30 Eylül 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Bendeki istihbarat akışına göre Of’un bütün mafya babalarının Havana puroları içip duman altı olduğu loş ışıklı kadife koltuklu burjuva tavanlı geniş odalarda aldıkları ‘’ Adalet için bir mermi çak!’’ adlı toplantının nihai kararına göre Trabzonspor’un son şampiyonluğunu çalanlar hakkında profesyonellik ötesi denecek türden bir dizi infaz kararı alındı. Ve maalesef o demir baklayı yutacak faniler arasında Cem Yılmaz da var ve özellikle onun infaz kararı şuh bir sekretere bizzat daktilo ettirilip imzalandı!

1990’da Gürcistan’da denediler, adına kadife devrim dediler. 2004’de Ukrayna’da denediler, adına turuncu devrim dediler. 2010 yılında bu kez Tunus’ta denediler ve adına Arap baharı dedikleri tepeden tırnağa bedevi kuralsızlığı kokan kaos kervanı çöle sürdüler. Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün’ünün de dahil edildiği bu kaotik bedevi kervanına Suriye’yi de dahil etmek istediler. Bu açık ihanetin adına da utanmadan sıkılmadan stratejik derinlik dediler. Yazdıkları kanlı senaryo da ellerinde patladı. Bilim adına masum halklara yapılan bu ihanetin senaryosunu yazanları da Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı ve başbakanlıkla ödüllendirdiler. Oysa soru basitti; Arap’ın ne zaman bir kışı oldu da şimdi baharı olsun.

Sayıştay denetiminden kaçırılan hükümet bütçesindeki reel açık ile IŞİD falanjistlerinin bindiği tozlu kamyonetlerin total maliyetleri arasındaki korelasyonu hep merak etmişimdir.

Dünyanın beşten büyük olduğu realitesi 70.000.000’nun 1’den ( Tayyip Erdoğan’dan ) küçük olduğu trajedisini değiştirmiyor.

‘’ Aztekler’in yirmi gün çeken kutsal Tlacaxipehualitztli ayı süresince, erkekler törenlerde katledilen kurbanların derilerini üzerlerine giyip Toltec’e öykünürlerdi. Bu davranışın ne anlama geldiği konusunda bir fikir birliği yoksa da kimi bilginler törenlerde yüzülen bu insan derisini, ilkbaharın gelişiyle yeryüzünü kaplayıp onu yenileyen taze bitki örtüsü olarak yorumlamaktaydılar.’’ Karl Taube / Aztek Masalları

Şayet Yüce Tanrı mahşer meydanında insanın yüreğindeki iyilik ve kötülüğü atom altı parçacıklarına kadar ayrıştırıp negatif ve pozitif elektronlarla bir hesap bilançosu yapmaya kalkarsa ve bunu buz gibi bir sonsuzluk üzerinden değerlendirirse ve benim bu yazdığım aforizma Nacal tabletlerinden sızdırılmış bir cümle değil de levhi mahfuzun tozlu mahzeninden sezilmiş bir söz ise insanın hali nice olur?

Avutos da Çinganelas! Bir grup genç Poşa ( Ermeni Çingenesi ) akşam vakti asfaltın kenarındaki refüj çimenliğine uzamış Karadeniz’in tüm hayat ritmini ele geçirmiş gibi ellerinde iki kocaman gitarla durmadan çalıp yanık gaydalar eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Sanki giden bir yazın ardından düzenlenmiş bir veda partisinden çok sonbaharda ölçüsüzce yağan sağanak yağmurlarla oluşan sellerde kayıp giden alüvyon toprakların ardından yakılmış içli bir ağıt.

Hayatın onu yaşayanların biyolojik ritimlerine has oldukça basit, belki biraz tembel ama oldukça mantıklı bir akışı var. Mesela her sabah Zarha camisinin önünden lise talebeleri sallanarak okullarına gidecekler, arada bir geçen beyaz üniformalı bahriyeli gruplar sokağı taze gelinler gibi şenlendirecekler, o şişman tezgâhını temizleyip palamutlara su dökecek, ardından ‘’ Hey maşallah be, derya kuzuları bunlar!‘’ diye bağırıp o sokaktaki çaycıya, fırıncıya, kahveciye, bakkala bir hayat şevki verecek. Sonra dolmuşçu Yakup ağabey minibüsüyle ağır aksak gelip o yaşlı kadını ve köy okulunun muallimlerini köye götürecek. Yine aynı virajı dönüp geri vitese takacak ve yaşlı kadını yolun başına bırakacak. Tam bir dakika yaşlı kadının toparlanıp arabadan inmesi için sessizce bekleyeceksiniz. Yani öyle sosyoloji takmaz cahil bir politikacı ‘’ büyük düşünün!’’ dedi diye şehirlerin tabelalarına ‘‘büyük’’ kelimesi ilave etti diye zannedildiği gibi hayat büyümez, sadece sizin bildiğinizi zannettiğiniz bazı kavramlar politik bir söylem enflasyonuyla daha da ucuzlar.

Sürmene’nin üstünde çığlık çığlığa üşüşen martı sürülerinin her defasında Of’un üstünde üşüşen martılardan çok olmasının nedeninin Sürmene sahilinde Karadeniz’e karşı sıralanmış asalet kapısı girişli apartmanların balkonlarında Of ilçesi ile mukayese edilmeyecek kadar çok sayıda saksılar dolusu türlü çiçeklerin ve de sardunyaların Sürmene’ye verdiği huzur dolu görüntünün olduğu yönünde doğruluğu henüz kanıtlanmamış bir öngörüm var.

Gürcülerin halk müziğini iyice öğrenmeden, Kafkas halklarıyla Lazlar arasındaki paralel kültürü tanımadan Kafkasya’daki etnik grupların müzikleriyle Laz müziği arasındaki ilişkiyi net biçimde tanımlamadan Kazım Koyuncu’nun müzikal açıdan çok evrensel eserler, hatta İskoç müziği ürettiğini söyleyen cahillerin ( başta bizim Haşmet ) yaşadığı bir ülkedir, Türkiye.

Cemaatin Türk siyasetindeki trajikomediyle biten mutualistik örneğinden edindiğimiz tecrübeye göre; Abdullah Gül’ün başbakan ve reisicumhur olduğu dönemlerde devletin çeşitli kademelerinde yuvalanmış Kayserililer de AKP hükümeti tarafından bir tür paralel devlet olarak tanımlanabilir ve bir sabah robokop tipli polislerce ansızın evlerine baskın yapılabilir ve zanlı Kayserililerin ifadelerine başvurulmak amacıyla karga tulumba merkeze götürülebilirler.

Yine büyük sözleri söylemeyi bana bıraktınız. Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler genel kurulundaki boş koltuklu dramatik ıssız adam fotoğrafı Türk politikasında yıllarca self mastürbasyonla kemale ermiş bir politikacının son pozuydu.

First Lady Emine Erdoğan’ın Beyaz Saray’da verdiği tarihi pozla 1970’lerde Çaykara’nın Hopşera köyünden Of’a kocaya giden eski patsilerin Foto Nuri’de verdiği siyah beyaz pozlar arasında herhangi bir fark göremedim.

Kafkasların güneyinde tarihin sisli sayfalarındaki İberya ülkesinde Okyanus korsanları gibi gözü kara örülmüş kızıl sakallı hamuruna Kartvelian mayası karışmış bir halk çıkacak ve onların yaşadığı karla kaplı yüksek dağların doruklarında akordeon nağmeleri eşliğinde tek ayaküstünde sekerek yürüyen ravisi meçhul bir horozunun hikâyesini de yazacağım.

Karadeniz’in üzerindeki ölgün güneşin huzmeleriyle iyice şenlenmiş masal bulutları yağmura dönüşmeye başladığında, siz insanların ucuz dijitallerine düşmüş bütün fotokromik manzaraları hayallerinizden uçup gittiğinde ve de akşamın suskun karanlığı tuhaf bir sahicilikle tüm evreninizi kuşattığında bir yazarın kelimelere dökülmüş büyülü bir aforizması devreye girer ve sizi anında o kayıp şeylere geri çağırır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Eylül 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Mağno’dan Zarha’ya oradan da Homurgan’a genç kızlıklarında fermene giymiş bütün Sürmeneli kadınlar sıradan taşralı mantıklarıyla hayatı tam ortasından carrtt! diye ikiye ayırdılar ve acemi bir hırsız gibi bir ömür bütün iyi şeyleri kendi taraflarında toplamakla uğraştılar. Oldukça garip ve komik bu duruma rağmen Sürmeneli kadınlar en büyük düşmanlarına bir bardak soğuk suyu kristal bardaktan başka bir şeyde vermeyecek kadar da merhametliler.

Solaklı Vadisi’ndeki tarihi Hapsiyaş Köprüsü’nün 1929’da yaşanan büyük sel felaketiyle yıkılmasından takriben üç yüz elli yıl öncesinde Şivan’dan gelen bir Kafkas engereği ile ta Şiraz’dan dağlar bayırlar gelen bir Şahmeran köprünün tam ortasında buluşurlar, beden bedene dolanırlar, elleri koyununda onları izleyen Rum köylülerin korku ve merak dolu bakışları altında bir Bedevi çadırlarındaki iri gözlü oynak Arap dansözlere ilham verecek türden oldukça ölümcül figürlerle oynaşıp durularmış.

Eskiden kızlar sırf kamyon şoförü gibi çirkin ve göbekli bir kocayı hak etmek için yıllarca göz nuru akıtıp danteller örerler bir sandık dolusu çeyiz dizerlerdi. Bu açıdan bakıldığında zamane kızlarının durumu İngilizcedeki İf clause kalıpları gibi. Eğer bir sandık dolusu çeyizim olmuş olsaydı kamyon şoförü gibi çirkin bir koca bulabilirdim.

Yazar olmanın en tuhaf tarafı, sadece edebiyatta ( literatüre: Latince güzel yazı ) sıkı metinler üretmek değil sahip olduğun yetenekle bu gezegende hala yaşayan emperyal bir dilin sınırlarında gezinerek insanlarda çok daha fazla şeyler çağrıştırıyor olmaktır.

Bu gün Sürmene’nin Zarha mahallesinde çakır gözlü bordo keşanlı köylü kadınlarının arasında beyaz üniformalarıyla dolaşan kaptan adaylarının zamanı zorlamayan düşünceli adımlarından başka bir numara yoktu bu sahilde.

Henüz doktora tezinin tam ortasında tavuk gibi eşelenen birisi bana bilimin bu evrenin tek büyülü anahtarı olduğundan, istatistiksel verilerin kutsal dilinden, astrolojinin insan psikolojisi üzerindeki mantıklı etkisinden, fallardan bahsettiğinde içimdeki söz anlamaz harf tanımaz cahil Mekke bedevisi birden harekete geçiyor ve kirli sakallarının üstünden biraz da bıyık altından pis pis sırıtıp duruyor.

Şöyle bir sahne alalım mesela Kubilay. O Kafkas kartalı bakışlı Gürcü Zaza Gabunia beyazı alkolden sararmış boncuk mavisi gözlerini çay bahçesinden kaçırıp saniyede bir milyon renk yakalayan kamerana dönsün ve şöyle desin; ‘’ Evet, bazı zamanlar ben de işler yolunda gitmediğinde, ne bileyim işte bankadaki profesyonel bir memurdan yüklü bir havalenin henüz hesabıma geçmediğini öğrendiğimde, kendimi karşı cinsten muradını alamamış uyruğu meçhul bir zenci gibi hissediyorum mesela. Yani aslında ben de bütün Türk erkekleri gibi bir nevi Turhallıyım.’’ Kestik!

Hz. Davut’un Zebur şeriatına göre bir hayat yaşadığı konusunda bana defalarca yemin etmiş tam yüz yaşındaki Aztek bir gezginin atalarından duyduğu ravisi meçhul bir rivayete göre; Anadolu’nun gayri resmi dinozoru Araratus Makronların kabileler halinde yaşadığı Anzoumah ve Matsouka vadilerinde yaptığı ve henüz Rihter doğmadığından şiddeti hiçbir zaman tahmin edilememiş depremlere sebep olmuş baskınlarda tam yüz bin sıtma olmuş Makron ölmüş ve nehirlerde akan kanlardaki aşırı hemoglobin yüzünden Karadeniz kızıl renkli bir denize dönüşmüştü.

‘’ Veracruz’daki çağdaş kabilelere göre güneş battığında taşları jaguarlara dönüşmekten sadece gecenin içindeki yıldızların ışığı alıkoymaktadır.’’ Karl Taube / Aztek Masalları

Türkiye’de futbol hakemi olmanın Fenerbahçeli bir futbolcunun gece uyurken rüyasında gördüğü kâbuslara penaltı çalmak gibi tamamen büyülü gerçeklik ile izah edilebilecek oldukça sarkastik bir yönü de var.

O zamanlar Yüce Tanrı’nın çok büyük bir merhameti olarak bu şehirde her gece tabanlarını bitli bir otelin tavanlarına gösteren tam dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz Nataşa’nın paslı yatakların üstündeki uygunsuz biyolojik varlığına rağmen fırıncıların sabahlara kadar bereket içinde çalışabiliyor olmalarıydı.

Çok yakında kutsal Zigana Dağı’nın eteklerindeki vahşi floralı derin vadilerde doğup büyümüş ömrünün büyük bir bölümünü sessizlik içinde tabiatın tüm tınılarını dinleyip müzikal açıdan büyük bir sabırla yorumlamış Muntezumavari kurbağa suratlı şişman bir adam çıkacak şaşaalı ışıklarla süslenmiş Trabzon şehirlerimize inecek ve arkaik Romeyika dilinin tüm melankolik katmanlarıyla harmanlanmış hüzünlü türkülerinden oluşan dev bir konser verecek ve bizleri coşturacak. Ve biz değmiş armut yerken bir türlü mantıklı hareket edemeyen Karadenizliler bu duygusal emek servisinin mükafatı olarak sahnedeki o adamın başından aşağı sadece tabaklar dolusu bayıltıcı kokulu taze tzifin yaprakları dökmeyeceğiz aynı zamanda bir sonraki konserinin biletlerini satın almak için kredi kartlarımıza yükleneceğiz. Ya böyle olacak ya da çekilmez derecede iğrenç bir arabeske dönüşmüş Karadeniz müziğiyle birlikte kültürel açıdan ölüp sonsuza dek susacağız.

Dato Gabunia Doğu Karadeniz’in çay bahçelerinde çalışan on binlerce Gürcü işçisinden biridir. Onun gurbet hikâyesi Gürcü işçi simsarları, Türk işçi simsarları ve Türk patronların küçük iktidar alanlarıyla kuşatılmıştır. Dato yoğun iş temposundan arta kalan zamanlarda kendi iç dünyasına döner ve Türklerden özenle sakladığı gerçek düşüncelerini akşamları küçük kızı Marika’nın hayaline açar.

Rasyonel tınılı bir Gürcü halk şarkısında akordiyonun dalgalı hüzünlü melodilerinin insanın içindeki boşluğa akışına şahit olana kadar Kafkasya hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

20 Eylül 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

AKP’nin Anadolu’daki 12 yıllık iktidarında Ortadoğu ve dünyadaki bütün Müslümanlar o denli mutlu o denli mesut o denli bahtiyar oldular ki neredeyse her mezhebin müntesipleri, tarikat üyeleri, dergâhların aciz insanları tıpkı tarihte yüklü bir bedevi kervanının Mekke’ye girişinde olduğu gibi defler çalarak, derin trans hallerine girerek, vecde gelerek, şeyhlerinin etrafında aşka gelip dans ederek, ileri geri doğru toplu hu huular çekerek AKP’nin bu evrendeki Hopşera sarkastizmiyle özdeşleşmiş tuhaf mı tuhaf varlığını kutsayıp durdular.

Aslında politikada AKP tecrübesi yaşamış vatandaşlar olarak geçen hafta Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar’ı İngiliz Lawrance kılığında bedevi çadırında oturmuş kaşları çatık bir şekilde bir dansözü izlerken hükümetin rehine kerizliğini her an çözebileceğini anlamalıydık. Nitekim rehineler uçaktan Kurtlar Vadisinin ucuz figüranlarla dolu casti gibi takım elbiselerle indi. Başbakan Davutoğlu’nun kısa boyuna rağmen bir çocuğu kafasını koparacak gibi tutup havaya kaldırması ve alnına şövalye nişanı gibi bir öpücük kondurması AKP’nin Ortadoğu politikasının da özetiydi. Ortadoğu’daki halklar içinden kendilerine sadakat göstereni seçiyorlar, sonra onu o ülkede ayağa kaldırıp öpmeye çalışırken her defasında diğer politik gruplar tarafından öpülüyorlardı.

Mahmut Hoca’nın küllüğünün (külliye) temellerine doluşan mübarek yağmur suyunu tahliye ederken bir şehrin su borusunu patlatıp halkı tam üç gün boyunca susuz bırakan, damanacalara, çeşmelere, yağmur sularına mecbur eden feodal zekâ! bu şehirdeki bütün cenaaabetlerin, akmayan musluklar kokan tuvaletler için edilen okkalı küfürlerin, ıslak mendille silinen anüslerin, alınamayan abdestlerin bütün günahları boynunuza. Hele bir Mahmut Hoca’nın küllüğündeki suyun tahliye işi bitsin, hele bir Mahmut Hoca’nın… Sabır sabır, deve hen deve hen, ppprrrpruuşt! küllün cabir küllün cabir!

Altyapı ve zekâ yetersizliği yüzünden şehir merkezleri göle dönüşen AKP’li belediyelerin ihtiras dolu küçük dünyalarında keşfettikleri yeni bir önlem daha var. Vatandaşın her altyapı fiyaskosunun videosunu çekip sosyal paylaşım sitelerine servis etmesini önlemek için yağışların artıp felaketlerin tavan yaptığı saatlerde komple şehirlerin elektriklerini kesiyorlar ve hayat tanrıların kontrolünde kapalı gişe oynanıyor. Yani AKP’li bir belediyenin idare ettiği bir şehrinde kendinizi bir sabah kendinizi yaylı yatağınızla Karadeniz’de oynaşan palamutlarla burun buruna uyanırsanız hiç şaşırmayın.

Türkiye gibi imparatorluk bakiresi bazı emperyal ülkelerin en büyük özelliklerinden birisi de genetiğiyle oynanmış aptal beyaz politikacıların dış politikada yaptığı fahiş aptallıkların garip bir şekilde büyük bir kahramanlığa dönebiliyor oluşudur. Bknz: Musul konsolosluğunda çalışan personelin IŞİD örgütünce rehin alınmasıyla yaşanan kontrollü kriz ve IŞİD’in AKP’yi ucuz bir kahramana çıkaran gönüllü kerizliği.

‘’ Ama Bahtiyaroviç bu sözlerin hiçbirini söylemedi. Bu Müslüman çocuğu gibi felsefesini kanlarında taşıyanlar, onunla yaşarlar ve onunla ölürler. Onu sözlerle anlatmayı bilmezler, buna gerek de görmezler. ‘’ İvo Andriç / Drina Köprüsü

İskoçların İngiliz emperyalizmine karşı gönüllü olarak etek giydiği bir dünyada Türklerin yarım kalmış emperyal heveslerine karşı Kürtlerin ne tür bir kıyafet giyeceğini doğrusu çok merak ediyorum.

Yani olayın bütün özeti cumhuriyetin ötekileştirdiği imam hatipli metazori zekâların Türkiye gibi büyük bir ülkeye açık bir politik enseste razı olmaktan başka bir seçenek bırakmamış olmalarıdır.

Roma İmparatorluğunun tüm iktidar kibrini hücrelerinde hisseden Kıbrıslı Rumların komşuları Türklere bakışlarına davranışlarına düşüncelerine sinmiş oldukça farklı bir durum var asırlarca. Kıbrıslı Rumların ta Osmanlı veziri Sokullu Mehmet Paşa’nın Kıbrıs’ı bizzat fethinden Türk ordusunun 74 Barış Harekatında adaya asker çıkarmasından kalmış yakaladığı ilk fırsatta Kıbrıs Türkünü çiğ çiğ yeme ruh hali bir Dipkarpaz eşeği inadıyla bugün de aynen devam ediyor.

‘’ Şu anda AKP hükümetinin iktidarında yapılan zürafa boyu yolsuzluk dosyalarının takipsizlikle sonuçlanması için Yargıtay İstanbul birinci hukuk dairesi bilimsel bir hukuk laboratuvarı gibi 7 / 24 çalışıyor. ‘’ Turgut Kazan

AKP’nin çıkardığı zina yasasından sonra şerefli Türk basını bastırılmış cinsel arzularını kontrol edemeyen bazı vatandaşların ve kamu görevlilerinin de dahil olduğu ölümle sonuçlanan hatta doktorların zanilere hükmen ex kararı verdiği bazı olayların haberini yapmıyor.

Suriye’yi kan gölüne çeviren insan görünümlü mahluklardan oluşan IŞİD adlı terör örgütü AKP’nin Türk siyasetindeki cumhuriyetin kurallarından sıkılmış liseli ergen yıllarında uyguladığı dış politikalardan doğdu.

Galatasaray’ın İtalyan teknik direktörü Parandelli nedense bende bir futbol adamından çok Versace marka bir tekstil devinin moda tasarımcısı ya da ipekli kumaşlar bölümü sorumlusunu çağrıştırıyordu. Galatasaray’ın dün gece Anderlecht karşısında oynadığı ilk şampiyonlar ligi maçında aldığı beraberliğin futbolun hangi zamana isabet etmiş bir modası olduğunu bir türlü analiz edemedim.

Soruyu bir de insanın bir ömür boyu karanlıkta kalmış yüzüne soralım; kendinden, vicdanından kaçmadan ruhunda var olan karakutudaki bütün eski kayıtları dinleyerek dürüst bir cevap versin bize. Soru basit; sen kimsin?

Binaenaleyh AKP’lilerin 1.5 milyon Iraklıyı 200.000 Suriyeliyi yutmuş kör politik imanları Adnan Okyar’ın evrim teorilerini tekziple başlayıp pezevenkliğe çıkmış dininden çok daha mübarek değildir.

Son zamanlarda bu topraklardaki en katı sosyolojik realite CHP ve AKP’nin siyasi yapılarının dışında kalmış insanların kendilerini bir tür trajik Kızılderili yok oluşunun bekliyor olduğunu bir türlü akıl edemiyor olmalarıdır.

Yaklaşık yüz yıl önce imparatorlukta ciddi bir tenzilata gidip iktidar olan ittihatçılar gibi bugün de Türk siyasetinde AKP hükümeti cumhuriyette büyük bir ‘indirim kampanyası’ başlatmış ve açık ara iktidar olmuştur. Çünkü yakın geçmişte Karadeniz’deki Rus pazarlarında satılan adi mallar bize Türk halkının kahir ekseriyetinin ucuz şeylerden hoşlandığını göstermiştir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

14 Eylül 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

1990’larda Eduard Şevardnadze başkanlığındaki Gürcistan. Türk şoförler TIR’lar dolusu gıdayı Batum’a ve Tiflis’e taşıyor ama yollar üniformalı resmi eşkıyalar tarafından tutulmuş durumdadır. Her iki kilometrede bir kontrol noktası vardır. Gürcü polisinin kabul ettiği en düşük rüşvet ise 100 dolardır. Malını boşaltan Trabzonlu bir şoför Türkiye’ye dönerken artık bu duruma daha fazla dayanamaz. Gürcü polisine verdiği rüşveti düşünür birden gözü kararır ve gümrüğe iki bariyer kala önüne çıkan her şeyi ezip geçme niyetiyle gaza basar. ‘’ Sizi şerefsizler sizi adi mahlukatlar sizi!’’ der ve son eşkıya bariyerini bir Charles Bronson filminin hoyrat bir sahnesi gibi geçerken Gürcü polisince mermi yağmuruna tutulur. Vücuduna tam dört mermi isabet ettiyse de aldırmaz, aynı şeyi Sarp Gümrük kapısında yapar. Havalı kornasıyla yoldaki araçları aralar ve tam gaz yoluna devam ederken peşine takılan polis ve jandarma ekiplerine pasaport, nüfus kâğıdı ve şirketin ticari evraklarından oluşan kalın bir dosyayı fırlatır. Herkes TIR’ın en yakın hastaneye çekeceğini düşünürken şoför Trabzon’a kadar sürer ve TIR’la şehrin içine dalar. Gazipaşa Caddesindeki Gürcü konsolosluğunun bulunduğu binanın altında acı bir frenle durur ve TIR biraz olsun nefes alır. El frenini çeker çekmez yalın ayak, atleti kan revan içinde, üst baş falanjist gibi dağınık, kan kaybından beti benzi atmış bir halde belindeki silahı çeker Gürcistan konsolosluğuna dalar. ‘’ Sizi anasını .... yamyamları sizi, biz size yiyecek taşımasak aç midelerinize bir şey gireceği yok, siz yiyeceksiniz bizi! Burda devlet benim, yirmi dört saat vaktiniz var, derhal terk edin burayı!’’ diye bağırır ve rastgele sıkmaya başlar. Tam bir kaos yaşanır, çığlıklar, feryadü figanlar arşı alaya çıkar. Tabi her zaman olduğu gibi kahraman Türk polisi olay sonrasında bellerindeki tabancaları tutarak temkinli obez koşularıyla konsolosluğa varırlar ve saldırgan şoförü derhal gözaltına aldılar.

Bizi sağ partilerdeki politikacılar nihilistleştirdi. Artık hiçbir şeyin önemi yok bizim için. Ne tanrının bize bahşettiği bu hayatın, ne kişi başına düşen milli gelirin, ne devlet okullarda bellediğimiz milli kaidelerin, ne ülkemizin bir sınırının oluşunun, ne dindarlığın, ne ahlakın, ne erdemin, ne de Ortadoğu’da birbirini vahşice boğazlayan insanların bir önemi var artık.

O zaman soruyu şöyle soralım; her sabah kolunuza taktığınız pahalı marka o saat mi otomobilinizin bir parçasıdır, yoksa her sabah işe giderken bindiğiniz o uzun araç mı şehir meydanındaki sahipsiz saatin bir parçasıdır?

Hitit fresklerinden fırlamış gibi kısa boylu kambur, tipsiz ariyen bir Anadolu Çingenesi erkek Mısır piramitlerindeki fresklerinden fırlamış uzun dik boyunlu, kollarına kulaklarına işlemeli burma takılar takılı burun delikleri şişkin Nefertiti tipli saray soylusu bir kadına; sarayınızda plastik çiçek değil de sahici fesleğenlerin olması sizin benim gözümde bir hilkat garibesi olma ihtimalinizi tümüyle bitirdi hanım efendi, derse ne olur?

Bir erkek için batı medeniyetin en merhametli tarafı sadece yüz dolar karşılığında bile bir hayat tohumuna dönüştürmeyi düşünmediği bayat spermlerine boyalı bir beden altında erojen girişli bir kutu bulmasına fırsat veriyor oluşudur.

Mesut mu olmak istiyorsunuz? Mutluluk piyasasındaki tüm ortaklarınıza tanıdıklarınıza kesin olarak iflas ettiğinizi hatta çok yakında konkordato dilekçesiyle özenli hayatlarından sonsuza dek çekileceğinizi ilan edin. Ve bunu söylerken en az bir Nazi subayı kadar ciddi olun. Mest olacaksınız.

Sinema salonunda patlamış mısır yiyerek büyük bir hayranlıkla izlediğiniz bir Hollywood filminin sonunda The End yazdığında saatlerce oturmaktan yorulduğunuz için kollarınızı iki yana açıp içinize konmuş şeytanı kovalarsınız. Filmin gösterimi bitiminde ve de salonun ışıkları yandığından okumaya tenezzül etmediğiniz toparlanırken sadece müziğini kulak kabarttığınız o filmin yapımında çalışmış tam yüz seksen beş farklı insanın mesleği ve adı soyadının yazdığını fark etmezsiniz. O filmin aksine iyi bir Karadeniz romanının kapağında sadece bir yazarın ve iç kapağında ise küçük puntolarla namsız bir editörün adı yazar.

İnsanlar Tayyip Erdoğan’ın zehirli politik dili yüzünden hayattan Aziz Yıldırım’ın şizofrenliği yüzünden ise Türk futbolundan nefret etmişti. Türk milli takımdan soğumamıza neden olan figürler ise oldukça kabarık; TFF başkanlığında oturan o kişi, milli takım ve Galatasaray arasında zikzak çizerek ülke futbolunun geleceğini kapatan Fatih Terim, Türk milli takımda pazuband takma cüreti gösteren zenofobik karakter Emre Belözoğlu ve Mazhar Osmanlık olduğunu defalarca ispatlamış Volkan Demirel sadece bazılarıydı. Ortada şikeyle çalınmış bir lig şampiyonluğu ve bu hırsızlığı bir çocuk egosuyla korumuş cumhurbaşkanının dahil olduğu oldukça absürt bir futbol kaosu var. Bu kaotik sistemin vitrindeki palyaçolarının İzlanda milli takımınca net bir skorla yenilmiş olmasına futbol mağduru mağrur Trabzonsporluları üzdüğünü zannetmiyorum. Dolayısıyla İzlanda bu gece Türkiye karşısında aldığı açık galibiyetle aslında Trabzonspor’un resmi düşmanlarını bellemiş oldu. Onun için Trabzonspor taraftarları için sorun yok!

Bazen kendimi iniş yapmak için uygun bir pist arayan Concorde marka bir uçak gibi hissediyorum; öyle her piste inemiyorum. İniş için kuleden izin istediğimde ise; çok gürültü yapıyorsun, sen piste indiğinde şehrin otellerindeki camlar zangırdıyor, müşterilerimiz çok rahatsız oluyor, deyip iniş izni vermiyorlar. Ben de mecburen o pisti pas geçiyorum. Bugün de öyle oldu. Ama korkmayın biletleriniz yanmadı.

Sonuçta ‘’ rakı içenler öldü de, su içen ölmedi mi?’’ diye şarkı söyleyen o şarkıcı aslında insanın yaptığı hiçbir iyiliğin mutlak anlamda iyiliğe ya da hiçbir kötülüğünün mutlak anlamda kötülüğe çıkmadığını, bunun tamamen Tanrı’nın külli iradesinde geçici bir durum olduğunu ima ederken haklıydı.

Editörüme verdiğim yeni kompozisyon konusuyla ilgili açıklama; şefkat eksikliğini Beyoğlu’ndaki otellerde işlediği kebair günahlardan kazandığı parayla patisserielerde yediği krem şantili pastalardan çok evinde beslediği zoraki evcil kedisinin boynunu okşamakta arayan histerik bir travestinin güncesi.

Adnan Oktar’ın silikon dudaklı leş gibi bonibon vücutlu demode tipli kadınlarla din adına yaptığı shamata programları, Flash tivinin tarihte Şam yakınlarındaki eğlence merkezi Şamata çadırlarını andıran müzik programları, Türk düğünlerinde Hititli çingenelerin eğlencesi türünden bir salgına dönen Ankaralı Turgut havaları, Bloomberg programlarında ekonomi borsa para parite konuşan tropik iklimlerde yetişmiş beyaz tenli azman insan tipleri, basın açıklamalarında mekanik bir piyano resitali gibi içinde insan olmadan konuşan hükümet sözcüleri. Bu ülkede bütün bunlar olurken henüz midesi bulanıp iyice kusan ve rahatlayan bir insana denk gelmedim.

Oflu Hocanın Şifresi adlı filmin sadece fragmanından anlaşıldığına göre Karadeniz ile ilgili yapılan film ve dizilerdeki kültürel karartma hız kesmeden devam ediyor. Bu denli derin kültür katmanlarının iç içe geçtiği bunca katı sosyolojik realitelerin keşfedilmeyi beklediği koca bir havzada hala popüler kültürün köpüğünde tepinmek bayağılıkta gezinmek, imkânı olduğu halde ciddi bir şeyler üretmemek kime ne kazandırıyor bilemiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Karadeniz’in asli kaynaklarından beslenmeyi akıl edememiş Karadenizli müzisyenlerin acınası arabesk akıbetlerinde olduğu gibi bu türden ufuksuz, güdük, seviyesiz şeylerle sürekli zihin karartan yapımcı ve yönetmen tayfasıyla ileride mahkeme kayıtlarına girecek kadar ağır superbouts karşılaşmalarımız olacağını çok iyi bilmelerini isterim.

En mutlu günlerinde otomobillerine yapıştırdıkları ‘’evleniyoruz, mutluyuz’’ klişelerinin yerine ‘’biyolojik yasalar gereği birbirimizin seksüel arzularını karşılama konusunda belediye başkanının huzurunda resmi bir mutabakata vardık’’ diyemeyecek kadar sahtekâr, bütün ince günahkârların Afrika kıtasında Ekvator’a yakın bir Fransız sömürgesinin tropik ikliminde oynaşan zehirsiz yılan kolonileri gibi birbirine geçtiği, Türk rasyonalizminin tepeden tırnağa her şeyi kuşattığı İstanbul’da hayat öylesine akarken pamuk şekeri kadar bile tadı olmayan sadece bir otomobilin vitesini boşa alma süresi kadar gülmeyi gerektiren çok küçük bir aykırılık oluyor ya; hah işte o olay karşısında insanların tebessüm üstü kahkaha altı gülüşlerinin anatomisini tahlil etmem için bana ödüyorlar.


QUIS POLITIQUE

Aşağıdakilerden hangisi Türk politikasına ‘’ Bekâra parti boşamak kolay!’’ deyimini kazandıran Türk tabip ve politikacı Mehmet Bekaroğlu’nun politikada eriştiği makamlar arasında yer almaz?

A ) Refah Partisi milletvekilliği
B ) Saadet Partisi genel başkan yardımcılığı
C ) HAS Parti genel başkan yardımcılığı
D ) CHP parti meclisi üyeliği
E ) ABD temsilciler senatosu üyeliği.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Eylül 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Sürmene’nin en güzel tarafı eski asalet bulvarındaki çay fabrikasını soluna alıp yürürken altından geçilen on adım aralıklarla dikilmiş dev cumhuriyet çınarlarının insanın bedenine verdiği biyomagnetik ferahlık. Fabrikadan gelen fırınlanmış taze çay kokusuna deniz tarafından gelen iyot kokusu da ekleniyor. Sokaklarında hala bir parça Akdeniz rehaveti var Sürmene’nin. Hayat bir parça kendini demleyerek akıyor. İnsanların hareketleri bir roman yazarının aradığı türden uyuşuk, oturaklı ve de olabildiğince karakteristik. Hiçbir şey satın almayacak olsam bile o eski dükkânlarına, modaya uymayan insan tiplerine, Sürmene ağzıyla sözü iyice gevşetip karşısındakinin dünyalarına salıvermelerine bayılıyorum.

Şayet bunlar gerçek Müslümanlar olmuş olsalardı; altında yaşadığımız şu gök kubbeyi kuşatan bir ruhları olsaydı mesela, içlerinden Sinan gibi olmasa da mutlaka onun çırağının çırağının çırağı olabilecek bir şahsiyet çıkarırlardı. Ve İslam’ın insanlıktan yana asil felsefesini yansıtan muhteşem bir şaheser üretip hepimizin ağzını mühürlerlerdi. Ve bizi gündelik rutin işlerimize geri döndürürler, evrenin derin uğultusunu yeniden dinlemeye, anlamaya, anlamlandırmaya davet ederlerdi. Ama değiller işte.

Muhsin Reis öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da iktidar olan birileri tarafından öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da sıcak para ile iktidar olan bir siyasi şirket tarafından kaza süsü verilmiş bir cinayete kurban gitti.
Muhsin Reis Anadolu’da 10 milyar dolarlık sıcak para ile iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından sofistike bir cinayetle ortadan kaldırıldı.
Muhsin Reis Anadolu’da son yıllarda 10 milyar dolarlık sıcak para ile iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından kaza süsü verilmiş sofistike bir helikopter kazasıyla öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da son on iki yılda uluslararası siyasi şebekelerin işbirliğinin sağladığı 10 milyar dolarla iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından seçim çalışmaları sırasında bu ülkenin değerlerinin ve bağımsızlığının sembolü bir politik figür olarak ülkesini dolaşırken alenen hedef alındı ve hala aydınlatılmayan oldukça sofistike bir helikopter kazasıyla öldürüldü.
The conclusion; Muhsin Reis killed by somebody in Anatolia!

Arkaik romeyikanın yüzyıllar boyunca konuşulduğu Karadeniz’in vahşi floralı derin vadilerinden Müslüman vicdanlı eski Rum ustalarının peltek dillerinden bu güne ne kaldı? sorusunun cevabına gelirsek; Kondu Mahallesi’ndeki ahşap camii, karalahana’daki yaşlı Rum kadınlarının koro halinde birer ilahi gibi terennüm ettiği yanık gaydalar, solgun laleli Arapça yazılı yan yatmış mezar taşları, bir de suyun ta diğer tarafında köksüz rembetiko şarkılarından başka hiçbir hayat nefesi kalmadı be gülüm!

Hülasası bizim düz bir lisenin bahçesinde kız kurusu güzel Nigar’ın bacaklarına bakarken aramızda geliştirdiğimiz dürüstlüğü bugün Türkiye’yi yöneten imam hatipli gebeşler Kuran’a bakıp öğrenemediler.

Babam dindar bir adamdı. 1970’lerde kolumdan tuttu ve beni Mavran köyünde bir Kuran kursu icazetine götürdü. Her taraf fesli takkeli adamlarla dolu. Kuran tilavetleri, ateşli vaazlar, ezanlar, cemaatle namazlar. Orada dışarıdan gelmiş tek çocuk benim. Diğerleri ya Kuran kursu talebesi ya da o köyden çocuklar. Anons edildi, çocuklar için yemek vakti. Bir koşuşturmaca, bir kaos, yemekhanedeki masalar saniyeler içinde doldu. Yemekhaneye bir çapulcu gibi değil kurallı bir aile çocuğu olarak girince ayakta bir tek ben kaldım. Bütün masalar dolu. Kimsede çıt yok. İstisnasız 60 çocuk, ocaktaki aşçı ve ortacı öküzü nefesini tutmuş bana bakıyorlar. Ne yapacak bu çocuk? Ben de sanki onlar orada değilmiş gibi doğruca pencereye gittim. Armut ağacının altından fındık bahçelerine ve Solaklı Deresi’nin derin boşluğuna baktım. Onlar hala ısrarla bana bakıyorlar. Hareketlerimde bir eziklik arıyorlar. Sonuçta ben o köyün yabancısı bir çocuğum, o yemekhanede her gün zıkkımlanan onlar, ayakta kalan tek kişi benim, ama hala beni süzüyorlar. Elimle pencerenin kenarına koydukları süs kabağını bir kazaymış gibi yere düşürdüm. İrkildiler. Bir tanesi hemen yerinden kalktı ve süs kabağını kapıp verine koydu. İçimden; işte sizin zekânız bu kadar. Bir süs kabağına gösterdiğiniz özeni yabancı bir çocuğa gösteremiyorsunuz. Babama bir daha beni böyle bir yere götürmesen iyi olur, dedim ve çektim gittim. Yarım saat kadar sonra babam minibüs şoförüne sürekli korna çaldırtıyor, bin artık şu minibüse.
İşte o açlık, önce insan olmayı akıl edemeyen açlığını bastıramamış açlar sürüsü, Müslümanlığı güdüsel o açlık, imam hatipli kulamparistler bugün 12 yıldır ülke yönetiyorlar. Ben hala o pencereden Solaklı vadisine bakıyorum ama ortada dere mere yok.

Şayet 1970’lerde eski bir Rum köyü olan Zenozena’da Allah rızası için bütün köylülerinin ayakkabılarını tamir eden Koziların Ahmet’i tanıyıp onun İslam diniyle kurduğu sadece bir Fatihalı bir İhlaslı bir Kevserli basit ama oldukça samimi vicdani Müslümanlığını görmüş olsaydınız ve de bu topraklardaki Hellenistik kültürün insanı çepeçevre saran sıcaklığını onun oldukça naif insanı her defasında tebessüm ettiren tepeden tırnağa masumiyet kokan o alaycı diline şahit olmuş olsaydınız bugün bildiğinizi zannettiğiniz birçok şeyi bir çırpıda çöpe atardınız.

AKP Türk siyaset tarihinin insan hayatına bulaşmış en büyük vebası. 12 yıllık süre içerisinde milyonlarca Iraklıyı yüzbinlerce Suriyeliyi öldürdü. Ahmet Davutoğlu’yla virüs daha da güçlendi. Türkiye’de daha çok canlar alacak.

Alman konsolosluğundan vize alırken zenginliğinize, muz cumhuriyeti görünümündeki bir devletteki statünüze, sınıfınıza, makamınıza bakmıyorlar. Lütfen sıraya geçin beyefendi! diyorlar ve siz de kuzu kuzu sıraya geçiyorsunuz. Yani demem o ki Almanlar daha vize işlemleri sırasında size zenginliğinizi Almanya’daki hayatın basit yasalarını çalmak kullanamayacağınızı o ülkedeki bütün kanunlara harfiyen uymanız gerektiğini hatırlatıyorlar. Şimdi bazı sonradan görmeler, bilhassa Almanya’da madenlerde çalışıp karnı doyanlar, sırf bir yazarla konuşma fırsatı buldu diye ilk iş olarak zenginliklerinin bu toplumda onlara da bir söz söyleme hakkı doğurduğunu zannedip, yarım akıllarıyla bir şeyler gevelediklerini düşünüyorlar. Oysa öyle değil. Daha önce de söylediğimiz gibi; Henry Ford işi bir otomofile biniyor olmak, kesesinde Benjamin Franklin resimli Amerikan doları taşıyor olmak köleliğe çare değildir. Sus ve sıraya geç!

Bu ülkede sorun AKP’nin insanlığa yeni bir Justiniaus köprüsü yapacak bir ufkunun bir medeniyet tasavvurunun olmamasında değil; asıl sorun AKP’nin kürün tarihi sonucunda bir dizi operasyonla tüm muhayyileleri darp edilmiş bir güruh olarak yüksek gökdelenler dikmeyi medeniyet zannetmeleri ve Moğol orduları gibi Anadolu’yu talan ediyor oluşudur.

AKP’nin ahlaksızlığı beyinsizliği Türk siyasetini o denli domine etti ki; Milli Görüş gibi Türk siyaset tarihinin köklü bir politik kaynağını bile kurutma aşamasına geldi. Uzun süredir Saadet Partisi’nin çıkardığı politik figürlere dikkat ediyorum. Birçoğu AKP ile Milli Görüş arasında gidip gelen uzun dilli bukalemun tipler durumunda. Aynı şeyi sistematik olarak CHP’ye MHP’ye de yapıyorlar. Kısacası AKP’nin bu topraklardaki varlığının tek gerekçesi omurgalı duruşu olan her şeyin omurgasına saldırmaktan geçiyor. Çünkü sadece bu şekilde davranarak omurgasızlıklarını gözden kaçırabiliyorlar.

Arçil-Şota Arveladze adlı Gürcü ikizlerin Trabzonspor ve Türk futbolundaki varlığının tek gerçek nedeni futbolun evrensel disiplinine sadık birer doğal yetenek olmalarından çok Sovyetler Birliği’nin siyasi ve ekonomik olarak dağılması sonrasında bağımsızlığını kazanan Gürcistan ile Türkiye arasında başlayan diplomatik ilişkilere somut bir dêtente vakıanın gerekliliğiydi.

Türkiye’nin yüzyıllık siyasi tarihiyle ilgili derin tahlil isteyen muhteris muhterolara sürpriz bir haber. Bizans’ın bu topraklardaki entrikal zekâsı sizin bütün güdük iddialarınızı yuttu. Artık size İstanbul’un altyapısında onların izini sürmekten başka bir iş kalmadı. Artık sizler modern Roma’nın posası çıkmış iddiası kalmamış şaşkın kölelerisiniz. Çok geçmiş olsun.

Yazar olmanın enteresan tarafı insanın karanlıkta kalan yüzünde beliren şeyi gözlemleyip yine insana izah etmeye çalışmaktır. Mesela şöyle: bu toprakların tarihi insana kapatmış bir milliyetçiye Romayika’nın imparatorluk dönemlerinde Rumların kullandığı ama ulus devlet dönemlerinde yaşam alanı bulamadığı için tümden kaybolmakta olan arkaik bir dil olduğunu izah etmeye çalışırsın. Anlar ama umursamaz. Üstelik bu adam bölgeyle ilgili en ciddi tarih araştırmasını yapan Rus tarihçi Karpov’un son kitabını Türkçe’ye çevirecek sözde bir akademisyendir. Sonuç; Hara hura şero mincon Valen ena ğuran yalo

‘’ Herkes sanki yeteneklerinin çoğaldığını, gücünün arttığını duyuyor gibiydi. Sanki bir mucize, bütün başarıları onların erişebilecekleri bir çerçeve içine getirmişti. Sanki hayatın bilinen elemanlarına; gökyüzü, toprak, suya, birdenbire bir eleman daha katılmıştı. ‘’ Drina Köprüsü / İvo Andriç

Batılılar önce laboratuvar ortamında siyasi test için kullanabilecekleri El Kaide IŞID gibi özel beyaz deney fareleri türetiyorlar. Sonra peyniri bulmaları için onları Ortadoğu’daki suni labirentlere bırakıyorlar. Sıra o beyaz deney farelerini yakalayacak tombul kedileri beslemeye geliyor. Bizim kedilerin tek farkı gözlerinin Van kedisi gibi renkli olmasıdır.

Bugün İslam dini Anadolu’da hükümsüz, yaptırımsız, posası çıkmış bir ahlak dini, bir yamyamlık aracı durumunda ise bu o dini kullanarak halkı demokrasiye razı eden ve modern dünyanın nimetleriyle aldatan yıllarca bu topraklarda saltanat süren münafıkların, yeryüzü zalimlerinden rol çalan hainlerin kıyamet gününde aynı dinle analarının bellenecek olması yüzündendir.

Bu adamın okuduğu Cuma salası insanın benliğini kıskıvrak sarıp sarmalıyor. Bir insan bir din adına Yüce Mevla’yla bu kadar yüksek bir makamda nasıl bu denli rahat ve samimi bir yakarış içinde olabilir? Galiba sorunun cevabı millet olarak tüm çekilmezliğimize rağmen tarihte atalarımızın dünyanın gerçek efendileri olmalarıyla alakalıdır. Bütün o cafcaflı tarihten geriye kala kala böyle sahipsiz ama derin bir nefes kaldı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Eylül 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

ANAP’lı eski bakan, tepeden tırnağa devletçi Cemil Çiçekler Mehmet Ali Şahinler, hükümetin bakanı ve sözcüsü, devlet adına gözcüsü ve TBMM’de başkanlar. Yani sağ hükümetlerin içindeki devletçiler. Ama bütün bunlara rağmen AKP güya Türkiye’de sağın eski dinozorlarıyla büyük devrimler yapmış. İşte bütün AKP’lilerin kör kütük inandığı ama sıradan bir zekâyı bile ikna edemeyen sözde mucize tam olarak bu.

AKP İslamiyet’in yüksek ahlakını temsil eden insanlığa alternatif bir medeniyet modeli sunabilecek zihniyete sahip Müslüman bir grup değildir; tam aksine İslamiyet öncesi Arap toplumunda kol gezen kuralsız bedevi asabiyetiyle politika yaptığını zanneden dahil olduğu katliamlarla iyice körleşmiş yoldan tamamen çıkmış zalim bir kavimdir.

Hayatta çok iğrenç olduğum zamanlar da vardı tabi. Mesela inek bekleyip resim yapan komşu kızı Şahzene’nin boyalarını çalıp sağa sola attığımda, teyzemin çeyizinden en zayıf bozukluğu çaldığımda, askerde bir Yahudi’nin aklına uyup kara şimşekli akşamlarda yarbayın içki köftelerini muntazaman çaldığımızda ve de çatı katı komşum Oktay’ın bana ikram ettiği sigarayı buruşturup attığımda yerden göğe kadar haksızdım. Pişmanım tanrım! Ama komşumuzun bahçesinden çaldığım iri Batum hurmaları konusunda pek emin değilim.

Karadeniz’de içi boş softalıklardan biraz ayılıp bir insan olarak hayata baktığında ve insanın derinliklerine indikçe Rumların ta Helenistik dönemden Roma’dan, Osmanlı’dan zarif bir nehir gibi nazlı nazlı akıp gelen ve insanı insana bırakmayacak kadar merhametli, naif insanın tüm ruhunu sarıp sarmalayan o insancıl kültürel damarı görürsün. Bu öyle bir şeydir ki üzerine gittikçe yaldızlı bir hale gibi seni içine çeker ve yutar. Sonra çok ilginç bir şey olur. Eski bir Rum köyündeki bir paragasta bas bir kemençenin eşliğinde Helen dilli kadınların koro halinde söylediği ve kısmen ilk Hristiyanların manastır ayinlerindeki ilahileri andıran içli türküler seni ağlatır. Bir sebebi yoktur işte, öylece ağlarsın, sadece insan olmana.

Hayatı sürekli mantıkla kuşatmaya çalışırken, olaylara, insanlara, doğaya bir makine mühendisi mantığıyla yaklaşırken çok tuhaf bir şey oluyor. Mantık ve akıl hayatı, dünyayı, insanı, doğayı anlamada, algılamada, anlamlandırmada yetersiz kalabiliyor. Mantığın yetersiz kaldığı yerde ise birbirinden bağımsız iki mantıklı durum birbiriyle çatışıp ortaya oldukça kuralsız, mantık dışı bir durum çıkabiliyor. İşte entellektüeller hayatın bu gizli arızasından doğan esprileri gösterilerde, tiyatrolarda, komedi filmlerinde izleyip kahkahaya boğulabiliyorlar. Özellikle paragaslarda kendini gösteren Hopşera sarkastizmi işte tam da bu noktada insan zekâsının doldurmakta yetersiz kaldığı hayatın bu alanında kendini dışa vuruyor.

Forum’un Karadeniz manzaralı terası; tam Köfteci’nin arkasında bir masada oturuyorum. Fena halde çaysadım ama ocakta kimse yok. Limonatanın üstünden az boynumu kaldırdım aşçı kadın elinde kepçe kızarmış patatesler, patlıcanlar, biberlerle dolu ocak başında yüksek sesle arya türü bir şey söylüyor. Sustum bu garip durumu anlamlandırmaya çalışıyorum. İkinci seslenmemde beni fark etti. ‘’ Bir çay alabilir miyim, mümkünse demli olsun.’’ Uzun dişli Latin çeneli aşçı kadın söylediği aryayı duyduğumu fark edince utanır gibi oldu ve başını öne eğip hemen ocağa geçti. ‘’ Çalışırken hayata bütünüyle yabancılaşmamak için bazen şarkı söylemek de lazım.’’ dedim. Aşçı kadın bu söz üzerine geniş bir tebessüm etti ve büyük belli bir özenle çayımı doldurdu. ‘Buyurun beyefendi’ dedi. Parayı ödedim.

Sonra elleri hançerli, kalkanlı, vücutları zırhla kaplı, başları püsküllü miğferli kumral sakalları kıvır kıvır kısa boylu düzenli Pers askerlerinin doğudan belli bir ritimle kararlı bir şekilde bize doğru gelmekte olduğunun kâbusunu gösterirler bize bu mendeburlar; öleceğiz ya da vatansız kalacağız diye korkar boş bir yeise düşeriz. Onlar ise fildişi kulelerinde kurulmuş kuş sütü bile eksik olmayan ziyafetlerinde pis pis sırıtarak zevk alemlerini yapmaya devam ederler. Bizim gibi sıradan insanlar için tarihte hiçbir şey değişmez yani.

Ben bu çağın korkunç politik körlüğüyle Suriye’de ezilen Yezidiler hakkında makul bir aforizma yumurtlamak için kendi kendime eşelenirken ( yavaş ol Airbus düşüncelerimi dağıtıyorsun ) yüzünde bin bir gece masalları patlamış gibi esmer iri gözlü bir kız geldi ve karşımdaki masaya oturdu. Arkadaşıyla konuşurken çocuk gibi saçının ucuyla oynuyor Ulucami’nin hemen altındaki saatçinin vitrinindeki dilenci Arap Bacı gibi gözlerini kocaman açıyor ve duygu servisini iki yana gerdiği yanaklarından sağdakinin ucuyla yapıyordu.

Bir Laz atasözü der ki; ‘’ Yanında ay varsa yıldızın koy gözüne! ’’ Ne lazım sana yıldız!

D&R’dan İvo Andiç’in Drina Köprüsü ve Jose Mauro De Vasconcelos’un Kardeşim Rüzgâr Kardeşim Deniz adlı romanlarını satın alıyorum. Tutarı 40.20 Lira, son kuruşuna kadar ödüyorum. Herhangi bir itirazım yok. Ama şu ülkede daha ilkokula gitmeden okuma yazma bilen, okuduğu lisenin edebiyat bölümünü açık ara birincilikle bitirmiş bir yazar olarak Türkçe’nin emperyal ufkuna yaptığım katkının ne bir resmi kabulü ne de bir karşılığı var.

Gürcülerin elma kemikleri çıkık, Kafkas kartalı gibi sert bakışlı atalarının yüzyıllık yalnızlıklarından geriye kalanlara gelirsek; ince ahşap süslemeleri tıpkı bir Hint tapınağı gibi abartılı renklere boyanmış, tavanından tespih tanesi gibi düşmeli iki bakır ahizesi sarkan, üst kattaki kadınlar bölümünün balkonu Ada faytonu gibi cafcaflı, gündüzleri börtü böcek korosunun, hayat uğultusunun koynunda derin bir suskunluğa bürünmüş Macahel Köyü camii, elbette.

Benim hayata karşı yakınmalarım da bir tuhaftır. Karşımdaki sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve de politik faktörler kontrolden çıkıp hayat Maradona’nın seri çalımları gibi üzerime üzerime geldiğinde ve de defansta derinlik tümden kaybolduğunda şöyle derim mesela: ‘’ Ey gidi Rum kadın, ne doğurmağın var idi beni!’’

Güzellik en az iki kişinin Tanrı’nın diğer yarattığı şeylere karşı yeni bir cinayet işleme konusunda bir şekil üzerindeki sessizce bir mutabakata varmış olması değilse nedir? Dahası yeryüzündeki bütün yolların Roma’ya çıkması gibi azıcık mantık yürüttüğünde bütün kadınlar Afrodit’e çıkar güzelim!

Güzellik en az iki kişinin Tanrı’nın diğer yarattığı şeylere karşı yeni bir cinayet işleme konusunda bir şekil üzerindeki sessizce bir mutabakata varmış olması değilse nedir? Dahası yeryüzündeki bütün yolların Roma’ya çıkması gibi azıcık mantık yürüttüğünde bütün kadınlar Afrodit’e çıkar güzelim!

— Neden? Yıllarca önce anlaşamadığımızı söylememiş miydik? Senin o sevdiğin Japonlar ne diyor? Fudoşin! Ölçülülük, dayanıklılık, yüzün hareketsiz bir maske gibi gülümseyişi. Ama maskenin arkasında ne olup bitiyor,o bizim bileceğimiz iştir. Nikos Kazancakis / Zorba
Tansu Çiller’in botokslu bir yüzle yaptığı basın açıklamalarından Ahmet Davutoğlu’nun piyano mekanikliğine varan özenli duygusuz politik cümlelerine bir yolculuk.

Millet olarak oturduk, dinlerini Türk politikasında açık bir kalpazanlığa çevirmiş siyasal İslamcıların tarım ve köy işleri bakanının hara ve mandıralardaki sığır ve davarların süt verimini artırmak için ülkedeki bütün hayvanların kulaklarına bağlandıkları özel walkmenlerle Hammamizade İsmail Dede Efendi’den kürdili hicazkâr parçalar dinlettirilmesi yönünde ne zaman bir kanun hükmünde kararname çıkaracaklar diye büyük bir sabırla bekliyoruz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Yani İslam dini modernliğin son iki yüzyılda kapitalizmin ve komünizm eliyle Anadolu’da kuşatıp büyük bir oranda Hıristiyanlığa dönüştürdüğü Romanın, Osmanlının ve de cumhuriyetin zincirsiz kölelerinin bir isyan ideolojisi ve menfaat temin enstrümanı haline geldi. Bunu alçaklığı başaran politik kahramanınız kesinlikle general rütbesini ve yaldızlı bir madalyayı hak ediyor efendim.

Yine bir Akdeniz yazı, yer İskenderun, askeri ağır bakımın tabur binasının ikinci katı, yatakhanelerde Olcay üsteğmenle dolap teftişindeyiz. Bütün dolapların kapakları açık. Ben ve Olcay, bir de uzaktan bir maruzata amade bir çavuş sallanıp duruyor kapıda. Olay oldukça mekanik ve insafsızca madam. Gereksiz gördüğün her nesneyi mozaik zemine atıyoruz ve büyük bir hışımla çiğniyoruz. Neler yok ki? Her türlü arabesk sanatçısının kaseti, banyoda ıslanmış porno dergileri, walkmenler, bir güzellik tanrıçasına yetecek kadar büyük aynalar kolonyalar, parfümler, şampuanlar, yeşil iç çamaşırları, kirli çoraplar, tıraş takımları. Bunların tertiplisi var, leş gibi dağınığı var, son anda istiflenmiş olanı var. Olcay oldukça insafsız, gereksiz nesneleri atmıyor, tek hareketle raftan bırakıyor, düşen krak diye kırılıyor. Kalın ensesini eğip yere attığı şeye bakmıyor bile, düşenden ses az geldiyse kasetlere iyice abanıyor botlarının tabanlarında birer böceğe çeviriyor. Arkadan iki asker süpürüp çöp kovasına dolduruyor. ‘Aile fotoğrafları kalsın komutanım yoksa intihar eder bu ibneler.’ Cevap vermediğine ve ters ters bakmadığına göre ruhunun derinliklerinde sivil bir yumuşama var. O gün koğuşta manzara Avustralya kıtasında asfalttan karşıya geçerken pahalı bir otomobilin altında kalmış azman böcekler gibiydi. Savaş bu ibnelerin beyinlerindeki bütün sivil eğilimleri kazımakla başlıyor. Onun için no mersi madam!

Basit bir karakter oluşturacaksın Karakoncolos adlı romanında. Sırf yaşadığı bu çağın anlamsız uğultusunu insanın yüzüne çarpması için, ne olduğunu, aslında neye tapındığını anlayabilmesi için gerekli bu. Bir adı bir coğrafyası bir hikâyesi belli bir modeli olan kıyafeti bile olmayacak. Parası da. Ama yerçekimi gibi ahlak gibi hayatın basit yasalarına pekala uyacak. Hititler gibi ekmek yiyecek su içecek ve tanrıya dua edecek. Toprağı olmayacak, camlı penceresi olan bir evi uğruna kendini harap ettiği bir ailesi olmayacak. Ama suskun bir yüreği, yalnız bir ruhu, zayıf bir hafızası olacak. Kahramanımız olaylar boyunca doğadan kopmayacak ama politik olur diye hayvanları, karşı cinsi ve doğayı sevmeyecek ve de hiçbir ezoterik masala inanmayacak. Sırf diğer insanlar gibi Yahudilere kurban olmamak için hiçbir dine de inanmayacak ama paradoksal olarak ateist de olmayacak. Bütün duygularını arzularını ölüme kadar erteleyecek. Ruhu bedeninden kopar korkusuyla asla bir otomobile binmeyi aklından geçirmeyecek. Denizde yüzecek ama krem gerekir diye güneşte bronzlaşmayacak mesela. Basitlik hayatındaki en önemli ilke olacak, sonrasını sonsuz bir sıradanlık kuşatacak. Evrensiz bir melekten çok bir gök kubbesi olan bir insan olacak bu adam.

Hadi size bir yazar gözlemimi daha aktarayım. Tayyip Erdoğan kendi tebaası üzerinden Türk halkına yalan konuşurken ya da bir milletin siyasi kaderiyle ilgili katı realiteleri dillendirmeden kaçarken o yalanları tam olarak sarkmaya başlayan dudaklarının ucunda saklıyordu. Siz her defasında o adamın yüzüne bakıyordunuz, dudaklarını görüyordunuz sözlerine kanıyordunuz ama o dudaklardan dökülecekmiş gibi duran koca yalan deposunu bir türlü göremiyordunuz. Yani Tayyip Erdoğan’ın dudaklarını yer çekimi kanunlarından çok zihninden kaçırmaya çalıştığı yalanlar yamulttu.

Bence Tayyip Erdoğan’ın atamasıyla Çankaya köşküne çıkıp burjuva tavanlar altında yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’nin reisicumhurundan çok sıkıcı bir noterlik görevi yapan Abdullah Gül’ün yeniden Milli Görüş’e dönmesinin tek şartı Saadet Partisi Çankaya şubesinde çay ocağına bakmak ve dava şerefinin iadesi için daha önce suçlandığı davalardan yeniden yargılanmasıdır.

Tabi yine Milli Şefimizin o şaşaalı dönemlerinde Trabzon’da Rize’de Of’ta Sürmene’de Kadahor’da ve nüfusu kalabalık olan köylerin birçoğunda tek katlı sarı badanalı halkevleri açıldı. Eli davullu gür sesli tellallar eşliğinde halka sürekli, içinde; ‘’ Dans balo, cumhuriyet, kavalye, musiki, asrilik.’’ olan ipe sapa gelmez anlamsız kültür propagandaları yapıldı. Ama bütün bu çabalar mezhebi geniş birkaç palyaço kılıklıyı kandırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu tarihi ana şahit olan Kirinta köyünün Helenlerin tüm antik hikâyelerinin zayıf hafızalı varisleri durumundaki yüzlü buruşuk ihtiyar kadınları; ‘’ Ha maskaralık!’’ diye basit bir yorum yaptılar.

İsveçli Sofie’nin bana anlattığı eski bir hikâyeye göre İskandinav ülkelerinde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu evlerindeki akvaryumlarında sigorta poliçeleri muntazaman ödenmiş rengârenk süs balıklarının evin kedisi tarafından yenilecek olmasından ya da o eylemi yapan mamalarını yemeyen düşüncesiz bir kediyi elektrik çarpması ihtimalinden çok aynı cins ve renkte kedi ve balık kombinasyonunun hiper marketlerde de bulamamaları sonucu evdeki tüm mobilya takımının rengini değiştirmek zorunda kalmalarından korkuyorlarmış.

Rüyamda oldukça romantik bir kar yağışı altında Azerbaycan’ın resmi yayınevinin oldukça yaşlı bir editörü bana ‘ sen merak etme biz hepsini hallederiz ’ deyip tam 100.000 Manatlık bir ödeme yapıyordu. Sanırım birisi Kalandar Çörekleri adlı romanımı Türk edebiyatına sunma konusunda kritik bir aşamaya gelmiş durumda. İşin iğrenç tarafı benim gibi bir yazar bile tam o anda acaba 100.000 Manat kaç dolar eder diye düşünüyordu.

Halk partisinin memlekette iktidar olduğu Anadolu’daki tüm yaşam pırıltısının dibe vurduğu 1940’lı yıllarda Karadeniz’deki lazut tarlalarından vergi toplama talimatına göre; üniformalı dört atlı vergi memuru bir western filmi gürültüsüyle mısır tarlaları olan bir köye dalarlarmış. Vergi miktarını tespit edeceği hanenin tarlasındaki en kallavi mısırı seçer ve cart diye ortadan ikiye ayırır, tek tek tanelerini sayar, hane sahibine mısırın cinsini ve tarlanın kaç dönüm tarlasının olduğunu sorarmış. Sürekli defansta kalan vatandaşa kot ( teneke miktarı ) üzerinden vergi borcunu yazar sonra arkasına bakmadan kolivasını çiğneyerek gidermiş. Vatandaşa da İsmet İnönü’ye nağmeli maniler okumak mısır tarlasını yaban domuzlarından korumak kalırmış.

Öyle olur işte; bu şehirde köhne evlerle dolu eski bir mahallenin bir sokağının köşesinden darbukalı, klarnetli, çıngıraklı çengili çalgılı bir Çingene düğünü alayı görünür ve bir yılan gibi çınlayarak mahallede akarken seni kurallı boğuk düşüncelerinden alıp bambaşka bir yerlere götürüp bırakır ve sen bu kez beş para etmez o dertlerin için tekrar damalı çizgili bir taksiye atlar oradan sahile vurmayı denersin ama vuramazsın.

Bence modernlik insan aklının tarihte icat ettiği en büyük barbarlıklardan birisi. Kutsalla göbek bağı henüz tam olarak kopmamış hiçbir dine, millete, ırka, kültüre, etnisiteye sunduğu şeylerle zerrece merhamet etmemekte onlara hayat hakkı tanımamakta oldukça kararlı görünüyor.

Böylece saygın bir cumhurbaşkanlığı resepsiyonundan çok sonradan görme görgüsüz bir zenginin iğrenç bir düğününü hatırlatan o makus tören günlerinden sonra Türk halkının cevabını merak ettiği bir soru kalmıştı. Acaba Çankaya Köşkü’nün çatısından tanrıya çıkan altın kaplamalı bir merdiven var mıydı? Dahası Tanrı o merdivenden yukarıya doğru tırmanmaya çalışan 1.5 milyon Iraklının 150 bin Suriyelinin ölümüne sebep olmuş ahlak engelli bir politikacının merdiveninin uçlarının melekler tarafından tutulmasına da müsaade edecek miydi?

Cumhuriyet devrimleriyle bizzat CHP eliyle yarasalaştırılan sünni Müslümanlar garip bir şekilde büyük mütefekkir Mevlana’yı da BMC marka bir köy kamyonunun muavini gibi algılamaya başladılar. ‘’ Gel, gel az sağ yap gel, gel serbest gel!’’ Onun için Türkiye’de her seçimi sağcı liberal mendeburlar kazanıyorlar.

Bizim Anadolu’nun insanı öyle eski Karaköy orospularına giden şehir delikanlıları gibi hemen meramını anlatamaz, derdini dillendiremez. Başına bir hal gelecek olsa babasına söyleyemez, ne oldu diye soracak olsa cevap vermez, hanımını azarlar, sonra anasına açılır yarım ağız. Yani kendi iç dünyasında yaşar birçok şeyi, kızılcık şerbeti içer ama dışarıya yansıtmaz. Onun için bazen haksızlığa boyun eğiyormuş gibi görünür ama gerçekte hiçte öyle değildir bizim oğlanlar. O erteleme içindeki iyiliğe bir şans daha tanımak içindir. Buğday ekmeğinden kaynaklanan bir tür saflıktır bu aslında. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı görevi sırasındaki tavrında ve sonrasındaki tutumunda onu görüyorum. Hayatın pornosuyla gündemi karıştıranların curcunabazlığına cevap vermeyi değil suskunluğunun anlaşılmasını bekliyor.

Öylesi durumlarda ben hep şöyle düşünürüm. Bir Bollywood filminin sahnesi gibi bir yığın karakaşlı Hintli çekilmez derecede arabesk müzik eşliğinde yılan figürleriyle abartılı bir ritimle dans ediyorlar. Fondaki dipsiz yoksulluk cennetten kovula Hz. Adem’in dünyada incir yaprağıyla örtünmesine kadar giden trajik bir yolculuk. Biraz ötede ise oğlu Kabil adıyla kurulmuş bir şehir. Put yontucusu Azer adına ise bir ülke bile kurulmuş.

Özünde bütün dinler kendi kadim zamanlarındaki toplumlarda yerleşmiş olan ahlakı yaşamak için direnirken kapitalizm aracılığıyla modernizm onlara sürekli sahte bir yeryüzü cenneti vaat eder ve zamanla onları kapitalizmin bildik enstrümanlarıyla ayartıp dönüştürerek aslında onların inandığı eski azizlerin işe yaramaz sıkıcı birer ahlakçı olduğuna ikna etmeyi çalışır ve tuhaf bir şekilde bunu başarır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.