19 Mayıs 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

Filistinli Müslümanlar artık Mescidi Aksa'nın avlusunda bir taşla iki kuş vurmak zorundalar. Bu kuşlardan birincisi siyonist İsrail askerleri, diğeri AKP'nin Mescidi Aksa'ya gönderdiği Türkiye'deki din kalpazanlığı namı ta Çin Seddi'ne ulaşmış diyanet imamları, müftüleri ve diyanet başkanlarıdır.

Yıllar önce BBC World Service’te dinlediğim bir haberdi. Hindistan’ın kriket milli takımı bir maçta şike yapmış ve İngiltere’yi yenmişti. BBC World’tan bir gazeteci sıradan Hintlilere o şike konusunu soruyor ve Hindistan’a kuyruk takmaya çalışıyordu. Tabi Hintliler İngilizlerin kriket kazası konusunda her şeyin fazlasıyla farkındaydı. Gazeteci mikrofonu kime uzatıyorsa aynı cevabı alıyordu. ‘’Hindistan onurlu bir ülkedir, öyle şeylere tenezzül etmez!’’ Yalnız İngiliz gazeteci bu arayışında ilginç bir Hintliye denk geldi. Hintli öyle bir İndiaaa! dedi ki o uzun vurguyla her şeyi itiraf etti aslında. Vurguda Ganj Nehri havzasını, yüz milyonlarca insanın dilini, dinini, hayatlarındaki saklı günahları bütün Hindistan’ı saniyeler içerisinde taradı ve burada her türden insan var, o maç güme gitti dostum! anlamında; ‘’ Hindistan faziletli bir ülke!’’ dedi bir çırpıda. İlginçti.

Anadolu’nun zamane Nemrut’uyla yüzleşme cüreti gösteremeyip bilakis yıllarca o Nemrut’a tapınanlar hatta ona burjuva tavanlı saraylar yaptıran ahmaklar küçük zekâlarıyla laikliğe, demokrasiye teşne Müslümanlardan Mısır’ın hazinelerine sultan atamaya kalkışınca Firavunun mumyasına tosladılar.

İnanmayın. AKP İslam coğrafyasındaki tüm siyasal enstrümanları iç politikaya alet edecek kadar iki yüzlü bir partidir. Baktı ki bu genel seçim öncesi Türk halkı ülkeyi ele geçirmiş bir şizofren kitlesine yüz vermiyor, meydanlar bomboş. Tayyip’i ve AKP’yi kendi deliliğiyle başbaşa bıraktı, şimdi halkı kışkırtacak yeni enstrümanlar bulma peşinde. Mursi için sadece idam kararı çıktı? Mursi henüz idam edilmedi. Ve şundan adınız gibi emin olun. Askere kendine karşı 27 e-muhtırasını yaptırtan, cemaatle 12 yıl iş tutan, Gezi Olaylarını bizzat kendi organize eden, Mavi Marmara ile Türkiye’deki Müslümanların tüm siyasi enstrümanlarına el koyan, Suriye’de iç savaş çıkaran, güdük siyasi çıkışlarıyla Filistinlileri İsrail’e daha da kurban eden bir zihniyetin bu yeryüzünde yemeyeceği halt yoktur. Bütçeyi Sayıştay denetiminden kaçırıp İŞİD’e silah ve teçhizat gönderen bu deccal sürüsünün sırf bu karar için el altından Sisi idaresine 100 milyon dolar verdiğine bile inanabilirsiniz. Çünkü bu ülkenin siyasi iradesini çuvallayıp 1.5 milyon Iraklı Müslümanı katlettirmiş bu duble yol zekâsının bu evrende yapamayacağı şeytanlık yoktur.

Cumhuriyetimizin babaannesi zannettiğimiz, kitaplarını büyük bir iştiyakla okuduğumuz ve hatta tam kendisine Anadolu’nun son Kızılderili reisi unvanını vermeye hazırlandığımız bilge kraliçemiz Alev Alatlı’nın politik paçozluğuna rağmen AKP’yi kutsadığı o makus günden beri sesi soluğu çıkmaz oldu, Sebastiyan.

Türkiye’de insanlar sürekli geçmişte yaşıyor. Müslümanlar asrısaadetin hayaliyle yaşıyor ama bugüne ait sahici bir ahlakları bir sözleri yok. Türkler Osmanlının tarihteki gazalarında savaşlarında zaferlerinde yaşıyor. Ülkesindeki ABD ve NATO üslerine kör bir şekilde Çanakkale şehitlerine ağlıyor. Diğerleri de tarihteki acılarıyla güdülenerek var olmaya çalışıyor. Böyle olunca da bu ülkedeki politikacılar ya yalan söylüyor ya da hiçbir şey. Politikada hepsi Romanın Anadolu’ya atayacağı valiliğe talip. Ama diğer yandan Roma modern paradigma ve turbo kapitalizmle Anadolu’da insanı ve hayatı çepeçevre kuşatıyor. Bunu gören ve buna çare üreten, bir şey söyleyen bir insan evladı yok. Varsa yoksa Roma’nın yeni eyalet valisi kim olacak!

‘’Kapitalist küresel sisteme sadece İslâm dünyası direniyor! Bu da Batılıları çıldırtıyor! 0 yüzden Mursi gibi liderleri cezalandırarak Müslümanların burunlarını sürtmek istiyorlar!’’ Yusuf Kaplan
Yukarıdaki cümle Türkiye’deki İslamcıların en önemli entelektüellerinden birine ait. Neredeyse bir Arap taciri dinine dönüştürülmüş İslam nerede ve nasıl kapitalist küresel sisteme direniyor? bilen yok. Oysa turbo kapitalizm, Anadolu’da iktidar olma uğruna cumhuriyetin 300 altın yumurtlayan tavuğunu küresel sisteme kurban etmiş siyasal İslamcıların saklı ameli mezhebi durumunda. Türkiye’de Sünni İslamcıların imanı ve hutbeleri turbo kapitalizmin pistonlarına gres yağı sürmekten başka bir şeye yaramıyor. Diyanetin halka verdiği İslam’da Iraklıların Suriyelilerin cesetleri hakkında bir hüküm yok. Tam aksine, imanında ıskontoya gidip Modern Roma’dan politik rol çalıp laiklik ve demokrasiyle servet edinmeye yeltenen tüm Mursiler idam edilmeli. Bütün şeyh kılıklı sahtekârları İznik’teki Roma arenalarına doldurup gerçek bir iman testinden geçirmeliyiz. Çünkü o sahtekârların ve birbirini şişleyen müritlerinin imansızlığı insanlığa en büyük acıyı veriyor.

Marilyn Monroe’nin mazgal üzerinde havalanan eteğinin altındaki kenarları fırfırlı 19. yüzyıl donunu gördüğünde hemen ereksiyona geçen hatta bununla da kalmayıp orgazm olan Müslümanların Mısır’da sultan olma hakkı olmadığı gibi Kıptileri idare etmeye salahiyeti de yoktur, Sebastiyan?

İsmail Kılıçarslan’ın ‘’Türkiye’de futbol: Kötü bir şaka …’’ başlıklı yazısını okurken kendimi birden 1980’lerde Trabzonspor’un sol açığı İskender Günen’in sol kanattan seri çalımlarla rakiplerini ipe dizdiği ve Dobi Hasan’la yaptığı verkaçla ceza sahasına girerken tam çizgi üzerinde rakip defans tarafından yere indirildiği ve hakem Sadık Deda’nın tiz bir düdükle penaltı noktasını gösterdiği enfes bir maçı izliyor gibi hissettim.

Geçmişte Tansu Çiller bacımızın ABD başkanı Bill Clinton’dan kredi almak için ulusumuz adına Beyaz Saray’ın Oval Ofisinde gösterdiği meçhul profesyonel çabaları düşündüğümüzde TBMM başkanlığına kadar yükseltilmiş Meral Akşener’in mevzubahis ‘’jartiyerli videolar’’ yüzünden aşere-i nü’beşşere ile müjdeleniyor oluşunu pekâlâ anlayabiliyoruz, Sebastiyan.

Maalesef bugün genel görüntü itibariyle Türkiye bir ülke olma hüviyetini tümüyle kaybetti. İmam hatip kökenli dar akıllı bir kültün bütün yerleşik kurumlarını tarumar ettiği, zenginliğini talan ettiği, anayasasının çiğnediği, yasalarını hiçe saydığı, hırsızların teşkilatlarında cirit attığı, insanının hoyratça kullanıldığı bir parti devletine dönüşmüş durumda. Eskiden Anadolu’nun kasabalarını dolaşan Çingene kafilelerinin gösteriler yaptığı sirk çadırları vardı. AKP’nin Türkiye’yi götürdüğü nokta tam da orası. Dün memleketin bir yerlerindeydiler, bugün Kayseri’de şov yapıyorlar, yarın başka bir yerde olacaklar.

Eskiden Karadeniz’in köylerinde Katoliya Sipsika gibi kırk kedi, kırk gün boyunca kırk farklı haneye dönüşümlü olarak uğrayacak kadar insanlar hoşgörülüymüş. Apsulika Nine’yle dostluk yapmış Katoliya Sipsika gibi Rus, Gürcü kocakarı adları takılan kediler sürekli gittikleri evlerin kapısından girmeden önce akla hayale gelmeyecek yöntemlerle patilerini temizlerler, orasını burasını yalanıp görüntüyü düzeltirlermiş. Sonra da evin kuytularında farelerle boğuşup gizli bir kahraman olarak gün yüzüne çıkarlar, acıktıklarında ise acı acı miyavlayıp insanların merhametini sınarlarmış. Şimdilerde ise Karadeniz köylerinin girişine; ‘’ Bu köye dilenci, bohçacı ve seyyar satıcı giremez.’’ yazıyor.

Dişleriyle on beşlik paslı bir çiviyi tahtadan çekip çıkaracak kadar güçlü, tam altı karış omuzlu, Çiloğlu Pehlivan İsmail Rus işgalinde Of’taki evini kuşatan çekik gözlü beş Kazak askerleri hanımına ‘’ Nene s..iliş ister misin?’’ diye edepsiz bir teklifte bulunduğunu duyduğunda kan beynine sıçradı. Odunluktan kaptığı baltayla iki Rus askerini paramparça etti. Diğerleri arkasına bakmadan soluğu Sulaklı düzlüğündeki Rus birliklerinin yanına aldı. Çiloğlu Pehlivan İsmail disipline gelemediğinden tam otuz beş yaşına kadar asker kaçağı olarak yaşadı. Karadeniz’deki Rus işgali ağırlaşınca hanımına daha önceden Samsun’da bir evlilik yaptığını ve üç çocuğunun olduğunu itiraf etti. Ve Ruslara karşı savaşmak için omzuna mavzerini aldı ve Deli Enver’in emri gereği yazlık elbiseleriyle Sarıkamış’ın yolunu tuttu. O da karla kaplı Sarıkamış’ın dağlarında aç susuz donarak şehit düşen diğer doksan bin asker gibi buz gibi bir ebedi uykuya daldı.

İnsanların eşkıya olup dağlara çıktığı hayatla boğuşmak yerine dine, ahlaka uyup karıncalar gibi çalışan insanları soyduğu hoyrat zamanlarmış. İkizdere’nin derinliklerinde İksenit’te variyetli Kel Ali’nin iki oğlu olmuş. Arap çöllerde kızgın kumlara batıp çıkan develeriyle Hicaz’a gidip hacı olmuş, köyünde kendisine maniler dizilmiş ehli Müslim bir zatmış. Kardeşi Mehmet ise dini, ahlakı, vicdanı rafa kaldırmış bezgin bir eşkıyaymış. Peşinde altı atlı adamıyla Kama Dağı, Katuna, Petran, İksenit Mahura durmadan gezermiş. Bayburt’a İspir’e giden ticaret kervanlarını soyar kesesini çil çil Osmanlı altınıyla doldurur, yer içer, dağa avrat kaldırır, davul dümbelek oynatır hayattan kam alırmış. Hakkında ‘’ Kel Ali sülbünden Mehmet adlı eşkıyanın katli vacipdür!’’ diye Şeyhülislam onaylı, padişah fermanı bile varmış. Her zaman yaptığını yapar, gece vakti adamlarıyla İkizdere’ye iner, Ekşioğlu’nun ahırından en besili öküzü aldırır, dağda kestirir ve şölenin en başına oturur, hayvanın en yağlı budu çiğner dururmuş. Sabah Ekşioğlu adamlarıyla gelir, Hacı Dursun’u evinden alır, gözlerini bir mendille bağlar, ahıra indirir ve kardeşinin çaldığı öküzünü ondan ister, verdiği öküzlerden hiçbirini kabul etmez, tarlada aksayan işleri için de zorla yaşlı adamı öküzün yerine koşarmış. Canına tak eden Hacı Dursun’un akşam ve yatsı namazlarından sonra ettiği beddualar tüm aile efradınca, kölelerince ve de köylülerce artık bir klasikmiş. Ağlamaklı sesinin çamla kaplı ormanlıkların en diplerinden bile duyulduğu söylenirmiş.
Bir akşam vakti adamlarıyla İksenit’te aşağı harmanda bir düğününe teşrif etmiş. O zamanlar insanların belagati, dilleri keskin imalarla doluymuş ve sözler uyaklı, tam kafiyeli maniler üzerinden akarmış. Düğünün sahibi bir horonluk şenlik için harmana gelen eşkıya Mehmet’e atalarının namını, asaletini öküzü çalmaya kadar indirmiş sıradan bir hırsız manisiyle hayatı sertçe tanımlamış. Eşkıya Mehmet ise bu cüretkâr maniye eli hamurlu taze gelinle zifaf gecesini birlikte geçireceği için memnun olduğu şeklinde tereddütsüz bir cevap vermiş. Her şey padişahın emriyle düzenlenmiş bir oyunmuş ve kandillerin ışığının perdelendiği bir anda Eşkıya Mehmet tam sırtından hançerlenmiş ve yüzüstü harmanın ortasına kapaklanmış. Silahların patladığı, bıçakların çekildiği bir kaostan sonra uzun bir sessizlik olmuş. Sabah Kakacların Hint horozu ötene kadar ceset yerinde kalmış. Gün ağarınca yüz metre ötedeki Hacı Dursun’un çam konağına haber gönderilmiş. Hacı Dursun bu habere hiç şaşırmamış. Cenazesine köyün ihtiyar heyetinden yedi kişi ve eşkıyanın en sadık adamlarından ikisi katılmış. Dört tekbirli cenaze namazından sonra sessizce Kurşun’daki toprağı çakmak taşlı mezarlığa defnedilmiş. Nesebi olmadığından kimse intikamını gütmemiş. Sadece en sadık adamı padişaha galiz bir küfür savurmuş, o kadar.

İngiliz arşivlerinde tam adı Moustapha Kamal Pasha komitacı bir Osmanlı paşasıdır. İngilizlerin işgal ettiği bir payitahttan, Sultan Vahidettin’e dayatmasıyla, Yıldız Saray’ında Sultan Vahidettinle görüşüp Kuran’a el basıp Hilafeti ve Saltanatı korumaya yemin ederek, İngilizlerin pasaportuyla, İrlanda yapımı bir ticaret gemisiyle, İngiliz zırhlılarının kontrol ettiği Karadeniz’den İngilizlerin işgal ettiği diğer bir Karadeniz şehri olan Samsun’a ayak basmıştır. Mustafa Kemal 16 Mayıs’ta İstanbul’dan yola çıktı, iki gün deniz yolculuğu sürdü, 19 Mayıs’ta Samsun’a ayakbastı. Aradaki o bir gün ne oldu? Anadolu’ya geçtikten sonra haberleşmek için İngilizlerin kontrol ettiği telgraf sistemini kullandı. Ankara’ya gelince aylarca İngiliz şirketinin işlettiği demiryollarının istasyonunda kaldı. Harbi Yunanlılara karşı yaptı ama sulh antlaşmasını İngilizlerle imzaladı. Yani İttihatçılar Batum’u 20.000 tüfek ve 4500 Manat’a Ruslara satmamış olsaydı Mustafa Kemal Samsun’a değil de Batum’a çıkacaktı. Çünkü Batum daha doğuda olduğu için güneş Samsun’dan önce orada doğuyor. Onun için cildi buram buram oksijen kokan genç ve güzel kızların bekâretlerini kaybedene kadar Mustafa Kemal’e hayran olmalarını anlayabiliyorum ve bunu çok eğlenceli de buluyorum. Ama kamyon şoförü gibi kara bıyıklı, şişman, patlak gözlü hoyrat adamların hala Kemalist olmalarını bir türlü anlayamıyorum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Mayıs 2015 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın havarilerinden Yehuda peygamberini otuz gümüş dinara Romalılara satmıştı. Tam iki bin yıl sonra bu kez Anadolu’daki işkoryatlar Müslümanların siyasi maslahatıyla 1.5 milyon Iraklıyı modern Roma’ya sattılar. Yehuda yaptığı her işten % 10 pay alıyordu. Bunlar da yaptığı her işten % 10 pay alıyorlar. İsmet Özel’in dediği gibi; ‘’ Yahudi değilsem bile bende Yehudalık da mı yok?’’ Çünkü ‘tanrı asla zar atmaz!’

Kenan Evren Paşa’ya hakkını helal etmeyenler önümüzdeki ramazan ayında Türk modernitesi sayesinde tavan yapmış modern ayılıklarını ıslah edebilmek için hoşgörü timsali Mevlana Celaleddini Rumi Hazretleri’nin kabri şeriflerini VIP’ten ziyaret etmeyi planlayanlardır. Allah aşkına Sebastiyan, sen beni dinlemiyor musun?

AKP’nin 13 yıllık iktidarında politikada ilginç bir şey oldu. Eski Türkiye’de sadece bir ‘politik münafık’ vardı. O da sağcı işkembesi her şeyi alan Süleyman Demirel’di. Yeni Türkiye’de ise insanlar geçmişte politikada yedikleri kazıklar sayesinde iyice Demirelleştiler. Yani Türkiye’de AKP’li seçmenlerin kahir ekseriyeti siyasal bilinç olarak birer Demirel durumunda. Onun için İslamcılıktan gelme sağcı kitlenin işkembesi her iğrençliği kaldırıyor. Sırf bunun için Türkiye’deki kronik sorunların politikada bir çözümü yok.

Ama Süleyman Demirel öldüğünde Türkiye’de tam anlamıyla bir şenlik olacak. Ulusumuzun sabık babasına Rizeli Şişmanoğlu’nun sarı sandala benzeyen mezarı gibi maun ağacından büyük vernikli bir tabut yapacaklar. Tören alanında yerini almış bando hüzünlü bir cenaze marşı çalarken araya birkaç saniyeliğine neşeli bir Akdeniz havası girecek. Protokoldeki vitamin sirkülasyonu kusursuz demokratlar koyu renkli gözlüklerin arkasına sakladığı yalancı gözbebeklerini ay yıldızlı tabuttan alıp ‘ne oluyoruz?’ diye birbirlerine kaydıracaklar. Sonra ellerindeki kağıt mendille yanaklarına doğru boş bir hamle yapacaklar. Kortejin en önünde merhum ve mağfur İslamköylü çoban Sülo’nun Forbes dergisine verdiği bir gözü açık diğeri kapalı altın sarısı varaklı portresini taşıyan bir asker kamu görevi icabı ağır kaz adımıyla yürüyecek. Sonra usta bir tiyatrocu bir manik depresif hasta rolü yapıyor gibi bağıracak kalabalıktan. ‘’ Sana doyamadık! Memleketi bu halde bırakıp nereye gidiyorsun. Kurtar bizi babaaa!’’ Tam yere kapaklanacakken yanındakiler adamı kollarından tutup Eyüp Sabri Tuncer marka kolonyayla ayıltacak. Nihayetinde Demirel’i de musalla taşına yatıracaklar. Kertenkele dizisindeki donundan beş fare doyacak kadar başı g.tü oynak bir diyanet imamı takım koyu renk elbiseli cemaate soracak. ‘’’Ey cemaati Müslimin! Dünya hayatında bu merhumu nasıl bilirdiniz?’’ İlk cevap genelde cılız olur. Üçüncü kez sorduğunda cevap netleşecek. ‘’Eyi bilürdük.’’ Külliyen yalan. ‘’Bir daha soruyorum. Ahirete taalluk eden haklarınızı musalladaki demokrata helal ettiniz mi?’’ Cemaati demokrattan gönülsüz bir; ‘’ Helal olsun!’’ cevabı yükselecek. Binaenaleyh ulusumuzun demokrat babasının ölümü aşağı yukarı bu şekilde olacaktır.

Türkiye’nin tüm kurumlarını ele geçirmiş, fabrikalarını ecnebilere satmış, zenginliğine çöreklenmiş bir hükümetin hala Adnan Okyar’ın Zerrin Egeliler zevki kokan bonibon dudaklı hatunlarla dolu haremine girip onları zapturapt altına almamış olmasını anlayabilmiş değiliz. Binaenaleyh din konusunda AKP’nin mezhebi en az Adnan Okyar deyyusunun haremi kadar genişmiş.

Bazen politikanın her gün azdırdığı hayatı sürekli boğan suni gündemine ilgisiz kalıp kendi dünyana döndüğünde, ki bana göre körleşmeyi önlemenin ve toplumdaki esas dip dalgayı yakalamanın yolu budur, başını kaldırıp yeniden hayata bakmaya çalıştığında çok daha çarpıcı şeyler görebiliyorsun. Mesela Trabzon havaalanından ta Rize’ye uzanan refüjlere aralıksız olarak her metresine asılmış Tayyip resimleri ve büyük bir ucuzluğa düşmüş Türk bayrakları. Her ilçede en büyük binalara asılmış türü başkan Tayyip ve çakma başbakan Ahmet Davutoğlu portresi, Edison işi ampuller. Arkalı önlü devasa billboardlarda ören bayanlı adaylar. Her halleriyle tepeden tırnağa alay kokuyorlar. Karşılarında kimse yok, hayatı ele geçirmişler, kendileriyle yarışıyorlar. Arada bir halinden memnunmuş gibi hoparlörlerden ıslık çalarak CHP minibüsü de geçiyor. İnanılmaz. Şu günlerde memlekette her şey Kolombiyalı ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı adlı romanındaki gibi fazlasıyla Escobar.

27 Nisan 2007’de genelkurmay başkanlığının web sitesinden yapılan e-muhtıra başını Cemil Çiçek’in çektiği AKP’nin içindeki Roma magistralarının modern cumhuriyete attığı en büyük siyasi kazıktı. Yani AKP içindeki Romalılar cumhuriyetin Romalılarını ilk kez siyasette ofsayta düşürdü ve psikolojik üstünlüğü ele geçirdiler. Aynı Roma magistraları bir kaset komplosuyla 2011’de cumhuriyetin siyasi varisi CHP’nin beyin takımını, bunlar da Romalıydı, devre dışı bıraktılar. Eski cumhuriyetçiler buna cemaatin (bunlar Romanın müminleri) de yardımıyla hükümetin yolsuzluklarını deşifre ederek cevap vermeye çalıştılarsa da Romalı magistralar iktidar olmanın bütün avantajlarıyla cemaati anında bastırdılar. Hatta siyasi arenaya müdahalesinin meşru olmadığı gerekçesiyle onu sistem dışına atma kararı aldılar. Gezi olayları ise AKP’nin reyini aldığı kaypak sağ kitleyi siyaseten sadık bir tebaaya çevirmek, iktidara karşı olası kalkışmaları önlemek için kurgulayıp uyguladığı kısmen kontrolden çıkmış pahalı bir arena şovuydu. Bu o kadar öyle ki bu oyunu yazıp yöneten magistralar en ateşli zamanlarda Polat Alemdar’ı makamına çağırmakta bir sakınca görmediler.

Şayet modern Romanın Anadolu’daki ucuz tebaası durumundaki AKP’liler irislerindeki bütün filmleri temizleme, kulak memelerinde köle halkası gibi asılan politik yalanları unutma gibi bir şansları olsaydı, ilk yapacakları şey Latince galiz küfürler savurup önüne çıkan ilk AKP’li politikacının yüzünü mermer bir heykelcikle dağıtmak ve bunun hayatlarındaki en yüce gerçek olduğuna inanmak olacaktı.

Öpüşmesini Dallas dizilerinden, cinsel eğitimini kuytularda baktığı Tan gazetelerinden, VHS bantlı Alman pornolarından, okuduğu Haydar Dümen köşelerinden almış bir milletin demokrasisinde sandıktan istikrarlı bir sonuç çıkacağından kuşkuluyum Sebastiyan.

Önce kuğu boyunlu beyaz Karadeniz kardelenleri karların erimiş bölümlerinden çıktılar. Karlar tümüyle eriyince sararmış çimenliklere sıklamenler renk verdiler. İkna edici güneşten sonra toprağa cemre düşünce kızılağaçların kızıl renkli püskülleri giderek su yeşiline dönüştü. Yağmur suların köklerle ağaçların gövdelerinde yürüdü. Fındık bahçelerinin en umulmadık yerlerinde tatlı bir hayat muştusu misali mor menekşeler açtı. Fındık dallarındaki püsküller patladı ve yeşerdiler. Uzaklardaki köyler bembeyaz gelinlikler giymiş gelinler gibi meyve ağaçlarıyla bezendiler. Sonra her şey birden oldu. Mor renkli orman gülleri, bayıltıcı kokularıyla sarı tzifin çiçekleri açıp serpildiler. Bugünlerde hafif yağmurlarla, dağların tepelerine inip kalkan sisleriyle azgın florasıyla Karadeniz modern hayata tezat tabiatın insanı büyülediği bambaşka bir alem. Bir turist gibi yabancı bir ruhla gelip onu görmek yetmez. Uzun bir süre kalmak, acele etmeksizin onu yaşamak, onun doğal bir parçası olmak gerekiyor. Ancak o zaman modern insanın irislerinden seken sırlarını size açmak için makul bir neden olsun.

Yani beyefendi adamınız gençliğinde Türkiye gibi bir ülkenin başına bu türden işler açacağını, Bozkır’ın göbeğinde kendine Timur’un kafatası ehramlarından aşağı kalmayan bir saray yapacağını söyleme cüreti göstermiş olsaydı, hatta söylemeyi bir kenara bırak bütün bunların sadece rüyasını bile görmüş olsaydı bile, başı fesli ya da Barselon marka Halk Partili şapkalı dedeniz onun Mazhar Osmanlık bir budala olduğunu düşünür, kulağından tuttuğu gibi bir ıslah evine götürüp bırakır, elini kesesine daldırır ve görevli memura onun akıllı uslu bir yetişkin olmadan bu tımarhaneden salıverilmemesi için yüklü bir rüşvet bile verebilirdi.

Irak’ta Amerikalı askerlerin namlularını doğrulttuğu savaşta elde edilmiş cariyeler misali diri vücutlu dul kadınlar can havliyle sağa sola kaçışırken çekilmiş, çözünürlüğü çok iyi o fotoğrafları gördüğünüzde batı medeniyetine ve onların bu topraklardaki taşeronlarının sahte evrenlerine, insanı basit ve uslu kelimelerle öldüren zehirli dillerine aldanmadan zihninize makas kıramadıysanız, hala bu topraklara musallat olmuş örtülü canavarlığa bir türlü uyanamadıysanız... İyisi mi siz yazdıklarımı boş verin. Gidin, Metroport’taki Mc Donalds’ta hamburger yiyin, cola için ve birinci kasadaki kocaman ekose kasketli o kasiyer kızın oynak beden dilinin bu toplumda ne anlama geldiği düşünün, içerideki tombul bulaşıkçı çocukların üzerinde biraz sosyolojik gözlem yapın. Belki bir işe yarar.

Cumhuriyet büyük bir imparatorluktan geriye kalmış en büyük şeydi. Yani modern Roma’nın ( Birleşik Krallık ) Anadolu’da kurduğu garnizon devletiyle bambaşka bir şeydi. Ve o haliyle bile son din olan İslam’ın siyasi hukukunun devrettiği insanlığın ortak bir sığınma alanıydı. Bugün o siyasal teşekkül Türkiye’deki modernizm ve kapitalizmin nimetlerine tebelleş olmuş İslamcıların imansızlığı sayesinde imparatorluğun tebaasının birbirini kazıklamaya çalıştığı bir hırsızlığa dönüştü. Yani AKP’nin yeni anayasa dediği şey batılı mihrakların küresel siyasi planlarından rol çalan Osmanlı tebaasından devredip dönüşmüş hırsızların aralarında imzaladığı gayriahlaki bir protokoldür. Ve sadece seviyesiz politikacılara sırnaşma marifeti olan AKP’nin güdük tebaasını bağlar.

Bütün bu sözleri yazıyorum çünkü; biliyorum ki senin de benim gibi ruhunun en mahrem derinliklerinde tıpkı tanrılıktan başı dönmüş putperestler Helenlerin Athenası gibi, İnkaların tanrıları gibi, Mayaların tanrıları gibi, Mısırda lanete uğramış Kıptilerin Firavununda olduğu gibi kökü ta Hz. Adem’e kadar uzanan bir Mecusi ateşi yanıyor.

Türkiye’deki Müslümanların yirmi iki gizli NATO ve ABD üssüne rağmen kıldıkları yalancı plastik hutbeli Cuma namazları ne ise, diyanet işleri başkanı İbni Şaklabani kılıklı Mehmet Görmez’in, ki İsmet Özel’e göre yüzünde meymenet yokmuş, İsrail’in kuşatması altındaki Mescidi Aksa’da kıldığı hoşaf hutbeli Cuma namazı da odur.

İslamcı muhafazakâr AKP’nin Anadolu’daki kendince kutsal iktidarında insanların genel ahlakı o denli dibe vurdu, hayatın o denli posası çıktı ki artık her gün namlı bir politikacı aşere-i nü’beşşere ile müjdelenir oldu, Sebastiyan.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

11 Mayıs 2015 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

‘’Ali Şükrü Bey’in Türk bayrağına sarılmış naaşı büyük bir merasimle Trabzon’a götürülür. Trabzon’da bir İskenderpaşa Camii vardır. O camiinin avlusuna bakan sarı badanalı bir Cihan Oteli vardır. Onun balkonundan o zamanlar başı külahlı bir Trabzonlu, daha sonra İsmet Paşa’nın meclise taşıdığı bir zat olan Ahmet Faruk Barutçu, barut gibi halka konuşmaktadır; Aziz şehit, seni katleden sarı çıyan Çankaya’da oturuyor, huzur içinde uyu, intikamını alacağız, diye bağırır. ‘’ İstikbal Gazetesi

I. Cihan Harbi’nde Alman Topçu Yarbay Ştange Bey Ruslara karşı savaşmak için Teşkilatı Mahsusa’nın yardımıyla Kafkas Cephesi’ne gönderildiğinde emrine genelde dağınık çetelerden oluşan bir müfreze verildi. Ştange Bey cephedeki Osmanlı paşaların egosundan kaynaklanan koordinasyon sorunları nedeniyle hedef küçülttü. Emrindeki yetersiz birliklerle ilerlemekte olan Rus ordusuna karşı geri aldığı yerleri terk ederek savunmaya çekildi ve Rusların Kazak birliklerini oyalama taktiklerine başvurdu. Üstelik Topçu Yarbay Stange Bey Osmanlı ordusunun Sarıkamış’ta yaşadığı büyük faciadan bihaberdir ve Harbiye Nezaretine harbin genel gidişi ve yapılacaklarla ilgili telgraf raporlar göndermektedir. Yarbay Ştange Beyin imparatorluktaki askeri durumu giderek Temel’in askerdeki kahramanlık anılarına dönüşür. Ve muhtemeldir ki kendi kendine;‘’ Padişahım, koskoca imparatorlukta Rus ordusuna karşı benden başka savaşacak subay yok mu?’’ diye düşünür.

Eskiden Karadeniz’de arkaik Romeyika dilinin konuşulduğu Kirinta, Arahancolos ve Zenozena gibi köylerde Aspulika Nine ve Kör Fadime türü yaşlı kadınlar asaletinden şüphe duydukları sürekli hayatın tadını kaçıran ne idüğü belirsiz insanlara; ‘’ S’avu tsi Çinkenedes! O Rebbis na di enan trano bela! ‘’ ( Ha bu Çingeneler! Rabbim büyük bir belalarını versin onlara!) türünden garip ve içli bir beddua yaparlarmış.

Nasıl bir Rab tasavvurudur ki, Anadolu’da yaşayan insanların mülkünü CHP’den çalmakta herhangi bir beis görmüyorlar. Anadolu’nun siyasi iradesini 1.5 milyon Iraklının 300.000 Suriyelinin katline ortak ederken hiçbir şeyden korkmuyorlar. Nasıl bir ilah tasavvurudur ki; ‘’Emanetleri ehline veriniz!’’ diye emreden bir dine inanıyor olmalarına rağmen insanların ümit bağladığı sınavların sorularını çalmayı kendinde bir hak olarak görebiliyorlar. Ve bütün bunlar ortadayken İbni Şaklabani kılıklı kâtipleri hiçbir şey olmamış gibi hala köşelerinde siyaset çiziktirebiliyorlar. Sizin iman ettiğiniz Allah nasıl bir Allah’tır, inandığınız din sizin bütün bunları yapmanıza nasıl müsaade ediyor. Bunu bu ülkede yaşayan insanlara izah etmeniz gerekiyor.

Allah Evren Paşa'ya imanınca ve amelince rahmet etsin. Benim gözümde iyi bir asker, vatansever bir generaldi. İmparatorluktan kalma bir tebaanın yaşadığı bir cumhuriyetin siyasi leşine üşüşen sağcı solcu bütün kargaları kovmasını ve ülkesinde huzuru sağlamasını bildi. Sertliğinde de adil bir generaldi. Ölüm döşeğinde yattığında hizmet ettiği bir milletin ona yaptığı bedduayı hiç anlayamadım. Bugün ona edilen laneti, bilhassa dindar insanların, hiç anlayamıyorum. Acı çekmiş bir amca adına ona küfretmek en kolayıydı. Ama Türkiye gibi büyük bir ülkedeki siyasi istikrarsızlıktan doğmuş bir anarşiyi bastırmış, ülkesi için bütün riskleri almış bir generali anlamaya çalışmak lazım. Henüz bir çocuk olmama rağmen o günlerde yaşanan kaosu, anarşiyi gazetelerden, radyodan, televizyondan hatırlıyorum. Kenan Paşa haklıydı. Ortada demokrasi ve particilik sayesinde Türkiye’de tanrılığa soyunmuş bir sürü mendebur vardı. Hepsini halletti Kenan Evren. Keşke paşamız hayatta olsaydı ve şu anda genelkurmay başkanı olsaydı. Son söz; siz Kenan Evren’e Hz. Ömer’in sahabesi oldunuz da o size Firavun mu oldu?

Yani bugün ki sözde ‘özgürlükçü ortam’da siyasi gargaraya getirip ölmüş bir insana saldırmak ne zamandan beri Türklüğün şanından, Müslümanın ahlakından oldu, şahsen anlayamıyorum. Turgut Özal bu ülkeye IMF’de memurken geldiğinde herhangi sorun yok. Ama ABD’li bir diplomatın şom ağızlığıyla koskoca bir Türk generalini çarmıha gerdiniz. Ne yaptı Kenan Evren? Politikayla servet sahibi olmak adına birbirinizi boğazlamayın! demekten ve icabını yapmaktan başka. Çalmadı, çırpmadı, yalan söylemedi ve ortalık sakinleşince ülkenizi size geri verdi. Şimdi hepiniz mahallenin kabadayısından dayak yemiş delikanlılar gibi soluyup duruyorsunuz, ama nafile maalesef paşamız o yanağı çoktan öptü. Cesareti olan o zaman ötecekti, şimdi ölmüş bir adamın arkasından lanet değil Fatiha okumanın zamanı.

Kenan Evren ile ilgili yazdığım aforizmalardan sonra garip bir şekilde çürük yumurta ve zerzevat yağmuru başladı. Listesinden silenler, ki genelde beni en çok onlar okurlar, alınanlar, hocam senden bunu hiç beklemezdik! türünden serzenişte bulunanlar, hakaretamiz türden laf atanlar bla bla bla beni bulmuşlar. İlk önce şunu söylemek isterim ki Türkiye’de insanlar ta ilkokuldan beri özenle düşünmekten kaçırılırlar. Yani Türkiye’deki eğitimin tek amacı insanlara düşündürtmemektir. Buradaki asıl saik;’’ sırf öyle düşündüğüm için ya devletimin, milletimin başına bir şey gelirse.’’dir. Garip ama gerçekten durum böyle. Kenan Evren ile yazdıklarımın arkasındayım. Hatta daha önce yazdığım Evrenin Savunması, adlı yazımı bugün yeniden yayınlamayı düşünüyorum. Sözün özü şuydu; Kenan Evren ve ekibinin askeri darbesi sosyolojik açıdan kaçınılmaz bir sonuçtu. Yani hastanedeki hastalar ameliyatı yapan doktora kızgın, çünkü hastalar çok acı çekmiş. Aranızda hastalığına deva bulmak için ABD’nin en uzman doktorlarına ameliyat olmayacak olan var mı? Evet, durum bundan ibaret. Ama bir doktor bir hastayı ameliyat ederken şiir okumaz, sadece neşteri vurup işini yapar. Ve siz bütün bunları zamanın ve zeminin kaydığı siyasi bir gargaranın hızıyla söylüyorsunuz. Üstelik tarladan kaçıp güya politikayla devleti yönetmeye talip sağcı solcu eşkıya sürüsü adına. Sürmene ağzıyla söylüyorum; ‘’ Has ettin paşam!’’

İş toplumun alt katmanlarındaki informel düşünce yongalarını iyice presleyip toplumun üst yapısındaki formel resmi ideolojilerle tavizsiz bir reaksiyona sokup sosyolojik açıdan, mümin kardeşlerimiz buna hikmet de diyebilir, Sibirya çeliği gibi soğuk ve katı şeyler elde etmeye geldiğinde yani angıt kuşlarıyla cilası parlak postalları veyahut sarı renkli pirinç apoletleri tokuşturmaya sıra geldiğinde hepsi fayansa düşmüş ucuz Çin vazosu gibi dağılıyorlar, Sebastiyan.

Bu ülkedeki iktidarı sadece Irak’ta insanlığa altı Çanakkale Savaşı’na, atom bombası atılmış sekiz adet Hiroşima+Nagazaki’ye mal olmuş Tayyip Erdoğan’a karşı bir çare bulamıyorsunuz ama sadece tarladan kaçmış elli serseriyi sallandırıp bir iç savaşı önlemiş, yüz yaşında ölmüş, savunmasız bir generalin arkasından lanet okumayı bir şey zannediyorsunuz.

Sonuçta Kenan Evren imparatorluktan İngilizlerin yardımıyla bir cumhuriyete kurmuş Türk milletinin demokrasiye geçerken işlediği günahların sonucu bir generaldi. Onun bir günahkâr olmuş olması basit dilleriyle Anadolu’da hayata tebelleş olmuş Kemalistleri, liberalleri, demokratları, cumhuriyetçileri, milliyetçileri, komünistleri, İslamcıları ve de bilhassa onlara ucuz tebaalar olmuş bir milleti asla temize çıkarmaz.

Biz ninemizin sepet kollu Grundig marka radyosundan ‘’Gayri dayanamam ben bu hasreteee, ya beni de götür, ya sen de gitmeee!’’ diye sarı sıcak Anadolu hasreti kokan o yanık bozlakları dinlediğimiz yıllarda ortadaaa ne İpsiz Recep ne de ona aşık % 50’lik tebaası vardı, Sebastiyan.

Güce ve iktidara her daim teşne Rizelilerle Tayyip Erdoğan’ın vatandaş cumhurbaşkanı ilişkisinden ‘yoldaşlık’, yandaşlık, kardeşlik gibi politik açıdan hiçbir karşılığı olmayan güdük, sırnaşık ilişkisinden Oscar ödülü alabilecek hacimde uzun metrajlı bir komedi filmi çıkar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

7 Mayıs 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Roma’dan sadece bir miğfer, bir zırh, bir kalkan, bir mızrak, bir kılıç temin ettiler ve bununla Romanın Anadolu’daki lejyonu cumhuriyetçileri yendiler. Çünkü cumhuriyetçiler halka öğrettiği Latin alfabesi karşılığında vergilerini alıyor, inancına saygı göstermiyor, onları ilk Hıristiyanlar gibi aç aslanların önüne atıyor, onları kendi putlarına saygıya zorluyor, düşmanlarıyla yüzleşip erkekçe savaşmaktan kaçıyorlardı. Onun için yüzyıllık cumhuriyeti yıkmak için sadece bir Roma piyadesinin teçhizatı fazlasıyla yeterli oldu.

‘’ Bunca yıldır edebiyatın içindeyim, yazarım, çizerim, her gün mutlaka yeni bir şey okurum öğrenirim. Ama hayatımda senin gibi Karadeniz’i tasvir ederken insana her dönüşünde büyü yapabilen bir kaleme denk gelmedim. Bir ara ben de senin gibi üst bir edebi dille yazayım dedim. Olmadı, üçüncü cümlede kilitlendi. Hayır, dedim. Bu benim değil Metin’in işi.’’ Yusuf Bulut

Yahudilerin en önemli özelliği tanrının yarattığını bin yıllar boyu gözlemleyip onda bir zaaf aramaktır. İnsanın hayata, eşyaya, hayvanata, coğrafyaya, ırkların birbirine zaafını iyice belleyip zamanın en başından alıp kendine bükülmesi çok zor bir iktidar alanı türetmek ve kan dökmek dahil insanlığa türlü oyunlar oynayıp onun üzerinde oturmaktır.

Nasıl ki evreni yaratan tek bir ilah, tek bir rab, tek bir mabud vardır. Nasıl ki geceyi aydınlatan tek bir ay ve cılız ışıklı yıldızlar vardır. Nasıl ki antik Yunan'da Olimpos dağında her şeyin tek bir tanrısı vardır. Nasıl ki bütün o tanrıların üstünde bir baş tanrı vardır. Onun gibi bu yeryüzünde de sadece bir dinin, bir ideolojinin, bir fikrin, bir kavmin ve sadece ve sadece tek bir devletin hegemonyası vardır. Onun adı da Modern Roma İmparatorluğu'dur. Çünkü insanın kabı sadece bir dinin ahlak mühendisliğini kaldıracak şekilde yaratılmıştır. Diğerleri sadece onun vilayetleri yani garnizon devletleridir. Modern Roma dünyadaki her bir devletteki her bir alt sistemin en alt birimlerine kadar sözünü söyler, hükmünü bildirir, yapacağını yaptırır. İngilizlerin Anadolu'da kurduğu modern cumhuriyette o Modern Roma'nın bir eyaletidir. Ve bu çağdaş muasır seviyesine çıkmakla tek dişi kalmış canavarlık arasında çelişkili bir ruh haliyle de sabitlenmiştir. Bugün herkes modern Romanın icat ettiklerini kullanıyor, ürettiğini tüketiyor. Dolayısıyla siyasette de demokrasiyle başına atadıkları valilere razı olmak zorundalar. Türkiye'de bunca tantananın nedeni modern Roma vali olarak kimin reisini atayacak? Hepsi bu kadar. Geçen yüzyılda İngilizlerin dünya piyasalarına mal satmak için kullandığı terimler bugün Anadolu'da siyaset yaptığını zanneden Romalı cahillerin dilinde pelesenk olmuş. Son olup biten şeye gelirsek; Roma'dan sadece bir miğfer, bir zırh, bir kalkan, bir kılıç, bir mızrak temin edenler bunlarla Roma'nın Anadolu'daki eski lejyonerleri cumhuriyetçileri yendiler. Çünkü cumhuriyetçiler halka sadece Latin alfabesi öğretiyor ve bütün vergilerini toplayıp çarçur ediyordu. Bunlarsa vergileri borsayla direkt olarak modern Romanın zenginlerine aktarıyor. Artı cumhuriyetçiler halkın inancına saygı göstermiyor, onları ilk Hıristiyanlar gibi aç aslanların önüne atıyor, onları şehirlerin merkezlerine diktiği putlara saygıya zorluyordu. Ve dahası cumhuriyetçiler düşmanlarıyla yüzleşip savaşamayacak kadar korkaktılar. Onun için yüz yıllık cumhuriyeti yıkmak için sadece bir Roma piyadesinin teçhizatı fazlasıyla yeterli oldu. Şimdi büyük bir toplumsal kaos var gibi görünüyor. Ama öyle değil. Roma'da Yahudilerin sonradan uydurduğu sosyolojinin kuralları işlemez. Kural şudur. Roma lacusta causa finita. Roma konuşur ve kaos biter.

Irak’ta 1.5 milyon Müslüman 300.000 Suriyeli doğranırken büyük salonlarda Afrikalı siyah çocuklara Konya kaşık oyunu oynatan şebek sürüsüne cemaat onları protokoldeki yaylı koltuklardan izleyen politik hibritlere de AKP’li denir.

Altın Post destanına göre; Argonotlar ejder başlı büyük kadırgalarıyla Karadeniz’den Kolhislerin ülkesine ulaştığında demir atmışlar. Ertesi gün Yason ve yanındaki savaşçılar Kral Ayeta’nın sarayına doğru yola çıkmışlar. Yolda giderken söğüt ağaçlarının dallarına zincirlere vurulmuş çok sayıda erkek cesedi görmüşler ve ürpermişler. Kolhisliler erkelerinin ölülerinin gömülmesinin bir erdemsizlik olduğuna inanırlarmış. Ölülerini sığır postlarına sararak şehirlerinin veya köylerinin dışındaki ağaçlara asıp öylece açık havada bırakırlarmış. Tamamen çürüdükten sonra kalan kemikleri zincirlerden çözüp ayinlerle gömerlermiş.

‘’Ah şu Anadolu! Bu dünyada her şey keşfedilse bile, Anadolu gizli tarihle dolu olmayı sürdürecek. Farklı bir diyardır Anadolumuz! De ki, görülen şeylerin ardında, ziyaret edenin gözünden iyi gizlenmiş binlerce sırrı saklayan sınırsız denizdir o. Keşfettiğini sandığın sırada, yeni bir tarih çıkar ortaya. Anlaşılan Anadolu’daki sırların sonu hiç gelmeyecek. ‘’ Yorgo Andreadis

Sürmeneli olmanın en güzel tarafı sadece düşmanını uyarırken sarf ettiği ‘’ biR daha…’’ ile başlayan insani vurgulu tehdit cümlesi değildir. Aynı zamanda sabah kuşluk vaktinde uyandığında da Sürmeneli kalabiliyor olmaktır. Artı ateşli bir Sürmene sallamasında at kişnemesi ‘’Eahhğ!’’ türü bir çığlıkla hayatı daha da kamçılayıp horon oynayan uşaklara düşmanlarına meydan okuyabileceği türden asi bir ruh üflemektir.

Eskiden bu topraklarda iyi kötü hayatın bir tadı vardı. Süleyman Demirel miting meydanlarında halka yalan konuşurken, ki çok nadir doğru konuşurdu, bile dürüsttü. Sürekli gözlerini halktan kaçırırdı. AKP’nin kendince kutsal iktidarında ise hayat politika sayesinde kerhane tadı vermeye başladı. Onun için parti otobüslerinin marş gürültülerine katlanamıyorum.

‘’ Gürcülerin çoğu Ortodoks Hıristiyan olduğu halde, kurbanlarını adadıkları asıl manevi makam Hati adındaki yerel ruhtur. Bir Hevsur’a putperest olduğunu söylersen seni öldürür. Çünkü Hıristiyan olduğuna samimi bir şekilde inanır. ‘’ Erla Zwingle

Samsun bölgesinin Kırkpınar başpehlivanı unvanlı zebellah tipli güreşçilerinden Şaban Yılmaz’a Spartaküs dizisinin yapım şirketinden dizide oynama teklifi gelmiş. Pehlivanımız bu teklifi elinin tersiyle itmiş ve gerekçesinde; ‘’ Biz Anadolu pehlivanları Müslüman adamlarız, bizim öyle çıpıldak avratlı dizilerle filmlerle işimiz olmaz gardaş!’’ demiş. TV'lerdeki ucuz dizlerde oynamak için orasını burasını yırtan Türk gençliğine önemle duyurulur.

Korkmanıza gerek yok, zira kabir âleminde Münker & Nekir’in soracağı sualler arasında ‘’Dünya hayatında hayat felsefeniz neydi?’’ türünden kelek sualler olmayacak.

AKP’lilerin mahşerde amel defterlerini kanlı Irak ve Suriye bayraklarına sarılmış olarak alacaklarına dair fantastik fetvalar verip müminlerin ufkunu açacak bir imam arayışımdan henüz vazgeçmiş değilim.

Zebra geçidinde inebilir miyim? diye soruyorum şoföre, dolmuştaki herkes bana bakıyor. Neden şaşırıyorsunuz ki, artık sizinle din kardeşi falan değiliz, aramızda da sadece buz gibi kavramlar var.

Dünya ve Türk edebiyatında şu türden endüstriyel sahtekârlık var. Her nedense yazarlık kariyeri belli bir seviyenin üstünde usta yazarların ölümünden sonra sağda solda unuttuğu ve büyük bir mucize eseri daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış gölge bir eseri olur. Bu kıytırık edebi şeyler her defasında tesadüfen bulunur, edisyon edilip edebiyat piyasasına, ki öyle bir piyasanın olmadığına inanabilirsiniz, sürüleceği yaygarası kopartılır. Yani günümüzde edebiyat arkeolojik kazıların yapıldığı ve her defasında büyük medeniyetlere ait oksitli ucuz sikkelerin bulunduğu profesyonel sahtekârların cirit attığı iğrenç bir alandır. Türkiye’de buna dubleyol çaplı politikacıların kültür politikalarını da eklemek zorundasınız.

1996 yılında ABD’de yapılan dünya ağırsıklet boks unvan maçında Evander Holyfield ile Mike Tyson’ın karşılaştığında Tyson’un maç başından beri yaptığı on tondan fazla blokaja dayalı savunma taktiği dramatik bir şekilde çözülmeye başladı. Onuncu rauntta Holyfield’den aldığı ağır darbelerle grogy tüneline girdi. Ancak saat gibi uzayan saniyelerden sonra Tyson’ın imdadına gong yetişti ve hakem hemen araya girdi. Mike Tyson’un suskun, gururu kırılmış yaralı bir kaplan gibi köşesine dönerken Evander Holyfield’un köşesine fırlattığı bakış inanılmazdı. Modern insanın zamanımızdaki yalnızlığını içine gömdüğü acısını özetlemesi açısından oldukça ekstrem bir örnekti. ‘’Tanrım beni bir insan olarak yarattın, bu ringde insan olmakta yakalandım ve bana verdiğin gücün sınırı da bu!’’ deyip isyan eder gibi.

AKP’nin politikadaki en büyük marifeti bir imparatorluktan kalmış en büyük yapı olan cumhuriyetin katı kurallı kurumlarında ciddi bir tenzilata gidip kendisine iktidar, talancı tebaasına da servet türetmesiydi. Yani bu ülkede yıllarımız AKP ile onun ucuz ve de ahlaksız tebaası arasındaki fil ilişkisine kurban gitti.

Modern kadının feminist bakışlı ırmak cadısı türü o halinden iğreniyorum. Çünkü onların erkeklere karşı verdikleri sözde hürriyet mücadelesi, ki gerçekte bu kadınların vahşi kapitalizmin kıskaca alıp köleleştirdiği erkeklere karşı yürüttükleri sadistçe bir kırbaçlarla kampanyasıdır, her defasında şeyi en büyük olan zencilere yarıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Pensilvanya kumandalı cemaatin Türkiye’de yargı ve emniyet içerisinde konuşlanarak kurduğu paralel devlet yapısının AKP tarafından tasfiyesi esnasında yapılan curcunabazlık AKP’nin demokrasi oyunu sayesinde halk iradesini bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti devletinin içinde oluşturduğu ikinci parti devletçiğini görmemize engel değildir.

Irak ihanetle gitti. Suriye de öyle. Libya gittirildi. Yemen hala gitti gidiyor. Afganistan gitmişti. Çeçenistan paketlenip Ruslara satılmıştı. Mısır politik görgüsüzlüğünüzle Firavunlara gitti. Filistin kof kabadayılığınıza kurban gitti. Suriye’de Süleyman Şah’ın türbesini koruyamadınız, mat oldunuz ama tek teselliniz kemikleri çuvala doldurup kaçmanızdı. Hepsini anladık da Kıbrıs’ı nasıl verdiniz geri zekâlılar!

Kirinta köyünün düzlüğündeki metruk Rum kilisesinin avlusunda hasırları dağılmış iskemlesine oturmuş karşı Ayamama Dağı’nı temaşa edip Karadeniz’den esen iyot kokulu meltemlerle serinlenen yüz yirmi yaşında süt dişleri çıkmış Rum çehreli Aspulika Nine, onun biricik kedisi Katoliya Sipsika ve onların kadim dostu Kör Fadime’nin etrafında sinkaflı küfürlerle oyunlar oynayan Kirinta kopillerine anlattığı ikindi masalları, Halk Partisi devrinin ilginç bir tipolojisi Satürn Şapkalı Hophoroz Cemal’in statik varlığıyla biraz daha renklenen ve uyuz Merzifon eşeğiyle Karadeniz köylerine seyahatler edip El Papirüs’ül Âlem adlı kamus niteliğindeki külliyatının Şimal Malumatları bahsine ayrıntılar düşen Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin kalemiyle çok katmanlı Karadeniz kültürünü Türkçeyle kuşatmaya çalıştığımız aforizma dizisinin sona erdiğini varsa birkaç meraklı okurumuza bildirmek isterim.

Salman Rüştü’nün beni twitterda yasaklamasına neden olan twittın Türkçe tercümesiyle ilgili bir aforizma; Türkiye’deki Kemalistler ile Salman Rüştü arasındaki ontolojik fark nedir? Kemalistler yüz yıl önce hiçbir sosyolojik ve tarihsel nedenle açıklanamayacak kadar ısmarlama bir şekilde bir mucize gibi İngiliz kraliçesinin kirli donundan çıktılar ve kraliçeden dizbağı nişanı aldılar. Yazar Salman Rüştü ise kraliçenin önceki yüzyıllarda kullandığı iğrenç saray lazımlığından çıkmıştır.

Zamanı ve şartları zorlama. Bırak Kalandar Çörekleri, Moğolların Uğultusu ve Pupa Yelken Karadeniz basılmasın bir kenarda kalsın. Politikanın hayatı azdırdığı, görgüsüz zenginliğin kibir kitleleri türettiği, popüler kültürün her şeyi kuşatıp insanı çürüttüğü bir zamanda daha da demlensinler. Sen otur, çayını kahveni iç, birbirinin gölgesi insanlarla arana mesafe koy. Rusların Karadeniz’i işgalini konu alan Kızıl Püsküllü Mısır Tarlaları adlı romanın ana karakterlerini, kurgusunu, sosyo-politik fonunu ve Karadeniz kültürünün evreni ile Türkçe’nin sınırları üzerinde düşünmeye başla.

Türkiye’de yaşayan insanların gelecekleriyle ilgili cevabını bulması gereken sual; bu ülkeyi siyasi arenadaki mevcut partilerden hangisinin başkanının yönetmeye daha layık olduğu değildir. Tam aksine modern Roma’nın demokrasi içindeki Truva oyunuyla bu topraklara atayacağı yeni eyalet valiliğini söz konusu parti başkanlarından hangisinin beceremeyeceğidir.

Tarihte Anadolu’da yaşadığı acıyı, trajediyi, travmayı bu topraklardaki insanları tabip bilip şu ya da bu şekilde iyileştirmeyi denemek yerine yeryüzünün azılı gâvurlarından cesaret ve strateji alıp Anadolu’nun siyaseten güçsüz düşmüş insanının tepesine çıkmaya onu mahkûm etmeye çalışan her kavim, her din ve her taharetsiz dübür eninde sonunda hak ettiğini bulacaktır. Bu Hititlerden beri bu toprakların saklı yasasıdır.

Geçen yüzyılda büyük bir imparatorluğun muhteşem sarayı tepemize çöktü ve hepimiz enkazın altında kaldık. Tam yeniden doğruluyorduk ki bu kez kiriş kaydı ve Ermenilerin Rumların üzerine düştü, ortalığı bir toz bulutu kapladı. Sonra sarayın her tarafı dikenler ısırgan otları bitti. Zamanla ortalık duruldu. Güneş çıktı, havalar ısındı ve hepimiz, Türk, Kürt, Laz, Ermeni, Alevi, Sünni, Süryani, Yörük, Türkmen, Arnavut vb, kertenkeleler olarak sarayın temelindeki taşlara çıkıp öylece sabitlendik. Şimdi kanı ısınan bazı kertenkeleler çatallı dillerini çıkarıp diğerlerine gösteriyorlar.

Eski Türkiye’dee ( yazar burada ulusumuzun Ermeni babası pozları veren Ahmet Altan gibi ikinci cümlede vurguyu artırır ) cumhuriyetçilerin bir batı medeniyeti imanı vardı. Yeni Türkiye’dee bunların herhangi bir şeye imanı yok. Yani bu halleriyle Anadolu’daki turbo kapitalizmin gres yağı sürülmüş mekanik pistonları gibiler. Üstelik bu, en imansız insanların bir imanı olmasına rağmen böyle.

Belki güvenlik gerekçesiyle Türkiye’deki Aksaray yanlılarının politikayla Türk ekonomisini talan edişini leşçi akbabaların davranışlarına bakarak açıklayamayız. Ama en azından ABD’nin Beyaz Saray’da oturan siyahi başkanı Barak Hussein Obama’nın dünya siyasetindeki tutumunu Evrim Teorisi’nden de yararlanarak şempanze davranışlarıyla açıklamayı deneyebiliriz.

Bence doktorların ameliyat sırasında hastalara neşterle yaptıkları İslam’ın bazı toplumları değiştirip dönüştürürken yaptıklarından çok daha acımasızdı. Bu gerekliydi çünkü çoğu kez merhamet büyük bir hoyratlıktan sonra geliyordu. Diğer bir deyişle yamuk olan İslam dini değil, modernlikle aklı Pizza Kulesi gibi yan yatmış insanlar Sebastiyan.

İlginç bir amcam var. Aslında sıradan bir insan ama yaptığı iş itibariyle içinde bulunduğu psikolojik durum onu bayağı bir ilginç yapmış. Kars, Ardahan, Ağrı, Erzurum taraflarından Karadeniz sahillerinde kurulan hayvan pazarlarına büyükbaş hayvan getiren çobanlara hizmet için kurduğu, içinde çay demlediği, dinozor etinden yapılmış gibi kavurmalar pişirdiği, geceleri çoğunu kırık dökük kanepeler yataklarda hamsi gibi istifleyip yatırdığı sarı renkli büyük bir çadırı var. Amca zamanla kaşı gözü kapkara çoban müşterilerinin nereli olduğunu huyunu suyunu dilini öğrenmiş. Hangisine söveceğini, hangisini azarlayacağını, hangisini kovacağını, hangisine susacağını çözmüş. Bir ara çadırına davet etti beni. Gittim. Eski eşyalarla şekillenmiş bir ortamda tuhaf bir metafizik tecrübem oldu. İkram ettiği çaydan güç bela bir yudum içtim. Buzdolabının motoru devreye girdiğinde hafif bir Concorde havası olmuyor değildi çadırın. Velhasıl orada otururken ikide bir burnuma üşüşen sinekleri kovarken düşünüyorum. O karanlık çadırda yaz kış demeden kalan o çobanların da aileleri, kendilerine ait bir dünyaları, cinsel tercihleri hatta bu ülkeyle ilgili bir siyasi görüşleri var.

‘’Küçük Ermeni kilisesi dik bir tepenin yamacındaydı. Etrafı fundalıklar ve ağaçlarla kaplıydı. Dallar çatıyı örtmüştü ve sarızambak kokuları sarmıştı her yanı. Tepenin ardından yükselen ay, gölün uzak kıyılarını ışıltılar altında bırakmıştı. Ama kilise öyle karanlıktı ki! Tıpkı öldürülmüş Ermenilerin hayaletlerine ait perili bir ev gibiydi.’’ Ruse Macaulay Trabzon Kuleleri. İngiliz misyonerin Anadolu’daki zamanın ruhunu geri çağıran bu tasviri gerçekten de etkileyici. Ama bu tasvirin ciddi bir eksiği var. Evet, o yıllarda Ermenilerin bir kısmı sürgün edildi ya da öldürüldü çünkü Osmanlılara bu dünyada insan olarak hayatta kalmanın yasalarından başka bir seçenek bırakılmamıştı.

Bir yazarın gözünde 1 Mayıs kutlamalarının en ilginç taraflarından biri Taksim Meydan’ındaki kızıl bayraklı komünistlerin ateşli sloganlı gösterilerini bastırmakla görevli polis memurlarının başındaki bir komiserin elindeki telsizle merkeze verdiği soğukkanlı koordinasyon raporlarında Orta Anadolu ağzıyla sarf ettiği parıltısız resmi cümlelerdir.

Bugün Türkiye’de olup biten şey İslam’la, Müslümanlıkla açıklanamayacak kadar bambaşka bir şey. Bu, tam anlamıyla Roma arenalarındaki gladyatör dövüşü. Cumhuriyetle Kemalistlerin yüz yılda sistemin dışına ittiği, ötekileştirdiği Osmanlı tebaası son yıllarda politikada elde ettiği yeri kaybetmemek için her türlü sertliği sergilemekte, hukuk dışına çıkmakta bir beis görmüyor. Çünkü bu topraklarda demokrasi tebaaların birbirini kazıklamak için uydurdukları koca bir yalan. İktidarı kaybedenler politik ve ekonomik açıdan köle statüsüne indirildiğinden tarafların kaybetmeye tahammülleri yok. Asıl tehlike bu toplumsal kargaşada operasyonu yapan ellerle, operasyon aleti neşterin her gün biraz daha bütünleşiyor olması. Bu ise kaçınılmaz bir iç savaş demek.

Bence hafta sonu Trabzon’da oynanacak olan Trabzonspor-Beşiktaş maçında kemençenin ruhumuza sinmiş kuralsız ritminde Beşiktaş defansı tek bir notayı sektirdiğinde kademe birden kaybolacak, her şey bir büyü çabukluğunda olacak ve topu ağlarında görecekler. Ardından tribünlerden yükselen uğultu onlara sanki bir futbol sahasında değil de cehennemin dibindeymişler gibi katlanılmaz derecede acı bir his verecek ve maç boyunca bir türlü bunun önünü alamayacaklar.

Fransa’da yaşayan teyzem yirmi yıl önce Türkiye’ye geldiğinde Fransa’da otoyolların kenarında tehlike anında sürücüler kullansın diye iki kilometrede bir ücretsiz ve de sınırsız kullanıma açık telefonların olduğundan ve Fransızların hiçbir zaman bunları istismar etmediğini anlatırdı. Yirmi sene sonra Türkiye’de cep telefonuma gelen mesaj şu; ‘’ Elektronik Haberleşme Kanunu uyarınca adınıza devlete ödenen telsiz kullanım ücretinin aylık taksidi için … tarihinde hattınızdan 1.5 tahsil edilmiştir. ‘’ Bu iki ay içinde telefonuma gelen beşinci mesaj. Ve şuna benziyor. Bir yerde yemek yediniz, ödemeyi kredi kartıyla yaptınız, yaparken de tüm bilgilerinizi verdiniz, ama lokanta sahibi devlete olan vergi borcu için her sıkıştığında sizin hesabınızdan bir miktar alıyor. Bu AKP iktidarında Türkiye’de devlet diye bir organizasyonun kalmadığının resmidir. Yani siz yatağınızda mışıl mışıl uyurken devletten kanun çıkarmış yamyamlar sizin banka hesabınızdan, telefon hattınızdan para sızdırabiliyorlar.

Karadeniz’in insanını tüm kültürel katmanlarıyla, evreniyle kuşanıp Türkçe’nin sınırlarına ulaşabilmiş büyüklükte edebiyatçıları yok, ama Çepni koyununun kuyruğu misali tarihteki her şeyi örten ressamları var mesela, köylerinde anlatacağı hikâyelerle insanın modern hayatta yüklendiği elektronlarını alacak kadar hayat ustası mamikaları (yaşlı kadınları), bir de görgüsüzlüğü bir türlü hız kesmeyen, asla soyluluk kazanamayacak iğrenç bir lüks içinde yaşamayı bir şey zanneden zavallı müteahhitleri var.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Nisan 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

Okulda öğretmenler odasındaki masanın üstünde hala devletin öğretmenlere tebliğ ettiği, her nedense bizim de okumamızı ve imzalamamızı istediği tuhaf bir karar var. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kaybolmuş ya da insan tacirlerince kaçırılmış çocukların bir kısmının listesi. Dikkatimi çeken sadece Eskişehir–Sivrihisar arasında 1998’den 2015’e kadar sistematik bir şekilde 7 çocuğun kaybolduğuydu. Ve bir şekilde Türk kimliği almış Afganistan doğumlu çocukların ise bu ülkede buhar olduğuydu. Böyle bir ülkede devlet kadrosuna kapak atıp kanunların arkasına sığınıp devlet adamlığı yaptığını zanneden şeref yoksunları insanların zekâsına hakaret edercesine çocuk bayramı kutluyorlar. Yani insan bazen bu topraklarda devlet diye bir organizasyon var mı, burada yaşayan insan diye bir canlı türü var mı cidden şüpheye düşebiliyor.

Mübarek Kuran-ı Kerim biz Müslümanların ruhunu yüksek ahlakla bağladığından bilim adamlarının laboratuvarlarda fareler ve maymunlar üzerinde yaptığı koşullandırmaya dayalı deneyler bizi bağlamaz. Ama peynirleri tırtıklamasınlar ve bütün muzları yemesinler diye tüm AKP’lileri ve CHP’lileri bağlar.

Şayet bu ülkede bir paralel devlet vardıysa ve MIT çalışanları bunu deşifre etmediyse onların maaşını aldıkları bir millete birinci dereceden ihanetten kurşuna dizilmesi gerekecek. Şayet ortada MIT'in paralel devlet yapısıyla ilgili raporlarını sürekli göz ardı eden bir hükümet varsa bu durumda daha fazla hainin kurşuna dizilmesi gerekecek. Yani ortada her halükarda kurşuna dizilmeyi hak etmiş hainlerin olduğu gerçeği var, Sebastiyan.

AKP’nin Çanakkale şehitlerini anma programına davet edilen İngiliz kraliyet ailesi mensubu prens Edward Charles’ın Kuran okunurken Fisebilillah ayetini duyup girdiği haleti ruhiyeye ve Anzakların taharetsiz torunlarını kırmızı halı serip mehter takımıyla karşılayan AKP’nin dümbelek takımının trajik haline bakılırsa dedelerimiz Çanakkale’de boşu boşuna savaşıp ölmüşler.

Eski Türkiye’de Çanakkale türküsünü sadece TRT’nin Ankara korosundaki solistler söylüyor tüm halk dinliyordu. AKP’nin yeni Türkiye’de ise Çanakkale türküsünü 90’larda dağılan SSCB (Sovyetler Birliği) sonrası sirk çadırlarındaki çingeneler gibi Rus halk şarkısı Kalinka’yı söyleyen bol apoletli Kızıl Ordu subaylar korosu misali patates askerlerinden oluşturdukları kaygısız bir koroya söyletiyorlar ve kendi ucuz tebaalarına dinletiyorlar, Sebastiyan.

Hani bir türlü elimize avucumuza gelmeyen sadece uykudan uyandığımızda göz kapaklarının açılmasıyla geri gelen sigara dumanı gibi ruhumuz var ya, hani pazar yerinde gördüğümüz Suriyeli bir dilenciden kaçırdığımız korkak gözlerimiz var ya, hani TV’deki bir boks maçında ezilmişliğine inandığımızdan içimizden siyah derili Müslüman boksörü tutmuşluğumuz vardı ya, hani kimselerin bilmediği ilk günahlarını hafızamızdaki meçhul galerilerde sıkı sıkıya kitleme deliliğimiz vardı ya, hani her banyo yaptığımızda acemi bir heykeltıraş gibi okşayıp fazlalıklarını döktüğümüz bedenimiz var ya hani …. ….. ….. …… …. …….. ….. …… ya. İnsanız işte, hem de leş gibi.

Kısacası Sebastiyan bir ömür boyu okuduğumuz İstiklal Marşımız için ‘’ okuduk ama okurken hiçbir şey anlayamadık hocam!’’ diye itiraz edemedik. Milli gururumuz için sustuk. Bayrağımızdaki hilal için; ‘’Neden Pakistanlıların bayrağındaki karpuz kabuğu gibi de, bizimkisi böyle özenli çizilmiş, yoksa bizimkisi bilinemez meteorolojik hata mı hocam? ‘’ diye soramadık mesela. Artı ‘’Bir millet nasıl olur da önce meclislerin en büyüğünü açar, sonra bir devlet kurar ve en sonunda da bir istiklal savaşı yapar ve onu kazanır, bu nasıl olur da olur?’’ diye sormaya cüret edemedik.

Geçen yüzyıl çok büyük bir mucize olmuş ve İngiliz kraliçesinin kirli donundan çıkan Kemalistler Anadolu’yu işgal etmişti. Bu yüzyılın en büyük mucizesi ise son Çanakkale şehitlerini anma programında subhanekeyi ezberleyen çocuklar gibi protokolde oturan İngiliz Kraliyet ailesinin veliahdı Galler prensi William Charles’in AKP’nin bir tür politik halifesi olduğunu öğrenmemiş olmamızdı. Gördüğün gibi Sebastiyan mucizeler çağı hala devam ediyor.

Geçenlerde vefat eden ve Amerika’da bir sürü bilimsel paye almış Türk bilim adamı Oktay Sinanoğlu’nun hayat öyküsü bize modern bilimin zannedildiği gibi insanlığın ilerlemesinden gelişmesinden yana saf bir olgu olmadığını, aksine dinler tarihiyle başlamış insanlığın en köklü kavgasında barbarca kullanılan oldukça keskin, caydırıcı bir enstrüman olduğunu gösterdi. Ama Oktay Sinanoğlu’nun Bye Bye Türkçe gibi yazdığı Türkçe kaygılı yüzeysel şeyleri bu ülkedeki gerçek yazarların gücünü ve zekâsını fark edememiş bir körlük olarak tanımlamak zorundayız.

Helenlerin insana çöreklendiği bir devirde
Roma misali tanrıyı öldürmenin derdindeyiz
Bir Firavun zincirine daha vurmanın telaşıyla
Anadülüs’e ama
Tamahkâr çarkların uğultusunda sağır
Kör bıçakla saçını kesemeyen utanmazlar
Ne Nemrudumuz ölür, ne de bir İbrahimimiz doğar

Bir yazar olarak Anadolu’da en az yüzyıllık köklü bir geçmişi olmayan hiçbir şeye itibar etmeme gibi katı bir prensibim olduğundan bu topraklarda gâvurluk özentisiyle sonradan türemiş sanatçı kılıklı palyaçolara, kusmuk tadında kaygısız metinler türeten yazar bozuntularına, sonradan görme zengin soysuzlara, tanrıdan rol çalan din bezirgânlarına ve politikayla üstün insan rolü yapan AKP’lilere hamam böceği muamelesi yapıyor olmamı anlaman gerekiyor, Sebastiyan

AKP’nin Türk politikasındaki durumu Hitlerin tüm Avrupa’yı işgal ettiği Alman Harbi’yle birebir aynı. Cumhuriyetin tüm kurumlarını ele geçirdiler, tüm alt sistemlerin aklını devre dışı bıraktılar. Şimdilerde duble yol çaplı küçük akıllarıyla Türkiye’nin siyasi sosyolojinin ne yöne gideceğini kestirmeye çalışıyorlar. En azından seçim reklamlarındaki aptal şoförün dilindeki; ‘’ yollar kaymak gibi!’’ sözünden anlaşılan budur. Yani AKP cumhuriyette ele geçirdiği aklından büyük güç tarafından adım adım yutacak. Tayyip Erdoğan’a hamle yapabileceği bir alan, nefes alacağı oksijen, sarayında saklanacağı tek bir delik bırakmayacak.

Türkiye’de Müslümanlar tarihte Hıristiyanlığa isyan etmiş bir akıldan doğmuş modern hayatın tüm nimetlerine çöreklenmeye konforuna üşüşmeye dünden razılar. Bu halleriyle de lügatinde ‘’la’’ olmayan yüzsüz Arap tacirlere benziyorlar. Sonra da az buçuk dünya görmüşlükleriyle tükettiklerini üretenlerin dinine sövmeyi büyük bir marifet biliyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti Reisicumhurbaşkanlığına. Stop!
Türkiye’deki mevcut AKP hükümeti BM’in sabık kararlarına aldırmadan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti denilen korsan ada ülkesini işgal etmelidir. Stop!
Maraş bölgesindeki BM askerlerini bir an önce adadan def etmelidir. Stop!
Kuzey Kıbrıs’ı siyasi statüsünü Ankara’ya bağlı bir vilayet olarak yeniden düzenlemelidir. Stop!
Çünkü bedeli ödenerek alınmış bu ada şu anda siyasi olarak Rum kesimin kuşatması altındadır. Stop!
Ve ileride Kürt sorunuyla birleşip Türkiye’nin başına büyük bir bela olacaktır. Stop!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Nisan 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Türklüğün bin yıllık askeri varlığı Müslümanlar karşısında gayri İslami olan her unsura kılıçla diz çöktürmek, diz çökenleri Kuran-i Kerim’in planyasından geçirmek, diz çökmeyenleri ise zincirleyip Allah’ın (CC) huzuruna göndermekti. Son yüzyılda ise Türklük Anadolu’da bu topraklarla köklü bir bağı olan her şeyi yok sayıp modernlik adına zebaniliğe dönüştü. Kadim olanı kucaklama, rezervine almak ve batıya onunla meydan okumak yerine kadim olan her şeyi yutup modernizmin zehrini zerk eden bir yapıya dönüştü. Hayır, Müslümanlık özelinde Türklüğün muasır medeniyetler seviyesine çıkmak gibi aptalca bir hedefi yoktur. Ama muasır medeniyetler seviyesine çıkmış insanlığı teknolojiyle tehdit aptalları oradan aşağıya indirmek ve dünyaya insanlığa görece bir barış getirmek gibi çok daha erdemli bir görevi vardır. Ve bu ahlak işinin insan olmaktan başka bir sermayesi de yoktur. Onun için modern Romanın garnizonunu ele geçiren AKP’ye yanaşmayı bir şey zanneden ülkücü milliyetçi Türk takımını hiç anlayamıyorum.

İmparatorluğun geçen yüzyıllardaki görkemli tarihi, bu gün modern Roma’dan rol çalan politikacılar eliyle Anadolu’da hayatı sürekli boğmaktan, sabote etmekten, zenginliği çalmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor. Dahası İslam dininin Sünni mezhebi Anadolu’daki hayatın bağlamından koparılmasının modern Roma’nın tanrılarına sunmanın basit bir aracına dönüşmüş durumda. Ve kısa vadede bu kronik durumun bir çaresi de yok.

1915’te Ruslar Doğu Karadeniz’i işgal ettiğinde Rus ordusundaki Ermeniler Of’un arşivini yaktılar. Trabzon’daki ittihatçı bürokratlar ise Of’un 300 medreseli siyasi aklının hamlesini önlemek için feodal yapıdaki ağaları devreye soktular. Bu siyasi bastırmayı halkın belleğine oturtmak için de cumhuriyet devrinde Oflu Hoca aptallığını türettiler. Yani bugün hala filmi çekilen Oflu Hoca tipolojisi Trabzonlu ittihatçıların hilafet yanlısı Oflu medrese mollalarına bir sövme biçimidir. Ve bu politik sövgü dili bu gün bile geçerliliğini korumaktadır. Of’un molla türü edebiyatla bir parça düzeltmeye çalıştığımız köklü bir medrese geleneğinden gelen ilim ehli, yaşadığı zamanla ilgili söyleyecek sözü olan Molla Curcurafzade Abdullah Efendi tipolojisidir. Onun için Sürmene ile karşılaştırıldığında Of tarihsizdir. Üstelik Çaykara gibi otantik Rum kültürün yaşadığı bir hiterlanda sahip olmasına rağmen dünsüzdür. Sürmene ise Rus işgalinde muhacir çıkmadığı için geçmişiyle daha barışık bir kültürel görüntü verir. Ve Trabzon’un ilçeleri içinde otantik dönemle bağı en güçlü olandır.

Mısır’daki Müslüman Kardeşler Anadolu’nun Nemrut’unu tanımadığı için ( AKP’nin aklına uydukları için ) Firavunun mumyasına tosladığını fark edemediler. Türkiye’deki Sünniler ise bin yıllar önce Mısır piramitlerinin mahzenlerinde Firavunlara çalınmış arabesk müziğiyle meşk ettiklerinden politikada belalarını buldular.

Tam12 yıl boyunca Tayyip Erdoğan gibi bir politikacının Türk halkını her gün azarladığı, aşağıladığı, zekâsına hakaret ettiği bir ülkede doktorların hastalarına narsist davranıyor olmasını, mahkemelerde hâkimlerin sanıklara ve avukatlara söz hakkı tanımayıp onları azarlamasını anlayabiliyorum ve de her defasında haklı buluyorum.


Türkiye’de yaşayan insanların cumhuriyetle melekelerinin Latin harfleriyle biçimlendirilip kendilerini Anadolu’yu modernleştirecek üstün insan zannetmeleri ama gerçekte ise sadece batı medeniyetinin ucuz bir tebaası olmaları ile imam hatiplerde, kuran kurslarında Arap harfleriyle donanıp hayatın omurgasına bir türlü dokunmayan pragmatist bir körlükle kendilerini bir ömür cennet ehlinden sayan iki sınıfın politik açmazı var.

İsmet Özel’in insanın başlangıçtaki varoluşsal acısına kadar gidebilecek, bir ömür ısrarla aradığı ve müşahhas olarak görmek istediği tarih denilen ‘’ takvimin sayfalarının arasını dolduran şey’’ diye tabir ettiği, bir an önce hesaplaşmak istediği mefhum Müslümanların tarumar edilmiş coğrafyasında Nuri Pakdil adlı bir Türk şairinin Yahudilerin esareti altındaki Mescidi Aksa’da verdiği zavallı poz değildi.

Trabzonspor-Galatasaray

Türkiye’de Trabzon özelinde Karadeniz Trabzonspor üzerinden ötekileştirme sürecini yaşıyor uzun bir süredir. Bu ileride politik bir bombe yaparsa siyasi ve bürokratik mimarları tarih önünde tescillidir. Karadeniz başlarda Helen dilinde ‘’terk edilmiş, neşesiz’’ anlamında Aksinos Pontos olarak adlandırıldı. Sonra da Miletli tacirlerce ona Pontus yani Karadeniz denildi. Pontus kelime olarak politik bir tanımlamadan çok Helen damarlı hümanistik bir yaşam biçimine refere eder. Dolayısıyla İstanbul’un Pontus kelimesi üzerinden Trabzon’u ötekileştirme çabası oldukça cahilcedir. Artı Türklük hala Karadeniz’de en güçlü ve aktif olgudur. Ama bu durum Karadeniz’in tarihteki renkli kültürel katmanlarını ıskalamamızı gerektirmez. Zaten Karadeniz’in sorunu geçmişteki bu kültürel katmanlardan beslenip kimliği için özgün bir kültür üretememek. Ve sığ bir milliyetçilikle kendini tümüyle popüler kültüre ram ettiğini fark edememektir.
Maç İstanbul’un cehaletine verilen cevapla başladı. Fatih’in fethettiği, Yavuz’un yönettiği, Kanuni’nin doğduğu şehrin adıdır Trabzon. Dahası da var; Trabzon şehri tarihte imparatorlukların çökertildiği bir yerdir. Maçın başlarındaki kudurgan faktörler birbirini öğütüp dengeleyene kadar bir öngörü yapmak çok zor. Selçuk’un oyun kurallarından çalmaya çalışması tribünlerce ciddi bir ahlakçılıkla azarlanıyor. Bizans’ın klasik savaş taktiğidir; tehlike varsa ölü taklidi yap. Bu taktik sayesinde Trabzonspor’un penaltısı güme gitti.
Nasıl olduğunun çok fazla bir önemi yok, önemli olan modern akılla çok fazla hesap etmek yerine o şeyin bir an önce oldurulmasıdır. Onun için Trabzonlu olmak ve istemek fazlasıyla yeterlidir. Öyle ki Trabzon şehrinin bir lisesinin futbol takımı Brezilya temsilcisi ile dünya kupası için final oynayabilir. Ve bütün bunlar olurken İstanbul’un taharetsiz Makyavelistleri popolarını kaşıyabilir.
Trabzonspor ilk yarıda Galatasaray’a konforlu şeyler yapma şansı tanıdı, kendisi ise futbolun daha ağır şeyleriyle uğraştı. Trabzonspor seyircisi ise tam anlamıyla profesyonel. On ikinci ruh olarak ıslıkla ne zaman kademeye gireceğini, rakibi ne zaman yuhalayacağını, hakeme ne zaman homurdanacağını, bir Roma valisini şehirden ne zaman kovacağını çıldırtıcı bir sabırla yapabiliyor. Oyundaki kırılganlık Trabzonspor aleyhine döndüğünde Trabzonspor tehlikeyi tam beş dakika önce hissediyor. Teknik direktörler ise golü yedikten beş dakika sonra oyuncu değiştiriyor. Bu da Trabzon seyircisinin kült aklıyla bile futbolu okuma da Türkiye’deki teknik direktörlerden on dakika ileride olduğunu gösteriyor. Futbol o kadar enteresan bir oyun ki bir takım en müşkül olduğu zamanda bile mekanik bir karşı koyuş büyük bir güce dönüşüyor ve bir galibiyet şansı doğurabiliyor.
İkinci yarıda Galatasaray’ın konforlu işleri futbollaştı. Trabzonspor’un ağır işleri düğümlendi. Ama maçın 70. dakikası ile 90. dakikası arasında akıl devreden çıkmaya ve gladyatörlüğün sırları devreye girmeye başladı. Bu boğuşmadan güdüsü en sağlam olan taraf yani Trabzonspor galip çıktı. Diyorum ya, modern akılla hesap kitap yapmayı konforlu düzende koşuşturmacayı boş verin, nasıl olduğunun da bir önemi yok aslında. Önemli olan o şeyi bir şekilde oldurmaktı ve oldurdular.
Trabzonspor’un yıllardan beri yaptığı şey; kendi değerleriyle karşısındakini tartmak, kirliyse kendi kirini yüzüne çalmak, ahlaksızsa futbolla ahlaksızlığını yüzüne çalmak, yani insan formundan taşanı zaafından yakalayıp canını yakıp insan olmaya çağırmak ve bunu her defasında ve herkese karşı ustalıkla yapabilmek. İşte Trabzon şehrini büyük yapan, bütün entrikalara rağmen Trabzonspor’un Türkiye’de şampiyon olmasının, bir lise takımının kendi klasmanında dünya şampiyonluğu finali oynayabiliyor olmasının sırrı tam da burada.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.