20 Eylül 2017 Çarşamba

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 101

Çok eskiden Oflu hocalar Anadolu’da ramazanlığa çıkar hem Müslüman ahaliye vaaz eder, teravih kıldırır ve dünyevi maişet için biraz para da kazanırmış. Yine bir ramazan Oflu hocanın biri ta Ayvalık’a ramazanlığa gitmiş. Gitmiş ama o zamanlar Ayvalık’ta Müslüman’dan çok Hıristiyan Rum varmış. Dolayısıyla Oflu hoca için ramazanda işler kesatmış. O zamanlar Oflu din adamları o kadar meşhurmuş ki Ayvalık’taki Hıristiyan Rum kilisesinin papazı da Oflu imiş. Hemşehrisi hocanın halini gören Oflu papaz pazar günü kilisedeki cemaate vaaz vermesi için ona teklifte bulunmuş. Nasıl olsa konular aynı, anne baba, komşu hakkı, tanrıya iyi bir kul olma, dedikodu ve hırsızlık yapma… Ama vaaza İsa'yı Musa'yı karıştırma demiş. Cemaatten toplanacak para da harçlığın olur, hesabı. Oflu hoca iyice hazırlanmış ve pazar günü kilisede siyah elbiseler giyip uslu uslu oturan Rum cemaate oldukça dokunaklı bir vaaz yapmış. O kadar ki Oflu hocanın vaazını dinleyen cemaatin kahir ekseriyeti ağlayıp gözyaşlarına gark olmuş. Yalnız kilisede en ön sırada oturan yaşlı bir Rum kadın serinkanlı bir şekilde Oflu hocayı dinliyormuş. Yanında oturan kadının aşırı heyecanını görünce; - Hanımefendi, kendinizi bu kadar harap etmeyiniz. Vaazı veren kişi kilisemize mensup bir papaz değildir, sadece bir camii hocasıdır, demiş. Oflu hocanın hem dokunaklı vaazından etkilenmemesine hem de ona camii hocası yakıştırması yapılmasına içerleyen kadın yaşlı kadını tepeden tırnağa süzmüş. Ve şeytanın yaşlı kadının bedeninde dolaştığı kuşkusuyla vaazına hararetle devam eden Oflu hocadan yana düşünceleri daha da keskinleşmiş.
Ve papazın son nasihatleriyle pazar ayini ve vaazı sona ermiş. Gözyaşlarını avucundaki mendille iyice silen kadın kilise kapısında Oflu hocayı ve papazı beklemeye başlamış. Oflu hoca önde papaz efendi arkada tam kilise kapısından çıkacaklarken kadın Oflu hocaya yaklaşmış ve ağlamaklı bir ses tonuyla;
- Sana cami hocası diyenin gözü çıksın, demiş ve avucundaki bütün bozuk paraları hocanın avucuna tıkıştırmış.
* Şimdi de Ersun Yanal’a hoca diyenlerin gözü çıksın!

Bay potansiyel başkan çıktı hemen Beşiktaş-Porto maçıyla ilgili gerekli açıklamayı yaptı. Tabii milletçe 100 mumluk lamba yanmış gibi aydınlandık. Hayata, siyasete, spora, kültüre, eğitime bakışları böyle işte. Her şeyi biliyorlar, ama ansiklopedik olarak değil, doğuştan ilhamla biliyorlar. Bilmek onlar için doğal bir fiil. Oysa Beşiktaş’ın CL’nde Porto karşısında aldığı o 3-1’lik galibiyetin arkasında Şenol Güneş’in en trajik mağlubiyetlerinden birisi var. 96 yılında Trabzonspor’un teknik direktörüyken Fenerbahçe’ye 2-1’lik skorla kaybettiği bir şampiyonluk tecrübesi var. Şenol Güneş aradan geçen 21 yıl kariyerinde o oyun anlayışını tamir etti. Hepsi bu. Ama dedim ya reis futbol dâhil her şeyi biliyor!

Tarihçi Cemal Kafadar çoğu Türk tarihçisi gibi eyyamcı. Türklerin Doğu Roma toprakları üzerinde kültürel ve politik açıdan Batı medeniyetince dönüştürülerek yutulduğunu itiraf edemeyecek bir korkak. Kendine Ait Bir Roma adlı özensiz notlardan oluşan kitabı tek kelime ile fiyasko! Bugün Türklerin kendisine ait bir Roma’sı yok. Ama modern Roma'nın bir eyaletinde başına buyruk takılan Türkler var. Ve bu keyfi durum modern Roma'nın efendilerince cezalandırılacak.

Türkiye'de edebiyat yok; sadece jölemsi bir Türkçeyle karalanmış tasasız, köksüz, derinliksiz ve tatsız eskizler var. Dahası yazar-şair pozu verenlerin çoğu okuryazar bile değil; sadece Latin alfabesini tanıyorlar.

Irak işgali ile 1.5 milyon Iraklı Müslüman'ın, kirli bir iç savaşa taraf olarak 600.000 Suriyelinin katledilmesine ortak olmuş bir katile genel kurulunda söz hakkı verdiği için Birleşmiş Milletler asıl şimdi itibar kaybına uğradı. Ve dünyanın beşten büyük olduğunu dillendirenler Türkiye'nin bir manyaktan büyük olduğunu akıl edemeyen manyaklardır. Meselâ Mehmet Şimşek adlı bir maliye bakanları var; dört yıl ekonomi okumuş olmama rağmen söylediği şeylerken tek cümle anlayamıyorum. Bazen öksüzler yurdundan kaçmış bir çocuk gibi soyut konuşuyor. Bazen uzaylıların kuzey Saksonya’dan kaçırdığı İngiliz bir kolejli pozlarına bürünüyor. Bazen dili bebek dadamasına dönüşüyor ve Türkçenin tanımlanamadığı bir Bermuda boşluğuna düşüyor. Ve deliler gibi bir türlü esas mevzuu tutturamıyor. Yani Türkiye’deki bütün yatırımlardan, ihalelerden, mühendislik üzerinden akan hayattan resmi bir devletin önüne geçip direkt AKP’ye haraç kesilmesinden!

TEOG mevzuu, Türkiye’de anayasayı ve hayatın basit yasalarını çalmış bir iktidarın eğitim sistemindeki liyakati tarumar etmesinden başka hiçbir şey değildir. Buna kanıt olarak üniversite giriş sınavında sorulan ‘’ucu açık soru!’’ gösterilebilir. Daha önce de yazdığım gibi Recep Tayyip Erdoğan’ın devlet idarecisi olduğu bir ülkede Harward mezunu olmakla dağda bir çoban olmak arasında herhangi bir fark yoktur. Onun için veliler kendilerini ve çocuklarını fazla yormasınlar. Bu ülkede kimin ne olacağına Saray karar verecek!

15 yıl üniversiteye, askeriyeye giriş sınavlarının, memurluk sınavlarının Cemaatçe çalınmasına göz yummuş bir iktidarın çocuklarınıza hayırlı rüya göreceğine inanıyor musunuz? Yani iyi kolejlere, iyi üniversitelere, memuriyetlere torpilli imam hatipliler değil de sınavla sizin çocuklarınız girebilecek, öyle mi?

TEOG mevzuu Türkiye’nin anayasasını çalıp Üsküdar’ı geçen bir hırsızın eğitim sitemini tümüyle çalma teşebbüsünden başka hiçbir şey değildir.

Bay potansiyel başkan hiçbir zaman TBMM’ne saygı duymadı. Tüm siyasi hayatı boyunca meclisi ve oradaki muhalefeti ‘’baş belası’’ olarak gördü. Sürekli kendisine itiraz edilmeyen grubunda konuştu. Gerçekte halkın iradesine saygısı hiç olmadı. Abdullah Gül’ü, Ahmet Davutoğlu’nu, şu andaki korsan başbakan Binali Yıldırım’ı, Hakan Fidan’ı, Hulusi Akar’ı ve bilumum zevatı mağazadan eşya seçer gibi o seçti. Yani Türkiye’de siyaset ve bürokrasi bay potansiyel başkanın politik ihtiraslarına göre dizayn edildi. Şimdi demokrasiye zerrece saygısı olmayan, kendi ülkesindeki mecliste milletinin yekûnuna hitap edecek politik bir dil geliştirememiş bir adam dünya meseleleriyle ilgili BM genel kurulunda konuşmuş! Tabii biz de çok etkilendik.

Eski Türkiye’de laik Kemalist jakoben akademisyenler başörtülü bir öğrenciyi üniversiteye sokmamak için bütün ahlak kurallarını çiğneyip yüksek eğitime ara verebiliyordu. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise durum pek farklı değil. 10 bin fit yüksekten uçan bir Boieng 727’de şizofren bir muhafazakâr İslamcı akademisyen CHP’li bir politikacıyı çelik telle boğmayı hayal edebiliyor.

Ak Saray son referandumla çaldığı anayasaya kılıf uydurmaya çalışıyor. Bunu da sanki Türkiye’de insanlar başkanlık sistemine razı olmuşlar gibi 2019 genel seçimlerini gündeme getirerek yapıyor. 2019 seçimlerinde CHP’nin ve MHP’nin sayısal yetersizliğinden dem vurarak muhalefetin bütün alternatif ihtimallerini sulandırıyorlar. Maksat başkanlık sistemiyle ilgili halkın zihninde var olan şüpheleri bertaraf etmek ve 2019’da bay potansiyel başkanı alternatifsizmiş gibi göstermek. Bunu yaparken de medyadaki tetikçilerle Kemal Kılıçdaroğlu’na her gün sistematik itibar suikastı yapıyorlar. Bay potansiyel başkanı eleştirecek cesaretleri olmadığı için can sıkıntısından muhalefet adına bir kukla aday türetiyorlar. Ve küçük akıllarınca o kukla adayla Ekmeleddin İhsanoğlu vakıasında olduğu gibi güya muhalefetin siyasi basiretsizliğini teşhir ediyorlar. Yani % 51’in dışındaki bloğa siyasi algı açısında düşük yaptırmaya çalışıyorlar. Bu stratejinin basındaki soytarı değirmen taşı kıçlı liberal yazar Engin Ardıç yani Galapagos iguanası. Komodor ejderi Mehmet Barlas ise arada bir devreye giriyor. AKP iktidarının fahiş hatalarına tek kelime edememiş fahiş E evlatları bunlar.

Genelde ciddi devletlerin kültür politikaları şöyle işler. Tarih ve dünya savaşlarla, doğal felaketlerle milletleri ve insanlığın benliğinde derin yaralar açar. Yani milletler tarihten yara almış kediler gibi yaralarını iyileştirmek için uğraşırlar. Ülkelerin kültür politikaları o yaraların iyileşmesine, insanların normalleşmesine yardımcı olur. Ama AKP zihniyeti bu genel insanlık cereyanının dışındadır. Onların lokal dünyaları diğer insanların acılarını ve insanlığın sorunlarını ilgilendirmez. Onun için devletin imkânlarıyla on yıl süren mafya filmleri çekerler. Sonu nasıl olacağı belli olmayan bir politikacının dizisini yaparlar. İçeriği meçhul bir darbe tiyatrosuna filmler çekerler. Köksüzlük, üzerinde yaşadığı toprakla bir illiyet kuramama, sonradan görme böyle bir şey olsa gerek. Oysa bütün bu şarlatanlıkların yerine Kıbrıs Barış Harekâtını yeni nesillere anlatan güzel bir film çekilebilirdi. Onların yerine ya barbarlar gibi çadırdan yeniden diriliyorlar ya da bugüne gelip bir Sicilya mafyası babası rolüne bürünüyorlar. Çünkü AKP için kültür siyasi manipülasyondan başka bir şey değildir.

Şimdi baştan alalım. Milli Görüşçülerin başından Mavi Marmara geçti. Alperenlerin başından elim bir helikopter kazası. Komünistlerin başındansa Gezi Parkı vakıası geçti. Cemaatin başından 15 Temmuz prematüre darbe masalı. Dahası Iraklıların, Suriyelilerin ve Kürtlerin başından daha vahimleri geçti. Bunlar bay potansiyel başkanın Pirus zaferine giden sosyal muharebeler. Onun için BM genel kurulundaki kuru nutkundan heyecan duyan bir Allah’ın kulu olmadı.

Bugün Kuzey Irak’ta bir Micky Mouse devleti olarak Kürdistan’ı var edenler, II. Irak işgalinde Irak’ı yok olmasına yardım ve yataklı edenler, Arap baharı hızıyla Suriye iç savaşında taraf olup Suriye’yi II. Dünya Savaşı sonrası Dresden’e çeviren muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemun tipli aptallardır.

Özet; 1,5 milyon Iraklının, 600.000 Suriyelinin hayatını, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesini ve anayasasını, Metin KONDEL’in girdiği bütün sınavların sorularını çalan ve çaldıran evlatları sizin çocuklarınızın geleceğine zerre merhamet etmez. Kırk yıldır eğitimin içindeyim; TEOG mevzuu bir eğitim soygunudur.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

17 Eylül 2017 Pazar

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 100

Türkiye’de akademisyenler arasında yaygın olarak kullanılan Cem Yılmaz jargonunu ülkedeki ucuz politik söylemin bir alt yansıması olarak görmek mümkündür.

Ersun Yanal’ın Yusuf Yazıcı ve Abdulkadir Ömür’ü Trabzonspor’a monte edişini Trabzonspor altyapısını göz ardı edip elli yabancı transferinden sonra ‘’Firmamızın siz Trabzonspor taraftarlarına ufak bir ikramı!’’ olarak değerlendirmek mümkündür. Bu böyle çünkü aynı Ersun Yanal Sadri Şener’in başkanlığı döneminde takıma yeteri kadar transfer yapılmadığına tepki olarak henüz gelişimini tamamlamamış Barış Memiş’i A takımına alarak ‘’Sizin altyapınızın yeterliliği bu kadar hemşerim!’’ mesajını vermişti.

Bir Trabzonspor taraftarı olarak Şenol Güneş’in teknik patronluğundaki Beşiktaş’ın üst üste iki kez Türkiye ligi şampiyonu olmasına ve Şampiyonlar Liginde ‘’baş arılı (vızz!’’ sonuçlar alıyor olmasına saygı duymuyorum. Çünkü Şenol Güneş benzer futbol serüvenlerini Trabzonspor’da da yaşadı. Ama sırf çalıştırdığı takımın adı Trabzonspor olduğu için şampiyonlukları Türk futbolunun oligarkları tarafından iki kez çalındı. Ve bu konuda ne Türkiye’deki hukuk sistemi, ne sporu siyasetin yanaşması olarak kullanan liberal gebeşler ne de Üsküdar’da sabah olmadan uyanamayan Türk kamuoyu herhangi bir şey yapabildi. Onun için bugün Türk futbolunda yere göğe sığmayacak acı bir realite var. O da şudur; Türkiye Trabzonspor kulübüne resmi olarak bir şampiyonluk kupası, bir de resmi ağızlardan padişah fermanı gibi uzun bir özür borçludur.

İktidarın bakanları, milletvekilleri, bürokratları, sözcüleri, yazar kılıklı kâtipleri ve yandaşları Türkiye ile ilgili her beyanatlarında sanki büyük bir kumarda varını yoğunu ortaya koyup son şanslarını kullanıyor gibi bütün şereflerini, onurlarını, haysiyetlerini, erdemlerini, inançlarını masaya sürüyorlar. Bu tavır modern bir devleti yönetme tavrı değildir. İlkel bir kabilenin tüm tanrıları önünde tamtamlar çalarak düşman bir kabileye meydan okumasından başka bir şey değildir.

Almanların otomobil mühendisliği konusunda kusursuz olduğunu, çok iyi futbol oynadıklarını, defalarca dünya kupasını kazandıklarını, ülkelerinde iyi bir sosyal nizam kurduklarını biliyoruz. Dolayısıyla bugünkü Alman politikacıların Avrupa ve dünya politikasıyla ilgili dillendirdiği şeylerin ahlaki açıdan yukarıdaki şeylerle tutarlılık göstermek zorunda olduğu açık bir vakıadır. Şayet yalancı bir taraf varsa o da Türkiye’de dış politikayı iç politikaya peşkeş çeken sahtekârlardır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın on beş yıl yönettiği bir ülkede herhangi bir okul (ekol) okumaya, fakülte bitirmeye gerek yoktur. Bir yolunu bulup Ak Saray’dan cillop gibi bir kız kaçırmak fazlasıyla yeterlidir. Yıllarca teorilerle, formüllerle cebelleşmeden yedi neslinizi kurtarmış olursunuz.

Basitçe tekrar ediyorum. Ekonomi Yunanca bir kelime olup ‘ev kanunu’ demektir. Ve zannedildiği gibi ilk etapta para ve ticaretle alakalı olmaktan çok hukukla alakalıdır. Dolayısıyla ekonomi bir evin ve hukukun olduğu yerde geçerlidir. Türkiye’de bir ev yok, saray var. Dolayısıyla burada hukuka dayalı bir ekonomi yok. Sarayın ve saraylıların ihtiyaçları için kurulan bir pazar var. Bu pazarın verileri ahalinin hayatını ilgilendiren veriler değildir. Türkiye’de Anayasa’nın üzerindeki sarayın bir Ak Saray ekonomisi söz konusudur. Onun için sayılarla yalan konuşuyorlar. ‘’Türkiye ekonomisi % 5.1 büyümüşmüş!’’ Bu doğru değil, Sarayın ve saraylıların pazarı büyüdü sadece. Çünkü bir ülkenin anayasasını çalmakla o ülkedeki hayatın basit yasalarını çalmak aynı şeydir!

Of’ta Cemaat’in sıfırdan yapılanmasına, dershane kurmasına, yurt açmasına, yıllarca okullarda her türlü etkinliği yapmasına, maklube partileri düzenlemesine ön ayak olmuş milli eğitim müdürü olacak o Kaba saba adam hâlâ görevinin başında. Sözleşmeli öğretmenlik için müracaat etmiyorum çünkü katıksız bir Milli Görüşçü olduğum için ve kepazeliklerine şahit olduğum için benden nefret ediyorlar. Benim iki diplomalı başvurularımı buruşturup çöpe atan çapsız kullanışlılar bunlar. Ama sorsanız hükümet Etoo ile ikili mücadele ediyor.

Şairimsi C Karal'ın cumhurbaşkanlığı en şuursuz şair ödülünü kazanmış olması ile 15 Temmuz yalancı şahitleri resim yarışmasını Oflu köylüsü ressamist Murat'ın (okulda ona teneke derdik) kazanmış olması tesadüf değildi. Yani demem o ki Of'ta Ciğeli diye bir köy var ve aptal bir iktidarın ödüllerini çiğ çiğ yutuyor.

AKP iktidarından önce Anadolu'da iktidar olmuş hiçbir parti, hiçbir padişah modern dünyaya karşı insanın ontolojisini bu denli küstahça riske etmemişti. Bugün Türkiye bir varoluş sancısı yaşıyorsa bu AKP'nin duble-yol çaplı zekâya sahip kibirli, politik görgüsüzlerinin kifayetsizlikleri yüzündendir.

AKP iktidarının 15 Temmuz Yalova şahitleri anısına yaptırdığı resim yarışmasında büyük ödülün sahibi olan Murat K. ile aramda takriben iki yıl kadar önce geçmiş bir konuşmaya ilişkin bir aforizmadır. İlk önce şunu belirtmeliyim ki Murat K. şimdilerde olmayan Of Lisesinden beri doğal bir arkadaşımdır. Milli Görüşçü olduğu için de sözünü benden esirgemez. Bana açtığı konu şuydu.
- Cemaatin Ankara’dan bir adamı milli eğitim müdürü Kaba saba adamı iki kez Of’taki evinde ziyaret etmiş. Birlikte yemek yemişler.
- Eee ne var bunda? İnsan insanı ziyaret eder.
- Öyle değil Metin Hocam. Kaba saba adam bu ziyaretin kimseye dillendirilmemesini söylemiş. Ve adamın Kaba saba adama açtığı konudan çok rahatsız olmuş.
- İyi de konu neymiş?
Murat K. sözün burasında duraladı ve sır vermemeyi tercih etti. O dönemler milli eğitimdeki öğretmenlerin neredeyse yarısı ayda bir kere bile açıp okumadıkları Zaman gazetesine abone olmuşlar. Bizim iki diplomayla vekâleten öğretmenlik başvuru dilekçelerimiz buruşturulup çöpe atılırken Cemaat Kaba saba adam sayesinde Of’un her köşe başını tutmuş. Kaymakamın, belediye başkanlarının, savcıların, hâkimlerin, daire müdürlerinin, doktorların, esnafın, parti başkanlarının ve variyetli eşrafın çocukları Cemaatin parlak oğlanlarından özel matematik ve İngilizce dersi almak için yarışıyormuş. Tabi biz tezgâha konan sinekleri kovmakla meşgulüz. Gel zaman git zaman olanlar oldu ve kazan çömlek patladı. Şimdi soru şudur; Of milli eğitim müdürü Cemaatin hangi adamını ağıladı. Kaba saba adamın rahatsız olduğu konu neydi? Ve bunca şaibenin merkezindeki Kaba saba adamı o mevkide tutan güç nedir? Biz bağımsız bir yazar olarak bu toplumun siyasetiyle ve toplumsal mevzularıyla ilgili cesurca yorumlar, analizler yaptığımızda bizi ‘’Sende mi?’’ diye şeref sorgusuna tabi tutanlar varsa biraz şerefleri bu ciddi soruya cevap versinler. Çingeneler geldi gitti, demokratlar geldi gitti, Cemaatin parlak oğlanları geldi gitti, bunlar da bir gün gidecekler. Ama biz hâlâ buradayız; insan olmanın gereği de hep burada olacağız.15 Temmuz’da Cemaat başarılı olsaydı Kaba saba adamın Of’a United State Of Of’un eyalet valisi olmayacağından emin değildim. Vicdanım bu kadar şaibenin ortasındaki bir müdürün bir an önce görevinden alınması gerektiğini söylüyor bana!

İlkokula başlamadan önce okuma yazmam vardı. Lisenin edebiyat bölümünü birincilikle bitirdim. Gittim çalışma ekonomisi okudum. Girdiğim bütün sınavların soruları çaldırıldı. On beş yıl bedava öğretmenlik yaptım, 1000 gün sigorta primi bile yatırmadılar. Sekiz adet kitap yazdım; sadece üçü yayınlandı. Bu ülkede bize ne bir iş, ne bir eş, ne bir ev, ne bir araba ne de bir banka hesabı düştü. Düşe düşe içki şişelerine ve deniz taşlarına kadar düştük. Buna rağmen bizi şeref sorgusuna çekme küstahlığı gösteren şerefsizler var!

Galatasaray’ın simsiyah topçusu Gomis’in gol sevincinden hiç haz etmiyorum. Zira bu ülkede halihazırda yeterince politik yamyamlık, toplumsal barbarlık, kültürel Vandallık var zaten. Galatasaray gibi medeni bir kulübün topçusu belki salon adamı gibi değil ama çok daha medeni bir şekilde sevinmesini bilmelidir.

Ciddi bir devlet başkanının gözünde bir futbol kulübünün bir deplasman galibiyeti neredeyse hiçbir şeydir. Final oynayıp kazanırsa belki o ülkenin başkanının bir cümlesini hak eder. Çünkü o ülkedeki yüzlerce kulübe olan saygının gereği böyle davranmayı gerektirir. Bay potansiyel başkan ise popüler olan şeylere bulanmaya doyamamış bir ergen. Hayatında ‘’Arkadaşlar, maalesef bu konuda yeterince bilgim yok!’’ dememiş bir cahil, dünyaya gözünün beyazıyla baktığının farkına varamamış bir kör.

Eski Türkiye’de sermayeyi karteline almış ‘’komprador burjuvazi’’ vardı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise politikayı mafya karteline almış ve ülkenin bütün zenginliklerine çöreklenmiş, diğerlerine zırnık koklatmayan korbakor hırsızlar var.

Adına ''Ortaçağ'' denilen çağın Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle sona erdiği yargısı tartışmaya açık bir konudur. Bence adına "Ortaçağ" denilen mefhum Galler prensesi Lady Diana'nın Paris'te paparazzilerden kaçarken bir trafik kazasında trajik bir şekilde ölümüyle sona ermişti.

Türkiye’deki sorun tam da o zikrettiğiniz şey zaten. Sizin o yerlere herhangi bir sınava girmeden, hayatın herhangi bir alanında ihtisas sahibi olmadan, herhangi bir disipline uymamış olmanın aymazlığıyla bir edep adap görmeden doğuştan her şeyi bilerek gelmiş olmanızdır. Daha önce de yazdığım gibi Saray hayatın sıradan yasalarını çaldı. Onun için hayatta başarılı olmanın tek şartı baştaki arının vızıltısına tahammül etmektir.

Eskiden Kemalistlerin en büyük aptallığı insanın ontolojik sorununu "Olmasaydın, olmazdık!" şeklindeki ucuz bir klişeyle çözmüş olduklarını zannetmeleriydi. Bugün Kezbanistler de insanın ontolojik sorununa benzer bir çözüm bulmuşlar. AKP iktidarından önce Türkiye'de hiçbir şey yoktu. Reisleri olmasaydı onlar ve Türkiye var olmazdı.

Milli eğitim bakanlığı Türkiye'deki imam hatip okullarına Afrikalı şişman Zulu kadınları müdüre olarak atamış olsa Türkiye'nin eğitim kalitesinde herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Çünkü dünyada Türk eğitim sistemi hariç hemen her sorunun az buçuk bir çözümü vardır.

Kanaatimce şayet hayatta olsaydı AKP'nin yeni diyanet işleri başkanı kerhane patroniçesi Matild Manukyan olacaktı. Nasıl olsa diyanetin sabık başkanları Irak işgali ve Suriye iç savaşı konusunda AKP'nin sorumluluğuyla ilgili tek kelime etmeyip yıllarca bizi ligth hutbelerle düzdürdü. Hiç olmazsa Manukyan'ın hutbelerinden zevk almayı denerdik!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

9 Eylül 2017 Cumartesi

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 99

Türkiye’de siyaset ve futbol mafyanın kartelinde. Fatih Terim Türk milli takımı adına sahaya çıkan İstanbul karmasının ardındaki tek mafya babası. Bu 1996’dan beri böyle. TFF’nin içindeki Truva atlarıyla her dönem milli takımın başına bir piyon yerleştirir ve maaşını düzenli olarak alır. Bu dinlenme süresi içinde milli takımın iplerini elinde tutar ve Galatasaray’ın başına geçmek için fırsat kollar. Onun futbol adamlığı kariyeri milli takımla Galatasaray arasında Tudors entrikaları örmekle geçer. Guus Hiddink, Oğuz Çetin ve Lucescu Türk milli takımının başına yerleştirdiği piyonların en bariz olanlarıydı. Gruptan çıkamayacağını anlayınca kendisini basit bir vakıa ile milli takımdan kovdurttu. Ve yerine ahı gitmiş vahı kalmış Romen Drakulası Lucescu’yu yerleştirdi. Dün gece Ukrayna karşısında oyun ve skor olarak madara olan takımın kadrosunu da Fatih Terim yaptı. Kulübeye talimatları Lucescu’nun yanındaki tercümanın elindeki telsizle bizzat verdi.
Ukrayna Boğaz karmasına göre çok daha modern futbol oynadı. Topu eveleyip gevelemedi. Hemen her atağında tehlikeli oldu. Boğazın karması ise 1980’lerdeki Türk futboluna kadar geriledi. Önceki oyunlarında ise Arda topu ayağına alacak, bir mahalle maçı çapıyla topu evirecek çevirecek ve bu lokal şeyi diğerleri seyredecek. Tıpkı Türkiye’deki saray çaplı siyaset gibi bir görüntü. Bu laubalilik belki Türkiye liglerinde bir şey ama modern futbolun standartlarında geçer akçe değil.
Bir Trabzonspor taraftarı olarak İspanyol hakem ‘’Bay Gonzales!’’in Ukrayna lehine yaptığı hatalara hiç ama takılmadım. Türk futbol tarihi Boğaz takımlarını kollayan Türk hakemlerinin eyyam dolu düdüklerinin tarihidir. Trabzonspor’un şampiyonluğunu çalanların bu kadar küçük hakem hatalarından yakınmamaları gerekir. Zira Türk mahkemelerinde çok daha vahşi pozisyonlara hakimler ‘’Devam!’’ diyor.

Türkiye'deki bütün boncuklu koltuklar bay potansiyel başkanın Ak Saray'ındaki koltuğundan cemaatlere ulufe niyetine dağıttığı mavi boncuklardan türemiştir. Binaenaleyh mavi boncuklu koltuk kimdeyse şeyh de odur.

Nihat ağabey (Ehtiyar) 70’li ve 80’li yılardaki İstanbul’un karanlık âlemini bırakıp, kebair günahlarından tövbe-i istiğfar edip memlekete döndüğünde dostları ona daha kavi bir tövbe alması için Adıyaman’a gitmesi gerektiğini tavsiye ettiler. Günahlarından korkmuş olacak ki İstanbul’un en gözü kara kabadayılarıyla aşık atmış patlak gözlü o Oflu külüstür bir 302 Mercedes’in en ön koltuğunda elinde doksan dokuzluk tespihle yollara düştü. Vara vara Menzil’in dergâhına vardı. Mayası 1400 yıl evvelinden gelen mübarek ekmekten yedi. Limonlu mercimek çorbasına kaşık salladı. Mütevazi insanlarla tanışıp salavat getirerek tokalaştı. Vakti zamanı gelince de şeyh hazretlerinden sağlam bir tövbe aldı. Kabadayılık gururundan eser kalmamış gibiydi. Lakin dergâhtaki son gününde garip bir olay vukuu buldu. Yemekler geldi ve Nihat ağabey dâhil hep birlikte yediler. Son olarak çaylar ve pastalar geldi. O fasıl da bitti. Sonra çocuğun birisi sofradaki çayların dibini ‘’şurp şurp!’’ diye içmeye başladı. Çocuğun halini gören Nihat ağabey bir Oflu edasıyla;
‘’ Oğlum nedir o öyle çayların dibini içiyorsun. Şuradan adam gibi bir bardak al, çay doldurup içsene!’’ dedi. Dedi ama hemen dervişin biri söze girdi.
‘’ Üstat, Allah bilir belki de o çayın kerameti dibindedir.’’
Tabi Nihat ağabey şaşırdı.
‘’ Nasıl kerameti dibindedir? O zaman hep beraber çayları dökelim, diplerindeki ğoğollari (çay tozları) içelim.’’
‘’ Olmaz üstat, kerametin nerede olduğunu sadece Allah bilir.’’
‘’ Ne kerameti yahu, insan şerefli bir varlıktır. Çay içecekse adam gibi doldurup çayını içecek.’’
Masadakiler Nihat ağabeyin patlak gözlerinden ve sabah aç karnına iki koli çiğ iguana yumurtası içmiş gibi bela kokan işkembesinden çekinmiş olacaklar ki konuyu daha fazla uzatmadılar. Böylece Nihat ağabeyin Menzil macerası başladığı gibi bitti.

Tabağındaki tavuğu çakallar gibi ısırarak yiyenler ülkelerini köpekler gibi diğerlerine havlayarak yönetiyorlar.

Diyanet AKP iktidarının hayırsız evladı çıktı. Içkisi yok, (bedava zemzem hariç), kumarı yok, (borsa oynama mevzuu meçhul), Nataşa olayı yok (tenhaları bilemiyoruz) ama paranın akıbeti belli değil. Sayıştay sormaz mı; oğlum bu parayı ne ettiniz? Benim bir tahminim var. 15 Temmuz darbe tezgâhında Diyanet AKP'nin ve Ak Saray'ın lojistik üssü gibi çalıştığından masrafları çok oldu. Dolayısıyla Cemaatten ele geçirilen ganimetlerde Diyanetin de hissesi var. Bir şekilde halledilir yani.

Süleyman Demirel yedi kere geldi, yedisinde de direnmeden gitti. Bunlar bir kere geldiler kanın tadını almış sırtlan gibi bir türlü gitmek bilmiyorlar.

Irak’ın işgali konusunda ABD ve İngiltere hükümetleri (George W. Bush ve Tony Blair) belki Iraklılardan ve Müslüman dünyasından özür dilemediler ama yanlış yaptıklarını itiraf ettiler. Aynı işgale destek vermiş olan AKP hükümeti ise Türk halkına Irak işgaline destek vererek yanlış yaptıklarını itiraf edemediler. Çünkü bu türden bir itiraf onları hem Irak işgalinin ve ardından Suriye iç savaşının en büyük katil ortağı yapacak kadar ciddi bir konu ve kıyamete dek Türk halkından saklanması gerekiyor.

Acem çöllerinde vurulduk; Temmuz’un sıcağında
Mavi damarlar boşalınca samyeli misali durulduk
İnsan basitti, ülkesi talan edilince
Akdeniz’in tuzlu suyunda boğuldu; yüzükoyun değersiz bir ritim
Sonra Asya’nın pirinç tarlalarında Tibet öküzlerince boynuzladık
Çaresi yok, bizim de böğrümüzde bir Romalı mızrağı
Kıpırdasak daha derine batıyor, susacak olsak yüreğimiz kanıyor
.........
Ama reis siz gerçekten çok büyük bir adamsınız.
Adam olmayan yerde!

Türkiye’deki şair bozuntuları cinsel problemleri için bir jinekoloğa ya da üroloğa gidip para ödemek yerine Türkçeyi kendi şahsi problemlerine alet ediyorlar. Yani Türk şairleri için Türkçe ya bir vibratör ya da bir şişme bebek! Bu böyle çünkü bu ülkede tek bir ciddiye alınacak şair olsaydı Irak işgalinde katledilen 1.5 milyon insanın ardından Suriye’de 600.000 insan öldürülemezdi. İnsan, şuur, şair, şiir ve Türkçeyle zihinsel bir insanlık blokajı yapılabilirdi. Dedim ya alayı orospu çocuğu!
Not: İsmet Özel şiiri bıraktığı için burun farkıyla kurtuldu!

Türkiye – Hırvatistan maçında Burak Yılmaz’ın Boğaz karması kalesine gitmekte olan topu kafa vuruşu süsü verilmiş hesaplı ve romantik bir kazayla çıkarmış olmasında dinen bir sakınca yoktu. Yani İslam fıkhı açısından günah değildi. Vakıaya ahlaki açıdan bakıldığındaysa şöyle düşünebiliriz. Cehenneme iteklenen bir insanın can havliyle son anda zebanilerin paçalarına sarılması normaldir. Çünkü aşağısı cehennem ve Tanrı insana hiçbir seçenek bırakmamış.

Dünyada Türkler kadar görgüsüzce basketbol oynayan ikinci bir millet yok. Oyuncular molalarda reklamlarda oynuyorlar. Basketbol kültürü yok; futbol seyircisi basketbola destek vermeye çalışıyor sadece. Litvanya karşısında topu parkeden sektirirken ayaklarına bulaştırıp üç top kaybı yaptılar. Güçleri akıllarından fazla. Taktiksel yetenekleri oyun içinde eridi ve içgüdüsel oynadılar. Ufuk Sarıca genel bir basketbol taktiği vermiş. Bence Türk basketbolunun hidayeti federasyonun başına Cem Yılmaz'ın getirilmesine bağlı.

Eski Türkiye’de Müslüman’ın inancı gereği bütün hayır ve şer Allah’tandı. Ama Allah’ın rızası sadece hayraydı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde hayatın bütün basit yasaları çalındığından Müslümanların siyasete bakışı da büsbütün değişti. Artık Türkiye’deki bütün hayırlı işler bay potansiyel başkanın siyasi kerametinden ve bütün şerler de ‘’CeHaPe’’ (reisin en insancıl hitabı) zihniyetinden kaynaklanıyor!

Okulda ateist bir matematik öğretmeni vardı. Tanrıtanımaz bir laik Kemalist ve de sosyalist. Nasıl oluyorsa artık. Bir akşam vakti bir minibüs dolusu öğretmen Rize öğretmenevine veda gecesine gideceğiz. Ama makyajı biraz uzun sürmüş, son anda çorabındaki kaçığı fark etmiş bir hanımefendiyi bekliyoruz. O arada ilginç bir şey oldu. Ateist Osman;
- Ula uşaklar akşam ezanı okundu mu? diye sordu. Soru ateist birisinden gelince herkeste bir tereddüt oldu. Bazıları okundu, dedi, bazıları duymadık, dedi, bazıları eli kulağındadır, dedi.
Ön taraftaki bay yırtık ise;
- Senin ne işin olur ezanla, namaz mı kılacaksın?
- ...
- Osman koş oğlum, ananı bekle. Düzmesinler onu!
Mecburen sustuk ve derince soluduk. Ateist bir Oflu matematik öğretmeni kendini yutan zamana karşı günde beş vakit duyduğu ezanın akustik varlığına tutunmuş. Ne kendisi bunun farkında ne de ona sert sözlerle sataşan zamana sadece Cuma ve bayram namazıyla tutunmuş o Turkolaz!

Birinci Körfez Savaşının başladığı 1990'ın yılbaşı gecesinde THY'nın Bağdat seferi iptal edilmedi. Üstelik koca uçakta tek yolcu Iraklı bir işadamıydı. Uçak o gece Bağdat yerine Şam'a indi. Gerekçe yolcuya "Irak'ta savaş var. Hava sahası sivil uçuşlara kapalı." şeklinde üç dilde anons edildi. Yolcu Şam havaalanında uçaktan indirildi. Şam'dan Bağdat'a kadar olan yolculuk içinse ona özel taksi tutuldu. Taksicinin parası bahşişiyle ödendi.
Sonuç; eski Türkiye'de her kurumda belli bir ciddiyet vardı. Şimdikilerse eski Türkiye'de siRk palyaçosu bile olamaz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

3 Eylül 2017 Pazar

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 98

Porno endüstrisinin tavan yaptığı modern zamanın şu diliminde Bayan Rambo kılıklı bir Türk kadınının bir playboyu "Ya benimsin ya toprağın!" düşüncesiyle öldürmüş olmasına insani değer yargılarımız açısından kerih bakamayız.

Fenerbahçe teknik direktörü Aykut Kocaman şikeyle şampiyonluğu çaldıkları yıl ettiği "Sonuçta tarih Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu yazacak sözü neyse son anayasa referandumu sonrasında bay potansiyel başkanın ettiği "Atı alan Üsküdar'ı geçti." sözü de odur. İkisi de Fenerbahçelidir; birisi Trabzonspor'un şampiyonluğunu diğeri koca bir ülkenin anayasasını çalmış hırsızlardır.

Bugün modern cumhuriyet bitmiş bir imparatorluğun kibrinden vazgeçmeyenlerin, tarihin ve dinin lanetinden kaçmayı akıl edemeyen aptalların eliyle talan ediliyor.

Çaykur hırsız mantığıyla çalışır. Çay eksperleri yıllardan beri halkın çayını çalar. Tartarken çalar, ‘dara’ der çalar, kaydederken çalar, sürekli çalar yani. Eskiden çay fabrikalarındaki işçilerine lacivert renkli çalışma elbisesi dağıtırdı. O elbiseler ilk yıkanmakta solmaya başlardı: Zamanla yağmurda ve güneşte gri renge dönerdi. Çaykur’un müdürleri masrafları kısıp politik tanrılarını memnun etmeye uğraştığından işçiye o tür gereksiz yardımları kesti. Ondan edilen hasılat ile muhtemelen Cemaatin darbeye kışkırtılmış düztabanlarına Daltonvari kıyafetler dikilecek. Neyse ne diyordum, Çaykur hırsızdır, eksperleri de hırsızdır, Of’taki eksperleri komple hırsızdır. Yani Of’taki bir Çaykur eksperi iki işi aynı anda yapar. Çay eksperliği ve çalıştığı Çaykur adına hırsızlık. Bunu Çaykur’un çayını içen bütün Türkiye bilsin. Çaykur çay müstahsilinin emeğini ve çayını çalıp hırsızlıkla geçinen, Rizeli birkaç bürokratın göbek büyüttüğü SSCB döneminden kalmış korsan bir kurumdur.

AKP’liler 15 yıldan beri yönettiklerini söyledikleri Türkiye’ye sanki burada bir cumhuriyet kurulmamış, burada bir devlet yokmuş ve dünya AKP’nin iktidarından sonra yaratılmış gibi soysuzca davrandılar; o türden bir retorik geliştirdiler. Onun için AKP’nin 30 Ağustos’u Zafer Bayramı olarak kutlaması akıl ve izandan yoksunluktan başka hiçbir anlam taşımaz. Onlara bay potansiyel başkanın 15 Temmuz masalları yeter.

Çocukluğumda anneannemlerin evinde bir odanın köşesinde bir Kıbrıs posteri vardı. Yanında da elinde G3’le bir Türk askeri. ‘’Kıbrıs bir Türk Vatanıdır, bölünemez.’’ türü bir şey yazıyordu. Komşumuz rahmetli Fuat Mandan bir Kıbrıs gazisiydi. Birader askerliğini Lefkoşa’da yaptı. Ani müdahale mangasında olduğu için bir yıl gündüz uyudu. Üç yıl önce Mağusa’ya gittim. Bu adayla ilgili Vatan Yahut Korsan Ada adlı bir roman yazmaya niyetlendim. Havaalanında yaşadığım bir olay nedeniyle Kıbrıs’tan nefret ettim. Ve vazgeçtim. Adayla ilgili tuttuğum notlar Yolcu dergisinde yayınlandı. Bugün bütün Kıbrıslılardan nefret etme hakkımın yersiz olmadığı kanaatindeyim.

Karadeniz'e musallat olan Japon kelebekleri AKP'lilere çok benziyor. Apollon kelebekleri gibi nazlı nazlı uçmasını bilmiyorlar. Bitkilerin özsuyunu emip onları kurutuyorlar ve çekirge gibi zıplayıp insanın yüzüne gözüne hücum ediyorlar.

Artık güneydeki Rumlar nasıl yaptıysa kuzeydeki Kıbrıslı Türkleri siyasi anlamda vaftiz etmiş. Onun için ben Kıbrıslı Türklere saygı duymuyorum. Ama onlar benim ülkeme saygı duymak zorundadırlar.

Asker kontrollü demokrasiden reis kontörlü demokrasiye geçişin beleşçiliğini yaşadığımız bir acayip günlerden geçiyoruz Sebastiyan.

Polis karakolunun önüne çirkin bir havuz yapıldı, sonra yıkıldı. Sahil Camisinin önüne Saddam Hüseyin'in Irak'ındaki gibi dev bir rahle yapıldı; hikmetini kimse soramadan yıkıldı. Carşıbaşı Camisinin tek minaresi yıkılıp yerine çift minare yapıldı. Üsküdar parkı yıkıldı, yerine yenisi yapılıyor. Hükümet konağı önce restore edildi; birkaç yıl sonra Hiroşima misali yıkıldı, şimdi yeniden yapılıyor. Stadyum yapıldı, şimdi yıkılacak çünkü deniz kenarında Röşi Arena yapılıyor. İsmet Paşa Sokağı, önce yıkıldı sonra yapıldı, yıkıldı yapıldı, bir daha yıkıldı bir daha yapıldı. Belediyenin önündeki yol önce bölündü, sonra eski haline döndürüldü. Kapalı spor salonu yapıldı, kar yağışında çatısı çöktü. Şimdi adı gibi kapalı durumda. Yüzme havuzu yapıldı. Daha kurdelesi kesilmeden taşları döküldü. Otoyol yaptılar, refüjü yeşil. Olmaz, yanlış oldu deyip yeşilliği kazıdılar, beton döktüler. Solaklı Deresindeki asma köprüyü tamir ettiler, üzüm asması gibi koyuverdi kendini köprü. Sonra bir daha tamir ettiler. İki tamirle bir tamir ancak oldu.
- Of'tan imar haberleri dinlediniz. Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz.

Eski Türkiye'de Müslümanlar tüm yeryüzünün mustazafları için müstekbirlere karşı mücadele ediyordu. AKP'nin yeni Türkiye’sinde ise müteahhitleşen eski mücahitler ihale zarfları için aralarında kıyasıya mücadele veriyorlar, hamdolsun!

Mesela Vietnamlı bir Maocu Amerika'nın işgaline karşı ülkesi için savaşabilir. Savaşırken ölebilir, esir düşebilir. Maocular için bu önemli değildir. Ama diğer yandan Türk uyruklu bir Mahocu ülkesinin derelerinin ve yaylalarının vahşi kapitalistlerce çalınmasına aldırmaz. Çünkü hırsızlığa o da dâhildir. İki Amerikan kuklasından galip olanını desteklemek için gece vakti cima işini terk edip şalvarlı demokrasi yürüyüşüne bile yapabilir.

Muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların düğünlerinin bazı özellikleri var. Gerçek bir ilahi çağrı olmadığı için bir türlü insanın içine sinmeyen bir Kuran tilavetiyle başlarlar. Sonra tuhaf bir şekilde suya sabuna dokunmayan amaçsız bir hitabet başlar. Bu hitabet gerçekte siyasi motivasyonlu olmasına rağmen renk vermemeye çalışır. Aslında düğün salonunun dışındaki hayatta var olan o zehirli politik dilin boş vitese alınmış halidir. Bunu doğru dürüst bir karakteri olmayan arabesk tınılı bir ilahi faslı izler. Efkârın nedeni belli değildir. Sanki ortada bunlara kafayı takmış öfkeli bir Tanrı var ve bu curcunabazlar bütün bu ucuz tantanalarla onun muhtemel gazabını yatıştırmaya çalışıyorlar. Ak Saray’ın bahçesindeki manzara da o hesap. Yalnız ben biraz muzip bir adamım ve Hulusi Akar Paşa’yı Bülent Ecevit'in bacanağıymış gibi gördüm. Tabi bu tablonun en trajikomik tarafı bir zamanlar AKP iktidarında dışişleri bakanlığı yapmış antisoyal miyop Van kedisi kılıklı Ahmet Davutoğlu’nun çanağındaki sütü dökmüş gibi suçlu ve sessiz haliydi.

Arakan meselesinde biraz sabırlı olun zira AKP’nin dış politikasında, askeri tabirle, hâlâ ‘’S.k kafalı çavuşlar döner g.tünü avuçlar.’’ prensibi geçerli olduğundan hükümet bir türlü aradığı kanı bulamadı.

Tansu hanımın (Çiller) Ak Saray’a çıkmış olmasını oldukça manidar buluyorum. Zira Tansu hanımın başbakanlığı döneminde başkan Bill Clinton oval ofisteyken Beyaz Saray tecrübeleri de var. Ak Saray’ın siyasette her krizi fırsata çevirme geleneği bu türden derin tecrübelerden yararlanmaya meyyal olduğunu biliyoruz.

Kanunla tanımlanmış resmi bir görevin ifası haricinde politik fetişizm için Ak Saray'a çıkan, yemek yiyen, hediye alan herkes ülkedeki diğer vatandaşlar da Ak Saray'a çıkıp bay potansiyel başkana politik anlamda vaftiz olmadıkça Türkiye Cumhuriyetinin onurlu ve şerefli vatandaşları olmaktan ziyade hırsız ruhlu birer eros’pu çocuğu statüsündedirler.

Yani bu ülke Ak Saraylılar ve Galatasaraylılar diye ikiye ayrılır, diyeceğim ama Galatasaray’ın saray soytarıları da Ak Saray’a çıkmış.

Akıl sürekli aydınlığı ve yüce bir muştuyu kollayan bir şeydir. Yani her sabah güneş doğuşuna şahit olduğundan o yorulmaz. Aksine her gün tazelenir. Yani yorulan şey aklımız değildir, modern paradigmanın karanlık labirentlerinden çıkmaya güç yetiremeyen bedenlerimizdir.

Arakan'daki Budistler rahiplerin oyunlarıyla Müslümanları katlediyor olması mevzuu hafife alınacak türden bir şey değildir. Ama Arakan'la ilgili servis edilen haberlerin zamanlamasına bakıldığında her bayram öncesinde Mescid-i Aksa, Kudüs, Gazze ve Filistin'in planlı bir şekilde gündemden düşürüldüğü söylenebilir.

Ellerinde birer Romalı mızrağı var ve o lanetli şeyi bayram seyran demeden karşılarındakinin böğrüne böğrüne batırıyorlar. Hatta basit bir bayram kutlamasında bile. Çünkü onlar insan değiller, Olimpos Dağı'nın tanrılarılar.

Türkiye'de adına devlet denilen şey baştan ölü doğuyor. Devlet denilen dev aygıt iş adamı kılıklı hırsızlardan becerip kanun yoluyla vergi alamıyor. Ve hırsızlığa hükmen mağlup oluyor. Onun yerine hırsız politikacıların eliyle iş adamlarına muhasebesiz yatırım yaptırılıyor. Yani Türkiye'de devlet kanunu ve zenginliği politikacı ve iş adamı kılıklı hırsızların aralarında kırışmaları halinden başka bir şey değil. Bu yapıda vatandaşa düşen iş boynunu büküp onursuzca saraya yanaşmak...

Menzil tarikatının prensi zatın oturduğu cafcaflı taht bana Hint masallarındaki nazlı mihraceleri hatırlattı. Bir de siyasal İslamcıların yakın geçmişteki o arabesk ilahisini; "Şehit tahtından Rabbe gülümser, ah binlerce canım olsaydı, der!"


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

29 Ağustos 2017 Salı

MEHMET BARLAS TÜRK LİBERAL YAZARLARININ KOMODOR EJDERİDİR YA DA ENGİN ARDIÇ GALAPAGOS IGUANASIDIR FASLI – 99

Ersun Yanal geçen hafta Fenerbahçe maçında Trabzonspor’un bütün baskın faktörlerini nötrleyerek Kadıköy’den kendi çapında 2-2’lik bir puanlık zaferle ayrılmıştı. Oysa spor otoritelerine göre Trabzonspor Süperligte en kompakt futbol oynayan birkaç takımdan biriydi. Göztepe karşısında ise Ersun Yanal’ın futbol egosu Trabzonspor’u neredeyse amatör bir takıma kadar gerilettirdi. Trabzonspor’un Göztepe karşısında aldığı bu mağlubiyet Ersun Yanal’ın yıllardan beri Trabzonspor taraftarından sakladığı futbol kerametinin (ki onun futbol taktiği omurgasız pragmatik amip ekolüne girer) artık sonuna geldiğinin en bariz göstergesi. Trabzonspor teknik direktörü, sıfatı ve kariyeri ne olursa olsun, her maç sonrasında maç öncesinde neyi hedeflediğini, oyunun müsabakada neye evrildiğini, futbolun klasik kavramlarıyla tane tane Trabzonspor taraftarına izah etmek durumundadır. Aksi halde patronu Muharrem Usta’yla bohçalarını toplayıp babalarının evine dönmelerine ramak kaldı.

Önce miting meydanlarında ‘durmak yok yola devam’ diye böğürüyorlar. Sonra ‘metal yorgunluğu var’ diyorlar. Yani bir deliliği başka bir delilik takip ediyor. Birincisinde insan bu; arada bir durup nefes almalı, kendisine gelmeli zira at olsa çatlar, diye düşünüyordum. İkincisinde ise demek ki bunlar insan değilmiş. Amerika’nın Yeşil Kuşak projesinde imanını Beyaz Saray’a kırdırmış muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar. Bu robotlar kontrolden çıkmışlar, her şeyi mahvediyorlar. Ve bu aralar vidaları iyice gevşemiş.

Aykut Kocaman; Türk futbolunun akut vakıası. 1996’da Ali Şen tarafından Fenerbahçe’den aforoz edildiğinde yaptığı ahlaki açıklamalarla Trabzonspor taraftarının vicdanına tutunmuştu. Zamanla Fenerbahçe’de kabul görmesini tek şartının Trabzonspor’un alın terini yağmalamak olduğunu öğrendi. 2010-11 futbol sezonunda Trabzonspor’un şampiyonluğunu Rıdvan Dilmen’in danışmanlığıyla yapılan sistematik şikeyle çaldı. ‘’Trabzonspor’a çalınan penaltılar irdelenmeli!’’ sözünü hakemler Aziz Yıldırım’ın çavuşunun pazar nöbeti olarak algıladılar. Önceki hafta Fenerbahçe-Trabzonspor maçı öncesinde yaptığı açıklamada hakemlerin Trabzonspor’un sert oyununa müsamaha ettiğinden dem vurdu ve hakemlere ayar verdi. Doğal olarak Trabzonsporlu futbolculara kart yağdı. ‘’Trabzonspor maçı en az iki kırmızı kartla bitirmeliydi!’’ emri Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçına devretti. Gençlerbirliği maçı 9 kişi tamamladı.
Aykut Kocaman Türkiye’nin en küçük futbol adamı. Herhangi bir sevimliliği yok. Donuk bir surat. İkircikli bir ruh hali. Olabildiğince Makyavel. Fenerbahçe’nin kurumsal varlığıyla bütünleşmiş bir homo-kanaryus. Gülmesini beceremeyen modern bir barbar. Trabzon’un dağlarındaki kirli çakallar bile ondan çok daha sevimliler.

Vakıayı iki kez üst üste yaşadığımdan anlatmak durumundayım. TRT dünya güreş şampiyonasını yayınlıyor. İlkinde bir Türk güreşçi dünya üçüncüsü oluyor. Biraz sonra aynı sikletin finali var. TRT final müsabakasını yayınlamayı kesiyor ve sikletinde üçüncü olan güreşçinin hamaset yumağı türünden vıdıvıdısını veriyor. Bu durum bir gün sonra aynı şekliyle bayanlar 48 kiloda yine tekrarlanıyor. Japonlar bir güreşçi yetiştirmişler; kadının fiillerinde boşluk yok. 4-0 geriye düştü. Sonra tabela birde 14-4 oldu. Bizimkiler burada bir final oynanıyor; biz neyi yapamadık da bunlar yaptı, diye merak etmiyorlar. Onlara dünya üçüncüsü olmak yetiyor. Türkiye’de aynı durum siyasette de geçerli durumda. Almanlar Mercedes üretiyor ama dünya AKP’nin köprülerini, duble yollarını ve havaalanlarını kıskanıyor; çekemiyor.

Karadeniz'de her tarafı yaban hıyarı ve Japon kelebeği istila etmiş durumda. Tarım bakanlığının, sağlık bakanlığının, ziraat odalarının ve Çaykur'un umurunda değil. Onlar mübarek Kâbe hurması yemekle meşguller. Bu vakıa bize modern Türk kadınının Amazon kadın evresini geçip "bayan Rambo" statüsüne ulaştığı yönünde ciddi doneler veriyor.

Bu menfur olaydan sonra AKP’nin aile ve sosyal politikalar bakanı olacak Bayan Kezban’dan ‘’Türk erkeği yalnız değildir.’’ şeklinde bir basın açıklaması beklemiyoruz.

Filistin'in reisicumhuru Mahmut Abbas ile Türk edebiyatının karata gitmemek için ayak sürten Hz. Isa merkebi Rasim Özdenören'i değiş tokuş yapacak olsak ne Türk edebiyatı bir zeval görür ne de Filistinliler'in siyonist İsrail'e karşı düşmüş cepheleri zerre miskal güç kazanır. Bence Murat Menteş'in Dublör'ün Dilemması'nın bir gereği olarak Rasim Özdenören Mahmut Abbas'ın dublörü olabileceği gibi Mahmut Abbas namı-diğer Ebu Mazen Türkiye'deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların ucuz bir teorisyeni olabilir.

Şu ülkede yarım asır yaşayan bir insan nasıl olur da, bütün yeteneklerini seferber eder, yüksek tahsil görür ve hakkıyla sisteme dâhil olamaz; bir iş, bir eş, bir konut, bir araba sahibi olamaz ve kötü günler için biraz birikim yapamaz? sualinin bir cevabı yok bu imansızlarda. Varsa yoksa boş laf! Türkiye’yi yönetmeye bir türlü doyamıyorlar. Bu ülkede asıl gâvurluk budur; insana ve hayata sonsuz bir tamah. Kendi hödük tebaasıyla tatmin olma hali. Cehennemin dibine kadar yolunuz var!

Bir gâvur gâvurluğuyla karşısındaki gâvurun gâvurluğunu dengelediğinde hayatta belli bir hukuk ve bereket oluşuyor. Müslüman ise dini, imanı, kitabı, peygamberi tekeline alıp Kureyş barbarlığıyla diğerine hayatı zehir ediyor. Hâlâ utanmadan, sıkılmadan millete saraydan nutuk çeken malum zatın Türkiye'ye yaptığı şeyin özeti tam olarak budur. Yani gâvurluk yapmak sadece ona has bir şeydir. Bu ülkede bir başkasının gâvurluk yapmaya hakkı yok.

Of ilginç bir yerdir. Şehir planlaması mafyatiktir. Şehrin belli bir girişi yoktur. Kazara Of'a girdiğinizde kolay kolay çıkamazsınız. Mafya gibidir yani. Trabzon tarafına doğru olan çıkış yolu hapishanenin yırtık tel örgüsü gibidir. Rasyonel bir izahı yoktur. Onun için Of'un asalet bulvarı komple trafiğe kapatılmalıdır. Ve kıraathane, lokanta ve kafelerle donatılıp adı Paris Square olarak değiştirilmelidir. Asriliğimizin naçizane bir göstergesi olarak yapılmalı bu. Çünkü aşırı metal yığını sıradan bir Oflunun tahammül edebileceği bir şey değildir. Of'a girişin bir kısmı atıl köprüden minibüslerin olduğu yola verilmelidir.

Siyasal İslam Türkiye’de; ‘’Şehit tahtından Rabb’e gülümser, ah binlerce canım olsaydı, der.’’ şeklindeki arabesk ilahi türü şeylerle başlamıştı. (Milli Görüş’ün estetik eksikliğiydi, doğru dürüst bir tenor yetiştirememek, liseli ergen ağzıyla marş çığırtıp politika yapmak.) Bugün siyasal İslamcıların geldiği yer ise çok trajikomik; Reis tahtından halka gürler, ah bin yıllık ömrüm olsaydı, diyor.

Bekledim, şu Amerikalı Michael Moore denilen komedyen, Cemaat’e üye olsun. Fethullah Gülen’in Pensilvanya’daki malikanesine gitsin. Af ve mağfiret dileyen biraz günahkâr, biraz ciddiyetsiz bir mürit pozuyla (Tanrı’nın şabalak türü taciz kulları kontenjanından) sürünerek Hoca Efendinin huzuruna çıksın ve onun sözlerini anlamaya çalışsın. ‘’Yes sir, İnşallah si!’’ diye ünleyip bizi biraz eğlendirsin ama Amerikalılarda ne gezer bu türden sofistike bir zekâ…


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

MEHMET BARLAS TÜRK LİBERAL YAZARLARININ KOMODOR EJDERİDİR YA DA ENGİN ARDIÇ GALAPAGOS IGUANASIDIR FASLI – 98

Annemin eşyalarla olan ilişkisiyle benim çevremdeki eşyalarla aramdaki ilişki arasında büyük bir uçurum var. Annem için etrafındaki bütün eşyalar aynı değerdedir; daha doğrusu değersizlikte. Bu onların yeri ve zamanı geldiğinde işe yarar şeyler olduğuyla alakalı tali bir durum mudur, pek bilinmez. Ama o sahip olduğu daha doğrusu bir türlü sahip olmadığı bir şeyi arada bir kaybeder. Sonra bir mucize olmuş gibi onu bulur, ardından bir daha kaybeder, bir daha bulur. Bu döngü böyle sürüp gider. Uzun bir aradan sonra işine yarayacak bir eşyayı yeniden bulduğunu söyler bana. Bense onun bu tuhaf haline tebessüm ederim. O bu durumu önüne geçmek istemediği bir kadermiş gibi sürdürür. Bütün bu garip şeylerin annemin zamana o denli olmasa da eşyaya ve mekâna duyduğu ölçülü merhametten kaynaklandığını düşünürüm. Oysa ben etrafımdaki nesneleri sürekli kontrolünde tutmak gibi modern bir huya sahibim. Ama zamanla onlara yeterince ilgi göstermediğimden işlevlerini kaybettiklerini hatta tıpkı meyveler gibi çürüdüklerine şahit olurum. Çünkü özü itibariyle sahip olma güdüsü bir tür paganlıktır.

AKP on beş yıllık iktidarı döneminde Türkiye’de hayatı boğdu. Bugün Türkiye’de bir ekonomi varsa bu Türklerin her fırsatta küfrettiği Batılıların ürettiği yüksek mühendislik üzerinden kabına sığmadan akan bir hayatla var. Diğerleri ise o boğulmuş hayata yeni bir soluk vermek yerine pusuya yatmış, sabırla sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

İkide bir ‘’İsrail yok olmalıdır!’’ diyor; şeytan zincire vurulmalı, kötülük yasaklanmalıdır, der gibi. Sanki tarihte Kıptilerin İsrailoğulları’na yaptığı kötülükten, Roma’nın ilk İsevilere yaptığı işkencelerden, Moğolların Müslümanlara yaptığı katliamlardan bihabermiş gibi. Oysa azıcık tarih ve sosyoloji bilen birisi şeytanın zincire vurulabilecek bir şey olmadığını, insanı insan yapan şeyin ise nefret ettiği o kötülüğün bizzat kendisi olduğunu bilir. Yani iyiliğin, iyi bir insan olmanın o büyük kötülüğe karşı insanın duruşuyla alakalı bir şey olduğunu. Dahası şudur; Filistinliler Yunan asıllıdır ve o topraklara Romalılar zamanında yerleştirilmişlerdi. Ve herhangi bir Yahudi sizi bu bariz gerçeğe ikna etmek için size en az dört cilt tarih bilgisini ezberden okuyabilir. Yani Müslüman gerçekten iyi olacaksa İsrailoğullarının kötülüklerine ‘’Dur!’’ diyerek olduğu kadar onların haklarını da koruyarak olacak. Onların kökünü kazıyıp şeytanı zincire vurduğunu zannederek değil.

Eskiden iktidarların ‘’kamusal alan’’ deyimiyle dindar insanlara yaptığı resmi gaddarlıkları bir kenara bırakıyorum. Ama insanların kendi özel hayatlarındaki hürriyetleri ile insanların toplu olarak yaşadığı alanlardaki davranışlarında gözle görülür bir fark vardı. Şayet bir cinnet geçirme durumu söz konusu değildiyse insanlar yekûnun kullandığı alanlarda daha dikkatliydiler. Ama bay potansiyel başkanın yıllardan beri kullandığı sözde özgürlükçü politik retorik bu toplumsal kuralı yerle yeksan etti. Bay potansiyel başkan bütün konuşmalarında ardı arkası gelmeyen politik dertlerini hiçbir kural ve sınır olmaksızın gece gündüz demeden insanlara okudu durdu. Hiçbirinde ‘’Şimdi bu sözün ya da davranışın yeri mi, zamanı mı?’’ diye sorma gereği duymadı. Kendindeki kuralsızlığı ve özensizliği bütün topluma teşmil etti. Artık Türkiye’de hiç kimse toplumsal alanlarda bir kurala uyma, ahlaki olarak sakınma, bir parça olsun utanma gereği hissetmiyor. Dolmuşta, AVM’lerde, parklarda, kafelerde insanlar kendilerini, özellerini rahatça başkalarına ifşa etmekten keyif alıyorlar. Ve bunu en çok cep telefonuyla konuşurken yapıyorlar. Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların yıllardan beri kullandığı ucuz politik retoriğin toplumdaki karşılığı bu kuralsızlık. ‘’Artık toplumsal alan ya da özel hiç fark etmez; istediğimiz her yere sıçabiliriz!’’ Çünkü tepedeki her yere ve her gün sıçıyor.

AKP’nin yeni çalışma bakanı olacak zat podyumlardan transfer edilmiş manken gibi. Yani eski bir Çalışma Ekonomisi mezunu olarak bana uyar. Hemen söyleyelim. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’deki sendikal hareket zaten devlet güdümünde ısmarlama bir şeydi. Sovyetler Birliği dağılınca ve Avrupa’da Sosyal Demokrasi murt gidince onlar da nallarını diktiler. AKP iktidarı ise bütün sendikaların yönetimlerini ele geçirdi. Onun için işçi ve işveren sendikalarının herhangi bir mücadelesi ve hükmü yok. İşçi ve işveren arasında ciddi uyuşmazlıklar yok. Çünkü Türkiye’de hayatın basit yasaları yok. Yeni çalışma bakanı onlara ne veriyorsa ona razı durumdalar. Dedim ya podyumlardan gelmiş manken gibi yeni bakanımız.

Daha birkaç yıl önce Papa’ya mektuplar yazan, temsili sırat köprüleri kuran, onların üzerinden cennete giriş provaları yapan, Türkiye’nin politikacılarını birer sirk ayısı gibi burunlarından halkalayıp yıllarca peşinden sürükleyen, Afrikalı gençlere bozuk Türkçeyle İstiklal Marşını söylettirdiği için tüm Türkiye’yi deruni duygulara gark eden, Türkçe olimpiyatlarında mesajları okunduğunda salya sümük ağlanan zat Fethullah Gülen değilmiş gibi bugün medyanın kahir ekseriyetinde adamın deccalvari, kötülüğü tahmin edilemeyen bir hobbit türünden temsili resimleri neşrediliyor. Oysa biz şundan adımız gibi eminiz. Bugün Fethullah Gülen’i şeytanlaştıranlar dün Cemaat’in ayak oyunlarıyla siyasete yön veren ve hiçbir vasfı olmaksızın sırf Vatikan’ın onayıyla cahil bir kasaba imamının paltosundan çıkanlardır.

Aptallığı gelenek haline getirmekte Türk milletinin üstüne yok. Bir fikri nihayete erdirememe, bir finali becerememe, potansiyelini tevekkülle bir sonrakine erteleme… TRT’nin spikeri 90 dakika futbol maçı anlatıyor ama futbolla ilgili tek bir teknik terim kullanma gereği duymuyor. Başakşehir başarabileceği bir şeyi sırf bu mantık güdüklüğü yüzünden başaramadı. Bir şeyin içinde var olmanın heyecanıyla tatmin olan bir ruh hali bu. Spor dâhil hayatın her alanında böyle. Görgüsüzlükten dolayı içinde olduğu şeyi kendine yakıştıramama. Bir türlü bir finalin sınırlarına vakıf olamama. İnsan aklının var olan o şeyden daha fazlasını yapabileceğinin hayalini kuramama, o şeyle ilgili sahici bir akla sahip olamama. Her seferinde bir sonrakine devreden atıl bir güç. Şampiyonlar ligine kalmayı başaramadılar ama futbolcularıyla gurur duyuyormuş! Çünkü bu ülke hâlâ iyi şeyleri kendi milletine layık görmeyen lokal mastürbasyonlarla yetinen aşağılık insanlar tarafından oyalanıyor.

Herhalde AKP’nin muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunları bir siyasi parti liderinin atletle fotoğraf çektirmek için Atletico Madrid ya da Atletico Bilbao taraftarı olması gerektiğini düşünüyorlar.

Dün gece NTV’de Türk’te Oğuz Haksever’in konuğu CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu izliyorum. Hayatımda ilk kez Türkiye gibi bir ülkede bir politikacının bu denli açık ara haklı olduğuna şahit oldum. Kılıçdaroğlu’nun tek pot kırdığı nokta orman köylüsüyle ilgili tanımı. Orman köylüsü ormaniye emrinde çalışan köylü türü değildir. Bundan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Karadeniz’i hiç bilmediği de anlaşılıyor.

Modernlik insanın varoluş acısına çare olan bir şey değil. Aksine hayatın bütün katmanlarını kuşatıp onu daha da azdıran bir şey. Hayat çoğu insan için bir hayal kırıklığı. Karata gitmeyen her düşünce, her söz ve fiil o acıyı artırıyor. Malesef modern hayatın içinde daha fazla atomize olmak bizi daha erdemli kılmıyor. Onun için biraz yavaşlamalı, mümkünse durmalı ve uzunca susmalıyız.

Bay Kırmızı İskarpin adlı 200 sahifelik hikâye kitabımız sırf Türk edebiyat literatürüne geçmesi gayesiyle önümüzdeki Ekim ayının sonlarında sadece 110 adet olarak basılacak. Kapadokya Balonları adlı sosyolojik aforizmalardan oluşan 400 sahifelik denememiz ise Türkiye'deki edebiyatın soytarılığı ve sözün sadece aptal bir iktidarı kutsayan emtiaya dönüşmesi nedeniyle zor görünüyor.

Trabzonspor yönetiminin Fenerbahçe’yi Avrupa kupalarından eleyen dost ve kardeş kulüp Vardar’ın başarısını resmi bir dille kutlamamış olması ve bu tarihi zaferi Trabzonspor’un web sitesinde haber etmemiş olmasının elbette ‘’Vardur!’’ bir hikmeti.

Ya adil Müslümanlar olacağız ya da yalnızca insan olmakta diğerleriyle uzlaşacağız. Ya da birbirimizin Kabil’i olup hep beraber cehennemin dibini boylayacağız.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

DEMOKRASİ YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ÖLÜLER DEYİNİZ; ZİRA ONLAR TIBBİ AÇIDAN GERÇEKTEN DE EX OLMUŞLARDIR – 105

İnsan rüyasında sürekli rengârenk kelebekler gördüğünü söyleyen bir yalancı mıdır? Yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir Apollon kelebeği midir? Ya da kapısını paslı kilidini bir ömür başkalarına açmadığı, içi yalanlarla, ihanetlerle, entrikalarla, günahlarla, kirli ihtiraslarla, cinayetlerle dolu o kırkıncı odadaki sırlardan ibaret, Tanrı katındaki zavallı mıdır?

İki farklı maviyle kesif yeşilli bir floranın odağında yani Karadeniz’de insan bir tür Türk deliliğine toslayabiliyor. Meselâ şu görgü problemli düğünlerde kendi kendine çalıp oynayan, arada bir nara atan hoppa tipler. Burada insanlar düğünlerde deliliğini teşhir edip sosyal bir ortamda kendini tedavi etmek ve bir parça normalleşmek yerine deliliğine toplumsal bir meşruiyet eşiği arıyor. Düğünlerin hemen hepsinde aynı terane. Kendilerince eğlendiğini zanneden deliler sürüsü. Sırf deli oldukları için mutlular. Onun için Mercedes’in Alman mühendislerine bile bohçacı ağzıyla politik birkaç sözümüz var.

Bir ifrit gibi gözden kaybolan o yaşlı Karadeniz yengeci…
Geçenlerde sahilde dalgın bir ruh haliyle tam eğilmiş gri renkli akik bir taşı yerden alıyordum ki beni Lewis marka kot pantolonumun paçasından yakaladı. Başlarda biraz tiksindim ama sonra tehlikesiz olduğunu fark edince işi uzatmaya karar verdim. Yengeç hayvanı nedense paçamı bir türlü bırakmak istemiyor. Ben paçayı kurtarıp güzelim akik taşı almaya çalıştıkça o eğri bacaklarını iri moloz taşlara takıp bana karşı mukavemet geliştirmek için çırpınıp durdu.
‘’ Hayırdır, hemşerim…’’
‘’ Burası benim bölgem ve o topladığın taşlar Karadeniz’e ait.’’
‘’ Farkındayım bay ya da bayan her neyse yengeç! Ama insanların denizlerden yararlanması tanrısal bir yasa ve hiç kimse buna engel olamaz.’’
‘’ Evet ama bunun da asgari kuralları var.’’
‘’ Ne gibi meselâ. Denizden taş toplamak için yengeçlerden izin almak gerekiyor gibi mi?’’
‘’ Hayır öyle değil. Aslında benim demek istediğim…’’
‘’ Senin demek istediğin bu ülkede kimsenin umurunda değil. Şimdi derhal paçamı bırakır mısın?’’
‘’ Tabii ki. Sen elindeki taşları denize bırakırsan ben de deterjan kokulu pantolonun paçasını bırakırım.’’
Diğer ayağımı kaldırıp turuncu renkli vücuduna basıp onu gacır gucur ezecektim ki:
‘’ İmdat, imdaaat! Burada yaşlı ve adil bir yengeci öldürüyorlar!’’ diye ünledi.
Gayriihtiyari olarak etrafa bakındım. İleride yoğurt tenli küçük bir çocuk elindeki pembe renkli kürekle kumdan kale yapmaya çalışıyor, az ileride sere serpe havluya uzanmış annesi ise güneşte selülitlerini eritmeye çalışıyordu.
‘’ Sen bu denize ait değilsin. Ben bu denize ait bütün yengeçleri ve ırmaklardaki bütün tsağanaları (tatlısu yengeci) tanıyorum.’’
‘’ Ne önemi var, hepimiz canlıyız işte.’’
‘’ Evet ama sadece şimdilik canlısın.’’
‘’ Ne o, beni öldürmeye kararlısın galiba.’’
‘’….. Tropik kuşaktansın. Daha çok Avustralya’dan. Ve muhtemelen Anzakların gemisiyle kaçak yollardan geldin bu ülkeye.’’
‘’ Çok şey biliyorsun bay ukala. Ama o bildiğin şeyler seni daha çok insan yapmıyor.’’
‘’Evet, sen burada birkaç taşı kurtarmak için benim paçalarımdan çekiştirirken Avustralya’daki Candaşlarının üzerinden kamyonlar geçiyor.’’
‘’ Bundan zevk alıyor gibisin.’’
‘’ Hayır, ama o gacır gucur seslerin bir müzikalitesi var bence.’’
‘’ Potansiyel bir katilsin sen?’’
‘’ …..’’
‘’ Her Oflu gibi.’’
‘’ Şimdi, derhal paçamı bırak! Zira işime engel oluyorsun ve sabrımı taşırıyorsun.’’
‘’ Ne türden bir iş bu? O taşlar çok değerli mi? Ne kadar kazanıyorsun?’’
‘’ Seni ilgilendirmez bütün bunlar. Paçamı hemen bırakmazsan hayvan polisi çağıracağım. Ya da işini bitirip o kirli fiili bir kanun maddesine uyduracağım.’’
‘’ Hayvan polisi mi?’’
‘’ Evet ama bu ülkede o departmana da insan polisi bakıyor.’’
Paçamı bırakır bırakmaz yan yan yürüdü ve ikide bir hamle yaptığım halde bir türlü uzanamadığım o gri renkli akik taşa sarıldı sekiz kollu ahtapot gibi.
‘’ Bu taş benim!’’
‘’ Hayır, nereden senin oluyor. Onu ilk olarak ben gördüm. Hem senin uyruğun bile tartışmalı, nereden senin oluyor o taş.’’
Uzun süre tartıştık. Ben onun Galapagos’taki iri kıyım atalarının yedi geçmişine küfrettim. O da benim çekik gözlü Kırgız atalarıma ve şimdiki devlet başkanıma küfretti.

Çok eski Türkiye’de Boğazlıyan kaymakamı Mehmet Kemal Bey vardı. Ermeniler şehit etmişti. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise Cemaat’in müntesiplerini gördüğü yerde boğazlayacağını söyleyen Urum damat bir bakanımız var. Hamdolsun!

Şayet Kadıköy’ün gece bekçileri olaya fazla müdahil olmazlarsa Fenerbahçe’nin biraz canını yakacağız. Ama Fenerbahçeliler müsterih olsunlar, her şey eski Yeşilçam filmlerindeki gibi naif olacak.

Türkiye gibi büyük bir ülkede belli bir makama gelmiş ve o makamları işgal eden insanların, görevleri yetkileri Anayasa’da ve kanunlarda sarih bir şekilde belirtilmiştir. Ve demokrasiyle değil sadece merkez bankasının emisyon gücüyle cumhurbaşkanlığı makamını gasp etmiş bay potansiyel başkanın görevleri arasında racon kesmek diye bir şey yoktur. Bu durum onun ve etrafındaki cibilliyetsiz yalakalarının politik görgüsüzlüğünden kaynaklanmaktadır.

AKP iktidarı siyasi basiretsizliği yüzünden Ortadoğu’yu komple riske etti. Bunun en ekstrem örneği eskiden komşumuz olan Suriye’dir. İç politikada ise Cumhuriyet taraftarları ile Siyasal İslamcı kılıklı liberalleri birbirine hasım etti. Bugün Türkiye’de ilk fırsatta diğerinden intikam almayı düşünen iki kamp var ve bu iki kamp arasındaki nefret bay potansiyel başkanın nefret dolu politik söylemi yüzünden giderek derinleşiyor. Bütün bunlar yetmemiş gibi Almanya’daki gurbetçileri dönem dönem ruhlarındaki Nazi hayaletlerinin hortladığı politikacıların kucağına atıyor. Yani bir siyasi iktidar düşünün ki onun siyasi basiretsizliğinin bedelini ya Iraklılar, ya Suriyeliler, ya Libyalılar, ya Mısır’daki Müslüman kardeşler, ya Kürtler, ya Türkmenler ya da Avrupa’daki gurbetçiler ülkelerini, hayatlarını ve düzenlerini riske ederek ödüyor. Çünkü adına AKP denilen siyasi teşekkül varlığını insana ve hayata tebelleş olmaktan almış bir çeteden başka bir şey değildir.

Normal insanlar sadece insan olduklarından durup dururken tekrar insan rolü yapma gereği duymazlar. Normal insanların söyleyecek bir sözü olmadığında yani büsbütün sustuğunda dudak kıvrımlarına bir sükunet oturur. Ama düşüncelerinde kendileriyle konuşabilirler. Yalancılarınsa dudakları asla susmaz. Dudaklarına oturmuş mimiklerle yalan konuşmaya devam ederler. Yalancıların bir kendileri olmadığı için onunla konuşamazlar. Onun için monolog usulde sürekli karşısındakilere konuşma ihtiyacı hissederler. Bir tabuta omuz verme gereği hissederler meselâ, çünkü o anda iyi bir insan rolü yapma mecburiyetinde hissederler kendilerini. Yine aynı rolün gereği yerli yersiz çocukları severler. Bunlar bir türlü insan olamamış bir karakterin rol takviyeleridir.

Annemin eşyalarla olan ilişkisiyle benim çevremdeki eşyalarla aramdaki ilişki arasında büyük bir uçurum var. Annem için etrafındaki bütün eşyalar aynı değerdedir; daha doğrusu değersizlikte. Bu onların yeri ve zamanı geldiğinde işe yarar şeyler olduğuyla alakalı tali bir durum mudur, pek bilinmez. Ama o sahip olduğu daha doğrusu bir türlü sahip olmadığı bir şeyi arada bir kaybeder. Sonra bir mucize olmuş gibi onu bulur, ardından bir daha kaybeder, bir daha bulur. Bu döngü böyle sürüp gider. Uzun bir aradan sonra işine yarayacak bir eşyayı yeniden bulduğunu söyler bana. Bense onun bu tuhaf haline tebessüm ederim. O bu durumu önüne geçmek istemediği bir kadermiş gibi sürür. Bütün bu garip şeylerin annemin zamana o denli olmasa da eşyaya ve mekâna duyduğu ölçülü merhametten kaynaklandığını düşünürüm. Oysa ben etrafımdaki nesneleri sürekli kontrolümde tutmak gibi modern bir huya sahibim. Ama zamanla onlara yeterince ilgi göstermedikçe işlevlerini kaybettiğini hatta tıpkı meyveler gibi çürüdüklerine şahit olurum. Çünkü özü itibariyle bu şey bir tür paganlıktır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.