28 Ocak 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Hiç olmazsa laik Kemalistler batı medeniyetinin gerçek kalpazanlarıydı. Bunlar o kadarını bile olamadılar. Kuran-ı Kerim'den feyz alamadıklarından akıl melekeleri yeterince gelişmedi. Eklektik düşünceli ve programsız pragmatistler olduklarından asla bir medeniyet tasavvurları da olmadı. Onun yerine iktisat fakültelerinden diploma alırken Adam Smith teorilerinden feyz aldılar. O feyz dolayısıyladır ki turbo kapitalizmin gres yağı bulaşmış pistonları gibi memlekette durmadan çal'ışıyorlar.

Artık bir başlık koyalım bu duruma; koyalım ki artık bir tanımı olsun bu sabukluğun. Türkler kılıç zoruyla Müslüman olunca töresini kuşandı ve İslam’ın gönüllü lejyoneri oldu bir nevi. Anadolu’yu Hıristiyan Bizans’tan kılıç zoruyla aldı. Aldığı şeyin içini İslam’ın ruhuyla doldurmasını da bildi. Ele geçirdiği o şeyi İslam’a tevdi etti. Miadı dolunca da Sefarad ve Hazar Yahudilerinin aklıyla İngilizlerin gücüyle o şeyi Türklerden çaldılar. Çaldıklarında ise İmparatorluğun tüm tebaasını öksüz kimsesiz bıraktılar. İşte Kemalistler o İngilizlerin akılsız taşeronlarıydı. Onların yerine geldi bu imam hatip mezunu hödükler oturdu. Evet, modern cumhuriyet tüm zamanların en büyük siyasi soygunudur. Ve bizzat tanrının kendisinde çalma biçimidir. Anadolu’da bugün var olan siyasal hoyratlık bununla alakalıdır. Çünkü insan Anadolu’da son dinden, son peygamberden, son kutsal kitaptan ve onun Mim Kef tarafından tarumar edilmiş son tahtından yani bizzat tanrının kendisinden çalınıyor. Yani biz Haremi Şerif’te yarım asır valilik yapmış bir Suudi krala söveceğiz ama Anadolu’da İslam’ın tahtına oturmuş bir kronik şizofrenin sabukluklarına bigane kalacağız öyle mi? Hayır isyan ediyorum, o necaset bulaşmış imanını da haset akan bedenini de tanrıdan çaldığın tebaanı da çaldıklarını da al ve git.

Nasıl tarihte Hıristiyanlık putperest Romalıların 12 sahte tanrısında ıskontoya gidip sadece 3 tanrıya indirmesinden başka bir işe yaramadıysa bugün İslam dini de Türklerin tek olan ‘Gök Tengri’sini demokrasi teranesi altında münafık politikacıların eliyle duble yol ve ihale diye iki dünyevi puta tapınmaktan başka hiçbir işe yaramadı gibi görünüyor.

Üzerinde turuncu renkli zeytin dalı motifli divitin pazen kumaştan bir entari, belinde Şalpazarı işi bordo beyaz renkli solgun bir peştamal, başında uçları ta Kâbe’den hacıların getirdiği ince boncuklarla dolanmış bir yemeni, ayağında yün çorapları ve İvyanlı çapula ustalarının yaptığı çarıklar olduğu halde Kirinta kilisesinin düzlüğünde duvarın hemen dibinde hasırları dökülmüş iskemlesinde her zamanki sakin, sessiz haliyle oturan Apsulika nine damağı iyice kuruduğunda kuşluk vaktinden beri etrafında durmadan koşuşturan, türlü oyunlar oynayan, arada bir ufaktan dalaşan kopillerin en uslu olanlarından bir bardak su istermiş. Apsulika nine Paşabahçe işi kristal bardaktan titrek elleriyle sadece bir yudum içip ‘’Elhamdülillah!’’ dedikten sonra çocuğa döner ve ; ‘’ Çoğ eyi göresun uşağum, su gibi aziz olasın, uğurlu kademli beyaz sakallı görürüm seni inşallah.’’ Diye içli dualar edermiş. Tabi bu dediğimiz henüz cilt kırışıklıklarını hastalık olarak tanımlayan doktorların botoks tedavisini yaygınlaştırmasından ve Allah’ın gökyüzünden tüm mahlûkata indirdiği tatlı suyun tamahkâr tüccarlarca derelerden pet şişelere doldurulup parayla satmalarından çok önceleri imiş.

Türkiye’deki diyanet işleri başkanları, din işleri kurulu üyeleri, ilahiyat profesörleri, din alimleri, müftüler, imamlar, cemaat liderleri, koyun postuna sarılmış bir karış sakallı sahte şeyhler kısacası ulemanın bütün ekabir takımı Hazreti Resul-i Ekrem’in; ‘’ Bizi aldatan bizden değildir.’’ Hadisi Şerifi mucibince AKP’nin TBBM’den geçirdiği II. Irak tezkeresinde neden isyan etmediklerine dair akli gerekçelerini kıyamet günü sabahı süt beyazı renkli buz gibi soğuk mermerli mahşer meydanında Rabb’ül Alemin’e ne cevap vereceklerini şimdiden düşünmeye başlasınlar.

Türkiye’de politikacılar sadece tanrının ahlak yasalarından ve çıkardıkları kanunlardan kaçan hırsızlar değiller aynı zamanda psikologlardan ve ruh hekimlerinden kaçan birer deli durumundalar. Yani Türkiye kronik şizofren, manik depresif, paranoyak, kubris sendromlu, bipolar bozukluğu olan, megaloman, otomatik psikopat, kişiliği bozuk sözde lider, politikacı ve bürokratların politika ve devlet adına yaptığı basın açıklamalarıyla Türk toplumunun ruh sağlığını bozan manyaklıklarından geçilmiyor. Sonuçta: Türkiye’de politika yapabilmenin şartlarından birisi Mazhar Osman’dan ‘’ ruh sağlığı yerindedir ’’ raporu almak olmuş olsaydı bugün Receb-ül Şabettin Ankara Ovası’nın ortasında bir Timur sarayı dikip içinde kılıç kalkan oynayamayacaktı.

Kirinta köyünün çanına ot tıkılmış suskun kilisesinin duvarı dibindeki hasırlı iskemlesine oturup tanrının koca bir yetimi gibi kollarını kavuşturan esmer, buruşuk Rum çehreli Apsulika ninenin feri solmuş gözleriyle karşı Ayama dağına bakıp derin düşüncelere dalıp gittiği, bahar sağanakları için kurşuni bulutların Karadeniz’in ufkundan panikle yürüdüğü günlerin birinde anlattığı ravisi meçhul hikâyelerden birine göre; aslen Sürmeneli olup sonradan köye yerleşmiş Hartekos lakaplı bir demirci ustasının tüm Rum ve Türk gençlerinin atmaca gibi peşinde olduğu on üç on dört yaşlarında İrini adlı güzeller güzeli bir kızı varmış. Hartekos Usta sırf Türkler kaçırıp ıssıza çökertip sünnetli şeyleriyle takdis etmesinler diye neredeyse bir bülbül gibi altın kafeste sakladığı kızı İrini’yi on beşine varmadan bir Rum delikanlısıyla evlendirmiş. İrini gerçekten aşık olduğu kocası Ionnis’in Rumanya’ya gurbete gitmesine hiçbir zaman razı olmamış. Cihan Harbi çıkınca ve eşi de Rumanya’dan geri dönememiş. Üstelik kayınpederi ve kayınvalidesi mübadele öncesinde ölmüş ve o da Apsulika nine gibi kimsesiz kalmış. İoannis’e duyduğu aşkı uğruna Bolşevik ihtilali sonrası Karadeniz’den çekilmekte olan Rus ordusunun peşine takılmış ve ta Rusya’nın Novi Afon şehrine varmış. Oradan bir gemiyle Rumanya’nın Losiyon ( Uşi ) limanına gelmiş ve biricik aşkı, eşi Ioannis Megalopulos’a ( Beyoğlu ) kavuştu. Babası atalarının yurdu olarak bildiği Kirinta köyünde kalmış ve mübadeleden az önce zatülcenap hastalığından ölmüştü. İrini ve İoannis Megalopulos 1930 yılının sonbaharının başlarında Rumanya’dan Yunanistan’a göçtüler. Orada mübadele Rumlarının kurduğu Nea Trapezunta ( Yeni Trabzon ) köyüne kalıcı olarak yerleştiler. Ve her fani gibi huzur içinde öldüler.

Kavramsal olarak demokrasi Yunanlıların Atina’daki devlet hazinesini soyup soğana çeviren hırsızlıkta profesyonelleşmiş politikacıların yerine amatör hırsızları seçerek ülkesini korumaya çalışmasıdır.

Endülüs medeniyetinde insanla ilgili bir şey yapılacağı zaman feylosoflar toplanıp önce yapılacak o şeyin üzerinde enine boyuna tartışırlarmış. Bu şey bize gerçekten gerekli mi? Bunu yaparken insan da ne tür bir arızaya yol açıyoruz? Bu yapacağımız şeyin tabiata ne tür bir zararı var? Bu şeyi yapmazsak olmaz mı? Bütün bu tartışmalardan sonra o şeyi insan ruhunu incitmeyecek doğanın akışını bozmayacak şekilde besmele çekip yaparlarmış. Bugüne gelirsek. Herhangi bir tartışma yok. Hükümet önce bütçeye bakıyor. Sonra projeye ve yapılacak şeyin maliyetine. İhale en uygun fiyatı veren firmaya kalıyormuş. Sonra o şey yolsa yol, tünelse tünel, köprüyse köprü, geçitse geçit, binaysa bina, parksa park yapılıyor. Kurdelesi balonlar mahitaplar eşliğinde kesiliyor. İnsanlar karınca gibi oradan akmaya başlayınca zamanla ruhları o projeyi beğenen politikacının, çizen mimarın, ihaleyi veren bakanın, yapan mühendisin ruhlarındaki kirliliğe göre kirleniyor.

Trabzon’un Konak Camii imamı kıldırdığı namazın her rekâtında Allahüekber! diye ünlerken sanki cemaate ibadet değil de Osmanlının fetih sonrası sur içine yerleştirdiği azap askerlerine talim ettiriyor. İmamın peşinde namaz kılarken kendinizi sadece tarihin içinde ‘’mahalle-i azeban-ı mi şeved’’te bulup Türk nedir, Türklük nedir, namaz nedir? sorularının cevaplarını iliklerinize kadar hissetmiyorsunuz aynı zamanda şeytan aleyhillanenin Uzun Sokağı uzun bir süre terk ettiğinden de emin oluyorsunuz.

Rusya steplerinden doğan, durgunca akıp Karadeniz’e dökülen Don Nehri misali Herakliya deltasının tam ortasından geçen her iki yakasındaki kuru sazlıklarıyla, denize döküldüğü yerde abartılı renklere boyanmış üç beş balıkçı kayığıyla, eski teyplerin bantlarına sarıp sarmalanmış gürültülü Kıranta türküleriyle ve de hayat hariç her şeyi çalabilecek kadar mahir beyaz gözlü at hırsızlarıyla Karadere havzasının çok daha otantik aforizmaların yatağı olduğunun farkındayım.

Yağmurun aniden bastırdığı zamanlarda hasırları dökülmüş iskemlesini kaptığı gibi ağır aksak adımlarla kamburunu çıkararak Kirinta kilisesinin apsis boşluğuna sığınan Apsulika ninenin anlattığı ravisi meçhul rivayetler şayet sahih ise; Cihan Harbi’nde Rus gâvuru Doğu Karadeniz sahilini işgal ettiğinde bölgeye bolluk gelmiş. Muhacir çıkmayanları kafileler halinde yol, köprü ve demiryolu yapımında çalıştırırlar akşamları yevmiyelerini de verirlermiş. Çekik gözlü Kazak Rus askerleri kendilerine süt satan çocuklara para ödermiş. İnsanların çoğu hayatlarında şekeri ve çayı Rus askerleri sayesinde görmüş. Hatta Rize halkı bu durumdan o denli memnun imiş ki Viçe’den Potamya’ya bütün genç kızlar, gelinler kuyumcularda kulp taktırdıkları Rus Çar’ı kabartmalı beş Manatlık nal gibi paraları memelerinin arasına asarmış.

Curcurufzade Molla Abdullah Efendi Sulaklı vadisini daha ayrıntılı temaşa etmek ve kamusuna bir takım notlar almak için ta Sigaron’un tepesine çıktığında küçük dilini yutacak kadar olmuş. Zira Sigaron’un tepesinde kızıl ibikli tüyleri kırmızı bir Denizli horozu kibirle gerilmiş uzun uzun öter imiş. Horozun ötüşüne kulaklarını tıkayan Molla Abdullah Efendi Cıfaruksa medresesinin aşhanesinde yediği leziz İspir fasulyesiyle ve de içtiği yağlı hoşafın hızıyla bir tuhaf hal ile şalvarını yele vermiş. İş bu faziletsiz fiilden sonra defterine şu notları düşmüş. ‘’ Bizans İmparatorluğu zamanında bu vadinin kokulu siyah üzümü çok meşhur olup sadece Bizans ve Roma saraylarına şarap yapmak için üretilirmiş. Yine bu vadideki köylerin manastırlarında çok iyi papazlar yetişirdi. Bunlar Hıristiyanlık ve din işlerinde o denli derin alimler olurlarmış ki direkt imparatorluğun saraylarında görevlendirilirlerdi. İş bu vakıalardan geriye Türklerin kabuğunu tükürerek yediği kara kokulu İzabella üzümü ve cumhuriyette maskaraya dönmüş zavallı Oflu Hocadan başka bir şey kalmadı.’’


Bir yazar olarak hayallerimin peşinden soluk soluğa koşarken belki tosladığım virgüllerin hepsinden değil ama bağlaçlardan özür dilerim.!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

25 Ocak 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Komnenoslar döneminde şimdiki Trabzon Meydanının adı; Meitanin. Osmanlı İmparatorluğu zamanında ise Kafir Meydanı. Osmanlının son döneminde ve cumhuriyetin başlarında ise Gavur Meydanı olarak adlandırıldı. Ve bugün Trabzon meydanının tam ortasında Mustafa Kemal’in dev bir heykeli yükseliyor. Kaynak: Trabzon Şehrinin İslamlaşması ve Türkleşmesi - Prof. Heath W. Lowry Princeton Üniversitesi USA

Kirinta köyünün Arcangelos kilisenin boz topraklı düzlüğünde hasırları dağılmış iskemlesinde oturup arada bir uyuklayıp sayıklayan seksen yaşındaki esmer Rum çehreli bembeyaz saçlarını Kâbe kınasıyla kızıla boyamış Apsulika ninenin rivayet ettiğine göre eskiden Karadeniz’de Müslüman ahali henüz sübyan mektebine başlamamış çocuklarına büyüdüklerinde vatanına, dinine, milletine bağlı insanlar olsun diye; ‘’ Elif Kur’an başıdur / cümlemizin işidur / bu duayı bilenler / yarın cennet kuşidur // Alçacuk kiraz dalı / altında yeşil halı / Ya Muhammed ya Ali / sen göster doğru yolu / kıralım kafirleri ‘’ diye kafiyeli maniler öğretirlermiş.

Hemen her cuma günü namaz kılmak için diyanetin avlusunda namaz vakitlerinin yerel saatin, günün, ayın, yılın, Miladi ( Hıristiyan takvimi ) olarak gösterildiği ışıklı tabelaların asıldığı bir camiye girerken kendimi birazdan huşu içinde ibadet edecek bir Müslümandan çok IMKB’nde hisse senetlerine bakan bir yatırımcı ya da bir döviz bürosundaki kurlara, pariteye bakıp pozisyon alacak bir kapitalist gibi hissediyorum.

Türkiye’nin istihbaratını cemaatle Pensilvanya ve ABD’ye kaptıran, Türkçe’nin edebiyatını değil de aptal olimpiyatlarını yapanların açılış konuşmalarını yapan, onlara bol bol sarı pirinç plâketler veren, İmparatorluğun kültürel havzasını sağdıran ve 12 yıl sonra donunun ağında akrep olduğunu nihayet fark eden AKP tıpkı eskiden lisede beden derslerinde minder kasadan bir türlü takla atamayan zengin şişman oğlanlara benziyor. Bütün sınıf o şişman oğlan takla atana kadar terli terli beklemek zorunda.

Eski Türkiye CHP zihniyetli askerlerin, bürokratların, politikacıların işe yaradığı, matbuatla dirsek temasında bulunan yazarlarla Türk halkını azarladığı çekilmez bir cüzzam kolonisiydi. Yeni Türkiye ise AKP’nin 13 yıllık iktidarında ise açlığını bastıramamış imam hatipli dar bir zekânın söylediği her duygusal sözün 70 milyonluk bir ülkenin siyasi kaderine dönüştüğü ikinci bir cüzzam kolonisidir. Yani sakallı hacıları, çarşaflı kadınları ve Mushaf gördüğünde cin çarpmış Medyum Keto gibi yamulan CHP’nin cüzzam kolonisi aynı deliliğiyle yerinde duruyor. Millet olarak sorunumuz İslam’ın Müslümanlara yüklediği siyasi maslahatı eline geçiren AKP’nin hayatı tüm hatlarıyla sabote eden ahlaksızlığıyla yeni bir cüzzam kolonisi kumuş olmasıdır. Kısacası klasik cumhuriyette Mustafa Kemal’in öldüğüne asla inanmayacak kadar gerçeklik algısı kopmuş CHP’li şizofrenler vardı, şimdi ise Recep ve AKP Türkiye’de iktidarda olmazsa ekonominin batacağına, istikrarın bozulacağına, fırınların ekmek çıkarmayacağına, köşe başlarında bekleyen eli çuvallı haydutların Türk bankalara gireceğine, dünyanın yörüngesinden çıkacağına inanan ikinci bir şizofren cüzzam kolonisi var. Türkiye’deki asıl mesele insanlara bu iki cüzzam kolonisinden birini seçip ülkesine yararlılık göstermesinden başka üçüncü bir seçenek tanınmaması, insan aklının sürekli bu kayıkçı kavgasının dışında tutulmasıdır.

Arabnews’teki bir habere göre Suudi Arabistan kralı Abdullah’ın ölümünden sonra en ilginç yorumu İsrail dışişleri bakanı yapmıştı. İsrail merhum ve mağfur Suudi Arabistan kralı Abdullah’ı Filistin ve Mescidi Aksa meselesine karışmayan Arabistan’daki kutsal toprakları başarıyla savunan ( muhtemelen Müslümanlara karşı) akıllı, vizyoner ve barışçıl bir lider olarak tanımlamıştı Bu da bize bir bahar mevsiminde çıkacak hafif bir rüzgârda forfolos olabilecek Arapların Filistin meselesinde neden yeterince cesur olamadıklarıyla ilgili bilgi veriyor.

Eski genelkurmay başkanı orgeneral İlker Başbuğ AKP’nin cemaatin oyununa geldiği dönemlerde meşru hükümete karşı darbe girişiminde bulunmakla suçlanıp Balyoz davası kapsamında tutuklanmış hapse atılmıştı. Generalin ’Suçlamalara Karşı Gerçekler’ adlı yaldızlı apoletli tören eldivenlerini çıkarmış resimli bir kitabı yayınlanmış, tanıtım posterleri bir Charles Bronson filmi gibi Türkiye’deki tüm D&R mağazaların girişine asılmıştı. İlker Başbuğ Paşa o haliyle 12 Eylül askeri ihtilalinde hapse tıkılan ve ‘’biz buradayız ama fikrimiz iktidarda’’ diyen milliyetçilere çok benziyordu. Zira İlker Başbuğ hapisteydi ama düşünceleri D&R’ın bestseller raflarındaydı.

Charlie Hebdo saldırısı ile ilgili ekler;
Charlie Hebdo saldırısından sonra Ankara belediye başkanı Melih Gökçek üstüne vazife olmamasına rağmen saldırıyı MOSSAD’ın düzenlediğini söylerken aslında tersten olayı MIT’in organize ettiğini söylemiş oluyordu.
İtalya başbakanı Matteo Renzi ‘’Ahmet Davutoğlu’nun Paris’teki terör karşıtı yürüyüşe katılması biraz sırıttı, dediğinde bizimkilerin tepkisi çok sertti. ( Zira önceki değerlendirmemizde Davutoğlu’nun Paris yürüyüşü için katilin olay mahallindeki duygusal turu demiştik. )
Reisicumhur Tayyip Erdoğan Paris’teki terör karşıtı gösteriye katılan İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu için ‘’ Netanyahu hangi yüzle Paris’e gitti.’’ şeklinde sert bir açıklama yaptı. Bilinçaltında Mavi Marmara’nın intikamı olduğu çok açık.
Cemaatin açıkladığı ses kayıtlarında Süleyman Şah türbesi için komplo yapmaktan bahseden Ahmet Davutoğlu Davos zirvesinde yaptığı açıklamada : ‘’ Türkler geri geliyor.’’ dedi.
Charlie Hebdo’ya Avrupa’nın kontrası gecikmedi ve Tayyip Erdoğan’ın Afrika’yı cemaatten temizleme turu öncesi Mogadişu’da Türk heyetinin kaldığı otele yapılan bir saldırıyla geldi.
Mesaj İngiltere üzerinden ve direkt cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’aydı.
Allah’tan araya Suudi Arabistan kralı Abdullah’ın cenaze merasimi girdi de Türk reisicumhuru korkaklık yaftasını yemekten şimdilik kurtuldu.
Yapılan açıklamalara bakıldığında diplomaside yapılan açıklamaların ötesinde çok farklı şifreli bir dilin olduğu, olayların adım adım geliştiği görülebilir. Artık Türkiye Avrupa ile uluslararası İslami örgütlerin de dahil olduğu açık bir hesaplaşma içinde. Kürdistan coğrafyasındaki toprak bütünlüğü tehdit altında olan ve terörden ağır yara almış bir ülke olarak Türkiye’nin başka bir seçeneği yok gibi.

Olur da twitter, facebook gibi sosyal medyada hükümete karşı anarşik bir aforizma yazma gafletinde bulunurken hukukun sınırları biraz zorladığınızı düşünürseniz ve her an tutuklanıp içeri alınabileceğiniz hissine gark olursanız hemen Türk generallerinin yaptığı gibi aforizmanın altına ‘’ En kalbi duygularımla NATO ve CENTO’ya bağlıyım.’’ diye bir şerh düşün. Mahkemede işinize yarayabilir.

Bolşevik ihtilaliyle Karadeniz sahillerinden çekilen Rus askerleri kahramanlıklarının bir nişanesi olarak Cos Dağının tepesinde bıraktıkları toplardan birinin içine dalgınlıkla ya da Türklere soğuk bir şaka olsun diye patlamamış bir top mermisi bıraktılar. Medreselerde okuduğu cebir ilmini tecrübe edebileceği kelepir bir düzenek bulduğunu zanneden Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi devasa topun namlusunu güç bela tıngırdatarak virane Lekka sırtlarına çevirmesiyle olanlar oldu. Bir ara pabucuna dolanan ipten kurtarmaya çalışırken ip iyice gerildi ve top gümledi. Patlamayla mollanın mayıs kabağı misali beyaz kavuğu kırk arşın fezaya, yeşil kaftana bürünmüş fani bedenini ise toptan yiğirmi arşın geriye savurdu. Solaklı Deresinin üzerinden kapkara bir alametin ıslık çalarak deniz tarafına bombeli bir şekilde gitmekte olduğunu kestane ağaçlarının dallarına konmuş kargalar hariç hiçbir malukat fark etmedi. Ta ki o Rus topunun Lekka sırtlarındaki Metamorfoz kilisesinin kara cenaze kazanından aşağı kalmayan çanlı kulesinden sekip kilisenin damını delip büyük gümüş haçı, Hz. Meryem ve Hz. İsa ikonalarını tuzla buz edene kadar. Rus askerlerinin çanına ot tıkadığı kiliseye topun isabet etmesiyle İsrafil’in nefesinin kıyamet borusuna hafifçe üflemesi ve nefesinin ilk delikten yumuşak bir nota çıkarmışçasına yükselen tok metalik ses Lekka’dan İşkenaz’a, İşkenaz’dan Melinoz’a, Melinoz’dan Zeno’ya, Zeno’dan Zenozena’ya, Zenozena’dan Kalanas’a, Kalanasa’tan Mardadas’a, Mardadas’tan Fotinos’a, Fotinos’tan Alithinos’a, Alithinos’tan Holaysa’ya, Holaysa’dan Hopşera’ya, Hopşera’dan Ogene’ye, Ogene’den de ta Kalvatan’a kadar tam kırk vadinin derinlerinde yankılanıp yaban hayvanlarını ürküttü.
--Alo? ( başka )
--Alo dibo. (başka yok )

Karadeniz’in inşaattan parayı bulmuş zenginlerinin sahici bir sanat zevkleri olmadığından müzayedelerden sanatsal değeri yüksek pahalı yağlı boya tablolar, eski hatlar, Osmanlıca kitaplar, antika şeyler satın almak yerine Ali Ağaoğlu örneğindeki gibi hemşerilerinin absürt bir tarzda yaptığı formika kaportalı, şimşir ağacından yontulmuş vitesli, kara şanzımanlı limuzinim şeyleri satın almayı bir marifet biliyorlar.

Osmanlının tebaa-i sadıkasından Kirinta köyünün vicdanen Müslüman kültürel olarak saf ( ğnisi ) Rum olan Apsulika nine hayatının son zamanlarında köylerine gelen ve bir ağa evinin köşesine kurulan Grundig marka siyah-beyaz televizyonun ekranında bir er kişinin evin ahalisine haber okuyor olduğunu görünce o denli şaşırmış ki hemen başındaki yemenisini düzeltip önce açıktaki kınalı saçlarını örtmüş sonra ağzını kapatıp nefesini tutmuş ve televizyona odaklanmış ahaliye; ‘’ Vuh e ba e Ümmügülsüm ha bu herifin bu evde ne işi var?’’ diye sormuş. Yaklaşık yarım saatlik bir teknik izahattan sonra kafası iyice karışan Apsulika nine; ‘’ Vuh lailaheillellah! Daha neler gelecek başımıza. Hoş bu eve namahrem girdi, melekler uğramaz, bereketi kesilir, hafazanallah! ‘‘ dediği rivayet edilir.

Türkiye’de insanlar çeyrek asır alafranga tuvalet kullanmış, Nişantaşı’nın düz kaldırımlarında yürümüş, göz bebekleri sürekli düz çizgilere bakmış, buzdolabı ve derin dondurucudan yemek yemiş aktörlerin bir tarih filminde oynayamayacağını akıl edemeyen aptal yönetmenlerin yönettiği dizi denen zırvalıklarla mest oluyor.

Günlerce Gölonsa’dan Karadeniz’in uçsuz bucaksız ufkuna bakıyorum. Bir tek gemi bile geçmiyor. Sanki doğumuzda Kafkasya diye bir bölge ve Gürcistan adlı bir ülke yok. Ama ne zaman Karadeniz otobanına göz atacak olsam mutlaka sarı kupalı lacivert dorseli TIR konvoyunun son model otomobilleri taşıdığını görüyorum. Pürüzsüz bomboş bir deniz ve uğultusu hiç kesilmeyen bir otoyol.

Harbin en şiddetli zamanlarında ta Kofarak’tan Lekka’nın tepesine kadar kuytu patikalardan sinerek yürüyüp çam ağaçlarının arkasına saklanan o günlerde Karadeniz’e bir karakoncolos gibi çöken İmperatsiya Mariya adlı zalim mi zalim Rus zırhlısının şimal tarafındaki konumunu müşahede etmeye çalışan Curcurufzade Molla Abdullah Efendi zırhlıyı göremedi. Yanız onun yerine yaralı Rus askerlerinin teknelerle Mahno açıklarında demirleyen büyük bir gemiye taşınmakta olduğuna gözleriyle bizzat şahit oldu. O şehadetinde denizden püfür püfür esen iyotlu havayı iyice içine çekip harbin hızının düştüğünü, köylerde kalmış biçare ahalinin biraz olsun nefes alabileceğini düşündü. Elhamdülillah Ya Rabbi buna da şükür, deyip Rabbül alemine hamdü senalar etti. Lakin denizden esen rüzgâr giderek şiddetlenince zümrüt yeşili kaftanını iyice kabartıp görüntüsü iyice menevişledi ve mollayı bir tavus kuşuna çevirmeye başladı. O anda Rus gâvurunun kendisini fark edileceğini düşündü ve korktu. Derhal kaftanının uçlarından tutup acayip vaziyeti düzeltti. Tam çarıklarından delik olanının altından bir dikenin ayağına nasırına battığını hissettiği anda denizde patlayan bir torpilin gürültüsüyle irkilip savruldu. Yan yatan kavuğunu koltuğunun altına aldı gibi salavat-ı şerife getirdi. Ve boynunu iyice gerip, ayak parmaklarının ucuna abandı; pür dikkat kara bahtlı Karadeniz’i şarktan garbe süzmeye başladı. Nereden peydah olduğu belli olmayan bir Alman denizaltısı nefes almaksızın beyaz bayrakların sallandığı kızıl haçlı bir Rus gemisini torpilleyip duruyordu. Bu vaziyeti gören Curcurufzade Molla Abdullah Efendi bunun Allah Teala Tekaddes Hazretlerinin zatı cebbariyesinin apaçık bir tecellisi olduğunu düşündü ve aşka gelip Allahüekber! diye birkaç kez tekbir getirdi. Torpillendikçe kara dumanlar yükselen Portugal gemisindeki hemşirelerin feryad-ü figanı asumana yükseldiyse de hiçbir fayda etmedi. Konforu Titanic’ten aşağı kalmayan hasta gemisi ağır ağır battı. Curcurufzade Molla Abdullah Efendi koca kavuklu başını deniz yüzeyinde sürekli köpüren acılı Portugal’dan kaldırıp diğer tarafa kaydırana kadar U-33 Alman denizaltısı da periskopuyla battı ve bir ifrit gibi Karadeniz’in karanlık sularında gözden kayboldu.

Bir yazar olarak hayallerimin peşinden soluk soluğa koşarken belki tosladığım virgüllerin hepsinden değil ama bağlaçlardan özür dilerim.!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ocak 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

AKP bazılarının zannettiği gibi Türk halkının politik desteğiyle demokratik bir sistemde sandıktan çıkmış temiz bir hükümet değildir. Aksine Amerika ve Avrupa’nın Irak’a modern bir haçlı seferi düzenleyebilmek için Türk ordusunun yerine atadığı kirli bir hükümettir. Onun için AKP’ye demokrasi işlemiyor, iktidardan alaşağı edilmesi sandıkla değil devrimle olacaktır. Recep bunu çok iyi bildiği için gezi olayları dahil en küçük bir toplumsal kalkışmadan ürküyor ve sert bir şekilde bastırmayı tercih ediyor.

Aziz cemaat-i Müslimin. Teessüfle görmekteyim ki, Milli Görüş teşkilatının içinde güya itikatta milli görüşçü amelde ise, bilhassa seçim zamanları, akbaba grubuna dahil İslam davasının ruhunu boşaltan çok tehlikeli bir grup türemiştir. Ve AKP’nin Türkiye’de dizayn ettiği rant piramidinde bedavadan ekonomik statü elde etmiş bu tür kişiler maalesef partinin ve teşkilatların beyin takımına kadar sızmışlardır.
--- Ama hocam onlar da bizum din gardaşlarumuzdur
--- Bre gafil, sus ve vaazı dinle!

Soru şudur; Tam 13 yıldır Türkiye’de iktidarın tüm nimetlerini söğüşleyen, askeri içeri tıkmış, devletin tüm kurumlarını dul kalmış kadın gibi ele geçirmiş, ekonomiyi sadece vergi toplayıp kendi yandaşlarına aktarmaya dönüştürmüş, devletin beynini cemaatin parlak oğlanlarına teslim etmiş, memuriyet sınavlarının sorularını çaldırmış, ülkeyi idare ettiğini zannederken yaptığı sakarlıklardan sorumluluk duyup istifa etmemiş bir zihniyet Türkiye’de demokrasi adına sandık kurulmasına müsaade eder mi, yoksa halka çeşitli oyunlarla algı operasyonlarıyla siyasi gücünü tasdik ettirmeye mi çalışır?

Türkiye’deki Müslümanların Müslümanlığı parti kurup halktan oy alıp iktidara gelip merkez bankası ve hazineyi ele geçirene kadar, komünistlerin komünistliği ise pilav üstü yağsız bir buçuk döner yiyene kadardır. İşte kelime-i şahadet getirmiş olmasına rağmen İsmet Özel’in hala komünist olabiliyor oluşunun sırrı.

Türkiye’deki Müslüman cemaatlerin tahrik’katların dindarlığı bir buçuk milyon Iraklı Müslümanın cesedini içermediğinden şeyhlerinin Roma arenalarında aç aslanların önüne atılması diğer dinlerdeki tarikatlara ibret-ü alem olacağından dinen pek caizdir.

İlk başlarda ‘’ Biz bu oyuna gelmeyiz, biz bu tahriklere kapılmayız.’’ deyip Türk politikasını yönlendiren zekâlarının küçük çapını ele verdiler. Sonra Akdeniz’de bir Çingene tiyatrosu tertip edip Milli Görüşçüleri Siyonistlerin mermilerine kurban ettiler. Suriye’de çıkardıkları iç savaşı ise yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. En nihayetinde Marakeşli keşleri keşfedip Avrupa’nın hayalarını sıkmayı başardılar.

Suriye’de Baba Amr şehri gece gündüz bombalanırken, II. Cihan Harbi’deki Almanya’nın Dresten şehrine dönerken yani, Karadeniz’deki derelerde tuttukları alabalıkların fotoğraflarını facebookta paylaşmayı büyük bir marifet bilen mekanik Lazkopatlardan ve reel politik deyip gavurlaşıp Müslümanlığı kimseye bırakmayan Türk politikacılardan nefret ediyordum.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin normal olmadığı zamanlarda Türk politikacıları ne zaman Şam’a gidip siyasi temaslarda bulunduklarında bir şey dikkatimi çekerdi. Politikacıların oturduğu koltuklar, önlerindeki işlemeli sehpalar, arkada neredeyse tüm Suriye’nin sanat tarihini gösteren ince geometrik motifli duvarlar falan. Rus devlet başkanı Vladimir Putin Türkiye’ye geldi, Ankara’da Ak Saray’da ağırlanıyor. Oturduğu koltuk Kayserili Anadolu kaplanlarının ürettiği ağır kanepe türünden, arka fonda ise bedevi çadırı gibi derin ve boğuk bir boşluktan başka bir şey yok.

Son zamanlarda duyduğum en ilginç şeylerden birisi de NTV’de taş plaklarda unutulmuş eski şarkılarla ilgili Ebu Laklaka Mehmet Barlas’la program yapan Oğuz Haksever’in tempolu bir şarkıda panik biraz görüntü veren orkestra için yaptığı ‘’ sanki acil servise son anda yetiştirilmiş kanamalı bir hastaya müdahale eden sağlık ekipleri gibi çalıyorlar.’’ şeklindeki mekanik ama mekanikliği kadar isabetli yorumuydu.

Bir kış günü sabahın erken vaktinde geceden kırağı yemiş Karadeniz kıyısındaki Mağno’nun tek katlı evlerinin bacalarından uslu uslu yükselen dumanın dalgın mamur gözlerdeki metafiziğe ek olarak; Yeniay limanında inşa edilmekte olan paslı gemilere düşen günün ilk güneş ışığının insan benliğinde çağrıştırdığı yeni öğütülmüş Türk kahvesinin akciğerlere çekilen egzotik kokusu.

Fransa’da doğmuş, kolejlerde okumuş, Fransız kültürüyle büyümüş ruh halleri birbirinden çok farklı bana oldukça Fransız üç kuzenim var. Bir tanesi en son Fransız şatoların avlusunda avazı çıktığı kadar bağırıp sarkastik şarkılar söyleyen liberal bir korodaydı. Bense her defasında Türkçe’nin sınırlarını zorlayan uzun mu uzun, tuhaf manalı aforizmalarımla, on yıllık İngilizce öğretmenliğimle ve de senyör kişiliğimle onlarla aramdaki kültürel farkın hızla açıldığını hissediyorum.

Kadının babası Kolombiya asıllı Meksikalı Katolik Hıristiyan ama öyle Hispanik falan değil. Victoria’nın bana anlattığına göre Garcia Maquez’in Macondo kasabasındaki safkan yerliler gibi bir oturuşta otuz beş iguana yumurtası yiyebilecek kadar Espositik bir adammış. Annesi ise İngiliz asıllı Protestan bir Hıristiyanmış. New York’ta tanışıp evlenmişler. Balayına önce Küba’ya sonra zannedersem ucuza gelsin diye Meksiko City’e gitmişler. Onlarda kaynananın elini öpmek adet değilmiş. Kızları Victoria ise New York’un kenar mahallelerinde Yahudilerin içinde büyümüş. Görünümü tam bir melezdi. Victoria’nın genel itikadi eğilimi ise ateistti. Türk milli takımı Amerika’da kamptayken milli bir topçu Victoria’ya aşık olmuştu. 11 Eylül saldırılarından dolayı bizim Müslüman topçunun düğününe Türkiye’den ailesi, kiraladıkları siyahi çalgıcılar hariç pek gelen olmamış. Sadece Washington elçiliğindeki bir görevli Anıtkabir’dekiler gibi kocaman bir çelenk göndermiş. Birkaç yıl sonra o topçuyu Trabzonspor transfer etmiş. Victoria Müslüman olmaya karar verince bütün şehirde İngilizcesi olan ve İslam’ı hakkıyla anlatabilecek bir zat aramışlar. İlginçtir İngilizce bilenler değil İslam’ı gusül abdestini bile bilmiyormuş, İslam’ı bilenler ise Arapçadan başka lisan bilmiyorlarmış. Aramışlar taramışlar sonunda koskoca Karadeniz’de bula bula beni bulmuşlar. Gittik ve kamu görevi babında anlattık İslam’ı Victoria’ya. Başlarda çok korktu ama sonunda İslam’ı kabul etti. Repeat after me; ‘’ Eşhedüenlailaheillellah ve eşhedü …’’ Müslüman oldu. İmam nikâhlarını kıyarken Trabzonsporlu topçuya bakıyorum ve içimden; biz elin Amerikalısını Müslüman yapmaya çalışıyoruz ama sanırım asıl bu topçuyu Müslüman yapmak lazım. Zira buzdolabında İskoç viskisinden Efes birasına kadar her zıkkım var, diye düşünüyordum.

1990’ların Bursa’sının Çekirge semtinin Hüdavendigâr Mahallesi’nde tanıdım Kavruk Hasan’ı. Aklı daha iyi yaşamaktan başka bir şeye çalışmayan onun için de herhangi bir kutsal tanımayan Tuncelili bir Aleviydi. Cesaret hapı atıp ta Setbaşı’na gidip bir apartmanın dördüncü katında balkondan içeriye girmeye çalışırken polislerce yakalanışını, geceleri daldığı kirli, karanlık, dipsiz alemleri, homoseksüel rolü yapıp bir bekçiye yaşattığı hayal kırıklığının mahallede ayyuka çıkmasını, balkonlardan kot pantolonları çalarken günahlarına yakaladığı sokak kedilerini ortak edişini, elinde deste deste porno dergilerle abazan talebe evlerini dolaşmasını, Çekirgespor’un tipsiz sağ beki iken bir geri pasında kendi kalesine attığı komik golün futbol hayatına mal oluşunu, üniversal bir Çakaldere derbisinde onu renginden dolayı rakip Arap takımına bağışlamamızı, yüz dolar karşılığında Araplara ayarladığı beyaz fahişeleri ve diğer akla hayale gelmez faziletsiz işleriyle apayrı bir alemdi. Geçenlerde Bursa’da kar yağdığında yolda araba kaymış ve vurmuş. Kavruk Hasan orada ölmüş.

Rusların Cos dağının tepesinde bıraktığı paslı topların yanında dikilip Karadeniz’i temaşa eden karye-i Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin rivayet ettiği malumat şayet doğru ise; Osmanlı’nın gavur padişahı II. Mahmut Yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra toplum beşler ve yirmi beşler adlı iki yeniçeri taburu arasında ikiye bölünmüş ve cumhuriyete kadar gelen feodal ilişkiler ta o zamanlarda kök salmış. Bu bapta Yeniçerilerin taşradaki siyasi maharetleri sebebiyle Oflular da beşler ve yirmi beşler diye iki gruba ayrılmış. Beşler Sarıalizadeler, Telalioğulları, Nuhoğulları, Çapoğulları, Ayazoğulları, Cevahirefendioğlu Kancıoğlu gibi güçlü akrabalardan oluşuyormuş. Bu akrabalar yeniçeriler gibi sıra yoldaşıymış ve aralarında belli bir hiyerarşi olmadığından ortak akılla hareket ederlermiş. Buna karşılık Çakıroğullarının başını çektiği yirmi beşler grubu ise daha çok dağlı akrabalardan oluşuyormuş. Beşlerle yirmi beşler arasında ağır, soğuk ve onurlu bir düşmanlık var imiş. Birbirlerine kız alıp vermezler, ticaret yapmazlarmış. Hatta Oflu bir beş taraftarı atının üzerinde kızılağaçların gölgesinde yalnız başına giderken bile sürekli şu türküyü mırıldanırmış. Biz beş, tüfeğimiz de beş
Ne b.k yesin yirmi beş!

Doğası tamamen matlaşmış tipik bir Karadeniz köyü. Pastel renkli gri tahtaları kargacık burgacık içi boş bir ağıl. Ağılın yanında beyaz badanalı cephesine düşen güneş ışığıyla Sürmene bıçağı gibi parlayan bir ev. Çatısının bir bölümü oluklu kiremit, bir bölümü paslı sac, diğer bölümü ise hartama türü bir şeyle kaplı. Evin ahırından kapıya çıkan merdiven kurumuş çamura bulanmış. Evin önündeki saçağı tutan siyah demirler beyaz badanayla keskin bir kontrastalar. Mutfak pencerelerinin abartılı maviye boyanmış dış kapakları kapalı. Evin ince külahlı bacasının tütmüyor oluşu evi seyreden bir insanın içindeki boşluğu giderek büyütüyor. Ağılın çatısıyla evin taşlığa sarkmış saçağının hizasında muhtemelen eski Rumlardan kalmış yaşlı, yorgun, koca gövdesini yosunlarla kaplanmış bir armut ağacı var. Onun hemen yanında ise bir dişbudak. Evin dört pencereli alt kısmı ise püsküllerini çılgınca salmış bir kızılağacın gölgesinde kalmış.

Eski camilerinin duvarlarını abartılı büyüklükte rengârenk bitki motifleriyle süsleyen, ağa konaklarının tavanlarına Karadeniz’den esen rüzgârlarla çalışabilen oymalı fırıldaklar asma marifetini gösteren sanatkârları olan Sürmenelilerin yaşlı ninelerine hitap ederken oldukça duygulu, şeddeli ve de kelimeyi iyice uzatarak ‘ nenneee!’ diyor olmaları onların hayata, insana, doğaya, Karadeniz’e ve de ülkelerine olan derin tutkularının sivil bir kelimeye sığmayıp taşması demektir. O saf sözü duyanların yüreğinin ve tüm benliğinin yumuşaması diğer insanlarla kucaklaşacak bir kıvama gelmesinden ötesi değildir.
-- Nenen gurban olsun sağa uşağum!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Ocak 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

de fikir özgürlüğünden doğmuş bir fikirdi. Eminim Hiroşima ve Nagazaki’yi bombalama fikri de bir fikir hapishanesinde doğmamıştı. Vietnam da komünistlere karşı savaşmak ABD’nin özgürlükçü başkanının fikriydi. Irak Savaşı da George W. Bush’un özgürlük fikriydi. Ama Arap Baharı çok kötü bir fikirdi. Arap’ın bir kışı olmadı ki baharı olsundu. Suriye’yi Baas’tan kurtarmak AKP’nin kanlı bir fikirdi. Sonuçta dünyada insan aklının budamadığı, alaşağı etmediği paspasa çevirmediği hiçbir şeyin kalmaması iyi bir fikir değil. Onun için Charlie Chaplinleşmenin anlamı yok.

Yakın geçmişte Trabzon'un hocası, şeyhi, hafızı, mollası, imamı, müezzini Gürcistan dahil bütün Karadeniz'e dini hizmet veriyordu hatta Türkiye'ye bile yetebiliyordu. Ama AKP iktidar oldu olalı bütün hocalar Tayyib’in şeyine göre fetva vermeye başladılar. Gerçeklere susup Tayyib’in şeyine göre fetva verip, ucuz diyanet hutbeleri okuyunca imanları yalama yaptı ve tüm saygınlıklarını kaybettiler. Ortahisar'ın AKP'li belediye başkanı bu durumu görmüş olacak ki popüler vaiz Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’nu Trabzon'a davet etti ve umreden gelmiş taze hacı muamelesiyle karşıladı. Memleketin hali açısından ibret verici bir vakıaydı. Latife yapmıyorum; Nihat Hatipoğlu tam Tayyip'in ve AKP'lilerin şeyine göre bir hocadır.

Sayın başkan Mustafa Kamalak İsmailağa cemaatindeki molla-i kebir takımına ne vaaz-ül nasihat ediyor bilemiyorum ama aynı İsmailağa cemaatinin Irak’ta 1.5 milyon Müslüman Suriye’de 200.000 insan katledilirken İslami bir kıyamı göze almadıklarını onun yerine Kâbe-i Muazzama’dan gelmiş hurmaları yiyip zemzemleri içtiklerini, şalvarlarının içine hacı yağı sürdüklerini, Sünnetullah gereği dişlerini misvakladıklarını, teravih namazlarında geğirmemeye çalıştıklarını ve kebair günahları için dergâhlarına kapağı atan Receb-ül Şehabettin’i en mahir tellaklarına yıkatıp güya pür-ü pak eylediklerini çok iyi biliyorum.

Paris’teki Charlie Chaplin saldırısının en komik tarafı TRT’nin resmi diksiyonlu memur spikerlerin her saat başı verdiği haberlerde bir hafta boyunca MIT’ın gözü kara memurlarına ‘’terörist’’ diye hitap etmesiydi. Oysa ikisi de aynı devletin hazinesinden maaş alıyordu ve bu da oyunun bir parçasıydı.

Türkiye gerçekten çok tuhaf bir ülke. Eğitim bakanı olacak ğaynştayn bıyıklı adamlar önce çocuklara Hammurabi devrindeki kil tabletler gibi bedava elektronik tabletler dağıtıp eğitimde kitabı, defteri devreden çıkarmaya çalışıyorlar. Yetmiyor iktidarları süresince utanmadan sıkılmadan kitaptan % 26 vergi alıyorlar. Sonra kâğıt kokusu almamış sahaflara uğrayıp şifa bulmamış bir gençlikten bilim adamı çıkmaz, diyorlar.

Resmi olarak Türkiye’nin reisi cumhuru görünen Recep Tayyip’in Ak Saray’ın merdivenlerinde miğferli, mızraklı, kalkanlı, savaşçılarla verdiği o yüz kızartıcı poz eskiden lunaparklarda eli silahlı bir kovboy resminin yüz boşluğuna kellenizi yerleştirip fotoğrafçıya verdiğiniz pozlar kadar ucuzdu. Haydi AKP’liler ama bu kaba gerçeği kabul edin artık.

Şayet AKP’li belediye reisine teklif ettiğim projeler dikkate alınmazsa ona tüm AKP parti teşkilatındaki takım elbiseli hırsızların da davetli olduğu vakti zamanında Çömlekçi’de çalışmış emektar Rus fahişelerinin namı diğer sarışın şuh Slav Nataşaların hotellerde unuttuğu eşyaların sergilendiği fantastik bir müzenin açılış kurdelesini kesmesi için bir davetiye göndereceğim.

Trabzon’da Ayasofya kilisesinin tam karşısına Selçuklu-Osmanlı mimarisinin harmanlandığı kesme taştan güzel bir cami yapılsın, kilise içi mescit saçmalığına da son verilsin. Gülbahar Hatun Camii altındaki Atapark derhal kapatılsın ve yeniden İmaret Kabristanlığı olarak düzenlensin. Trabzon’da ölen ekabir takımı dev maşatlarla buraya defnedilsin. Ayasofya’nın bahçesine atılmış sahipsiz Osmanlı mezar kitabeleri de o mezarlığa iade edilsin. Ganita düzlüğüne beyaz badanayla boyanmış büyük bir deniz feneri inşa edilsin. Deniz fenerinin içine belediye sokak kedileri için her gün taze süt bıraksın. Değirmendere üzerindeki tarihi Justinyanus tarzı köprü derhal araç trafiğine kapatılsın, taşları tek tek yıkansın, köprünün mimari karakteri ortaya çıkarılsın, her iki tarafı da şimşir ağaçlarıyla yeşillendirilsin. Forum’un düzlüğüne Kondu mahallesi ya da Zisino köyündeki ahşap eski camiinin aynısı bir camii yapılsın.

Ben tam Recep Tayyip ne zaman karikatür kunteper canavarı moduna girip Adnan Oktar’ın sapık tarikatına karşı kutsal savaş ilan edecek ve Wolswagen arabalar gibi pornokrat tipli cariyeleri ne zaman zincire vurdurup yüce hünkârımızın cima ihtiyacı için Ak Saray’ın loş ışıklı haremlerine doldurup Adana karpuzu gibi yüksek döşeklere dizecek? diye sormayı düşünüyordum ki sarayın adını külliyeye çevirdiler.

AKP’liler o kadar kompleksli, o kadar tıynetsiz, o kadar sadakatsiz, o kadar nankör insanlar ki; Türkiye’de iktidara oturup popolarını biraz sağlama aldıkları ilk gün Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ı uyduruk bir hukuk davasıyla politikadan men ettiler. Devletteki tüm milli görüşçü memurları en ücra yerlere sürdüler, belediyelerdeki milli görüşçüleri ise su deposu bekçiliğine gönderdiler. Bırakın bir milli görüşçüye devlet memurluğu vermeyi, memuriyet haklarını bile gasp ettiler, onların yerine sınavsız Amerikancı parlak cemaat oğlanlarını yerleştirdiler.

Tam mucize çağlarının çok gerilerde kaldığını düşünüyorduk ki Türk halkının gözü önünde bir Pensilvanya mucizesi daha gerçekleşti. Şöyle ki cemaatin evli çiftleri arasındaki cinsel patlama KPSS sınavlarında yüksek başarı puanları olarak direkt sonuca etki etti ve cemaatin beyaz renkli parlak şakirtleri, silik kişilikli hatunları Huld cennetinin zümrüt yeşili bahçelerine dalar gibi fevç fevç devlet memurluğuna girdiler, hamdolsun!

Bugün kendimi güzel yaz ayları çok gerilerde kaldığında sandalyeleri ters çevrilip masaların üzerine dizilmiş çalınıp sıcak muhabbetler bölünmesin diye tabureleri ayaklarından zincirlenmiş Gazimağusa limanının karşısındaki o büyük bahçeli ıssız kahvehane gibi hissediyorum.

AKP’nin hırsızlıktan tekâvüde ayrılmış dört bakanından Zafer Çağlayan’ın TBMM’deki savunma konuşmasında verdiği kızgınlık pozunun ruh röntgeni hakkında bir aforizmadır. Zafer Çağlayan mir servet değerindeki rüşvet saati aldığını verdiği güya kızıyormuş numarasıyla kabul ediyor. Kızmıyor, kızma numarası yapıyor, herhangi bir hedefe doğru da yapmıyor bu rolü, halka gerçekleri fısıldayan meleklere karşı yapıyor gibi. Artı hırsız bakanın içinde ikinci bir vicdanlı kişi var, onun öfkesini dizginliyor. Geriye bir iguananın döktüğü deri gibi bir AKP’li bakan kalıyor. İşte o yalancı poz o AKP’li hırsız ve rüşvetçi bakanın komik pozu. Yani Zafer Çağlayan o sahte öfkesiyle kendini yere atacak olsa yeri bile ıskalayabilirdi.

Lipton’un tipik Rize fonlu Laz konaklı yeni çay reklamından da anlaşılacağı üzere Doğu Karadeniz’de çay üreten aptal İngilizler bölgenin sahici kültürüne, diline, şivesine hala İngilaz durumundalar. Yani bu yaşıma kadar çay topladım, hala çay bahçesinde öyle sarışın pornokrat bir kız görmedim. Çay sepeti ise sadece 1970 ve 80’lerde kullanılıyordu. Yani past continuous tense. Çay asla Lipton reklamındaki konforda toplanmaz. Gün içinde çay toplayan hiçbir kadın reklamdaki gibi enerjik kalıp horon oynayamaz. Kadınların sırtında çay sepetleriyle çay ambarına değil de köprüden geçip çam ormanına gidiyor olmaları Mahsun Kırmızıgül’ün Karadeniz fonlu güdük dizisinden pek aşağı değildi. Reklamda kullanılan bardak laboratuvarlardaki beher kapları gibi estetikten yoksun. İnce belli porselen altlıklı bardakların varlığından habersiz Lipton. Artı Karadeniz’de çay zamanı lazut kurutulduğuna dair elimizde herhangi bir bilimsel veri yok. Sonuç; İngilizler Lazların çayını Lipton marka çaya dönüştürürken komik bir şekilde İngilazlaşıyorlar ve realiteden kopuk bir reklamla çay üreticisinin emeğine ve zekâsına hakaret ediyorlar.

İçimden bir his şayet bir mucize olur da MHP bu memlekette iktidar olursa AKP’nin Ermeni asıllı danışmanı Etyen Mahçupyan’ı Gregoryan bir kilisenin mahzeninden aşırılmış kutsal bir şarap fıçısına sokup askeri bir helikopterle Ağrı Dağı’nın buzullarla kaplı tepesine çıkarıp kindar atalarının ülkesi Ermenistan’a doğru yuvarlayacak, deyor.

Recep Tayyip’in bin yüz elli odalı Ak Saray’daki mavi üniformalı tören birlikleri tarihte Prusya Krallığı’nın geleceği olmayan ordusundaki ucuz bitli birliklerine benziyordu.

MIT bir sonraki eylemini Türk tarihinin döndüğü Viyana’da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kılıcını teslim etmek zorunda kaldığı köprünün üstünde yapmalı ve Avrupa’ya tarihi bir mesaj vermelidir. Avusturya’nın aşırı sağcı parti başkanı bir gece vakti evinden alına, veziri azamın tutuklandığı köprünün üzerine getirile ve kellesi vurula.

Ben eğitim bakanlığında danışman olsam Türk öğrencilerinin dünyayı daha dengeli algılayabilmeleri için ortaokullara dünya dilleri alfabeleri dersi koyardım. İçeriğine de Arap, Latin, İbrani, Hiyeroglif, Sanskrit, Mandarin Çincesi, Urartu, Hitit gibi kadim kültürlerin alfabelerini koyardım. Zira sadece İngilizce diliyle ve Latin harfleriyle inşa edilen bir zihin kör doğuyor, dünyayı öğrenemeden kör ölüyor. Bu öneriyle zaten çorba durumuna dönmüş Türk milli eğitim sisteminde tuzumuz bulunsun.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Ocak 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Greko-Romen batı medeniyetinin mutlak üstünlüğü, çağdaşlaşma, evrensel değerler, demokrasi, insan hakları paneforu gibi klişeler belletilmiş insanlara cümle kuruyoruz. Bir de sürekli modern cumhuriyetin nasıl bir siyasal soygunla, ne türden günah galerilerinin üzerinde inşa edildiğini izah etek durumundayız insanlara. Bu gerekli çünkü, bugün Türkiye’de var olan siyasi çarpıklık, Pizza kulesi türünden ahlaki yamukluk bütün bunlarla alakalı bir şey.

Şimdi bunlara modern Türkiye Cumhuriyet tarihsel olarak Hz. Peygamber’in Kureyşli putperestlerden köleler adına kılıçla aldığı insan olma hukuku üzerine İngilizler eliyle kuruldu, İslam’a ve Müslümanlara azami derecede saygılı olmak tüm laik Kemalistlere farz değil farzı ayindir, desem hapsinin kafası karışır. İyisi mi susalım da Bethoven dinlemeye devam etsinler.

Türkiye’de son yüzyılda sayısı bir hayli artmış batı medeniyetinin beyaz renkli deney fareleri durumundaki endişeli modern laiklerin şizofren hanımefendileri ciddi olarak günün birinde, uzun kara çember sakallı, yeşil cüppeli, gümüş yüzüklü, kaşlarını hiç aldırmamış, dişlerini misvakla parlatmış, abartılı gül esansı kokulu, patlak bakışlı Müslümanların iktidara gelip kendilerini kelepir cariye diye esir alıp karanlık bir odada yüksek döşekleri üzerinde korumasız cimaya zorlayacaklarını, kabul etmezlerse kör testere ile kıtır kıtır doğrayacaklarına inanarak uykularında Karakoncoloslu kötü kâbuslar gördüler. Aslında haklıydılar da. Zira cumhuriyet kurulurken İstiklal Mahkemeleriyle Ankara ovasında idam edilen binlerce Sünni mollanın torunları siyasette hep öfkeliydi. Bugün ise Fransız laik jakobenlerin madamları benzer bir kâbusla uyanıyor. Fransızlar tarihte Cezayir, Fas, Tunus’ta kelleri kesilip resimleri Fransız posta pullarına bastıran Müslümanların genç torunlarının başlarında Çin işi ucuz takkeler, yüzleri kar maskeli, ellerinde uzun namlulu silahlarla bir gece ansızın evlerine girip kendilerine tecavüz edecek olmasından değilse de kellelerini vuracak olmasından korkuyorlar. İşin komik tarafı endişeli Fransız laik jakoben madamlar ile Hz. İsa arasında bu türden bir ilişki yok beki ama bizim endişeli modern laikler dini bayramlarda mevlitlerde türbesine gidip çaput bağladıkları veliyullah ya da şeyh de hayatta korktukları türden birisiydi.

Adına demokrasi denilen siyasi illüzyon nasıl İngiliz halkının piyasa rejimiyse ve dili İngilizceyse aynı şekilde ifade özgürlüğü denilen mefhum da aptal Fransız halkının karakolluk öküzlüğüdür ve dili Fransızcadır.

MİT’in organize ettiği Mavi Marmara, Kürt sorununa desteğe ve İslami değerlere saldırıya ceza motivasyonlu Charlie Chaplin operasyonu ile Fransa’nın eski başkanı Nikolas Sarkozy’nin eski reisicumhurumuz Abdullah Gül’ün karşısında sakız çiğnemesi ve Türklerin devlet adamlığını hafife almış olması arasında bir ilişkisi olduğunu zannetmiyorum.

Pek yakında resmi olarak Türkiye’nin reisi cumhuru olan Recep Tayyip’i başında mayıs kabağı gibi bir kavuk, sırtında zümrüt yeşili bir kaftan, belinde ucu eğri bir Yemen hançeri, parmaklarında kaşıkçı elması türü abartılı yüzükler, elinde Oltu taşından doksan dokuzluk bir şükür tespihiyle oymalı bir tahta oturmuş, etrafında zebellah gibi kılıçlı, hançerli, miğferli, kalkanlı, mızraklı, gürzlü savaşçılar, önünde cumhurbaşkanlığı forsu şeklindeki yaş pastayı yerken Afrikalı devlet başkanlarıyla kılıç kalkan oynarken görürsek halk olarak hiç şaşırmayacağız.

Trabzon küçük imaret mezarlığı doğu kapısı
Karakaşlı Zeliha Hoca Hatun
O Allah daima var olandır
Ey Allah’ım, kendi lütfunla beni bağışlayıp, Haşr, Mizan ve Sırat korkusunu bana verme
Gerçi ömrümü hocalıkla tükettim fakat ona hiç değer vermiyorum, güvenim hep Sana’dır
Her Gafûr adın okundukça ağlardım, mağfiret kapındayım, benden yana şefkatle bak
Ulu Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa’nın (as) kızı Fatıma (ra) aşkına günahlarımdan geç ve beni lütfunla bağışla!
Merhume ve mağfure Karakaşlı Zeliha Hoca Hatun’un ruhu için Allah rızası için Fatiha
Hicri 1222

İçinde olduğum Türk eğitim sisteminin içler acısı hali hakkında oldukça arabesk bir aforizmadır. Ben tam yedinci sınıf İngilizce kitaplarında bir hiyeroglif tabletinin içine yerleştirilen bir çizgi film karakterinin bir Türk çocuğunun medeniyet algısını nasıl çarpıttığını dillendirecekken dil eğitimde dyned diye başka bir absürtlük tedavüle soktular. Çocuklar insan olmaksızın robot gibi İngilizce öğreniyor. Meb’teki resmi aptallar tahtaya ‘akıllı tahta’ deyip kara tahtayı, çocukların ellerine tablet verip kitabı defteri, hazır programlarla da öğretmeni devre dışına bırakmayı eğitim zannediyorlar. Hammurabi devrine geri döndük. O zaman kil tablet vardı şimdi elektronik tablet var. Yakında okulları kaldıracaklar ve dersler Mars kraterlerinde işlenecek. Lütfen birisi bu Tibet öküzlerine eğitimin bir insanı zaman ve mekânda belli bir dilde belli ahlaki kaideler içerisinde tutmak ve onu ahlaktan, erdemden yana demlemek olduğunu, tıpkı içinde yerçekimi olmayan bir fiilin oyun olmadığı gibi içinde insan bulunmayan bir şeyin de eğitim olamayacağını izah etsin. İnsanı basit şartlandırmalarla robotlaştırmayı eğitim zanneden bazı gafil genç öğretmenler ise mesleklerine, insan olmalarına hakaret edildiğinin farkında değiller.

Paris’teki Charlie Chaplin saldırısı üçüncü dereceden fonksiyon problemi gibi bir eylemdi. Koşer market saldırısı ise Mavi Marmara’nın intikamını içeriyordu. Bu eylem Kürt sürekli sorununu kaşıyan ve ilişkilerin kopma noktasına geldiği Avrupa’ya ve Filistin’de devlet eliyle terör yapan İsrail’e örtülü bir cevaptı.

Ben bir mesleği tam kırk yıl hakkıyla yapamamış bir adama devlette görev verilmez, devlet adına kelam ettirilmez, diye biliyordum ama Türkler karnı aç bir adamdan başbakan, daha taharet almasını bilmeyen Ali Babacan, Suat Kılıç gibi toylardan ise ülkelerine bakan yaptılar.

Çocukluğunu doğru dürüst yaşayamamış, en azından mahalle de çocuklarla kılıç kalkan oynayamamış, hakkıyla bir üniversite kazanıp kampüs görmemiş, arkadaş edinmemiş, kampüs muhabbetlerinden kam alamamış, babasından doğru dürüst harçlık alamamış, gençliğinde Hacıbaba lokantasında fasulyeli pilav üstü döner yiyememiş karnı aç ruhu aç bir adamı bu ülkeye reisi cumhur yaparsanız olacağı odur. Hırsızlık da yapar, adına üniversitede yaptırılır, kendine saray da yapar, sonra döner o sarayı Malkoçoğlu kılıklı tarihimsi palyaçolarla da doldurur. Bir şey gerçekten iddia edilen şeyin bizzat kendisi değilse, o şeyi yapanın, yaptıranın ve beğendiğini söyleyenin canı cehenneme!

Batılıların ‘ İslamofobi ’ dedikleri şey cehennemin en dibine girişten önceki son çıkış.

Paris saldırısıyla ilgili sürü şey söyleniyor ama çok ciddi bir şey söylenmiyor. Türkiye’deki Kürt sorununun tarihsel olarak Ermeni meselesiyle iç içe geçtiği bir gerçek. Birkaç yıl önce bir Fransız milletvekilinin PKK’lı teröristleri hangi kamplarda eğittiklerini itiraf ettiği ikinci realite. Diğer realite ise PKK’nın üç kadın militanının iki yıl önce Fransa’da infaz edildiği gerçeği. Fransa Avrupa’da Müslüman nüfusun en fazla olduğu ülkelerden birisi. Ve Türkiye her şeye rağmen Müslüman bir ülke. Bu açıdan bakıldığında Paris’teki ciddiyetsiz ‘Charlie Chaplin’ saldırısının MIT’in tarihsel açıdan Fransa yarası olan Kuzey Afrikalı Müslüman grupları kullanarak gerçekleştirdiği ve terör cephesini Kuzey Kürdistan’dan Paris’e taşıdığı en komplike olay da olabilir. Çünkü başbakan Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanlığı döneminde ‘’Artık oyun kuran bir Türkiye var!’’ demişti. Paris’teki palyaço yürüyüşünde Davutoğlu bana bir parça cinayetten sonra olay yerinde dolaşan bir katilin duygusal ruh halini çağrıştırdı. Artı bu kompleks vakıa 1915 Ermeni tantanasına erken bir kontrayı da içeriyor olabilir.

Paris’te terör karşıtı olduğunu söyleyen bir grup palyaçonun yürüyüşü var. Korteje bakıyorum çoğu halkının siyasi iradesini çuvala koyup Avrupalılara pazarlayan pek mahir palyaçolar. Bu palyaçoların en göze çarpanı siyah şapkalı Afrikalı Nijerya devlet başkanı Goodluck Jonathan. Olmayan Filistin’in devlet başkanı ise kamu hizmeti yapar gibi yürüyor. Türkiye’nin firavunfaresi ise topuklu ayakkabı giymesine rağmen plazma tivide dalyan gibi Fransız hatunlar arasında biraz kısa kalıyor. Dokuz Türk dönerci canı alacağımız olan Almanya cumhurbaşkanı Angela Merkel’in kaşları yaşlandıkça Adolf Hitler’in kaşları gibi sarkıyor ve bi tuhaf bakıyor.

Mevlam bize hiç hesapta olmayan harika suretler, hayatlar verdi. Biz ise bu hayatın büyük bir bölümünü bize insanı maymun üzerinden tarif eden sünnetsiz gâvurlara aşık olup heba ettik. Üstelik her sabah aynaya bakarak yaptık bunu.

Paris’teki Fransız aptallığı kokan ‘’Charlie Chaplin’’ saldırısından tüm ümmeti Muhammed sorumluysa İsrail’in Filistin’deki altmış yıllık sistematik katliamlarından tüm Hıristiyanlar ve batı alemi sorumludur. Artık batı ile ipler inceldiği yerden değil en kalın yerinden kopmak zorunda.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

10 Ocak 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

--- Eyfel kulesine çıkarken bilet satın alıp sıraya geçiyorsunuz. Onun için renkli mumlar yakıp, çelik lalelere bakıp, ağlama numarası yapmanıza gerek yok, madam!

Gerçekten de ben çok adil bir insanım. Iraklılar 1.5 milyon Amerikalı ve İngiliz’i, Suriyeliler 200.000 AKP’liyi, Libyalılar bilumum Fransız’ı, Çeçenler gerektiği kadar Rus’u, yine Doğu Türkistanlılar biraz Çinliyi ex edene kadar Avrupalıların başkentleri Felluce Ebu Gureyb olana kadar asla ucuz düdük çalıp pozisyonlara müdahale etmem.
Not: İlk taşı en gâvurunuz atsın.

2000 yılının yazı. General karakterli öğretmen teyzem Fransa’daki teyzemin yanından Almanya’daki kız kardeşimin düğünü için Fransa-Almanya sınırından geçiyor. Fransız polisi pasaport kontrolü yapıyor. O sırada teyzemin başında ‘Ayşe hala’ türünden bir örtü var. Yani öyle türban, çarşaf, başörtüsü türü bir şey değil, köylü işi rengârenk bir yemeni yani. Pasaport kontrolü yapan Fransız polisi Müslüman ibaresini görünce birden yüz hatları domuz gibi geriliyor, kaşlarını çatıyor, burun deliklerini iyice şişiriyor, soluyup duruyor. Ve bizimkilere suçlayıcı bir şekilde bakıp: ‘’ Siz hala Muhammed’e (SAV) inanıyorsunuz.’’ diyor. Kuzenlerden birisi bir çırpıda çeviriyor polisin sözünü. Teyzem; ‘’ Size ne, bizim kime inanıp kime inanmayacağımıza siz mi karar verecek!’’ Direksiyondaki enişte hemen araya giriyor. Kuzen teyzemin söylediklerini Fransızcaya çevirmekten vazgeçiyor. ‘’Aman ha, aksi bir şey söylemeyin, tutuklarlar, akşama kadar sorgularlar, onunla da kalmazlar, sınır dışı ederler. ‘’ Teyzem habire söyleniyor, Allah’tan polis Türkçe bilmiyor. Susuyorlar, nefeslerini tutup sınırı geçiyorlar ve Düsseldorf’taki düğüne yetişiyorlar. İşte bizdeki gavur aşıklarının yere göğe sığdıramadığı Avrupalı domuzların fikir ve ifade hürriyeti.

Kadınların cinsel arzularını patileri çoraplı köpeklerle bastıran batı medeniyetine diz çöktürmek Türklerin tüm insanlığa yapacağı en büyük iyiliklerden birisi olacaktır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hükümetinin sert kış koşullarında Dipkarpaz’daki iri gözlü yaban eşeklerine muşamba kılıflı battaniye dağıtması hakkındaki kanunun KKTC meclisinden oybirliğiyle onanması gerektiği yönündeki şifai tavsiyem inşallah Kıbrıs’ın iç işlerine karışıyorum, şeklinde yorumlanmaz.

Buradaki lazkopatlar pek anlamıyor ama telefon tellerine ve sarı lambalı cereyan direklerine, kibirli karayemiş ağaçlarına, püsküllü fındık dallarına, bahçelerdeki karalahanalara, mereklerin altlarına yan dizilmiş hereklere, çakalları susmuş çay bahçelerine ve kivi asmalarına gerçekten de şiirlik kar yağıyor.

Kar otobanların titreşimlerini yuttu, uyduların manyetik akışını kesti, modern hayatın bütün sivriliklerini törpüledi. Evet, bu gece tam bin yıl öncesinin Romasındayız, sözü olan şimdi konuşsun ya da sonsuza dek sussun.

Bir kulun Mevla’ya yakarışının zirvesi olan bu kadayıf gibi yanık, okyanus mercanları gibi deruni, Karaca mağarası gibi rengârenk, puma gibi kıvrak makamlarla dolu dini mübini ezanı Muhammediye’yi ve de Cuma salasını, Atina’nın, Roma’nın, Paris’in, Londra’nın, Berlin’in,Madrid’in, Washington’un tam ortasında gümbür gümbür okuyamayacaksak, okutturamayacaksak bizim Müslümanlığımızdan Allah’a kulluğumuzdan ne olur?

Avrupa'nın bugüne kadar Müslüman olmamış olması Türkiye'deki pek laik demokratik diyanet işlerinin en büyük başarısıdır. Yani Türkiye'de tek marifeti İslam'a ihanet olan diyanet ve Hıristiyanları yalayan cemaat olmasaydı Avrupa ve ABD şimdi şeriatle idare ediliyor olacaktı.

Nasıl ki İngilizler tevekkel Arapları kandırıp Kâbe’nin yanındaki gökdelenin tepesine Londra’nın çanlı saat kulesini diktilerse biz Türklerin de Londra’nın Hyde Parkı’nda ve de Kraliyet Sarayı’na karşı Kani Karaca’nın hisli Mevlid-i şerifin merhaba kısmını ve ölüm salasını sanatkârane bir şekilde icra etme hakkı vardır.

Asıl biz, Avrupalılar alaturka helaya geçmezlerse, popolarını suyla yıkamazlarsa, boy abdesti almayıp cünüp gezmeye devam ederlerse, parlamentolarını besmele-i şerifle açmazlarsa, kanunlarını Kuran’ın ruhuna uydurmazlarsa ve domuz yiyip şarap içmeye devam ederlerse hiçbirini İslam’a almayacağız.

‘’ Yüce divana sevk edilmekten son anda yırtan eski bayındırlık ve iskan bakanı Erdoğan Bayraktar köyü Mapsino’da kimseyi işsiz bırakmadı. A’yı görse mertek zanneden çobanlara devletin arsalarını işletmelerini 49 yıllığına kiraladı. Sadece köyündeki av köpekleri işsiz. Onlar da hafta içinde işsiz hafta sonları tam mesai yapıyorlar. ‘’ Trabzonlu bir terzi

Kadahor’un Of’un bir nahiyesi olduğu zamanlarda yaşanmış ve Of Sulh Ceza Hakimliği kayıtlarında sübut bir vakıa hakkında bir aforizmadır. Kadahor’un vicdanen Müslüman ama dil ve kültürel olarak Rum olan köylerinin birinde azman fasulye turşularını, kumlu patatesleri, değmiş armutları, yağlı fındıkları yiyip çeşmelerden bol oksijenli sular içen ihtiyar bir Rum erkek gıda zincirinin de tetiklemesiyle nefsi emmareyi kontrol edeme olmuş. Hanımı birkaç yıl önce öldüğünden cima yapma arzusunu sürekli ertelemekte hatırlı bir cinsi latif izdivaç meramını da kimseye anlatamadığından nefsi emmaresi iyice havalanıp nefsi tayyareye dönüşmüş ve uçmaya başlamıştır. Köyden dul bir kadını gözüne kestirmiş, fındık toplama zamanı kafullardan birinin dibinde bir karambol yakalayıp az bir dirençle kendince masum umumca kirli emellerine ulaşmış, takım taklavatı toplayıp hamamcı halini def-ü reddü izale etmek için derhal ırmağa doğru firar etmiş ardından gelen küfürleri duymamıştır. Kadının durumu köy muhtarına, muhtarın da candarmaya bildirmesiyle elleri çapraz tüfenkli zaptiyeler adamın evini basmış ve onu tutuklayıp karga tulumba mahkemeye çıkarmıştır. Mağdure kadın hala şaşkındır ve bütün bu olup bitenlere bir türlü inanamamaktadır. Ve hırsından saçı sakalı ağarmış ihtiyar mütecavize bakıp solumakta ve ikide bir yüzüne tükürüp söylenmektedir.
Kadın oldukça sarkastik bir Hopşera şivesiyle hacıya çıkışır.
– E haci, hoş sen hiç utanmadun mi? O işi o sakallarla yaparken?
Hacı hkimin ve hukukun karşısındaki esas duruşunu hiç bozmadan soğukkanlılıkla cevap verir:
-- Sakalım ile yapmadum oni ….kum ila yaptum oni …kum ila!
( AKP bu ülkede yaptığı şeyleri Müslümanlık adına yapmıyor kendi gâvurluğu adına yapıyor.)

Vakti zamanında şark memleketlerin birinde bir imam ve onun kafa dengi bir müezzin aç kaldıklarından mıdır, kleptoman olmalarından mıdır nedir bilinmez çalıştıkların köyün evlerinin birinin kümesinden oldukça besili bir kaz çalmışlar ve iyice yolup büyük bir tencereye koymuşlar. Tencereyi ocağa yerleştirip altını da iyice yakmışlar. Tam o esnada akşam olmuş ve ezan vakti iyice yaklaşmış. Müezzin camiye gidip minareye çıkıp şerefeden ezanı verirken kazı pişirme işiyle imam ilgilenmiş. Cemaat camiye doluşup imamı beklemeye başlayınca kazı pişirme nöbetini tekrar müezzine geçmiş. Lakin müezzinin namaz için kamet okuması icap ettiğinden kazı fokur fokur kaynar bir şekilde bırakıp hemen camiye koşmuş ve alelacele kamet etmeye başlamış.
-- Allahüekberullahüekber, eşhedüenlailaheillellah ……. … hayyaelelsalah, hayyaelelfelahhayyaelelfelah kazkabaruha kazkabaruha Allah’üekber Allahüekber Lailaheillelah.
Kametteki ayrıntıyı fark eden imam namaza başlamadan önce niyet ederken müezzine cevap vermiş.
- Basbasaruha basbasaruhaaa! Allahüekber. ( Yani kazı bastır taşmasın müezzin efendi )
( AKP’li dört eski bakanın yüce divandan kaçırılışı da o hesap. )

Karadeniz’in renkli tarihini fantastik öğelerle harmanlayan Karakoncolos adlı romanı yazmaya çalışırken bir türlü konsantre olamıyorum. Zira Türkiye’de iktidara konuşlanmış AKP’nin kaba hırsızlıkları beni sürekli basit polisiye yazmaya zorluyor.

Demokrasinin birlikte yaşama sanatı olduğu düşünüldüğünde şişme bebek ve vibratör üretiminin sürekli arttığı bir toplumda ekonomik üretim ve haz adına demokrasinin sürekli dinamitlendiğini söyleyebiliriz. Yani seri şişme bebek ve vibratör üretimi demokrasinin ruhuna külliyen aykırıdır.

İngilizlerin Mustafa Kemal’in apoletleriyle adım adım kurduğu modern Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük saçmalığı önce meclis açıp devlet kurması sonra ipleri İngilizlerin elinde olan bir düşmana karşı, Yunan, mukateleyle rüştünü ispat etmesiydi. Oysa tarihteki örneklerde önce bir bağımsızlık savaşı olur, sonra o savaşın neticesine göre bir devlet kurulur. Bu da bize modern cumhuriyetin zannedildiği gibi yedi düvele karşı değil sadece Osmanlı’ya karşı siyasi bir savaş ve tebaa aparma işi olduğunu gösterir. Yani modern cumhuriyetin Recep’in eline geçmesinin tek nedeni bu yapının Osmanlı’dan çalınmış olmasıdır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Ocak 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırları dağılmış iskemlesinde oturup başındaki yemenisini çıkarıp düzelten sonra bembeyaz saçlarını örten, tespihatına ara verdiğinde değneğiyle toprağa tuhaf şekiller çizen Apsulika ninenin anlattığı bir hikâyeye göre; Rus gâvurunun köylerinin dibine kadar sokulduğunu gören Vunitliler birden Makron atalarının savaşçı ruhlarıyla doldular ve Gugudalılardan da aldıkları kuvvetlerle, uçları siyah obsidiyen taşından yapılmış mızraklarını, aynalı Martinlerini, barutlu piştovlarını, uzun saplı savaş baltalarını, çengelli oraklarını kuşanıp bir akşam vakti bitişik nizamda epeyce ilerleyip dinlenmekte olan Rus birliklerinin üstüne atılıp huruç ettiler. Vahşi ulumalardan, bağırtılardan, savaş tamtamlarından ne olduğunu anlayamayan Rus askerleri çareyi arkaya bakmadan kaçmakta bulduysa da fındıklıklardan, ormanlıklardan, tarlalardan, peri taburlu tsağanalı ırmaklardan can havliyle kaçarken 100 askerden fazla telafat verdiler ve soluğu Karadeniz’de aldılar. İşte o gün bu gündür Vunit ve Guguda iklimi ve insanı haşin yerler olarak bilinirler.

Rusların Türkistan’dan gelmiş çekik gözlü Kazak birlikleri Potamya’yı geçip Eskipazar düzlüğünden geçen şose yolu rap, rap, rap, rap! diye tozutup sahil boyu ilerlerken Rus savaş gemileri Araklı limanındaki takaları, tekneleri, kadırgaları top atışıyla paramparça etti ve ateşe verdi. Barbaros’un torunları iki yıl süren savaşta Karadeniz’de Ruslara karşı hiçbir ciddi direniş gösteremediler. O kadar ki bir Alman denizaltısı Portugal adlı bir Rus gemisini Yeniay açıklarında torpilleyip batırdığı o talihli günden sonra Mağnolular bahçelerindeki portakalların tadının bir başka olduğuna inanılırmış.

Türkiye’de asıl mesele insanlara vatansız Müslümanlık ile vatanlı gâvurluktan başka bir hayat hakkı tanınmıyor olmasıdır. Yani turbo kapitalizm devir artırdıkça sadece Anadolu gavurlaşmıyor aynı zamanda Müslümanlar da vatansızlaşıyor. Çünkü batı kapitalizminden türemiş modernizm Hıristiyanlığın yaşayan bir mezhebidir. Dolayısıyla doğrudur, AKP’nin eliyle buna doğru ilerliyoruz.

Türkiye’de bilhassa İstanbul’da insanlar hayata karşı o denli Arifleştiler ki tabiatın en küçük bir iklim yüklenmesinde neredeyse kendilerini tuzlanmış asfaltın ziftine atıp baygın gözlerle Cenabı Hak’tan penaltı kararı bekleyecekler.

AKP’nin Çevre Ve Orman Bakanı ile Trabzon, Rize, Giresun belediye başkanlarının ortak kararıyla Çamburnu ormanlarındaki eski bakır yataklarına katı atık adı altında vahşi çöp depolanmaya başladığı tarihten bu güne Sürmenelilerin deodorant, losyon, parfüm, kolonyağı kullanım oranı % 1250 oranında artmış durumda. Ofluların hacıyağı kullanım oranıyla ilgili olarak ise elimizde yeterince objektif veri yok.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırlı iskemlesinde oturan Rum çehreli Apsulika ninenin rivayet ettiği bir diğer malumata göre; Ruslar I. Cihan Harbinde Rize’yi kurşun atmadan işgal ettiklerinde çok acayip bir işlemden sonra ahalinin ponturunun kıçını turuncu renk boya ile boyamıştır. Direnişin tüm yükü sırtına binen Trabzonlular o gün bugündür Rizelilere; ‘’ kınalı g.tler!’’ derler.

Firavun faresinin Noel gecesi verdiği resepsiyondan da anlaşıldığı gibi Türkiye’deki hamamcı hahamlar, papazlar, başpiskoposlar, Süryani rahipler, patrikler amelde ve itikatta onlardan aşağı kalmayan diyanet işleri başkanları AKP hükümetine güvendikleri kadar Allah’a güvenmiyorlar.

Karye-i Hopşere ulumasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin rivayet ettiği tarihi bir malumata göre; I. Cihan Harbinde Ruslar Doğu Karadeniz’i işgal ettiğinde muhacir çıkamayan ahalinin üzerine günde ortalama bin adet gülle-i kebir atan İmperatrista Maria adlı dretnot savaş gemisinden o denli korkuyorlardı ki, sadece Oflular, Sürmeneliler, İskefiyeliler değil bütün Trabzonlular o gâvur gemisine Karakoncolos adını takmışlardı.

Bi sabahın erken vaktinde köylerinden kopup Sürmene’nin kadın pazarına gelen, tezgâh kuran insanların 50 kuruş 1 lira için pazarlık yaparken yüzlerine oturan hayat ciddiyete bakıyorum bir de boğazına kadar hırsızlığa yolsuzluğa batmış AKP’li eski bakanların avukatlığını yapan hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın astarsız yüzüne bakıyorum; vallahi fark arz ile semavat arasındaki farktan bile çok daha büyük.

Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un yazdığı Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanından okuduğum bölümlerden anladığım kadarıyla yazar çok basit hatalar yapmış. Pamuk’un kronik Türkçe sorunu bir yana yaptığı basit hatalar inanılır gibi değil. Yazarın sırf roman daha romantik olsun diye kurduğu liseli kompozisyonu çaplı cümlelere amatörce yüklenmesi gerçekten çok şaşırtıcı. Kurduğu evren ise o denli yavan ve fazlalıklarla dolu ki okurun olup biten şeyle ilgili hayal kurmasına alan kalmıyor. Pamuk bu tarzıyla romanını suyu bol ayran çorbasına çevirmişe benziyor.

Dişi bir köpek sosyal turların birinde Sürmene sokaklarında erkek köpeklerle koklaşmaya başlamış ve hayvani fıtratı gereği tenhalarda olanlar olmuş. Köpeğin bu gayri meşhur ilişkilerinden tam altı yavrusu olmuştu. Yavrularını Zaruha’daki eski kilisenin üst tarafındaki harabe durumdaki Maria evinin ahırında doğurmuştu. Köpek yavrularını emzirdikçe halsiz düşmüş, halsiz düşünce de yakınlardaki bir kümesten çıkan bir tavuğu kapmış, boğmuş, yolmuş ve yemişti. Kümes sahibi Türkolaz derhal tüfeğini eline almış ve köydeki tüm köpekleri meydana toplamış, talihsiz vakıayı son anda gören bir çocuğun teşhisiyle suçlu köpeği bulmuş, diğer köpeklere ibret olması için pompalıyla infaza başlamış, bu esnada diğerleri havlayarak can havliyle kaçmıştı.
Bugün saçları kırlaşmış, nikotin düşkünü yaşlı bir adam Maria’nın harabe evinin altından geçerken aç kalmış yavruların ağlamaklı havlamalarını duymuş ve yanlarına gidip yavruları görmüştü. Tam yola inerken karşılaştık. Bana durumu anlattı ve fikrimi sordu. ‘’ Hayvanlara yazıktır, günahtır ve köyünüz için vebaldir. Hükümet muhtarlara iyi ödüyor, yavrulara sahip çıksın. Besleyip büyütsün ve faturayı o Lazkopath’a ödetsin. ‘’ Adam hemen köyün muhtarını aradı ve durumu tüm detayıyla ciddi bir şekilde izah etmeye başladı. Normalde duyarlı bir insana benzemiyordu ama bu gün Zaruha’da merhamet o adamın elinden dilinden akıyordu.

Kirinta kilisesinin düzlüğünde hasırlı iskemlesine oturup sabitçe karşı Ayama Dağı’na bakıp durmadan kendi kendine söylenen Apsulika nineden işitilen ravisi meçhul bir diğer rivayete göre; henüz akşam olduğunda Vona’nın ışıkları yanıp Karadeniz’in parlament mavisi sularında raks etmeden çok çok önceleri Kadahor’un Şinek köyünde reisi cumhur Cevdet Sunay’ın hanesi ve etrafındaki hanelerin kahir ekseriyetinde köye teşrif edebilir bahanesiyle yüzer mumluk lambalar yanar imiş. İş bu lambaların akşamları Şinek’te saçtığı ışığı görmek için Şur’dan, Havaşo’dan, Anaso’dan, Hopşera’dan, Holaysa’dan, Ğorğoras’tan, Alithinos’tan, Fotinos’tan, Seveho’dan hatta Mimilos’tan meraklı gelinler, kızlar, delikanlılar, çocuklar yollara düşer, Şinek’e gelirler, ormanlar, lazut tarlaları arasındaki ışıltılı masal diyarı gibi köyü ziyaret eder ve insanlarıyla konuşurken bir kadim zamanların birer sahabesi gibi özenle dikilir tane tane konuşup sohbet ederlermiş.

Batılıların yüzyıllardır büyük bir maharetle Ortadoğu’nun kalbine taşıdığı ölümler, katliamlar aslında kendi ruhlarının cehennem ateşinden başka bir şey değildi. Diyaframı patlak liberaller ifade özgürlüğü diyorlar ama batı dışında yüzbinlerce insanın katledilmesine hiç aldırmıyorlar. Ama bu kez o cehennem ateşi paçalarını tutuşturmaya başlamışa benziyor.

Paris’teki Charlie Hebdo dergisine düzenlenen saldırı zannedildiği gibi Fransa’nın 11 Eylül’ü değil sadece Charlie Chaplinliğidir. Onun için madam mösyö tüm Fransızlar eşekliklerine doymasınlar.

Paris’teki malum Charlie Chaplin saldırısından sonra sabah akşam hakla mekanikçe konuşup fenalıklar veren hükümetin yerine diyanet işleri başkanının yaptığı ve de pek gâvur aşıklığı kokan duygusal açıklamalara bakılırsa Türkiye bu davaya karşı bir medeniyet müştekisi sıfatıyla katılıyormuş ve ex olan 12 Fransız için diyanete bağlı tüm camilerde mevlit okutulabilir ve soyulmuş bütçeden karşılanmak üzere halka cam gibi akide şekeri dağıtabilir, naneli tütsü yerine Fransız parfümü sıkılabilirmiş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.