27 Eylül 2016 Salı

BENİM AKP’LİLERLE İNANDIĞIM BİR TANRI, PAYLAŞTIĞIM BİR ÜLKE, UYDUĞUM BİR TÖRE, BAĞLI OLDUĞUM BİR ANAYASA YOK!

Oflular öyle benim yazdığım romantik şeylerden pek anlamazlar. Ya Allah'tan direkt cennetin tam ortasını isterler ya da bu dünyadaki en büyük merkez bankasının anahtarları için el açıp dua ederler.

Bu Oflular öyle insanlardır ki, hasmını gündüz gözüyle vurur, sonra gider cesedin yanında kıbleye doğru namazgâhını serer, namaza durur. Dışarıdan gelip bu garip durumu gören birisi de; ‘Yahu bu Oflu ne mübarek bir zat, yanında vurgun oluyor, o namazını bozup da bakmıyor bile. Huşu içinde namazına devam ediyor. ‘ der.
* 1970’lerde Erzurum Ağır Ceza Mahkemesinde çalışmış bir hâkimin sözüdür. Dolayısıyla itirazlar reddedilmiştir.

Lekkalı Süleyman Soylu AKP hükümetinin içişleri bakanı oldu olalı bütün profesyonel hırsızlar Of’u terk etmiş. Çünkü bunca tecrübeden sonra hükümetin bakanları hırsızları gözünden tanıyormuş. Polis sadece hükümet sayesinde kleptoman olmuş makarnacıları yakalıyormuş. Ama onları mahkemeye değil de psikoloğa götürüyormuş. Eh haliyle zehrin bile insan vücuduna yararı varmış.

Modern Rusya öyle zannedildiği gibi 18. yüzyılda şaşaalı bir kültür üssü olarak inşa edilmiş St. Petersburg’taki kültür devrimiyle değil 20. yüzyılın sonlarında Trabzon’un Çömlekçi semtindeki yıldızsız (sınıfsız) otellerin soğuk odalarında yayları sanayi devrimi sonrasındaki fabrikaların makine pistonları gibi durmadan gıcırdayan kirli yataklardaki sarışın Nataşaların profesyonel çabalarıyla doğmuştur. / Pupa Yelken Karadeniz - Sergey Rudolfovich, siz bugün yazdığınız makaleyle beni üzdünüz! dedi.
- Ben mi? Nasıl? diye hayretle sordum.
- Tiyatro hakkında! Bu akıl alır şey değildir. Sizin bu makalenizi Tiflis’te okuyacaklar ve diyecekler ki; burada bizim ordu açlıktan ölüyor, onlar Trabzon’da ziyafet veriyorlar. Hastane için yerimiz yok ama telgraf bölüğünün tiyatro sahnesi var. Bu olacak şey değildir.
(Rus İşgal Komutanı S.P. Mintslov’un Trabzon Günlüğü)

Duble yol çaplı akılları yetmediği için savunma bakanı ülkenin savunmasıyla ilgili halka hesap vermek yerine genelkurmay başkanları taziyelere koşuyor. İçişleri bakanı sel baskınında altyapının yetersizliğiyle yüzleşmek yerine mağdur olan vatandaşlara sarılıyor. Maliye bakanı istatistikler yerine bereketten bahsediyor. Sıkıştıkları yerde topu sonsuzluğu tutmuş tanrıya atıyorlar. Kısacası muhafazakâr İslamcı kılıklı liberaller halkın kutsal diye bellediği şeylerle hayatın basit yasalarını çalıyorlar. Geriye leş gibi bir hayatın posası kalıyor. Politikacı kılıklı haydutların içine ettiği bir hayatı tamir etmek ise yazarların, şairlerin, azizlerin ve doktorların birincil işi.

AKP devri iktidarında sırf cumhuriyete olan nefreti yüzünden ve de ülkedeki kirli icraatlarına eleştiri getirebilecek bir aklı oluşturmaları ihtimaline karşı sosyal piramitteki öğretmenleri ve üniversitelerdeki bütün öğretim görevlilerini ikinci lige düşürdü.

Gelişmiş ülkelerde insanlar bilim adamlarının ve politikacıların sözlerinden çok yazarların insan, hayat, dünya ve tanrıyla ile ilgili ne düşündüğüne, ne söylediğine bakar, en çok onları merak eder. Çünkü insanın ruhu bilimden ve politikadan bağımsız bir ruhun fısıldadığı şeye meyyaldir. Türkiye’de ise insanlar yıllardan beri bir borazana kulak kabartıyor olmayı bir halt zannediyorlar. Politikacıların ruhuna musallat olmasından, bilim adamlarının epistemolojik şiddetinden zevk alan mazoşist bir halk var burada. Ve bu haliyle hasta olduğunun farkında bile değil.

Dünya siyaset tarihinde ilk kez demokrasinin zaafından yararlanarak iktidara gelmiş İslamcı soslu liberal bir parti Türk halkına kendisine sadece ölümsüzlük üzerinden muamele yapmasını dayatmayı, politika yapmak zannediyor.

Benim AKP’lerle aynı tanrıya inanmıyorum. Onlarla aynı ülkede olsam bile aynı ülkeyi paylaşmıyorum. Saygı duyacağım bir ahlakları, bir töreleri yok. Onlarla üzerinde uzlaşabileceğimiz herhangi bir hukuk, herhangi bir anayasa yok! Onlar bu dünyada bizden çaldıkları hayallerin günahkârları durumundalar. Onlarla gökteki güneş, havadaki oksijen, denizlerdeki su dahil paylaşabileceğimiz hiçbir şey yok. Onların insanı ıskalamış, yıllarca hayata ve insana kastetmiş kirli ihtiraslarının bizim masum evrenimizde zerre miskal yerleri yok.

Allah’ın devesini boğazlamak nedir Allah aşkına? Belki mideden iktidara bağlı mollalar, şeyhler, Oflu hocalar korkularından diyemiyorlar; ama biz diyelim. Kanunlarla, mafya bozuntusu tiplerle zenginliğini çaldığı bir ülkede giderek insanları kısırlaştırmaktır Allah’ın devesini boğazlamak. İnsanların emeğini çalıp soysuz tiplere aktarmak. Fakirlerin çocuklarını cephelere sürüp öldürmek. Konuşan, iktidara muhalefet eden herkesi hapse atmak. Kendine ölümsüz bir iktidar yaratmak için her şeyi mubah görmek. Makyavel bir ahlakla hedefe giden her yolu meşru görmektir. Merkez bankasını elinde tutan ahlaksızların kerhaneleri hor görmesidir. Uzatmaya gerek yok yahu; bir kadınla birlikte olmayı banka kredisine bağlamış bir iktidarın porno sitelerine erişimi engellemesidir, deveyi boğazlamak. Yani Hz. Salih’in kavminin Allah’ın o kızıl devesini boğazlaması ile bankayla kısırlaştırılmış bir toplumda porno sitelerine erişimi yasaklamak aynı şeydir. Zira deve biyolojik varlığıyla sadece bir ülkedeki sosyal düzeni temsil eder. Sonuç; o duble yol zekânızla Allah’ın yarattığı maslahatlara ayar vermeye kalkışmayın, ahlaksızlar!

Porno sitelerine erişimi anayasanın ilgili şeyi gereği engelliyorlar. Çünkü ekonominin selameti için bankaların evlenme ve konut kredisine rağbeti artırmak lazım. Bütün bunları Adem-simit ekonomisinden biliyoruz.

Hamdolsun, elimizde AKP iktidarının Irak, Suriye vb. katliamlarına ortak olmamak, onlara surat asmak hatta içimizden galiz küfürler etmek gibi ulvi bir vicdani salahiyet var.

Ruslar I. Cihan Harbinde Karadeniz’e geldiklerinde ilk kez sahile şose yol açtılar. Trabzon’un bugünkü meydanındaki mezarlığı kaldırdılar. Doğu batı yönünde ulaşımı sağlamak için bugün hala kullanılan Uzun Sokağı açtılar. Her limana dekovil hattı kurdular. Maçka vadisine demiryolu hattı döşemek için çalışmaya başladılar. Yol yapımında Türkleri çalıştırdılar. Ve hepsinin yevmiyesini ödediler. Esir aldıkları Türklere Çarlık az da olsa ödeme yapıyordu. Karadenizliler ilk kez şekerle tanıştı. Çocuklar Rus askerlerine süt satıyordu. İşçilere su taşıyan çocuklara günde on manat para ödeniyordu. Tarlalardan topladıkları fındıkları şose kenarında kurdukları depolardan ihtiyacı olan halka dağıtıyorlardı. Terk edilmiş tarlaların hepsini lahana (karot) ektiler. İhtiyacı olan koparıp yiyebilsin diye. Muhacir çıkmasın diye Sürmeneli kafilelerin önünü bombaladılar. Korkutup geri çevirdiler. Biz buraları insansız ne yapacağız, diye. Sonra o Sürmeneliler savaş bitince Değirmendere’de ray için stoklanmış Sibirya çeliğini çalıp çalıp bıçak yaptı. Sürmene bıçağının Türkiye’deki şöhreti de oradan gelir. Şimdi Ruslardan sonra bu orospu çocukları geldi, yıllardır iktidardalar. Ruslar iki yıl durdu gittiler. Bunlar gitmemek üzere geldiler. Buyurun, yüz yıl önceki Çarlık Rusya’sının Karadeniz işgali ile bunların iktidarını mukayese edin. Tekrar ediyorum; Ruslar yol yapımında çalıştırdığı Türk işçilere su taşıyan çocuklara günlük tam on manat veriyordu. Dereleri de çalmıyorlardı.

Bizi esir olarak vapura bindirdiler. Önce Batum’a, oradan da Tiflis’e. Batum’dan Tiflis’e trenle gidiyorduk. Bizimle beraber on-on beş tane Türk esirleri de vardı. Onların harçlıkları var, altın. Tabi altın her yerde geçiyor. Tren istasyonlarda sık sık duruyordu. Esirler nöbetçilerin nezaretinde dışarıya çıkıyorlar, esnaftan alışveriş ediyorlar. Veya trene gelen seyyar satıcılardan yiyecek bir şeyler satın alıyorlar. Bu münasebetle bizim dışımızdaki Türk esirler rahatlıkla yiyip içip karınlarını doyuruyorlardı. Bizim Hüseyin ile Uzun Ali başka vagondaydı. Yanımda Oflu birisi vardı. O da yiyip içenlerden bir tanesiydi. Bir ara diğerlerine döndü ve dedi ki.
- Ula üç gün oldu, şu delikanlı burada aç susuz oturuyor, herhalde parası yok.
Bu kadar dedi, başka bir şey demedi. Biraz ekmek verelim, katık verelim demedi.
- Ecce Turko, Ecce Oflu!

Bazen bir konuda karata giderken katil Çar’ın buz gibi yüzü, çelik misali gerilmiş sinirler ve yalın bir Türkçe de fazlasıyla yeterli olabilir. Cemaatin tankla amatörce yapmaya çalıştığı şeyi AKP yıllardan beri merkez bankasının emisyon hacmiyle profesyonelce yapıyor.

Wolksvagen Şevki gibi imam hatipli politikacıların aklı hiçbir zaman hayata değmez. Onlar bir sosyal meselenin nedenlerine inmeye tenezzül etmezler. Hafızlar gibi sürekli ezbere ya da yüzünden okurlar. Mental rezervasyonları dolu olduğundan karşısındakine düşünme fırsatı vermezler. Sadece insanları inandırırlar. Sebebi ve hikmeti otomatikman tanrıya havale ederler. Belagatleri büyülü ama küçük soytarıdırlar. Tek marifetleri sözle hayata ve insana kastetmektir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

25 Eylül 2016 Pazar

İNSAN İNSANIN KÜRDÜDÜR YA DA RENGÂRENK KAPADOKYA BALONLARIM VAR!

Karadeniz’de yeni yapılan yeşil yolun Sultan Murat Yaylası bölümünden geçerken habire kasislerinde sallanıp Bayburt’a doğru ilerliyoruz. Tam o anlarda arabadaki arkadaşlardan birisi oldukça ilginç bir söz etti;
- Türkiye’de Karadeniz’in uyanık müteahhitleri, Doğu’daki aşiret ağalarına sadık Kürtlerin inadı olmasaydı devlet adamı kılığına girmiş kravatlı eşkıyalar diğer bölgeleri vergilerle inim inim inletirdi. Çünkü diğer bölgelerde insanlar o kadar saf, o kadar naif ki!

Yunan filozof Sokrates’e göre hiçbir şey bilmediğimiz halde her bir şeyi biliyormuşuz gibi yapıyoruz. Modern zamanda bunu bir ömür cehaletimizi saklama cambazlığı göstererek yapıyoruz. Üstelik konuştuğumuz lisanın ruhunun ne olduğunun farkında da değiliz. Dahası bu lisan yaşadığımız hayatta doğru dürüst hiçbir şeye değmiyor. Söz hayatı, insanı ve toprağı ıskalanıyor. Her modern insan gibi mental rezervasyonlarımız tıka basa dolmuş durumda. Ve bu halimizle kadim putperest kavimlerden bile kötüyüz. Hiç olmazsa onların tabiata, putlara değen bir zekâları vardı.

On beş yıldan fazla süredir İngilizce öğretmenliği yapıyorum ama Milli Eğitim Bakanlığının Türkiye’de öğrencilere okutturduğu İngilizce kitapların hiçbirinde Türk kahvesi (Turkish coffee) tabirine denk gelmedim. Yani Türk eğitim sistemi Frenklerin geçen yüzyılda Türkleri kutsadığı temel kavramların varlığından bile bihaber cahillerin elinde çürümeye devam ediyor.

Türk polisiye roman yazarı Ahmet Ümit aşk için ‘’köpekliktir!’’ diye kitap yazana kadar liselerde, üniversitelerde okuduğumuz divan ve halk edebiyatındaki koşmaların, gazellerin, ağıtların, mersiyelerin insan indinde belli bir değerinin olduğuna inanıyorduk. Meğerse porno çağındaymışız ve hiçte öyle değilmiş.

Kupkuru dağlar arasında küçük bir çayın etrafında gelişigüzel kümelenmiş çatıları saclı evleriyle Kuşmer Yaylasının uzaktan görünüşü beni şok etti. Karadeniz’in göz alıcı yeşilliğinden sonra insanın içini burkan madeni bir grilik. Ama tam merkezine gidip biraz daha dikkatli bakınca eylül ayının yakıcı sıcağında tuzağa takılmış bir maral gibi çırpınan o hayatta insanı hayrete düşüren sinsi bir kışkırtıcılık vardı. Fısıltılı bir cümle, kirpikten bir işaret, manalı bir bakışla o ana kadar ortalıklarda görünmeyen, kuru çayırların zikzaklı patikalarında saklanmış o koca boşluk bütün oynaklığıyla, kahpeliğiyle, kıvraklığıyla bir oryantal peri gibi hayata dönüşüp insanın tam karşına dikiliyordu.

Ben maarif bakanlığında danışman olsam Türk öğrencilerinin dünyayı daha iyi daha dengeli algılayabilmeleri için ortaokullara dünya dilleri alfabeleri dersi koyardım. İçeriğine de Arapça, Latince, İbranice, Hiyeroglif, Sanskritçe, Mandarin Çincesi, Urartuca, Hititçe ve Luvice gibi kadim kültürlerin alfabelerini koyardım. Zira sadece İngilizce diliyle ve Latin harfleriyle inşa edilen bir zihin kör doğuyor, gerçek dünyayı öğrenmeden ölüp gidiyor.

Ahmet Altan’ın yargılanacağı tek konu Türk ordusunun Mora yarımadasını işgal planını çaldırmasıyla alakalıdır. Vatandaşı olduğun bir ülkenin savaş planını çaldırtıp o ülkede yaşayan insanların güvenliğini tehdit etmek ve zekâsına hakaret etmekten yargılanmalıdır. Taraf gazetesi editörüyken orduya karşı yaptığı vazelin haberleri o zamanki kanunlara göre suç değildi de şimdi mi suç oldu? Hükümetin yeteneksiz politikacılar Ahmet Altan’ın sorduğu basit ama makul sorulara cevap veremiyor. Ve 15 Temmuz’daki cemaatin kanlı amok koşusunun asıl azmettiricilerin sorgulanmasını istemiyor. Bunca olup biten şeye bir dedektif gözüyle bakıldığında görünen şey çok tuhaf. Darbe emrini kesin olarak saray verdi. Daha tuhafı şu; mecburdu. Ama politikayla kudurttuğu bir halka bunu asla izah edemez.

Trabzonlu yazar Hasan İzzettin Dinamo Savaş ve Açlar adlı romanında fon olarak kullandığı Samsun’a haksızlık etmiş. Zira Samsun geçen yüzyılın başında çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarından anladığımız kadarıyla çeşitli etnik grupların yaşadığı, konakların, kiliselerin, camilerin, sokakların, çarşıların, fabrikaların olduğu, insanlar için umut vadeden dünyaya açık masalsı bir şehirmiş. Belki Trabzon kadar yoğun Karadeniz karakteri yoktu Samsun’un ama bu denli masalsı bir şehrin roman ve hikâyelerde çok daha kompleksiz, çok daha fantastik tasvirlerle Türkçede ve zamanda sabitlenmeyi hak ettiği açık bir realitedir.

Hayat, köklerini kafamızdaki paslı mengeneye sıkıştırdığımız solgun çilli begonyaların kokusundan çok daha fazlasıdır. Onun için biraz sal kendini Sebastiyan.

Ne kadar modern, ne kadar işe yarar olduklarının hiçbir önemi yok. Bütün bu gökdelenleri, hızlı otomofilleri, karanlık soğuk tünelleri, zift dökülmüş asfaltları, panteon görünümlü AVM’leri, cırtlayan bankamatik tabutlarını insanın bir bebeğin dadaması kadar saf ruhundan yana cümlelerle kesip, biçip, tıraşlayıp yamultmalıyız. Karadeniz’i görmüş bir yazar sadece bunun için vardır.

Komik ama Trabzonspor Türkiye’deki endüstriyel futbolun içinde (aslında politik oligarşi destekli mafya düzeni) büsbütün yitirdiği karakterini şanlı tarihinden kalma futbol töresinden geriye kalmış moleküler seviyedeki tortularla götürmeye çalışıyor. Yani futbolda da yine bir şekilde hayatın kapalı kapılarını açan şey Karadeniz’in ve Trabzon şehrinin insanın ruhuna üflediği soğuk poyrazlardır. Diğerleri Anadolu’nun böğründe hispanik Latinler gibi tatlı siestadalar.

Yusuf'un Trabzonspor adına Konyaspor'a son dakikada attığı frikik golü bana rahmetli babaannemin iğneye ip geçireceği zaman benden yardim istediği çocukluk yıllarımı hatırlattı.

İranlı yönetmen Macid Macidi’nin Serçelerin Şarkısı adlı filminde çocukların arabanın kasasında hayal kırıklığıyla eve dönerken Kerim Bey’in bir İran şarkıyla yeniden hayatın neşeli tarafına dönüşü sahnesi. Sanki insan hayattaki her şeyini kaybediyor ve elinde sadece yüreğindeki kalıyor. Ne kadar Doğu, ne kadar İran ve ne kadar biz. Tabi bir de filmin sonundaki devekuşunun dansı var; müthiş.

Kızılderili kulübesi türü kurumuş sazlardan yapılmış öbekler. Leyleklerin kavak ağaçlarının dallarında yaptığı kocaman kuş yuvaları her şeye rağmen Karadeniz’in soğuk poyrazlarına rağmen ruh tutmuş. Kızılırmak deltasının ağzındaki uçsuz bucaksız sazlıklarına akşam güneşi düşmüş. Karadeniz’in kızıl törenli akşamlarında tekneleriyle balık avlayan balıkçıların karartılı tekil varlığının durgun sulara düşen gölgeleri kırılıyor. Sazlıkların, bataklıkların üzerinden durmaksızın bir doğuya bir batıya panikle uçan kaz, leylek ve martı sürüleri. Kızılırmak’ın tatlı berrak sularında pinekleyen albatroslar, martılar, kuğular yorgun. Akşam vakitleri longozlarda bata çıka ilerleyen mandaların böğürtüsünü geceleri bataklıklarda büyük bir uğultuyla sonsuzluğa şarkı söyleyen kurbağa koroları takip ediyor. Kuşlar, kuşlar yine kuşlar. her yerdeler. Büyük deniz düdükçünü, kuzey incirkuşu, küçük kirazkuşu, ak kirazkuşu, tepeli pelikan, cüce karabatak, alboyunlu kaz, dikkuyruk, şah kartal, deniz kartalı, küçük kerkenez, tarda, karaleylek, balıkçıl ve ötücü kuş passeriformes dahil yüz bin kuş Kızılırmak deltasında uçuşuyor. Saz horozları, Sibirya kazları, toylar. Amazon kadınların yurdu Anadolu’nun henüz adı konulmamış Amazon’u gibi.

Vardım ki yurdundan ayağ götürmüş
Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı

Câmlar şikest olmuş, meyler dökülmüş
Sâkîler meclisten çekmiş ayağı

Kangı dağda bulsam ben o marâlı
Kangı yerde görsem çeşm-i gazâlı

Avcılardan kaçmış, ceylan misâli,
Göçmüş dağdan dağa, yoktur durağı.

Lâleyi, sümbülü, gülü hâr almış,
Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış,

Süleymân tahtını, sanki mâr almış,
Gama tebdil olmuş, ülfetin çağı.

Zihnî dehr elinden her zamân ağlar,
Sordum ki, bağ ağlar, bâğbân ağlar.

Sümbüller perişân, güller kan ağlar.
Şeydâ bülbül terk edeli bu bâğı

Bayburtlu Zihnî


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Eylül 2016 Çarşamba

KALANDAR SOĞUĞU KESTANE KARASINDAN ÇOK SONRA GELİR AMA!

Yönetmen Mustafa Kara’nın gösterimdeki Kalandar Soğuğu filmi Karadeniz’in katı sosyolojik realitesini tam on ikiden vuran sanatsal açıdan güçlü bir film. Filmde başrolü Karadeniz’in sert tabiat koşulları oynuyor. Film Türkiye için biraz gecikmiş de olsa insanın zorlu tabiat karşısındaki açmazını konu alıyor. Eleştirilebilecek tarafları olmasına rağmen Karadeniz’le ilgili çekilmiş açık ara en iyi film. Hatta son yıllarda insanın benliğine bu denli cesurca saldırırken aynı zamanda onunla oyun oynayabilen başka bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Rumen felsefeci Emil Michael Cioran’ın Çürümenin Kitabından sonra bu türden sert bir benlik saldırısına şahit olmamıştım.

Kalandar Soğuğu adlı filmden;
Maçka’nın dağ köylerinden birinde kışın ilk karı yağmış. Çoban henüz kar düşmüş otlaklardan aşağıya doğru sürüsünü hızla indiriyor. Keçiler en önde sanki tabiatın tüm güçlüklerine karşı insana onlar bir hayat alanı açıyor. Büyüleyici.
Karadeniz’de, bir dağ evinin önünde akşam vakti. Evin kapısında otlayan bir boğa, iskemleye oturmuş dağların arkasında kaybolmakta olan güneşi izleyen yorgun ve dalgın bir adam. Boğa sırtı dönük adama yaklaşıyor ve dokunarak bütün sıcaklığını ona aktarıyor. Ve uzakta dağların arasından doğunun ve batının tanrılarına meydan okuyan Nemrut’un tahtı üzerinde güneş vanilyalı, çilekli, kakaolu, böğürtlenli bir külah Maraş dondurmasının bir çocuğun damağında erimesi gibi eriyor. Tanrının yarattığı koca hayatın özeti bir film karesinde. Bir yere not alın; Türk sinemasının jönlerinden Tarık Akan’ın öldüğü gün Mustafa Kara adlı ciddi bir yönetmeni doğdu.

Kalandar Soğuğu filminin Trabzon’daki sinemalardaki gösteriminden anladığım kadarıyla; Karadeniz sırf adası olmadığı için insanların hakkında hayal kurmaya tenezzül etmediği sahipsiz bir deniz. İstanbul Bizans’tan kalma kibrinden dolayı sadece Karadeniz’i umursamazlık yapmıyor; aynı zamanda dünyada bir kuzey yönü olduğunu bile reddediyor. Şöyle Karadeniz’le ilgili kültürel anlamda üretilmiş şeyleri hatırlamaya çalışıyorum. Yekûn içinde çok azlar ve bunlar sadece Karadeniz adına değil Karadeniz patentiyle Türkiye adına üretilen oldukça karakterli şeyler. Ama Rus ve Arap istilasını fırsata dönüştürme telaşından bütün bu ciddi şeyleri tartışmaya zaman bulamıyoruz. İnsanlar televizyonlardaki saçma sapan dizilerle Nirvana’ya ulaştıklarını zannettiklerinden Karadeniz umurlarında değil. Üstelik bu sırf doğası için Türkiye Karadeniz’e akıyor olmasına rağmen böyle. Sanat, sinema, edebiyatla ilgili Karadeniz geni üzerinden düşünen ve bir şeyler üretmeye çalışan bir avuç tımarhanelik deli olduğumuz için bu aforizma normal insanları bağlamıyor.

Yani demem o ki Sebastiyan; keşke kaderini acımasız bir doğanın yoğurduğu Karadeniz uşağı değil de Çanakkale’nin kır düğünlerinde klarnet ve darbuka eşliğinde ‘’ Yorganımda kene var, kopar kopar gene var!’ diye türküler söyleyip yılan gibi gerdan kıvıran pek sosyalleşmiş şoparlar delikanlılarından olsaydık bu memlekette çok daha fazla saygı görürdük.

Sarayın kapıkulu kılıklı Muharrem Usta’nın ve de meramı meçhul Ersun Yanal’ın sırf Trabzonspor’u küme düşürmek için İsviçre’deki banka hesaplarına Fenerbahçe yönetimince yüksek meblağlar yatırılmadığından emin değiliz. Sahadaki bordo mavi forma giydirilmiş sirk palyaçolarının ruh hali beni fena halde işkillendiriyor. Razı edildikleri bir şey var ama o şey nedir, belli değil. Trabzonspor veremle korkutulup sıtmaya razı edilmeye çalışıldığı çok sinsi bir durumun varlığının kokusunu alıyorum.

Tam yüzyıl önceki Hopşera Köyü’nün elli bir çeşit armudundan, seksen küsur elmasından geriye sadece üç beş çeşidin kaldığı, insanın kaydı tutulmamış bütün o büyülü evrenlerinin modernlikle tek tek göçtüğü mekanik bir dünyada Karadenizli bir yazar olarak kime, neyi, hangi kelimelerle izah edebilirsiniz ki?

Dünyada İstanbul hariç hemen her şehrin az çok bir kuzey yönü vardır. Sadece Bizans’tan ve Osmanlı sultanlarından kalma ucuz kibri yüzünden İstanbul’un kuzey yönü olabildiğince hayatsızdır. Dahası İstanbul kuzey doğudan esen sert ve soğuk poyrazlar nedeniyle Karadeniz’den de nefret eder. Dolayısıyla İstanbul, dünyanın tam merkezinde mevsimsiz, yerçekimsiz, olgun meyvelerin ağaç dallarından sarktığı bir cennet bahçesinden hayata baktığından bambaşka bir âlemdedir ve kuzey yönü yoktur.

Benim gördüğüm kadarıyla hayat, yani tanrının yarattığı bu dünyadaki insanoğlunun öyküsünün moderni, belki de en hazin olanı, altından zırhlar giydirilmiş büyük azizlerin o kutlu sözleriyle değil, bilakis en ahlaksızların, en sefihlerin dizginlenemez ihtirasıyla tamamen arızalar üzerinden akıyor. Ve bu haliyle bir hayat bile değil aslında. Kadim zamanlardan geride kalmış yasaları çalınmış koca bir köpük.

Oysa sadece her yudumda insanın içini ısıtan o tavşankanı çaylar değil, çocukların bayıldığı nefis çikolataların hammaddesi fındık da Karadeniz’dendi. Ona rağmen çocukların gözünde Karadeniz’in bir çizgi filmi kahramanı kadar bile değeri yoktu.

Bu ülke İstanbul Boğazındaki Şirketi Hayriye vapurlarında tam otuz yıl kömürcülük yapan dedemden koca bir hayat, Karadeniz’deki Çaykur’un çay fabrikalarında çalışan babamdan yarım asırlık bir hayat çaldı; muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal hırsızların iktidarında ise bütün vasıflarımıza rağmen göz göre göre hepimizden birer hayat çalınıyor. Bütün bunlardan sonra kalbine söz geçirebilen bir adam değilim; onun için çelik lalelere bakıp ağlayamam.

Natali Avazyan'ın twitter hesabında paylaştığı en az yüz yıllık eski Türkiye'nin şehir fotoğrafları görülmeye değer. Özellikle Samsun'un fotoğrafları müthiş. Büyük bir imparatorluktan geriye kalmış fantastik parçalar gibi...

Of’tan sürülen Kirinta köyünün papazı İoannis Hacıyannis’in kuşluk vakti Elma Dağı’na son kez bakarken kendi kendine ettiği sözleri; '' Hey gidi Aya Mama Dağı (kutsal ana dağı) Bundan böyle artık ne sen Aya Mamasın, ne ben papaz İoannis’im, ne de bu köy Kirinta’dır.

Eski Türkiye fotoğraflarından anladığımız kadarıyla geçen yüzyılın başında Samsun’daki bir Fransız kolejinin talebeleri yaşadıkları coğrafyaya intibakın gereği teknelere binip Karadeniz’e açılıyorlardı. Geçen yıl Sürmene Denizciler Lisesi’nde İngilizce muallimliği yaptım. Dülger, çifte kazık gibi denizci düğümlerinden başka pek bir şey göremedim. Ha bir de öğretmenler odasında sürekli yosun tutan renkli Japon balıklarının yüzdüğü büyük bir akvaryum vardı tabii.

Bloğumda yayınlanmış edebi değeri olan fantastik aforizmalardan Kapadokya Balonları adlı iki yüz yirmi dört sahifelik güzel bir deneme çıkıyor. İçine biraz da Mustafa Kandıralı’nın klarneti türü uzun havalardan eklersek tamamdır bu iş. Biz yazalım da varsın Türkiye’deki kültürü, sanatı, sinemayı ve edebiyatı karteline almış solcumsu Kürtçü yayınevleri yayınlamasın. Ama bence haklılar ama ben olsam bu kadar hödük zekâlı bir iktidara soluyabileceği oksijen dahi bırakmam.

İşlerine gelmediği zaman din, iman, kitap adına cumhuriyetten nefret ediyorlar. Ama o ikircikli ruh halleriyle iktidar olduklarında cumhuriyetin nimetlerine üşüşmekten de vaz geçmiyorlar. Cumhuriyetten nefret ettiklerinden milli eğitimin içini boşalttılar. Sözde özgür veletler yetiştirmek uğruna her şeyin içine ettiler. Bu toplumun zaten hiçbir kurala uymuşluğu yoktu. O talancı bedevi toplumu biraz ıslah edebilen orta öğretimi ortadan kaldırınca modern dünyanın önünde bir Çingene kafilesine dönüştürdüler Türkiye’yi. İş o seviyeye ulaştı ki, artık talebeler liselerin bahçelerine hacet gideriyor. Aslında tam bu iktidarın zihin dünyasını ele veren bir görüntü. Alın size özgürlük! Özün gürlüğü işte! Özünde Asya steplerinde, Arap çöllerinde s.çmak vardı. Gerçek oldu. Yağlı kazığa oturtulacak deliler ülke yönetiyor.

BM genel kurulunda nice devlet başkanları konuştu ama hiçbirisi ‘bu yapıyla dünya meseleleri çözülmez’ demedi. Yani hiçbirisi bu denli cesur, dahiyane bir muhayyile geliştiremedi. Bu da bay potansiyel başkana nasip olmuş. Birleşmiş Milletler genel kurulu bu türden sığ eleştirilerin yapılacağı bir yer midir? diye küçük bir ahlaki eleştiri yapmayı bile akıl edemez bunlar. Türkiye’de ele geçirilecek başka kurum, satın alınacak başka adam kalmayınca Anadolu’daki can sıkıntısından sıra Birleşmiş Milletlere kadar gelmiş. Sanırsınız Birleşmiş Milletleri de Ak Saray’a bağlasalar dünyada hiçbir sorun kalmayacak. Yakın tarihte Suriye’yi nasıl ‘hallettiklerini’ hep birlikte gördük. Bu duble yol çaplı zekânın dünyada çözemeyeceği mesele mi olurmuş? Cehalet böyle bir şey işte. Tarih bilmeden, sosyoloji bilemeden, coğrafya bilmeden dünyadaki her meseleyi çözebileceğine inanan bir güruh! Zır cahiller çünkü lisede felsefe dersleri boş geçmiş. Bu zır cahiller Birleşmiş Milletlerin kıyamet öncesinde bir milletin son arzusunun dillendirildiği yer olduğunu bile anlayamamış. Dolayısıyla küçük zekâlarıyla dünyaya tanrılığa kalktıklarının farkında bile değiller. Kafaya bakın! Her yağmur yağdığında on beş yıldır hükmettiğin bir ülkenin şehirlerini bok götürüyor, dünyaya nizam verecek!

Sen Beşikdüzü’sün, büyük düşün! Mızmızlanmayı bırak ve bu sel felaketine iyi tarafından bakın. Karadeniz’e akın eden görgüsüz Araplar için Beşikdüzü sokaklarında gondol turları düzenleyin meselâ. Fırınlarda köylü gibi peynirli kıymalı pide değil pizza pişirin artık! AKP hükümetinin ülkedeki sosyal sorunları, krizleri ve felaketleri çözme biçimi budur. Olaya biraz bu açıdan bakın. Allah Beşikdüzü’nü Venedik’e çevirmiş siz hâlâ ağlıyorsunuz! Nankörlük etmeyin, krizi fırsata çevirin!

O zamanlar Canik Dağlarından Karadeniz’e alüvyonlu toprak taşıyan Mert Irmağı durgun ve dilsiz akıyormuş. Lâma cinsi, dinozor pabucu gibi kalın toynaklı kızıl tüylü develerden oluşan kervanlar, Bafra’nın tek şose yolundan geçip Samsun’un cigara fabrikalarına doğru tütün balyalarından oluşan kaba denkleriyle ağır aksak yürürmüş. Rum, Ermeni ve İtalyan kiliselerinde çalınan çanlar, Büyük Cami’den yükselen ezan sesine karışır ve limanda demirlemiş gemilerdeki zamanı yitirmiş tayfalarca, kayıklarda dalıp gitmiş balıkçılarca işitilirmiş. İki katlı evlerin çatılarındaki Granada kiremitlerine konup eğleşen posta güvercinleri şehrin saat kulesinin dibine serpilmiş yemlere üşüşürmüş. Samsun’sa zaman o denli yavaş akıyormuş, sokaktaki insanlar o denli uyuşuk hareket ediyormuş ki, kiliselerin çanları ve cami minarelerinden yükselen ezanlar haricinde onu sabitleyen şeyler çok azmış. Bunlar günde sadece bir kaç kez düdüğü duyulan kara tren, vapurlar ve tütün fabrikalarındaki makinelerin düzenli sesleri ve de Karadeniz’in hışırtılı dalga sesleriymiş. Tren istasyonundaki tütün balyalarıyla, bedesten çarşısındaki insan ritmiyle, ibadethanelerde tanrıya yakaran insanlarıyla hayat o denli düzenliymiş ki basık burunlu Amazon kadınlardan hiçbir yaşlı büyücü baktığı fallarda bu türden asude bir hayatın günün birinde otomofil uğultularıyla boğulup tümden yok olacağı türünden bir kehanette bile bulunamıyormuş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Eylül 2016 Cuma

KARADENİZ’DEKİ PALAMUTLARIN KUYRUKLARI ÇATALLAŞTI, SEN NERDESUN UŞAĞUM?

Of’ta ortaokulda okuduğum yıllarda bir kıraathanede çay içerken yan masadaki Kelkitli bir gece bekçisinin arkadaşına anlattığı garip bir mevzuydu. ‘’ Sen biliyor musun, Erzurum’da insanlar yabancı birisiyle ilk konuştuklarında bazı şifreler kullanırlar. Meselâ bıyığının sağ ucunu dudaklarıyla düzeltir, sol elinin işaret parmağıyla bıyığının sağ tarafına iki kez dokunur, sağ kulak memesini azıcık çeker, yukarı kaldırdığı kaşını serçe parmağıyla sıvazlar, sağ başparmağıyla sakalının altıyla oynar, cigarasından iki uzun bir kısa çeker, burnunun sağ yanını kaşıyormuş gibi yapar, kasketini azıcık alnına düşürür. Bunların her birinin bir anlamı vardır. Karşıdaki doğru cevabı verdiğinde o kişiyle diyalog özel bir hal alır.‘’ Konu tuhaftı ve ilgimi de çekmişti. Ermeni tehciri, Rus işgali ve savaş yıllarında güvenlik için insanların aralarında geliştirdiği bir tür işaret dili olmalıydı. Çünkü Anadolu tekin bir yer değildi ve insan hayatta kalmak için sözden çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu.

Trabzon’dan Yunanistan’a gönderilen Rumlar göçmen kamplarındaki çadırlara yerleştirildikleri günün ilk akşamında ellerinde yemek pişirip yiyebilecekleri doğru dürüst bir şeyleri yoktu. Ama buna rağmen heybelerinde ne varsa çıkarıp yemek yaptılar. Diğer kamplardaki İstanbullu Rumlarla ve yakın köylerdeki Yunanlı çocuklarla oyun oynayan kendi çocukları yemeğe çağırdılar. Yemek sonunda çocuklarının ellerine birer kürdan verdiler. ‘’Şimdi gidin ve o çocuklarla oyun oynarken sürekli dişlerinizi karıştırın.’’ dediler. Maksat diğer çocukların Trabzonlu Rum çocuklarının biraz önce etli yemekler yediğini düşündürtmek ve ailelerine söylemesini sağlamaktı. Trabzonlu Rumlar gururlarına düşkündü. Ve bu rol, şimdilik hiç tanımadıkları ve bilmedikleri bir ülkede gururlarını korumanın yegâne yoluydu.

Yaşadığın toplumun sırlarına vakıf değilsen, seni konuşturan şeyi bilmiyorsan hayat senden oturduğun bakanlık koltuğunu tek cümleyle alır. Bakan İdris Naim Şahin’in tosladığı şey Dadaşların kullandığı o gizli dildi. ‘’Hele babo, nerden bileyim senin beni sevdiğini? Hele bi oyna da görelim.’’ Oysa bu o denli masum bir istekti ki, sosyolojik körlükten dolayı güme gitti. Ve o pozisyonun bir tekrarı da yok.

Anadolu’da hayat sonu teneşir tahtasında bitecek felsefesiz, kaotik bir meşguliyetten ibaret. İran’da hayat sonu bir türlü gelmeyecekmiş gibi devam eden büyük bir matemde yakılan ağıtlardan ibaret. Mora yarımadasında hayat güneşli günlerle zeytin ağaçlarının arasında geçen koca bir işsizlikten ibaret. Kafkasya’da ise hayat insanın can sıkıntısını savuşturmak için efsanelerde Prometeus’un kalbini söktüğüne inanılan vahşi Kafkas kartallarının gökyüzünde çizdiği daireleri izlerken geçen zamandan ibaret.

Bir oryantalistin Müslümanlara ve Araplara bakışının dibacesi…
1 – Zannedildiği gibi Araplar bir dinin değil bir etnik grubun parçasıdır. Araplar İslam’dan önce de vardılar. Ve hala Hıristiyan ve Yahudi Araplar şeklinde varlar. Araplık genellikle ya kan bağıyla ya da Arapça dilini konuşmakla alakalı bir olgudur.
2 – Arapların hepsi Müslüman değildir. Lübnan’da, Suriye’de, Ürdün’de, Kuzey Afrika, İsrail ve Filistin’de ve dünyada önemli oranda Arap Hıristiyan nüfusun varlığı söz konusudur.
3 – İslam bir dindir. Müslüman bir dini takip eden kişidir. Böylece tıpkı Hıristiyanlık dinini izleyenlerin hepsine Hıristiyan denilmeyeceği gibi İslam dinini takip edenlerin hepsine de Müslüman diyemeyiz.
4- Şii Müslümanlar Roma dönemindeki Hıristiyan Katoliklere benzerler. On iki imamlar gibi güçlü din adamları vardır ve onların temel düşünceleri dini doğru anlayıp uygulamaktır. Sünni Müslümanlar ise daha çok Hıristiyanlıktaki Protestanlar gibidirler. İmamlara odaklanmazlar; Şiilikte olduğundan çok direkt tanrıyla ve kitapla ilişki kurulması gerektiğine inanırlar.
5 – Tarihte Persler olarak da bilinen İranlılar Arap değillerdir.
6 – Araplar Sami ırkındandırlar. Günümüzde dünyada yaygın olarak kullanılan antisemitizm aslında sık sık Araplara da vurgu yapar. Antisemitizm Yahudiler için özel bir nefreti çağrıştırmasına rağmen ‘’Sami’’ kelimesi İncil’den gelir ve köken olarak Sami dillerini konuşan herhangi birine de atıf yapar. Araplar da buna dahildir.
7 – İncil’e göre Yahudiler ve Araplar akrabadır. Yahudiler (Hz.) İbrahim’in oğlu (Hz.) İshak’ın soyundan, Araplar ise aynı peygamberin diğer oğlu (Hz.) İsmail’in soyundan gelmektedir. Böylece iki grup sadece Sami ırkından değil aynı zamanda ailedirler.
8 – Dünyadaki Müslümanların çoğu Sünni mezhebindendir. Bu oran yaklaşık olarak % 90 dolayındadır.
9 – Dünyanın Müslüman nüfusu en fazla olan ülkesi Asya’da adalar topluluğu olan Endonezya’dır.
10 – Şiilerle Sünniler arasındaki anlaşmazlık Hz. Muhammed’in (SAV) vefatından sonra başlamıştır. Şiiler Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Hz. Ali’nin imam olması gerektiğine inanıyorlar. Sünniler ise halifelik için en uygun kişinin sahabeler tarafından seçilmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmesi oldukça makul bir durumdu.

Eskiden yani insanların basit komün hayatı yaşadığı, paganlığın Anadolu’nun dört bir yanında kol gezdiği kayıp zamanlarda Solake Vadisinin kesif yeşilliğinin içlerinde Zigaron adlı bir tepedeki mağara tapınağında Kappadokya’daki tanrı kraliçe Kybele’yi temsilen kaba kütüklerden yapılmış ilkel bir tahtın üzerinde Cimcime adlı oldukça yaşlı bir kraliçe yaşarmış. Cimcime sıtma hastalığına tutulmuş gibi gece gündüz uyumayan oldukça çirkin, sert bakışlarında merhametten eser olmayan tuhaf düşünceli, tuhaf sözlü dahası oldukça tuhaf dilli, tutarsız ve neredeyse cinsiyetsiz bir kadınmış. O zamanlar Karadeniz’de yaşayan erkeklerin de tuhaf adetleri varmış. Civar vadideki bütün komünlerin şefleri ve savaşçıları kalkık vaziyetteki aletlerini nemli killi toprağa saplar sonra aletlerinin boşluğunu zenginlikleri ölçüsünde altın, gümüş ve bronz eriyiklerle doldurup tanrı kraliçeyi memnun etmeye çalışırlarmış. Herhangi bir şeyi olmayanlar ise civardaki en usta heykeltıraşlara gidip basit hediyeler sunar ve kalkık vaziyetteki penislerinin taş ya da tahtadan bir benzerini yaptırırlarmış. Sonra bütün o tuhaf hediyeleri özel bir günde Zigaron’un tepesindeki mağara tapınağında düzenlenen dinsel bir ayinle ana kraliçeyi temsil eden Cimcime’ye sunarlarmış. Anadan üryan bir halde Cimcime’nin karşısına gelen her erkek hediyesini sunağa bırakır ve kendi dilinde kraliçeye sadakat yemini edermiş. Ayin bitince Cimcime bütün penis heykellerini inceler, uşaklarına altın ve gümüş olanların bir kenara ayrılmasını emreder ve onları özel bir tahtırevanla Kappadokya’daki baş tanrıça Kybele’ye gönderirmiş. Tabi Cimcime Kybele’ye göndermesi gereken bazı büyük altın şeylerden kendisine de sakladığı olurmuş.

Sürmeneli balıkçıların İstanbul görmüş hemşehrileyle yıllar sonra karşılaştıklarında söylediğiydi;
- Karadeniz’deki palamutların kuyrukları çatallaştı, sen nerelerdesin uşağum?

Türklerin kötülüğü niyetinden değil, sahip olduğu askeri yetenekten dolayı içinde bulunduğu coğrafyada hayata karşı siyasi bir beceri geliştirememiş oluşundan kaynaklanıyor. Yani bu açıdan bakıldığında dünyada Türklerin hayata ve insana kastettiğiyle ilgili en küçük bir mevzu bahis değildir. Bu açıdan Kürtler sırnaştıkları batılı efendileri adına acılarını yutmadan yalan konuşuyorlar. Dahası kötülüğün tarihiyle ilgili hiçbir şey bilmiyorlar. En basiti herhangi bir Kürt Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabını okusa, Katolik İspanyolların, sömürgeci Portekizlilerin İnkaların, Mayaların, Azteklerin ciğerini nasıl söktüğünü alenen görse ve tarihte o türden bir felaketin başlarına gelmemesinin tek nedeninin Türkler olduğunu anlar. Çünkü Türkler hayatın işine gelmeyen kısmına imansız kalabilen bir millet değildir. Türkler Kürtlere kötülük etmedi. Hatta iyilikten başka hiçbir şey yapmayı aklından geçirmedi. Dolayısıyla hayatın şahitsiz kör noktalarında zamanın ve insanın yuttuğu şeylerden Türkler değil tanrı sorumludur.

Uluslararası diplomaside kurallar bellidir. Bir ülkenin başkanı diğer ülkenin başkanı statüsündeki biriyle görüşür. Başbakan başbakan statüsündeki birisiyle muhatap olur. Aynı şekilde dışişleri bakanı, dışişleri bakanıyla, savunma bakanı da aynı statüde birisiyle görüşür. Ama bir ülkenin genelkurmay başkanı diğer ülkenin genelkurmay başkanıyla sadece harp meydanında galip geldiğinde, esir alındığında isterse görüşür. Yani ciddi devletler içinde genelkurmay başkanları satranç oyunundaki vezirler gibidir. Oyundaki fonksiyonları gereği asla birbirlerine yaklaşamazlar. Yaklaştıklarında biri diğerini yenmiş olur. Tarihsel açıdan bu basit kurala rağmen Rusya genelkurmay başkanı ile Türkiye genelkurmay başkanı Türkiye’de buluşabiliyor. Üstelik daha yakın geçmişte iki ülke ciddi bir siyasi krizin eşiğine gelmiş olmasına rağmen. Yani burada Rusya’nın Türkiye’yi psikolojik olarak işgal ettiğini düşünmekten başka insanın aklına bir şey gelmiyor. Bunun dünyada bir örneği olduğunu zannetmiyorum. İki ciddi ülkenin genelkurmay başkanları askeri açıdan siyasetçilerin konuşmayı akıl edemedikleri neyi konuşabilir ki? Bunun makul bir cevabı yok. Artık Türkiye’nin askeri varlığının üzerinde bir incir çekirdeği bile yok. Daha önce söylediğim gibi Türki cumhuriyetler Rusya’nın arka bahçesi, Türkiye ise domates bahçesidir. Siyasal İslamcıların koca cumhuriyeti sürükledikleri yer Rusya genelkurmay başkanının denetlediği bir garnizon devleti. Bu durum Türkiye açısından tek kelimeyle fiyaskodur.

Ahmet Altan’ın ukalalığı hala bu topraklarda iyi kötü bir devletin var olduğunu kabul edememesinde. Ve o devletin ordusunun Yunanistan’ı işgal planını çantacısı Mehmet Baransu ile ordunun içindeki şeref yoksunu subaylar aracılığıyla çaldırtmayı bir marifet bilmesi. Ve aklınca koca bir ordunun bürokratik zafiyetinden yararlanıp insanların aklıyla dalga geçmesi. Yaşadığı bir ülkeye bu denli büyük bir ihaneti yaptığı halde kurşuna dizilmediğine şükredeceğine hala ukalaca laflar edebiliyor. Bence o planları çalma işini organize eden Mehmet Baransu ve onlara sünnetsizlerden destek sağlamaya çalışan başarısız darbeci Albay Aureliano Buendia kılıklı Cengiz Çandar da aynı deliğe tıkılmalıdır. Türk ordusunun işgal planlarını çaldıklarını itiraf edene kadar da hiçbir yere bırakılmamalıdırlar. Hatta idam mangası önünde rap rap diye yürütülüp bir duvarın dibine dizilmeleri, askerlerin onlara nişan almaları ve suçlarını itiraf edip huzur içinde ölmeleri taraftarıyım.

Türk erkeği bugün çok daha az maçoysa, en azından aynanın karşısında saçını taramasını biliyorsa bunu mahallesindeki berbere değil yıllar önce Yeşilçam filmlerinde izlediği Tarık Akan’a borçludur. Dolayısıyla Tarık Akan modern Türk erkeğinin zihninin biçimlenmesinde çok önemli bir figürdü. Diğer yandan Türkiye’nin modernleşmesinde ciddi anlamda misyonlar üstlenmiş Tarık Akan türü sanat figürlerinin birçoğunun insanı ikna edebilecek türden trajik öykülerinin olduğu bir gerçek. Hayatın bu denli kuralsız olduğu bir ülkede herhangi bir sanat dalında kurmaylık yapmaya kalmanın bedeli neredeyse bir ömür.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Eylül 2016 Pazartesi

ÖNCEDEN EHLİ NAMUS BİR MİLLİ GÖRÜŞÇÜYMÜŞ AMA SONRADAN KÖTÜ YOLA DÜŞÜP OROSPU OLMUŞ!

Türk toplumu sanatsal açıdan o kadar kör bir toplum ki, bazen üzerinde düşündüğümde olup biten şeylerin koca bir şaka olduğunu düşünüyorum. Dünyada yağmur en yoğun olarak üç yere yağar. İngiltere, Doğu Karadeniz ve Japonya. Yılın her ayında yoğun olarak yağmur yağar bu üç yerde. Normalde insan şöyle düşünüyor. Türkler kesin olarak yağmuru konu alan adı sadece Yağmur olan doğanın insan düşüncesi ve davranışı üzerindeki etkisini beyaz perdeye yansıtan bir film çekmişlerdir. Yani yağmurun doğadaki sesinden, görüntüsünden, ortaya çıkardığı hoyrat sonuçlardan kısacası bin türlü halinden ve insanın yağmura karşı türlü reaksiyonlarından hatta insan sesinin ve güneşin altın sarısı tatlı huzmelerine hasret kalındığı şırıl şırıl bir uzun metraj filmi çekilmiş olmalı. Ama yok, çekilmemiş. Tamam, belli ki bu ülkede sağ iktidarların insanı, tarihi, kültürü, coğrafyayı birbiriyle kucaklaştıracak türden sofistike bir zekâları ve kültür politikaları dahası kaygıları da yok. Ama film festivallerinde boy gösteren o anlı şanlı yönetmenlerin bu ülkeyle alakaları nedir? Kazandıkları servetler Türk toplumunun hangi sosyo-kültürel damarına, hangi gerçeğine yaslanıyor, doğrusu insan merak ediyor. Dünya kuruldu kurulalı Karadeniz’in yağmuru var ama bunun bir filmi yok.

Ben tam Kızılırmak Coca Cola akarken zemzem suyuyla yıkanmak muhafazakâr İslamcılığın şiarındandır, türü afili bir laf edecektim ki sünnetli komünistliğine yârinin yanağını halkla paylaşmayı dahil etmeyen Volkan Konak artık ömrünün geri kalan kısmını Amerika’da geçireceğini açıklamış. Felsefesi de ilginç; ‘’Amerika yönetimi em’b’eryalist olabilir ama ağaç her yerde ağaç, çiçek her yerde çiçek, böcek her yerde böcektir.’’ Hâsılı kelâm Kemalist komünist numarası yapmak Volkan’a 1.000.000 Amerikan dolarına mal oldu. Oysa o para için yapacağı tek şey Şevkiye Halanın ahırdaki sığırı gibi bir şişe kolayı hararetle içmek ve; ‘ Elhamdülillah Pepsi!’ deyip hafiften geğirmekti.

Eski Türkiye’de insanlar radyodan ‘‘Ordunun dereleri / Aksa yukarı aksa / Seni vermem ellere / Ordu üstüme kalksa !’’ diye radiyondan çığırılan türküleri dinleyebiliyor, insanlar suyu bol akan bir derelerin yukarı akabileceğini bile düşleyebiliyorlardı.
AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise insanlar Karadeniz’de hemen her vadiye yapılan HES’lerle suyu yutulup sadece cansuyu bırakılan ve artık yosun tutmayan derelerin bırakın yukarı doğru akmasını denize akışını bile özler oldu.

AKP’nin yeni Osmanlıcılık tantanaları modern dünya açısından sadece bir fantezidir. Türkiye’de hala imparatorluklar çağına dönülebileceğini hayal ederek yaşayan hatırı sayılır bir yarasa sürüsü yok değil. Bu tıpkı 1960’larda Türkiye’de araştırma yapan Amerikalı antropologların Anadolu’nun köylerinde İstanbul’da hala bir sultan halifenin olduğuna inanması ve beş vakit namazında ona dua ediyor olması gibi bir şey. Oysa imparatorluklar çağı bitti, dünya bugün bambaşka bir yerdedir. Peki AKP kendi siyasi fantezilerine rağmen neye karşılık geliyor? AKP de tıpkı cumhuriyetçiler gibi herhangi bir alternatif medeniyet (kof bir imparatorluk değil) tasavvuru olmayan, tamamen batı medeniyetinin grameri içinde hareket edebilen ve bunu da batılılara karşı olabildiğine nankörce yapan sadece labirentteki peynirin kokusunu almış bir lağım faresinden ibarettir.

Yani demek asıl istediğim Türkiye’deki sünnetli komünistlerin kahir ekseriyeti 1.000.000 Amerikan doları için değil Pepsi Cola’nın reklamında bir şişe asitli kolayı hararetle içip ardından kurbağaya basmış gibi geğirmek, rahmetli ninemin boynuzlarının arası mavi boncuklu Nazara’sının içtiği yalağı bile hiç nefes almadan dibine kadar içerler. Sonra da kocabaşlarını havaya dikip salya sümük acı acı böğürürler.

Diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez’in sadece dört-beş yıl önce Bulgaristan’daki genç Hıristiyan öğrencilere yaptığı 1.500 - 2000 dolar yıllık burs yardımlarını The Cemaat’in beynelmilel kirli faaliyetleri arasında görmemek için AKP’li bir bakan kör (âmâ) olmak yeterlidir.

Yazar Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı eserinden görebildiğim kadarıyla Katolik İspanyolların güney ve orta Amerika kıtasındaki İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerinin durağan zenginliklerini talan edip Avrupa’ya taşımış olması medeniyetler arasında önü alınamaz türden bir domino etkisine neden olmuş. Bu domino etkisi tam üç asır sonra Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüyle son bulmuş. Yani yer kürede büyük bir deprem olduğu için Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayı da yıkılmış.

Anadolu’nun üzerinde durmadan vızıldayan kocaman bir bal arısı ortası turuncu krizantem çiçeğine konmaya çalışıyor. Ciddiyetinden olsa gerek arı bir türlü yer beğenemiyor, tereddütle bir oradan bir buradan yanaşmaya çalışıyor çiçeğin polenine. Tam o esnada arının kanatları görünmez bir çabuklukta ahenkle vızıldayıp duruyor. İşte bu tanrısal mucizeyi açıklamak için insan sazı ve sözü icat etmiş.

Cumhuriyetçiler döneminde de liberal sağ döneminde de inek Türkiye her zaman memeleri süt dolu koca bir inekti. Şu farkla ki son yıllarda iskemleyi cumhuriyetçilerin altından alan muhafazakâr kılıklı liberal bukalemunlar süt bakracını da ele geçirdi. Ve ne süte ne de ineğin memelerine kimseyi ellettirmiyorlar.

Her yıl 25.000.000 turistin giriş yaptığı, tarihi yerlerini gezdiği, en iyi otellerinde konakladığı bir ülkenin giderek değişen bir sosyolojisinden bahsediyoruz. Turistik bölgelerdeki yerleşik kültürün çekirgeler tarafından istila edilişinden ve insanın kendi kabuğuna çekilişinden. Baskın kültürlü bir ülkenin paraya olan aşırı düşkünlüğü yüzünden modern dünyanın açık bir kolonisi haline dönüşünden. Milyonlarca insanın tatil süresince Türk insanına bulaştırdığı şeylerden. Bütün bunlara bağlı olarak Türkiye’deki insan karakterinin sürekli müşteriyi ürkütmeyen sessiz bir garson tipine evriliyor oluşundan. Türk toplumunun kolonyal turizmle yaşadığı bu açık değişim bir şekilde Türk halkının siyasete bakışını da değiştiriyor. Belki o da iktidarda kendisi gibi bir garson istiyordur.

Trabzonspor’a gelirsek; uzaktan takip ettiğim kadarıyla başına hükümetin ya da sarayın adamı birini atamışlar. Şehir komple Arap turistlerden para sızdırmaya odaklandığından futbol unutulmuş. Avni Aker stadyumundaki futbol ruhu politika, futbol oligarşisi, yerel işbirlikçiler eliyle öldürülmüş. Trabzonspor o kadar futboldan kopmuş ki Haçka Yaylası’nın çayırları futbol oynamaya çok daha müsaitmiş. Trabzonspor o kadar futboldan kopmuş ki kaleci Onur’un çoğu tereddütlü hallerine Yavuz Selim’deki amatör maçlarda bile denk gelmişliğimiz yoktur. Aslında Trabzonspor’un yenildiği Antep maçı bir parça umut verir gibi olmuştu bize. Açıklamalara bakılırsa takım bu yıl yeniden yapılanıyormuş. Yarım asırlık futbol tarihi olan profesyonel futbol kulübünün futbolsuzluk savunusu çocukça. Her yıl bir ergenliği geçme hali. Devir omurgası olan her şeyin tarumar edilmesi devri. Belli ki Trabzonspor da bundan nasibini almış. Aslında Osmanlının adının spor kulübü olduğu bir futbol liginde Bizanssporun olmaması evrensel hukuka aykırı. Yani neresinden bakarsak bakalım akıl ve izandan yoksun trajik bir durum. Şimdilik tek tesellimiz Fenerbahçe’nin hala altımızda bulunuyor oluşu. Yani puan cetvelinde.

Benim 1.5 milyon Iraklının, 600.000 Suriyelinin katline yardım ve yataklık yapmış haydutlarla, ülkenin merkez bankasını, hazinesini kanunlara uydurup çapsız yandaşlarına peşkeş çeken mafya bozuntusu liberal gebeşlerle, sözleriyle insanları kardeşlerinden nefret ettiren expathlarla, Müslümanların siyasi maslahatını çalıp ümmetin başına türlü çoraplar örmüş bu uğursuz Moğol sürüsüyle paylaşabileceğim herhangi bir bayramım yok! Türkiye ve dünyayı sadece kendilerinde hak olarak gören bu aç, ilkel güruhtan bugün çok daha fazla nefret ediyorum. Onların bayramları kendilerine, bizim bayramlarımız bize!

Önceden rahmetli Erbakan’ın temelini attığı Anadolu imam hatip lisesinde okuyormuş.
Önceden Milli Gençlik Vakfında görevli bir talebeymiş.
Önceden Milli Görüş teşkilatlarında Allah rızası için çalışan samimi bir nefermiş.
Önceden Milli Görüş teşkilatında gözünü kırpmayan bir sandık müşahidiymiş.
Önceden Milli Gençlik Vakfı başkanlığı görevinde de hasbelkader bulunmuş.
Önceden Refah Partisi’nde il teşkilat başkan yardımcılığına kadar bile yükselmiş.
Önceden Refah Partisi il disiplin kurulu üyesi olarak kendisine görev verilmiş.
Önceden Refah Partisinde merkez teşkilatında sekretermiş. Az buz bir şey değil yani.
Önceden Refah Partisinin Kayseri bölgesi milletvekili adaylarından birisiymiş ama kıl payı kaybetmiş.
Önceden eski mücahitlerdenmiş ama müteahhit işlerinden de anlıyormuş; inşaatları varmış.
Sonradan o da bu işin hocayla olmayacağına karar vermiş ve Abdullah Gül gibi yenilikçi harekete katılmış.
Sonradan mücahitlik işleri epeyce azalmış ama müteahhitlik işleri tavan yapmış.
Sonradan bütün bu pahalı tecrübeleri bir torbaya koyup uygun bir fiyata reise satmış.
Sonradan Mevlâ ‘yüro ya kulum demiş’ ve işler hep bayır aşağı akıyormuş.
Sonradan aslında biz özü itibariyle Milli Görüşçüyüz ama konjonktür böyle gerektiriyor, diyormuş.
Sonradan ruhunu şeytana satmış bir Milli Görüşçünün de Roma vatandaşı olma hakkı olduğuna kendini razı etmiş.
Sonradan mezhebinin bayağı bir genişlediğinin ve günahlarının arttığının o da farkındaymış ama olsun Allah gafurmuş. (muhakkak ki öyledir)
Önceden Milli Görüşçü olanlar o çizgiyi terk edince meğer sonradan böyle orospu çocuğu oluyormuş.
Yani Milli Görüş teşkilatlarında yıllar boyunca kazandığı siyasi tecrübeyi taşımayı ağır bulanlar, onurunu ve şerefini modern Nemrutlara satarak modern Roma’dan yeni zırh ve görev alabiliyormuş.
İşte Türkiye’de siyaset bu tip orospu çocuklarından geçilmiyor.
Şu mavi gök kubbe altında hocalarını hançerledikleri günden beri onlara her gün bayram!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

10 Eylül 2016 Cumartesi

BANA İNANABİLİRSİNİZ ZİRA BEN KATIKSIZ BİR MİLLİ GÖRÜŞÇÜYÜM

Eski Türkiye’de biz bahçelerde çay keserken, fındık toplarken ninemizin Grundig marka radyosundan şarkıcı Alpay’ın Fabrika Kızı adlı şarkısını dinlerdik. O şarkıyı dinlerken de sanki kestiğimiz o çayları kendimiz içer, topladığımız o fındıkların yapıldığı çikolataları biz yiyormuşuz gibi hissederdik. AKP’nin yeni Türkiyesinde ise marketlerde günde on iki saat asgari ücretle çalışan başörtülü kızların sivil bir çığlığı bile yok.

Öyle uzun boylu sosyolojik analizlerle günü geçiştirmemizin pek bir anlamı yok artık. Çoğu da bir şey anlamıyor yazdıklarımdan zaten. Direkt insanın bu coğrafyada hissetikleri üzerinden bakalım vakıaya. Alnımızda durdurulmuş bir imparatorluğun kötü yazgısı, ayağımızın altında bir türlü derdimize derman edilmemiş cumhuriyet var. Gırtlağımıza ise modern Romanın soğuk kılıcı dayanmış durumda. Boşa çıkan her karşı mukavemetimizde kılıç biraz daha derine batıyor; neredeyse kanadı kanayacak. İşte sözde bizi o durumdan kurtarmak adına işe yaramayan boş hamleleri, bu muhafazakâr İslamcılar denilen beyinsizler yapıyor.

Bir gâvurla bir Müslümanın farkı nedir? Gâvur sadece bir pagan gibi hayatın ve dünyanın kendisiyle alakalı kısmıyla ilgilenir. Hayatın kendisine dokunmayan kısmına ise olabildiğine imansız, kör ve sağırdır. Hatta gâvur kendi varlığı dışında da bir dünyanın var olabileceğine inanmak istemez. Zaten inanmasının anlamının kendisine yeni bir takım insani mükellefiyetler yükleyeceğini bilir. Bu onun ruhundaki dipsiz karadelikle alakalı bir durumdur. Ve bugün dünya bu gâvurluğun kurbanıdır. Müslüman ise hayatı ve dünyayı üzerine alır. Dert etmiyorsa ve olup bitene bigâne kalıyorsa, yani dünyanın bütününde insanın her halinde yaşayamıyorsa zaten Müslüman değildir. Ama modern hayatla beraber aynı kaygısızlık ve körlük Müslümana da bulaşmaya başlamış. Meselâ Kürtlerin milli bir ordu tarafından böcek gibi öldürülmesini üzerine alan bir Müslüman yok. Çünkü kimse milli bir devletin içindeki Sünni Müslümanlığın konforunu riske atmak istemiyor. Türkiye’deki tarikatların çalışma yaşamındaki asgari ücrete herhangi bir itirazları yok çünkü onlar da cumhuriyetin vitamin trafiğinden sebepleniyorlar. Yıllarca Irak ve Suriye’de insanların öldürülmesine neden olan hükümetleri tavır koyacak türden tanrıya bir imanımız olmadı. Darbeler en çok Müslümanların umurunda çünkü cumhuriyetçilere karşı iktidar olmayı ve zenginliğin talan edilmesine yarıyor. Tıpkı gâvurların hayata iman edişi gibi diğerlerinin cehennemin dibine kadar yolu var.

Dün kapitalistlerle komünistlerin ‘müesses nizamda’ el atından kafa kafaya verip imparatorlukları çökerterek ulus devletler üzerinden yerküreye attığı tarifsiz kazığın biraz daha ufağını bugün muhafazakâr İslamcı görünümlü liberal bukalemunlarla Kemalist cumhuriyetçiler işbirliği yapıp paradoksal olarak modern cumhuriyete atmaya çabalıyorlar.

Sürekli yabancı sermaye yatırımlarının kutsandığı Türkiye gibi müstemleke memleketlerde genç kızlığımızda özenle yığdığımız çeyizlerin sünnetsiz gâvurların şeyiyle talan edilmeyeceğinden asla emin olamayız. Sosyoloji çok acımasız bir disiplindir ve benim kalemimle yan pas yapamaz; direkt ileriye doğru oynamak zorundadır.

Artık kırk yıl boyunca eğitim camiasının içinde olunca bu ülkede bir şeyi çok net görebiliyorsun. O da şu anda ülkeyi idare ettiğini zanneden politikacıların zekâ seviyesini. Kesin olarak söylüyorum, ilköğretim dördüncü sınıf bile değiller. Güya 79 milyon nüfuslu bir ülkeyi yönetiyorlar ve her Allah’ın günü sabahtan akşama kadar mahalle karıları gibi ekranlarda konuşup kendilerini ve niyetlerini açık ediyorlar. Bu ülkeye dair en küçük sırları yok. Bu halleriyle üzerlerinde rakiplerine ve ‘düşmanlarına’ karşı bir incir ağacı bile yok. Soracak olursanız bunu ‘demokrasi ve açık toplum adına’ yapıyoruz’ diyecekler. Ama bunu yaparken zihinlerini ilk mekteplerde zerk edilmiş fuzuli şeylerden temizlemiş değiller. Öğretmenin ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi bir çocuğa derste konuyu anlattırması gibi o çocuk konuyla ilgili akıllarına ne geliyorsa yalan yanlış ünlüyor. Ne kadar çok konuşursa o kadar yüksek sözlü notu alacak öğretmenden. Söylediklerinden en küçük şüphe duymuyorlar. Zekâları o türden bir sorgulama yapmaya elvermiyor çünkü. Yani bu ülkede diyaframı patlak bir halde laf ediyor olmanın adı politika olmuş.

Bay potansiyel başkanın bu ülkedeki siyasal retoriğine saz üzerinden bakarsak sadece kendi derdini dillendiren başkalarını umursamayan bir tavır içerisinde olduğunu görürüz. Yani anayasayı yasaları pek umursamayan onların üzerinde işine geldiğine basarak şeytan gibi sek sek oynayan kâh takmalı kâh çırpmalı kendi çapında sazlı sözlü tavırlar.

Müslümanların tarihsel açıdan avcı geçmişi olan Afrika’ya yaptığı kurban eti yardımları bana biraz büyük bir kola firmasının en şaşaalı şubesini kutuplarda açması gibi geliyor. Bizde bir sosyal vakıaya tüm yan unsurlarıyla kollektif olarak bakmak diye zekice bir gelenek henüz oluşmamıştır. Onun yerine köklü bir meselede doğu masallarındaki kahramanlar türü bir adamın göbekteki tek ana faktöre yüklenip her şeyi çözebileceğimizi düşünürüz. Düşünmeyiz de, güdüsel olarak sezinleriz sadece. Öyle olunca da bir meseleyi çözmek yerine onu daha da büyütürüz. Ama bu trajik durumun farkına varmayız bile. Bu yardımları yapan kuruluşlarının hiç birisi;’’ Yahu Afrikalıların etlerini pişirebileceği birkaç mangal, birkaç tava, tencere de götürelim Afrika’ya!’’ demez meselâ. Ya da yerel Afrika dillerinde yazılmış en küçük bir yemek tarifi içeren bir kitapçık yazdırmayı, kurban yardımı promosyonu olarak biraz bulgur, makarna da dağıtmayı akıl etmezler. Yani bu kurbanları Afrikalılara dağıtıyoruz ama cidden iyi bir şey yapıyor muyuz? diye asla bir sual sormazlar. Evlerinde ocak yok, tava yok, zeytinyağı yok, ekmek yok, tuz yok ama Müslümanlar avcı Afrika’ya et dağıtıyorlar. Hasılı kelam eskiden ustalar çiviyi tahtaya çakacakları zaman o tahtanın çiviyi taşıyıp taşımayacağına dikkat ederlerdi. Günümüz Müslümanları dağıttıkları kurban etleriyle terazinin boş kefesindeki aç Afrikalıları havaya kaldırdıklarının bile farkında değiller.

Tabi Anadolu’nun cayır cayır yandığı böylesi güzel eylül günlerinde bay potansiyel başkanın ulusumuzu kahkahaya boğan bu türden esprileri de oluyordu. Altanlar kendilerine isnat edilen suçlar sebebiyle tek tek ve farklı zamanda tutuklanmış olsaydı bunun bir hukuk ihlali olduğuna inanabilirdik. Ama Altanların da Daltonlar gibi kilo ve boy farkına bakılmaksızın aynı anda paketlenmiş olması var olan durumu otomatikman karikatürize ediyor.

Dünyada Türkleri büyük yapan şey nedir? Savaş meydanlarında çok iyi at sürmüş olmaları mı? Çoğu savaştan muzaffer çıkmış olmaları mı? Tabii ki hayır. Katolikler Latin Amerika’daki putperestliğin altını üstüne getirirken, Protestan İngilizler de aynı şekilde kuzey Amerika’nın yerlilerini biçtiler. Hıristiyanlık bir tırpan gibi dünyadaki putperestliği budarken yamuldu. Türklerin büyüklüğü o putperestliğin yamulttuğu Hıristiyanlıktan esaslı bir toprak koparabilme maharetini gösterebilmiş olmasındadır. Onu büyük yapan yani Macarların yapmayı beceremediği ama Türklerin yaptığı şey tam da budur. Gerçekten de Türk’ten öncesi tarihin değil antropolojinin konusudur. Türkleri büyük yapan şey putperestlerin kabul ettiği Hıristiyanlıkta insan elinden çıkmış bir arızayı tekrar kılıçla düzeltme cesaretidir.

Müslüman Araplar Endülüs’le cennetteki bahçelerden birini yeryüzüne indirip insanlığa hediye ettiler. Avrupalı Hıristiyanlar ise ruhlarındaki putperestliğe geri dönüp o bahçeyi yağmaladılar. Bugünkü dünya Müslüman Arapların İberya yarımadasına gökten indirdiği ve ruhu putperest Hıristiyanların talan ettiği o cennet bahçesinden geriye kalan harabedir sadece.

Bay potansiyel başkanın tutuklattığı gazeteci tiplerinin ortak bir özelliği var. Onların dünyada çöken ideolojilerle yüzyıllık cumhuriyet içinde can sıkıntısından patlamamaları ve bay potansiyel başkana ve Ak Saray’a sadakat yemini ettikten sonra, birer şövalye gibi yeniden topluma kazandırılacak türden yüksek potansiyele sahip olmaları. Yani bütün bu sağır edici hengâme cumhuriyete karşı tek kale oynayan muhafazakâr İslamcıların politik cihadından ibaret. Bana inanabilirsiniz, zira ben katıksız bir Milli Görüşçüyüm.

Prensip olarak asla ve kat’a kredi kartı, bankamatik ya da alışveriş kartı türü şeyler kullanmam. Sadece havale için tek bir bankada göstermelik bir hesabım mevcuttur. Hesabıma yatırılan parayı hemen çekmek ve bankaya yar etmemek için legal bir soyguncu gibi tetikte beklerim. Bu halimle tek eksiğim elimde bir revolver ve başımda bir kovboy şapkası olmamasıdır. Bakiyem her daim sıfırdır. Yani tarihte şu Arapların keşfettiği 0 (sıfır) sayısı. Faiz benim lügatimde olan bir kavram değildir. Lügatinde olanları ise hep iman özürlü olarak görmüşümdür. Hatta bu halimle sünnetli bir komünist bile sayılırım. Onun için hükümetin bana her b.klu kapıyı açan çipli nüfus cüzdanı vermesine gerek yok.

Biz müminler sabahları uykumuzdan ashabı kehf gibi uyanır, her defasında dünyaya şaşırmış olarak bakarız. Hayata ve insana herhangi bir tahakkümümüz olmadığından kesemizdeki ekmek parasının fırında geçip geçmeyeceğinden bile emin olamayız. Dolayısıyla bizim için faiz dünya değil bir ahiret gerçeğidir.


QUIS POLITIQUE

Afganlı mücahitlerin İslami direniş adı altında on yıllar boyunca Afganistan’ın tarlalarında üretip Avrupa ülkelerindeki gençliğe pazarladığı büyük uyuşturucu trafiğinden aşağıdaki dini mezheplerden hangisi az sorumludur?

A ) Sünniler
B ) Şiiler
C ) Malikiler
D ) Hambeliler
E ) Şafiler


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

7 Eylül 2016 Çarşamba

E MAMİKA MAMİKA İBEME ROMEYİKA!

Hükümetteki yetkili ve etkililerine ivedilikle! Stop!
Cemaate operasyon kapsamında tutukladığınız. Stop!
Ali Bulaç’ın Zaman Gazetesinde yazmış olması. Stop!
Cemaatin gazıyla hükümete muhalefet etmiş olması. Stop!
Onu cemaatçi yapmaz, yapmamıştır da. Stop!
Ali Bulaç’ın sadece yayınlamayıp çöpe attıkları. Stop!
Sizin yedi sülalenizi cebinden çıkarır. Stop!
Muhafazakâr İslamcı öküzlerin sahip olduğu yeteneklerin kadrini kıymetini bilmemesi. Stop!
Ona sahip çıkılamaması onu o trajik hallere düşürmüştür. Stop!
Kaldı ki bu adam Recep’in şanlı İstanbul günlerinde danışmandı. Stop!
Bugün AKP iktidarının salya sümük ağladığı şey; Stop!
Milli Görüş’ün Türk siyasetindeki kontrollü mağduriyetinde başka bir şey değildir. Stop!
İşte o siyasi mirasın bir dönem en entelektüelidir Ali Bulaç. Stop!
Şimdi Ali Bulaç’ı derhal ve ivedilikle serbest bırakın. Stop!
Mümkünse ben kahveden eve dönene kadar. Stop!

Bir zamanlar Güneydoğu’da işlenen faili meçhul cinayetlerin saatleri ile THY’nın tarifeli Diyarbakır seferleri arasında polisiyle bir ilişki kuran, Aldatmak adlı romanında evli Figen’i ( başka bir orospu da olabilir) sevgilisine üstelik kocası evdeyken düzdüren Ahmet Altan Türk ordusunun Yunanistan’ı işgal planlarının James Bond bozuntusu Mehmet Baransu eliyle çalınmasından birinci dereceden sorumludur. Nereden mi biliyorum bütün bunları? Biz yazarların insan ruhunun sadece daracık karanlık bir dehlizi üzerinde dört yüz farklı şeyi görebilme ve kırk cilt yazı yazabilme yetisine sahibiz de ondan. Birimizin bir romanı ya da hesapsızca yazdığı tek cümleyle onun bütün zihnini, hayattaki ayak oyunlarını, toplumdaki hinliklerini, etrafa sıktığı Ürgüp balonu türü yalanlarını çırılçıplak görmemiz için yeterlidir.

Bence bay potansiyel başkan katıldığı Çin’deki G 20 zirvesinde Avrupalı liderlerle görüşürken bacak bacak üstüne atmak yerine Anadolu köylüleri gibi ayakkabılarını çıkarıp koltuğa bağdaş kurup oturması ve cebinden Oltu işi bir tespih çıkarıp ‘Ya sabır!’ deyip çekmesi çok daha yerli bir tavır olabilirdi.

Eski Türkiye’de TRT’de çığırılan türkülerde; ‘’Oy Giresun Bulancak / Bu iş nasıl olacak / Ben hâkime danıştım / O yar benim olacak!’’ türünden hakka ve hukuka uygun bir hayat vardı.
AKP’nin yeni Türkiyesinde ise bütün mahkemeler Ak Saray adına çalıştığı için ve tarafsızlığını yitirdikleri için hakka hukuka riayet edilen bu türden bir hayat söz konusu değil artık.

Biliyorum, hemen her atakta buz gibi bir karakterle basit ama etkili çalımlarla kâh sağ kanattan, kâh sol kanattan geliyorum. Rakip defans bir türlü önlem alamıyor. Düşürse hakem penaltı noktasını gösterecek. Sonra her zamanki gibi topu tam doksana bırakıyorum. Hakemin nohutlu keskin düdüğüne bir avuç deplasman oyuncusunun sevinç çığlıkları karışıyor. Ev sahibi takımın tribünleri sahada olup biteni gizli bir hayranlıkla izliyorlar ve takımlarının beceriksizliği için homurdanıyorlar. İşte profesyonellik böyle bir şey.

Futbol tutkusu neredeyse ölmüş bir Trabzonspor taraftarı olarak Türk futbolundaki kötü hatıralarımdan hatırlayabildiğim kadarıyla Bizans’ın işveli orospuları Manukyan’ın patronluğunda bu gece yeniden işe çıkıyormuş.

Binlerce genç sözleşmeli öğretmen olabilmek için sıraya geçmiş. Ürkek gözleri koridorda özgüveni tavan yapmış çelimli çalım misali attığım adımlarıma odaklanmış. O anlarda şöyle düşünüyorum; içlerinden bir tanesi çıkıp; ‘’Biz kiralık katil miyiz ki, bizi sözleşmeli öğretmen olarak işe alıyorsunuz? Siz devlet adına iş görenler ne zamandan beri bu topraklarda asil oldunuz da bize bu b.ktan statüyü reva görüyorsunuz?’’ diye bela kokan bir mahalle sarhoşu narası atamıyor. Atamıyorlar çünkü bu toprakta hâlâ aslolan hak ettiğinin karşılığını istemek değil, sesini çıkarmadan bir şekilde saraya sızmak.

Tatil için Doğu Karadeniz’e gelmek isteyenler sahilden gelmesinler; Ordu’dan geçmesinler. Sivas-Giresun ya da Torul - Maçka – Trabzon üzerinden gelsinler. İki yıl önce Torul’a gitmiştim. Yollar harika, manzara inanılmaz. Ordu’da pusu atmış resmi eşkıyalara vereceğiniz parayla Zigana’da et, Hamsiköy’de sütlaç yiyin. Keriz olmayın; ‘hükümet gibi krizi fırsata çevirin!’

Tatilde Doğu Karadeniz’e gelecek ecnebiler için özel turizm destinasyonu: Doğu Karadeniz’de merkez Trabzon şehridir. Önce Fatih Mahallesindeki Ayasofya Camii ziyaret edilir. Sonra Soğuksu’daki Atatürk (Kabayanis) Köşküne çıkılır. Merkeze dönerken Gülbahar Hatun Camii ve türbesi, Kanuni Evi ve merkezdeki Kostaki Köşkü’ne (müze) gidilebilir. Yeni Cumaa Camii, Küçük Ayvasıl Kilisesi, Kemeraltı’ndaki Çarşı ve meydandaki İskenderpaşa Camiileri gezilecek yerler. Ganita çay bahçesine inip ya da Boztepe’ye çıkıp Karadeniz’e karşı çay ve Türk kahvesi içebilirsiniz. Ardından Maçka Sümela Manastırı; Yanbolu’dan girip iç taraftaki Santa Harabeleri gezilebilir. Sürmene Tzida (Dirlik Köyü Camii) Kilisesi, Memiş Ağa ve Halil Ağa Konakları görülmeye değer. Of’taki Karadeniz’in en büyük konağı; Çakıroğlu Konağı da öyle. Tabi Sürmene’de Bozzo pide yiyebilirsiniz. Uzungöl bütün bunların yanında sadece çerezdir.

Tabi Karadeniz’e bütün bu keyifli ziyaretleri yaparken Ra Kitabevi’nden J.P. Fallmerayer’in Doğu’dan Fragmanlar’ını, benim Pupa Yelken Karadeniz’imi, Uğur Biryol’un derlediği Karardı Karadeniz’i satın alıp geceleri zevkle okuyabilirsiniz.

Ben Kur’an-ı Kerim’de; ‘’Ey Müminler, bir milleti idare ederken ne kadar yeteneksiz, ne kadar zekâ özürlü olursanız olun, karalarınız o toplulukta ne kadar hasara neden olursa olsun, ileride o işi daha iyi öğrenirsiniz umuduyla o toplumu, o milleti ısrarla idare etmeye devam edin!’’ diye bir ayeti kerimeye denk gelmedim.

Evet, tam da Nihat Genç’in dillendirdiği gibi cemaat bir devletin içinde paralel devlet kurmaktan, zaten olmayan demokrasiyi ortadan kaldırıp darbeye teşebbüs etmekten değil, yıllar boyunca insan olma vasfından vazgeçmekten, aklını ve iradesini bir Vatikan kardinaline terk etmekten yargılanmalıdır. Çünkü paralel devlet ve darbe teşebbüsü Türkiye’ye ihanettir. Ama diğerleri insanlığa ve tanrıya birinci dereceden ihanete girer.

Bu ülkede muhafazakâr İslamcıların Hilal Kaplan gibi barbi bebek türü büyük bir entellektüelleri, Fadime Şahin gibi Alman elektronik devi Bosch ve Simens’in Türk siyasetime hediyesi yan ürünler varken hiç korkmasınlar, bu cihanda sırtları asla yere gelmez.

Tabi bu duruma şöyle de açıklık getirebiliriz. Nasıl ki Fenerbahçe’nin yaptığı sistematik şike, mahkeme kararlarına rağmen sahaya yansımamıştı cemaatin AKP hükümetine (aslında saraya) karşı kalkıştığı darbe teşebbüsü de Türkiye’nin politik elitine yansımadı. Diğer yandan siyasal gözlemciler (aslında sadece ben) cemaatin bu darbe kalkışmasının 27 Nisan e-muhtırasından beri Türkiye’de oyun kuran AKP’nin siyasette bir ofsayt taktiği olduğu ve cumhuriyeti tümden kuşatma planında hedefine ulaştığını söylüyorlar.

Şöyle öfkeden kudurmuş tanrıça arıların kanat sesleri gibi bir türkü çığıralım tam Anadolu’nun üzerinde. Şeytan kızgın sac üzerinde dans edip dursun. Biz el çırpıştırıp Konya Ovasının boyun eğmiş buğday başakları gibi tanrıya dua edelim. Sonra da tek ayak üzerinde dönüp duran Temur Ağa’ya galiz küfürler savuralım.

Türklerin Anadolu’da çaldığı şu saz meselâ; bir şamanlık takıntısıdır. Geceleri Himalayalar’ın tepesinden Neptün’ün, Satürn’ün uğultusunu dinlemiş rahiplerin ucuz enstrümantal numarasıdır. Dünyaya arı kanadının vızıltısıyla tanrının ceza verdiği kör Neptün gezegeninin uğultusu arasında bir anlam yükleme çabası. Yine meselâ Alevi ozanlar sazı ibadetlerinde (ta paganlık zamanlarındaki saflığı, ariyenliği ve zamanı ritimle tutma biçimi) bir ara fon olarak çalarlar ve hislidirler. Türklerin çoğu ise sazı Anadolu’daki varoluş acısına bir çare aramak için çalarlar. Yani bir nevi Asya’daki Çingenelikten batı medeniyetine terfi için. Ama saz bir bakireyi hayatın devamına ikna etmek, dünyayı yeniden şenlendirmek için önemlidir. Çünkü tarihte tanrının sözü ve buyruğu her daim insana ağır gelmiştir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.