26 Ağustos 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

AKP’lilerin bellekleri göz doktorlarının hastalarını muayene ederken kullandığı sayıları gösteren fişler gibiler. Gözlerinde sorun olanlar ilk kez o sayı fişine baktıklarında iki sayısını görürler. Sonra mahcup bir şekilde gördükleri sayının iki değil yedi olduğunu söylerler. Doktor hastaya; ‘’ Gördüğünüz şeyden emin misiniz, bir daha bakın?’’ diye sorar. Hasta şaşırır. ‘’ Aa iki değil yedi hatta sekiz!’’ der. Hatta doktor üsteledikçe dokuz diyen hasta bile olur. Oysa gerçek şudur. Birbirine çok yakın geçişli renklerle yazılmış o rakamlar hastanın rakamın ne renkle yazılmış olabileceğine karar vermesiyle değişkenlik gösterir. AKP’yi olduğundan farklı gören insanların durumu da göz doktorunda muayene olan o hastalar gibi sürekli yüksek sayı görme eğilimindedir. Çünkü iguanalar derileri gibi net bir renge karar veremediklerinden ve de ahlaki açıdan ciddi bir omurgaları olmadığından gördüklerini sandıkları sayı sürekli değişkenlik gösterir. Fakat çok dikkatli baktıklarında göreceklerdir ki ikiye, yediye, sekize, dokuza benzettikleri o sayı gerçekte sadece 1’dir. Yani yıllarca özenle akıllarına getirmekten kaçındıkları o şeyin en dramatik hali.

Evet, eski Türkiye’de jakoben Kemalistler Müslümanlara laiklik, kamusal alan deyip her türlü gaddarlığı hukuksuzluğu yaptılar. Bu doğru. Hatta 1990’larda Türk televizyonlarında yayınlanan tartışma programlarında ‘’ ama siz benim atamın ülkesinde yaşıyorsunuz!’’ türünden sığ ve seviyesiz siyasal, zihinsel bir ensest yaptıklarından bile bahsedilebilir. Ama Kemalistler bu ülkede yaşayan Müslümanlara hiçbir zaman bugün AKP’lilerin direkt söylediği gibi ‘’ sizi ..ke ..ke öldüreceğiz!’’ türünden bir söz etmediler.

AKP zannedildiği eski Türkiye’deki gibi klasik bir parti değil, ideolojisi tedavülden kalkmış resmi bir devletten türetilmiş ve imparatorluğun İslam’ın hiterlandında rüya görmesine müsaade edilmiş bir çıkar örgütüdür. İmparatorluğun ve İslam’ın hiterlandı için üretilmiş bir örgüt olduğunun ispatı ise klasik cumhuriyetteki bütün siyasi askeri bürokratik yapıyı talan etmesine müsaade edilmiş olmasında yatıyor. Dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki Türkiye’nin debeleneceği cehennem çukurlarının çapı çok daha büyük olacak.

Türk siyasetindeki AKP tecrübesi ve son yıllarda yaşanan Gezi Olayları bize çok net olarak göstermiştir ki; Türkiye’de politika Anadolu’da Tanrı’nın tahtına hoyratça oturmak için derin ve mekanik bir bir profesyonellikle ve herhangi bir ahlaki kural tanımadan hatta bu aleni hırsızlığa dini de alet ederek hayatın basit yasalarını iktidardakilerden yana yamultmaktan başka hiçbir şey değildir. Onun için buna bigâne kalan bir halkın sandıktan çıkan sayısal iradesi asla bir saygıyı hak etmiyor.

Türkiye’de bir zamanlar ordunun halkın iradesine karşı yaptığı ensesti Tayyip Erdoğan imparatorluktan kalma öfkeli tebaasıyla bütün muhaliflere yapıyordu. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık pozisyonuna ittirilmesi Türk siyasetindeki bu katı realiteyi bir milim olsun değiştirmeyecek. İşin en kötü tarafı Ahmet Davutoğlu’nun politikada bir tür fenafillaha ulaşmış bir milletin tepesinde yasa dışı bir şekilde başkanlaşmaya çalışan bir cumhurbaşkanının külli iradesinde eriyecek yeteneğe fazlasıyla sahip olmasıdır.

Türk siyasetindeki AKP tecrübesi ve son yıllarda yaşanan Gezi Olayları bize çok net olarak göstermiştir ki; Türkiye’de politika Anadolu’da Tanrı’nın tahtına hoyratça oturmak için derin ve mekanik bir bir profesyonellikle ve herhangi bir ahlaki kural tanımadan hatta bu aleni hırsızlığa dini de alet ederek hayatın basit yasalarını iktidardakilerden yana yamultmaktan başka hiçbir şey değildir. Onun için buna bigâne kalan bir halkın sandıktan çıkan sayısal iradesi asla bir saygıyı hak etmiyor.

AKP eski Türkiye’deki gibi klasik bir parti değildir, ideolojisi tedavülden kalkmış resmi bir devlette türetilmiş imparatorluğun ve İslam’ın hiterlandında siyasi rüya görmesine müsaade edilmiş bir çıkar örgütüdür. İmparatorluğun ve İslam’ın hiterlandı için üretilmiş bir örgüt olduğunun ispatı ise klasik cumhuriyetteki bütün siyasi askeri bürokratik yapıyı talan etmesine müsaade edilmiş olmasında yatıyor. Dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki Türkiye’nin debeleneceği cehennem çukurlarının çapı çok daha büyük olacaktır.

Batı rasyonalizminin geldiği son nokta tek kelimeyle delilik. Amerika’da otobüse binen bir Afro-Amerikalı bir şekilde ücretini ödeyemiyor. Sonrasında sanki tüm gezegeni tehdit eden vahşi bir yaratıkmış gibi Amerikan polisi tarafından mermilerle taksit taksit öldürülüyor. Batı medeniyeti için tek kelimeyle trajikomik bir durum. Oysa böylesi durumlarda çözüm kamu hukuka adına mutlak olarak rasyonel davranmak değildir. Çok daha farklı bir şeydir. Muhtemelen o otobüsün şoförü bir Türk olsaydı, o siyahı ikinci sınıf alaycı bir sözle bozar ve sorunsuzca otobüsten indirebilirdi. Ya da ilk durağa kadar idare ederken bir yolcunun yardımıyla durumu kurtarabilirdi. Yani insanının gerçekte tahammül edemediği şey söz konusu kuraldaki rasyonalitenin keskinliğidir, kendi uyruğundaki bir insanın alaycılığı değil. Onun içindir ki, İsmet Özel’in ‘’ Bilimsel olan her şey Türklüğe aykırıdır.’’ özel bir sosyoloji yasasıdır.

Eski bir Milli Görüşçü yeni Tayyipmania bir zatla Türk politikası üzerine tartışıyoruz. Ama tartışmayı bir türlü dar evrenleri dışına çıkaramıyorum. AKP’nin II. Irak tezkeresiyle Türklerin dünya siyaset tarihinde söz söyleme hakkı bitti. Stop! Ama karşımdaki Tayyipmania hararetle devam ediyor konuşmasına. Belli bir süre sonra ortaya korkunç bir körleşme çıkıyor. Anlıyorum ki tüm AKP’liler İslam’ın klasik dönemlerindeki tüm kadim insanlık vakıalarını birer ezoterik hikayeye çevirip aktüel politikalarına eklemlemişler. Tayyib’in bütün siyasi zaaflarını Hz. Peygamberin İslam’ı yaymaya başladığı dönemdeki zayıflığıyla müşkül durumlarıyla yamamışlar. Sanki bu iki zaman arasında hiçbir medeniyet, hiçbir devlet, hiçbir insan, hiçbir zaman yaşanmamış gibi sürekli asrısaadet dönemi ile AKP iktidarı dönemi arasında mekik dokuyorlar. Tayyib’e bir peygamber üzerinden sürekli ve rahatsız edici bir kutsama var. Artık AKP’liler politikadaki kirli icraatları için Hz. Peygamber’in hayatından, İslam tarihinden, Selçuklulardan, Osmanlılardan bir tavuk edasıyla bir çırpıda eşeleyip bir şeyler bulma ve karşısındakine yutturma konusunda fazlasıyla ustalaştılar. Milli Görüşçüler dahil onların dışındakilerin tek sıfatı var; İsrail ajanı. Korkunç!

Bir yazar için biraz iğrenç bir durum ama arkadaşlar ısrar etti, Filiz Kıraathanesi’nde okey oynuyoruz. Her defasında garsonun uyarısıyla oturduğumuz kallavi masalardan kaldırılıyoruz. Üçünün kadifeleri menevişli tahta ıstarkalar vernikli, taşlar fildişi parlıyor. Üstlerine toz konmasın diye misafir odası misali beyaz örtüler sermişler. Sordum soruşturdum, meğer Of’un hakim, savcı, bürokrat ve ekabir takımının bazı akşamlar kumar oynadığı VIP kumarbazlar bölgesine sızmışız farkında olmadan. Dikkatle bir daha göz atıyorum masalara. Sanki masalarda bir önceki akşam bir cinayet işlenmiş ve birazdan savcının emriyle polisler gelecek ve failin ıstakalarda kalmış parmak islerini araştıracak.

‘’ Arkaik Romeyika modern Yunancanın atası bir dil değildir, çünkü Çaykaralılarla Tonyalılar aynı dilde anlaşamıyorlar. Arkaik Romeyika bir lehçedir. Giresun’daki kuşdili gibi bir şey yani. Romeyikanın bir alfabesi yazılı bir edebiyatı yok. Rum diye bir millet yoktur, Rum 1920’lerde türetilmiş bir kavramdır, Kuran’da suresi olabilir ama o coğrafi bir yer adıdır. ‘’ Rus tarihçi Karpov’un Trabzon tarihini Rusçadan Türkçeye çeviren KTÜ’lü bir tarihçinin mucizevi tespitleri.

‘’ Çoban var bizde, adam vurmuş köyünden kaçmış gelmiş bize sığınmış bir Kürt, beş altı tane leşi var, devlet arıyor onu, idamla yargılayacak, asacak. Ne? Sen geleceksin Tellioğlu’nun çobanını tutuklayacaksın, hapse atacaksın! Vallahi kıyamet kopar. ‘’ Tellioğlu Bilal

Bugün akşam vakti Trabzon Uzun Sokak’ta sırf şık giyimli Afrikalı şişman bir Zulu kadına hava olsun diye Türk kadınları tezgâha dizilmiş muhtemelen ikinci sınıf bir Fransız saat firmasının ürettiği beş para etmez rengârenk saatleri kapışıp duruyorlardı.

Türkler batı medeniyetiyle fikri olarak bir türlü hesaplaşamıyor çünkü; ne gözlerini porno sitelerindeki çıplak Afroditlerin avret yerlerine bakmaktan alabiliyor ne de ucuz biletli bir Boieng 727’de seyahat etmenin konforundan vaz geçebiliyorlar.

Trabzon Sanatevi’nin bahçesinde arada tazelenen çaylar eşliğinde KTÜ’lü tarihçilerle uzun uzadıya sohbet ediyoruz. Aramızda yazdığı şiirleri hatırlamayacak kadar yaşlı bir şair, iki okur ve bir yazar var. Söz bana geldiğinde ısrarla insandan yana kurduğum cümleleri birer hamamböceğiymiş gibi sert bir üslupla bir çırpıda ezip duruyorlar. Yani zamanın bu diliminde bir yazarın Türklerin Tanrıyla kopan göbek bağı için Anadolu’daki siyasi iradenin 1.5 milyon Iraklının katledilişine ortak edilmesiyle ilgili tiz bir çığlık atma şansı yokmuş.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ağustos 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Siz bakmayın ruhları sindirilmiş mideleri parayla bağlanmış Türk medyasına; Türkiye’de çok ciddi bir siyasi kriz var. Ve bu kriz her an bir iç savaşa dönüşebilir. Çünkü artık AKP bir iktidar değil. Olmadığı gibi Türkiye’ye hükmederken halkı yaraladı. Tayyip Erdoğan bu haliyle eski Kemalist devlet yapısına konuşlanmış bir siyasi mafya durumunda. Herhangi bir kanun ya da anayasa dinlediği yok. Dahası kendi dar aklıyla Türkiye’deki her şeyi kuşattı. Bu tabloda korkunç olan siyasete bile müsaade etmiyor oluşu. Her şey bir kıvılcıma bakar, yani sosyal patlama kapıda. Ve içeride ve dışarıda bu patlamayı tetikleyecek bine yakın faktör bileşke bir zamanı bekliyor.

Doğu toplumlarıyla karşılaştırıldığında batı toplumlarındaki cehennem çukurları çok daha derin ve karanlıklar; ama kutsalla göbek bağı tam olarak kopmamış doğu toplumlarının aksine şaşırtıcı bir şekilde daha serin ve daha konforlu durumdalar.

‘’ AK Parti dahil eski Türkiye'den yapısal ve zihinsel olarak kopma şansının eşiğindeyiz. Buna AK Parti ile Kürtlerin yakın olacağı açık. Çünkü onlar bir kimlik sorunu yaşamıyorlar. Türkçülüğü ve Kürtçülüğü aştıkça önleri açıldığı gibi, zaten temelde onların bağlandığı asıl kimlik bunlar değil, İslam'dı. Sadece 80 yıl öncesini hatırlayıp, bu hafızaya günün demokratik değerlerini eklemeleri yeterli oluyor.’’ Markar Esayan İmparatorluktan kalma cumhuriyetten koparılmış güdük bir tebaanın politik anksiyetisinden Kürt sorununa eklemlenmiş yitik ülke Ermenistan’a cümleler arasında bile doğum yaptırma mahareti gösterebilen bir yazar.

Cehennem tamamen siyasi bir tercihtir. Türkler ise hala Manas destanlarındaki hırsızlıklarıyla övünen baskın kültürlü bir millet. Bugün Anadolu’da toplumsal dinamiklere dayanmayan oldukça oynak siyasi bir fay hattı söz konusu. İslam adına egemenlik kurmak isteyenlerin yamalı bohça gibi eklektik bir dini ve onun tarihin arızalarına yaslanmış oldukça hoyrat bir dili var. Bu dil ne kanun ne vicdan ne de adalet tanıyor; aklı tamamen devre dışı bıraktı ve de sözü tümüyle bitirdi. Dahası Anadolu’daki varlığını bir imparatorluğun mirasına dadanarak korumaya çalışan Türkler TBMM’den geçen II. Irak tezkeresiyle kendi tarihlerinin sonunu getirdiklerini kabul edemeyecek kadar da körler. Dualarında hala tanrıdan cenneti umuyor olmaları ise trajediden de öte bir şey.

'' Doğu Roma hakimiyetinde yaşayan Trabzon halkı kilisenin dilini kullandı diye Grek olamaz ve Grek tarihi de hiçbir zaman Trabzon’u Yunanistan’ın bir parçası olarak anmadı.” ( The New York Times, Mayıs 4, 1919)

‘’ Hayır, bu saçma falan değil. Sen bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun. Şayet bir dal yolun ortasında bu şekilde duruyorsa, sakın üzerinden atlayıp geçme. Etrafında tur at veya dalı yerden alıp ‘’ Baba’ya Oğul’a ve Kutsal Ruh’a’’ dua ederek onu yolun kıyısına bırak. Ondan sonra Tanrı’nın yardımı seninle olur, başına hiçbir kötülük gelmeden yoluna devam eder gidersin. Bunu bana gençliğimde yaşlı insanlar öğretmişti.’’ Tolstoy / Kazaklar Rus Ortodoks Hıristiyanlığının yaşama alan açan insana nefes aldıran derin faziletine basit bir örnek.

Afrika’daki bazı kabilelerdeki çok eski bir geleneğe göre evlenecek olan siyahi erkek düğün öncesinde kız tarafındaki erkekler tarafından bir gece baskınıyla evinden alınır ve bölgedeki en mahir en oynak zenne tarafından ayartılıp cinsel organı erekte edilir ve sonra bu organ macun gibi bir toprağa bastırılıp kalıbı alınırmış. Daha sonra kızlarını veren kabilenin şefinin emriyle damadın kabilesinin şefinden söz konusu organ kalıbının altın inci gibi çok değerli ziynetlerle doldurulması istenirmiş. Şayet kız çok güzel ise çukuru dolduracak tek şeyin som altından başka bir şey olmaması gerektiğine inanılırmış. İşte bu sert sosyolojik kuraldan dolayıdır ki Afrika’daki çoğu erkek aletlerinin büyüklüğüyle asla övünmezler tam aksine bunu bir ayıp olarak görürlermiş. Evet, çok eskiden bir makalede okumuştum, şayet doğruysa bir sorun yok, doğru değilse bir yazar olarak insanın doğasını biraz fazla zorladığımı kabul ediyorum.

Kapitalizmle yarışmayan bir köy bakkaliyesinin tam cepheden görünümünü düşünün. Tozlu camlarıyla bej renkli çerçeveyle bütünsellik arz ediyor. İçeriden bisküvi ve kurabiye kokusu geliyor. Kapı önündeki iki kasa beyaz üzümde arılar vızıldıyor. Yan tarafta bir çuval patates yarım bir çuval da Karacabey soğanı. Kara Trabzon lastikleri. Renkli plastik toplar köşede asılı. Yaşlı bakkal içeride ağzındaki damaklarla oynuyor. Bir çocuk plastik topların altındaki ahşap bir sandalyeye oturmuş elindeki limon sarısı kurabiyeleri bitmelerinden korkuyormuş gibi kıt kıt diye yavaşça yiyor. Yerken de yere ulaşmayan ayaklarını sallayıp duruyor.

Yaptıkları her şeyin çok büyük bir mucize olduğuna inanıyor olduklarından hayat denilen ilahi tiyatroda sadece rolünü yapan sıradan bir sokak fahişesinin de sözleriyle, tavırlarıyla, sorularıyla Tanrı’yı ikna edebilecek bir mucize gösterebileceğine asla inanmıyorlar.

Şahmeran! Dikenlerle kaplı Bizans mezarlıklarının derinliklerinden çıkmış intikam organizması. Ermeni konaklarının temellerindeki siyah zehirli ateş. Ksenefon'un ordusundaki Helenli fahişelerin çağlar ötesindeki Rum torunlarından geriye kalmış küllenmiş suskun öfke. Beni Erdoğan'ın zehirli dili öldüremedi, zehrinle sen mi öldüreceksin!

Türklere bir yazar olmanın en çekilmez tarafı yazdığın metinlerinle ufkunu açtığını düşündüğün insanlardan küçük bir jest ya da teşekkür beklerken her defasında çok basit bir nedenden dolayı sürekli ani lanete uğruyor olmandır. Bu da bir yazarın peygamberlerle, azizlerle aynı alandan boy gösterdiğiyle ilgili deruni bir işaret.

Son on iki yılda ardı arkası bir türlü kesilmeyen birbirinden tipsiz askerlerden oluşan bir Hitit ordusu geçiyor Türk siyasetinden. Sanki bütün bu çirkin askerleri kutsal Ganj nehrinde yıkanmaya göndersek, onları bulanık Ganj nehrinde yıkasak Hindulara yer kalmayacak. Ganj nehri daha da kirlenip petrol gibi simsiyah akacak. Sanki bizler zamanın bu diliminde Afrikalılar gibi ya da Latin Amerika’nın Amazon ormanlarında sıtmaya tutulup uykusuzluk nöbeti geçiren ilkel bir kabilenin üyeleri gibi gözlerini kocaman açmış nefesimizi tutmuş bu uğursuz Hitit ordusunun bir an önce Anadolu’dan geçip gitmesi için gece gündüz durmadan dua ediyoruz.


QUIS POLITIQUE

Çin saraylarında bir ilaç olarak keşfedilen tüm doğu kültürünü özetleyen en egzotik içecek olan çay son yüzyılda Türk ekonomisinde hoyrat bir sanayi ürününe dönüşmüş durumda. Doğu Karadeniz bölgesindeki çay bahçelerinde ise çayları kaçak Gürcü işçilerce toplanmaktadır.

Yukarıdaki bilgilere göre Türkiye’deki çay bahçelerindeki kaçak Gürcü işçilerin aleni varlığı göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’de halen yürürlükte olan iş kanununun hükümlerinin kimleri bağlamadığı düşünülebilir?

A ) Türk işçileri
B ) Türk işverenleri
C ) Türk hükümetini
D ) Kaçak Gürcü işçileri
E ) Perulu peruklu perileri


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Dahası Türkiye yeni bir cumhurbaşkanı seçmedi. İmparatorluktan kalma öfkeli tebaanın körlüğüyle açlığını bastıramamış bir muhterisi anayasanın üzerine tırmandırdı. İlk recepsiyonda huzurunda el pençe duran soysuz bir topluluğa hitap ederken ki tablo ibretlikti.

Türkler tarihteki tüm onurunu ABD’nin Irak işgaline TBMM’den çıkan II. tezkere ile kaybetti. Belki I. Dünya Savaşı’nda Almanlar yenildiği için yenilmediler ama AKP’nin Irak işgaline verdiği destek sayesinde 1.5 milyon ölü Iraklı Müslümanın cesetleriyle ruhlarını da kaybettiler. Şimdilerde komşu bir ülkede savaş çıkarmış bir katili anayasalarının üzerine çıkarma aymazlığında oyalanmaktalar.

Siz Türkler, Kürtler ABD bombaları altında can vermiş bir Iraklıdan, İŞİD’in kellesini kopardığı bir Suriyeliden, Gazze’de fosfor bombasıyla yaralanmış bir Filistinliden çok daha şerefli çok daha onurlu insanlar değilsiniz.

Hala Müslümanlığının çapının düştüğünü anlayamayan son model bir arabada şalvarı şaltaklı bir şekilde manda gibi yayılmış teypten çıstak çıstak Tayyip propagandası yapan Nakşi görünümlü Hacıbegiçler bana hep Barselona’nın eski topçusu Beygiriştayn’ı hatırlatıyorlar. Belli ki onların imanı Irak’ı Suriye’yi Gazze’yi değil sadece Çankaya’yı kapsıyor.

Ulusoylardan birisi televizyonun birinde 1920’lere atfen anlatıyor; ‘’ Of’un en zengini biz iduk. Ahırımızda tam dort inek var idi.’’ Gülüyorum, hayır, o yıllarda bizimkilerin ahırında altı inek, iki camış, bir tosun, iki dana, bir buzağı olmasına değil. Bizim kurt dede tam yüz elli kırmızı altın verip bir Ermeni’den bugünkü yerlerimizi satın aldıktan sonra geriye kalan yüz kırmızı altını kuşağında taşırken sürekli şangır şungur ses ediyorlar, o zamanlar eşkıyalık var, bizim dede elindeki Martin tüfenk tutukluk yaparsa gitti altınlar, diye kara kara düşünüyor da ona gülüyorum.

Modernizm bütün kadınları birer amip karaktere dönüştüğü içindir ki biz bir avuç kurallı, gururlu maço erkek artık kadınlara değil ama onlar için İstanbul lehçesiyle kullandığımız ölçülü zamirlere gerçekten bayılıyoruz.

Yani Türkiye’de 11 farklı cumhurbaşkanı seçti, hiçbirisinin görev mazbatası gazetelerde boy boy resimli bir haber olmadı. Ama dayatma ile sadece % 38’in onayladığı ve anayasanın üstüne çıkmaya çalışan bir şizofrenin mazbatası haber oldu. Bu haber bu ülkenin bir grup soysuz adına çalınmaya çalışıldığının resmidir.

‘’ IŞİD'in Sincar'ı ele geçirdikten sonra yüzlerce Yezidi kızını savaş ganimeti olarak aldığı ve cariye olarak kullandığını belirten Yezidi liderleri, Peşmerge kuvvetlerinin kızlarını kurşuna dizmelerini IŞİD militanlarının tecavüzüne uğramalarına tercih ettiklerini ifade etti.’’ AKP’nin dış işleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kitabındaki kayıp cümle.

Siz hangi hakla, hangi cesaretle, hangi yüzle Tanrı’nın medeniyetlere beşiklik yapmış kadim Anadolu’daki tahtına oturmaya cüret ediyorsunuz?
İslam dini mi? İslam’ın sizin gibi Nemrutlara söz hakkı tanıdığını sanmıyorum.
İnsanlık değerleri adına mı? Onlar sizde hiç yok, en azından Irak ve Suriye örneği aktüel olarak ortada.
Ahlaksa mümkün değil; çünkü sizin bir aile bir devlet yönetebilecek kadar büyük bir ahlakınız yok.
Adalet mi mümkün değil. Trabzonspor’un bir kupasını veremeyenler yeryüzünde adalet dağıtacak öyle mi?
Uymamakla övündüğünüz tarumar ettiğiniz hukukla mı?
Allah’a razı değilsiniz, kitaba razı değilsiniz, insanlığa, adalete, anayasaya hiçbirine razı değilsiniz ama Tanrı’nın Anadolu’da tahtına oturmaya talipsiniz.
Hayatı sunni Müslümanlar ve Kürtler adına diğer bütün gruplardan politikayla hukuksuzluklarla çalacağınızı şimdiden deklere ediyorsunuz.
Zekânız yüzyıllık cumhuriyetin yerleşik kurumlarını kullanıp siyaset yapmaya yetmiyor ama onu yıkıp yerine kendi kuralsız bedevi çadırı devletinizi kurmaya yetiyor.
Ahlakınız bu ülkedeki kanunlarla bir arada ortak yaşama kültürüne uygun değil, aksine ötekileştirici, incitici terörize edici. Ama buna rağmen vicdanınız iki grubun bu ülkedeki diğer gruplara ucuz patronluk yapmasında herhangi bir beis görmüyor.
Siz hangi hakla, hangi cesaretle, hangi yüzle Tanrı’nın medeniyetlere beşiklik yapmış kadim Anadolu’daki tahtına oturmaya cüret ediyorsunuz?
Onun için açlığını henüz bastıramamış imam hatip kulamparistlerinin söylediklerini işittik ve onlara isyan ettik.

Türkiye’de siyaset ahlak, erdem, estetik, ilke, adalet gibi yüksek insanlık idealleri üzerinden değil Nobel edebiyat ödülü sahibi İsveçli yazar Knut Hamsun’un tam olarak tarifini yaptığı bastırılamamış bir ‘’ bozkır açlığı’’ üzerinden yürüyor. Dolayısıyla tam üç nesil karnını doyuramamış yedi nesil dedelerini sayamayan bir ülkede Müslümanlık da demokrasi de olmaz.

‘Bana daha önce hiç duyulmamış otantik bir Laz yalanı söyleyin ben de onu Türkçe ile rengârenk bir Ürgüp balonu gibi kelimelerle şişirip Anadolu’nun üzerinde uçurayım’ teklifimin Lazlarca kabul görmemesinin gerçek nedenini tarihsel açıdan Lazların yerleşik Rum kültürüne duydukları aşırı kıskançlık olarak yorumluyorum.

First service; Her seçimde halkı makarna, kömür, duble yol, bir türlü benim başına düşmeyen milli gelir bahanesiyle ve de yoğun Nazi propagandasıyla ayartıp, halktan % 40 % 50 oy alıyor, sonra ayarttığı o halka ‘’ ülkendeki kuşlardan ne haber vardır?’’ diye şiir okuyor. Hayır, ‘ülkendeki kazlardan, akbabalardan ne haber vardır?’ diye sorsa söze gireceğiz ama söz konusu kuşlar olunca sadece susuyoruz; Ace! : direkt sayı

Hayatın güçlüklerine kuralsız bir komediyle reaksiyon veren Türkolazların aksine herhangi bir psikolojik, sosyolojik, antropolojik araştırmanın konusu olmamış Kürdolazlar modern hayatın insanlara dayattığı suni davranış kalıplarını basit bir edayla, sade bir sözle anında tersyüz edebilen, insanların stres içinde boğuştuğu anlamsız bir hayatın matematiğini anında bozabilen ve insanı her defasına insana sunabilen gizli bir sınıfsal katman olarak Temel ötesi canlılardır.

Son zamanlardaki en büyük zevkim çay bahçesinden yorgun argın eve döndükten sonra akşamları TRT’de metni düzgün bir filmi izleyip sıra dışı diyalogların bir yazarın evreninde çağrıştırdığı şeyler üzerinde düşünürken kanepede uyuyakalmak.

Amcamın çay bahçesinde defalarca gördüğümüz artık varlığından hiç kuşku duymadığımız simsiyah bir Kafkas en gereği var. Adını Şahmeran koyduk; yılanların şahı. İki farklı devlet gibi sınırlarımızı biliyoruz. İnşallah aramızda diplomatik bir kriz çıkmaz.

Beş kelimeyle Karadeniz; 1- Tsani: Can, Megrel, Tercan, Erzincan, Canik
2- tsağana : yengeç
3- tsumur : bir tür mısır yemeği
4- tsarambula : ateş böceği
5- Tsalimor : Of’ta bir toponimi adı

Bugün çay bahçesinde kızgın güneş altında dalgın dalgın çay keserken ayağıma dokunan her çay çalısını Kafkas engereği Şahmeran zannettim ürktüm, tiksinç oldum. Diğer taraftan ülkenin umumi halini ve anayasanın üzerine çıkmaya çalışan ahlak kalpazanlarını düşünüyordum. Yani tepemizde Erdoğan ayağımızın altında potansiyel Şahmeran çalıştık, oldukça yorucu bir gündü. Yazarız, hayatı yazıyoruz insanı insandan yana demliyoruz diye fırıncılar bize Bilaloğlan gibi bedava ekmek vermiyor.

Süreyya Davulcuoğlu’nun TRT radyosundan türkü çığırdığı 1980’li yılların ortalarında mahallemizdeki ‘’ Ağustos ayında gerdeğe mi girilir yoksa Şubat’ta mı?’’ gibi bir dizi anlamsız tartışmadan sonra sarı sıcak bir yaz günü Naciye’nin oğluna dağlı Çepni Türklerinden bir gelin alabilmek için uzun bir araba konvoyuyla tozu dumana katarak kornalar çalarak, mermiler sıkarak Eskipazar düzlüğünden içeri daldık. Evden bir türlü çıkmak bilmeyen gelinin odası aşırı izdiham nedeniyle ineklerin üzerine çöktü. Gelini alıp yoldaki fırsatçıları paralı zarflarla def edene kadar neredeyse yarım günümüz geçti. Tam mahalleye yaklaştık ki mavi Murat 131 gelin arabası 130 kiloluk Nazmiye ve ön koltuğa zar zor sığdığı için vitesi kapatan 140 kiloluk eşi Cemal’in ağırlığına motorun beygir gücü daha fazla dayanamadı ve sanayi düzlüğünde stop etti. Normalde bu karikatüristik durumun çaresini herkes biliyordu ama sıkletleri uygun olmadığı için bir şey diyemiyorlardı. Motor hararet yapmıştı. Solaklı Deresinden berrak su döktük, motor ayıldı. Yürüdü kervan yeniden. Gelin evine vardığımızda Şefik bir tepsi baklavayı alıp çoktan uçmuştu. Sonuç; evet belki her şey fazlasıyla Escobar’dı ama yine de eski Türkiye’yi özlüyoruz.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

14 Ağustos 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Çok özür dilerim ama hala vatandaşı olduğumuz cumhuriyeti yanlış politikalarıyla Tayyipmanialara kaptıran laik Kemalistlerin şu andaki ruh hali akşam evde Humeyni gibi bir babaya homoseksüel olduğunu söyleyecek bir ergenin ruh halinden hiçte farklı değil.

AKP’nin derin devletin de yardımıyla Kürdopath politikacılardan büyük bir özenle klonladığı Kürttaş Selahattin Demirtaş bu cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oy oranı öne sürülerek ve seçim öncesinde Türkiye’yi sahiplenen yapıcı politik tutumu kutsanarak sistem tarafından kadroya alındı. Böylece yeni siyasi oluşumda Tayyip Erdoğan ve Kürttaş Seloyla çift forvete dönüleceğe benziyor. Yani yeni siyasi oluşumun omurgası laik Kemalist – alevi yapıdan sunni İslamcı – uslu Kürttaş bloğuna doğru kaydığı anlaşılıyor.

CHP ve MHP’li politikacılar için teorik reçete Bossuet paradoksu; “Tanrı, sonuçlarını lanetleyip, olayların nedenlerini çok sevenlere sadece gülümser.”

Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasetinde herhangi bir aykırı akıl bırakmadan elde ettiği büyük zafer tıpkı Nazi Almanya’sının lideri Adolf Hitler’in II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı işgal etmesi gibi tam sınırına kadar dayandı. Erdoğan’ın bu noktadaki olası bir tereddüdü önü alınamayacak bir mağlubiyetin dönüm noktasını oluşturacağa benziyor.

Türk siyasetindeki tahta ayaklı uzun boylu boyalı suratlı birer sirk palyaçosuna benzeyen parti liderleri durmadan sallanıyorlar, her an dengelerini kaybedip halkın üzerimize düşüp çok ciddi bir kazaya neden olabilirler.

Siyaset hiçte öyle dışarıdan görüldüğü gibi basit bir iş değil; tam aksine olabildiğince vahşi soluksuz bir boğuşma. Tayyip Erdoğan iktidarında cumhuriyetin bütün kurumlarını ele geçirmekle kalmadı partilerin başkanları dahil bütün beyin takımlarını da içten içe ele geçirdi. Dahası Tayyip’in sadece kendi gölgesine çevirdiği o şeylere karşı tam dokuz açık siyasi zafer kazanmasına bile müsaade ettiler. Ama bütün bunlara müsaade ederken karşı bir kontra olarak AKP’nin beyin takımına karar organlarına olabildiğince yaklaştılar. Yani şu anda AKP’nin iguanaları CHP’nin MHP’nin ve diğer partilerin beyin takımına yerleşmiş buna mukabil diğer partilerin iguanaları da AKP’nin beyin takımını kuşatmış durumda. Yani AKP’nin cumhuriyete karşı zaferi sadece basit bir şekilden ibaret. Asıl düello Abdullah Gül’ün Çankaya’dan inmesi ve Tayyip Erdoğan’ın başbakanlıktan ayrılma süreci olan topal ördek döneminde başlayacak. Erdoğan tam bu noktada defalarca çiğnediği Anayasayı da beraberinde götürme niyetinde ki sistemin hiçbir enstrümanı buna müsaade etmiyor. Türk siyasetindeki bütün kırılmalar işte bu Türk açmazında yaşanacak.

AKP’lilerin son sabukluğu AKP’nin siyasi kaderinin kaçınılmaz olarak Türkiye’nin siyasi kaderine dönüştüğü yönündeki büyük bir acziyet kokan dramatik açıklamadır. Yani bu, cumhuriyetin siyaseten esir alındığının cesurca ilanından başka bir şey değil. Ama bu aynı zamanda bir ülkede otoyol yapmayı kurdele kesmeyi her şey bilen AKP’nin dar siyasi aklının bir milletin kaderine ipotek koyduğu şeklinde de yorumlanabilir. AKP artık Türk milletinin geleceğiyle ilgili mevcut anayasaya ya da Kuran’daki ahlaki kurallara uyma gibi bir mecburiyeti de hissetmiyor. Onlar tarihle ayartıp siyasi iradesini paketledikleri bir halktan aldıkları destek sayesinde sosyoloji adına liderlerinin ağzına bakarak yeni ayetler bile geveleyebiliyorlar. Hz. Muhammet’ten (SAV) Osmanlı padişahlarından sonra Tanrının Anadolu’daki tahtına oturduklarını akıl edemeyecek kadar büyük bir dalaletteler.

Siyonizm karşıtı Yahudi bir yazar olan Norman Finkelstein’in İsrail’in son Gazze işgali ve katliamı karşısında ABD kamuoyunda protestolar düzenleyerek, aykırı çıkışlı konferanslarıyla yaptığı etkiyi Türkiye’de bırakın 100 küsur üniversiteyi ve onların profesör ünvanlı insancıklarını medyadaki sahtekar yazarlarını ve aydınlarını sözde İsrail karşıtı AKP hükümetinin dışişleri bakanı bile inisiyatif kullanıp kendi güdük kamuoyunda bile yapamaya tenezzül etmedi.

Demokrasiyi İslam dininin altıncı şartı zanneden, ‘onlar oylarını dosdoğru verirler’i neredeyse bir ayet olarak bellemiş, açılan sandık sayısıyla ecrinin tavan yaptığını, kırmızıya boyalı sahilleri cihadın yoğunlaştığı iller olarak düşünen, her balkon konuşmasında Veda Hutbesindeki gibi duygusal patlamalar yaşayan, Hz. Yusuf gibi muhalefete genel af çıkarmayı da kutsal rolün bir parçası bellemiş bir AKP’liyi sadece sosyolojik açıdan önemsiyorum. Diğer türlü ne değeri beş para eder ne de benim evrenime girebilir.

AKP’nin Türk siyasetindeki bütün şaibeli zaferleri İslam adına, insanlık adına kazanılmış zaferler değillerdi. Aksine imparatorluktan kalmış cumhuriyetin devrimlerle kuşattığı ama diz çöktüremediği ‘batılı değerler’ adına bir türlü ehlileştiremediği güdük siyasal bilinçli bir tebaanın öfkesi kullanılarak Mustafa Kemal’in biçimsiz tunçtan heykellerine karşı elde edilmiş anlamsız sayısal bilançolardı. Üzgünüm ama bu bir realite.

AKP’nin artık aç bir akbaba kolonisinden başka bir görüntü vermeyen yalaka yazarımsıları yorumlarında o denli ahlaksızlar, o denli bayağılar ki; son cumhurbaşkanlığı dayatmasıyla cumhuriyeti çalmaya çalışan bir hırsıza meşruiyet vermemek için sandığa gitmeyen % 2 lik Milli Görüşçüleriçin tek bir düzgün cümle kurmaya teşebbüs dahi edemediler.

Şeriata göre ‘’ benim hakkım bana senin hakkın sana’’, tasavvufa göre ‘’ senin hakkın sana, benim hakkım da sana ‘’ daha ulvi bir bakış açısına göre; ‘’ ne benim hakkım bana ne senin hakkın sana, senin hakkın da benim hakkım da Mevla’ya’’dır. Ama iş Türkiye’deki modern hukuka ve AKP’nin o hukuku tanımayan iktidarına geldiğinde bütün klasik anlayışlar ters yüz oldu. Zira AKP’nin yıllardan beri devam eden icraatlarından anlaşıldığına göre olay; ‘’ benim hakkım bana, senin hakkın da bana, hatta yetmez, Rabbena Rabbena! ‘’ şeklindedir.

Başbakanın memleketi ya Rize’de çay eksperleri üreticiyi çay alım ambarına gelmediğinde ya da biraz geç kaldığında bizzat arayıp soruyor. Trabzon’un doğu tarafında ise çay üreticisi bir ambarı açtırmak için tam kırk kez fabrikayı, ayyaş bir eksperi ve müdürlüğü araması gerekiyor. Yani bu denli iki yüzlülüğün ayrımcılığın riyakarlığın politikacılar eliyle kurumsallaştığı bir memlekette küfrediyorum da kötü mü ediyorum.

Suriye’nin kadim şehirlerinde Gazze’nin sokaklarında ünlü yönetmen Roman Polanski’nin Piyanist adlı filmindeki gibi II Dünya savaşında tamamen yakılmış yıkılmış bombalanmış harabeye dönmüş Berlin sokaklarında hayatta kalmak için insanlardan kaçan bir Yahudi sahneleri yaşanırken insanlığın beşiği Anadolu’da bir orospu çocuğu Türkleri kandırıp kendine yeni saraylar yaptırabiliyor.

İngiliz bombardıman uçakları Irak’ı bombalamak için hava sahanızdan geçerken, üstelik maden haritanızı çıkararak, vicdanlarınız neredeydi? Bari söyleyin fırıncılara Sisi’ye ekmek vermesinler.

Belki İngilizler I. Dünya Savaşı’nda Türklerin insanüstü çabası sayesinde Çanakkale Boğazı'nı geçemediler ama olsun be şekerim AKP’nin TBMM’den çıkardığı II. Irak tezkeresiyle Ebu Gureyb cezaevinde sünnetsiz ABD askerleriyle ırzımıza geçmiş kadar oldular.


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Ağustos 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Sadece yeni bir ahmakları ayartma kampanyasından başka bir şey olmayan bu reisicumhur seçimi öncesinde işin en iğrenç en tiksinç tarafı kerameti kendinden menkul Ebu Tenzile’nin üstat Sezai Karakoç gibi öteki alemlerin şairi, şuur koçumuz, suskun bir düşünce azizi, kayıp İslam medeniyetinin öksüz kalmış bir çocuğunun dokunaklı bir şiirini diline dolayıp ucuzlatması, kirli siyasi ihtiraslarına alet etmiş olmasıydı.

Seçim günü kesinlikle rahat durmayın, sandığa giderseniz bir şizofrene sayısal meşruiyet verdiğinizi unutmayın. En azından basit bir sebepten olay çıkarın, sırada kuzu kuzu durursanız onların çetelerinin size psikolojik tazyik yapacağını unutmayın. Sandığa grup halinde gidin. En fazla sizi karakola götürüp ifadenizi alırlar. İfadenizde mutlaka kendimi güvende hissetmiyorum, Çankaya’ya 1,5 milyon Iraklının katline onay vermiş Suriye’de iç savaş çıkarmış birisi çıkıyormuş, deyin. Hacca gitmiş olmanız hiç önemli değil endişeli laik birkaç kez alama numarası yapın. Histerik bir çığlık atın ve sesli bir şekilde ağlayın. Hatta seçmenleri etkilemek için evde ağlama numarası yapın, kuyrukta fenalaşın. Hatta imdaat diye bir çığlık atıp şeffaf sandığın üzerine düşün, ortalığı karıştırın. Çıkarken okuldaki alarm düğmesine basın. Ankesörlü bir telefondan polise okulda bomba var! ihbarı yapın. Annenizin kızlık soyadını soruyor diye gözünüze kestirdiğiniz bir sandık müşahidine sataşın. Yani yapın bir şeyler. Yarın bu şizofreni durdurdunuz, durdurdunuz, durduramadınız bir şekilde bana ulaşın. Ben size Gürcistan’dan ucuz arazi ve emlak bakarım.

Bir Allahları yok, olsaydı 1.5 milyon Iraklının katli için TBMM’den tezkere Suriye’de iç savaş çıkarmazlardı. Bir adaletleri yok, olsaydı uluslararası hukuka rağmen Trabzonspor’un şampiyonluk kupasını çalmazlardı. Bir suratları yok, olsaydı yıllarca gider mecliste konuşurlardı, kendi grubunda mastürbasyon yapmazlardı. Bir ilkeleri yok, olsaydı önce Kemalist generalleri sonra cemaatin parlak oğlanlarını tutuklayıp hapse atmazlardı. Bir ahlakları yok, şayet olsaydı onca hırsızlığa yolsuzluğa rağmen hukuku devre dışı bırakmazlar hesap verirlerdi. Bir idealleri yok, cumhuriyetin bütün yerleşik kurumlarını kurallarını talan ettiler, birer bedevi lideri görüntüsünde ülkeyi bir çadır devletine çevirdiler. Bir sadakatleri yok, olsaydı Libya lideri merhum Muammer Kaddafi’yi batılıların önüne atmazlar Beşar Esad’ı hançerlemeye çalışmazlardı. Bir erdemleri yok, olsaydı ikide bir duble yol, tüp geçit, hızlı tren, bedava ilaç, ucuz konut gibi gelişmiş ülkelerin unuttuğu kavramlarla insanları boyuna oyalamazlardı. Bir dinleri yok, olsaydı Müslümanları ne idüğü belirsiz haydutlara boğazlatmazlardı. Bir vatanları yok, olsaydı sürekli vizeleri kaldırmayı bir marifet bilmezlerdi. Bir insanlıkları yok, olsaydı insanları ramazanlarda çadırlara doldurup köpüklü karavanlarla plastik tabaklarla doyurmaz gelir dağılımını düzeltmeye ehemmiyet verirlerdi. İnsancıl bir tarafları yok, şayet olsaydı 7 / 24 mekanik piyano resitali gibi aynı sözlerle cumartesi Pazar politika konuşmayı bir marifet bilmezlerdi. Bir alternatif medeniyet ufukları yok, şayet olsaydı ikide bir istatistiksel rakamlarla halkı kandırmaya devam etmezlerdi. En basit bir kuralları yok, şayet olsaydı sürekli anayasayı seçim yasaklarını çiğneyip gece gündüz aynı nakaratlarla gürültü yapıp insanları canlarından bezdirmezlerdi. Bir dinleri yok, şayet olsaydı Türkiye camilerdeki imamları vaizleri kendi siyasi görüşlerine göre din anlatmaya zorlamazlardı. Bir saygıları yok, olsaydı kendilerine muhalif her partiyi chp üzerinden şeytanlaştırmazlardı. Bir fikirleri yok, tüm fikirleri Ebu Tenzile ve etrafında ona uyarlanmış dar kafalı küçük bir kültün söylediği ve hissettiğinden ibaret. Bir seviyeleri yok, şayet olsaydı karşısındaki vatandaşlara kardeşlerim diye hitap etmez, kendi tebaasıyla bu denli sırnaşmazlardı. Bir merhametleri yok, şayet olsaydı bir Çingene tiyatrosuyla Akdeniz’de 9 Milli Görüşçüyü İsrail’in öldürmesi için göndermezlerdi. Bir cesaretleri yok, şayet olsaydı binlerce korumayla bu ülkede dolaşmazlardı. Bir akılları yok, şayet bir akılları olsaydı politik durumlarını kutsamak için sanatçıları aydınları devletleştirmezlerdi. Bir hayatları yok, olsaydı bir yazar olarak onu ilk ben görürdüm. Bir bedenleri bile yok, onlar zamanın ve dünyanın ötesine geçmiş şeytana tempo tutan duygusuz hibritlerden ibaret yaratıklar. Bir imanlarının olmadığını İsrail’in Gazze’ye yaptığı ve 2000’e yakın Filistinliyi öldürdüğü saldırılarda politika diye sarf ettikleri kuru sözlerden anlamak mümkün.
Şimdi bu kadar olmayanı olan bir imparatorluk tebaası bir haramzadenin öncülüğünde sadece Çankaya’ya çıkmayacak, Türk milletinin bir ortak yaşama sözleşmesi olan anayasanın da üzerine çıkacak. Ve kendi tebaasının dışında kalan gruplara tam tahakküm edecek ve biz buna müsaade edeceğiz öyle mi? Ebu Tenzile’nin merhametsizliğini Irak savaşında, Suriye iç savaşında, Mavi Marmara’da, boş Gazze nutuklarında, Mısır’da Mursi’yi boka bastırırken pekala gördük. Göreceğimiz şeye gelirsek; modern Roma’nın bir sömürge valisi olarak başımıza musallat olmuş bu şizofrenin hak hukuk kanun dinlememesi cumhurbaşkanı olarak sadece kendi tebaasına taraf olması zehirli diliyle kitleleri sürekli ötekileştirmesi halinde çıkacak bir iç savaştır. Onun için yarın sandığa gitmeyin, seçimi boykot edin, ona bir meşruiyet tanımayın, şayet tanırsanız size zerrece merhamet etmeyecektir. Çünkü bu ülkedeki 12 yıllık eyleminde söyleminde bilinmeyen görülmeyen en küçük bir şey yok. Lahey Adalet Divanı’nda savaş suçlusu olarak yargılanması gereken bir şizofreni en tepenize çıkarırsanız ve bunu da bir demokrasi kahramanlığı olarak görürseniz artık kıyameti beklemeyin. Zira bu ülkede kıyamet Ebu Tenzile ve tebaasının TBMM’de II. Irak tezkeresini onaylamasıyla kopmuştu. Türkiye’deki olası iç savaş sadece o kıyametin bir parçası olacak. Ben yazayım, siz okuyun, sosyal olguların karmaşıklığına nedensizce tapınan o benliğinizle sırf bu denli basit olduğu için bana inanmayın.

Bir yazar ve gözlemci olarak Türk halkını uyarıyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi klasik cumhuriyete veda günüdür. Sahaya çıkmazsanız Erdoğan’ın meşruiyet sorunu olur, ama o yine de kimseyi dinlemez, bildiğini okur. Şayet çıkarsanız sonuna kadar mücadele edin, maçı hemen vermeyim. Açık ara kaybettiğinizi gördüğünüz an daha fazla direnmeyin. Zira benim öngörüme göre artık cumhuriyetin ileri sürecek bir piyonu bile kalmadı. Yani yarın YSK Tayyip Erdoğan’ı açık ara cumhurbaşkanı ilan ederse saat 12: 00’da AKP’nin tüm Türkiye’deki teşkilatları sabahı beklemeden Mustafa Kemal’in abartılı heykellerini indirmeye başlayabilir. Sırf Mustafa Kemal'in heykellerine karşı balyoz kullanabilmek için uydurulmuş eski bir hukuk hikâyesi bile var. AKP'lilerin bir gece devrimi için sessiz, derin bir pusuya yatmış ve sabırla zamanın gelmesini bekliyor gibi bir havanın varlığını hissediyorum bu ülkede. Çünkü bu kez gerçekten oyun bitti.

Ruhunu bir kere şeytana sattıktan sonra Iraklıları, Suriyelileri cehenneme ittikten sonra, sana sadece rolünü yaptığın o şeyi öğreten hocana ihanet ettikten sonra, lopsus zekânla, asabi tebaanla bin tane Pirus zaferi kazanmış olsan hatta bütün dünyayı ele geçirsen hiçbir şey değişmez? Ben yine idealleri için ruhunu bükmeyen her cümlesiyle karakter koyan benim, sen ise menfaati için ustasını satmış bir insanlık davasından menfaat türetmiş basit bir hainsin. Ve bunu sen de ben de çok iyi biliyoruz.

Yezidiler, Fellahlar, Çerkezler, Süryaniler, Keldaniler, Aleviler, Şiiler, Caferiler, Yahudiler, Türkmenler, Dürziler, Kıptiler, Nusayriler, Maruniler, Kürtler vb. bir sürü etnik grup. Birbirinden oldukça farklı Ortadoğu’da yaşayan bu halklar bir yönüyle hala kendi coğrafyalarında kendi zamanlarını yaşıyorlar; zayıflamış olsa da hala kutsalla bir bağları var. Ama batı medeniyeti onları sürekli kendi sahte tanrılarına itaat etmeye zorluyor; modernliğin tüm sert enstrümanlarını kullanarak onları ölümle sürgünle tehdit ediyor. Bugün Ortadoğu’da yaşanan bazı Müslümanların zoruna giden olaylar çekilen çileler aslında hala kutsalla b ir göbek bağı olan bu etnik grupların tümüyle coğrafyalarından kopartılması ve kadim medeniyetlerini kültürlerini bir talan çabasından başka bir şey değildir.

Artık şu çok net belli oldu; Ebu Tenzile Irak’taki Suriye’deki kebair günahlarından arınmak için nefesi kuvvetli cemaat lideri çok iyi bir tellağa ihtiyaç duyuyordu. Onun için Irak katliamı sırasında İsmailağa cemaatine gitmiş bir hafta ağlamış, terlemiş ve yıkanıp paklanmış güya günahlarından arınmıştı. Dün yeniden İsmailağa cemaatine gittiğine göre değişen bir şey yok; aynı tas aynı hamam aynı tellak aynı kese.

Bu ülkede demokrasi falan yok, zaten genetik olarak da mümkün değil, dolayısıyla öyle zannedildiği gibi bir reisicumhur seçimi falan da yok. Ortada siyasi hırsı sınır tanımayan güçten ve zenginlikten hızını alamamış açgözlü bir politikacı ile imparatorluktan kalma cumhuriyetle kuşatıldığı için öfkeli bir tebaanın r ahlaksızlıkta aleni bir işbirliği var. Bugün yapılan Tayyip’in egosunu onaylama referandumudur. Çünkü AKP 12 yıllık iktidarında elde ettiği derin siyasi hinliği sayesinde artık kemale ermiş durumda. Tayyip’i Pentagon Müslümanlardan klonlayarak işe almıştı. Suriye’deki beceriksizliği yüzünden CIA ise işten kovdu. Şimdi Tayyip aynı yöntemle cumhuriyetçiler, milliyetçiler ve Kürtler adına aday klonlayıp yıllarca Nazi propagandasıyla koyunlaştırdığı tebaasıyla iş görmeye çalışıyor. Yani sözüm ona reisicumhur başkanlığı için yarışan adaylar aslında cumhuriyet adına klonlanmış Ekmelettin İhsanoğlu, Kürtler adına klonlanmış Selahattin Demirtaş ve artık kendi karikatürüne dönüşmüş Tayyip Erdoğan’dır. Halka da bu üç klonlanmış adaydan birinin altına bir mühür basmak düşüyor.

Bir millet 12 yıl boyunca bir adamın suratına bakıp sahtekârlığı gözlerine bakıp düzenbazlığını sözlerine bakıp yalanı, iftirayı icraatlarına bakıp münafıklığını göremiyorsa ve her seçimde eski efendilerine inat onu Samiri’nin altın buzağısı gibi tepesine çıkarıyorsa bizim söyleyebileceğimiz yapabileceğimiz bir şey yok. Bize de Hz. Ali gibi sadece susmak düşer. Bırakalım modern Roma'nın zalim eyalet valisi Diokletianus ve onun adamları şehirlerde kudurmaya devam etsinler. Biz iman ehli mümin ve muvahhit % 2 mağaralarımıza çekilip derin üç bir Ashabı Kehf uykusuna yatalım. Nasıl olsa günün birinde fırıncılar bizi tedavülden kalkmış akçelerimizden tanıyacaklar.

Sadece surat asmak değil dünyamızı, medeniyetimizi, ülkemizi, hayatımızı, yıllarımızı, umutlarımızı, hafızamızı, sınav sorularımızı, paralarımızı, geleceğimizi çalanları içimizden en galizinden kalaylamak da hakkımız.

Bu topraklar bir zamanlar Doğu Roma'nın ( Bizans ) hüküm sürdüğü topraklar; inşallah bir gün sana da zehri altın tepsi içinde sunarlar. O zaman sen ve o ucuz tebaan hayat nedir, siyaset nedir, ihanet nedir bir daha öğrenirsin.

Bir Rus atasözü der ki; Azeri’den malını, Çeçen’den canını, Türk’ten de karını kurtardın mı bu dünyada yolu yarıladın demektir. Diğer tarafta Allah kerimdir, olur bir şeyler! Buna bu günlerde bir de akbabalardan reyini eklendi.

Gurda: 1 - Tolstoy’a göre Kafkasya’da kama, kılıç, hançer gibi silahların en iyisini yapan ustaların adı. 2 – 1980’lerde Zenozena köyünde bir ilkokul öğrencisiyken karşı Mardadas köyünde vefat ettiğini duyduğum Rumlarla Türk hükümetleri arasında sivil bir katalizör konumu olan İslam alimi yaşlı bir adamın lakabı.

Türkiye’de ve Ortadoğu’da olup biten şeyleri normal bir insan aklıyla anlayabilmenin kavrayabilmenin imkân ve ihtimali yok. Onun için hükümetler medya ile propagandalarla gerçeklik algıları dumura uğratılıp anormalleştirilmiş insanlar için dünyada Suriye’de Filistin’de olup biten her şey normal. Türklerin her genel seçimde sandıktan açık ara çıkan siyasal güçlerinin büyük bir kurtuluş olarak gördüğü bir zaman diliminde maalesef kıyamete doğru adım adım ilerliyoruz. Tarihi sadece büyük Armaggeddon ordularının yazacağı Ortadoğu’daki Müslüman milletleri birer böcek gibi ezip geçeceği büyük finale çok fazla zaman kalmadı. Türkler beyinleri boş politikacılar sayesinde İslam’ın sonunu getirmek, Hübel’i Kâbe’nin içine döndürmek ve İngiliz tarihçi Huntington’un tarihin sonu tezinin doğrulamak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor.

AKP’nin hödük yazarları, yalakaları 13 milyon seçmen neden sandığa gitmedi diye soramıyor? Seçime % 76’lık bir katılım oranının olduğu bir dayatmada demokrasi adına bir meşruiyet krizinin olup olmadığını sorgulamaktan özenle kaçıyor. Onun yerine ‘’ halk ilk kez cumhurbaşkanını seçti!’’ diye bir siyasi bilinç ayartmasına sarkıyorlar. Demokrasi adına yapılmış bu ucuz dayatmasıyla ortaya çıkmış basit tabloya da Türkiye’nin politik geleceği için bir fal küresi olarak bakıyorlar. İşin içinde muhasebecinin yanaşamadığı Sayıştay yok, talan edilmiş hazine yok, Ata uçağı yok, devlet imkânları yok, seçim sonrası devam eden halk bağışları yok. Ama balkon konuşmasındaki sözlerden keramet çıkarma yarışı var. Kardeşleri onu seçti, zaten bizim umurumuzda değildi, olmayacak da. Biz hala T.C nin vatandaşlarıyız. Aramızda bir anayasa var, onu çiğnemeye başladığı iç savaş başlar. Bence eski cumhuriyetin tasfiyesi öncesinde CHP de MHP’de ruhunu bu yeni şeytanlara sattı. Karşımızda Türk milletinin siyasi iradesini 1.5 milyon Iraklının katline ortak etmiş Lahey’de yargılanması gereken bir katil var. Ve biz bir şekilde başımızın çaresine bakmak durumundayız.

Tayyip Erdoğan eski Kemalist Türkiye’yi tasfiye edip onun yerine kendi tebaasının ölçüsüz desteğiyle Atatürk Orman Çiftliği içinde Çankaya’yı boşa alan Anayasa’yı çiğneyip başkanlık sistemine geçmeyi böylece kendi kafasındaki devleti kurma hakkı varsa sünni Türk olmayan Kürtlerin, Lazların, Rumların, Ermenilerin, Alevilerin, Suryanilerin, Çerkezlerin, Abazaların, Çingenelerin, Pomakların, Arnavutların kısacası bütün etnik grupların kendi devletlerini kurma ve yönetme hakkı vardır. Çünkü Türkiye Tayyip Erdoğan’ın dar kafasına ve onun tebaasına bırakılmayacak kadar büyük bir ülkedir.

Dünya siyaset tarihinde birçok devlet başkanı başbakan milyar dolarlık hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük yapmış sonra yakalanıp yargılanmış, hapse atılmış hatta kurşuna dizilip cezası infaz edilmiştir. Ama tarihte hiçbir millet iktidarında boğazına kadar yolsuzluğa, hırsızlığa, hukuksuzluğa bulaşmış İsviçre’deki hesaplarında 100 milyar dolar parası olan bir politikacıya ülkenin başkentinde bir başkanlık sarayı yaptırıp imparatorluktan kalma bir cumhuriyeti halkıyla komple çalmasına müsaade ettiği görülmemiştir. Herhalde bu tarihte bir ilk olacak; onun için Türklerin Orta Asya’da yaşayan bir grubunun adı hala Kırgız!

Shamatha ( şamata ) Sanskritçe bir kelime olup tarihte Şam yakınlarında kurulmuş parayı kazanan tacirlerin gece gündüz vur patlasın çal oynasın eğlendirildiği bir şehrin adıydı. Modern Türkiye’de bunun tam olarak karşılığı dünyadaki onca savaş gözyaşı ve acıya rağmen istikralı bir şekilde köçeklerle Ankaralı Turgutlarla yayın yapan Flash tividir. Türklerin desibeli ayarsız düğünleri de bu bapta değerlendirilebilir. Bunun Türk siyasetindeki tam karşılığı ise AKP’dir. Kıyamet kopsa dünya yörüngesinden çıksa onların ruh hallerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Onun için bu ülkede kazanan hep şamatadır.

O herifas, atos ton kleftes, naber ton timshimuna: O adam, hırsız, canımızı alacak. ( Arkaik Romeyika )


Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri adlı roman ve Moğolların Uğultusu adlı deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

TRABZON EVLERİ / ZİSİNO



Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com'da siyasetle ilgili yazılar yazan ekonomist, Temelyon, Kalandar Çörekleri ve Moğolların Uğultusu adlı roman ve deneme kitaplarının yazarı bağımsız bir yazardır.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazıların ve görsellerin bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazıların ve görsellerin her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.