedi vardı ya... Bilmem hatırladınız mı?
Bay potansiyel başkan o kedinin Suriye cephesini yüzüne gözüne bulaştırması yüzünden yerine teknokrat kalıplı başka bir kukla koydu; Bay Lağo! Bir nevi İzmir’in Mr. Lobaloba’sı!
O arada bay potansiyel başkan boş durmadı tabii. Allem etti kallem etti YSK’nın da tezgâhıyla koca Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasasını nikâhsız, düğünsüz çaldı.
Dün de başbakanlık makamına yerleştirdiği Bay Lağo’nun makamını şahsının ruhaniyetine gark etti. Yani eskiden beri taktiği oldukça klasikti. Önce bir makama bir kukla yerleştir, sonra o kuklanın altını oy ve zamanı geldiğinde onu yut. Yani dün Türkiye’de yaşanan garabet hiç kimse için sürpriz değildi. Cumhurbaşkanlığı makamındaki bay potansiyel başkanın anayasayı çalıp başbakanlık makamını duygusal bir timsah gibi yutmuş olmasına başkanlık sistemi diyorlar.

Becerip bir ata binemeyen, tavuğu yontma taş devrindeki ilkel insanlar gibi vahşi usulle yiyen, hayvanları güvercinlerin kıçına şemsiye sokarak seven, politikayı da bir ülkeyi kinle, nefretle ikiye bölüp sadece yarısını yöneterek yapan bir adamın özel hayatında merak edilecek hiçbir şey yoktur. İnanın bana, Bolu ayısı belgeselleriyle aşağı yukarı aynıdır.

Modern bir ülkeyi idare eden bir politikacı o ülkenin insanlarına ‘Kardeşlerim!’ diye hitap edemez. Bir ülkedeki politikacılarla o ülkede yaşayan insanlar arasındaki ilişki ağabey-kardeş, mafya babası-tetikçi ilişkisi değildir. Sorumlu yönetici vatandaş ilişkisidir. Ve bu ilişki sadece hukuka dayanır. İşte bay potansiyel başkan hukuktan ve vatandaşa karşı sorumlu politikacı vasfından yırtmak için ikide bir ‘Kardeşlerim, kardeşlerim!’ diye ünleyip durmasının nedeni. Ben nereden bu hırsızların, yalancıların kardeşi oluyorum anlayamıyorum. Ben kimsenin kardeşi falan değilim. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşıyım. Kardeşlik, hemşerilik feodal toplumlardaki cemaatlerde olur. Modern ve büyük bir devlet kardeş, arkadaş, ahbap, çavuş ilişkileriyle yönetilmez. Cumhurbaşkanlığı makamı duygusal patlamaların yaşanacağı bir yer midir? Orası 80 milyon insanın renksiz, kokusuz üst temsilidir. Ve sadece hukuka yasalara riayet edilerek yönetilir. Şiir yazmak isteyenler Kızkulesi’ne gitsinler…

Gelecekte Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet olacaksa bu sadece 15 yıllık AKP iktidarı döneminin tüm siyasi faillerini ve bay potansiyel başkanı zaman aşımı olmaksızın yüksek bir mahkemede yargılanmasıyla olacaktır. Yani geleceğin Türkiye’sini zannedildiği gibi politikacılar değil, karanlık bir diktatörlük devrini yargılama cesareti gösterebilen yargıçlar kuracaktır.

Tabiî olarak eski bir Yeşilçam filminin bu bölümü selpak sarfiyatının arttığı bir duygu sağanağını andırıyordu. Uzun zamandır ailesinden uzakta bir yetimhanede büyüyen Sezercik nihayet annesine, babasına ve kardeşlerine kavuşmuş ve makûs talihi de dönmüştü. Senarist filmin bu aşamasında oldukça hümanist görünüyor.

İnsanın insana yaptığı en büyük kötülük kendi varoluş sancısının farkına varmadan, onu doğru dürüst tanımlayamadan insanlığın büyük meseleleri hakkında temelsizce bir şeyler geveliyor olmasıdır. Yani salt bir Aristo mantığıyla kelimelerle kuşattığı hayatta insana, dolayısıyla tanrıya hiçbir şans tanımama trajedisi...

Kısacası varoluş sancısının farkına varamamış, hayat karşısındaki acılarını yutamamış, insanla ilgili büyük sözlerin sadece uzun suskunluklardan sonra dillendirilebileceğini bile bilmeyen, çapsız, kifayetsiz, insanların politikayla hayatı bağlamından kopardığı garip bir zamandayız.

Turgut Özal'ın en büyük fazileti, hayali ihracatla da olsa, Anadolu'nun salyangozunu Flemenklere yedirebiliyor olmasındaydı. Bay potansiyel başkan onu becermek bir tarafa Rus ayısına domates dahi yediremiyor.

Kısacası Türkiye'nin bugünkü politik açmazından; yani benim bugün deniz kenarında avare bir halde çakıl taşı topluyor olmamdan, dünkü şairliği 'Asya Çingeneleri' için peygamberliğe çıkmış İsmet Özel özel olarak mesuldür.

Eskiden Türkiye’nin sadece Suriye’nin Bekaa Vadisinde konuşlanmış PKK terör sorunu vardı. AKP’nin parti devletine dönüştürdüğü yeni Türkiye’de ise bay potansiyel başkanın ve Ak Saray’ın politik geleceğine endekslenmiş ciddi bir beka sorunu var.

Saadet Partisi genel başkanı Temel Karamollaoğlu kıyısından köşesinden dillendirmeye çalıştığı şeyin tam olarak özeti şudur; Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu ve giderek derinleşen bir siyasi kriz var. Bu kriz görünürde politik bir kriz olmasına rağmen esas olarak politikanın kartelleşip mafyalaşmasıyla alakalı çok ciddi bir krizdir. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu şartlar komünizm çöktükten sonra Sovyet Rusya’nın içine sürüklendiği ‘Oligarklar Devriyle’ birebir aynı. Türkiye’deki Kemalizm ile Sovyet Birliği arasında mutualizm türü bir ilişki vardı. Sovyetler Birliği dağılınca Türkiye’de Kemalizm devri de kapandı. Onun yerine ise Amerika’nın Komünizme karşı oluşturduğu Yeşil Kuşağın yanaşmaları konuşlandı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye şu anda Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonraki mafyatik ‘’Oligark devrini’’ yaşıyor. Bunu Türkiye’de tam 12 yıl boyunca televizyon ekranlarından halka izlettirilen Kurtlar Vadisi dizisinden anlamak da mümkün. Dolayısıyla şu anda Türkiye’nin sorunu siyasi bir sorun değildir, tamamen hukuki bir sorundur. Ortada anayasayı çalmış, kanunları umursamayan ve iktidardan gitmemek için bir iç savaşı göze almış çok tehlikeli bir mafya var. Ve bu mafyanın kefen giyip sokağa çıkabilecek milyonlarca delisi var. Dahası Türkiye’de bütün bunlar olurken duruma yüksek perdeden itiraz etmeyen ve gölge iktidar olan Saadet Partisi de işin içinde.

Cemaatin 15 Temmuz darbe teşebbüsü şekil itibariyle askeri bir kalkışma gibi görünse de özü itibariyle bir mafya hesaplaşmasıydı. Olay gecesinde ordunun diğer kanadının ve emniyet güçlerinin hâlâ gün yüzüne çıkmamış edilgen tavrı ve AKP taraftarı halkın hıncı hatırlandığında tablo çok daha net görülür. Bir de AKP’li politikacıların dilinden düşürmediği ‘’paralel yapı’’ sözü var. Bu, iktidara karşı bir mafya karteli için de kullanılabilecek bir söz. Ve motivasyon kaynağı hukuku tanımayan oligark yapının insanların gözünden ve zihinlerinden kaçırılmasıdır. Yani 15 Temmuz özü itibariyle iki mafyanın devlet enstrümanlarıyla kapışmasıydı. Bunu dini bir cemaatin ölçüsüzce şeytanlaştırılmasından da anlamak mümkündür.

Bay potansiyel başkanı yıllarca ne kadar eleştirdiğimi, ne kadar yerdiğimi beni okuyan hemen herkes bilir. Ama Amerika’nın açık bir enstrümanına dönüşmüş Cemaate 15 Temmuz’da yaptığı oyun tek kelimeyle kusursuzdu. Sırf bu oyunu kurgulama, planlama, uygulama ve sonrasında rol yapma cesareti açısından inanılmazdı. 15 Temmuz şu aşamada Türk halkının anlayabileceği bir şey değil. Ama dünya siyaset tarihi açısından bakıldığında kusursuz bir cinayetti ve neresinden bakılırsa bakılsın hayranlık vericiydi. Bay potansiyel başkanı Romalı bir gladyatör yapan şey de işte bu türden bir oyuna cesaret edebilmesi. Ve modern dünyada politika tam da böyle bir şey.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

2 Mayıs 2017 Salı

KARAKOLA DÜŞMÜŞ BİR OROSPUYU KURTARMANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ ZANNEDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE YSK’NIN CUMHURİYETİ NİKÂHSIZ DÜĞÜNSÜZ TEK ADAMA VERMESİ GAYET DOĞALDIR – 102

Bir de şöyle soran Milli Görüşçü ağabeylerimiz var. ‘’Sen hiç Milli Gazeteye abone oldun mu?’’ Doğrusunu söylemek gerekirse olmadım. Bir konuyu merak ettiğim zamanlarda sadece marketten satın aldım. Ama bu soru bana yöneltildiğinde aklıma düşen ilk düşünce şu oldu. Kerhane kapısında gönüllü nöbet tutan bir bekçiye ‘’Sen hiç Milli oldun mu?’’ sorusunu sormak gibi bir şeydi o soru.

- Kurdaş hakkında yazdıklarınızı neye dayandırıyorsunuz? diye soruyor hanımefendi. Ben de;
- Bu soruyu Ak Saray adına mı soruyorsunuz yoksa siyasal görüşünüzü temize çekmek ve tahkim etmek adına mı? diye basit bir soru soruyorum.
- Ben devletim, diyor.
- O zaman XIV. Luis’in soyundan olmalısınız.
- Olabilir, diyor mutfak kaçkını bu tip.
- Bu ülkede bütün mesele kendisine ‘’Devlet benim!’’ diyen kronik bir şizofrenle alakalı zaten.
- …
Cevap yok. Patolojik bir ruh hali. Söze sarayın piranaları gibi saldıran türlerden. Oysa bu hanımefendinin göremediği şey on beş yıllık bir iktidar döneminde hayatın bütün basit yasalarının çalınmış olması. Hiçbir söze dayanak bırakmamış olması. Hayatı tümüyle boğmuş olması. Mutfakta musakka pişirmesi gereken bir zekâyı ucuzundan siyasete dâhil etmenin açmazı bu olsa gerek. Karnıyarık tarifi üzerinden diplomasi. Korkunç.

Of’ta genelde Çaykaralıların otobüse bindiği bir durak var. Yıllardan beri gözlemlediğim bir durum olduğu için benim açımdan oldukça ilginçtir. Çaykaralılar genelde o durakta otobüsü bu ülkeye ait değillermiş gibi binerler. Bu durum bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl yaşanmış olsa anlaşılabilirdir. Ama on - on beş yıl hep aynı şeyi görünce bu ülkedeki esas sorunun ne olduğuyla ilgili insana bazı fikir kırıntıları da verebiliyor. Trabzon belediyesi utanmadan, sıkılmadan tepelerine bir levha asmış. ‘’Otobüs durağı!’’ Ama ortada bir durak yok. Hoyratlığıyla meşhur Of balıkçılarından bir tanesi. Yolcuların yaşlısı var, hastası var, çocuğu var, kaldırıma çömelmiş yorgunu var ama ortada bir durak yok. Kendi kendine insan ve Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olma hali trajedisi. Bazen şöyle düşündüğüm de olmuyor değil. Çaykaralılar aslen Rum! Ve Trabzon belediyesi onlara bir ‘’otobos’’ (Çaykaralılar öyle der’’ durağını bile reva görmüyor. Sonuç;
- Nağamo ti manas Orhan!

Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini AKP’nin takım elbiseli ayılarıyla değil de Çin hükümetinden Panda ayısı ödünç alıp yürütmeyi akıl edebilmiş olsaydık bugün Avrupa ile yaşadığımız diplomatik krizi yaşıyor olmayabilirdik.
- If clause type – 3 serisi

İktidarlar taşların altına saklanmış çatallı dilleriyle tıslayıp duran zehirli yılanlar gibidirler. Halklar ellerindeki çubuklarla taşları dürtüp o yılanları kaçırdığında aynı taşların altına daha büyük ve çok daha zehirli yılanların gelmeyeceğinin de hiçbir garantisi yoktur.

Bence bay potansiyel başkan Hindistan başbakanını ziyaret edecek yerde İskoç usulü ekose etek giymiş Prof. Emre Kongar’ı ziyaret edip ondan Türkiye’nin toplumsal yapısı ile ilgili biraz malumat almış olsaydı çok daha iyi bir iş yapmış olurdu.

Cemaat 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundurulduğunda halk karakola düşmüş bir orospuyu başarılı bir şekilde kurtardı. Böylece Türk usulü demokrasiye de sahip çıkmış oldu. Sonra Cemaatin yurtiçindeki ve yurtdışındaki okullarına el konuldu. Benim bildiğim kadarıyla bu okullar Ak Saray’a bağlı Maarif Vakfı’na bağlandı. Yani AKP hükümetini Cemaatin şerrinden halk kurtardı ama ganimet saraya kalmış oldu. Bu durumda kritik soru şudur; Cemaatten alınan okullar neden 80.000.000’un kanunen eğitim temsili olan Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmadı? Yurtdışındaki bu okullarda görevlendirilen öğretmenler hangi kıstasa göre işe alınıyorlar? Bunu Türkiye Cumhuriyetinde bilen duyan bir Allah’ın kulu var mı? Üç dört ay önce bir haber yayınlanmıştı. Yurtdışındaki Maarif Vakfına bağlı okullarda görev yapmak isteyenler özgeçmişlerini şu mail adresine atsınlar. Hepsi bu kadar. Bir yeterlilik sınavı, yabancı dil bilme, öğretmenlikle ilgili bir tecrübe hiçbiri yok. Bir şahıs mailine CV’nizi atmanız yeterli. Bir de Ak Saray’a iyi saksafon çalıyorsanız oldu bu iş. Bu ülkede AKP iktidarı ve Ak Saray bu işte. It is a book!
- O okullar ne Cemaatin ne de bay potansiyel başkanın babasının tapulu malıdır. O okullar Türkiye’deki 80 milyon insanın cebinden çalınanlarla yapılmış okullardır. Ve resmi olarak MEB’e bağlanmalıdırlar.

Soruyu soruyoruz ama icraatın başındakiler Yunan tanrıları gibi üstün insan olduklarından bu ülkede bizim bir muhatabımız yok. Yazdığımız şeyler, dillendirdiğimiz mevzuular uzay boşluğunda buhar olup gidiyor. Türkiye’deki imam hatiplerde zil olarak neden AKP’nin propaganda müziği dombram çalıyor? İmam Hatip gençliğinin üzerinde siyasal bir proje olarak Rus Pavlov’un şartlı refleks deneyini mi yapıyorsunuz? İleride sokaklarda, miting meydanlarında dombramı duyduklarında koşullanmış köpekler gibi kulaklarını dikecek bir nesil mi yetiştiriyorsunuz?

Cemaatin 15 Temmuz askeri girişimi henüz bağımsız siyasi gözlemciler tarafından doğru dürüst analiz edilip aydınlatılmamış Türk siyaset tarihindeki en büyük karakutulardan biridir. Bu böyle, çünkü AKP iktidarı bu olay sonrasında kendisine uzun süre dış dünyadan bir şahit arama gereği duymuştu. Şimdi asıl soru şudur. Üzerinden henüz bir yıl bile geçmemiş bir darbe teşebbüsünde ölen bir astsubayı kahramanlaştırarak siyasetle ilgili henüz hiçbir yetisi gelişmemiş ilköğretim okullarındaki körpe beyinleri siyasallaştırmanın çocuk pornosundan ne farkı var? Bu ülkedeki siyasi sapıklar emelleri için henüz akıl baliğ olmamış çocukların benliklerini okullarda kirletiyorlar ve bir Allah’ın kulu buna ses çıkarmıyor. Üç milyondan fazla Suriyeli mültecinin olduğu bir ülkenin başbakan yardımcısı Veysel …; ‘’Üç milyon Afrikalı İran’dan giriş yapmak için bekliyor!’’ diyor. Siz kalkmış Timur meydanlarında komünistlik yapıp 1 Mayıs bayramını kutlamaya çalışıyorsunuz. Deli misiniz, derhal işinizin başına dönün!

‘’ AKP aleyhinde bu kadar çok yazıp çiziyorsun, seni neden almadılar. ‘’ diye soruyor bana. O anda anlıyorum ki, bu soruyu soran kişi politik bir hırsızlığın kenarında konuşlanmış talan sırasının gelmesini bekliyor. Bir hayat sürdüğün bir toplumda onca meziyetine rağmen doğru dürüst bir iş, bir ev, bir araba sahibi olamıyorsun. Ve karşında politikanın ikide bir, bir yılanın dili gibi hamle yapıp duran o küstah dil. Hiçbir şeye sahip olamamış olmanın bile kadim bir dürüstlük olduğunu anlayamayacak kadar aptallarla dolu bir toplum. Ve senden ruhunu da istiyor.

Avrupalı turistler Türkiye’ye kanunları kuralları olan belli bir toplumsal düzen içinden geliyorlardı. Turist olarak geldiklerinde de Türkiye’deki sistemin aptallıklarını her vesileyle alenen eleştirmekten geri durmuyorlardı. Avrupalılar en azından bu yönüyle dürüsttüler. Araplar ise tuhaf bir âlemden gelmiş gibi Türkiye’nin her şeyinden razılar. Sistemi eleştirmek bir yana sitemi ele geçirenlere duacılar. Bu halleriyle sistemin aptallıklarını daha da şişirmeye yatkınlar.

Yüzyıl önce İngilizlerin aklıyla Osmanlıları Arap çöllerinde arkadan vuran Arapların tam yüzyıl sonra AKP eliyle kelepire kapattığı Karadeniz’i amcaoğulları İsrailoğullarına satıp satmayacağını yaşarsak hep birlikte göreceğiz.

Gürcistan’da Arapların mal mülk edinmesi yasak, Türklere serbest. Hatta Türkler Gürcistan’da mal mülk sahibi olduğunda Gürcüler oranın tanrı tarafından Ruslardan kıyamete kadar alındığını düşünüyorlar. Türkiye’de ise Araplara mal mülk sahibi olmak serbest. Türklerin mal mülk sahibi olması imkân dahilinde gibi görünüyorsa da öyle değil. Malik’ül mülk Banca Di Roma! Yani mülkün asıl sahibi her halükârda Roma Bankası! Çünkü krediyi veren düdüğü çalar. Onun için Türklerin tarihi misyonu bir avuç dolar için petro-dolar Araplara uşaklıktan ibaret.

Türkiye’nin tamamına sirayet etmiş politik patolojiyle delirmemek için iki yılı aşkın bir süredir televizyon izlemiyorum, haber dinlemiyorum. Son zamanlarda ise kendimi bütünüyle Karadeniz’e verdim. İki kelâm edecek bir insan evlâdı bulamayınca çakıl taşlarıyla konuşuyorum. Bütün galiz küfürlerimi karşımda bir dansöz gibi arsızca kıvırtıp duran Karadeniz’e ediyorum. Beni anlayıp anlamadıklarını bilemiyorum ama derdimi sonuna kadar dinliyorlar. Bir kaç tatlı muziplik hariç bana sonuna kadar tahammül ediyorlar. Dahası asla arkamdan dedikodu yapmıyorlar. Ya da beni dünyevi hesapları için altı ay sonra bir kahveye çağırmıyorlar.

Kutsallık, kutsallık ve yine kutsallık. Bu dünyadaki sahtekârlıkların en büyüğü. Bir türlü, Türkiye gibi bir ülkede sıradan bir insan nasıl yaşar, nasıl soluk alır ve nasıl huzur içinde ölür, faslına gelemeyen katı bir kutsallık. Karşı kabileye dayatılan bir tür put! Kendi dillerince kutsallık dedikleri şeyin bütün özeti bu işte. Bir yamyam iştahıyla güya tanrı adına insana, hayata ve dünyaya oburca tamah etmek. Bunu da bu günlerde en iyi İpsiz Recep yapıyor.

Bağdatlı sahaflar akşam vakti dükkânlarını kapatırken eski kitapların bir kısmını sokakta bırakıyorlarmış. Bunu yaparken de şöyle düşünüyorlarmış. Kitap okuyan birisi kitap çalmaz. Çünkü o kitaba razı bir insandır. Hırsızlarsa zaten kitap okumayanlardır; dönüp bakmazlar bile. Şayet bir hırsız kitap okumaya meyleder de o kitaplardan çalarsa bu da bizim için yeni bir müşteri demektir.
- Moğol istilasından sonra bile Bağdatlı sahafların modern hayata karşı parıldayan erdemleri.

Eski Türkiye’de hayatın genel gevşekliği içinde Türk toplumunun deşarj mekanizmaları vardı. Bunlar televizyonlardaki aptalca Kemal Sunal filmleri, Metin Akpınar Zeki Alasya kabareleri, Levent Kırca’nın Olacak O Kadar programı, Huysuz Virjin Şov, Mehmet Ali Erbil’in Çarkıfelek sululukları türü şeylerdi. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise insanları her gün televizyon kanallarından politize eden psikopat tipli taşra politikacıları mevcut. Televizyondaki mafya konulu dizilerde ise sürekli bir Moğol geni hortlayıp duruyor. Yazar ve analist dedikleri ise dört yüz kelimeyle höyküren dangalaklar. Tek adam sabahtan akşama kadar ekranlardan kin ve nefret kusuyor. Onun için insanlar fikir serdetme adına olur olmaz yerlerde kusuyorlar. Ve bu durum toplumda genel bir davranış modeline dönüşmüş durumda.

Onbeş, onaltı yaşlarında bir grup delikanlı, denizde yüzüyorlar. Her sözlerinin başında ve sonunda küfür var. Küfürler de en büyüklerinden; dinli, imanlı, kitaplı. Sürekli gereksiz bir gerginlik, durdurulamayan bir psikopatlık hali. Şöyle dikilip hallerine bir bakıyorum. Belki ağarmış saçlarım, ağaç gibi sabit duruşum onlara bir şeyler çağrıştırır. Biraz sustuktan sonra yine kaldıkları yerden devam ediyorlar. Sonu tatminsizliğe çıkmış bir dizi anlamsız fiilin insanı insandan koparma hali. Bir türlü o genç yürekleriyle insan olup birbirlerinin geçici zaafını hoş görüp insan olmakta buluşamıyorlar. Bu ülkedeki bu sefil neslin kimin eseri olduğuysa koca bir meçhul.

Karadeniz sahili boyunca döşenmiş bazalt kayalardaki yengeçlerin delirmiş dalgalara karşı acınası halini düşünmedim değil. Bütün bir kış boyunca numunelik bir yengeç göremedim. Dantelli sahiller boyunca süren muharebeyi kaybetmiş, cephelerinden çıkamaya fırsat bulamayan miğferli Nazi askerleri gibiydiler. Ama yakında havalar iyice ısınacak ve her biri saklandığı delikten dışarıya çıkacak. Beni gördüklerinde kayaların üstlerinden panik olmuş gibi yan yan yürüyüp kaçışacaklar.

Modern hayatın içinde bazen öyle durumlar oluyor ki;(ki bağlaç eki) insan şaşırıp kalıyor. Meselâ kadının birisi otoyola çok yakın tarlasındaki dikenleri, çerçöpü bir yere yığıp ateşe verdi. Duman yukarıya doğru değil de tuhaf bir şekilde aşağıya doğru yani deniz tarafına dağılmaya başladı. Dağıldıkça da otoyolun o bölümü sise pusa bulandı. Merakla yolda olup bitenleri anlamaya çalışıyorum. Tırlar, otobüsler, otomobiller, kamyonlar yolun o bölümüne yaklaşınca bir an tereddüde düşüyor. Hızlarını düşürüp, farlarını yakıyor. Birkaç saniyelik belleklere kazınmış o Bolu Dağı geçişi sendromu!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Nisan 2017 Pazar

KARAKOLA DÜŞMÜŞ BİR OROSPUYU KURTARMANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ ZANNEDİLDİĞİ BİR ÜLKEDE YSK’NIN CUMHURİYETİ NİKÂHSIZ DÜĞÜNSÜZ TEK ADAMA VERMESİ GAYET DOĞALDIR – 101

1978 Dünya kupası grup maçlarında yaşanmış ilginç bir olaydı. Peru-Arjantin milli takımları arasında yaşanmıştı. Arjantin’in gruptan çıkabilmesi için dünya kupasına katılabilmesi için son maçında Peru’yu en altı farkla mağlup etmesi gerekiyordu. Ve nitekim maç Arjantin’in 6-0’lık üstünlüğüyle sona erdi ve Brezilya gruptan çıkma şansını averajla kaybetti. Bu skandal maçın sonrasında Brezilyalılar şöyle demişti. ‘’Arjantin o maçta farklı yendi, çünkü Arjantin’i Peruluların ataları kurmuştu. Onlara minnet borçları vardı. Hatta Arjantin’e 12-0’lık bir skor lazım olsaydı, o gün o da mümkündü.’’ AKP’nin Kursk denizaltısı gibi karaya oturduğu seçimden sonra Saadet Partisi’nin 2.6’dan buhar olmuş 1.9’luk oyu da o hesap!

16 Nisan anayasa referandumunda ‘’Hayır!’’ oylarının başına gelen akıbet ne ise, Saadet Partisi’nin % 2.6’ dan % 0.7’ye geriletildiği son genel seçim de Milli Görüşçüler için odur. Saadet Partisi’nin oyları yıllarca YSK’nın hileleriyle çalınıp AKP’ye yazıldı. Milli Görüş’ün içindeki bazı gafiller ise bunun genel siyasette CHP’ye atılmış bir gol olduğu aptallığıyla duruma ses çıkarmadılar. AKP iktidarı bu türden bir hileye kapı aralamak içinse YSK vasıtasıyla Avrupa’daki Türk seçmenlerini kullandı. Şayet benim yazdıklarımda bir anormallik varsa o zaman Milli Görüş’ün Bey in takımı yarım asırlık bir siyasi hareketin % 22’lerden % 0.7’ye nasıl düştüğünü bize tane tane izah etmek zorundadırlar.

16 Nisan referandumunda Almanya’dan % 63 oranında ‘Evet’ oyu çıkmış olması eski Milli Görüş teşkilatlarının artık Berlin kerhanesi gibi çalışıyor olmasıyla alakalı yeni bir sosyo-politik durumdur.

Oturduğum mahallede bir imam hatip lisesi var. Yıllardan beri aynı mahallede olduğumdan okulun huyunu suyunu, imam hatip neslinin tüm küfürlerini bilirim. Sırf bu okula bakarak Türkiye'ye nasıl hükmedildiğini anlamak mümkün. Müdürünün elinde mikrofonla her pazartesi ve cuma öğrencilerle birlikte bütün mahalleyi azarlaması, sabahtan akşama kadar çalan kâh dombram, kâh "o da özlüyormuş!’’, kâh mehter türü tutarsız zilleri, prematüre doğmuş servis şoförlerinin kornaları artık klasikleşmiş. Ama bu okulun başka bir özelliği daha var. O da gece saat tam 24:00 olunca dombram müzikli zilinin neşeyle çalıp mahalledeki bütün cinleri, perileri, ifritleri kaçırması. Bu lisenin tuhaflıkları gece yarısından sonra da devam ediyor. O da on saniyede zonklayan bilgisayar Ram işlem hatası. Bütün mahalle bu boktan, çaresi olmayan gürültüyle uyur. Kimse onlardan şikâyetçi değildir. Onlar imam hatip lisesinden, lise de onlardan razıdır. Onlara adn cennetleri vardır Adnan Bey! Bize ise bu dünyada ve ahirette ebedi azap.

Türk insanı çok ilginç. Herhangi bir konuda çok iyi bir şey başardığında asla seni takdir etmiyor. Sana direkt pusu atılacak bir Romalı gözüyle bakıyor. Bu hem hayranı olduğu hem de kafa bulduğu ‘Batı medeniyeti’ mefhumuna bakışı gibi bir şey. Roma ve Hıristiyanlık öncesi yerlilere has aynı anda sevme ve nefret etme hastalığı. Yani ilkelliğin modern zamanlardaki hali.

Son zamanlarda taşlarla ilgileniyorum; özellikle Karadeniz’in çakıl taşlarıyla. Karadeniz’le ilgili birçok şeyin ne olduğu konusunda emin oldum. Ama bazı taşların bir türlü cansız olduğuna emin olamadım. Sanki deniz suyu, iyot kokulu nemli hava onları yaşatıyor. Tıpkı onlara tutunmuş midyeler, yosunlar gibi onlar da yaşıyorlar. Lakin bunun doğru dürüst bir şahidi yok.

Güneş Karadeniz’in ufkundan, insanların içinde birikmiş o romantik Zerdüştlüğü ayaklandırıp, kıpkızıl bir törenle battıktan kısa bir süre sonra sahilde panik olmuş bir halde bir balıkçı kuşu öter durur. İşte o zaman gündüz ile gece arasında giderek uğuldayıp kopan zamanın sessiz bir mekândaki varlığını fark ederim. Aslında o bir balıkçı kuşu ötüşü değildir; Karadeniz’de zamanın dönüşümünün sirenidir.

Her çakıl taşı bana bir hikâye anlatıyor. Şekliyle, rengiyle, cinsiyle hayata ve varoluşa dair basit ama anlaşılabilir bir şeyler fısıldıyor kulağıma. Bu, böylesi bir ülkede çok tuhaf geliyor bana. Çünkü hiç alışılmadık bir şey. Zira herhangi bir sahici hikâyesi olmayan düzenbazların, yalancıların durmadan bize bağırıp çağırmasına o kadar alıştık ki.

Çakıl taşları görünüşleri itibariyle mucize gibiler. Yüzlercesi, hatta binlercesi içinde sadece birkaçı kendini hemen fark ettirir, ben buradayım, diye bir çığlık atar. Çoğu uslu bir düzenin sıradan, parıltısız parçasıdır. Bir kolleksiyonda olmayı hak edenler ise yarış atlarından finişe koşanlar gibiler; onlar için hep saniyelik ince tahliller gerekir.

Güzel taş modern bir zihnin orasında burasında kusur bulamadığı taştır. Ama daha iyisi ise gözün retinasına takılmadan insanın zihninde kaybolabilen taşlardır. Gökyüzünde kayıp giden yıldızlar ve göktaşları gibi meselâ. Yani en güzel taş insanın evreninde büsbütün kaybolmuş numarası yapabilen taştır. Onlar kendilerini her Allah’ın günü insanlara hatırlatmak mecburiyetinde hisseden politikacılara benzemezler. Sırf onun için iyidirler.

Bay potansiyel başkan yanlısı yüksek bir mühendisten ‘’Şayet kabul etme ihtimalin sadece % 1 olsaydı, Türkiye’de cumhurbaşkanlığına danışman olarak alınacak birkaç adamdan biri de sen olacaktın.’’ sözünü kulaklarımla duyduğumda kendimi hiç ama hiç değerli hissetmemiştim. Onun için burada ettiğim sözleri bir sahibi yokmuş gibi izinsizce alıntılayanlara son ihtarımdır.

İnsanın geçmişte neden tanrıya değil de taştan yonttukları heykellere taptığını ya da Yunanlıların kral ve tanrı heykellerini neden beyaz mermerden oyduklarını taşlarla ilgilenmeye başladım başlayalı çok daha iyi anlıyorum. Anlayamadığım şey binlerce yıllık ömürlü taşlara tapma tecrübesi olan insanın yüz yıllık ömürlü politikacılara neden tapınıyor olduğudur.

Saadet Partisinin AKP Türkiye’de iktidara geldiği günden beri gizli bir protokolle iktidarın ortağı olmadığı varsayımı şaibelidir. Bu tıpkı şuna benziyor. AKP iktidarı ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetlerinin de iktidar olması ve askeri darbe ihtimalinin olmaması. Yukarıdaki bahsin nesnelliği babında AKP’nin karaya oturduğu bir önceki genel seçimde Saadet Partisi genel istişare kurulu ile AKP arasında yaşanan milletvekilliği pazarlık oranıdır. Neticede uzlaşılamamıştı. Ama durumun avukatlığını yapan Oğuzhan Asiltürk % 2.6 dan % 0.7’ye düşen oy oranının siyasal açıdan hiçbir zaman savunmasını yapma gereği duymadı. Bunun partililerce sezinlenemeyen anlamı Saadet Partisinin alttan (tabandan) alan ama üstten profesyonel politikacılar eliyle iktidara ram edilen buhar oylar teorisidir. Bu bahisteki diğer husus iktidarı eleştiride yan pas üstüne yan pas yapan Milli Gazete’nin hiçbir konuda AKP iktidarıyla mahkemelik olmayışıdır. Bu haliyle Milli Gazete Ak Sarayın üvey Kurdaş’ları mesabesindedir. Avrupa’daki Milli Görüş teşkilatının maçı satıp genel merkezlerini Berlin kerhanesine taşımaları yarım asırlık bir siyasal teşekkülün yediği basit bir goldür. Gül’ü burnunda başkan Temel Karamollaoğlu’nun;’’ Samimi olarak inancım, biz önümüzdeki seçimlerde seçimin belirleyicisi olacağız. Baraj diye bir endişeyi de tanımıyorum.’’ sözünü ise artık AKP iktidarının ruhaniyeti oynadığımız ‘’ahlakçı aziz’’ rolü sona erdi; halktan perakende rey alıp üstten toptan satma devri bitti şeklinde tevil etmek mümkün.

Eskiden sırf Almanlar bir savaşta yenildiği için biz de yenilmiş sayılıyorduk. Şimdilerde ise Saadet Partisinin Yeşil Kuşak dinozorları Milli Görüş tabanından alıp üstten iktidara oyları verdikleri için Avrupa'daki Milli Görüş teşkilatı da Berlin kerhanesi üzerinden vermiş oldu.

Köhne bir demokrasinin yürürlükte olduğu, şeklen modern fikren ilkel bir toplumda sırf politik gayeler için "kefen giyip yola çıkmanın" İslam fıkhı açısından anlamı nedir? Teşekkür ederim sayın başkan, başka sualim yok!

Modern Türkiye’nin toplumsal yapısında siyasette belirleyici olan en kritik şey Doğu Roma’dan Osmanlıya devretmiş devlet nizamıyla Türklerin göçebe kuralsızlığının bir türlü uyuşmuyor oluşu. Türkiye’de görünürde muhafazakâr sağ partilerin ama esasta lokal liberallerin milliyetçiliği önceleyerek popülist bir dille öteden beri beslendiği şey tam da bu fay hattı. Yani AKP’nin iktidarı boyunca yaptığı bütün işin özeti Asya Çingeneliğini içi boş sözlerle tavlamaktan fazlası değil.

Trabzonspor gelecek yıl şampiyon olmaya niyetliyse Gaziantepspor’dan Nabil Ghilas adlı futbolcuyu bir şekilde transfer etmelidir. Bun fundamentali bu denli güçlü bir futbolcu görmedim.

QUIS POLITIQUE

Miting meydanlarında yıllarca dillendirdiği siyasi retoriğe bakıldığında aşağıdakilerden hangisinin bay potansiyel başkanla AKP’li seçmen arasındaki ilişkiyi tanımlamadığı düşünülebilir?

A ) Sorumlu devlet adamı – vatandaş
B ) Ağabey – kardeş
C ) Mafya babası – tetikçi
D ) Patron - amele
E ) Cumhurbaşkanı - muhtar


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.