1 Mayıs 2016 Pazar

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK

- Yeni yapılacak anayasadan laiklik ibaresi kaldırılmalıdır.
- Hayır, yeni yapılacak anayasada laiklik de olmalıdır. Meclis başkanının şahsi kanaatidir.
- G.tünüz yiyorsa laiklik ibaresini anayasadan kaldırın da görelim!
- Ne yani kaldırırsak Mustafa Kemal olup İzmir’in dağlarına mı çıkacaksınız?
Ecce Turko!

İşin daha da özeti şu; saraydaki bay potansiyel başkan, onun profesör lakaplı anti miyop Van kedisi kılıklı kuklası ve peşindeki akbaba kolonisi cumhuriyeti hamiline yazdırmak istiyor. Kürtler de muhafazakâr İslamcılık adına yapılan bu siyasi soygunu çok net görüyor ve feveran ediyor. Bu durum CHP’nin umurunda değil çünkü CHP cumhuriyetin en eski en hoyrat hırsızıydı.

Hayatın işine gelmeyen tarafına imansızlık beslemek sadece Hıristiyan Gürcü amelelerin, Bizans kibirli İstanbulluların değil aynı zamanda Haşmet Babaoğlu’nun da şanındandır.

Şayet Kürtler kutsal Olimpos Dağı’na ‘’üstün insan’’ sıfatına erişmiş bir insan evladı gönderme şerefine nail olsalardı, bu kesinlikle oyunda kaybettiği misketlerini cumhuriyetten zorla geri almaya çalışan İdris Balüken olurdu. - Ecce Kürdopath!

Bence bay potansiyel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadığı o toplantıda avını henüz yutmuş ayakları çarpık bir Avustralya tuzlu su timsahı gibi yürürken tek eksiği yüksek yargı mensuplarıyla dolu o salonda uzun kuyruklu bir smokin giymiyor oluşuydu.

Biz düz liseliler, teneffüslerde okul bahçelerinde kızların çarpık bacaklarına bakarak geliştirdiğimiz vicdanı, ahlakı imam hatip liselerindeki abazan sürüsü mübarek Kuran’ın sarı sahifelerindeki muhkem ayetlerini okurken geliştiremediler. Onun için imam hatiplilerin kahir ekseriyetinin ahlakı; ‘’Ellezine elzubzuma, bacakların omuzuma.’’dır. En azından Anadolu’daki 15 yıllık tatlı iktidarına rağmen dünyevi ihtirası hiç hız kesmemiş bay potansiyel başkanın zavallı halinden anlaşılan budur.

İmparatorluktan kalan en büyük şeyi, yüzyıllık cumhuriyeti, hamiline yazdırmak için paranteze alan akbaba taburları, Irak’ta 1.5 milyon Müslümanın katledilmesine ortak olmamış gibi, Suriye’de 500.000 insanın hunharca öldürülmesinden sorumlu değilmiş gibi, Süleyman Şah türbesini bedevi çadırı misali toplayıp daha kuzeye emin bir yere nakletmemiş gibi şimdi de Arap çöllerinde Osmanlının paslı sandukada gömülü kanlı sancağı şerifi keşfetmiş gibi Kut’ül Amâre zaferi diye bir şey çıkarmış. Asıl putperestlik ve ahlaksızlık tam da böyle bir şeydir; dünyalar içinde sadece kendi işine yarayacak dünyayı bulmak ve kör yarasalar gibi oralarda gezinmek.

Türkiye’deki politik oligarşinin ve futboldaki kirli cambazların aymazlığını her gün yüzlerine yüzlerine çarpan bir kulüp Trabzonspor. Ne yapsalar ne etseler bir ruhu bir türlü öldüremiyorlar. Her daim bir yerden hortluyor ve Boğaz’ın imtiyazlı üç kızkardeşinin, onlara hamilik yapanların kâbusu oluyor. Kısacası Türk futbolunda Trabzonspor’un her olaylı müsabakası cumhuriyeti hamiline yazmaya niyetli bir akbaba kolonisini ürkütmeye devam ediyor. Geçen hafta saray, akp, tff, kulüpler birliği, Fenerbahçe, İstanbul köy medyası işbirliğiyle yedikleri herzeden fena yara almışa benziyorlar. Dünya futbol tarihinin en trajikomik şike davasında bir dakika düşünüp vicdanıyla iki kelam etmeyenler, Avni Aker’de boynuzlanmış matadorları için iki dakikalık oturan boğa eylemi başlatmış. Trabzonlu futbolcular Eskişehir ‘de bu ucuz tiyatroya katılmamış. Vay efendim, sen misin TFF’nin kararını protesto eden, ilk yarıda Trabzonspor’u budamaya başlamışlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar nafile; Ak Saray ve onun peşindeki insan görünümlü akbabaların hayata diktası Trabzonsporlu topçuların ayağındaki meşin yuvarlakla yıkılacak!

Bence AKP’ye % 60 oranında rey vermiş Trabzon şehri Shaquel O’neal’in kalın büyücü dudaklarından çok daha büyük öpücükleri hak ediyor.

2010-11 şike sürecinden bugün oynanan Eskişehirspor maçına kadar tüm Trabzonsporluların AKP’nin ahlaksız iktidarında Auschwitz kampına tıkılmış futbol mağdurları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Halep’in orada olmamasının tek nedeni Nemrud’un hala Anadolu’da hüküm sürüyor olmasıdır.

Normalde çayın Rizelileri daha hoşgörülü, daha insancıl, daha muhabbet ehli insanlar yapması beklenirdi. Ama bilhassa Türkiye’de siyasette ön alan Rizeli politikacıların, ölçüsüzlüğü, hoyratlığı, farkına varamadıkları derin cehaletleri, pasaklı egoları, iktidar gücünden yüz bulmuş nobranlıkları, görgüsüzlükleri doğunun en egzotik bitkisinin yetiştiği o coğrafya ile taban tabana zıt olgular. Yani insanın mizacını yumuşatan çay Rizeli politikacılara neredeyse hiç tesir etmemiş. Buna bir de Çin imparatorunun tarihte çayı keşfetmediğini, Zihni Derin’in çayı Rize’ye getirip yaygınlaştırmadığını ekleyin.

Gecenin bu vaktinde peri arıyorsan tâ Mithridates devrinden kalma yosunlu, ıssız değirmenlerin altına bakacaksın. Lâkin aradığın perileri bulamayabilirsin de. Sabaha karşı euzu besmele çekip şinanayı yakıp (öyle el feneri, cep telefonu ışığı olmaz, sakın ha! çarpılırsın) dikenlere, ısırganlara aldırmadan, dikenli tellere takılmadan nas ve felak surelerine ilaveten peri duasını da üç kere okuyacaksın. (bilenler duasını – Allahumme erinâ el hakken hakkan…-- bilmeyenler dua niyetine fatihayı şerifi) Tüh bismillah, deyip şinanayı değirmenin altındaki çarka tutacaksın. Tam çarkın üstünde sarı kırmızı ipek kumaşlar giymiş peri kızlarının horon oynadığını göreceksin. Bacakları terstir, şaşırıp bağırmayacaksın. Yoksa çarpılırsın alimallah.

Roma İmparatorluğunu Hıristiyanlık, Rus, Alman, Avusturya-Macaristan, Osmanlı imparatorlukları ise barut, onların yerine kurulan ulus devletleri çok uluslu şirketler yıkmak üzereler. Osmanlının mirası üzerine kurulan cumhuriyeti hamiline yazdırmaya çalışan AKP’yi ise futbolun meşin yuvarlağı yıkacak.

‘’Davulun başında başörtülü bir öğrenci var. Saksafonda başı açık ama kıyafeti itibariyle nispeten muhafazakâr takılan bir öğrenci var. Solist ise mini etekli.’’ Ahmet Hakan
Yani sosyolojik açıdan incelenirse pek yakında başı örtülü öğrenci de saksafon çalabilir. AKP’nin muhafazakâr İslamcılara bahşettiği özgürlük böyle bir şey işte. İslamcı zenginlerin ofislerinde saksafon çalmaktan bir rock grubunda saksafon çalmaya terfi.

Durun bakalım hele. Daha sırada bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı anti sosyal miyop bakışlı Van kedisi kılıklı kuklasının Fransız general Napolyon Bonapart’ı Akka kalesinde mağlup eden Cezzar Ahmet Paşa’nın muhteşem galibiyeti hatırasına binaen Ak Saray’da kırk gün kırk gece sürecek çalgılı çengili yeni bir kutlama tertip etmesi, sarayın girişine Cezzar Ahmet Paşa’nın büyük bir büstünü diktirmesi, sonrasında mehteran bölüğünün köstekli tokmaklı gösterisi ve fakir fıkara garip gurebaya beyaz papatya desenli saray sinilerinde yemekli, güllaçlı, şerbetli ikramlar var.

Tarihte feodaliteyi top ve barut yıkmıştı belki ama Ak Saray'ın Anadolu’daki zalim iktidarını sadece bir futbol topu ve barut fıçısı Trabzonsporlular yıkacak!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Nisan 2016 Perşembe

MOĞOLLARIN UĞULTUSU & PUPA YELKEN KARADENİZ

Moğolların Uğultusu (400 sayfa 39 deneme) 22.5 TL
Pupa Yelken Karadeniz (199 sayfa 5 bahis deneme) 17.5 TL

Rize'de Önce kitabevinde Trabzon'da Beşikçi ve Ra kitabevlerinde Of'ta AIC'de raflarda.
(0462) 326 49 71 Ramazan Diler ve 05548035629 Samet Söğüt'ten kargo ile en geç iki gün içinde temin edilebilir.

27 Nisan 2016 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE 114

Tanrının yarattığı Anadolu’da, yani Küçük Asya’da, modern paradigmanın kuşatmasına karşı Kuran’ın hukukuyla Hz. Muhammed’in (SAV) sünnetiyle insanlığa bir hayat alanı açmak yerine, kendi kişisel istikbali için demokrasiyi bahane etmeye, insanın doğasını körelten kapitalizmin üretim gücüne tav olmaya, politik mugalatalarla her türlü modern yöntemi seferber etmeyi bir halt zannetmeye, Müslümanlık adına bezirgân Arap tacirlerinden rol çalmaya, Müslümanların siyasi maslahatıyla onları sürekli aldatıp sefa sürmeye muhafazakârlık deniyormuş.

Her Trabzonspor-Fenerbahçe maçına Doğu Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan hatta Güney Doğu Anadolu’dan Trabzon şehrine polis ve asker sevkiyatı yapılıyor. Zannedersiniz maç esnasında şehirde büyük bir isyan çıkacak Trabzon bağımsızlığını ilan edecek. Yani biz Çar ordusunun Karadeniz’i işgalini, Naçalnikin bölgeye gelişini, saldatların köy devriyelerini her yıl düzenli temsillerle yaşıyoruz. Buradan da anlaşılabileceği gibi Trabzonspor’un her vesileyle öptüğü yanak çok ama çok geniş…

Bir zamanlar Türkiye’de futbol Alex De Sousa adlı kibir topu Katolik bir Brezilya çingenesinin karısını mutlu etmek için oynanıyordu. Şimdilerde ise hem saraylı hem Fenerli bay potansiyel başkanın öksüz çocukluğundaki ruhsal çatlakları tamir için oynanıyor. Olan bizim mahallenin uşaklarına oluyor…

Türkiye’de sistem her alanda anayasa, hukuk, kanun, kural, ahlak tanımayan muhafazakâr İslamcıların eline geçmiş durumda. Bu çarpık yapı futbolda öteden beri imtiyazı en fazla olan kulüp Fenerbahçe’yi kutsuyor. Trabzonspor ise söz konusu kronik hukuksuzluktan en fazla mağdur olmuş kulüp. Bu haksız durum karşısında Trabzonspor taraftarı ise her Fenerbahçe müsabakasında içinde biriktirdiği haklı öfkeyi dışa vurmakta bir beis görmüyor. Yani Türkiye’deki politik sistemin pespayeliği, neden olduğu derin adaletsizlik futbolda Trabzonspor üzerinden SOS vermeye devam ediyor.

Bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı antisosyal miyop Van kedisi kılıklı kuklasının iktidar yıllarında, bilhassa biz Trabzonsporlular, yerli lahanaların idaresindeki Trabzonspor’u temaşa etmekten o denli mesut ve o denli bahtiyar olduk ki gözümüze bir türlü uyku girmiyor.

Tanrının kiliseyi terk ettiğini tahmin edebiliyorduk ama AKP’nin Kilis’i tanrıya terk ettiğini yeni öğrendik...

Bu koca ülkenin Trabzonspor’a sadece şikeyle çalınmış bir şampiyonluk kupası borcu yok. Aynı zamanda Trabzonsporluların futbol sevincinin çalınmasına göz yumduğu için devletin en yetkili ağızdan özür borcu var. Artık Trabzonspor Türkiye’deki haksızlığı, adaletsizliği, hukuksuzluğu, ahlaksızlığı, imtiyazlı sınıfların mide bulandıran mevcudiyetini her fırsatta futbol üzerinden deşifre eden bir kahraman durumunda. Trabzonspor’un futbol üzerinden iki de bir tosladığı şey modern Romanın Anadolu’ya atadığı magisratuslar eliyle yürüttüğü komple bir sistem.

Bunlar, yani bu muhafazakâr İslamcılar bütün erdemi Latin alfabesini tanımak olan beyaz renkli yamyam türüdür. Bunların insanla anlaşabilecekleri bir ahlakı, bir kitabı, bir Allah’ı yok. 12 Eylül generallerin yaptığı darbe anayasasıyla bu ülkede bu kadarını yaptılarsa, kendi yapacakları anayasayla Anadolu’daki insanı çiğ çiğ yerler.

Muhafazakâr İslamcılar talan ettikleri ve sosyal sınıflarıyla oyuncak gibi oynadıkları cumhuriyete olan nefretlerini tümüyle öğretmenlerin üstüne boca ettiler. Sanki ilkokul sıralarında, ortaokullarda, lise koridorlarında gözleri açılmayı, kulakları işitmeyi bekleyen kedi yavruları onlar değildi. Nankörler!

İnsanız işte; bir ömür emeğimiz çalınıyor. Sigorta primlerimiz de yetersiz. Bankada bir hesabımız yok. Dahası bu soysuzların devrinde geleceğe dair bir ümidimiz de. Akrabalarımızın zenginliğinde Mercedes kibrinden başka bir şey yok. Kısacası bu dünyaya üryan geldik üryan gidiyoruz. Ama buna rağmen saraydaki soytarılar modern köleliğimizi uyduruk bir anayasa ile daha da pekiştirmenin derdinde.
- AKP’den nefretimin 1001 nedeni serisinden

Geçenlerde Almanya’nın Dortmund kentinde Trabzonlular kültür şeysi düzenlendi. Trabzon’daki kitabevleri; ‘ne de olsa Almanya’dır, Avrupa’dır, oradaki gurbetçiler alır, okur, bilgilenir!’ umuduyla koli koli kitaplar göndermişler fuara. İçlerinde benim yazdığım kitaplardan da varmış. Buradaki görgü yoksunu partizanlar, işkembesi geniş bürokratlar uçaklara atlayıp gitmiş. Orada da kuymak, troklosti, lahana sarması, manca, mısır doğranmış yoğurt yiyip bir de iyice geğirmişler. Pek bi kültürlenmişler yani. Kültürel etkinlik deyince anladıkları şey Sürmene’nin kurut peyniri! Çapları bu, zekâları bu. Kitaplar da hiç açılmadan geri gönderilmiş. Sonuç; AKP ile kültür kelimeleri bu gezegende yan yana gelebilecek en son şeylerdir.

Ömer Asan’ın mamika diliyle yazdığı Pontus Kültürü adlı çalışmasını okuyorum. İlk sezgilerim Anadolu’da özellikle Karadeniz’de Rumca konuşan insanlar ne iddia edildiği gibi proto-Türk ne de sonradan Anadolu’ya gelen Milletli tacirlerden türemiş bir ırklar. Sadece daha bir üst dil olan Helenlerin diliyle kendi ilkel dillerinden bir sentez yapmış, Roma devrinde Hıristiyanlaştırılmış, ilkelliğini Hıristiyanlık diniyle tuhaf bir saflığa çevirmiş Anadolu’nun gerçek yerlileriler…

Doğrusunu söylemek gerekirse tam o anda çok heyecanlandım. Arenadaki beş matador ellerindeki cafcaflı bezleri boğaya gösteriyor, öfkeyle üzerine gelen boğayı riskli bir hareketle boşa alıyor, arenadan oley, oleeey! nidaları yükseliyordu. Öfkeli boğa boynuzunu ilk kez matadorlardan birine taktığında memleketteki adi futbol kalpazanlarının, onur yoksunu politikacıların yüzünün şekli birden değişmişti. İki, üç boynuz derken araya hemen diğer matadorlar girdiler ve boğanın dikkatini dağıttılar. Yani öfkeli boğa tam matadorlardan birinin işini bitirecekti ki olay yarım kaldı. Sadece bu kadarı bile bu ülkede politikada, futbolda dönen gaddarlığın çapını anlamamız için yeterliydi. Bir de buna saraydaki soytarılardan birinin ayağının tökezlemesini, elindeki mızrağı ve Roma kalkanını düşürmesini ekleyin.

‘’Trabzon imparatorlukların battığı yerdir, aslanım.’’ diyordu Trabzonspor tribünlerindeki bir pankartta. Şunu demek istiyordu. Doğu Roma imparatorluğunun son ateşi burada söndü. Trabzon Rum İmparatorluğu burada bitti. Bizdeki mental rezervasyonu pek milli tarihçilerin aklı Rus tarihçiler kadar basmaz ama Osmanlı İmparatorluğu da Trabzon’dan bitirildi. Ve AKP’yi (yazar burada AKP derken Ahmet Altan türü bir vurgu yapar) CHP ya da diğer güdümlü muhalefet değil Trabzonspor tek başına çökertecek. Çünkü Trabzonspor’un hukuk vakıası futboldan çıktı, büyüdü ve bambaşka bir şeye evrilmiş durumda. Artık Trabzonspor bu ülkeyi yöneten düzenbaz bir iktidarın üzerindeki yorganı çekip duran yaramaz bir çocuk durumunda.

Makronların, Megrellerin, Amazon savaşçıların, İskitlerin, Rumların, Mossikanların, Drillerin, Khaldiyalıların, Çepnilerin, Ermenilerin, Kommenosların, Roma’yı dize getiren Mithridateslerin, Gürcülerin, hatta boynuzlu Gotların bütün paslı zihin kilitleri, bütün paganik totemleri, obsidiyan uçlu okları, mızrakları, yayları baltaları elimizde. Kadim zamanların bütün kutsal ağırlıkları sırtımızda. Ve bu iş sadece bir futbol olayı değil. Seni o saraydan sadece bir meşin topla indireceğiz.

Cumhuriyetin yeni Kureyşinin ekâbir takımı aralarında tartışıyor. Meclislerinde en bilge olanı;
- Bu sefer Hubel’i helvadan yapalım, bir işe yarasın, en azından acıkınca karnımızı doyururuz.
Kureyş’in en inat saraylı İbn-i Selül yarması;
- Olmaz, Hübel bu sefer de odundan olmalı, aksi takdirde halk ona boyun eğmez, bizden önce onu açlar, çıplaklar yer, bitirir.
Şeytan (iç ses);
- Aptal Kureyşliler! Kurtları, güveleri bile hesap edemiyorlar.

Okuduğunuz aforizmalardan özetler; yazar Metin Kondel ( Osmanlı sicil şeriye kayıtlarında Kunduloğlu ) AKP hükümetinin Türkiye’de yeni bir anayasa yapma teşebbüsüne isnaden; ‘’ Bunlar herhangi bir ahlaki, insani, kitabi kuralı olmayan tek erdemleri Latin alfabesini tanımak olan beyaz renkli yamyamlardır; insanı Anadolu’da kazana koyup çiğ çiğ yârler!’’ dedi. Uzmanlar bu sözün, politik kaygılı bir hakaretten çok Anadolu’da insanın doğasını okuyabilen bir yazarın yabana atılamayacak türden köklü bir sosyolojik çıkarım olduğunu ve üzerinde derinlemesine düşünülmesi gerektiğini söylediler. Bilindiği gibi söz konusu yazarın edebi açıdan oldukça katı bir dille yazılmış kitapları Almanya’da tek bir okur bile bulamamıştı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Nisan 2016 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE 113

Türkiye’deki muhafazakâr kılıklı politik münafıkların pek bayıldığı liberal motor Turgut Özal politikaya mübarek bir partinin sandık müşahitliğinden değil Anadolu’daki Amerikan askerlerine kerhanelerdeki fahişelerin en gayri milli olanlarını yüklü dolarlar karşılığı sünnetsizlere razı ederek başlamıştı. Yani Türkiye’deki sağcı politikacıların politik kariyeri genelde pezevenklikle başlar. Bunun istinası yoktur. Şimdi aynı şeyi Meral Akşener’de görüyorum. Bir politikacıdan çok adı kaset skandallarıyla anılmış bir mutfak kaçkını, patroniçe Maltid Manukyan’ın hortlamış ruhu olarak geri geliyor ve hepimizi düzdürecek.

Kısacası eski kerhaneler patroniçesi Ermeni Maltid Manukyan Türkiye’deki bütün sağ iktidarlardan çok daha milli idi. Zira Ermeni Manukyan sadece paraya tamah eden yolsuz kızları şey ettiriyordu; muhafazakâr İslamcı politikacılar ise ülkeyi toptan şey ettiriyorlar.

AKP’li politikacı ve bürokratların kelliği değil de kepeği önleme konusunda sıkça başvurdukları, özel bir istihbaratla tarafıma ulaşmış ve formülünü halka açıklamayı düşündüğüm bir aforizmadır. Önce eczaneden Kenzo marka bir şampuan alınır. (Hanzo politikacının tercihi olmalı. İlave bilgi; eczanede satılmayan hiçbir hijyenik madde vücuda sürülmemelidir.) Buna ilave olarak yine eczaneden kükürtlü sabun satın alınır. Mümkünse reçete yazdırıp alınız. Sonra o böğürtlen reçeli gibi Kenzo şampuanla saç bir kez yıkanıp durulanır. Ardından kükürtlü sabunla yıkanır. Bu işlem iki kez tekrarlanır. Bir hafta sonra kepekten eser kalmadığı görülecektir.
Not; Çamaşır makinenizde kireçlenme türü sorun varsa kirli çamaşırlarınızı kargoyla Ak Saray’ın çamaşırhanesine göndermeniz de mümkündür.

Tüm kurumlarında AKP zihniyetinin hükümferma olduğu bir Türkiye’de hiçbir şey ciddiye alınabilecek, üzerinde kafa yorulacak, entellektüel bir bakış geliştirebilecek değerde değildir. Maalesef buna onca karakteristik futbol tarihine rağmen Trabzonspor da dâhildir.

Politik ahmaklık genetik bir meseledir; onu benim geriye doğru bir buçuk burgulu iki takla, tam denge ve jüriye reverans, pudralı ellerle tribündeki sevgiliye selam türü aforizmalarım da ıslah edemez, Sebastiyan.

Dışarıda bahar yağmuru çiseliyor. Bense dalmış sınıfta tonlayarak İngilizce bir parçayı okuyorum. Tam o esnada çello çalan çilli çocuk türünden bir talebe ayaklanıp pencereye yürüyor ve nefes nefese; ''Hocam, yaban geyiği!'' diye ünlüyor. Birden hayatın yaban dersi İngilizce dersinin önüne geçiyor. Sınıfça fındık bahçesine bakıyoruz. Saklandığı ağacın arkasından çıkması beş dakika kadar sürüyor. Şaşkın şaşkın etrafına bakınmasını ve arada bir boynunu eğip otlamasını izliyoruz. Tiz ıslıktan ürküyor ve ormana yakın ırmağa doğru kaçıyor. Sonra şöyle düşündüm; bu hayatımda işlediğim en geyik İngilizce dersiydi.

Manahoz Deresi'nin dilsiz suyu iyice berraklaşmıştı. Ormanların uzun meneviş fasılları öncesinde vadinin girişindeki akasya ağaçları iyice yaldızlanıp tomurcuğa düşmüştü. Karadeniz'den fermene giymiş boncuk mavisi gözlü genç kızların genzinde kalan iyotlu meltemler esiyordu. But today it is raining.

Bolşeviklerin şerrinden bin bir güçlüklerle kaçan Malakan sırtında bir çuval patates ve bavulunda bir kutu kuru pasta, elinde ise Rus armudu fideleriyle tâ Kırım'dan kopup ejderha başlı bir kadırgayla, Karadeniz'i kuzeyden esen poyrazlarla pupa yelken geçip Arhancolos Köyü'ne vardığı o yıl tüm Arhancoloslular dinozor tırnağı gibi tuhaf bir aletle tanışmış oldu. Malakan keçi tüyünden yapılmış kalın abasıyla yaz kış demeden neredeyse kırk yıl aynı fare kapanından işliğinde üretip şimşir kaşıklı, kemik taraklı, hasır iskeleli tezgâhında aynı fareli gösterilerle gözbebekleri uyuşmuş halkı büyüleyip sattı.

Boks sporuyla ilgilenen lise talebelerim derslerde fazla gevezelik yaptığında;'' İngilizce dersini iyi dinlemelisiniz; çünkü ileride bir unvan maçında sıkı bir aparkatla boylu boyunca ringe uzandığınızda gözlüklü, şişman bir hakem size parmaklarını gösterip ona kadar İngilizce lisanıyla sayacak ve muhtemelen beyninizde uçuşan hayallerin ve düşünce bulutunun içinde saniyenin onda biri kadar da olsa benim takım elbiseli görüntüm de olacak! Artı, ölümcül etkisi olduğundan kanunen sağımı kullanmam yasak!'' dediğim de oluyor ama her defasında imdatlarına teneffüs zili yetişiyor...

İstanbul’un Anadolu ile olan tarihsel ilişkisi nedense bana tanrıtanımaz Bizans imparatorlarının askerlerine yakalattırıp aç aslanların önüne attırdığı ilk Hıristiyanların trajik hallerini hatırlatıyor. Türk futbol tarihinden bakıldığında Trabzonspor her daim aç aslanlarla mücadele eden ilk Hıristiyan azizleri andırıyor. Hüseyin Avni Aker stadyumunda bu hafta sonu oynanacak Fenerbahçe maçına TFF’nin Bülent Yıldırım’ı atamış olması bu tarihsel kaba gerçeği doğruluyor.

Eski Türkiye’de halk arasında ‘’Hem şoför mahalli hem de beş kuruş.’’ diye bir deyim vardı. Yani toplumda hak etmediği bir mevkiiye, statüye tebelleş olmuş beleşçileri yermek için kullanılırdı. AKP’nin yeni Türkiyesinde ise diğer vatandaşların önüne geçirilmiş modern Roma vatandaşlığı söz konusu. Hırsızlar, mutfak kaçkını Kezbanlar, kifayetsiz muhterisler, kulamparisler, şikeciler ve diğer akbabagiller VIP’ten girip birinci sınıf kompartımanda yolculuk yapıyorlar.

Türkiye’de politika hayatı, insanı ve ahlakı sabote etmeye devam ediyor. Artık çağımız büyük azizlerin manalı sözler edebildiği, insana ruh üfleyebildiği bir çağ değil. Her yerden büyük bir çürümüşlüğün dayanılmaz kokusu geliyor. Uğursuz bir Moğol uğultusudur gidiyor. Ve takım elbiseli mahkeme kâtipleri bu anlamsız Moğol uğultusunu anlamlandırmaya çalışıyor.

Eski Rus yolundan Trabzon’a giderken Roma döneminden kalma yıkık Roşi kalesi (aslında deniz feneri ya da gözetleme kulesi gibi bir şey) var. Onun arkasından dolanınca kemerli taş bir köprüye iniliyor. Köprünün ne zaman yapıldığına dair elimizde resmi bir malumat yok. Ama Rusların bölgeyi imar ettiği dönemlerde yapıldığı tahmin ediliyor. Dikenler ve zehirli sarmaşıkların kapladığı tek göz kemerli köprünün çok fazla mimari bir özelliği de yok aslında. Ama bu basit yapıya dikkatle bakıldığında başka bir şey fark ediliyor. Taşlardaki ince işçilik, yalınlık, suskunluk, dinginlik ve altındaki cılız ırmağı gibi sessizce akan asalet. Sanki o köprüyü Rus mühendisler değil de tanrı dünyayı yaratırken yapmış. İşte kıtaları köprülerle birbirine bağlayan bir iktidarın sahip olamadığı ve asla sahip olamayacağı şey tam da bu. Ben yaptım, ben yaptım, diye görgüsüzce bağırmak yerine sanatını, eserini icra edip tanrının gölgesinde saklanma hali.

Bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı anti sosyal Van kedisi kılıklı kuklası Anadolu’da iktidar olup Deli Dumrul köprüleri inşa edip geçenden beş akçe geçmeyenden on akçe alana kadar yani modern Nemrutlar Anadolu’da hayata tümüyle tebelleş olup insana tahakküm edene dek şaşkoloz bakışlı Oflu hocaların cenaze ve mevlitlerde yaptıkları salaten tuncina duasının kerametine inanıyor ve içten amin Allah’ım amiiin! diyebiliyordum.

Ben AKP’lilerin inandığı tanrıya inanmıyorum.
Benim inancıma göre insana bu denli aymazlık yapma hakkı tanıyan bir tanrı yok.
Onların bir kutsal kitaba inandığına da inanmıyorum.
Zira onlar zaten hiçbir kitaba, kanuna razı değiller.
Onlar benimle dinde ve insanlıkta kardeş falan değiller.
Şayet öyle olsalardı, bunca fahiş kötülüğü dinlerine, mezheplerine, inançlarına, ahlaklarına eklemleyecek kadar ahlaksız olmazlardı.
Olmadıkları için de liderleri ‘’kardeşlerim, kardeşlerim’’ diye ünleyip duruyor.
Sürekli bir şeylere tutunma ihtiyacı duyuyor.
Çünkü o uzun cesede ait ruh ölümle başına gelecekleri hissediyor ve ona ağlıyor.
Beden ise sürekli bir şeylere tutunmanın acısında.
Ortada Anadolu’da iktidar olma uğruna işlenmiş çok büyük cinayetler var.
Ve bugün olup biten cinayetler o cinayetlerin yanında hamam böceği öldürmek kadar basit şeyler.
AKP’lilerle yollarımız Irak’ta 1.5 milyon, Müslüman Suriye’de 500.000 insan öldürülürken yani batılı haydutlara yardım ve yataklı yaparlarken ezeli ve ebedi olarak ayrılmıştı.
Onun için onların Anadolu’yu imar etme kalkınma numaralarının beş kuruşluk değeri yok.
Artı tarihte Mısır’ı imar etmiş Firavunlardan da mahir değiller.
Benim gözümde lider dedikleri adam beş para etmez hoyrat dilli, kaba saba politik bir muhteris.
Tıbbi açıdan bakıldığında ise kronik bir şizofren.
İnsani açıdan tam bir riyakâr.
İslami açıdan ise münafıklığını defalarca kanıtlamış, tüm perdeleri kapanmış bir cehennem mahkumu.
Egosu için inşa ettirdiği 1001 odalı sarayında içoğlanlarıyla yalnız yaşayıp gider.
Tebaası da diş geçirebildiği çocuklara ensest yapar.
Yani bu ülkedeki genel politik ensest aşağıda cinsel ensest olarak dışarı vuruyor.
Onlarla aynı ülkenin vatandaşı olduğum için utanıyorum.
Benim bildiğim tanıdığım tanrı öyle üniversiteli gençlerin kantin muhabbeti diliyle insanlarla konuşmaz.
Hele hayatı yalan dolan üzerine kurmuş zalimlerle polemiğe hiç girmez.
Hatta dünyadaki sahte mahkemelerden aklanmış zalimlerin savunmasını bile almaz.
Daha önce de söylediğimiz gibi Anadolu’da iktidar olmak neredeyse yeryüzünde ‘’tanrı olmak’’la eş değer bir şey.
Ve tanrının bu iktidarı kendi heva ve hevesi için kullananlara merhamet etmesi için tek bir sebep bile yok.
Onlar büyük hakikatlere sadece cehennemde uyanırlar.
Onun için onlarla, başımıza bütün bu karanlık işleri örenlerle, bu durumu gördüğü halde gönüllü olarak bigane kalanlarla sonsuza dek kardeş değiliz.
Tek acımız bütün bu cesetlerin kokusuna ve zehir saçan sözlerine katlanmak zorunda olmamız.
Sizinle aynı dine mensup kardeşler değiliz ve asla da olmayacağız.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Nisan 2016 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE 112

Tatlı iktidarında Yunanistan’a 15 adacık ve bir kayalık vermişler. Bu, Kızılay meydanında on altı yağlı Voyvoda kazığı demek. Tabi, bunlardan ilki ve en kalını bay potansiyel başkanın diğer tombul nankör Van kedisi İsmet Yılmaz’a.

Trabzon il özel idaresinin Araplara Çaykara’nın bir yaylasını komple sattığı artık basit bir ticari arşiv kaydıdır. Oktay Ekşi’nin kulakları çınlasın.

Arap baharı diye bir şey bellediler. ‘’Arabın bir kışı oldu mu ki baharı olsun? Velev ki Arabın bir baharı oldu; bunu uçsuz bucaksız çöllerde nasıl anlayacaksınız?’’ diye sual ettik, cevap vermeye tenezzül etmediler. O hızla Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirdiler, çölleri haydutlara bölüştürdüler. Mısır’da Müslüman kardeşleri gaza getirdiler; Sisi’den kontra yediler. Aynı galeyanı kendi çapulcularıyla Suriye’de başlattılar. Ama zekâları İslam coğrafyasındaki Şia damarını görmeye yetmeyince orada fena tosladılar. Yarım milyon insanın ölmesine ve Orta Doğu’da orta sınıfı en güçlü bir devletin tarumar olmasına neden oldular. Bugün planlı bir şekilde Avrupa’ya bulaştırılan göçmen krizinin nedeni AKP iktidarının derin cehaleti, politik nezaketsizliği var. Meğer ‘’Arap baharı, Arap baharı!’’ diye dillendirdikleri ve 500.000 Suriyelinin ölümüne neden oldukları şey gerçekte Arap çöllerinde gördükleri serapmış.

Ramazan Arslan Dortmund’da tam kırk yıl öğretmenlik yapmış. Bir Oflu olarak bu denli bir sabrı nasıl gösterdiğini sorduğumda; çok kolay, dedi. Başlarda şımarık bir Oflu öğrenciyi dövdüm. Beynelmilel açıdan tartışmaya açıktı ama kesinlikle iyi bir soldu. Alman standartlarında şımartılmış züppenin tekiydi. Müdür Bay Klaus beni odasına çağırdı ve bir şikâyet duyduğunu, bunun gerçek olup olmadığını sordu. Evet doğru, dedim. Klaus çıldırdı, köpürmeye başladı. Kulaklarının yanlış duyduğunu söyledi. Ben de bunun Alman eğitim sistemiyle alakalı bir konu olmadığını, feodal kafadan güç almış bir soytarı ile öğretmenliği ciddiye alan bir Oflunun meselesi olduğunu anlattım. Klaus, sen hastasın, doktora git ve iyi bir tedavi ol dedi. Ben de, hepimiz hastayız Klaus Efendi, senin benden çok tedaviye ihtiyacın var, dedim. Artı şefkate de! Güldü. Çünkü haklıydım.

Eski Türkiye’de camilerin ön saflarında evren gibi dönüp ritimle, yanar Allah! deyü deyü türünden sallanan saf Müslümanlar olurdu. (Diyanetin eski Halk Partili ya da Demokrat Partili hacıbegiçleriyle karıştırmayın.) AKP’nin yeni Türkiye’de ise ön saftaki saf Müslümanlar (aslında her biri kendi meşrebince uyanık) baston yutmuş gibi duruyorlar ve hutbeden imamın yaptığı ve bay başkanın kara yumurtalarını korumaya dönük her duaya, amiiin, ilahi ya Rabbi! diyorlar.

Solaklı Vadisinin yüksek dağlarının zirveleri hala karlar sisler puslar içinde… Vadide akşam olmuş. Tarlaları taraçalanmış dağ köylerinde ucuz fosforlu ışıklar yanmış. Karanlık çam ağaçlarının gölgesiyle oynaşıyor. Derenin büyüleyici şırıltısının boşluğu insanın yeise saplanmış dalgın metafiziğini depreştiriyor. Otomobillerin soğuk uğultusu kesildiği anlarda düzlüklerdeki kurbağaların koro halinde söylediği şarkıyı duyuyorum. Akşam güneşinin son demlerinin İşkenaz sırtlarında kayboluşu, mahcup bir kızıllıktan maviye geçiş tek kelimeyle şiirlik. Hele gölgeleri iyice kararmış kızılağaçların bu aylarda yemyeşil olduğunu biliyor olmam tuhaf… Akşamın beynimin bana ısrarla oynadığı oyuna son verecek kadar güngörmüşüm demek ki. Otomobilin radyosunda Hüsnü Şenlendirci klarnetiyle; İstanbul İstanbul olalıyı çalıyor ve ben mırıldanıyorum. - Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp / Düşer üstüme akşamdan kalma sabahyıldızı…

Ninelerimizin bize nedensizce; ‘’Ya bi kucakla neneyi!’’ dediği o kayıp yılların ilkbaharlarında, yani ortası çimen bağlamış araba yollarda homurdayan otomofillerin devirleri henüz düşük ama radyatör hararetleri yüksekken, köylerin çıplak ayaklı delileriyle muhtar heyetleri, toprak kokan yaşlı insanlarla torunları boyları eşit hasırlı iskemlelerde oturup hemdemken, yani bir ırgat için köy camisinden diksiyon kaygısızı bir hoparlör ilanı hayatın akışı için fazlasıyla yeterli olduğu kayıp Anadolu hayatlarında hemen her öğle sonrası yağan kırkikindi yağmurları dinip ırmaklar bulanınca güneş sıcak huzmelerini köy yamaçlarına saçıp yedi renkli o mucizevi gökkuşağı gün yüzüne çıkınca nineler erkek torunlarından çakal horonu oynamalarını istermiş. Evlerin taşlıklarına doluşan erkek çocuklar birer bacağını havaya kaldırır, aynı konumdaki ellerini dizlerinin altından geçirip diğer çocuklarla kavuşturur, boşta kalan kollarını sallayarak tek ayaküstünde zıplayarak dairesel olarak dönmeye başlar ve akşam ezanlarında ormanların derinliklerinden uluyan kirli çakallar gibi tuhaf sesler çıkarırlarmış. Yani torunlarını Şamanist bir ayine davet eden patlak gözlü nineler, çakalların gökkuşağını sevmesinden çok daha fazla severmiş.

İmansızdılar ama imansız olmalarına rağmen, insanın kabı hepten boş kalamayacağından kendilerince iman ettikleri bir şeyleri de vardı. Bu, imansızların imanıydı. Allahsızdılar; bir Allahları olsaydı Irak’ta 1.5, Suriye’de 500.000 insanın ölümüne onay vermezler, Müslümanların başına bu kadar çorap örmezlerdi. Kâbe’ye korumalarla girip şahsi tavaf ederken, hacıbegiçler üçlük çektirirken, Bakara suresi için makara derken dinsizdiler. Kuran’a, Anayasaya, kanunlara, hukuka razı olmadıklarından kitapsızdılar; kitaba razı değillerdi. Zekâ düşüklüklerinden olsa gerek buna bir de mezhepsiz olduklarını eklediler. Yarın boyunlarına haç takıp, kafalarının ortasına kippa koyup size hutbe diye tahrif edilmiş İncil’den ayetler okurlarsa şaşırmayın.

Yusuf Kaplan ne zaman yazılarında ‘ehlisünnet vel cemaat omurga’dan bahsetse nedense aklıma hemen Fransızların ünlü Louvre müzesinde sergilenen dinozorların havada asılı tuhaf iskeleti geliyor…

Ziynet Nine karşıdaki ağa konağından Çakırzade İsmail Ağa’nın konağına beyaz bir kısrak üzerinde telli duvaklı gelin giderken ağanın tüfekçileri ve tüm ahali suskunmuş. O kadar ki yakınlardaki komar ağaçlarına konmuş kırlangıçların ötüşü, tatlı deniz meltemleriyle hışırdayan kestane ve kızılağaç yapraklarının hışırtısı sessiz düğün alayının da doğal musikisiymiş. Kafile yolun yarısı geçince, yani kanatsız kısrak üzerinde Ziynet Nine Çakırzade İsmail Ağa’nın konağına iyice yaklaşınca davul ve zurna çalınmaya mavzerler, piştovlar art arda patlamaya başlamış. O kadar ki, gürültüden ürken kısrak şaha kalkıp diklenmiş. Ama taze gelin baba evinde durumu defalarca prova etmiş olduğundan tayın yularına sıkıca asılmış ve yere düşmemiş. Ve Ziynet Nine Çakırzade İsmail Ağa’nın torununa varırken hayallerine kavuşuyor olmanın heyecanına aldırmaksızın çok da soğukkanlıymış.

Doksanlı yıllar, ben, Jettaperest Sürmeneli Hasan, Diyarbakırlı Zeki, Malatyalı Koray Bursa’da Çekirge caddesinde sosyal tur atıyoruz. Zeki her tarafı sinkaf yumağıyla örülmüş Kürt masalı gibi bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Karşıdan, Kültürpark’ın üst kapısından, üç tane uzun boylu, kot pantolonlu Çin vazosu geliyor. Zeki edep gereği sinkaflı mevzuyu boş vitese alıyor ve alttaki koca çınardan bahis açıyor. Vazolar Paris salyangozu kokan pahalı parfüm kokuları salarak yanımızdan geçip gidiyorlar. Koray hemen atılıyor.
- Arkadaşlar, şimdi mevzuya daha derinden doqundurabilirsiniz.
Ne zaman milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündeme gelse, aklıma bu geliyor.

Yine Ziynet Nine’den rivayetle; Çakırzade İsmail Ağa yiğirmi beşlerin ağasıymış ve de avamın ağası olduğu için halkçıymış. ‘’Of’un vergisini neden Rizeli Memiş Ağa toplasın; biz toplayıp devlete veremiyor muyuz.’’ diye mevcut duruma itiraz etmiş ve ağalığını ilan etmiş. Çalek’teki konağı Doğu Karadeniz’in en görkemli konağıymış. Konağın altında suçluların tutulduğu mahzenler bile varmış. Sarıalizadeler ise beşlerin yani Oflu diğer ağaların da ağasıymış. Ağaların ağası olduklarından onların muhatapları Osmanlı Sultanları, Deli Rus Çarları ve İngiliz Kraliçesiymiş.

1890’lı yıllarda yani metropolitan Gobrie Latrovdakis zamanında Rusya’daki zengin Ortodoks Rum tacirlerin yardımıyla Tzida köyüne kilise yapılırken inşaatı organize eden Karakantzi kilisesinin eski papazı hastalanmış ve nihayetinde ölmüş. Papazı inşaatı yeni bitmiş kilisenin bahçesine sol omuz üzerine Beytülmaktis’ten doksan derece doğuya sapmış şekilde, dualar, istavrozlar, tütsülerle lahit mezarına gömmüşler. Lâkin kiliseyi yapan Rum ustalar tanrıya asi olduklarından ve de kiliseden paralarını alamadıklarından borcunu ödemeden ‘’nalları zamansız diken’’ (tanrısız Rum ustalarının sözü) papazın tabutunu her pazar gecesi mezarından çıkartıp kilisenin kapısına dikerlermiş. Sabah kilise kapısında papazın hortladığını gören ahali tâ Karakantzi kilisesine kadar koşup günah çıkarır ve dua edermiş. Bu durum günlerce hatta aylarca böyle devam etmiş. Ta ki bu işin tanrıtanımaz Rum ustalarının bir düzenbazlığı olduğu öğrenilip, paraları son dirhemine kadar ödenene kadar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Nisan 2016 Cuma

TURKISH CHRONICLE 111

Modern insanın yaldızını kazıdıkça ortaya tarihte en derinde kökleşmiş olandan başka bir şey çıkmıyor. Çünkü ne Anadolu’nun ilk sahibi tipi kayık komünal yaşamlı Hititlerde aşk vardı, ne de çok sonraları bu toprakları yurt bellemişler Türklerde töre haricinde insanın acılı ruhuna dokunan bir hayat muştusu. Buna bir de din adına Arap çöllerindeki bedevilerin ticaret kervanlarını talan edişini ekleyin.
-Ecce Homo!

Kırk yıllık gazetecilik hayatından sonra ununu eleyip eleğini asan Cengiz Çandar’ın bay potansiyel başkanın bütün çıkışlarını kapatıp beyaz peynirleri sadece kendi farelerine sakladığı cumhuriyet labirentinde kalan ömrü hayatında canının çok sıkılacağı çok açık. Ama liberal işkembesinin onu bütün lisanlarda her daim haklı çıkardığı bir dünyada tıpkı G. Garcia Marquez gibi Türkler için yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık yazabilecek kalibrede görünmüyor. Ona Amerikan ambargosunun kalktığı Küba’ya gidip iguana çorbası içip, Havana purosu eşliğinde bize Latin Amerika devrimleri hikâyelerini anlatmasını, hatta üç yüz yirmi beş yaşındaki Galapagos kaplumbağalarının kızgın kumlardaki ağır aksak davranışlarıyla dünyadaki genel politik dalgalanma arasındaki olası benzerlik hakkında büyülü gerçeklik kokan, içinde Avusturya devekuşlarının ve de Kalkedon kanaryalarının da olduğu, Nemrut’tan Çandarlı Halil’e bütün boğmaca vakıalarını içeren doksan dokuz karmaşık zırvalığı içeren şeyler de bekleyebiliriz. Hatta yarım yüzyıllık dostu Mesut Barzani üzerinden Kürdopathlığın nasıl bir terör endüstrisine dönüştüğünü de dinleyebiliriz. Şayet millet olarak bu meselleri dinlerken bizi sivrisinekler ısırırsa sorun değil, bay potansiyel başkanlı yıllarda olduğu gibi ya mutluluktan hemen uyuruz ya da nemli yaz gecelerinde mutluluk tablomuz tozlanmasın diye gözümüzü bile kırpmayız.

Bu toplumda hiçbir kural doğru dürüst oturmuyor. Hukuk kuralları korumak ve toplumsal bir düzeni sağlamak için bir türlü saygı görmüyor. Yasalar, kurallar ya Türkleşiyor ya da inançtan kaynaklanan bir görgüsüzlükle giderek Bedevileşiyor. Hiçbir şeyi gelenekselleştirip, klasikleştirip zamanın ve coğrafyanın önüne geçirecek beceri gösteremiyoruz. En azından kırk yıldır içinde olduğum eğitim camiasında durum budur. Böyle olunca modern dünyanın önünde tarihin azılı hırsızları gibi çırılçıplak ortada kalıyoruz. Böylesi bir toplum adına devletçilik oynayanlar, politika yapanlar ve onların gönüllü soytarıları varlıklarını kuralsızlıktan, kanunsuzluktan, ahlaksızlıktan ve köksüzlükten devşiriyor. Dahası modernlik ve turbo kapitalizm bu toplumun Anadolu’daki korsan halini depreştiriyor.

Şimdi bütün bu politik kaos içinde Milli Görüş Hareketi (MNP,MSP,RP,FP,SP) neyi ifade ediyordu? sorusuna gelelim. Birincisi Milli Görüş komünizm tehlikesi bahane edilerek yeşil kuşak hattında Alman (Evropeos) aklıyla kurulmuştu. İkincisi bir silahlı mücadele ile teşekkül etmediği için o da müesses nizam içindeki iktidarlarında icazetini Beyaz Saray’dan almıştı. Üçüncüsü; bütün bunlar Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın müesses nizamın kendine sunduğu politik aygıtı Müslümanlar lehine sonuna kadar istismar etmesine mani değildi. Nitekim Refah-Doğruyol koalisyon iktidarında D-8’leri kurma cesaretini de gösterdi. Sorun şuradaydı ki makine mühendisi olmakla toplum mühendisi olmak çok farklı şeylerdi. Dahası Pof. Dr. Necmettin Erbakan dehasına ve rüyasına ikinci bir iman ehli insan ulaşamayacak kadar yalnızdı. Sonuncusu; Türkiye politikasında Milli Görüş’ü hangi güçler var ettiyse yine aynı güçler adım adım eritti ve neredeyse yok etti.

Yirmi beş yıllık ücretli İngilizce öğretmeni Mustafa Bülbül’ün emekli olmak için neden alnı kınalı fakir bir Hint bilgesi gibi tam iki yüz yirmi beş yıl yaşamak zorunda olduğu meselesi AKP’nin Oflu çalışma bakanı Süleyman Soylu’nun beyin yoracağı bir konu olmayıp sadece Hinduizm’in kutsal konularından biridir.

İlk devenin evcilleştirilmesinden bugüne tam dört bin yıl geçmiş. Kuran-ı Azimüşşân’ın Arabistan’da nazil olup Nazilli’ye ulaşmasının üzerinden ise bin yıl geçmiş. Bunlarsa tam on dört yıldır da iktidardalar. Biz hala Hakk’ın bize vadettiği doğacak güzel günleri bekliyoruz. Kamu ihalelerini mevaliden kaçırmak için sarf edilen hokuspokuslu kuru nutukları değil, Sebastiyan.

Bay potansiyel başkanın şürekâsının eğitimle (aslında maarif) ilgili bir sendikanın yayınladığı bir dergiye bakıyorum. Harbiden aşere-i nü-beşşereler! Dergide İsac Newton’un yerçekimi kanunları bile yok. NASA astronotları gibi yarıya soyulmuş muzu döndürerek fırlatıyorsun öylece havada kalakalıyor. Gözlerin dergideki Latin harflerine değdiğinde kendini Adn cennetinin bahçeymiş gibi hissediyorsun. Hatta görevli melekler meyveleri soyarak değil, direkt nargile marpucundan sıvı olarak servis ediyorlar. Sadece üzüm tanelerini dudağına dayıyorlar ve pamuk şekeri gibi ağzında dağılıyorlar, hamdolsun. İçindeki gaz göbeğinden esans olarak çıkıyor ve lacivert göğe doğru yükseliyor. Üzerindeki libaslar bordo renkli hafif ipekten ve asla kirlenmiyor. Elmaslı, yakutlu yastıklar havada duruyor. Hurilerin içi amip gibi görünüyor. Sarayının en sıradan mermer taşını tasvir için en az kırk Shakespeare tecrübesi gerekiyor. Zaman mefhumu yok. Bin bir çeşit kadehten ‘tıksırıncaya kadar’ içiyorsun, sadece hafiften başın dönüyor. Koca dünya terk edilmiş haliyle coğrafya küresi gibi önünde duruyor. Bu sana tanrının küçük bir ikramı. Senin bitişiğindeki cennette bir Arap komşun tarım yapıyor, hummalı bir şekilde hurma yetiştiriyor. Bir Kızılderili şefi barış çubuğu yakmış, halka halka tüttürüyor ve cehennemdeki beyaz adamı izliyor. Dedim ya dergide yerçekimi yok, bu dünyadan kopmuşlar ve cennetteler.

Akıl sağlığını muhafaza edebilmiş vicdanlı bir Müslüman’ın bu memlekette yapabileceği en büyük iyilik Yeni Akit gazetesinin tabelasını Mazhar Osman Akıl Ve Ruh Sağlığı Hastanesi olarak değiştirmektir...

Sınıfın perdelerini çektik, dev ekranlı kutsal tahtamızın sürgüsünü açtık, aksiyon filmimizi yerleştirdik. Ve filmimiz yüksek volümle başladı. İtalyan tenor Luciana Pavarotti’nin uzun aryası sınıfta yankılanıyor. Filmin konusu bordo atlaslı büyük bir tiyatora sahnesinin arkasındaki türlü entrikalar ve işlenen cinayetler ve onlara bağlı bir sürü karmaşık olaylar. Öğrenciler ellerini çenelerine dayayıp ekrana odaklanmış durumda. Normal zamanlarda onları susturmanın imkânı yok. Bir ara ruhum oturduğum öğretmen masasından kalkıyor ve sınıfın loş tavanında gezinmeye başlıyor. İşte o anda kendimi tecrübeli bir İngilizce öğretmeninden çok sinemaya kabuklu yemiş sokmamaya çalışan ketum bir görevli gibi hissediyorum. Tek eksiğim elimde seyircilere yol ve oturacağı koltuğu gösteren Çin işi ucuz bir ışıldağın olmaması.

Elif Şafak’ın Aşk adlı romanının üzerinden buldozer gibi geçen aforizmama gelirsek; Mevlana Celaleddin-i Rumi‘yi Anadolu’nun bozkırında var eden şey; tarihte Hititlerin komünal yaşamıyla aşkın bir şekilde insanda mayalanamamış olmasıydı.

Modern insan Olimpos Dağı’ndaki Yunan tanrılarından çok daha kibirli. Kendisini ideolojilerle, teorilerle, istatistiklerle, bilimsel bilgilerle donatmış ve aklınca üstün insan olmanın sınırlarına ulaşmış. Kibri günlük hayatta kullandığı eşyaların markalarıyla dalgalanıp duruyor. Mayaların tanrılarının altın külçeden yarattığı o ilk insan gibi; bagajı o kadar ağır ki, hayat onda donup kalmış. Onca hıza haza rağmen hayat bir türlü akmıyor.

İşte İslam âleminin ruhları satılmış bütün renkli kuklaları, tanrının yarattığı vitaminleri şürekâlarıyla yutan renkli mendebur takımı bunlar. Hepsini toplasanız rahmetli Erbakan Hoca’nın büyük abdest ibriği etmezler. Bu palyaço sürüsü tablosunda ilginç olan Suudi Arabistan kralı Selman Bin Abdülaziz’in kamburunun iyice çıkmış olması ve Birleşik Arap Emirlikleri başkanı, Dubai’nin mutlak hükümdarı harami kılıklı Muhammed Bin Reşit El Maktum’un mutluluk pozunda yer alıyor olmaması.

Trabzon il özel idaresinin Araplara Çaykara’nın bir yaylasını komple sattığı artık basit bir ticari arşiv kaydıdır. Oktay Ekşi’nin kulakları çınlasın.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

10 Nisan 2016 Pazar

TURKISH CHRONICLE 110

AKP hükümeti devrinde elli milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimlik bilgileri çalınmış. Ama AKP’lilerin bir ahlakları olmadığı için kıyamet kopmadı. Yani Osmanlıdan kalma cumhuriyet AKP politik şirketin eliyle çok uluslu şirketlere haraç mezat satıldı, satılmaya da devam ediliyor. Milli devletlerin geçen yüzyıldan kalma bütün zenginlikleri çok uluslu şirketlere satılmış. Artık hiç kimsenin elinde TC vatandaşı olmaktan kaynaklanan bir hak, hukuk yok. Çünkü ordusu dağıtılmış, anayasası çiğnenmiş, iktisadi kurumları tek tek satılmış. Şimdi yakında mikro chiplerle etiketlenecek vatandaşlarının bilgileri servis ediliyor. Bakan kılıklı bir aptal açıklama yapıyor. Her zamanki gibi açıklama için bir sebep de yok, doğal olarak sorumluluk da. Yeni bir ‘ğelgehu ğelegehu!’ durumu. Cumhuriyette türemiş yeşil fareler cumhuriyeti kemiriyor. Bir TC vatandaşının AKP’nin tarumar ettiği bu ülkeye sadakati için tek bir neden söyleyin. Bu durumda bir silahın sırlarının para karşılığı satılması hangi hukuka göre suçtur?

En az iki yüzyıllık bir Rum kilisesinden dönme Zarha Camii. Camiinin kilise olduğu içindeki Roma başlı sütunlardan belli. Ama bu cuma namazı için camiye doluşmuş cemaatten hiç kimsenin umurunda değil. Yüzyıllık Ortodoks kiliseden dönme yüzyıllık bir camii olunca insan ister istemez huzur veren sahici bir kelam arıyor, vaaz kürsüsünde ve hutbede. Vaizi dinliyorum, çok hafif bir dil. Güzel süslerine rağmen tavanı, kubbesi çatlamış camiye elektrik parası toplama telaşında. Elinden ayağından asaletten yoksun bir acullük dökülüyor. Hutbedeki genç imama bakıyorum. Cemaate kullandığı dil birinci tekil şahıs. Ama o hutbeyi yazacak bir ağırlığı yok. Hutbenin sonunda diyanetin baş memurunun ismi, imzası yok. Yani anlatı dilinden kül yutacak birisi olmadığımdan tam olarak şöyle oldu. Her seçim sonrası Hz. Yusuf gibi meydanlara çıkıp kendini kuyuya atmaya çalışan kardeşlerini affettiğini söyleyen bir sahtekâr, bay potansiyel başkan, Hz. Peygamber’in dininden, diyanetin başpapazının beyaz kaftanına bürünüyor, acemi bir imamın eline tutuşturulmuş resmi hutbe mühürlü bir kâğıtla zaten TV’den, radyodan, gazetelerden, internet sayfalarından defalarca dinlediği bir Nemrut’u dinliyorlar. Sonra da o oynak vaizin tecvit içinde tecvit uyduran kıraatiyle namaz kılıyorlar. Ve bu soytarılığa da Müslümanlık diyorlar.

Çocukken şahit olduğum ilginç bir durumdu. Akıl sağlığı bozuk, saçları kısa kesilmiş yaşlı bir Rum kadın Of’taki bütün camilerin etrafını tek tek gezer, hayattan, yakınlarından ve insanlardan hiçbir şey beklemediğinin bir işareti olarak camilerin duvarlarını boyunun yettiği en yüksek yerden diliyle ıslatır ve tükürüğünü yutardı. Sonra o saçma sapan şeye ara verir elindeki sigaraya asılırdı. Bir ara orta caminin dış cephesinin esmer bir çizgiyle çevrelendiğini görmüştüm. Deli bir Rum kadının yaptığı akıldışı bu uçuk şeyin ne anlama geldiği konusunda Oflu Hocaların hiçbir fikri yokmuş. Çünkü Oflu Hocalar hayattaki en küçük eylemin menşeine odaklanamayacak kadar kör, insanı çıplak haliyle görmeye tahammül edemeyecek kadar kibirli imiş.

Önceleri her şeyin karakteri ve tadı vardı. Rus yolundan giden arabalar en az uğur böcekleri kadar renkliydi. Solaklı Deresinin gümüş rengi, hızlı akışı ve geceleri belirgin şırıltısı vardı. Mezar diplerindeki çeşmelerden içtiğimiz sularda bir insanlık hafızası, komşuların bahçelerinden çaldığımız meyvelerde türlü türlü öğütler vardı. Mahallemize bohçacı, dilenci, seyyar satıcı hatta falcı bile girebiliyordu. Arabaların gözleri, kamyonların ızgara dişleri, İran tırlarının ise tatil günleri kopmuş kafaları vardı. Ceviz ağaçları kollu, kaynanadilleri kötü sözlüydü. Çay bahçelerinin zümrüt yeşilliği Çernobil sabahı kırağı yemiş gibi beyazdı. Sonra Anadolu’nun modern Nemrudu ve onun hırsızlığı bir türlü dizginlenemeyen tayfası geldi. Bize hikâyesi anlatılacak Karadeniz bırakmadı.

Eskiden Hollywood yapımı sıkı bir aksiyon filminin kural tanımaz kovalamaca sahnelerinin ya bir Çin mahallesinde ya Ortadoğu görünümlü bir Arap pazarında ya da Kuzey Afrika fonlu Marakkeş’in ara sokaklarında geçmesi gibi batıyı kutsayıp diğerlerini böcek gören beynelmilel ahlaksızlık vardı. ( Gerçi hala var. ) Buna bir de AKP’nin politikayla Anadolu’nun altını üstüne getirme ahlaksızlığı eklendi.

İşte öylesine vahşi bir şey hayat bunların kuşattığı. İnsanı bir türlü insana bırakmıyorlar. Arada bir vahşi atlar gibi tepinip insanı öteye beriye savuruyorlar. Hele de Anadolu’nun böğründe Hz. Muhammedin ahlakını kuşanmış insanlığını yetimiysen tam da Roma arenalarına aç aslanlar önüne atılmış Nasıralı İsa müntesibisin, demektir. Her biri dört bir taraftan üzerine üzerine geliyorlar. Tribünlerdeki uğultu barbarlığın zaferini istiyor. Birazcık tereddütün olsa sadece bedenin paramparça olmayacak imanın da gümbürtüye gidecek. Ve modern Nemrut haliyle ve de zehirli ejderha diliyle o ona buna kuru, b.ktan cümleler yetiştirecekmiş gibi gözünü kırpmadan seni izliyor.

Birkaç gündür hastaydım ve Fransız yazarların % 60’ı gibi sigara içemiyordum. Kendine acıyan birisi olmadığımdan bronşlarımdan gelen ölçüsüz gürültülerin kabalığının beni ölüm denilen finişe yaklaştırıp yaklaşmadığımı tahmin etmeye çalışıyordum. Ama bu arada başka bir şeylerin varlığını fark ettim. Ciğerlerimdeki ziftler, tarlar çözüldükçe ve kurtarılmış bölgeler büyüdükçe nesnelerin kokusunu alıyordum. Mesela sınıfın penceresini açtığımda karşı ormandan yirmi ergenin ter ve nefes kokusunu bastıran şimşir ve polen kokusu geliyordu. Üstelik dünya kuruldu kurulalı dilsizce akan Manahos Deresinin kıyısına dökülmüş çöpe rağmen. Tükenmez kalem kokuyor; temizlikçilerin dünden paspasladığı granit kokuyor. Kitabın selülozu, metal pencereler, ucuz kömürün vadiye sinmiş isi. Karadeniz’in meltemleri iyot kokuyor. Dolmuştaki Suriyeli iki dilenci çocuğun günlerce yıkanmamış bedeni kokuyor. Üstelik dolmuş katı atık dökülen Çamburnu’nda tünel içinde, zift ve benzin kokusuna karışıyor.

Bir de muhafazakâr İslamcı yazar tayfasının şöyle bir ahlaksızlığı var. Tamam, işsiz kalırız, aç kalırız, namerde muhtaç oluruz, ki aslında bu halleriyle namertten geçiniyorlar, Anadolu’ya tebelleş olmuş bu modern Nemrut’a karşı ciddi bir eleştiri, galiz bir küfür yapamıyoruz, deseler anlayacağız. Onun yerine, modern Nemrut’a ve onun ayak takımına eleştiri getirenleri kerih görme gibi bir yüzsüzlükleri var. Sanki bu hayatı cumhuriyetçilerden onlar almış ve bize bağışlamış. Tanrılık taslamanın bir değişiği. Bir de İslam’ın edebine adabına sığınıp insanlara ucuzundan iyilik üflemeleri yok mu, bu beni çıldırtıyor. Bunlar büyük işlerde küçük Müslümandır, siz gidin küçük işlerde büyük Müslüman olmayı deneyin. Yani bir tür Ebu Süfyan’ın kervanına ilişmeyin, yürüsün. İyiliği, sabrı, tevekkülü çok daha büyük bir kötülük için isteme durumu. Sen bu halinle o şeyi hak etmiyorsun, ama o keferenin çocuğu bunu fazlasıyla hak ediyor. Ve bu paslı teneke takımı bu türden cümlelerin başına besmeleler koyup, şeytandan yana işi bitirebiliyorlar.

Aile ve sosyal politikalar bakanı olacak Bosch’un yan ürünü, mutfak kaçkını o kezbanın Ensar vakfının önüne yatmış olmasından çok daha vahim olanı bu memleketin % 49.5’inin bütün yerel ve genel seçimlerde Ak Saray’daki bay potansiyel başkana karşı da yatıyor oluşuydu, Sebastiyan.

Her nedense komünizm sonrası CIA’nın periyodik olarak yayınlamaya başladığı ve en saygın devletlerin diplomatlarını bile birer budalaya çeviren Wikileaks ve Panama belgeleri gibi istihbarat sızıntıları bende çok uluslu şirketlerin kevgire çevirdiği ulus devletlerin regl olmuş hallerini çağrıştırıyor.

Elimde Trabzon’un İttihatçı valilerinden Cemal Azmi Bey’in emriyle Trabzon’daki 4120-60 Ermeni’nin tehcir amacıyla Amerikan konsolosluğu önünde toplatıldığı, Erzurum’a doğru yola çıktıklarında kadınlarla erkeklerin birbirinden ayrıldığı, erkeklerin muhafızlarca kurşuna dizildiği, kadınların değerli eşyalarının zorla alındığı, tecavüze uğradığı ve sonra da tek kişi sağ kalmayacak şekilde öldürüldüğü yönünde bilimsel açıdan gerçekten dayanaksız ama bana tarihte Kantakuzen’in tümüyle imha ettiği Trabzon Rum ordusunun akıbetini hatırlatan zayıf bir malumat var. İşte o günden sonra Türkiye’de hiçbir Ermeni, ben Trabzon Ermeni’siyim, demezmiş, diyemezmiş, dememeliymiş.
- Ecce homo!

Arnold Shwarzenegger’in Kaliforniya valisi olduğu bir dünyada Cüneyt Arkın’a en azından bir Kilis valiliği verilebilirdi. En azından bizim sübyan takımını Bizans’ın sapık çocuklarına karşı korurdu.

Beşiktaş’ın maçlarını oynayacağı yeni stadyumun görgüsüz açılışından da anlaşıldığı üzere; artık Türkiye’de devlet muhafazakâr İslamcılar arasında (aslında muhafazakârlık demokrasiye inanan münafık Müslümanlar yerine kullanılan panefor bir terimdir) oynanan bir tür ortada sıçan oyunu durumunda. Bu durum o kadar böyle ki, vatandaşı değil oyuna davet etmek, sahaya inip topa girer korkusuyla tribünlere bile çağırmadılar. Yani bay potansiyel başkanın yeni Türkiyesinde devlet muhafazakâr münafıklar arasında oynanan ortada sıçandan ibaret.

Masmavi çamlarla bezeli derin kanyonlardan geçiyoruz. Baharın yeşilliği hayatı müjdeliyor. Gri sarp kayalarsa yalnızlığı ve zamansızlığı. Hesler’deki düz çizgiler ise hayata ve doğaya karşı görgüsüzlüğü; açık bir imansızlığı özetliyor. Duvarlarla taraçalanıp eğimi düşürülmüş zigguratvari tarlalar. Yüz yıllık yalnızlığın tek dilsiz tanığı Rus yolunda genişletme çalışmaları, iş makineleri, kamyonlar, tüneller, kırılmış kaya yığınları. Tepeleri hala karla kaplı dağların eteklerindeki köyler birer ırmağa tutunmuş. Dereler bulanık akıyor. Tarlaların her birinin geometrisine sinmiş pastel bir sükûnet var Ogene Köyünde. Yukarı Ogene’de odaklanmış yapılarda kısmen bir büyük şehir varoşu havası. Tahlili daha da zor kılan şey eski ahşap evlerin dünyaya kapalı kasvetli mimarisi. Sırf karakışı düşünmüş bir ustanın mimari hastalığı olmalı. Mahalleler arasındaki mesafe, dev gövdeli çam ağaçları, dere düzlüğündeki geniş tarlalar insanı sürekli seçkin bir düşünceye çağırıyor. İnsan diğer insanın da rüyasını kurarken bu köy diğer Karadeniz köylerine göre çok daha çaplı olmak zorunda… Bu, neredeyse coğrafyanın kat’i emri. Sürekli otomobil, asfalt, şehir, okul gürültüsüyle yoğrulduktan sonra insan böylesi açık bir doğada bir türlü ilerlemeyen bir zamanın içinde buluyor kendini. Zaman giderek daha da dilimleniyor. Çok ilginç; bir yağmur vadiyi yukarıya doğru yürüyerek yağıyor. Tabiat insana bu denli ayan olunca insanın düşünce sistematiği bambaşka bir düzlemden başlayıp akıyor. Benim metafizik dalgınlığım uzak ormanlardaki ağaçların kararmış gölgeleriyle ve de sonbaharlardaki kararmış gri gövdeli gürgenlerle ilgili. Onca deodoranttan sonra tezek kokusu. Dillerde sürekli bir insanı sarıp sarmalama çabası. Üç buçuk saat yürünen manda yollarının hikâyeleri. Sürünün etrafında saatte bir yer ve yön değiştiren bir kangalın hayatın içindeki akıl almaz varlığı. Eski insanlar için iyi havalar ter ve emek, ekmek demekmiş. Onların zor tabiat karşısındaki sessiz gururu. Ve bütün o parıltısız hayatta birden bir mucizeye dönüşen tanrısal bereket. Hikâye içinde hikâyeler. Bayburt’tan satın alınan buğday unu çuvalları ve kuru üzümler. Otoriteye karşı her daim suskun çocukluk yılları. Eskilerin bir türlü sonu gelmeyen yolları, taş patikaları, bitli hanları, mezireleri ve gür otlaklardaki boncuklu hayvanları. Hayat içindeki karınca ciddiyetini bir parça gevşeten ırgatlar, düğünler. Çirkin mi çirkin ama olabildiğine saf gülüşler. Of’un gaddarlıktan sıkılıp merhamet abidesi olan feodallerinin Vadi’nin her yerinde hissedilen varlığı. En şaşırtıcı olanı her ilkbaharda sarıçiçek yiyen ineklerin yağının da sarı olacağını bütün Rum çehreli kadınların biliyor olmasına rağmen bunu hiç umursamıyor olmasıymış.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.