15 Temmuz 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Türkler hırsız belediyelerin iftar çadırlarına üşüşüp karnı aç bir sürü görüntüsü verdikleri için ve o ucuz iftar sofralarında sırf plastik masa plastik sandalye plastik tabak plastik çatal plastik bardak kullandıkları için Anadolu’dan çıkarılmayı ve Orta Asya’ya sürülmeyi hak ediyor.

Hayatım boyunca Hıristiyanların yüzlerine, gözlerine ve bakışlarına çok dikkat ettim. Bilhassa çıplak gözle gördüklerimin yüzlerinde tuhaf bir gölge ya da esmerlik türü bir şey vardı. Müslümanlarda ise gözle görünür bir parlaklık bir canlılık. Acaba bana bunun tam tersini söyleyebilecek gerçek bir Hıristiyan var mı?

Kapadokya yöresine ait yılan horonu Hıristiyan Karaman Türklerin Anadolu’dan sürgün edilmesiyle Ege dağlarının arasından kıvrılarak sağa sola tıslayarak Yunan yarımadasına gitti. İnşallah deri değiştirmiş o yılan günün birinde geriye dönüp Müslüman Türkleri sokmaz.

Geriye dönüp aforizmalarıma şöyle bir göz atayım dedim, dedim ama inanın kendimden ürktüm. O aforizmalardaki Karadeniz’in Türkçeyle kuşatılmamış kayıp otantik evreniyle ilgili olanları sıkı bir Laz hikâyesinde cuğnis ( tavanın dibine yapışmak ) olana kadar pişirip Panaıt Istrati’nin tuzlu Akdeniz’ine inat serin bir Karadeniz romanı daha yazmam lazım ama bu ülkedeki kültürel hödüklükte ne işe yarayacak pek bilemiyorum.

Ramazan günü İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamlarla ilgili olarak duyarlı Müslüman numarası yapan AKP’liler anlayana kadar tekrar edeceğim; Amerika’nın 1.5 milyon Iraklı Müslüman’ın ölümüne sebep olan Irak işgalinde AKP’nin TBMM’den geçirdiği savaşa destek tezkeresi İsrail’in tüm tarihi boyunca Filistin’e yağdırdığı bombalardan Şaron’un Sabra ve Şatilla’da yaptığı vahşetlerden çok ama çok daha büyüktü.

Şayet Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı bizzat kanuni yetkilerini kullanarak Türkiye’nin en güzel sesli müezzinini Of’a atamadıysa şu mübarek ramazan ayının hararetli günleri boyunca ağalarıyla ve softalıklarıyla ünlü bütün Oflular maalesef Çarşıbaşı Büyük Camii imamının youtubeden indirdiği İstanbul ağızlı muazzam ezanları dinleyerek aşka vecde geliyor sağa sola üfürüp tövbe-i istiğfarlar ediyorlar, demektir.

Çocukluğumda bir sinemanın önünde ayakkabı boyacılığı yaparken hayatın çok daha tembel aktığı o siyah beyaz kayıp yıllarda başı fötrlü, beyaz renkli yazlık ayakkabılarını her gün muntazaman boyattıran, her daim takım elbiseli, muhtemelen genel seçimlerde reyini cumhuriyet halk partisine veren, konuşacağı zaman tıraş makinesi gibi bir aleti gırtlağına götürüp bilim kurgu filmlerindeki duygusuz robotlar gibi metalik bir sesle konuşan adamlar da vardı.

Bir savaş dönüşü. Müslümanların esir aldıkları arasında ailesi çok zengin ama kendisi Müslüman olduğu için fakir düşmüş bir sahabenin kardeşi de vardır. Sahabe kendi kardeşinin zincirlenmiş götürülüyor olduğunu görünce esirleri götürmekte olan Ebu Katade’ye seslenir. --- Ey Ebu Katade o elindeki esiri sıkı tut, sakın kaçırma, zira onun annesi Mekke’nin en zenginlerinden. Oğlunun bu halini görecek olsa hürriyeti için sana bir servet verir. Hayır, Müslümanlar latife yapmaz ve hiç gülmezler, diyorlar da. Onun için bana ve aforizmalarıma çok fazla güvenmeyin, işin içinde Allah’ın ( CC ) rızası hepinizi satarım.

Ne mevsimler ilk mekteplerde mevsim köşeleriyle çocuklara öğretilenler gibiydi ne de dünya sadece Türklerin at koşturduğu ve kılıç salladığı bir gezegendi. Dahası Türkiye lisede tarih derslerinde talebelere bellettirilen milli bir kahramanın tek başına kurtaramayacağı kadar büyük bir ülkeydi. Ve hayat Türklerin kafasındaki ideal kalıplara tosladıkça ısmarlama fikir kulelerini yıkıp duruyor. Yıktıkça da insanlar çıldırıyor.

Tayyip olmadan bu dünya dönmez, Tayyip olmadan güneş doğmaz, Tayyip olmadan insanlar aç kalır, Tayyip olmadan ekonomi durur, borsa çöker. Tayyip kâinatın tek efendisidir, dünyayı ve gezegenleri o yarattı. Aslında Tayyip sadece uğrunda ölünecek bir peygamber değil tanrının bizzat kendisidir. Tayyip Şiileri işid’e öldürtüyorsa bunda bir hayır vardır. Aksini düşünmek delalettir. Onun televizyonlarda göründüğüne bakmayın, o aslında batındır. Sonuç; gerçek bir Allah’ları (CC) olmadığı için Tayyip onların tek ilahı.

Türkiye’de kültür politikası imparatorluğun kopmuş kültürel damarlarını hiçbir yazarın sanatçının tamir etmesine, imparatorluğun bünyesindeki bütün milletlerin kendi kültürel karakterleriyle dilleriyle yetenekleriyle zekâlarıyla dahil olacağı, bir çok tarihsel katmanın birbirine geçtiği orijinal bir medeniyet genin türememesine ve bu genin Grekoromen batı medeniyetine başkaldırmasını önlemek üzere kurulu. Onun için Türkiye temelinde kertenkelelerin ve farelerin yaşadığı terkedilmiş eski bir konaktan başka bir şey değil.

Yani demem o ki daha önce Anadolu’da olan şey sahte Zeusların, Afroditlerin, Sezarların, Brütusların, Marksların, Engelslerin, Napolyonların, Stalinlerin, Adam Smithlerin, Keyneslerin insan gölgeleri Hz. Muhammed’in ( SAV ) insan gölgelerine dikleniyor olmasıydı. Şu anda olan şey ise Hz. Muhammed’in ( SAV ) gölgesi olduğunu söyleyenlerin insanlığa musallat oluşudur. Bilmedikleri şey ise Hz. Muhammed’in güneşte bile yere düşen bir gölgesinin olmadığıydı.

Bir ömür boyu sert poyrazlara karşı koymak sürekli sağanak yağmurdan kaçmak zorunda kaldıklarından Karadenizliler dobra insanlardır, zekaları entrikal değildir, öyle lafı fazla dolandırmayı sevmezler, Trabzonspor gibi hemen sonuca gitmek isterler; onun için de sürekli beyaza bordo siyaha mavi derler. Asla direkt olarak yalan konuşmazlar. ( ! ) Bazen yalanın en renklisini söylemeyi tercih ederler; bu düşünsel Çingenelik ise her defasında onları ele verir.

Benim için en korkuncu; size bu, yana doğru bir buçuk burgulu ileri doğru iki takla, tam denge ve jüriye abartılı bir selam türündeki aforizmaları yazan adamı, ne ailesinden, ne akrabalarından, ne çevresinden, ne hemşehrilerinden hiç kimse anlamıyor. Onun için bu ülkede kendimi sağırlar odasındaki bir geveze gibi hissediyorum.

Tam, tamam tanrım mucizeler çağı çok gerilerde kaldı, iyi insanlar da güzel atlara binip gittiler, peki biz neden buradayız? diye soracaktım ki dünya kupası yarı finalinde Almanların 7-1’lik Brezilya galibiyeti geldi. Hayır, tanrıyı kendini dünyanın sahibi zanneden Helenler değil aklını insanlığa sunan Almanlar tanrı yaptı. Biz imparatorluk tarihinde dedeleri kaplumbağaları bile terbiye edebilen bir medeniyetin asfaltta ezdiği köpekleri kedileri kıyma olana kara umursamayan cumhuriyetteki gaddar köksüz torunlarıyız. Onun için bana ramazanda derin Müslüman numarası yapmayın, lütfen.

Sonradan kabak görmüş Kabbalaist eski bir dostumun kulağıma fısıldadığına göre biz Müslümanların kutsal kitap diye inandığı bundan bin yıllar önce Mısır’da kurulan olağanüstü medeniyetin uzaylı müntesiplerince zaten biliniyormuş. Tövbe ya rabbi tövbe! Allah tekaddes hazretlerinin zatı subhaniyesinin adı Elahim’den ve ilahtan geliyormuş. Zaten on binlerce yıl geçmesine rağmen Mısır’daki piramitlerin yıkılmamasının tek nedeni de piramitlerin kapısının üzerinde Allah’ın sıfatlarından rahman ve rahimi içeren ‘’ Bismillahirrahmanirrrahim’’in yazıyor olmasıymış.

Tıpkı bir köle gibi elleri önünde annesinin tepesine döktüğü sıcaklığı ayarsız klorsuz sularla alüminyum bir leğende yıkanırken gözlerine kaçan Hacışakir marka sabunun köpüğünün acısına bile en ucuzundan ağlayan, maşrapadan dökülen soğuk suyla nefes nefese durulanan, sonra annesinin rengi solmuş keşanıyla iyice kurulanıp rahatlayan, nihayet temiz urbalarını giyip elindeki kemik bir tarakla köşedeki çilli ayna önünde saçını tarayıp ortadan ikiye ayıran çocuklardan geriye neyin kaldığı sadece bir yazarın üzerinde kafa yoracağı ince bir konudur.

Çay Çaykur’un azıcık tomurcuk karıştırılmış tiryaki marka çayı olacak, demlik ya alüminyum ya da porselen olacak, su klorsuz olacak, çayın suyu 90 derecede 15 dakika kaynamış olacak, çaydanlığın üst kısmı iyice kızaracak, çayın kendisi ise o kızarıklıkta en az beş dakika ısınacak. Ha bir de bu mistik işe eğuzu besmele ile başlanacak. Sonra çay suyu üst kısmına dökülecek ve demlemesi için tam 22 dakika beklenecek. Artı şekerim, şeker kesin olarak Erzurum şekeri olacak. Çay Kâbe’yi tavaf yönünde karıştırılacak. İlk yudumdan sonra Elhamdülillah, ya rabbi çok şükür denilecek. Afiyet şeker olsun.

İnsan Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki 12 yıllık yılan gibi zehirli, halkı sürekli ötekileştirici politik vaazlarına maruz kaldıktan sonra makyajı abartılı bir travestinin bas sesinde bile şefkat arayabiliyor.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Bir yazar gözüyle yüzündeki çizgilere işlemiş artık insanlardan kaçıramayacağı kişiliğine bakıyorum. Çene yapısındaki kaslara yapay bir masumiyet eklemlenmiş bir yalancılık ve kendinden olmayanı alenen küçümseme var. Yani yıllardan beri yaptığı bir iş yüzüne de yansımış. Sanki insanlık ailesinden bir tek o aklanmış diğerleri cehennemlik suçlular gibi bir ruh hali. Diğer fotoğraflara baktığımda malum zat açısından durum daha da vahim. Fiillerini kendi kirli vicdanında aklayıp her defasında masumiyete çıkarmış usta bir sahtekâr. Bu alaycı sahtekârlığın gözbebeklerinden dışarı yansımaması için taktığı gözlükler ise sokaklarda kurulan tezgâhlarda satılan türden ucuz ve yakışıksız. İşte Türkiye’de birçok insanın hayran olduğu insanlığa ve Müslümanlığa faturası giderek artan bir sahtekârın içindeki köklü yalanın çene mimiklerine yansımış dramatik portresi.

Arjantin ile Hollanda arasında oynanan dünya kupası yarı final maçını yöneten Türk hakemliğinin medarı iftiharı Cüneyt Çakır’ın tek eksikliği maça epilasyon yapılmış bacaklarla çıkmamış olmasıydı. Bir de Kemalist zemberekli TRT memurlarının sayı ve vakıalarla topçu kutsarken hayatı ıskalayan paganist yorumları insanı gerçekten bayıyor.

Müslümanlar olarak şu mübarek ramazan ayında tek tesellimiz Recep Tayyip Erdoğan öldüğünde kabir meleklerinden Münker Nekir'in bazı sorular sorabilecek olmasıdır.

Tamam diyelim ki AKP'liler Müslümanların devletinin hazinesinden çaldılar. Çalan da çalınan da Müslüman olsa gene üç aşağı beş yukarı iş uyar. Ama bu ülkede Rum'u var, Ermeni'si var, Süryani'si var, Yezidi'si var, Yahudisi var, Alevisi var, ateisti var, Katolik'i yok belki ama Ortodoks'u var, Anglikan'ı var, Gregoryeni var; dolayısıyla diğer tarafta işleri zor. Yani ramazan ayını Hıristiyan'ın ahırından domuz çalıp yemek gibi bir şey.

Şahsen hayatım boyunca Allah'ın ( CC ) söylediği en sert ayetlerinden hiçbir zaman üzerime bir tehdit hissetmedim. Tam aksine kendimi doğal bir ilahi lejyoner gibi gördüm. Ama bu ülkedeki galiz kafirlerin salyalı ünlemelerini her defasında ensemde hissettim ve onlardan ziyadesiyle rahatsız oldum. Gavurluğu Nemrut'a çıkan o kafirlerden hala daha muzdaribim.

Siyonist İsrail'in bu ülkede başlarına diktiği ''Azrail'i halletmeyi akıl edemeden İsrail'i halletmeyi düşünen Müslümanlar gitsinler ağlama duvarının dibinde oturup için için ağlasınlar. Kullanacakları kağıt mendiller için ben sponsor olurum.

Afrika kıtasında yeniden akşam oluyor. İnce bacaklı, yalın ayaklı, kıvırcık saçlı, iri gözlü, siyah derili, penyesi kırmızı o çocuk kuru çalılardan dallardan yapraklardan teneke parçalarından yapılmış kapısız bacasız birkaç basit eşyalı yoksul barakasındaki öksüzlüğüne tekrar geri dönüyor. Bu gece de serinliği sıcaklığı bir deri bir kemik bedenine iyiden iyiye alışmış toprak ananın bağrında uyuyacak. Hem de akreplerden yılanlardan yakınlardaki ormanlarda dolaşan vahşi hayvanlardan emin olarak serin bir Afrika esintisi altında gördüğü tuhaf ama heyecan verici rengârenk bir rüyanın tam ortasında terleyerek ve genişçe bir tebessüm ederek.

Trabzonspor’un yeni müzesini ziyaret ettim. İkinci kattaki müze ve spor tarihi objelerini gördükçe insanın Trabzonspor’a hayranlığı artıyor. Öyle böyle değil ama; Bizans’ın entrika dolu zekâsının sorgulanamaz kibrinin önünden ter akıtarak cesaretle savaşarak alınmış kupalar, şiltler, madalyalar ve ödüller. Yalnız tam altı şampiyonluk kupasının önündeki bordo mavi ışıkların düştüğü standın üzeri bomboş. Gıcırdayan bir sandalye çektim, bacak bacak üstüne attım ve tam on beş dakika diğer şampiyonluk kupalarına ve uluslararası hukuka rağmen Bizans kibrinden bir türlü koparılamayan o şampiyonluk kupasının boşluğuna baktım. Işık bordo yanıyor sonra maviye dönüşüyor, o standın üzeri boş. Duygularımı nötrledim ve yeniden odaklandım, ışık bordo yanıyor sonra maviye dönüşüyor, o standın üzeri boş. Tekrar denedim. Işık bordo yanıyor sonra maviye dönüşüyor, ama o standın üzeri yine boş. Trajik sonuç şuydu; orospunun evlatları.

İsrail’in Filistin’i işgali, Filistinli Müslümanlara karşı uyguladığı açık sistematik soykırım, çocukların sivillerin üzerine fosfor bombaları yağdırıyor oluşu, öldürmeler, yaralamalar, tutuklamalar, işkenceler, aşağılamalar Gazze’yi bütün Müslümanların cesaretlerinin ve bütün insanlığın ahlakının vicdanının sıkıştığı bir kapanına çevirmiş olmasını Müslümanlar sahiplenilmesi gereken en asli bir mesele olarak algılamıyorlar. Tam aksine Müslümanların politika, bürokrasi ve ticaretteki ekâbir takımı küresel Ebu Süfyan ticaretine dayalı zenginlikten kaynaklanan konformizmini bozan, Filistinli çocukların parçalanmış bedenleri Gazze’deki hastanelerin acil servisleri, morgları onların beş yıldızlı otellerdeki iftarlarının tadını kaçırdığından, öğürüp kusmalarına neden olduğundan, sadece zorlarına gidiyor.

Asya’da Budistler Müslüman öldürüyor, Ortadoğu’da Yahudiler be Müslüman görünümlü münafık idareciler Müslüman öldürüyor, Afrika’da ise Hıristiyan yamyamlar Müslüman öldürüyorlar. Hıristiyanlar NATO, Yahudiler Birleşmiş Milletler Pentagon ile sürekli Müslüman öldürüyor bu gezegende. Müslüman görünümlü bazı münafıklar da Irak tezkeresi gibi kararlarla Müslüman öldürmüştü. Ama yine de terörist ilan edilen, tutuklanan, sorgulanan, yargılanan, hapse atılan Küba’nın Quantanamo üssünde türlü işkencelere tabi tutulan Müslümanlar. Yani bu dünyada bu kadar çok Müslüman öldürülüyor oluşu bile Müslümanlığın Allah’ın hak dini olduğunu ispatlıyor aslında.

Bir Müslüman olarak çeşitli coğrafyalardaki Müslümanların siyasi ekonomik askeri açıdan kuşatılıp öldürülmeleri bana fazlasıyla dokunuyor, üzülüyorum, psikolojim bozuluyor ve bu üslubumun sertleşmesine de sebep oluyor. Ama şehit olduklarını bildiğimden kesinlikle zoruma gitmiyor, oturup ağlamam da gerekmiyor, sadece meselelerin üzerinde bir doktor serinkanlılığıyla oturup düşünmem gerektiğini biliyorum. Amma ve lakin dünyanın dört bir yanında hemen her gün binlerce Müslüman hunharca boğazlanırken bu durum bazılarının çok zoruna gidiyor. İşte o anda onlara diyorum ki; Hayırdır hemşerim, neden bu kadar üzerinize alıyorsunuz bu ölümleri, acaba bu işlerde sizin de bir dahliniz mi var?

Cumhuriyetin eski kaygısız sanatçımsı maymunları ile Recep Tayyip arasındaki popülerliği siyasete eklemleme işi oldukça seviyesiz bir ilişkiydi ve tek kelimeyle ibretlikti. Bir yazar olarak bir ülkeyi siyaseten kutuplaştırıp ikiye bölmüş bir politikacının sırf sığ egosu için zehirli sözlerini içeren kitap imzalayıp bu muz tutkunlarına bedavadan dağıtıyor oluşunu hayatın basit yasalarını çalan ve yakında bir devletin en tepe noktasına gelecek soysuz bir politikacının ruhundaki açlığı bir türlü dolduramaması olarak yorumluyorum. Aslında bu türden karnı aç maymunlarla maymun iştahlı politikacılar arasındaki bu tuhaf ilişki türü Afrika’daki muz cumhuriyetlerinde çok yaygın bir ilişki biçimidir.

Hastayım, bütün insanlık kadar, Türkçeyle ruh nezlesi oldum en az Garcia Marquez’in İspanyolcası kadar, acılıyım çocuğu ölmüş yüzü tıraşsız Filistinli dağınık o baba kadar. Ama cumhuriyetin saltanatına çöreklenmiş AKP’liler kadar nedensizce mutlu değilim ve de hiçbir zaman olmayacağım.

1990’larda Galatasaray’ın otuz kişilik kirli çekirdek eylemci taraftar grubunun içinde yer alan, deplasman iç saha demeden tam on yıl boyunca her türlü şiddet eylemlerinde aktif olarak rol alan, üstün sportif gayreti sonucunda Gayrettepe, birinci şubede, ikinci şubede dayağını ve copunu yemediği polis kalmayan, sonra uslanır gibi olup ticarete atılan ilk emlak işinde bütün varlığını kaptırdığı için Zeytinburnu semtinde Kalaşnikofla kahve tarayan, yıllarca hapis yatıp çıkan emlakçılar kralı Hülisi’yi TS Club’a götürdüğümde; ‘’ Pekala Hülisi, İstanbul’da o denli maholaşmanın anlamı yoktu, şuradan göbeğini saracak bordo mavi bir şeyler seç!’’ dedim. Hülisi bir adet XXL ‘’Bize her yer Trabzon!’’ penyesini giydi, ardından şanlı Trabzonspor müzesini dolaştı. İftar vakti için Uzun Sokak’ta turlarken tipsizliğine rağmen insanları hiç yormayan aksine yüreğindeki insani pırıltı ile çok sempatik görünen Çermikli Hülisi’nin son halinden bizzat ben sorumluydum.

Patron Mehmet;
--- Muço sen neden buradasın?
Tatu Gugugadze;
--- Komünizm iflas etti, böyle oldu, yani bize çay bahçesi göründü.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Kureyş’in ekabir tacirlerinden Ebu Süfyan’ın ipek kumaş ve olgun hurma dolu kızıl develerden oluşan muazzam kervanına ‘’ Ya Allah bismillah!’’ deyip insanlık adına saldırma babında Müslümanlar olarak bugün tüm dünyayı bir ahtapot gibi sarmış olan vahşi kapitalizmin kollarını son bir kez budayabilirsek evvel Allah’ın izniyle insanlık kıyamete kadar rahat bir nefes alabilecektir.

Bizim için Fransız milli takımı Almanlara yenilip FIFA dünya Brezilya 2014’e veda ettiğinde Fransa’daki Le Pencilerin neler hissettiklerinden çok daha önemlisi Türk milli takımının son iki dünya kupası elemelerini geçemeyip FIFA Güney Afrika 2010 ve Brezilya 2014 dünya kupası finallerine katılamamasına rağmen milli takım teknik direktörü Fatih Terim’in hala uzun süreli sözleşmelerle ve yüksek ücretlerle görevinin başında olması karşısında pragmatist düşünceli AKP’li politikacıların ve muhtemelen susmalı pide sever tebaasının bu dünya kupasıyla ilgili olarak neler hissettiklerini merak etmiyor oluşumuzdur.

Demokrasi size söylendiği gibi halkların yaşadıkları ülkelerin idaresine katıldığı bir farklılıklar rejimi değildir. Demokrasi geçen yüzyıldaki imparatorluklardan kalmış siyaseten savunmasız tebaaları ekonomik ve kültürel ağlarla kuşatıp köleleştirmenin en makul yoludur. Ne demiştik daha önceki bir aforizmamızda; Henry Ford işi bir otomofile biniyor olmak cebinde Amerikan doları taşıyor olmak modern zamanlardaki köleliğe engel değildir.

Benim bir iftara davet edime şartlarım: 1- İftarı AKP belediyesi vermeyecek ama CHP’li bir belediye verebilir. 2- İftarı veren kişi ya da kurum pastel renkli bir kâğıda veronika fontta nezaket letafet kokan edebi bir dille bir iftar davetiyesi basmış olacak. 3 – İftar yemeğinde masa ve sandalye dahil hiçbir şeyde plastik madde kullanılmış olmayacak. 4 – İftarı veren kişi ya da kurumun son on iki yılda AKP hükümeti ihalelerine girip orantısız para kazanmadığına dair maliyeden temiz kâğıdı almış olacak. 5- İftarı veren kişinin ticaretinde faiz ve vade farkı alıp vermediğine dair tam dört adet sağlam şahit olacak. 6 – İftar yemeği umuma açık bir yerde şov amaçlı olmayacak. 7- İftarda kesinlikle fotoğraf çekilmeyecek, görüntü alınmayacak, kleptomanlar için güvenlik kamerası bile bulundurulmayacak. 8- İftara davet edilen kişilikler yediği içtiği şeyleri facebook ya da twitterda paylaşıp genetik açlıklarını deşifre etmeyecek insanlardan oluşacak. 9 – İftar yemeği organizasyonu kusursuz olacak, iftar öncesi Kuranı okuyacak karia davudi sesli olacak, yemek duası uzun ve arabesk olmayacak. 10- İftar yemeğimi bu ülkenin sokaklarındaki aç susuz dolaşan bir deri bir kemik kamış uyuz köpeklerine cılız kedilerine bağışlama ve servis ettirme hakkım da olacak. 11- Bütün bunlara rağmen benim gibi sosyo-pat bir adamın iftarınıza katılacağının garantisi olmadığından şahsıma ayrılmış sandalye boş duracak.

İnsanların mahşer meydanında kulakları küpeli burunları halkalı elleri kırbaçlı sert bakışlı acımasız zebanilere itiraz etme hakkı varsa dünyada da Rumlar, Ermeniler ve diğer bütün kavimlerin elleri kılıçlı Türklere itiraz etme hakkı vardır.

Mübarek ramazan ayında mahallenin fırınında pişirttiği pidenin üzerine sürülecek yumurta sarının miktarını susam oranını özel olarak tarif eden ve pidenin üzerine yapıştırılan etikete ….oğulları soy ismiyle adını da yazdıran, şükür ki doğum yeri, doğum tarihi nüfusa kayıtlı olduğu yer yok, bir Müslüman türünün Ortadoğu’daki Müslümanları saran cehennem ateşini söndürüp Beyaz Saray ve Kremlin’in bahçesinde mangal yapma ihtimalini hayal etmeli miyiz?

‘’ Ama, Yüzbaşım,’’ diye karşılık verdi Gamboa, ‘’ düşmanlarla çevriliyiz. Biliyorsunuz, Ekvator’la Kolombiya, balta girmemiş ormanlarımızın bir bölümünü ele geçirmek için uygun bir zaman kolluyor. Şili’ye gelince, Arica ve Tarapaca bölgelerini hala geri alamadık onlardan.’’ ‘’ Hepsi palavra, ‘’ dedi Yüzbaşı kuşkuyla. ‘’ Şimdi her şeye karar veren büyük devletler. 1941’de, Ekvador’a karşı açılan kampanyaya katılmıştım. Quito’ya kadar ilerleyebilirdik. Ama büyük devletler burunlarını soktular ve bir çözüm buldular. Aramızda kalsın, çözüm falan değil, rezillik. Siviller sonuçta her şeyi belirliyor. Peru’da, artık askerlik göstermelik bir iş.’’ Mario Vargas Llosa – Kent ve Köpekler

En az üç nesil karnı tok olarak geçirmemiş hala bir çakal içgüdüsüne sahip insanlara şiirle, romanla, edebiyatla herhangi bir söz anlatamazsınız, sanatla herhangi bir şeyi izah edemezsiniz. Onun için belediyenin iftar çadırında petrol köpüğünden tapılmış bir tabilotta yemek yemeye razı olanların benim yazdığım ve söylediğim şeyleri anlamalarını beklenmiyorum.

Ta liseli yıllarımızdan beri tam on sekiz yıl boyunca doğal arkadaşlık yaptığım, her akşam vakti birkaç saniyelik bir bakışla babasının peynir dükkânından ustaca ayartıp geceleri asalet bulvarında gezmeye çıktığımız, kıraathanelerde çay içip maç seyrettiğim Karadeniz’in yakamozunda sırt sırta verip sanat müziğindeki tüm hünerimizle Hüner Çoşkunerleştiğimiz, yıllarca her türlü nazımı çekmiş, ciğerlerimin nikotin frekansını ayarlamış, sonra günün birinde ani bir kararla beyaz bir kadınla evlenip İstanbul’a gidip beni unutmuş Zeki Müren ruhlu eski dostum Ahmet Merich’ten geriye suskun bir telefon numarası ve albümdeki solgun fotoğraflar kaldı.

Brezilya – Almanya maçı; Aslında Almanların bu türden bir futbol patlaması yapacağı bir yıl önce oynanan şampiyonlar ligi finali maçlarından belliydi. Almanlar ileri futbol mühendislikleriyle Bayern Münih ve Borussia Dortmund ile Barselona ve Real Madrid’i, yani Latin Amerika’nın Avrupa aklıyla kesiştiği kısmını ezip geçmişlerdi. Dolayısıyla Almanların dünya kupası yarı finalinde Brezilya karşısındaki galibiyeti oldukça normal. Normal olmayan ise skor. Evet Almanların skor işini biraz abartmış olması tamamen Brezilya’nın gücünden ve aklından büyük bir şeye kalkışmış olmasından kaynaklandı. Kısacası bu gece Almanlar ellerinde Stihl marka odun motorlarıyla Brezilya’nın Amazon ormanlarında durmaksızın kereste deviriyor gibiydiler.

Bu gece bütün Latin Amerika kıtası sıtma olmuş gibi titriyor. Muhtemelen bir kısmı futbolla atalarının mezardaki kemiklerini sızlattığı gerekçesiyle uykusuzluk hastalığına tutulmuşçasına uyuyamıyor. Özellikle Brezilyalılar oyuncağını kaybetmiş çocuklar gibi ağlıyorlar. Muhtemelen Arjantinliler yakında başlarına geleceklerden habersiz Brezilyalılara gülüyorlar. Kısacası Latinler açısından her şey fazlasıyla Escobar. Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez hayatta olsaydı Brezilya'nın bu derin futbol acısından muhteşem bir roman çıkarabilirdi.

Kanaatimce Trabzonspor taraftarları en çok Brezilya'nın Almanya karşısında aldığı tarihi mağlubiyetten sonra Türkiye'de attığı her gol sonrasında rakip seyircilere ağlama şovu yapıp duygularıyla alay eden Fenerbahçeli Cristian Baroni'nin yüz mimiklerini içine oturmuş asli duyguyu merak ediyorlar.

Tavanı koyu sütlü kahverengi yağlı boyayla boyanmış tahtalardan yapılmış. Tavanın tam ortasında kare desenler var. Kare desenlerin ortasında kapak gibi beyaz bir kabartma. Onun tam ortasında fanus lambalı iki kat bir avizenin zincirle asıldığı kabartma bir yıldız. Altı pencereden oluşan kalın duvar beyaz bir badanayla boyanmış. Camiinin altından otobandan geçen araçların uğultusu, yakındaki bahçelerdeki meyve ağaçlarının dallarına konan kuşların sesleri ve duvardaki alafranga saatten sürekli tik tak sesleri geliyor. Sol tarafımda tepeden tırnağa beyaza boyanmış bir hutbe, girişinde ayeti kerimeli yeşil bir örtü. Alt kısımları sarı buzlu cam olan pencerelerin açık olanlarından caminin bitişiğindeki kivi bahçelerinin loşluğu görülüyor. Duvarın üst tarafında siyah levhalar üzerinde sarı renkli yaldızlı boyayla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz, Osman yazıyor. İvyan Camiinde halifelerin adlarının sıralaması bile yanlış. Kapının giriş kısmının üstündeki kadınlar bölümünün perdeleri çekilmiş. Tespihler asılmış suskun bir balkon. Mihrap olabildiğince sade; ayı yıldızı, boyun bükmüş lale desenleri, yüz yıllık Osmanlı öksüzlüğünün sessizliğini barındırıyor sanki. Boynunu bükmüş o laleye odaklanıyor ileri geri sallanıyor ve sürekli o soruyu soruyorum. Bu sade huzurlu camiyi inşa edip dünyaya nizam veren insanların çocuklarına ne oldu, ne oldu da halifelerinin adlarını bile sıraya koyamıyorlar?


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

6 Temmuz 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Türkiye'deki diyanet standartlı Müslümanlar ramazan aylarında yedi başlı ejderhaya dönüştüklerini düşündükleri nefisleriyle bir Roma gladyatörü gibi nefis bir şekilde boğuşurken sürekli nefes nefese kaldıklarından bir türlü AKP hükümetinin küresel zalimliklerine akıl sır erdiremiyorlar.

Tüm AKP’liler! Rahat! Hazır ol! Rahat! Hazır ol! Sağa dön! Sola dön! Geriye dön! Tekrar geriye dön! Rahat! Sesinizi kesin ve rahatta beni dinleyin! Siz AKP’liler liderleri iman senedini Beyaz Saray’da kırdırıp batı medeniyeti adına Anadolu’da iktidar olmuş ve ümmeti Muhammed’e defalarca ihanet etmiş bir partinin sıradan sempatizanlarısınız. Bu ihanet milyonlarca Iraklı yüzbinlerce Suriyeli, Çeçen, Afganlı Müslümanın ve mazlumun hayatına mal oldu. Ama siz bu durumu hala anlamak istemiyorsunuz. Milli Görüşçüler olarak size kızamıyoruz çünkü siz gerçekten körsünüz ve olanları göremiyorsunuz. Göremiyorsunuz çünkü Firavunun adamları yıllar boyunca sizi meydanlarda ve ekranlarda tatlı sözlerle büyüledi. Ama siz yine de sadece şu kadarını duyun ve sırtı kırbaçlanmış kadar olun. Siz ruhunu para karşılığında Roma’ya satmış aşağılık kölelersiniz, lakin buna rağmen sizin dünyadaki asıl efendiniz bizleriz. Şimdi dağılabilirsiniz!

Zannedildiğinin aksine uzun yıllardan beri Türk politikasında boy gösteren devletçi Cemil Çiçek sağ bir politikacı değildir. Tıpkı Mehmet Ali Şahin gibi modern Roma’nın Anadolu’ya atadığı en güçlü olağan magistralarından yalnızca bir tanesidir.

Müslümanlar İslam dinini Araplar ve de bilhassa savaşçı Türkler eliyle insanlığa sunarken diğer milletlerin benliklerinde açtıkları yaraları bilerek ya da bilmeyerek sürekli görmezden geldiler. Ve hiçbir zaman açılan o yaraları sarmaya yanaşmadılar. Bugün dünyadaki bütün Müslümanların ve de İslam coğrafyasının bu denli kuşatılmış olmasının en önemli nedenlerinden birisi de sürekli göz ardı edilen bu tarihsel hoyratlıktır. İnsanlık bugün tarihte kendisine hoyratça dayatılmış bir dinin kadim coğrafyasındaki kökenine doğru saldırıyor. Ve bu saldırıyı yaparken de kendini dünyada asırlarca kuşatmış bir cehennemi söndürmek üzere olduğunu düşünüyor.

Bu mübarek ramazan ayında bile İslam dini Türkiye’deki AKP hükümetinin Suriye iç savaşında dış politika adına silahlandırıp bizzat destek verdiği İŞİD’in eli kanlı barbar militanlarının eliyle tüm insanlığın gözleri önünde sergilediği akıl almaz barbarlıklarla ona yüksek inanç besleyen Müslümanların vicdanlarında bile sonsuza dek karartılıyorsa ve de Türkiye’de insanlar bu aleni aymazlığa yüksek perdeden itiraz etmiyorsa geriye söylenebilecek hangi söz kalıyor? Aslında AKP’nin modern zamanların bir tür Ebrehesi olduğu gerçeğini haykırmak mı?

AKP’lilerin büyük dünya lideri diye yıllarca peşinden gittikleri ve sırf sığ politik egosunu tatmin için milyonluk kaz sürüleri gibi Kazlıçeme’ye doluştukları bir adam reisicumhur seçilip Çankaya’ya çıkacak ve bir postacı gibi Afrika’daki bütün muz cumhuriyetlerinin Ankara’daki büyükelçilerinden güven mektubunu kabul edip okuyacak ve bütün makarnacılar eski mahkeme kâtipleri gibi ellerine kollarına dantelli beyaz fiskoslar takılan bu devlet adamlığından mutlu olacak öyle mi? Bu Zambiya büyükelçisi II. kâtibi hareketleri kokan hazin tablo karşısında Kâtibim şarkısı eşliğinde size gerçekten mutluluklar dilerim!

Peki tekaüt (emekli) olmasına çok az kalmış reisicumhur Abdullah Gül’ü hangi icraatıyla hatırlayacağız? Afrika’da bir safari turunda Kenyalı bürokratların şaşkın bakışları altında bir kaplanın en olmayacak yerini başını okşamasını mı? Eşi Hayrünisa’nın kraliçe Elizabeth’in elini sıkarken ki görgü kuralı ihlalini mi? Memleketi Kayseri’de hacı babasının yanında verdiği pek halkçı pozları mı? Rize’de Çaykur’un bitini ilaçlayıp temizlediği çok hijyenik bir çay bahçesine takım elbiseyle girerken verdiği pozları mı? Bir kelimedeki ikinci R’leri söylerken, bilhassa ‘kararlılık’ derken dilinin takılmasını ya da Çankaya’yı AKP hükümetinin yüksek bir noteri olarak anayasayı ve hukuku karartmasını mı? Yoksa AKP’nin Rize belediye başkanı gezi protestocularını Rize’de bir sokakta sıkıştıran beyaz zebanisini azarlamak için Rize’ye gidip mazbata kontrolü yapmasını mı? Türk milleti adına tüm siyasi sistemi kontrol etmek yerine sadece fahri AKP müfettişliğini mi? Ya da soğuk savaş dönemindeki SSCB ve ABD liderlerinin buluşması gibi general İlker Başbuğ ile başbakanın Çankaya’daki karşılıklı siyah blöf çantalı o trajikomik buluşmasına hakemlik yapışını mı? Gerçekten hangisi Abdullah Gül’ü hatırlayacağız?

Savcının tam adını veriyorum; Of kaymakamlığında çalışan Murat Bilige, genç bir savcı. Resmi bir işlem için gri kapıyı çalıyorum ve içeri giriyorum. Ama savcının içeride görüştüğü başörtülü genç bir bayan var. Elimde evrak acaba rahatsız mı ettim, diye tereddütteyim. Ama burası resmi bir daire, bayan masanın karşısında camdan yana dönmüş canını çok sıkan bir şeyi saklıyormuş gibi bir ruh haliyle oturuyor öylece. O zaman anlıyorum ki bu resmi bir makamda özel bir görüşme. Yalnız savcı bu uygunsuzlukta yakalanmaktan duyduğu kızgınlıktan olsa gerek bana karşı ruh hali birden değişiyor. Kafası önde, burun delikleri şişik, öfkesi mercekli gözlüklerini patlatacak gibi ve en küçük bahaneyle beni başından def etmeye hazır kendi kendine soluyup duruyor. Firavunun yüksek piramitlerinin karanlık dehlizlerinde ilhamlı birkaç cümle için günlerce kaldıktan sonra gün yüzüne çıkmış esmer suratlı putperest bir kâhin gibi bana bakıyor. Basit bir bahaneyle beni başından savıyor. Beş dakika sonra geldiğimde gri kapı kapalı, başı örtülü o bayanla kaymakamlıktan ayrılmış savcı. Yani AKP’nin yeni Türkiyesinde hizmet anlayışı diye övünüyorlar da bu da, o baptan!

Evrendeki bütün gezegenlerin baş döndürücü hızına ve çıkardıkları sağır edici uğultuya rağmen Yüce Yaratıcı hala yarattıklarının yaptıklarına sabırla susuyor. Çünkü dünyadaki müminlerin Hıristiyanların, Musevilerin, Budistlerin, Müslümanların, ateistlerin, kâfirlerin, Arapların, Türklerin Çinlilerin, Hinduların, Latinlerin, Afrikalıların, Berberilerin, Kıptilerin, Eskimoların, Ermenilerin, Rumların, Perslerin, Romalıların, Mayaların, İnkaların, Kızılderililerin ve tüm insanların cinlerin ve de Perulu perilerin yaptığı onca iyi ya da onca şeyin O’nun indinde gerçekten hiçbir önemi yok. Kısacası biz insanlar için Yüce Mevla susarak konuştuğunda çok daha büyük bir imgeye dönüşüyor.

Türk halkı gerçekten de çok tuhaf;

‘’Kadırga yok deyiler
Nedir ha bu donanma
Öyle bir güne geldik
Babana da inanma’’ diye türkü söylüyor sonra genel seçimlerde sandığa gidip 12 yıl hırsızlara oy veriyor.

Kadırga şenliklerinde sisli çayırlarda kemençe davul zurna eşliğinde horon oynayan yaylacı kızların gri renkli plastik ayakkabıları gibi çok ucuzsun, diyeceğim sana ama öyle yağma yok; zira edebi derinliğimden dolayı yine sana romantik bir değer vermiş oluyorum.

Osmanlı’nın başları beyaz puşulu kıçları kara zıpkalı elleri piştovlu kara pala bıyıklı gözü kara eşkıyaları sabahın erken vakitlerinde Santa Köyü’nün merkez mahallesi Piştofanton’daki Rumların evlerini kuşattılar. ‘’ Teslim olun! Alimallah hepinizi yakarız!’’ diye siperlerden bağırmaya başladılar. Gabriel kilisenin tok çanı birkaç kez tereddütlü çaldı. Artarda patlayan mavzerlerle o da sustu. On beş dakika kadar gergin bir bekleyiş oldu. Sonra Polyhrodinislerin evinin penceresinden beyaz bir barış bayrağı sarktı.


QUIS POLITIQUE

Türkiye’de halen iş başında bulunan AKP hükümeti Türkiye’nin dış politikasındaki ‘stratejik derinlik’ doğrultusunda kendi politik Moğol genine de uygun olarak uluslararası İslami örgütlerden insan tanımaz sözde İslami cihadist robotlar üretmeyi ve bunları Ortadoğu coğrafyasının bağrına sürmeyi başarmıştır.

Yukarıdaki objektif gözleme bağlı olarak AKP hükümetinin bir sonraki eyleminin aşağıdakilerden hangisi olması beklenebilir?

A ) Kafkasya’daki Chechen mücahitlerden beyaz robotlar üreterek Moskova’nın üzerine sürmek
B ) Afrika’daki Müslümanlardan siyahi robotlar üreterek Afrika’daki muz cumhuriyetlerinin üzerine sürmek
C ) Avustralya’daki soyu tükenmekte olan Aborijinlerden robotlar üreterek güney kutbuna sürmek
D ) Amerika’daki Kızılderililerden kızıl cihadistler üreterek Beyaz Saray’ın üzerine sürmek
E ) Avrupa’daki Neonazilerden sarışın cihadistler üretip yaşlı Avrupa’nın başına musallat etmek


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Temmuz 2014 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Tarihsel açıdan bugün Anadolu’da olmakta olan şeyin özeti; Batı Roma’nın ( Modern Roma ) Türklerden ve Müslümanlardan Doğu Romanın intikamını adım adım almaktan başka hiçbir şey değil. İşin ilginç tarafı bu intikamı demokrasi ve serbest piyasa adı altında Müslümanlardan edindiği ahmak lejyonerlerin eliyle alıyor. Ben bir yazar olarak bu denklemin dışındayım. Onun için bugün bazılarının galiz küfürler olarak gördüğü bazı sözlerimi yarın akılları başlarına geldiğinde bir düşünce azizin çağın uğultusunda güme gitmiş sözleri olarak görürlerse hiç şaşırmayacağım.

Modern tarih Yahudiler dünyayı yutmaya çalışırken doğu blokunu nadasa bırakıp insanlığa anlattıkları nasyonal masallardan ibarettir. Onun için tanrı bütün komünistleri mahşerde Yahudilerin uyuyan sapık mezhebi olarak yargılayacak. Hala devrimden ümidini kesmemiş sünnetli Bolşeviklerin de evde oturup Che Guevara gibi bir koca bekleyen Matruşkaların da kurtlanmış popoları yanında kar kalacak.

Siyasi tarihimizin çok yakın geçmişinde ruhu çok derin yaralar almış bir millet olarak bugün bir Roma arenasına dönüştürülmüş politik kavgada inancımızın ve insancıllığımızın gereği belki Türk filmlerindeki gibi alenen cinayet işleyemeyiz ama bu ülkede bir ilki daha başarıp hırsızlıktan uluslararası cinayetlerden kurtulmaya çalışan soysuz bir cumhurbaşkanını rahatlıkla idam edebiliriz.

Bazı şeyleri ben söylemiyorum, kuralcı yazar kalbimin kuytularına sığınmış kanları petrol gibi kapkara pıhtılaşmış ölü Iraklılar, tenleri güneşte kavrulmuş bir insanlık ışığı bekleyen bitkin Asuriler, Kafkasların tepelerindeki cesetleri karların altında çürüyen Çeçenler, insansız hava araçlarıyla kerpiç evleri, sofraları yıkılan Afganlılar söylüyor. Bütün bunları özetliyorum, iyice konsantre ediyorum, kendimi ikna etmeye çalışıyorum, duygularımı rafine ediyorum ama inan ki olmuyor. Sonuç her seferin aynı; ‘o…..n evladı!'

Yani ben değil içimdeki insanlık yolculuğunda devesi çalınmış çölde yaya kalmış o öfkeli Bağdatlı küfrediyor, şair!

Türkiye’de adına devlet denilen yapı hala tarihten kalma feodal dengelere, sülalelere, etnik gruplara, dini mezheplerin beyaz saçlı figürlerine dayanan gizli bir kurtlar imparatorluğu üzerinde duruyor. Bu öyle bir yapı ki tıpkı vahşi bir hayvan kolonisi gibi herkes birbirinin bölgesini sınırlarını biliyor, birbirlerini dışkılarından tanıyorlar. Bu içgüdüsel yapının bir de küresel kurtlarla iş birliği var. İşte tam bu noktada bir millete ait sözde bir devlet adına tercihi çok önceden yapılmış insanların algısından kaçırılmış ve zamanın önüne geçirilmiş aklınıza gelebilecek her sahada figürler sürülüyor. Onun için Türkiye gibi gizli bir kurtlar imparatorluğunun güdümündeki bir ülkede insan aklı bir türlü devreye giremiyor.

Dünyanın en güzel manzaralarından birisi olan Galata Kulesi’nin karşısında oturup sadece balık ekmek yiyip şalgam suyu içen bir millet maalesef hala üzerinde yaşadığı toprağa bir misafirdir ve o toprağı sahiplenecek bir kültür üretememiş demektir. Onun için bu ülkedeki en eğreti şeylerden birisi Eminönü’nde Osmanlı kıyafeti giyip fıçılara oturmuş müşterilere servis yapan doğulu garsonlardır.

Köyün en yaman delikanlılarından birisi olan dayım çakmak gözlü bir kız kaçırdı. Tabi o zamanların Türkiyesinde her şey çok Escobar. İlk haftası çok gergin geçti. Evin içinde bile bir eli belinde öbür elinde tabanca ile dolaşıp durdu. O zamanlar stresten çok kuru bir can sıkıntısı vardı insanlarda, durduk yerde boğalıyorlardı. Dayım pencerelerde ve evin kapısında dikilip köyü gözlemekten helak oldu. İkinci haftanın sonunda baktı karşı cephede bir numara yok, silahını yerine koydu. Mahmure yengeme döndü ve yanık bir mani okudu;

Ya ver bana ver bana da
Oflandaki (terek) bıçkıyı
Ben kaçırdım da aldum
Baban yedi fışkıyı

Ormana odun yükü yapmaya gitmesi gereken tipler, akşam olmadan ahırları yapması gereken gelinler, akşam yayık vurması gereken kadınlar, tarlaları kazması gerekenler, kötü bir kaynananın emri altında bir ömür boyu geçirip insanlığın en köklü ilişkisi olan köle efendi ilişkisini öğrenmeden efendi olduğunu zanneden suratsızlar altın yaldızı gibi parlayan görgüsüz kıyafetleriyle koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesine çıkacaklar ve ben de buna demokrasi ve halkın iradesine saygı teranesi adı altında saygı duyacağım öyle mi? Hadi oradan be, sizi prangasız köle yığınları sizi!

Sümeyye’nin namusu namus ama Suriyeli kadınların namusu patlamış oto lastiği öyle mi? Bu ikiyüzlülüğü öğrenmek için mi Kuran kurslarına gidip hafız oldunuz, size imam hatip okullarında ahlak ve erdem diye bunları mı öğretti hocalarınız? Suriyeli kadınların canını namusunu umursamayan bir hükümetin en kutsal şeyi ne ise ona göz dikmek hatta ona saldırmak benim boynumun borcudur. Çünkü insan olmak yazar olmaktan da büyük bir şeydir.

Hoca caminin vaiz kürsüsünden oldukça arabesk bir dille ‘’Allahümme ecirna minennaaar! ’Allahümme ecirna minennaaar! ’Allahümme ecirna minennaaar! ( Allah’ım bizi cehennem ateşinden koru!) ‘’ şeklinde ünledikçe içimden; eyvah şimdi bu makarnacı cemaat bu duaya ‘Allah’ım Ermenilere verdiğim nar nimetinden bize de yağdır.’ diye pragmatik bir meal verip amiiin, diyecek ve kulluğumuzun tüm karizması çizilecek Ya Rabbim, diye geçiyordu.

Yıllarca şeytanlaştırdığı CHP üzerinden bütün muhalefeti hiçbir söz hakkı tanımaksızın ahlaksızca bastırdılar. AKP’ye eleştiriyi CHP’liliğe indirgediler. Bütün farklı bakış açısı olanları en küçük bir tahammül göstermeden anında boğdular. Bu süre içerisinde sadece kendi şizofrenlerinin gür sesi Türk politikasının tek sesi oldu. İşin en büyük ahlaksızlığı Milli Görüş bile ya tamamen kendilerinden görüldü ya da CHP’nin işine yarıyor gerekçesiyle hor görüldü. Üstelik bunu büyük bir pişkinlikle ve oldukça hoyratça yaptılar. İnsanları sürekli aşağıladılar ama kendilerine aynı türden cevap verilince hemen hukukun arkasına sığındılar. Ben de zaman zaman onların anlayacağı dille onlara kontra yapmak durumunda kalıyorum. İşte bunu yaparken en ufak bir şeyde buzlu cam gibi dağılıyorlar. ‘’ İyi de Metin Hocam bırak siyaseti, sen romanlarını yaz, başka işin mi yok senin bunlarla uğraşıyorsun?’’ İnsan bu, her defasında şaşırtıyor beni. Yahu insanlık adına bir Nemrut’u bir Firavunu bir Şeddat’ı frenlemeye çalışmaktan daha büyük daha şerefli hangi meslek var şu yeryüzünde?

Reisicumhur seçimi için beyin konforunuzu bozmanıza ahmak gibi sandığa gidip bir soysuza meşruiyet kazandırmanıza hiç gerek yok. Sadece şu kadarını bilmeniz yeterli; Birleşmiş Milletlerin hiçbir işe yaramamış siyah genel sekreteri Kofi Annan ne idiyse İslam İşbirliği Teşkilatının tekaüde ayrılmış yeşil kuşak sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu da odur. Yani içi boş bir kofin. ( yaprak taşımak için kullanılan delikli bir sepet ) CHP ve MHP aday olarak Ekmelettin’i aday göstererek aslında malum zatı kendiyle baş başa bırakıyor. Hepsi bu.

Markar Esayan ve Etyen Mahçupyan bütün yazılarında AKP’yi sürekli kutsuyor; çünkü müesses nizam Anadolu’da demokrasi yani uluslar üstü piyasa ekonomisiyle ve de Kürt sorunsalına eklemlenmiş olarak örtük bir Ermenizasyona doğru gidiyor. En azından genel tarih olgusu için benim gözlemlediğim şey bu yönde. Bu arada Esayan son makalesinde benim daha önce dillendirdiğim ama bazılarının burun kıvırdığı ‘kuşatılmış tebaa sendromu’na cumhuriyetin siyasi zemininde yüzyıllık sahipsizliğin mevcut küresel hedefler için kullanılacak meşruiyet arayışını itinayla sürdürüyor. CHP’nin modern bir Roma partisi olduğunu dillendirirken asıl Kartaca’nın AKP olduğunu da açıkça itiraf ediyor.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Saadet Partisi genel başkanı sayın Mustafa Kamalak AKP genel başkanı ya da bu ülkede kendini çok önemli birisi zanneden bir şizofrene latife yapmak yerine bir hayvanat bahçesine gidip beyaz bir kutup ayısının hayalarını okşasaydı çok daha isabetli bir iş yapmış olurdu. Zekânız bu mu sizin, Nemrut’un Mercedes kibrini hesap etmeden söz söylemek midir politika!

Diyanetin Türkiye’deki gaddarlıklarından bıktık usandık, gına geldi artık, illallah! Diyanetin ramazanı insan metabolizmasına uymuyor. 11: 00’da teravih bitiyor, gece saat 02: 42’de ise sahur. Yani bir insanın biyolojik ve psikolojik açıdan bu durumla baş etmesi imkânsız bir şey. Oysa İslam bir kolaylık dinidir, Allah kullarına zulmetmez ama diyanet denilen kurum eder! İslam dininde zaman bugün anladığımız manada sabit değildir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının değişken vakitlerinde olduğu gibi sürekli değişmektedir. Müslüman aynı zamanda gökyüzüne bakan, düşünen bir şeye karar veren doğal bir astronomdur. Ama bu ülkede Müslümanların aklına güvenmedikleri için İslam’daki kuralların önüne yeni kurallar koyup işin içinden çıkmışlar. Yani bu sadece dörtte bir fiyatına yapacağınız bir haccın 12.000 Avroya mal olması gibi bir şey. Ben şahsen artık diyanete uymuyorum. Gökyüzü zifiri karanlık olduğu sürece yemek yiyebilirsiniz. Gökyüzündeki zifiri karanlığın çözülmeye başladığını gördüğün anda son lokmayı yut ve ağzını çalkala zira oruç başlamıştır. Yani İslam dini oruç tutarken bir Müslüman’a körü körüne bir takvime uyup metabolizmasına ihanet etmeyi değil gözünün gördüğü aklının erdiği, vicdanıyla karar verdiği bir şeyi emreder. Diyanetin sayesinde Müslümanlar yıllarca gökyüzüne bakmadan kendilerine dayatılan aptalca şeylere uymanın sonucu AKa kara karaya AK demeye başladı. Yani diyanetin zalim ramazan takvimi bu ülkedeki Müslümanların siyasi basiretini bağlamanın da tarihidir.

Kuzey kutbundaki beyaz ayıların Türk diyanetinin bastırdığı teorik Norveç takvimini çok merak ettiklerini sanmıyorum.

Son yazısından da anlaşıldığı gibi Yusuf Kaplan Doğu Türkistan’daki Bengal kaplanlarıyla boğuşuyor. Irak’ta milyonları, Suriye’de yüz binleri, Çeçenistan’da ölenleri ( rakamı tarih yazamıyor), Afganistan’da hakeza yüz binleri gözden çıkaran bir AKP’den uzak doğuda zulüm altındaki Müslümanları kurtaracak mistik bir kahraman yaratma derdinde. Bir İHH şubesine uğrayın diyor. Peki, hangi İHH? Mavi Marmara tiyatrosunda Müslümanlara mutlak ihanetini ispat etmiş bir İHH. Sahi Müslümanların dünyasında bunca kan gözyaşı varken AKP ne yapar?

Kirinta papazının son sözleri; '' Hey gidi Aya Mama Dağı (kutsal ana)! Bundan böyle artık ne sen Aya Mamasın, ne ben papaz İoannisim ne de bu köylüler Kirintalıdır.''

Of’ta çekilen 61. Bölge İntikam adlı filmin fragmanına bakıyorum da tam bir zavallılık ve köksüzlük örneği. Şiddet, hoyratlık, kabalık, barbarlık, düşüncesizlik, özensizlik, içi boş sığ egolar uğruna insana ait her şeyi çiğneyip geçme ve en önemlisi Türkçeyi katletme dahası kendinin ne olduğunu bilememe ve tarihsel açıdan saklanamayan baskın bir talan dili. Yani Türkiye’de imparatorluktan kalma kültürel damarların kopuşunun dramatik öyküsünü, insanın sahipsizliğini, popüler kültürle köksüzleşme serüvenini biliyorduk ama geriye kalan tortuların kendini bu denli ölçüsüzce ve cesaretle dışa vurabileceğini doğrusu hiç düşünememiştik. Nasıl olur da insan ne olduğundan kendisinin nereden geldiğinden bu denli habersiz olabilir, bu denli güdüsel bir gösteriyle kendini rezil ettiğini fark etmez? Tek kelimeyle ibretlik!

Şu ana kadar izleyebildiğim dünya kupası müsabakalarında Brezilyanın bir Amazon kerestesi görünümlü Hulk’u bir topçuya çevirebilme ve de Hollanda’nın Robben adlı bir insandan robot futbolcu üretme başarısından başka benim görebildiğim ekstra bir şey yok sayın seyirciler.

Rivayet edilir ki bütün Afrika kıtasındaki siyah derili kulağı küpeli insanların ahlaki faziletlerinin timsali olan ve Müslüman olduktan sonra; ‘’ Benim için değişen bir şey yok şimdi efendim Hz. Allah ( CC )’’ diyen köle Hz. Bilal-in hatırına semavattaki bütün melekler okyanus üzerinden fevç fevç Afrika kıtasının üzerine inerlermiş. Onları gören Zulu kabilelerinin bebeklerinin dilleri bir türlü dönmez ve o beyaz kanatlı meleklere ‘’ Malaika malaika!’’ der dururlarmış. Böylece Afrika’nın doğu kıyılarında meleklerin göründüğü yere Malaika adı verilmiş.

Bir mümin tüm zihniyle tüm kalbiyle ve de bizzat bir kâğıda dokunarak eliyle destek verdiği bir idareci Sünni ile Şii’yi savaştırıyor da o kişi hala bu duruma dilsiz şeytan gibi susuyorsa Yüce Mevla’nın o kişinin aç susuz durarak ibadet yapmasına ihtiyacı yoktur. Zira cehenneme tok gitmesi daha uygundur.

Masmavi bir gökyüzü. Birkaç tutam beyaz bulut, Çukurova pamuğunu düşünün, o türden. Engin bir ufuk, görünen kısım Marmara’dan çok Akdeniz’i çağrıştırıyor. İçinde sararmış yosunlar olan durgun bir göl. Gölün ortasındaki sazlıklar rüzgârla aynı yöne yatmış gibi. Ön tarafta tam altı kayık sahilde oto lastikleri arasında sabitlenmiş. Üçünün rengi beyaz, ikisi gri üçünün içi ise turkuaz renginde. Tahta parçaları, azıcık çamurluk, azıcık yeşillik, resim tamam.

Bugün günlerden salı. Sürekli havlayan bir köpeğin yüksek sesle havlama günü. Onun için tek sözüm var; ‘’ ilakso omo şkilo!’’

Ebu Tenzile’nin sadece uzun boyu devrilmesin elleri ayakları kurusun, karısı da kendisi de cehennemin dibinde ziftli kaftanlar giysinler, bu ülkeden çaldıkları gırtlağında zakkum dikeni olsun, bağırsaklarından ğıslin olarak dökülsün, Sümeyyesini laik zebaniler öpsün. Çünkü soysuz iktidarlarıyla hayatımızı çaldılar.

Diyanetin ramazan takvimi uygulamalarına göre kutuplarda yaşayan bir Eskimo'nun teravih namazı ile sahuru çakıştığından Müslüman olma şansı yoktur. Kısacası sadece dünyanın en pahalı benzinini değil en pahalı dinini de kullanıyoruz.

AKP’nin Türkiye’de Tanrının dünyadaki tahtına oturmuş cahiliye dönemi Kureyş kabilesi olduğunu göremeyen ve ona göre tavır takınamayan bir Müslüman bütün seneyi oruçlu geçirse, bütün namazlarını birinci safta kılsa, mahallesindeki bütün fakirleri doyursa hatta Kabe’deki hacıların bütün yer hizmetlerini en iyi şekilde yapmış olsa bile hiçbir şey değişmez. İnancındaki hayatındaki bütün espriyi atlamış olur.

Suyunu derelerini HES’lerle küresel köpek balıklarına kaptırmış, deniz sahilini granit kayalarla doldurup denizle irtibatını koparmış, hala utanmadan sıkılmadan Çamburnu’na katı atık depolayan, bütün kadim dillerini unutmuş, kültürel açıdan tek kelimeyle dip yapmış, insanı sadece turbo kapitalizme ayak uydurmak için gece gündüz durmadan koşan, ‘yeşil yol’ planıyla yaylalarına ormanlarına son darbenin vurulmasının arifesine gelindiği şu dönemde sözüm; ‘’ Gelsin Ruslar bir daha Türklerin nenelerini bellesin, haktır!’’

Bu arada unutmuşum; bu akbaba sürüsünün iktidarında tapu kadastro marifetiyle bizden çalınan araziler içinde Rize ili İkizdere ilçesi Diktaş köyünde eski bir kale mevkiine çok yakın Komeşler, Firarın Çayırı, Elmalar’a ilave olarak Koznolar çayırı da çalındı. Efendim bunlar da ‘orospunun evladı’ gibi kayıtlara geçsin.

Vibratör icat olduğundan beri Anadolu’da bozulan tek şeyin Kezbanların bekâretinin olduğunu sanmıyorum.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Haziran 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Televizyonların popüler ilahiyatçı vaizi Nihat Hatipoğlu’nun bakışlarındaki şehlalığa endeksli romantik din algısının cehenneme çıkmayacağından pek emin değilim.

Tamam, hepimiz Hz. Adem peygamberin çocuklarıyız da, onlar yoldan çıkmış Hıristiyanlar, bunlar imparatorluğun asabi tebaası AKP'liler, diğerleri de devekuşu çiftliğindeki Fenerbahçeliler. İyi güzel de biz şimdi ne yapacağız Tanrım!

Bugün tepeleri püsküllü kestane ağaçlarıyla bezeli kesif bir yeşile bürünmüş Solaklı Vadisinin Uzungöl yolundan tur otobüslerinin vızır vızır akışını izlerken tabiatın suskun asaletine bir kez daha şahit oldum ve şaşırdım. Derenin sığlaşıp nazlıca aktığı bir kısmındaki taşlara konmuş martı sürüsü oynaşıp duruyordu. Dünyalarına girmek için saatlerce onları izledim. İkindi vakti HES’ler suyun çoğunu tutunca dere yatağı kurudu. Derenin kuruduğunu fark eden martılar birden havalandılar. Normalde derenin suyunun kesildiği yerlere üşüşüp çırpınan canlı şeyleri yemeleri gerekiyordu. Ama onlar bunu yapmadılar. Ve bu durum önceki gün de aynıydı, ondan bir önceki gün de.

Sayın rejisör, inan ki kaçak Gürcü işçiler konusunu çok zorluyorum ama olaya Türkiye’deki katı sosyoekonomik realiteler üzerinden bakıldığında ambarlardan fabrikalara çay taşıyan kamyonların kasalarındaki gergin brandalara tutunmuş kıyafetleri güneşte solmuş, yüzleri tıraşsız, tenleri güneşte yanmış hırpani kılıklı kaçak Gürcü işçilerden öyle çok romantik çok dokunaklı çok espositomsu şeyler çıkmıyor.

Almanlar birinci dünya savaşını çıkarıp imparatorluğunu yıkan Yahudileri Auschwitz kamplarında fırınlara doldurup sabun yaptı. Türkler ise imparatorluklarını yıkan topraklarında İsrail’i kuran kendi Yahudilerini dünyanın efendileri yaptı. Türkler bununla da yetinmedi, Yahudilerin tarihte kovuldukları Hayber kalesine geri dönmeleri için hala ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar.

Büyük Millet Meclisinin tavanında yıllarca tam 40 adet yüz mumluk ampul bulunan bir ülkenin siyasal sisteminin demokrasi olma ihtimali sıfırdır.

Söyleyin bana nasıl oldu bütün bunlar? Ne oldu bize de bu kadar az insan olmaya razı edildik? Nasıl oluyor da her mesleğin para kazandığı bir ülkede sıradan bir hayata nöbet tutmaktan başka bir suçu olmayan bir yazarın hayata bir şeyler katma şansı olmuyor? Rus Çarının Doğu Karadeniz’de rap rap rap! diye yürüyüp işgal eden Tatar askerlerinin terkedilmiş evlerdeki kundaklarda ağlayan bebeklerin avuçlarına bıraktığı akide şekerlerinden gözü pek Ofluların kumar ağaçlarının diplerine terk ettiği yaşlı insanlardan, sadece ineğini alıp dağ bayır aşıp kaçanlardan geriye derin bir vicdansızlık ve dolara endeksli bir hayat ve Mercedes kibirli insancıklardan başka ne kaldı?

Hani 1980’lerde bir çocuk gözüyle Avni Aker’de şahit olduğum tamamen dolu tribünler önünde giderek artan homurtuları arasında karşısındakine en küçük mantık alanı bırakmadan soluk soluğa gelişen bir Trabzonspor atağında elleri mızraklı Makron atalarının savaşçı ruhunun, Rumların tüm siyasi zekâsının, Çepni Türklerinin yılan gibi kıvraklığının saniyesinde bir işbölümüne girdiği, ilk Hıristiyanlardan Aziz Eugeneious’un Roma’ya inat ruhunun canlandığı, Komnenosların Bizans kibrine hazırladığı ölümcül tuzağın da içinde olduğu, Amazon kadınların zehirli oklarıyla hedefe odaklandığı bir Osmanlı şehzadesinin emriyle bin bir türlü tarihsel katmanın yeşil çimler üzerinde reaksiyona geçtiği o ölümcül atak en dikkatli irislerden kaçıp bir büyü gibi Fenerbahçe’nin ya da bir İstanbul takımının filelerinde son buluyordu ya, işte ona mest oluyordum.

Bir Türkmen gelinine on tane burmalı Trabzon bileziği, bir gerdanlık, gelinin babasından beşi bir yerde, bir tane pırlanta tektaş yüzük taktıktan sonra bir Türk erkeğinin penaltıyı dışarı atmak gibi bir şansı yoktur. Onun için her şeye rağmen Türkiye’de hayatın belli bir standardı ve katılığı var ve bunu korumak ciddi bir eforu gerektirir. Bu ülkenin vizelerini kaldırmak hangi montessori zekânın ürünüydü?

Nasıl tarif etsem ki, Yunanistan’da 80 yaşındaki bir Rum’un iki asırlık enstrümanıyla kemençe çalışını dinlerken, sanki sağanak bir yağmur yağıyordu Karadeniz’in kızılağaçlarına, kestanelerine, gürgenlerine, Solaklı ve Maçka Deresi’nin gözyaşları boşalıyordu adeta, Parma yaylasına duman çöküyor gibiydi. Tarihteki bir ayrılığın ağıtı bir öksüzlüğün hikâyesi düşüyordu geceye ve insanların kırgın benliği titriyordu o anlarda.

Küçük bir çocukken bir seri katil soğukkanlılığındaki babaannesinden gözünü kırpmadan büyülü Megrel hikâyeleri dinlemiş ve olayları kişileri hala hatırlamayacak kadar bunamamış bir Laz oğlu Laz’a ihtiyacım olduğunu son kez yineliyorum; yoksa direkt Gürcülere geçiyorum haberiniz olsun.

Sıcak bir yaz gününde üstelik mübarek ramazan ayının tam başlarında oruçlu bir şekilde çay bahçesine girip aç susuz kan ter içinde kalıp çay toplamanın iki yıl boyunca Mahsun Kırmızıgül’ün yeşil Karadeniz fonlu Benim İçin Üzülme adlı dizisini izleyip uzun bacaklı sarışın mankenlerle dolu kara kestane ağacından yapılmış büyük bir konak haremi hayal etmek gibi bir tatsızlığı da var, galiba. ‘’ E başka bitmez aposkal!’’ dedi test okurum.

Dünyada yaşanan bunca açık vahşetlerin kaynağının kör vicdanları çarpık İslam anlayışları olduğunu akıl edemeyen imparatorluktan kalma bir tebaa asabiyetiyle Türk siyasetine yön verdiklerini fark edemeyen AKP’lilerin Hz. Ömer’in adaletinden Mevlana’nın hoşgörüsünden Yunus Emre’den, Hacı Bektaşi Veli’den Veysel Karani’den tasavvuftan bahsetmeleri laik Kemalist batıcı bir jakobenin dinden diyanetten Allah’tan bahsetmesinden çok daha trajiktir.

Amerikalı antropolog Michael Meeker E. İmparatorluktan Gelen Bir Ulus adlı yirmi yıldan fazla üren Of’ta alan çalışmasında can güvenliği gerekçesiyle Of’un merkezindeki feodal güçlerinden Sarıalioğullarını Selimoğulları Eskipazar’daki Çakıroğullarını ise Muratoğulları hayalet feodaller olarak kodlamıştı. Konuyla ilgili bilim çevrelerine duyurulur.

O zamana kadar ülkesinden dışarıya hiç çıkmamış olan siyahi İngiliz futbolcu Darius Markus Vassel hayatının hatasını yaptı ve Ankara’daki siyasi geçmişi ta Hititlere dayandığından kuşku duyulan Melih Gökçek’in başkanlığını ele geçirdiği Ankaragücü’ne forvet olarak transfer oldu. Ankara’da bir otele yerleştirilen Darius Vassel kulübün korsan başkanın Ankara’daki siyasi nüfuzunu fark ettiğinde artık çok geçti. Ankaragücü o yıl kümede kalmak için mücadele etmektedir. Üstelik Türkiye ile İngiltere arasında oynanan bir özel maçta Türkiye’nin umutlarını bitiren golü de Darius Vassel atmıştır. Kulüpten parasını alamaz ve otele olan borcunu ödeyemediği için gece yarısı ‘’ Seni aşağılık herif, hem bize gol attın hem de parayı ödemiyorsun!’’ denilerek yaka paça kovulur. Otelden kovulurken ise omuzunda çantası iki elinde tuttuğu dev Atatürk posteri ile kendine modern dünya adına tuhaf bir koruma kalkanı sağlamaya çalışır.

Kesin olarak politik açıdan çok uyanık hayatın tam üstüne oturmuş kibirli bir AKP’li değilseniz, bütün yıl dünyanın tüm yükü sırtındaymış gibi hisseden saf bir Müslümansanız sadece ramazanın otuzuncu gününün son saatlerinde oruçluyken cennetin kokusunu sadece birkaç nefesliğine alma ihtimaliniz var. O da sadece bir ihtimal, kesin olarak alacaksınız diye bir kaide yok yani.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.