25 Mart 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Doğu ile batının, İslam’la Hıristiyanlığın, Türklükle Rumluğun, Türkçe ile Romeyika’nın, Karadeniz’le insanın kesiştiği noktada sıkı bir pozisyon alacaksın. Aldığın eğitime güvenmeyip kendini sürekli tahkim edeceksin. Tek kutsal eylemin ‘çalmak’ olduğu bir ülkede lanete uğramaya aldırmayıp insanın evrenini tüm katmanlarıyla kuşanacaksın. Ve cesurca, edebi bir disiplin içinde kendine, insanlara ve tanrıya kıyak yapmadan sürekli yazacaksın. İnsanlardan hiçbir şey beklemeden yazacaksın sadece yazacaksın.

Senin bir çocuk gibi ezbere sayı saymaktan başka bir şeye yaramayan o küçük abaküs zekân ne benim bu ülkeyle ilgili kurduğum bir cümleyi kavrayabilir, ne de bana oyun kurabilir. Şu ana kadar sustuysam, güce teşne Trabzonlu bir cücenin Sürmene’deki bir okulun prensesini öpüp öğrencileri nasıl ayaklandırdığını ve onları nasıl amaçsızlaştırıp birer kiralık katile çevirdiğini, eğitimi nasıl sabote ettiğini şu ana kadar dillendirmediysem bu benim bir şeylerden korktuğumdan değil, sadece senin gibi cüce ruhlarla arama koyduğum mesafe yüzündendir.

Of belediyesinin yıllardan beri Trabzon’a taşıdığı vatandaşı minibüsçü kılıklı feodal eşkıyalara satan bir AKP zihniyetinin Çeçenleri Ruslara, Iraklıları Amerikalılara, Afganlıları ve Libyalıları Avrupalılara, Suriyelileri, Filistinlileri, Mısırlıları, Lübnanlıları paketleyip İsraillilere satmaması için bana makul bir sebep söyleyin.

Dikkatli ol usta, yönettiğini zannettiği şirket bir gün iflas ederse, yani bu yolun en sonunda bacımız Sümeyye’yi Amerikan Federal Reserve’nin bilançosundaki pasif tarafta demirbaş listesinde görmek gibi bir ihtimal de var!

Yaşadığın coğrafyada onca şeyi gördükten sonra bir estetik algın olur mesela. Çünkü Karadeniz’de doğa insana bir estetik sunar. Ne bileyim işte, şehirlere, parklara dikilen Bedevi şemsiyesi türünden gölgeliklerin, deveboynu gibi garip aydınlatma direklerinin yerine neden çocukluğunda Karadeniz’de mısır tarlalarında gördüğün telli tabanlı, boğumlu kuru mısır sapları biçiminde yapılmadığını sorarsın. Bunun bir cevabı yoktur, çünkü bu memlekette dolara bakmaktan doğaya bakamıyorlar. Sırf bedevi şemsiyeleri ve deveboynu gibi uzanmış aydınlatma direkleri bile bu memleketin baştan sona bedevilerce istila edildiğinin ispatıdır.

Trabzon’da bir lokantada kelle paça çorbası içerken şahsıma sorulan; ‘’ Hocam bugün Nevruzmuş, Apo göğsündeki kılları okşarken çözüm sürecine ilişkin güvercinimsi bir açıklama yayınlamış. Sen Kürtler hakkında ne düşünüyorsun?’’ sorusuyla ilgili bir aforizmadır. Vallahi Kürt daha doğmadan, insana bir selam vermeden hayatla ilgili bahanesi hazır bir millettir. Yani ben şu yaşıma kadar bahanesiz bir Kürde denk gelmedim. Asla bir şey üretmeyi, hayatı kıyısından köşesinden olumlayıp çoğaltmayı, insanlık için kolaylaştırmayı düşünmezler. Tam tersine Araplar gibi sonsuz bir çölde, sonsuz bir gökyüzü altında kendine bin bir türlü yalanlar söyleyerek krater yüzeylerinde yaşayabileceklerini düşünürler. Dahası bedeviler gibi dünyayı talan edebilmek için işi Kürdopatlığa döker, deveye diken insanı öpen oluyorlar. Yani bu memlekette Kürt Türk’e Kürdopathlık yaparak karnını doyurmanın peşindedir. Onun için zannedildiği gibi insan insanın kurdu değil, Kürdüdür.

Uzun süredir AKP’li aday adayı insansıların anatomik yapılarına, mimiklerine, bakışlarına, fotoshoplu pozlarıyla mesajlarına bakıyor ve ruh röntgenlerini çekmeye çalışıyorum. Birincisi hayata tenezzülleri olmadığından bakışları asla insana değmiyor. İkincisi anatomik olarak buzdolabından yeni çıkmış somon balıkları gibi soğuklar. Buzluktakiler ciltlerine takılmış gibiler. Üçüncüsü kaderin önüne geçmiş gibi mimiklerinde endişe yok. Çünkü gelecek diye bir kaygıları yok. Bu da onların tapındıkları bir liderin gölgesinde birer silik kişilik olduğunu gösteriyor. İnsanın sırf çirkin olduğu için güzel olduğunun farkında bile değiller. Yani Hollywood’un retina şablonuna girdiklerini akıl edemeyecek kadar cahiller. Dördüncüsü o kadar zevksizler ki, fotoshopla düzelttikleri resimlerinin iğrençliğini fark edemiyorlar. Bakışlarında ruhlarında asalet, bir oturmuşluk yok. Yani senatör kişilikleri yok. Çok ucuzlar. Çoğu genel merkezin icazet verdiği düzeni bozmayacak sistem altı kişilikler.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki zehirli sarmaşıklı, kertenkeleli yıkık duvarın dibinde ellerini dizlerine dayamış bir şekilde uyuklayan Aspulika Nine kopillerin yıllardan beri üç buçuk metrelik simsiyah zehirli bir yılanın olduğu söylenen kilise mahzeninde buldukları çanı zank zooong! şeklinde çalmasıyla irkilip uyandığında hemen salavat getirdi. Kopiller bin bir güçlükle taşıdıkları bakır çanı antik çağdan kalmış bir hazine gibi götürüp Aspulika Nine’nin ayakları dibine bıraktılar. Aspulika Nine feri sönmüş ifadesiz beyaz gözlerle çana baktı ve hiçbir şey söylemeden dudaklarını buruşturdu. Küflenmiş kilise çanı yaşlı kadını çok eskilere götürdü. Ellerini çenesine dayayıp iyice yamacına yaklaşan meraklı gözlerle her bir hareketini gözleyen kopillere yeni bir ikindi masalı anlatmanın vakti geldiğini biliyordu. Ruslar buralara geldiğinde; yani Kazak, Gürcü, Azeri, Ermeni neferleriyle, savaşmak için rap rap, rap rap! deyip yüksek yaylalarımıza çıktıklarında dört manga askerin zar zor taşıdığı tunç kazanlarda yemek pişirirlermiş. Rusların aşçıları kazanı açık havada büyükçe taşların üzerine yerleştirir, sonra yakındaki çam ormanlarından kestikleri kütüklerle büyük bir ateş yakarlardı. Saatlerce haşladıkları suyun içine mısırlar, arpalar, soyulmuş patatesler, kavrulmuş soğanlar, dinozor budu gibi büyükçe etler, eşek ısırmaz kaya tuzları, çevreden toplanmış yabani ıtırlar ve naneler katıp iyice karıştırıp pişirirler bir taburu doyuracak kadar büyük bir yemek yaparlardı. Sıralı bir şekilde siperlerden dönüp peksimetli ekmekli sofraya oturan Rus askerleri iyice doyup gittikten sonra karargâhın ilerisinde ellerinde boş kaplarla bekleyen savaşta kimsesiz kalmış, çocuk, ihtiyar ve hastalara da kazanın dibinde kalandan birer tas verirlerdi. Ruslar muhacir çıkan Türklerin fındıklarını toplar Karadeniz sahilinde açtıkları şose yolun kenarlarına yaptıkları depolara doldururlar, ihtiyacı olan insanlara ölçülüce dağıtırlardı. Yani uşaklarım, Çarlık döneminde Hıristiyan Rusların bir asaletleri vardı. Yani onlar bordo renkli meşin kıyafetler giyip Sürmene ormanlarında yatıp kalkan civardaki Türklere fenalıklar yapan Ermeni eşkıyalar gibi değildi.

Abaküs zekâları bu türden sofistike işlere ermediği için mahlûkata şefkat ve merhamet nazarıyla bakan müminler olarak hatırlatalım bu Ebu Laklakan takımına. Karadeniz oto yoluyla Sarp’tan Samsun’a tüm sahilin kumsallarını, falezlerini, kayalarını, yorozlarını mahvettiniz. Kıyılardaki doğal yaşam alanlarını ve kaya balıkçılığını bitirdiniz. Aradan geçen bunca zamana rağmen belli ki Doğu Karadeniz kıyılarındaki doğal yaşam kendini yenileyemedi. Yani Karadeniz’in eski ruhu bir türlü geri gelmiyor. Balıkçılarınız avlanmak için çok büyük rüşvetler verip Gürcistan’a ve Rusya’ya gidiyorlar. Ey Ebu Laklakan-ı kiram! Size söylüyorum size. Şu araba mezarlıklarında çürümeye terk ettiğiniz eski model otomobillerin bir kısmını yaşam alanını mahvettiğiniz balıkların sığınabildiği, üreyebildiği kafesler olarak denize indirin. Benzin depolarını boşaltmayı, akülerini sökmeyi, yağlarını temizlemeyi, kontak anahtarını kapatmayı da unutmayın.

Kemalistlerin cumhuriyette hayatın tüm alanında yaptığı resmi ideolojik patates baskılarından sonra henüz Türkiye’nin imparatorlukla ve önceki yüzyıllarda göbek bağının kopuşunu içeren Türk milletinin Yüzyıllık Yalnızlığı yazılmış değil. İktidardakiler Osmanlıspor’u süperliğe çıkarmakla uğraştığından öyle bir dertleri, bir ufukları, öyle bir zekâları yok. Ahali ise hala cumhuriyetin dinozor masallarını dinlemeye bayılıyor. Yani Türkiye’nin Ebu laklakan takımının cumhuriyette hala beceremediği ciddi kapsamlı yazılmamış bir roman ninemizin tarlalarındaki tohumluk büyük hıyarları gibi cumhuriyet sarayının kapısının üstünde asılıyor. Her milli bayramda giriyoruz kafamıza vuruyor, çıkıyoruz kafamıza vuruyor.

Süleyman Seba gibi geleneğin taşıyıcısı bir Beşiktaş başkanının koltuğuna oturmuş ve muktedirlerce TFF’nin başkanlığına atanmış Yıldırım Demirören gibi bir kuklayı hala yaka paça alaşağı edememiş bir Çarşı grubunun sosyal devrimci pozları edebi açıdan sadece kof bir kafiyeden ibarettir.

AKP Anadolu’da iktidar olana kadar bize ilk mekteplerde bir Fransız bilim adamının, Louis Pasteur, kuduz için çok etkili bir aşı geliştirdiğini öğretmişlerdi.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli emektar Merzifon eşeğini Erzurum hayvan pazarında uzun bir bekleyişten sonra yağlı bir müşteriye tam kırk akçeye sattığı gün sıkı bir pazarlıktan sonra iki yüz otuz beş akçeye kızıl tüylü Lama türü çift hörgüçlü bir yük devesi aldı. Erzurum çarşısında bezzaziye malzemesiyle deveyi iyice yükledikten sonra namlı eşkıya Forforoğlu’nun bölgesinin uzağından dolanıp, kurt ulumalarına kulaklarını tıkayıp yüreği ağzında sisler içindeki Soğanlı Dağı’nı aşıp yaylalardan inerken devenin kontrolünü kaybetti. Hazret çüşledikçe deve dehledi. Devenin hızlanmasıyla dehşete kapılan molla panikledi. Molla panikledikçe Lamaley hızlandı. Lamaley hızlandıkça mollanın kavuğu kafasından fırladı ve mayıs kabağı gibi çayırlardan yuvarlanıp dereye indi. Molla bütün bu kaos içinde bol bol kelime-i şahadet ve salavatı şerifeler getirdi ve zevcesi Cumbulişka’ya duyduğu aşkı ve muhabbeti düşündü. Maatteessüf o gün hazret El Papirüs’ül Âlem adlı vakayiname niteliğindeki külliyatının Şimal Malumatları bahsine kayda değer bir şey yazamadı.

İnsan uzun zaman gerçekte kendinde var olmayan bir şeyin rolünü yaparak yaşayınca biyolojik olarak da o şeyin karikatürüne dönüşebiliyor. Bugün Türk halkının bir kısmının saraylara layık gördüğü bir adam bir doktorun gözünde derhal tedavi edilmesi gereken kronik bir şizofrenken, bir yazarın gözünden bakışlarından küstahlık ve alay, dudaklarından yalan akan insan kılıklı amatör bir hırsızdan çok politika mesleğiyle hayatın basit yasalarını atlayıp üstün insana evrildiğini zanneden bir insan posası görünüyor.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki metruk duvarın dibindeki koyun postlu taburesinde oturup karşı Ayamama Dağı’na ve masmavi gökyüzüne bakan Kör Fadime’nin yanında oturmuş sürekli elindeki Sahtoroto Sipsika’nın boynunu okşayan Hophoroz Cemal’e anlattığına göre rahmetli Aspulika Nene ile bir ara Sürmene hakkında hikâye ederken kendisine; Sürmene’nin Gilima köyünün tam karşısında Ayluka ( Aya Luka) adlı bir dağın olduğunu, çok eskiden Rum krallarının savaşlardan elde ettiği ganimetin bir kısmının halkına aylık olarak o dağdan dağıttığını söylermiş. Tam o esnada beyaz bulutlar dev kestane, gürgen, kızılağaçların menevişlediği karşı Aymama Dağı’nı ve köyün kızıl püsküllü mısır tarlalarını gölgelediler.

Yenisini yapmamız gerekmez. İznik’te Roma döneminde Hıristiyanlar için kullanılan hürriyet arenalarını temizleyip, bu ülkede Nemrutlar iktidardayken din adamlığı, cemaat önderliği yapmış bütün şeyh kılıklı sahtekârları hiç acımadan kırk gün aç bırakılmış aslanların önüne atmak lazım. Şayet bir mucize gösterip kurtulurlarsa onlara biat ederiz. Değilse; ‘’Vah vah 1.5 milyon Iraklının 200.000 Suriyelinin ahı tuttu!’’ deyip birer Fatiha okuruz.

Tam kırk Balangoz ayısının eskiden Rum marangozların kadırgalar için kereste biçtiği, kayıklar yaptığı Livat eteklerinde göğüslerine vurup öfkeyle hırladığı, kirli çakalların gökyüzündeki parlak dolunaya karşı uluduğu, Humurgân mahallesindeki evlerin önünden kuçukuçuların huzursuzca homurdandığı bir gecede Karakoncolos Ashabı Kehfteki müminler gibi yüzyıllık derin uykusundan kalktı. Ortakale’nin içinden ta Manahoz Deresi’ne kadar inen karanlık dehlizleri kapatmış azman tropik bitkileri, dev yaprakları, kalın örümcek ağlarını, zehirli mantarları, kurumuş dikenleri, yosun sarkıtlarını elindeki ecel tırpanının kıvrak hamleleriyle çabucak kesip yolu açarak yeryüzüne çıktı. Kalenin en yüksek burcunda omzunda ecel tırpanı olduğu halde sessizliğe gömülmüş Sürmene’ye, yakamozun oynaştığı Karadeniz’in ufkuna bakarken ilçenin gece bekçisi tarafından fark edildi. Hemen nohutlu düdüğüne sarılan bekçi sağ eliyle tabancasını, sol eliyle de yedekte tuttuğu Sürmene işi bıçağına davrandı. Ve onu hiç umursamayan Karakoncolos’a yaklaşmaya başladı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Mart 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Dünya tarihinde Alman Harbi’nden sonra maksadının tam aksine isabet etmiş tek savaş Boğaz Harbi ( Çanakkale Savaşı )’dir. Yani Osmanlı Çanakkale’de yedi düvele karşı İngiliz İmparatorluğu Osmanlı Devleti toprakları üzerinde modern bir Türkiye Cumhuriyeti kurmasın diye savaşmıştı. Yani 18 Mart’ta Osmanlının Çanakkale’deki kahramanca ölümüyle gurur duyanlar üzerinde yaşadıkları ülkenin nesebini tarihe bir türlü bağlayamayanlardır. Diğer bir ifadeyle Osmanlı Çanakkale’de elbirliğiyle öldürüldüğü için modern Romanın bir eyaleti olarak bugün bir Türkiye Cumhuriyeti var. Binaenaleyh kalan sağların ecdadına vefalı olma gibi bir şansı yoktur. Özet olarak her yıl Çanakkale Zaferini kutlamak modern cumhuriyetin şaibelerle dolu tarihini aklamaya yetmiyor.

CHP bu genel seçimi de kaybedecek. Çünkü CHP’nin amblemindeki uçları sivriltilmiş altı ok insanların hafızalarının derinliklerinde bir gece vakti mahallenin en büyük bir zenginin muhteşem malikanesine balkondan girebilecek hırsızlara karşı alınmış bir önlemi çağrıştırıyor.

Dünya denilen bu gezegende hemen her şeyin az buçuk bir izahı vardır. Yalnız kullandığı minibüsün ya da otobüsün ön camına fırlayan taşın açtığı kırığı büyümemesi için elmasla kesip yuvarlağa alan ve sonra dağılana kadar idare eden Türk şoförü neden o camı en yakındaki sanayi sitesinde değiştirmediğinin bir izahı yoktur. Türk şoförleri sırf o otobüsün ön camındaki o çatlağı bir elmasla kontrol altına aldığı için yani geçici bir yöntemle sorunu öteleme yeteneğine sahip olduğu için bugün AKP Türkiye’de iktidardadır.

Hayatın matematiksel ciddiyetini alegorik bir bakış açısıyla sürekli boşa çıkarmada mahir Sürmenelilerin kırk odalı ağa konaklarının dev kazanlı kocaman tavalı mutfaklarında, bilhassa Yakup Ağa, Memiş Ağa, Haşim Ağa konakları, bol tereyağlı kuymakların plap, plap! diye pişip son halini almaya başladığı, mor renkli komar, sarı renkli tzifin çiçeklerinin açtığı bahar mevsimlerinde bütün Seveholular ellerinde armudi kemençeler, önlerinde başları mavi boncuklu inekler, Şalpazarı işi keşanlar kuşanmış sırtları yayık, kavran yüklü, ayaklarında Trabzon lastikli kızlar, gelinler, delikanlılar dağları, dereleri çayırları aşarak tıpkı hacca giden hacılar gibi yüksek yaylalara varırlarmış.

Artık yıllardan beri burnumuzun dibinde statik ideolojileriyle leş gibi kokmaya başladıklarından her birinin huyunu, suyunu, davranışını, öğrendiğimiz klasik Kemalist reaksiyonları var. Sırf takım elbise giydiği için modern hayatın Anadolu’daki tek azizidir, şeytanın bütün modern ayetlerin onlara iner. Çağ, insan, dünya hayat tüm yönleriyle onlarındır. En küçük aykırı bir düşüncede sizi hemen bastırmayı denerler. Sanki çok şereflilermiş gibi şeref müfettişliğine soyunup sizi sorgularlar. Size asla kendinizi ifade etme fırsatı tanımazlar, hemen psikolojik üstünlük kurup sizi dağıtmayı denerler. Bu evrendeki tek hayat onlarınkidir. Dünyada onlardan başka insanların da var olabileceğini, onların da fikirlerinin, dünya tasavvurlarının, inançlarının olabileceğini akıllarının köşesinden geçirmezler. Bu topraklardaki tek Tanrı onlardır. Seçkin Roma vatandaşları gibi kendilerinde nedensizce kibirlenme hakkı görürler. Dünyada bilinmesi gereken her ne varsa onu mutlaka onlar bilirler. Bilmiyorlarsa zaten o şey önemli bir şey değildir. Bir şeyin köküne, nedenine inmeden, onu akılla gerekçelendirmeden, peşinen kabullenmek, kabullenmekle kalmayıp tapınma derecesinde bir tabuya, postulaya dönüştürmek Kemalistlerin en büyük marifetidir. Aklı ve bilimi överler. Sonra dönerler akıllarını yüzyıl önce yaşamış bir Osmanlı subayından edindikleri umdelere, ilkelere gömerler. Antik Yunan tanrıları gibi hayatla ilgili işe yarar şeyleri kutsama, onlara yaramayanları lanetleme hakkını kendinde görürler. Hayatta şartlar ne olursa olsun, onlar her insandan üstündürler. Komünistlerden, liberallerden, Müslümanlardan, diğer bütün ırklardan. Naziler gibi nevi şahsına münhasır bir garabet. Dine, imana, kitaba, peygambere, Allah’a ya inanmazlar ya da mit, folklorik bir öğe türünden fantezi olarak inanırlar. Sadece bir Kemalist durup dururken size insan ve Müslüman olduğunuz için utanma hissini tattırabilir. Sadece bir Kemalist size Latin alfabesini, okuma yazmayı, koca imparatorluktan kalmış bir ülkede doğmuş olmayı Allah’ın lütfu değil de kendilerini bir lütfuymuş gibi hissettirebilir. Tuhaf bir şekilde peygamberlere inanmazlar. Dini imanı saçma bulurlar. Ama bütün bunlara rağmen diplomasız, tarihsiz meçhul bir adamın bir ülkenin kaderini, hatta insanlığı tek başına değiştirebileceğine inanırlar. Bu da onların dini işte. Kemalistler o şeyin kesinlikle öyle olduğuna inanır. Daha doğrusu emin olmasalar bile inanmak isterler. Çünkü yıllara yayılmış çok büyük bir hayalin içinden gelmektedirler. Onları gerçeklere uyandırmakla müşrik Arapların Kabe’nin diktiği putları devirmeye kalkmak aynı şeydir. Tehlikeli, gergin ve ölümcül. Çünkü bu durum onların her haline, her düşüncesine, her tavrına yerleşmiş durumda. Onun için bir Kemalist’e söz anlatmaya çalışmakla bir Hint kobrasının kuyruğuna dokunmak hemen hemen aynı şeydir.

Aşırı vatan sevgisinin Down John’s borsasının bileşik endüstri endeksine ve Amerikan Federal Rezervindeki 100’lük yeşil dolar banknot balyalarına çıkıp çıkmadığıyla ilgili tuhaf kuşkularım var, aziz dostum.

Boğaz Harbi Osmanlı devletinin can korkusuyla yaptığı bir nefsi müdafaadır. Askeri açıdan bir savunma savaşı olup bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni, İngilizlerin Mustafa Kemal eliyle adım adım kurdurduğu modern devlet, gayrimeşru kılan bir vakıadır. Yani Osmanlı yedi düvel eliyle Çanakkale’de öldürüldüğü için bugün bir Türkiye var. Bugün Türkiye’de insanların 18 Mart’ta hüzünlenmesini, duygulanmasının, kahramanlık taslamasının tek nedeni bir imparatorluktan çaldıkları şeyin tarihle ciddi bir nesep meselesi olması yüzündendir. Yani Çanakkale bir kahramanlık değil tarihin en büyü kahramanının elbirliği ile katledildiği yerdir. Sonuç; Türk şair İsmet Özel’in dediği; ‘’Ölen öldü, kalan sağlar haindir!’’ mottosundan başka hiçbir yere çıkmaz.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki metruk Rum kilisesinin kertenkeleleri sabit yıkık duvarının dibinde, koyun postlu taburesine oturmuş Kör Fadime tam karşısında dikilen krem renkli takım elbiseli, kırmızı iskarpinli, Satürn şapkalı, bir eli yeleğinin saat cebinde, diğer eliyle ise sigarasını tellendiren, nezaketinden paçalarına dolanan Nifitsa Sipsika ve Sahtoroto Sipsika’yı ürkütmemeye çalışan Hophoroz Cemal’i tepeden tırnağa iyice süzdü. ‘’ Madem o kadar istiyorsun sana da anlatayım.’’ dedi. ‘’ Ruslar haçan Avonof zırhlısıyla Karadeniz’den Kelali ve Tzcos’un tepelerine top atarlardı sesi ta Humurgân’dan duyulurdu. Sürmene bahçelerindeki kuru fındıklar dallardan, cevizler ağaçlardan patır patır dökülürdü. Teknelerle muhacir çıkanlar Rus gemileri vurmasın diye teknelerin baş tarafına beyaz bez bebekli beşikler koyardı. Ruslar muhacir çıkanları korkutup geri döndürmek için kafilelerin önlerine kurusıkı top atarlardı. ‘’ Ne işiniz var buralarda? Derhal köyünüze, topraklarınıza geri dönün. Biz insansız, ısız toprağı ne yapacağız?’’ diye Türkçe uyarılarda bulunurlardı. Esir aldıkları Türk erkeklerini ise;‘’ Davariş, idi, idisuda! ( Kardeş, gel, git, çalış!)’’ gibi Rusça emirlerle yol yapımında çalıştırırlardı. Yiyecek olarak ekmek ve peksimet verirlerdi. Onlara su taşıyan kız çocuklarına da on Manat harçlık verirlerdi.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi bir yaz günü boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında zamanı zorlamaksızın ağır aksak adımlarla Soğanlı Dağı’ndan aşıp Bayburt Ovasına doğru seyahat ederken mayıs kabağı misali kocaman beyaz kavuğunu eline alıp yağlığıyla yüzünü, ensesini, burnunun ucunu sildi. O hal ile tekrar uykuya dalınca sıcağın da verdiği hararetle acayip bir rüya gördü. Rüyasında, rüyasında Resuli Embiya’yı görüp ‘’Şefaat ya Resullullah!’’ demek yerine ‘’Seyahat ya Resülullah!’’ diyen ünlü seyyah Evliya Çelebiyi gördü. ‘’ Şefaat ya Evliyaullah!’’ diyecek yerde suçlu lisan etti ve‘’ Şefaat ya Eşkıyaullah!’’ deyiverdi. Hazret bu sıra dışı halden El Papirüs’ül Alem adlı vekayiname niteliğindeki eserinin ne Şimal Malumatları bahsinde ne de Cenup Malumatları bahsinde bahseder. Lâkin hazret yakın dostlarına fısıldadığına göre; rüyanın devamında tam bin bir odalı bembeyaz Roma sütunlu bir sarayın yüksek tavanlı bir odasında, atlas minderli alçak bir sedir üstünde oturup, Afrikalı bir kölenin kuştüyü yelpazesiyle iyice ferahladığını, beyaz tenli, ince belli, fıstık yeşili fistanlı, kuğu boyunlu cariyelerin kendisine çeşmi bülbül şişelerden, Beykoz işi cam gülabdanlardan, Sibirya kuğusu misali beyaz opak narin ibriklerden abı hayat iksirinin letafetinden hiçte aşağı kalmayan billur kâseler dolusu şerbetler servis ettiğini, kendisinin de nefsi emmareyi zapt edemeyip ‘’Bismillah!’’ deyip içtiğini, laledanlara konulmuş mis gibi taze lalelerden kokladığını, oturduğu Şam işi sedirin önündeki sepetler içinde ta Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri zamanından kalma hayvan motifli altın mangırları görünce mest olduğunu söylemiş. Molla bu hal üzereyken elini tam yandaki meyve dolu bakır sinideki en iri taneli kara üzüme uzatmıştı ki;‘’ Eller havaya Molla, sakın yanlış bir şey yapayım deme, yakarız seni Alimallah!’’ diye bir ses duymuş. Ellerinde aynalı martinleriyle gözü kara atlı eşkıyalarca sarılmıştı. Eşkıyalıkta namı alıp ta Çin Seddi’ne kadar yürümüş Forforoğlu’nun adamlarıydı.

Selçuklular döneminde Anadolu’da inşa edilen bazı camilerdeki taş kabartmalara işlenen çift başlı ejder, dünyayı çepeçevre kuşatan yılan, koruyucu aslanlar ve Ankara’daki Hacı Hasan Camii’nin aslanlı ahşap kapısı, bize bu topraklardaki Müslümanlığın güce, iktidara teşne insanının ruh kökenleri hakkında sahici bilgiler verir.

Birazdan size kemale ermesine ramak kalmış Türk modernitesi hakkında içinde Ürgüp balonları gibi rengârenk yalanların uçuştuğu, mevsimin ilk kar düşmüş Beyoğlu’nun cereyan tellerine bulaşmış kırmızı renkli tramvayının İstanbul’un kayıp metafiziğini geri çağırışını, simit martılarının çaprazlama indiği sarı bacalı, siyah dumanlı Boğaz vapurlarını, levanten tarzlı Paris kokan binalarına inat pastel renkli Kızkulesi’nin deniz manzarasını, eski bankerlerinden azade çatısına boyunları yaldızlı Venedik güvercinleri konmuş Galata Kulesini kaygısız, pamuk şekeri gibi hemen ağızda eriyen, jölemsi bir Türkçe ile anlatacağım.

Çemberlerinin tepesine sakız yapıştırmış hamarat gelinlerin, nazlı kızların mutfaklarında yalancı dolmalar pişirdiği bir ülkede gerçek anlamda bir demokrasi olmaz.

Evlerinde alafranga tuvalet kullanan, sokaklarında ‘’Mollalar İran’a!’’ diye slogan atan, kafelerinde Kemalist ikonalı bardaklardan ıhlamur çayları içenlerin Osmanlının son savunma savaşı olan Çanakkale Savaşında darül bekaya intikal eylemiş şeriat ve halife müntesibi şüheda ehlinin trajik harp hatıratından ucuzca feyz almaya çalışıyor olmalarını, siperleri dolaşıp duygulanmalarını hiç anlamıyorum.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki metruk Rum kilisesinin zehirli sarmaşıklar dolanmış yıkık duvarı dibinde, koyun postu serilmiş taburesine oturup romatizmalı bacaklarını güneşe karşı uzatan, Nifitsa Sipsika ve Sahtoroto Sipsika’nın eteklerine sürtünen kuyruğuna artık aldırmayan Kör Fadime’nin köyün elleri tığlı, dantel ören kız oğlan kız cemaatine vakti zamanında anlattığı diğer bir hikâyeye göre; Trabzon’da ilk fotoğraf stüdyosunu kuran Rum Avraam’ın kelleyi şeker çuvalı türünden bir bezin içine sokup ilk siyah beyaz vesikalık fotoğrafı çektikten takriben elli sene sonra Trabzon vilayetinin gâvur meyanındaki bale binasında ilk sinematograf gösterisinin yapıldığı salon kara çarşaflı, yüzleri tül peçeli, döpiyesli, uzun topuklu, kırmızı deri çantalı pek asri hanımefendilerle dolmuş. Beyaz perdede ilk sessiz filmi gören hatunlar Arap büyücüler gibi gözlerini kocaman açmışlar, şaşkınlıktan küçük dillerini yutacak gibi olmuşlar, siyah kadife eldivenli elleriyle ağızlarını kapatıp;‘’ Tövbe tövbe estağfurullah! Vuh Lailahe illellah Muhammedun resullullah! Hafazanallah!’’ deyip, derince soluyup yaşadıkları hayattan çok daha başka bir hayatın varlığına şahit oluyormuş gibi iç geçirmişler.

Biz kaldık ve dilimizin döndüğünce uyardık. Hiçbir zaman AKP gibi şeytanı zincire vuracağımızı da söylemedik. Çünkü Allah'ın yaradılış kanunlarında böyle bir şey yoktu. Ama bir zamanlar kutsal vaazlarına müptela olduğumuz Şevki kara şanzıman vitesli imanını boşa aldı ve hala gazsız frensiz gidiyor. Oysa tam Anadolu'nun Nemrut'uyla cebelleşecek ve insanların kanını donduracak türden vaazlar vermesinin devriydi.

Türkiye’deki şair kılıklı şairimsilerin bulanık şuuru ya da şuursuz şairlerin şiir kılıklı şiirimsileri bir türlü Afrodit’in nü haline tapınmaktan geçip, milyonluk, yüz binlik kayıp hayatlara, Bosna’ya, Kafkasya’ya, Irak’a, Filistin’e, Suriye’ye bir kaç dize dizmeye gelemedi.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Mart 2015 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Yaşar Kemal doğru dürüst bir okuryazar bile değildi, onun adına utandığım çok cümlelerini okudum. Ama yine de kadim zamanın erdemlerine saygılı, onlarla doğal bir bağı olan büyük bir yazardı. Şimdikiler hem okuryazar değil hem de yazar değil. Sadece levanten kumpanyalarının ikinci sınıf kâtipleri. Yazarlığın felsefesinden bihaber, Türkçeyi kirletmeyi yazarlık zanneden diplomalı cahil sürüsü, Türk mutfağını boşaltan Alman elektronik devi Bosch’un promosyon tipleri.

AKP’nin on üç yıllık iktidarında ülkemizdeki genel ahlak o denli dibe vurdu ki; artık kargo şirketlerindeki çalışanlar gözüne kestirdikleri paketlerin üzerine direkt ‘’adreste bulunamadı, telefona ulaşılamıyor’’ yazıp açıyorlar, iki tane olan her şeyden birer tane alıp bir kenara koyuyorlar sonra hemen iade formunu doldurmaya başlıyorlar. sürat kargo of şubesi

9 Eylül 1947 tarihli Trabzon Gazetesi haberi
Trabzon belediyesinin Of ve Sürmene’ye açtığı olan otobüs seferleri (günde iki sefer) son aylar içinde zarar ettiğinden CHP’li belediye reisince tatil edilmiştir.
2015 tarihli Trabzon matbuatının bir türlü yazamadığı haber
Of belediyesine ait otobüsleri lokal eşkıyalara satamayan AKP’li belediye reisleri yolcuları toptan minibüsçülere sattı. Günde yirmi iki olan Of-Trabzon otobüs sefer sayısını da sadece dörde düşürdü.
Sonuç: AKP eşkıyalık konusunda eleştirdiği CHP zihniyetinden çok daha sofistike bir partidir.

Sadece muhafazakâr Müslüman numarası yapıp iktidara gelen ve Iraklıları, Suriyelileri gâvurlara katlettiren AKP hükümeti değil ‘’ Kocacığım mutfağa gelip salataya yardım eder misin?’’ deyip erkekleri ‘’Acaba bir şişme bebek almak evlenmekten daha mı kârlıydı? ‘’ diye maliyet hesabı yapmaya zorlayan kadınlar da bizzat tanrıyı kıyamete zorluyor?

Evet, biliyorum belki bu yazdığım şeyin mübarek Mushaf-ı Şerif’te, dinde yeri yoktur ama bin bir odalı saraydaki Nemrut tıbbi açıdan ex olduğu, Anadolu insanına tebelleş olmuş aç akbaba kolonisi dağıldığı günün akşamı soluğu bir Ege meyhanesinde alacak ve sirtaki eşliğinde sabaha kadar zorba oynayıp porselen tabak kıracak en az bir alay Anadolu delikanlısı tanıyorum.

Tabi ki bu genel seçimleri de AKP kazanacak. Eski Türkiye’deki halk partili kokanaların, Kemalistlerin, jakoben gebeşlerin, sünnetli komünistlerin, devletin sanatçı diye çiftliklerde büyüttüğü tarih öncesi dinozorların cenazelerinde imam bir ayetin manasını verecek olsa, bir Müslüman hakkını helal etmeyecek olsa CHP’li cemaatin birden laiklik tansiyonu çıkıyor, Câlût’un ordusu gibi galeyana gelip dağılıyor. Ardından Müslümanlara besledikleri kini kusuyorlar. Yani politikada Erdoğan’a saltanat sürme hakkı veren şey CHP’nin bir türlü dizginleyemediği milli gâvurluğudur. Çünkü sosyolojik olarak dinsizin hakkından imansız geliyor.

Kirinta köyündeki metruk kilisesinin duvarı dibindeki tabureye oturup değneğini çenesinin altına dayayan Kör Fadime’nin gözü Mart pusunda birbirine sarılmış boynuzları inip çıkan iki salyangoza takılmıştı. Karadeniz’den gelen bulutlar bir masal şalı misali her şeyi kuşatınca içinde yerçekimi bulunan türlü oyunlar oynayan kopilleri de seçemez olmuştu. ‘’ Eeey!’’ diye bir kaç kez ünleyince sisin içinden gelen gürültü aniden kesildi. Kopiller apar topar Kör Fadime’nin yamacına toplantılar. Belli ki sisten pustan ruhu daralmıştı. Onun için günlük meselini anlatıp kopillerden akıl baliğ olmuşların yardımıyla hemen eve dönecekti. Mahno kahvehanelerinde sabahtan akşama kadar pinekleyip muhabbet yapan balıkçıların Menderesçi ninelerinden kulaklarıyla bizzat duyduğuna göre; Alman Harbi’nde Rusların harbi kazanmasının tek sebebi milli şefin korkaklığıymış. Zira İnönü Türkiye savaşa girecek diye o kadar çok korkmuş ki savaş boyunca Sürmeneli balıkçıların Karadeniz’e açılıp yunus balığı avlamalarını yasakladı. Yunus balığı avlayamayan Mahnolu balıkçılar Almanlara balık yağı satamadılar. Satamayınca da Naziler Wolgswagen marka motorlarına yeterince yağ süremediler. Sürmeyince de savaş arabaları Moskova önlerinde karda kışta donup kaldı, manevra edemez oldular. Sonra kuyruğunu sıkıştığı mengeneden kurtarmış kediler gibi soluğu Berlin önlerinde aldılar.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin pabuçları delindiğinden sürekli sahildeki kumlardan yürüyüp Trabzon’a gitti ve soluğu yalın ayak kadının makamında aldı. Nasıl oldu bilemiyorum Kadı Efendi? Bir acayip hal ile Araklı kumluğundan geçip garp istikametine seyahat ederken öğle namazını eda için mola verdim. Biraz otlayıp semizlesin diye eşeği yakınlardaki bir çayıra salıp önce def-ü hacet, akabinde nur-u abdest etmek için bir vakit oyalandım. Namazı bitirip selam verip, iyice etrafa baktığımda eşeğimi bulamadım. Lakin şunu da bilmekteydim ki, iş bu Araklı’da kahir ekseriyetle çalınan eşek değil, at ve katırdır! Kadı bir takım suallerden sonra bir hukuki ferman ile bir manga kolluk gücüne Molla’nın eşeğini bulma ve hırsızları yakalaması emrini verdi. Zaptiyeler Araklı’daki muhtarlarla yürüttüğü sorgulamalardan sonra direkt olarak Guguda köyüne çıkıp, eşeği bir evin ahırında ağzı ve gözleri sıkı sıkıya bağlanmış olarak buldular. Hırsızlığını bir türlü kabul etmeyen adam eşeğin yularından, Molla ve zaptiyeler kuyruğundan asılınca eşek güç bela dışarı çıkarıldı. Gün aydınlığında eşeğin tepeden tırnağa beyaza boyandığı anlaşıldı. Ağzı ve gözleri çözülen eşek her şeyi itiraf eder gibi uzunca anırdı. Lakin Araklılılar ve bilhassa Gugudalılar gönüllerini ferah tutsunlar. Zira hazret bu vakıayı El Papirüs’ül Âlem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine konu etmemiştir.

Cumhuriyet Türklerin vahiyle göbek bağını kopardı. AKP ise tek başına çok daha büyüğünü yaptı. Anadolu’nun insanının aklını vahiyden komple kopardı. Demokrasi ve kapitalizm bir insanın Anadolu’da hayatta kalabilmesi için tek geçerli şeyler olduğuna inandırdı Müslümanlara. Şimdi bu Nemrutların tek bir hedefi kaldı. İran’ın hala doğunun kadim ahlakına bağlı, kutsalla akıl irtibatını kopmamış bağını imparatorluk tebaasının siyasi maslahatını kullanarak kesmek. İşte AKP sırf bunun için laneti hak ediyor. Çünkü kibirleri yere göğe sığmayan Sünniler Anadolu’daki namuslarını NATO ve Amerika üslerindeki sünnetsiz askerlerin merhametine terk ettiler.

AKP’nin Türk politikasındaki mağdur edebiyatlı dilinin en ahlaki tarafı henüz seçmenlere Masai Mara ve Serengeti düzlüklerinden sürüler halinde göç eden 1.5 milyon bizon ve 350.000 impalanın Afrika nehirlerini geçerken timsahlar tarafından saldırıya uğramalarının da hesabını soracaklarını vaat etmemiş olmalarıdır.

Bugün Anadolu’da yaşayan insanların ciddi bir ontolojik (varoluşsal) sorunu var. Herkese fazlasıyla yetecek bir zenginliği her fırsatta birbirlerinin çocuklarından çalmayı hayat felsefesi haline getirmiş insanlar yaşıyor burada. Çalıyorlar, tek işleri var; çalmak, çalmak daha çok çalmak. İmparatorluktan çalıyorlar, cumhuriyetten çalıyorlar, Anadolu’nun kadim şehirlerinden, tüm medeniyetlerden çalıyorlar, tabiattan çalıyorlar, dinden, imandan, Kuran’dan, Allah’tan çalıyorlar, ahlaktan, her şeyden çalıyorlar. Dahası insanı Tanrı’dan Tanrı’yı da insandan çalıp kendilerini tanrılaştırıyorlar. Sonra da Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okuyup mest oluyorlar. Seni yazdı işte, tam da seni. Senin bu topraktaki köksüzlüğünü, dağdan şehre inmiş eşkıyalığını, hayata insana musallat oluşunu. Yaşar Kemal’in romanlarında söylemediği tek şey; o eşkıyanın bizzat senin olduğundur!

Başındaki mor takkeye bordo bir daire daha eklemiş, on sekiz yaşında kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuş, debdebeli bir sünnet töreniyle postunu aldırmış, en büyük hüneri bir narı çengelli bıçakla kabuğunda tek bir tane bırakmadan ve de hiç dağıtmadan soymak olan bir Ermeni Çamlıhemşin tropik görünümlü azgın florayla bezeli derinliklerinde boz renkli Merzifon eşeği ile seyahat etmekte olan ulema-i Hopşera’dan Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’yi görünce maneviyatı karşısında ezildi ve biraz kekeleyip;’’ Esselamu aleykum!’’ diye selâm verdi. Hazret eşeğini çüşledi ve pek heyecanlı olan bu zatı muhteremi göz ucuyla şöyle bir süzdü. ‘’ Ve aleykûmselam ve rahmetullahi ve berekâtühu!’’ diye uzun bir karşılık verdi. Molla bu zatın Türkçe bilmiyor olduğunu düşünüp; ‘’ Gürcü?’’ diye sordu. Adam kafayla sert bir hayır, işareti yapınca; ’’ Abaza?’’ Ermeni Müslim Kafkasların sert insan tabiatından kaçıp mollanın şefkatine sığınıyormuş gibi gözlerini iyice açtı ve; ‘’ Tövbe estağfurullah de hoca! Gürcü Abaza, Allah muhafaza!’’ dedi. Bu sıra dışı konuşmadan sonra ikisi de yollarına devam ettiler.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki zehirli sarmaşıklar dolanmış yıkık duvarın dibindeki koyun postlu taburesine oturup karış Ayamama (Kutsal Meryem Ana) Dağı’na bakıp deruni düşüncelere gark olan eli doksan dokuzluk tespihli doksan yaşındaki Kör Fadime’nin yamacına yaklaşan kopillere anlattığı diğer bir darbı mesele göre; Karadeniz’in ufkuna yağmur yüklü kurşuni bulutların toplandığı sonbahar mevsimlerinde ta Beytülmakdis’te Davudi sesiyle kutsal Zebur’dan tane tane ayetler kıraat eden, kendine en sağlam zırhı örecek kadar demircilik mesleğinde ustalaşmış Hz. Davut peygamberin savaş arabalarıyla semadan aşıp şimal buzullarındaki öküz boynuzlu paganist Gotlarla savaşmaya giderken Hak Teâlâ Tekaddes Hazretlerinin dini için cehd eden cengâverlerinin at arabalarının som altın nalları dehşetengiz gürültüleri yeryüzünde yankılanır, okyanusların en derinliklerini bile aydınlatacak güçte şimşek gibi kıvılcımlar çakar, savaşçıların atlarına vurduğu kırbaçların sesleri ve meydanlarda sallanan kılıçları şakırtıları insanın kulağını sağır edecek bir desibel seviyesine ulaşırmış. Karadeniz’deki bu ilahi kaostan sonra yağmurun ilk iri damlaları, dev kestane ağaçlarının, yaşlı gürgenlerin, kızılağaçların yapraklarına, kızıl püsküllü azman lazutların, tarlalardaki mavimtırak lahanaların yapraklarına ve de paslı saclarla kaplı yayla evlerinin damlarına takır tukur diye vurmaya başlar, sonra bin bir bereket getiren bir tufana dönermiş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Mart 2015 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında denizin içine kadar sokulmuş falezlerin diplerindeki yosunlu mercan kayalıklardan, yorozlardan akseden rengarenk cümbüşlerin sahili turkuaza ve yeşile çevirdiği güzel güneşli bir yaz gününde Karadeniz’i sağına alıp Sargona ve Civra’yı ardında bıraktı. Hazret mayıs kabağı gibi kocaman beyaz kavuğuyla ta garpten şarka çivit mavisine bürünmüş pürüzsüz görünümlü denizin ufkuna bakarken bir yunus sürüsünün zıplayarak Rize yönüne gittiğini gördü. O vakitler denizin çırpınışının akustiği pastoral hayatın da nabzıydı. Allah Teâlâ Tekaddes Hazretlerinin Rızkullah sıfatının bir tecellisi olarak enva-i çeşit derya kuzuları sürüler halinde oynaşmaktaydı. Hatta o kadar ki balıklar takılacak ağ, yutacak zoka, saplanacak zıpkın, cehennem gibi kavrulacak tava aramaktaydılar. Molla bu haleti ruhiyeyle tamamen kumla kaplanmış, yer yer dikenlik Araklı deltasında aheste aheste seyahat ederken birazdan Karadeniz’deki Ceneviz ve Venedikli tacirlerin gemilerine musallat olan, tek gözü, uçları sararmış sakalları örgülü, güneşte iyice solmuş ucuz kıyafetleri leş gibi iyot kokan, arsız mı arsız, gözü kara deniz korsanlarının kanoları denizi yarıp, hışımla sahile ulaşıp önüne çıkacaklarını ve piştovlarını çekip onu soyacaklarını düşündü. Bu halde ürperdi ve hafazanallah! diye nida etti. Çölde günlerce susuz kalmış hörgüçlü develer gibi buradaki derelerin tatlı sularından kana kana içecekler, dudaklarını urbalarının kollarıyla silip iğrenç bir şekilde geğirecekler. Sonra vakti anlamak için kirpiklerini kısıp tepedeki parlak güneşe bakacaklar, uyduruk lisanlarıyla bir şeyler konuşacaklar, uzun dürbünleriyle denizin ufkunu tarayacaklar, yere tükürecekler diye düşünürken olanlar oldu. Molla bi bakmış ki bindiği eşek semeriyle birlikte birden altından yok oldu. Hemen ''Tövbe estağfurullah!'' deyip çarıklarını tutuşturacak gibi olan kızgın kumlardan doğruldu, kavuğunu silkeleyip başına koydu. Sağına soluna bakındı ama eşeği ortalıklarda göremedi. Allah Allah! dedi kendi kendine. Lakin bu kerametvari duruma rağmen heybesi hala elindeydi. Hemen kaz tüyü uçlu divitini, hokkasını çıkardı ve El Papirüs’ül Âlem adlı kâmus niteliğindeki külliyatının Şimal Malumatları bahsine acilen kabus gibi şu hususu kaydetmiş. Sadece kırk odalı, dört cariyeli, iki uşaklı, iki aşçılı, kapısından kulları eksik olmayan, ihtişamlı konaklar yaptıran namı almış yürümüş ağalarıyla Oflular değil, Araklılılar da Eşkiyaullahtandır.

Karadeniz’in her küçük limanına uğrayan yük gemilerinin üzerinde deve resimli, Sokoni Vakum Gazları yazılı gazyağı dolu bidonları rıhtımda bekleyen kavruk hamalların yardımıyla alelacele boşalttığı günlerin birinde Rus Çar’ı II Nikolay’ın Kazak, Tatar, Gürcü, Slav, Türkmen, Azerilerden oluşan tam teşekküllü birlikleri önlerinde imparatorluk sancakları olduğu halde, bando mızıka çalarak, Rusya Ana! Çarımız sen çok yaşa! şeklinde marşlar okuyarak, rap rap! rap rap! diye sesler çıkarıp kızılağaçlardaki ispinozları ürküterek, Mahno’nun şose yolunu tozutup Civra’ya doğru kararlı adımlarla yanaşıyorlardı. Durumu haber alan Humurganlıların homurtusu da giderek yükseliyordu. Gazhanede depolanmış fasulye çuvallarının Rus ordusunun eline geçmesinden endişelenen Osmanlı zabitanları bidonlar dolusu gazyağını döküp gazhaneyi ateşe verdiler. Ardından bir ağa konağının ikinci katına çıkıp Çar’ın ordusuna nişan alıp aynı anda mavzerlerini ateşlediler. Ama ortaya ucuz bir barut kokusu garip bir devenin yellenme sesinden başka bir şey çıkmayınca endişeye kapıldılar. Humurgan tarafından yükselen kara dumanı görüp mavzer cılız seslerini duyan Rus subayları ordusundaki patates askerlerine pek güvenemediğinden hara hura, haroşa, haroşa, aha mola!’’ türünden kesin bir emir verdiler ve birliklerini durdurdular. Son kahramanlıkları gazhaneyi yakmak olan Osmanlı zabitleri takalara atlayıp can havliyle küreklere asılırken Ruslara direnmeye gözü kesmeyen ve kayık bulamayan ahali ise tabanları yağladı.

Ogene köyünün Van tipi renkli gözlü erkek kedileri; Pardos Sipsika, Perikli Sipsika. Dişi kedileri; Miga Sipsika, Tsila Sipsika, Porbola Sipsika, Sultara Sipsika ve Zevzeka Sipsika. Köyün dedeleri; Pordeas Papuka, Glombets Papuka, Karkar Papuka, Futea Papuka, Gutici Papuka, Karec Papuka, Kolosacis Papuka, İsbir Papuka, Kotante Papuka. Köyün nineleri; Kotsika Mamika, Catali Mamika, Garibe Mamika, Avram Mamika, Fuzguna Mamika. Ogene’nin bütün kedileri dönüşümlü olarak yaşlıların yaşadığı evlere uğrarlar. Mamikaların çoğu kedilere süt verir, dedelerin yarısından fazlası onları gözlerini irisiyle sever. Bütün bu yaşlı insanlar ve kediler arasındaki ilişkinin tuhaf tarafı kediler Türkçe, Romeyika ve işaret dilini anlarken Ogenelilerin işaret dilinden anlamıyor olmalarıdır.

Kör Fadime’nin güneşli güzel yaz günlerinde kertenkelelerin kesik kesik yürüyüp sabitlendiği Kirinta kilisesinin yıkık duvarının dibindeki koyun postlu taburesi ve Nifitsa Sipsikayla Sahtoroto Sipsika’nın kapı basamağında ters dönmüş kirli çanağı haftalarca boş kaldı. Karşı Ayamama Dağı’ndaki ağaçların kızıla çalan püsküllerinde henüz su yürümediğinden oyunlarında küfreden kopiller de yoktu ortalıkta. Karşı çam ormanların diplerindeki dev gürgen ağaçlarının siyah lekeli gri renkli çıplak gövdelerinin sabit görüntüsü kısa kış günlerinde insanları ısrarla depresif bir metafiziğe çağırıyordu. Bu ıssızlığın içinde bir Kafkas kartalı vadi boşluğunda süzüldükten sonra Kirinta kilisenin duvarının en yüksek noktasına kondu ve delici bakışlarla etrafı süzdü. Eriyen kar sularıyla taşmış ırmakların çağıltısı ve yakınlardaki bir armut ağacının dallarında cıvıldaşan sakalardan başka bir hayat belirtisi yoktu.

Önce Of belediyesinin otobüslerini ‘özelleştirme’ adı altında tepeden tırnağa eşkıya kokan feodal bir reise satmayı denediler. Belediye meclisindeki Milli Görüşçü hacı ağabeylerin kararlı halkçı tavırlarıyla vazgeçtiler. Belediye otobüslerini satamayan akbabagiller çareyi otobüs sayısını, sefer sayısını, hizmet kalitesini iyice düşürüp Of-Trabzon hattındaki tüm yolcuları eskiden dedeleri dağdan dağa gezen minibüsçülere satmakta buldu. Maalesef o gün bugündür dindarlıklarıyla, sofuluklarıyla ünlü Oflular Habibullah’tan çıkıp Eşkıyaullah’a dahil oldular.

Biz ay yıldız kabartmalı plastik yakalıklarla, siyah önlüklerle okumuş nesillerin küçükken yaşadığı, yersiz misafirliğe gittiği komşunun kapısında bıraktığı yeni ayakkabılarının Kıpti çocuklarca çalınacağı korkusu, bugün cumhuriyet vatandaşlarının % 50’sinden tebaa çıkarmış AKP hükümetinin TC vatandaşlığında ısrar eden diğer % 50’ye yaşattığı vatansız kalma hissiyle birebir örtüşüyor.

Hopşera ulemasından Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında sağ tarafına Manahoz Deresi’ni alarak sık kızılağaçlarla kaplı Sürmene vadisi düzlüğünden zamanı zorlamadan Allah Teâlâ Tekaddes Hazretlerinin zatı ve sıfatları üzerinde deruni tefekküre dalarak yaptığı uzun bir seyahatin sonunda Asohanlarındaki Rum mektebinin kapısına gelince eşeği durdu ve anırmaya baladı. Hazret tatlı uykusundan irkilerek uyandığında sağa sola bakıp hemen yana düşmüş mayıs kabağı görünümlü beyaz renkli kavuğunu düzeltti. Etraftaki fındık bahçelerinde cıvıldaşıp uçuşan kuşların varlığını Allah Zül Celal Hazretlerini mahlûkata olan şefkat ve merhametinin bir nişanesi olarak bildi. İki katlı sarı badanalı Rum mektebinin biri Atinalı, biri Trabzonlu, ikisi Sürmeneli muallimleriyle yaptığı bir dizi mülahazalar sonrası ucu kartal tüylü divitini itina ile hokkasına batırıp El Papirüs’ül Âlem adlı kamus niteliğindeki külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu hususu ilave etmiştir. Asohanlarındaki sekiz sınıflı Rum mektebi lise seviyesinde bir okul olup talebelerine Türkçe, Klasik Yunanca, tabiat bilimleri, astronomi, Yunan Edebiyatı dersleri okutturulmaktadır. Bu mektepten başarıyla mezun olan talebeler yüksek tahsil için Yunanistan ve Rumanya’ya gönderilmektedir.

Trabzonsporlu bir yazar olarak geçen hafta sonu Boğazdaki iki kız kardeş ( Fenerbahçe – Galatasaray ) arasında oynanan derbiyi aforize etmeyeceğimi düşünenler varsa yanılıyorlar; şampiyonluğu sistematik şikeyle çalındığı dünyadaki bütün üst mahkemelerce tescillenmiş isyankâr Trabzonsporlular olarak itiraf etmeliyiz ki uzun zamandır bu denli ateşli bir lezbiyen şovu izlememiştik.

Hayat günün erken saatinde insanlara uykuda ruh üfleyen Hüseyni makamında okunan bir ezanla, mermer kabartmalı güzel bir şadırvanda alınan abdestle, Selçuklu işi yaldızlı taç bir kapıdan geçip, ayetleri siyah Kufi yazıyla yazılmış bir Kıbelegâhta kıyamda durmakla, dev bir çınar ağacının gölgesinde hissedilen ferahlıkla, Arnavut kaldırımları adımlayarken gördüğü zerburi mezar taşındaki yazıyı okuyup ibret almakla, pederlerini askere gitmeden önce çektirdiği siyah beyaz fotoğrafı büyütüp, çerçeveletip işyerine asmakla, fırından henüz çıkmış ekmeği sıcaklığını hissetmek için bedenine bastırmakla, Justinyan döneminden kalma bir köprüsünün tam ortasında durup birazdan kuğu konacakmış gibi sakin akan bir dereyi izlemekle, Alman işi eski model kırmızı renkli bir Wolsgvagen’e birkaç saniye daha bakmakla, yani benzer türden insanın gözünün, yüreğinin, aklının her daim güzel oturaklı şeylere değmesiyle şekillenen düşüncelerle kurulur. İşte gerçek mucizeler hayatın o güzelliklerinde demlenerek bir ömür süren insanların elinde, dilinde zuhur eder. Modern Roma’dan leş kapmış Anadolu’daki politik Nemrutların zehirli dilleriyle sabah akşam hayatı boğup insanları kudurttuğu sonsuz kaostan değil.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında dev çam ağaçlarıyla bezeli Maçka vadisinin içlerine doğru yaptığı bin bir meşakkatli seyahatin nihayetinde Sümela Manastırı’na çıktı. İki de bir anıran eşeğin semerini çıkarmış ve onu bir çam ağacına bağlamış, manastırın içine girip pencerelerden birine oturup çevreyi seyretmiş ve hararetini gidermek için heybesinden çıkardığı nar şurubunu içip ferahlamıştır. Molla iş bu seyahati esnasında manastırın ibadet bölümünde Hz. İsa, Hz. Meryem ve diğer ilk Hıristiyan azizlerin gözleri yaşlı ikonalarını görmüş ve ucu kaz tüylü divitini hokkasına batırıp El Papirüs’ül Âlem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu kaydı eklemiştir. Allah Teala Tekaddes Hazretleri Ademoğlunun yaşı kemale erdirdikçe anatomi ilmi gereği insanın gözünden dökülen yaşın tadı da yatağı da değişirmiş ve şairler bu metafizik değişimle ilgili olarak pek hisli mısralar çiziktirirlermiş.

Bir Milli Görüşçü ve ekonomi okumuş bir yazar olarak dünya görmemiş bu gafilleri uyarmak yine bizlere düşüyor. Amerikan dolarının yükselişini öyle ikide bir merkez bankası başkanına ağzına gelen lafı söylemekle, sıkışınca piyasaya döviz rezervi sürmekle önleyemezsiniz. On üç yıldır Türkiye’yi yönettiklerini sanıyorlar ama hala Amerikan dolarına nasıl müdahale edeceklerini bilmiyorlar. Dolara müdahale etmenin ve onu bu topraklardaki gerçek değerine indirmenin tek yolu TBMM’nin Türkiye’deki ABD üslerinin kapatılacağı yönünde meclis kararı almasıdır. İnmiyorsa da üsleri kapatmasıdır. Aynı şekilde TBMM’nin Türkiye’deki NATO üslerinin kapatılacağına dair karar alması ise Avroya askeri ve siyasi müdahale biçimidir. Yani ekonomi, döviz, kur, parite denilen şeyler siyasi ve askeri şantajlardan soyut değildir. Ama bu tür konulara sizin otoyol çaplı aklınız ermez.

Türk politikasında AKP’nin, Türk futbolunda ise Fenerbahçe’nin yıllara yayılmış hayatı tümüyle sabote eden kirli icraatları sayesinde Makyavelizm Müslüman Türk milletinin modern hayattaki tek ameli mezhebi oldu.

Türkiye’de insanların Karadeniz’le ilgili köklü bir evrene sahip olmadığı için ve denizlerle ilgili bütün hayallerini ilkokullarda okudukları Robinson Crouse adlı hikâyedeki korsan adaya bıraktıklarından, Karadeniz adası olmayan bir deniz olduğundan insanların hayallerini tutuşturamadığı için Karadeniz’le ilgili yazdığım aforizmalar pek anlaşılamıyor. Dahası insanlar bana Rum mezarlığından gece yarısı hortlamış bir hayaletmişim gibi bakıyorlar.

Amerikalı aktris sarışın aptal Marilyn Monroe’nin vakti zamanında ABD başkanı John F. Kennedy’e yapamadığını Türk politikacı Tansu Çiller’in yine diğer bir ABD başkanı Bill Clinton’a hem de Beyaz Saray’da yapabildiği bir dünyada kadına verilebilecek başka bir hak kaldığı kanaatinde değilim.

Büyükelçilerinin, ataşelerinin, resmi kurum ve kuruluşlarının geçtikleri aşağılık sömürge sisteminden dolayı leş gibi kompleks kokan İngilizce ile resmi açıklama yaptığı bir Türkiye’de Türkçe’nin sınırlarını zorlayarak Karadeniz’in yüzyıllık panoramasını yansıtan kusursuz bir roman yazsan ne olur, yazmasan ne olur!

Suni dilli yaşam koçlarının ilk kez bir erkeğin elinden tutan naif hallerini izlemeye bayılıyorum. Çünkü bu gezegen de onlar kadar jöle kişilikli, diploma ve sertifika marifetli ve wc dahil her halleriyle evrensel, ucuz bir sirk palyaçolarından çok, uzak gezegenlerden gelmiş gibi insan numarası yapabilen yok.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Mart 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Gerçekten de bu aralar Türk kadınları çok tuhaf. Eskiden yani taş plaklar kayıttayken yani Münir Nureddin Selçuklar, Safiye Aylalar, Müzeyyen Senarlar, Zeki Mürenler hayattayken kahvede oturmuş kumar oynayan kadife keseli kocaları için bile ‘ciğerimin köşesi’’ diye şarkı söylüyorlardı. Şimdilerde ise kendi içlerindeki ve Anadolu’daki tüm melekleri öldürmüş katiller gibi konuşuyorlar.

Rize ve havalisinde Çaykur’a bağlı ambarlardaki çay müstahsillerinin çay cüzdanları üzerinde uzun süre yapılan gözlemlere göre kadın müstahsillerin kahir ekseriyeti başı peştamallı, çemberli, çarşaflı vesikalık fotoğraflarda tıpkı Karadeniz’i yeniden işgale niyetlenen Rus gâvuruna karşı güneşten parça koparacak kadar çatık kaşlı, sert bakışlı, nefesini tutmuş hoyrat erkek pozları vermektedirler. Çünkü o çay cüzdanlarındaki vesikalık fotoğraflar onlara bakacak muhtemelen her biri içki, kumar ve Nataşa müptelası çay eksperine külliyen namahremdir ve iş bu vesikalık pozlar tüm mahallenin namusunu birebir ilgilendirir. Ve sayın başkan kayıtlara geçmiş bu resmi durum Türk halkının gerçek iç dünyasıyla ilgili bir durumdur.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin eski ipek yolu ile ta Tebriz’den kalkıp Trabzon’a gelen rengârenk halıları ve çeşitli bezzaziye ürünlerinin bir kısmını Maçka çarşısındaki esnafa satan tam kırk develik son ticari kervana bizzat şahit olduğu, develerin dişlerinden yaşlarını, cinslerini anlamaya çalıştığı bir günde El Papirüs’ül Âlem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsinde kaz tüyü uçlu divit ile kayıt altına aldıkları şayet sahih ise; Rusya Ana’nın ilahi merhamet kokan Çar II. Nikolay tarafından yönetildiği geçen yüzyılın başlarında insanlar Karadeniz’den kalkıp sorgusuz sualsiz Batum’a ve Kırım’a gurbete gidip çalışırlar ve ailelerinin geçimi için rahatlıkla para kazanırlarmış. O zamanlar tek marifet bir meslek sahibi ya da iyi bir zanaatkâr olmak imiş. Rusya’da Bolşevik ihtilali olunca gurbetçiler paralarına, özel mülkilerine göz diken komünistlerden hiç haz etmediler. Ellerinde tahta bavullar, at nalı gibi fare kapanları, nefis kokulu kurabiye ve pasta kutuları, sırtlarında patates çuvallarıyla gemilere atladıkları gibi Karadeniz’den memleketlerine geri döndüler. Rusya’daki gurbet tecrübesinden sonra uzun burunlu, atmaca bakışlı Laz ustalar Karadeniz sahili boyunca her ilde, ilçede pastane açıp, Polonyalı ustalardan öğrendiklerini maharetli elleriyle una ve şekere yansıttılar. Pişirdikleri harika kurabiye ve pastalarla Rus işgaliyle insani duyguları iyice dibe vuran Türk halkının şefkat ve merhamet duygularını karbonatlı kekler gibi kabarttılar. Buna karşılık bazı gurbetçiler tam yüzyıl boyunca üç kuşak ürettikleri fare kapanlarını ilçe pazarlarında mısır ambarlarına fare dadanmış Türklere canlı farelerin kullanıldığı mucizevi bir alet şovuyla sattılar. Diğer gurbetçiler ise taşlı tarlalarına ektikleri kumlu Rus patateslerini çıkarıp fasulye turşusu ve mısır ekmeği ile yiyip ecellerini beklediler.

Mustafa Kemal’in Ali Şükrü Bey’i Ankara'da bir ziyafet tertipletip boğdurduktan sonra Topal Osman’ı da bir bağ evinde temizlettirdiği o sarı sıcak Bozkır yazında vatanı için yaptıkları büyük fedakârlıklara rağmen Çankaya'nın muhafız alayı Giresun Uşakları siyasi hesaplaşma sonucunda garip bir şekilde birer potansiyel hain durumuna düştüler. Ebedi şef Mim Kef’in kati emriyle önce silahları alındı, sonra gözü kara seksen Giresun Uşağından oluşan muhafız birliği elleri arkadan bağlı bir şekilde bir duvarın dibine dizildiler. Masmavi gökyüzünde öten uğursuz kargalara uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle son kez bakarken Yunan harbindeki tecrübelerinden olsa gerek kendilerini kurşuna dizen askerlere hiç aldırmadılar. Türkçe’nin bir türlü kuşatmaya yanaşmadığı o meçhul vakıa nereden bakarsak bakalım yine de orta düzeyde kanlı bir Zapatista devrimi değeri taşıyordu.

Başlarında siyah silindir fötrler, ellerinde Küba işi purolar iki göbekli dolarperest dişlek Yahudi’nin tam yüz elli yedi buçuk yaşındaki kapkara bıyıklı, Oltu taşı tespihli Bitlisli güngörmüş Zaro Ağamızı Anadolu’nun böğründen koparıp Titanic türü bir gemi ile uzun bir okyanus seyahatiyle Amerika kıtasına götürüp; eyaletlerdeki bütün sirklerde öpücüğü 15 dolar, fotoğraf çektirmek 10 dolar tarifesiyle dolaştırıp, büyük bir servet kazandıktan sonra tekrar geri getirip aç, susuz, hasta ve beş parasız bir şekilde İstanbul’un bir kıyı semtine atmış olmalarından sonra millet olarak başımıza gelen en büyük felaket; eski Türkiye’nin ninesini bellemiş, devletin tüm hazinelerini talan etmiş, kendilerine bin bir odalı saraylar yapmış içimizdeki modern Nemrutlara Türk milletinin henüz ‘’yeter artık, düşün yakamızdan!’’ demeyi akıl edememiş olmasıdır.

Biz halis muhlis Karadeniz uşşağıyız! Dün Amerikan uşağı olmadığımız gibi bugün de feministlerin uşağı olmayacağız!

Kirinta köyünün düzlüğünde kertenkeleler üşüşmüş yıkık Rum kilisesinin duvarının dibinde eklemleri gıcırdayan hasırlı iskemlesine oturup, romatizmalarına şifa olması için ayaklarını güneşe uzatan, feri hepten sönmüş mavi gözlerini karşı Ayamama dağına sabitleyip tespih çeken Kör Fadime’nin ninesinin dedesinden, ondun da babaannesinden, onun da kurt dedesinin halasının emicesinden hiç değişmeden geldiği söylenen ve etrafında toplanan haylaz kopillere anlağı hikâyeler şayet doğru ise; kığış mevsimlerinde ayazlı Kalandar gecelerinde ta Sibiryalardan esen soğuk rüzgârlarla Don nehrine yuvarlanan tundra dikenlerinden adım adım doğan eli tırpanlı, Ortodoks papazı kaftanlı karakoncolos Kazak hırsızların kızaklarına atlar ve ecel tırpanıyla ipini kestiği köhne bir kayıkla Karadeniz’e dalarmış. Karadeniz’in dev dalgalarında korkusuz ölüm dansları yaparak Sürmene’ye doğru son sürat ilerlermiş. Ve de tabiatın sıradan kanunlarının tersine döndüğü, eğri bacaklı, elleri demir taraklı perilerin ıssız, isli değirmenlerde ‘‘çarşambadır çarşamba’’ diye horonlar oynadığı, gündüzleri tropik görünümlü yeşil ırmaklarda tuluma üşüşmüş Lazlar gibi kancık naraların atıldığı o şahitsiz gecelerde karakoncolos kayığını yosunlu taşlara çarparak, ‘’yelassa yellassa!’’ diye bağırıp dilsiz kayalardan köpüklü şelalelerden tırmanarak, bazen dikenlere takılıp apocofaros olarak, diken boğumlu parmaklarında sıkı sıkı tuttuğu bir şimşir tarakla yosunlu yeşil tüylerini acımasızca tarayarak dere yukarı doğru sürermiş. Arhancolos’un en büyük bacalı evinin ocak halkasından arakhanalara, (örümcek ağları) kömür islerine bulaşarak girer, kendisi için haşlanmış kara kazanlar dolusu ve peykeye dizilmiş mısır ekmeklerini salyalayıp yarım yamalak yer, mutfaktaki güğümlerden kana kana su içer, en küçük memnuniyetsizliğinde ise çirkin yüzünü yayık takozu çakılmış tavana doğru kaldırıp huzursuzca hırlamaya başlar, iyice sıktığı yumruklarıyla sertçe göğsüne vurur, evdeki kap kaçak dahil eline geçen her şeyi öteye beriye savurur, küçük çocukların yattığı odaların salonlarında gezinip anlaşılmaz şeyler homurdanır korku salarmış. Kendine ayrılan yiyecekleri yiyip keyfi yerine geldiğinde ise mutfağın ortasında deliler gibi horon oynar, döşemeleri zangır zangır zangırdatır, tahtaların arasındaki tozlar düşer ve göz gözü görmez olurmuş. Karakoncolos en nihayetinde ocağın isli demirine sarılır, bir maymun çevikliğiyle yukarıya tırmanır, dev cüssesiyle zar zor bacanın deliğinden çıkar, bir çeşmenin yalaklığına bıraktığı kayığına atlar, donmuş karlarla kaplı tarlalardan katır kutur sesler çıkararak köyün dibindeki ırmağa iner, giderek yükselen sularda her bir saniyesi kaos dolu ürpertici bir kuralsızlıkla Karadeniz’e doğru sürmeye başlarmış. Ve de altıncı günün sonunda Yoroz burnundaki mercan kayalıklarına çarpıp midye kolonilerini iyice kazıyarak Karadeniz’in serin karanlık sularında gözden kaybolurmuş.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin bilmem kaçıncı başbakanı, mahut Türk modernizminin ürettiği sarışın Marilyn Moonre’nin biraz akıllısı bacımız Tansu Çiller’in liberal politikalarla iflasın eşiğine getirdiği Türk ekonomisi için Washington’da Beyaz Saray’ın oval ofisinde Monica Lewinski skandalından biraz önce saksafonist Bill Clinton’a gayrinizami saksafon çaldığı o makus günden beri ve de Emine Erdoğan’ın Obama ailesiyle Beyaz Saray’da verdiği o sarkastik ören bayan pozundan sonra Türk kadınlarının hassaten mutfakta kalmalarının milli menfaatlerimize ve şeriata çok daha uygun olacağı yönündeki kanaatimi aynen muhafaza ediyorum.

İşte bu vakıa vesilesiyledir ki bir Azeri kardaşluğumuz Bakü’deki resmi bir açılış töreninde reisicumhur Süleyman Demirel’i kürsüye davet ederken; ‘’ Siz Türk aleminin en büyük pezevengisiniz!’’ demişlerdir. Bu memlekette bir Türk kadınına başbakan olma ve ülkeyi yönetme salahiyeti vermişler. O da gitmiş Beyaz Saray’da oval ofiste Amerikan başkanına oral seks yapmış. Bundan daha büyük hak mı olur? Yani hiçbir milletin hatun kişinin yapmaya cüret edemeyeceği türden ekstrem bir vukuat. Onun için bugün edebinizle oturun kıçınızın üstüne. Futbolumuza karışıp fazla vıdı vıdı da yapmayın.

Karadeniz’den zırhlıların top atışlarıyla, doğu tarafındansa Türkistan’dan gelen çekik gözlü Kazak birlikleriyle takviye edilen Rus ordusu Baltacı Deresi hattındaki zayıf çete direnişini üçüncü haftanın sonunda kırdığında önü alınamaz korkunç bir sel gibi batıya doğru akmaya başladı. Of ve Sürmene’de haberi alan halk çoluğunu çocuğunu, hastasını, yaşlısını, en değerli eşyasını ve evden işe yarayacak birkaç öteberi alıp, ahırındaki hayvanlarını önüne katıp yollara düştüler. On binlerce muhacir Müslüman can havliyle Manahoz Deresini geçtikten sonra Araklı düzlüğündeki Karadere’nin doğusuna yığılan mahşeri kalabalık endişeli gözlerle suyun derinliğine bakmaya başladılar. Bebeklerin, çocukların ağlama sesleri, akrabalarının akıbetini merak edip öteye beriye koşuşturan insanlar, zamansız huysuzlanan hayvanların iplerinden çekiştirip duranlar, su fobisi olan kadınların korku dolu çığlıkları, aç ve yorgun çocukların ağlamaları, kadınların derenin ortasında dikilen birkaç cevval hamala yalvarmaları, korkunç bir uğultu semaya yükseliyordu. Soğuk havada insanların, hayvanların ağzından çıkan buharın solgun doğadaki rengi insanların giydiği koyu renkli kıyafetlerden ve sırtlarında taşıdığı eşyalardan çok daha fazla hayat doluydu. Dağlarda eriyen karlarla debisi iyice kabarmış Karadere’nin buz gibi suyunu geçmek için birkaç kez yeltenip geri dönen er kişilerin ellerini uzatıp ısınabilecekleri bir tek ateş bile yanmıyordu. İnsanlar sadece ortasına bir ip gerilmiş dereyi geçmeye çalışırken anlık olarak ölümle yaşam arasında kumar oyama gibi tuhaf ruh hali içindeydi. Bu sırat teşebbüslerinin birçoğu nefes nefese bir kurtuluşla bitiyorduysa da Karadeniz’in kıyısı şişmiş insan cesetleriyle ve ev eşyalarıyla doluydu. Üstelik bir Rus zırhlısı Heraklia deltasının doğu kısmını çamura batağa çevirmiş bu insanlık trajedisini, bir bizon sürüsünün göç kaosunu kollayan vahşi hayvanlar gibi sinsice izliyordu. Muhacir Müslüman kadınlar can havliyle dereyi karşıya geçerken boğulma tehlikesi atlattıkları anlarda garip bir şekilde ellerindeki kundaklara sarılmış bebeleri suya bırakıyor sanki çocuklarını kurban ederek Azrail’i oyalıyorlar ve o ara kendi canlarını kurtarıyorlardı. İnsanın muhayyilesinin almayacağı türden bir ruh haliydi. Kadınlar kalabalığın çığlıkları sonrasında kendine dönen şaşkın bakışları altında; ‘’ Alsın Tanrı bu çocuğu da Firavun’un sarayında büyütsün!’’ der gibi hırsla ve kızgınca yürümeye devam ediyorlardı. Çünkü insan bir yere kadar insandı.

Yunanlıların yazar Nikos Kazançakis’e yaptığının bir benzerini Kürtler de yazar Yaşar Kemal’e yaptı. İki milletin iki büyük yazara faturası Nobel edebiyat ödülü oldu. Buna karşılık Türkler hiçbir zaman Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü almasına resmi olarak engel olmaya çalışmadılar. Sadece 1915’teki trajik Ermeni olayları konusundaki fuzuli ebu laklakanlığı yüzünden ondan haz etmemekle yetindiler.

Güneş Karadeniz’in ufuk çizgisinde kızıl bir törenle sessiz sedasız eriyip battığında gündüzleri Kirinta kilisesinin yıkık duvarlarında gezinen kertenkeleler çoktan karanlık dehlizlerine dönmüştü. Zaman biraz daha ilerleyip cisimler gölgeleriyle bütünleşmek üzereyken ezan okundu ve çakallar kabir âlemindeki zebanilerin zehirli azap kırbaçlarını duymuşlar gibi ezana karşı uludular. Karanlık arttıkça Baltacı Deresi’nin yeşil vadilerinde yankılanan şırıltı tek hayat nefesine dönüştü. Rokofili ormanı tarafındaki karayemiş ağacının tek sarı yaprağı üç gün önceki rüzgârlarda düştüyse de hiç bir pardi (dişi çakal) gece yarısı ötmediğinden onu duyup ölümü hatırlayan olmadı. Kilisenin kapısının önüne konulmuş kirli süt çanağı boştu. Gözleri karanlıkta parlayan Nifitsa Sipsika ve Sahtoroto Sipsika acı acı miyavladı. Yüz yirmilik Apsulika ninenin ölümünden sonra öksüz kalan Katoliya Sipsika gibi onlarda sinip gecenin koynundaki tedirgin kimsesizliğe büründü. Belli ki artık o devirde dokunaklı bir ezan hayata ruh üfleyemiyor, insanları melekleştirip iyilik lokomotifine katara çeviremiyordu. Hz. Muhammed’in, ashabının, onlara tabi halis Müslümanların ilahi buyruk gereği hayatı her şehirde, her beldede, her karyede her türden insanla altın bir momentumla kübik şekerler gibi üst üste yerleştirip şekillendirmiş olmasından geriye hiçbir şey kalmamıştı. Şeker tümüyle eriyip dağılmış, kalan ıslaklara da karıncalar üşüşmüştü. Karşı Ayamama dağı gibi tüm tabiat susmuştu. Dokunaklı sedalarıyla insanlara ruh üfleyecek hayata adaletten yana kurmaylık yapacak çağlar, dünyalar görmüş gibi tepeden tırnağa asalet kokan o güzel insanlardan geçtik, tuz bile kokmuştu.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğiyle Humurgan’daki bir hana varıp istirahate çekildiği vakitlerin birinde El Papirüs’ül Âlem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şunu da ilave ettiği görülmüştür. Sürmene’nin eski mahallelerinde vakti zamanında Rum ustaların inşa ettiği bağzı Akdeniz usulü evlerin kapıları, pencereleri, bahçe yolları saksılar dolusu sardunya, begonya, karanfil, fesleğen, papatya, ortanca gibi rengârenk çiçeklerle doluymuş. İş bu cennet bahçesi misali bahçeli evleri hemen yanı başından geçen patika yollardan ayırmak ve de evlerinin mahremiyetini korumak için kalın duvarlar inşa ederlermiş. Ve bu duvarların iç taraftaki beyaz badanalı zemin üzerine çivit mavisiyle Hz. İsa’yı, Bakire Meryem’i, kutsal ruhu, Kudüs’ü ve de salibi temsilen ikonvari şekiller çizerlermiş. Ve bütün bu kutsal sembollerin dindar Hıristiyan Rumları her kış mevsiminde Karadeniz’den gelip ve küçük çocuklarına musallat olduğuna inandıkları Karakoncolosların şerrinden, geceleri su değirmenlerini mesken tutan eğri bacaklı, kancık naralı perilerin çarpıntılarından, Balangoz ormanlarındaki aç kalmış ayıların ölümcül saldırılarından ve yüksek dağları, ıssız yolları mesken tutmuş eşkalleri meçhul gözleri kara eşkıyaların şerrinden koruyacağına inanırlarmış.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında Potamya Deresini geçip Rusların açtığı şose yoldan Kastel’deki Memiş Ağa Konağı’na kadar zamanı zorlamadan seyahat ederken eşeğinin semerinin kayışının arasına sıkıştırdığı mürekkep dolu hokkasına kaz tüylü divitini batırıp El Papirüs’ül Âlem isimli ilmi külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu hususu da hassaten ilave etmiştir. İş bu Of kazasının kahir ekseriyeti dini mübini İslam’a hizmete düşkünlüğü ile bilinen, variyetleri yerinde olduğundan zamanla bir takım ahlaka mugayir fiillerin vuku bulduğu yer de olmuştur. Şöyle ki; Artvin ve Rize’nin Ermeni köylerinde meskûn bazı Poşa ( Ermeni Çingeneler ) hatunlar kollarında altın görünümlü sahte bileziklerle, bohçacı kadın kılığına girerek, bakımlı, alımlı halleriyle ve işveli edalarıyla sağa sola kıvırtarak çarşıda, pazarda, mahallelerde, ıssızda yürüyerek zatı er tür kişileri yoldan çıkarırlar imiş. Hazrete göre; maalesef Oflu paşaların arasında Poşa hatunlarla neredeyse bir nikâh mihri karşılığında zina-i kebir yapan sefih zatların varlığı da bir hakikat imiş. İş bu bohçacı Poşa fahişelerin Of kazasına gelip gitmeleri içtimai bir mesele imiş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

5 Mart 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Bütün bu değirmen taşı gibi zamanı öğüten günler, yarım sabahlar, iş yemekleri, melankolik akşamlar, dalgın geceler, kuzeyin karakterli yağmurları, insan ruhuna işleyen sert poyrazları, her geçen yıl biraz daha düşük yapan mevsimler hayat denilen büyük rüyanın tatlı birer siestalarından başka nedir ki?

Bütün bunlar yani Ümmeti Muhammedin ve bütün insanlığın başına gelenler, cennette tacını ve tahtını şeytana kaptırmış, Mevla Teala tarafından dünyaya konulmuş Hz. Adem’in bir Hindu’nun başına sarıp sarmaladığı türbanından, bal kabağı gibi beyaz Osmanlı ulemasının kavuğundan, siyah püskülü belalı Fas işi bordo feslerden bu topraklara yani Anadolu’ya miras kalmış ilahi külhanbeyliğe içimizdeki sünnetli gavurların musallat olmuş olmasındandır.

Babam rahmetlik, ( Kalubeladan beri taş fırın Milli Selametçi ) Türkiye’de Müslümanlıktan bu kadar büyük gâvurluklar çıkaranların hala utanmadan sıkılmadan Kâbe’yi tavaf ediyor olmalarını, Mescidi Nebeviye gidip yüzü kızarmadan mazotlu iş makinesi gibi namaz kılıyor olduklarını dünya gözüyle bizzat görmüş olsaydı; yemin ederim ki onlara benzeme ihtimalimi düşünüp içi ürperir ve benim için yaptırdığı o tantanalı, zurnalı, dümbelekli, hokkabazlı, şaklabanlı, sulu mu sulu muhteşem sünnet törenini asla yaptırmazdı.

AKP’nin o küçük zekâsıyla politika yaparken Anadolu’da hayatı nasıl sabote ediyor olduğunun son örneği Bursa’daki Necmettin Erbakan’ı anma gecesinde Mahmud Ahmedinejat’ın protesto edilmesiydi. Yani Haçlıların 1.5 milyon Iraklıyı katledebilmesi için TBMM’den II. tezkereyi geçiren Nemrut ve avanesi her gün halka konuşurken kimsenin aklına onları protesto etmek gelmiyor ama İsrail askerinin bölgeye yayılmasının önündeki Hizbullah’ın tek siyasi dayanağı İran protesto ediliyor. Güya o küçük zekâlarıyla kendi suçlarını ve kebair günahlarını karşı tarafa bulaştırıyorlar.

Alman elektronik devi Bosch’un üretim kapasitesini artırarak Türk politikasını yönlendirdiğiyle ilgili teorimi yinelemek istiyorum. Bosch’un Türk mutfağını boşaltıp hamarat Türk kadınlarını politikaya yönlendirme mekanizması şu şekilde işliyor. Bosch çamaşır, bulaşık makinesi, mutfak robotu, elektrik süpürgesi, ütü gibi elektronik üretimi arttırdığında Türkler bu ürünleri alıp evlerinde kullanmaktadırlar. Elektronik ürünleri kullanan hamarat Türk kadınları dizi izlemeye fazlasıyla zaman bulurlar. Zamanla dizilerden filmlerden de sıkılan hamarat Türk kadınların ören bayan tipli olanları liberal partilerden politikaya girip liderlerine kayıtsız şartsız itaat edip onlara hayran olmayı belediye meclislerinde el kaldırmayı politika yapmak zannederler. Hatta bu tutumlarıyla önleri bayağı bi açılır; sadece milletvekili değil şuh bayan Fatma Şahin gibi önce bakan ve sonra belediye reisi bile olabilirler.

Evrenin kulak tırmalayan sonu gelmez uğultusu altında Türkler Orta Asya’nın soğuk steplerinde Sibirya rüzgârlarıyla sertleşmiş asi ruhlarına bulamadığı sıcaklığı çöle inmiş sıcaklıkta, yani Kuran’da, bulmuşlardı. Sonra kendileri gibi insan olan naif Rumlara tutunmaya çalıştılar tarih içinde. Onları buna tav eden şey tanrı Atena’nın ruhu her daim sarhoş yumuşak diliydi. Ama elinde kılıç taşıdığı için asla Rumlara tutunamadılar. Şimdilerde ise tanrı adına Anadolu’nun kadim halklarından aldığından geriye kalan Anadolu’yu politikayla yani eski bir Yunan oyunu olan demokrasiyle çalmakla meşgul.

Karadeniz'in en romantik sorusunun; ‘’Have you ever seen a tsarambula Fadime?’’ ( Sen hiç tsarambula (ateş böceği) gördün mü Fadime?) olduğu yönünde yaygın bir kanaat olsa da aslında ‘’ Oh muuumy! When will be kuymak ready? ‘’ ( Nenneee! bu kuymak ne zamana hazır olacak? ‘’) sorusu daha ağır basmaktadır.

Modernizm halihazırda dünyada hüküm süren Hıristiyanlığın en azgın ameli tarikatı olduğundan ontolojik ( varoluşsal ) olarak özelde Türklüğe genelde ise Müslümanlığa köken itibarıyla aykırıdır. Modernliğin esas sorunu tamamen ahlaki olup hazla, hızla, kışkırtıcılıkla sürekli hayatı pusuya düşürüp, kuşatıp boğuyor olmasındadır. Bu bapta bugün bilim denilen şey ( ilim değil ) batıda son iki yüz yılda sırf Türklüğe ( Müslümanlığa ) karşı uydurulmuş bir şey olduğundan Türk şair İsmet Özel’in de dediği gibi Türklüğe aykırı bir şeydir. Yani bir şey ki bilimseldir bilimselliği ölçüsünde o şey külliyen Türklüğe de aykırıdır. Çünkü ahlaktan erdemden yoksun bir modern bilim hayatı bağlamından koparan, insandan çalan şeyken Türklük Allah’ın emri gereği hayatın sadece insanda kalması için direnmektir. En azından geçmişte öyleydi.

Mutfaklarında yalancı dolmalar pişirip kocalarına yediren hatun kişiler bu genel seçimlerde reylerini AKP’ye verirlerse, ki pek verecekler gibi görünüyorlar, yeni bir Anayasa yapmak için AKP’ye lazım olan milletvekili kılıklı 400 yalancı şahidin yolu da açılmış olacaktır, Sebastiyan.

Kirinta köyünün Rum kilisesinin düzlüğündeki yıkık duvarın dibindeki koyun postlu taburesine oturan Kör Fadime tam doksan yaşına bastığı halde henüz asırlık süt dişleri çıkmamasına rağmen kendini doğadaki en küçük işaretlerden, insanların ağzından çıkan tek kelimeden ciltler dolusu anlayacak bilge gibi hissediyordu. O sıra dışı haliyle uçları kırmızı kınalı bembeyaz saçlarını güneşe salmış sükûnetle oturuyordu. Karadeniz’den gelen iyot kokulu meltemler dev kestanelerin sararmış yapraklarını teker teker döküyordu. Kör Fadime merhum Aspulika’dan kendisine kalan Katoliya Sipsika’nın eteklerinin dibindeki yokluğunda feri sönmüş beyaz gözünü yakınlardaki bir karayemişin sarıya kesilmiş tek yaprağına sabitlemişti. Bir ara o sarı yaprağın biyolojik kaderi ile gün geçtikçe toprak kokan güçsüz bedeninin akıbetinin benzerliği üzerinde hatıralara dalıp bir hayal âleminde kaybolmuştu. Elleri cebinde başında Satürn şapkasıyla Hophoroz Cemal tam karşısına dikilmiş onu süzüyordu. ‘’ Nasılsın Fadime hala!’’ dediğinde irkilip kendine geldi ve bütün metafizik derinlik bozuldu. Yaşlı kadın Hophoroz Cemal’in üst dudağında bir tutam kömür karası gibi duran Nazi bıyığına takıldı. Bıyıkları iyice terlemiş buruşuk yüzü yumuşadı, feri iyice sönmüş gözbebeklerine belli belirsiz bir ışıltı düştü. Dudaklarından mırıltıya bir şeyler çıktı. Kimsenin duymadığı o söz; ‘’ Katoliya Sipsika’nın kıçını mı öptün, vuh o bıyıklar da nedur?’’ idi. ‘’ Ee, anlat bakalım Fadime hala, nasıl geçti bu koca ömür?’’ ‘’ Ne anlatayım uşağum, her şey birden oldu, şimdi de bu haldeyum.’’

Katoliya Sipsika’nın talihsiz ölümünden sonra Kirinta köyünün Rum kilisesinin düzlüğündeki yıkık duvarın dibine terkedilmiş beyaz koyun postu serilmiş Kör Fadime’nin taburesine upuzun kuyruklu kızıl renkli, çakır gözlü Nifitsa Sipsika ile gri renkli, masmavi gözlü Sahtoroto Sipsika adlı iki sevimli kedicik geldi. Bir süre sağı solu süzüp iyice yalandıktan sonra koyun koyuna postun üzerine uzandılar.

Sürmene sahillerinde bin yıllık hırçın dalgalarla erimiş kapkara falezlerden geriye kalan her biri isimli kayalar, güneşli havalarda evlerinin kapılarına gerdikleri ağlara matis atan balıkçılar, sırf yağı için avlanan Yunus balıklarına kızgın kumlar üzerinde döşenmiş yağlı felenklerle kurulmuş tuhaf bir yol, çakıl taşları dalgalarla geceden yıkanmış küçük bir koya dizilmiş gümüş renkli taze istavrit dolu parlak kasalar, gurbetçi balıkçıların Trabzon fırınlarından çuvallarla Civra’ya getirip kayıklara yanaşan çocuklara birer utrup dağıttığı beyaz ekmeğin mısır ekmeğiyle katık edilişiyle doğan mutluluk, Erzurum şekeriyle kıtlama içilen demli çayların, bol tarlı filtresiz cigaraların tellendirilişiyle hayatın nikotin, taze çay ve iyot kokusuyla biraz daha demlendiği kahvehaneler ve bin bir türlü haliyle insanların içindeki tanrısal boşluğu her gün biraz daha büyüten Karadeniz.

Türkçe’nin en büyük yazarlarından merhum ve mağfur Yaşar Kemal’in Nobel edebiyat ödülüne mal olmuş Kürt lobisinin akıl almaz entrikasından sonra geriye söylenecek tek söz kalıyor; İnsan insanın Kürdüdür.

Kirinta köyünün düzlüğündeki Rum kilisesinin yıkık duvarı dibindeki koyun postu serili tabureye oturan Hophoroz Cemal sağ dizindeki tüyleri kızıla çalan, çakır gözlü uzun kuyruklu Nifitsa Sipsika’yla sol dizindeki gri tüylü, mavi gözlü Sahtoroto Sipsika’nın başını boynunu okşayıp karşı Ayamama dağına bakarken dalıp gitti. Alman Harbi sırasında milli şefin ivedi olarak orduya çağırıp yedek asker olarak yazdırdığında Satürn şapkalı, Trabzon külotlu, karayemiş gibi parlak iskarpinli afili delikanlı pozları da aşkları da bozulmuştu. Yoğun talimlerde, askeri tatbikatlarda, sahte teyakkuzlarla, teftişlerle dolu iki buçuk yıllık askerliğini tamamlayıp memleketine döndüğünde kendisini unutan tüm eski dostlarına ve aşklarına sitem için merhum Aspulika nineye şu sözü etmişti; ‘’ Ey gidi Aspulika nene, varsın onu keyfine! Sen bu güzel havalarda iskemlene oturmuş güneşlenirken ben hala kendimi Alman Harbi’nde akıl sağlığını koruyup tezkere almış bitli bir piyadenin depoda unutulmuş, örümcek ağlarına bulanmış sahipsiz bir asker bavulu gibi hissediyorum.’’ dediği günü hatırlarken Nifista Sipsika’nın miyavlamasıyla gerçek dünyaya geri döndü.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

3 Mart 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

Tarihte Hıristiyanlığı yuttuğu halde tersine isabet etmiş bir aklın kurduğu dünyadaki tüm nimetlere talip olduğumuzdan içimizde her vaazıyla Müslümanlığımızı boşa çıkaran modern görünümlü bir Ortaçağ keşişinin varlığını hep unutuyoruz. Üstelik Alevi Türklüğümüz durmadan bir şeyler fısıldayan bu keşişe göz kırpıyor.

Bir an bir gece vakti ıpıssız bir çöldeki kör bir kuyunun dibine düşen su damlalarının duvarlarda yankılanan, yankılandıkça büyüyen ses dalgalarının en küçük desibelindeki derin metafiziğe odaklanmak. Duvarına yosununa tutunmuş bir kurbağanın Yusuf yüzlü küçük bir çocuğun benliğini ürpertip hayallerini bölen, düşüncelerini dağıtan, korkularını depreştiren, benliğini kamaştıran o umursamaz vıraklamalarını hayal edelim. Kuyunun dibine düşen her bir damlayla kurbağanın her ayak çırpışıyla halkalanan suyun dingin ve berrak varlığını ve kainatın serin boşluğunun, insana ürperti veren kozmik uğultusunun hissedildiği kuyuyu. Yukarıda lacivert bir atlasa tutunup zamanı durdurmuş gibi parlak yıldızları, sönmüş gezegenleri ve kuyuda umutla korku arasında gidip gelen güzel yüzlü bir çocuğun avuçlarını kanatırcasına saatlerce sıkıca tuttuğu buz gibi yüreksiz bir taş çıkıntısını ve O’nun her daim susarak konuşan Yüce Mevla’sını ve de o sessizlikten türlü anlamlar çıkarabilen kullarını düşünün.

% 50’nin saraylı reisi cumhurunun Kâbe tavafının ve Mescidi Nebevi ziyaretinin Allah indinde herhangi bir kıymeti harbiyesinin olmadığı kanaatindeyiz. Çünküleyin dün Bağdat’ı bugün Şam’ı yıkan Haçlıların yanında yer alanların hac ve umresi hatta Kudüs ziyaretleri buldozer turu hükmündedir.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi Röşi kalesine burcuna çıkıp çivit mavisi Karadeniz'i temaşa edip arada bir cezbeye gelir gibi olduğu halde kale dibinde bir kızılağaca bağlı Merzifon eşeğinin anırmasıyla tüm deruni haleti ruhiyyesi bozulduğundan hazret; ‘’ Tüh Bismillah. Mendebur hayvan, ne var, samanın mı bitti?'' diye gürleyip uzandığı postundan doğruldu. Ve heybesinden çıkardığı hokka, divit ile El Papirüs'ül Âlem adlı külliyatın Şimal Malumatları bahsine şu hususu ilave etmeyi ihmal etmemiştir. İş bu üzerinde eğleştiğim kale türü yapı Miladi takvime göre altıncı yüzyılda Bizans imparatorlarından Jüstinyanus zamanında Anadolu’daki imar faaliyetleri sırasında yapılmış olup Trabzon şehrini Kafkasya’dan gelebilecek saldırılardan korumak için bir ön karakol ve Bizans ordusunun Kafkasya’ya ve İran’a yaptığı seferlerde bir lojistik merkez görevi görmekteydi. Mevzubahis yapının Kafkasya ile Anadolu arasında Karadeniz üzerinden yapılan ticarette bir ön gümrük ve ticari bir antrepo olarak kullanıldığı da vakidir. -- Ai aaii aaaiii!

İnönü’nün cevval neferleri takalara atlayıp Karadeniz’in serin meltemleri eşliğinde doğu dönüne doğru küreklere asıldıkça burun deliklerini şişirip göz bebeklerini de iyice büyüttüler. Jandarmalar İvyan sırtları ve Solaklı Vadisi olmak üzere iki koldan içeri girdiler. Çoruk köyündeki Çorukoğulları’nın üç yüz yıllık kalesini her taraftan kuşatıp kazdıkları derin siperlere yattılar. Bir kaç uyarı atışı yaptıktan sonra kırk çiğ iguana yumurtası içmiş gibi diyaframını bela kokan zımpara yüzlü bir teğmen sin kaflı kaba küfürlerle bağırmaya başladı.
-- Etrafınız sarıldı, derhal teslim olun. Bir delilik yapmaya kalkışmayın. Anam avradım olsun hepinizi kurşuna dizdiririm. Hiç şakam yok, bilesiniz.
İçeride ellerinde aynalı Martinler, ayaklarında Alman konçları, elma kemikleri iyice çıkık, siyah kaytan bıyıklı, kirli sakallı, hoyrat bakışlı, uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş, tam kırk delikanlı vardı. -- Eşkıya eşkıyayı bulurmuş, derdi eskiler, dedi başları.
-- Bacaksız İsmet aynı sülaledeki kırk yiğitten böyle kancık köpek gibi korkuyorsa kurduğu devlet, hükümet nicedir?
-- Direnelim beyim, şerefimizle çarpışalım, ölürsek namımız kalır geriye, ahalinin gönlünde dilinde yaşarız. Şanımız ta Çin Seddine kadar yürür gider, alimallah!
-- Köyü yakıp yıkmayacaklarını, milleti kırmayacaklarını bilsem vuruşarak ölmek en kolayı yiğidim! İş hükümetle konuşmasını becerip hayatta kalmakta. Bu kurşun yemekten de zor, evlat.
Teğmenin ondan geriye doğru sayması bitince Çoruk köyünün büyük kale kapısı gıcırdayarak açıldı. Tam o anda Sigaron’un taşlık yamaçlarından birkaç atmaca havalanıp sabit kanatlarla vadinin boşluğunda süzülmeye başladı. En öndekinin elinde bir çubuğa iliştirilmiş beyaz bayrak niyetine bir atlet asılıydı. Onun arkasında ise silahlarını iki eliyle havaya kaldırmış uykusuzluktan şişmiş gözleriyle Hispanik asi görünümündeki Çorukoğulları tedirgin adımlarla ilerleyip İnönü’nün nizami birliklerine teslim oldular. Kelepçelendikten sonra sindirilmek için askerlerce iyice tartaklandılar. Eşkıyalığa vedaları kanlı oldu. Mahkemede aynı sülaleden olmak, suç amaçlı çete kurmak, ruhsatsız silah bulundurmak, tütün ve kenevir kaçakçılığı yapmak, devlet idaresine karşı gelmek, adam yaralamak, sahte para basmak, yirmi bel kişinin hürriyetini ihlal, bölgedeki ağalara alenen isyan etmek gibi fiillerinden suçlu bulundular. Kırk Çorukoğlu yiğidi Rize’nin merkezindeki postane binasında hapse koydular. Artık Oflu Çorukoğulları’nın hayattaki tek arzusu doyasıya hamsi ve kuymak yemektir. Bu fani arzuları için hapishane yönetimine tam yirmi adet uzun saplı büyük tava, dört kasa hamsi ve iki çuval un siparişi verdiler.
-- Biz boğazına düşkün eşkıyalarız. Dördümüze bir hamsi bir de kuymak tavası lazım. Her zaman bulaşık yıkayacak değiliz ya, birer tane de yedek tavamız olsun, diye durumu gardiyanlara izah ettiler.
Mahkûmların tavaların saplarıyla deldikleri daracık tünelin ucu siyah beyaz sessiz filmin ilk kez gösterildiği Ses sinemasının içine çıkınca seyirciler mahkûmların kaçışının da filmin bir parçası olduğunu zannettiler. Film gibi bir olayla mahkûmların yarıya yakını firar etmişti ki bedenine sardığı battaniye ile tünelden geçmeye çalışan İspirli şişman bir mahkûm bütün hesapları bozdu. Tam on beş mahkûm sıkıştıkları tünelde havasızlıktan öldü. Hürriyetlerine düşkün mahkûmların vesikalık fotoğrafları Halk Partisinin resmi bülteni Ulus Gazetesi’nin ön sahifesinde yayınlandı.

Modern çağda insanın kutsalla, ahlakla kopan göbek bağına yüzyıl öncesinden bakıp onu Türkçeyle onarmaya çalışan Tanrı’yı Anadolu’nun çilesi ve hoyrat insanı üzerinden görebilen koca yürekli dev bir çocuk öldü. Ömrünün sonuna kadar saklamış olsa da Yaşar Kemal aslen Ermeni’ydi. Türkmen ve Kürt kültürü içinde yetiştiğinden dünyaya bir üst genden bakma becerisini gösterebildi. Anadolu’da insana ve hayata musallat olan eşkıyalık üzerinden insana onun zaaflarını, tutkularını, hırslarını, günahlarını, güce teşne doğasını çözümlemeye çalıştı. Bugün ölen sadece Yaşar Kemal değil, onunla asıl ölen şey yazarlık mesleğidir. O herhangi bir dinin ahlak mühendisliğine yaslanmasa da insandan yana Türkiye’nin koca bir vicdanıydı. Yazarlık öldü, çünkü 1.5 milyon Iraklının, 200.000 Suriyelinin ölüm hikâyesi hala Türk edebiyatına bulaşmadı. Yani o güzel insan o güzel romanları, hikâyeleri yazıp Azrail meleğinin kollarında semaya doğru çekip gitti. Geriye sadece demirin tuncu insanın piçi değil, hayatı sürekli sabote eden insanları azdırıp hasta eden soysuz, cibilliyetsiz politikacılar kaldı.

Ama yine de iyimser olmak gerekiyor; 1.5 milyon Iraklının 200.000 Suriyelinin katledilmesine yardım ve yataklı yapan AKP cehenneme tek başına gitmeyecek. Türkiye’de dini NATO mermer NATO Amerikanlık Sünni cemaatlerin şeyhleri ve sadece onları uçurmakla kalmayıp Şia’ya salya sümük sataşıp siyasetten ekmek çıkarmaya çalışan sahtekâr müritleri de cehenneme VIP’ten girecek.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki yıkık duvarın dibindeki iskemlesinde oturup sadece Aspulika’nın kabir halini merak eden onun tek hatırası Katoliya Sipsika’yı evden kovduğu için pişmanlık duyan Kör Fadime ömrünün son deminde köyün dibindeki su değirmenine indiğinde sırtlarında mısır çuvalı olan kızlara şu türden bir söz ettiği rivayet edilir. ‘’ Bu değirmen var ya bu su değirmeni, her köşesi çoban ateşleriyle kararmış su değirmeni, yani tavanındaki örümcek ağları uçuşan mısır unu tozlarının ağırlığıyla iyice sarkmış, çarkından çağlayan suyun uğultusu eksik olmayan, taşının gürültüsü insanların dalgın hayallerini bölen sahipsiz su değirmeni, geceleri içinde ‘’Çarşambadır Çarşamba!’’ diye deliler gibi horon oynayan çarpık bacaklı perilerin oteli, gündüzleri tablasında kopillerin kemençe çalıp horon oynadığı, ırmağına kancık naraların atıldığı, civar köylerdeki çiftçilerin mısırlarını öğüttüğü bu su değirmeni Yüce Mevla’nındır.’’

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi kızılağaçlarda özsuyun yürüyüp kızıl püskülleri yosun yeşiline çevirdiği zamanlarda insanın sabır taşını çatlatacak kadar yavaş Merzifon eşeğinin üstünde kâh mana âleminde derin tefekkürlere dalarak kâh uyuklayarak yaptığı uzun bir yolculuktan sonra Gucara karyesinin Kefeli Camii Şerifine teşrif etti. Caminin süslemelerindeki kadırga resmini görünce Gucara köyünün Karadeniz’in karşısındaki Kırım’dan hicret etmiş Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olduğuna kesin olarak kanaat getirdi. Sonra heybesinden çıkardığı hokka ve diviti ile El Papirüs’ül Alem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu hususları da ilave etmeyi münasip görmüştür. 1834 tarihli Of nüfus kütüğü yayınlanana kadar Oflu ve yöredeki ağalar bazı sülaleleri yanlarına tüfekçi olarak almış ve siyasi nüfuz kaygısıyla kendi nüfuslarına yazdırmıştır. Filhakika sayıca fazla olan akrabaların birçoğu zannedildiği gibi tek sülale değildir. Tamamen feodal kaygılarla oluşmuş siyasi teşekküller olup, aralarında gerçek bir ünsiyet yoktur. İş bu sebepledir ki Karadeniz’de insanların bir buçuk asır evveli gayp alemindendir.

Katoliya Sipsika’nın Rusların açtığı şose yolda bir BMC kamyonun altında kalıp öldüğü, Kör Fadime’nin merhum Aspulika nineyi düşünüp Krinta köyünün metruk Urum kilisesinin yıkık duvarı dibindeki koyun postlu taburesinde oturup şekerleme yaptığı o flu günlerin birinde Halk Partili Satürn şapkalı Hophoroz Cemal ve ekibi ayaklarında kiraz gibi kıpkırmızı iskarpinler, uzun beyaz çoraplar, kıçlarında çuval gibi Trabzon külotlarıyla yanık bir kemençe eşliğinde deliler gibi sallama horon oynayarak meydanda göründüklerinde kocakarıyı uyandırdılar. Hophoroz Cemal’in ikide bir aşka gelip havaya sıktığı her mermilerden irkilen Kör Fadime; ‘’tühh Bismillah, nenem Lailaheillallah Muhammedun resullullah!’’ deyip sindiyse de bir süre sonra kendisini kemençe ve horonun hipnotik hengâmesine kaptırmaktan alamadı. Kirinta köyünde gürültüyü duyan herkes kilise düzlüğüne indi. Horon oynayanların kıyafetlerini görenler şaşkındı. En çok da başı puşili ayağı çizmeli, kıçı zıpkalı, bellerinde Trabulus kuşağı olan Kirinta’nın filinta delikanlıları şaşırmıştı. Horonun tam ortasında kemençe bayılınca Trabzon külotu giyenlerle zıpkalı olanlar sanki farklı âlemlerden gelmişler gibi tepeden tırnağa birbirini süzdüler. Bu acayip durumu dünya gözüyle hem de tek gözüyle tespit eden Kör Fadime hafifçe tebessüm etti ve peltek diliyle o meşhur cümlesini mırıldandı. ‘’ Ora ha maskaraluk!’’

Müslüman aklı dünyayı inkâr ediyor, Türk aklı Rum’u ( batıyı ) inkâr ediyor, cumhuriyetin lokal aklı ise komple bir insanlık tarihini inkâr ediyor. Hal böyle olunca bu topraklarda üretilen sanat, siyaset, edebiyat dahil her şey ruhsuz, köksüz, estetik ve derinlikten yoksun modernliğin basit karikatüründen öteye gidemiyor. Yani zamanın bu diliminde Anadolu’da insan sanki cennetten yeni kovulmuş gibi üzerinde sadece incir yaprağı bulunan Hz. Adem ile Havva gibi öksüz ve vatansız yaşamaya çalışıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.