5 Şubat 2016 Cuma

FENA HALDE KATİL VAR

…mışlığım …muşluğum güme gitmiş kuşluğum
Bu patavatsız dizeler, en büyük puştluğa kusmuğum
B.kuna sinek konduğunda hissettiği üç beş kelimelik romantizm
Çivit mavisi atlasa sarılmış Çarşamba amazonu çirkin kadın
Beraber çürüdük biz bu yıllarda
Parlak ruganlı vitrinlere bakıp, sinemize vura vura
Dinle ey fani! Sana bir çift özüm var, kafiyesiz, kifayetsiz
Zebur, Tevrat, İncil, Kuran istediğin kitabı oku
Hatta mümkünse Tanrı’dan imzalı olsunlar
Bu modern zifiri paganlıkta
Şayet bir şey değilsen, bir şeylere hayran ol
İstediğin kadar mübarek bil, üç kez öp alnına koy
Caizse Amir Sultan’da çaput bağla
Sana kadınların hislerini kaybedip ruganlaştıklarından bahsetmeyeceğim
İstediğin Visa kartını kullan
Reyonlar afet işi kıyafet
Dahası Anadolu’nun böğründe Adam Smith sarayı
İstediğin felsefi cümleye kafa yor, hatta canın bu gece istemiyorsa
İstediğin milletin atasözünü tara, Kızılderili vecizleriyle aydınlan
İstediğin videoyu paylaş, beğen, Faroz’dan gir, aforoz ede ede
İstediğin fikirde, zikirde, şekilde olduğunu Versay
Ilımanların iktidarında Florist Halil’den çiçek almazsan da
Lavabo susuzlukta ıslak mendil kullan
İstediğin her şeyi istemediğin kadar yap!
Capuççino da, kızlar da, para da sıcak bu aralarda
Karşımda sıcak çikolata içmen hariç
Cidden kimsenin ama hiç kimsenin umurunda değilsin
Bunu anlaman için Sanskritçe Luvice de bilmen gerekmiyor
Bilmen gereken çok basit iki şey var mesela;
Ansiklopedik iki şey; salt sahipsiz, formsuz enformasyoncuklar
Birincisi; lanet plazmalar şişman gösterir
İkincisi; bu çağın en büyük felaketi, en azından bugüne kadar olanı
Haçlıların Irak’ı işgali ve milyonlarca İnsan’ı katletmiş olmasıydı
Yani Ademoğlu üzerinden seni vicdanından vurdular
Ama öncesinde Anadolu’nun muktedirleri
Yani şu Ebu Cehillerin misyon şefleri
Nereden baksan cumhuriyetin sebepsiz ısmarlama Kureyş’i
Yani Müslümanlığı Kabil’in ilk insanlık cinayetine rota kırmış olanı
Ve sen yine istediğin plağı çal, istediğin notayı tınıla
Ray Charles’ten caz dinle, oryantal şeytanlarla dans et
İnsan olmanın çaresi yok, zorlama artık İsmet
Demem o ki; o günlerde, bu günlerde
Deli tuzsuz kavruk bozlak oğlan Bekir’i
Ve hatta karanlıkta sağı solu tutmuş Münker Nekir’in
Bütün profesyonel çabaları takdir edeceği o koca kutsal Cuma öncesinde
İnsanlığa maliyeti yüksek bu kavgada
Yani evdeki bütün fareler
Laissez-faire, laissez-passer, liberal yasa mucibince cirit atarken
Benim de iki hançerlik bir planım var
Gazete köşelerinde, yaylı döşeklerinde, mağaralarda
Dairelerde, protokollerde, konferans salonlarında, miting meydanlarında
Öyle böyle değil hanımefendi
Fena halde katil var!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Ocak 2016 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

İmam Gazali Kimya-i Saadet adlı eserinde Müslüman er tür kişilere; ‘’ Şayet zina yapacaksan bile köle statüsünde olmayan hür kadın ile yap!’’ diye tavsiye ediyor. Yani bir Müslüman er tür kişinin kadınların turbo kapitalizme, moda ve makyaj endüstrisine, ideolojilere, feminizme, politikaya, paraya, tüketime, modernliğe kul, köle ve de sultanlara, şeyhlere cariye olduğu şu ahir zamanda hakkıyla bir zina yapması bile imkân dahilinde görünmemektedir.

Memleketteki bütün Turkish Conanlar Diriliş Ertuğrul dizisinde işe alınmış. Dizinin adı diriliş ama insanlar Çerkez palalarıyla birbirini kırıyor. Bir şekilde jönlerin ölmemesi ve hayatta kalması lazım. Şu dövüş sahnesi bir parça Cüneyt Arkın ucuzluğu kokuyor mesela. Osmanlıda diyanet işleri başkanlığı olmadığı için hiç kimse caminin ön safına saklanıp softa hacı ya da pilot koltuklarına oturup sahte sakat numarası yapmıyor; herkes tüm gücüyle cenk meydanında Allah’ın fazlı keremi için vuruşuyor. Arada bir 300 Spartalının cehennem çukuru tekmesi gözlemliyorum ağır çekim. Federal Almanya’nın kazandığı penaltı gibi. Tek eksiği ekranın köşesindeki R R R. Bunca miğfer ve zırha rağmen Bizans tekfurlarının birer kılıç darbeleriyle ölümü Azrail’i biraz fazla mesaiye zorluyor gibi. Kıyafetlerde sinsi bir oryantallik gözlemleniyor.

Vakıaya biraz da şöyle bakalım; modern paradigmaya koşulsuz şartsız teslim olmuş ve turbo kapitalizmle azgınlaşmış yanımız en kadim tarafımızı acısına, sancısına hiç aldırmadan büyük bir iştahla yutmaya çalışıyor.

Biz, Solaklı Deresi’nin düzlüğündeki kavgalarımızda ilk iş olarak karşısındaki çocuğa kirpiklerini kırpmadan uzun uzun bakmayı öğrenmiştik. Onun için bu Nemrut bozuntusu herifler, tepeden tırnağa cellat olsalar bile, bizde sinsi bir tebessüm haricinde herhangi bir his uyandırmıyorlar, Sebo!

Eskiden bir insanın her şey mahv-ü perişan olduktan sonra akıllandığını anlatmak için ‘bad’el harab-ül Basra’ deyimi kullanılırdı. Yani Basra’yı yakıp yıktıktan sonra aklı başına gelmek. AKP Türkiye’de iktidar olduktan sonra bu deyim sürekli form değiştirdi. Yani mana olarak aynı kaldı ama deyim şehirler mahv-ü perişan edildikçe portatifleşti. El misal;
1— Bad’el harab-ül Bağdat!
2 – Bad’el harab-ül Kahire ( uzmanlar buna Bad’el tahrik’ül Tahrir de diyor )
3 – Bad’el harab-ül Trablus ( Bad’el mevt-ül Kaddafi )
4 – Bad’el harab’ül Şam
5 – Bad’el harab-ül Kobani
6 – Bad’el harab’ül Cezire ( Cizre )
7- Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere AKP adeta Azrail’le bir olmuş bize doğru yaklaşmaktadır.

‘’ Ey iman edenler! İman ediniz.’’ diyor Rabbimiz ayette. Müfessir değilim ama hepten cahil de sayılmam. Yani benim bu ayetten anladığım şu; diyanetin caminin birinci safında cenneti bedavaya kapatmak için yaşlı hacı numarası yapma. Demokrasi ne imanın ne de İslam’ın şartıdır molla! Sandıktan on kez açık ara çıkıyor olmak sana ekstra ecir sağlamaz, akıllı ol. Müslümanlık Wolkswagen Şevki gibi işine geldiğinde birinci vites tam gaz işine geldiğinde boş vitesle gitme işi değildir. Geri vitesi ise hiç yoktur. Hasılı kelâm demokrasi ve cumhuriyetin nimetleri adına boşa aldığınız imanınızı lütfen vitese takınız.

AKP Türkiye’de iç politikada, sözü, güveni, saygıyı ve icraatı tümüyle bitirmiş durumda. Ama elinde hala % 50 gibi büyük bir politik müşterisi var. Bir şekilde bu müşterileri memnun etmesi lazım. Onun için müşterilerine daha büyük hayaller kurdurmak daha heyecanlı gösteriler yapmak zorundalar. Bunu Suriye’de İŞİD’le denediler ama insanların midesi kalktı. Şimdi içeride Kürtlere karşı deniyorlar. Yani AKP % 50’lik politik müşteri portföyünü elinde tutmak için her türlü çılgınlığı yapıyor. Ve bütün bunların resmi sözcülüğünü müşterileri sözle yoran bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı anti sosyal miyop Van kedisi kılıklı kuklası değil de köşe yazarından çok savunma bakanlığı sözcüsü gibi ucuz bir hükümetten rol çalan İbrahim Karagül yapıyor.

Cahit Zarifoğlu’nun İns başlıklı hikâyesinin bende çağrıştırdığı şeylere gelirsek; insanın ariyen yaşadığı dönemlerde hayat denilen büyük soluğun anlam boşluğu, insanın dünyaya her temasında ortaya çıkan o sonsuz kaos, insan tanrıya ve kainata küsmüş gibi derin bir sessizlik içinde kendini dinliyor. Yani insanın yeryüzünde bir hayat kurmadan önceki en saf hali. Sanki Habil ve Kabil’in çocukları da İns’in dolaştığı o bakir evrendeler ve acemice bir beladan kaçma telaşındalar.

‘’Şu anda coşkuyla, ‘kalbimiz başka bir ülkede bütün kalplerle birlikte yanyana sorguya mı çekiliyor, Tanrım, nihayet milyonların dışına itilmeden biz de yargılanıyor muyuz?’ diye sorabilmeyi nasıl da istiyorum. ‘’ Cahit Zarifoğlu
Bunu Cahit Zarifoğlu’ndan biraz daha farklı olarak ben de düşünmüştüm. ‘’Tanrım, şimdi ben ve benim günahkâr kavmim Çinlisiyle, Hintlisiyle, Afrikalısıyla, Rumuyla, Kızılderilisiyle, Aborijiniyle, İnkasıyla, Mayasıyla, Arabıyla, Acemiyle, Eskimosuyla, Asurisiyle, Yahudisiyle, Çingenesiyle anadan üryan, süt beyazı buz gibi bir mermer üzerinde hesaba çekilirken, cehennemde sıra sıra bekleyen zebanilerine şöyle sadece göz ucuyla bakacak kadar küçük bir imtiyazı, cesareti olmayacak mı?’’

Karadeniz’de bir kığış akşamı Hubuş Çay Ocağında orta şekerli kahveler demli çaylar eşliğinde Hüseyin’le yaptığımız sürekli hayatın omurgasına sataşan nargile ve nikotin kokulu hesapsız, derin muhabbet… On beş psikoloğa bedel!

İki koca bebek gibiydik şehirde. Birimiz kırmızı sakallı ve kasketliydi, diğerimiz kır saçlı ve düşünceli. Şehrin titreyen ışıklarına bakarken hayat buharımız soğuk havada hemencecik dağılıyordu. Benliğimize kurşuni bulutlar misali düşünceler diziliydi. İlk damlayı hangimiz düşürecek diye bekliyorduk. Bir de düşük yapacağını düşündüğümüz sözlerin başlamadan ağzımızda kaldığı durumlarımız oluyordu.
- Fahişeliğin bile bir çaresi vardı.
- Nasıl yani?
- Şu insan bedeniyle ilgili olanın. Bütün o doksanlardaki günahkâr Nataşaların.
- Bu kadarını söylediğine göre sözün devamı da sende olmalı.
- Yani demek istediğim bu hayatta namus sadece o türden bir şey değilmiş. En azından benim anladığım kadarıyla öyleydi.
- …
- Yani demem o ki insan bedeninin yaptığı namussuzluğun bir hal çaresi vardı, ama ruhunun yaptığı namussuzluğa en büyük ahlakçıların bile çare bulduğuna kani değilim.

Saçı sakalına karışmış Suriyeli bir piyanisti düşün Sebastiyan. Düşün ki yüreğin insan olmana burkulsun. Modern çağın barbarlarından ve de harabeye dönüşmüş bir şehrin eli silahlı berberlerinden nefes nefese kaçıyor. Üstelik üstün müzikal yetenekleri uzun tırnaklarının kirinde birer zerreye dönüşmüş. Ve sen kığışın ortasında sıcak bir şöminenin başına oturmuş patlamış mısır yiyor ve o Suriyeli piyanisti izliyorsun.

Başkan Mustafa Kamalak’ın en büyük eksikliği 1 Kasım genel seçimleri sonrası yaptığı ilk basın toplantısında 0.7 oy alan Saadet Partisi’nin NATO’ya ve CENTO’ya sonuna kadar asi olduğunu deklere etmemiş olmasıydı.
- Ne kadar rahat pozisyona giriyorsun hocam. Ve her zamanki gibi son vuruşların kusursuz!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

27 Ocak 2016 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Yunanlar, sümme haşa;’’ Tanrı’yı biz tanrı yaptık, tanrı bizden önce sefildi, kimsesizdi, hiçti hatta hiç bile değildi.’’ der. Türkler ise önce; ‘’ Hahhahhaaa!’’ diye yırtık bir kahkaha atar. Sonra; ‘’Bismillah!’’ der ve söze başlar. ‘’ O da bir şey mi? Asıl işin en zorunu biz yaptık. Sefil dediğiniz o Tanrı’nın yarattığı en asi meleğini yani Şeytan Aleyhillaneyi uslu uslu dururken biz dürttük. Onu dünyayı abat etmesi için biz zorladık. O dürtmeden sonradır ki dünya bu halde!’’
- Ecce Helen & Ecce Turko!

AKP memlekette duble yol yapmaya başladığından beri radyodan şöyle ağız tadıyla; ‘’ Evreşe yolları daaar! Bana bakma benim yârim var!’’ türküsünü dinleyemez olduk.
- Tamam Sebastiyan, sorun yok, mitralyöz canavar gibi çalışıyor…

Avrupalı yazarların Karadeniz ile ilgili yazdığı metinler Türkiye’de yazılanlarla karşılaştırdığımızda Türklerin Karadeniz diye bir denizin varlığından haberdar olmadığı görünüyor. Avrupalı yazarlar tarihsel açıdan oldukça hacimli, komünizm korkusuyla Karadeniz’i Rus İmparatorluğu’ndan kaçırma bahanesiyle politik motivasyonlu yazmış. İşin komiği Avrupalı yazarların yazdıklarını Türkçeye çevirip yayınlamaktan aciz şarlatan bir edebiyat ve kültür dünyamız var. Yani bizdeki durum İsmail Türüt’ün dediği gibi; ‘’Ey gidi Karadeniz / Oldun bana su yoli!’’

Madem kar yağışı nedeniyle uçak seferleri iptal edildi, siz de Hintli yazar Rana Dasgupta’nın Tokyo Uçuşu İptal ya da Orhan Pamuk’un Kar adlı romanını okuyun. Nasıl olsa beni çok fazla okuyan yok! Çünkü benim denemelerimde ulusal jöle Türkçe tadı yok, iyot kokulu Karadeniz’in külüstür hali var. Üstelik çoğu cümleyi okumak için sanayi tipi bir oksijen tüpü de lazım size. Gerek yok yani.

Şayet Latin alfabesiyle kurulmuş en basit cümleyi bütün pedagojik hünerlerinizi seferber edip bir çiftlik tavuğuna anlatabilirseniz ilk genel seçimde % 49.5’in oyunu alıp bu ülkeyi krallar gibi yönetebilirsiniz. Bir kerecik de olsa bana inan, Sebastiyan.

Bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı anti sosyal miyop Van kedisi bakışlı kuklasına bağlı Ak Saray muhafız bölüğü statüsündeki birlikler Cizre’de Kürt asilere karşı savaşırken zorla girdikleri ve zarar verdikleri bir evin mutfağına Visa ve Master Cardlar bırakıp su içtikleri musluğa da şu notu eklemişlerdir; ‘’ Biz Yeni Osmanlılarız, Kürttaş karındaşlarımız haklarını helal eyleye!’’
- Nasıl Sebastiyan, yeterince duygusal mıydı?

‘’Yârimin yanağı hariç, halkımla her şeyimi paylaşırım!’’ diyen Karadenizli ses sanatçısı Volkan Konak komünist manifestonun cihanşümul standartları açısından kifayetsiz olup başat sünnetli komünist statüsünde muhafazakâr bir retorik olarak değerlendirilebilir. (Gıcıklığa gerek yok, aforizmada Volkan Konak’ın aleyhinde bir şey söylemedim.) Sanırım Nazım Hikmet’in şiirlerinin birinde ‘’Hanımlar orta malı / Ortada su / Paslı çivide havlu!’’ diye birkaç kayıp dize de vardı.

‘’Suriye üzerinden vuruluyoruz. Suriye üzerinden vuranlar sadece PKK değil, onları sahaya süren Rusya ve İran'la birlikte Türkiye'nin altmış yıllık geleneksel müttefikleridir.’’ İbrahim Karagül
Öncelikle bu cümle AKP’nin cumhuriyeti tüm kurumlarıyla yuttuğunun bir tescilidir. İkincisi AKP’nin iç politikadaki figürleri hal yoluna koymasından sonra Türkiye’nin kuşatılması ve Ortadoğu’da başına örülen çoraplardır. Yani dünya bugün içeriden ve dışarıdan Türkiye’yi kuşatmışsa bunun nedeni diktatörlüğe hevesli kronik bir şizofren kişiliğin % 50’lik zombi bir halk tarafından sorgulanmamış olmasıyla alakalıdır. Bilderberg dilli Ak Saray’ın kötü niyet sözcüsü İbrahim Karagül’ün diğer çiziktirdiği şeyler Şalpazarı’ndaki cinci hocaların üfürüklerine girer. Zamanı geldiğinde sen çapta bir kâtibi de yağlı Voyvoda kazığına oturtacaklar!

AKP’nin insanı sürekli öteleyen hoyrat iktidarı sonrasında Anadolu’da hayat bütün kanunlarının muhteris politikacılarca çalındığı, bütün karakterlerin özenle eritildiği hayatsız bir gezegen kraterine dönüştü. Olabildiğine ıssız, soğuk, insansız ve de hayatsız. Ahmakları aldatma kampanyalarındaki sandık sonuçları, entrikalar, yalanlar, dolanlar geriye tatsız tuzsuz bir Pirus zaferi ve ruhu en az liderleri kadar zombileşmiş bir halktan başka bir şey bırakmamış. O kadar ki artık insanlar söz dahil içinde bir parça ruh olan her şeye üşüşüp ısınmak istiyorlar.

Başlangıçta halk AKP’yi yüzü meymenetliler olarak seçmişti. Ama daha sonra AKP demokrasiyi istismar etti ve cumhuriyeti tasfiyeye gitti. Bu arada AKP ile imparatorluktan kalma öfkeli tebaa zombileşti. Aralarından ahlaksız bir ilişki gelişti. Bu ahlaksız ilişkiyle içerideki her şeyi tarumar ettiler. Bu noktada CHP savaştan çekildi ve AKP’yi ruhundaki büyük boşlukla baş başa bıraktı. AKP’nin en büyük yanılgısı bu hukuksuz tavrın dış politikada da geçer akçe olacağıydı. Çok fena yanıldılar ve Ortadoğu’da batağa saplandılar. Bütün bu aptallıklarına da Yeni Osmanlıcılık diye bir masal uydurdular. Yani politik hırsları ve dubleyol çaplı zekâları yüzünden Türkiye’yi bölünme aşamasına getirdiler. Sonuç mu? Her defasında sandıktan Pirus zaferiyle çıkan zombiler için şölen başlayabilir.

Kadahordaki bir kaç akordeon kapılı bakkaliyenin besmele-i şerif ile açıldığı o sabah vergi memurlarına laf yetiştiren savruk düşünceli gencin adı Hızır değil İlyas’tı ama bunu ne laf cambazlığı yapan o delikanlının kendisi ne de ellerinde buhran vergisi formlarıyla işkebitler (yaban arısı) gibi ikide bir Arhancolos’a girip çıkan milli şefin vergi memurları biliyordu.

İstiklal Marşı Derneği başkanı şair İsmet Özel ve ardındaki ateşli müntesipleriyle her konferans öncesinde İstiklal Marşı’nı freni patlamış yükü ağır kara şanzıman bir Leyland kamyon gibi söylüyor olmaları nedense bende hep tüm cesaretini toplayıp Kâbe avlusunda müşrik Araplara karşı Kuran’i slogan atan bir avuç mümini çağrıştırıyor.

Ömer Hayyam gibi dünyanın beyhude halini insana çarpan şiirler yazabiliyorsan, ser hoş numarasıyla Anadolu’nun zamane zalimlerine toslayacak maharetin de varsa ve işlediğin günahın hesabını Allah’a vermeyi göze alabiliyorsan benim için şarap içmenin de bir mahzuru yok.

‘’Modern toplum insanı insana çarpmadan, onun acısını bir başka acıyla öteleyerek yaşatmaya çalışan bir toplumdur. Yani modern toplum insanı onun var oluş acısına karşı modern tekniklerle mumyalayan bir toplumdur. Bir Müslümanın işi eskiden ninelerimizin dediği gibi ‘insanlıktan çıkmamak’’ yani her şeye rağmen eşref-i mahlûkatta ısrardır.’’ Hubuş Çay Ocağı’nda Hüseyin ile sohbette üzerinde kati olarak anlaştığımız kelâm

En sonunda AKP’li genç zombiler Prof. Hüseyin Hatemi’ye de kendini pasif direnişçi Hindu lider Mahatma Gandhi gibi hissettirdiler. Bilindiği gibi Hindistan’ın bağımsızlık savaşında İngilizlere karşı pasif direnişin öncüsü ve Hindistan’ın babası olan Gandhi Hint okyanusuna yapılan bir tuz yürüyüşü sırasında burnunun dibine kadar sokulan söz anlamaz genç bir Hint milliyetçisinin onu ölümle tehdit etmesi üzerine hiddetlenmiş ve; - Öldür! Belki cesedim sana bir şeyler anlatır!
demişti. Hüseyin Hatemi’nin durumu da pek farklı değil.
Sonuç; Hz. Adem babamızın cennetten üryan bir şekilde kovulup dünyaya atılışında söylediği ilk baygın Hint şarkısı gibi; şıkı şıkı babaaaa! Aniiani yabaaaa! Ouuuuoouuuuu ouuiiiouuv!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Ocak 2016 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Acem yurdunu, Şam’ı yüz besili kızıl deve karşılığında gâvurların satanların Anadolu’daki iktidarları Sürâka’nın atının saplandığı kızgın çöl kumları gibi her gün biraz daha batıyor…
- Korkma İsmet, ben nöbetteyken şiir yazabilirsin…

Bin yıllık o koca gövdeli zeytin ağacının trajik hikâyesi aslında bizim bu topraklardaki köksüzlüğümüzün, bedevi taassubu kokan Moğol uğultusuna bulanmış talancılığımızın ve de son yüzyıldaki yeise saplanmış yalnızlığımızın, içeride ve dışarıdaki çaresiz politik kuşatılmışlığımızın sıra dışı bir özetiydi.

Dolayısıyla bunlara, güzel Anadolu’muza tebelleş olmuş bu akbaba kolonisine, yüz kızıl deve hayali kuran ‘‘süvari Şürâka’nın şürekâsı’’ demekten başka seçenek görünmüyor, Sebastiyan.

Türkiye’deki akademisyenlerin altına imza attığı o cesur bildiriden de anlaşılacağı üzere Türkiye’ye hükmederken ve terörle mücadele ederken akıl sağlığını yitiren AKP hükümetinin bilimsel olarak beyin ölümü de gerçekleşmiş durumda. Ama halkın % bilmem kaçının oyuyla seçilmiş (aslında bunun anlamı bu adamın meşruiyet sorunu var & 99 alsa da saygıyı hak etmiyor demektir) bir hükümet ve bütün kuklaların iplerini elinde tutan bay potansiyel başkanın fişini çekmek yerine ölünün dirilmesi için tanrıya dua ediyor.

Modernliğin tavan yaptığı şu zaman diliminde bordo renkli cilası parlak rugan model ayakkabılar mı yoksa iyi bir kariyeri, bankada parası, garajda son model otomobili, İstanbul’un en lüks semtinde evi, Ayvalık’ta yazlığı ve yatak odasında vibratör (üzgünüm Leyla pozisyon böyle gelişti) seti olan özgür kadınlar mı daha duygusaldır?
- Tabi ki bay potansiyel başkan!
- Nasıl böyle şeyler düşünebiliyorsun. Senden nefret ediyorum Metin! Bavulunu caddeden topla!

‘’ But my sense of Black Sea life, a sad one, is that latent mistrust between different culturels is immortal. ’’ Karadeniz yaşamıyla ilgili üzüntü verici hissiyatım şudur ki; farklı kültürler arasındaki gizli güvensizliğin ebedi oluşudur. / Neal Ascherson

Bay potansiyel başkan ve onun profesör ünvanlı anti sosyal miyop kılıklı kukla kedisi siyasi istikballeri uğruna cumhuriyeti dünyanın en riskli bölgesinde kumar masasına sürdü. Ortadoğu’daki bu kumarı kazanırlarsa sözde; ‘’ıngaaa! müjde hünkarım, nur topu gibi bir imparatorluğunuz oldu.’’ gibi bir durum olacaktı. Ama hesapları tutmadı. Güneydoğu’da yaşananlarla ilgili olarak AKP de ciddi bir Vietnam sendromu başladı ve bunun önü bir türlü alınamıyor. Artık hepsi geçmişteki ucuz politik retoriğin ülkenin başına ne türden felaket getirdiğini açıkça görüyorlar. Gözlerine kestirdikleri kişi ise CHP’nin başına getirdikleri Kemal Kılıçdaroğlu. Ha bire bir Hintliye saldırıyorlar. Dahası sıradan insanlara ‘ya bizdensiniz ya da teröristlerden’ yaftasını yapıştırmaya başladılar. Yani bu ülkede bay potansiyel başkanın etrafında amip bir karakter değilseniz ve AKP’nin iç ve dış politikalarını onaylamıyorsanız tescilli bir vatan hainisiniz. Gelinen aşama bu. Yarın bunu Kürtlerle savaşmaktan kaçan hainlere çevirecekler.

Sadece şehirlerde kâğıt toplamak değil taşları yemek de yasak! Demek istiyorlar ki bu memleketin öz hakiki akbabalar biziz; kâğıt toplayıcıları bizden rol çalmasın. Yani benim bu olaydan anılayabildiğim budur, Sebastiyan!

Ğaynştayn bıyıklı eğitim bakanı bir öğretmen bir lisede neden yarım dönemde ergonomik sıralarda oturup bacak bacak üstüne atan talebelerini tam yüz kez uyarmak zorunda kalır? ve insan anatomik olarak robot gibi durmaz, ayağını yamultarak denge sağlar, bu sıralara alttan basacak demir kaynatmalıyız. Ve on dört yaşında bir gencin göz bebekleri beyaz tahtada on saniyeden fazla durmaz, daha koyu renge kayar, bu aptal tahtaları söküp derhal kara tahtaya dönmeliyiz, diye düşünmek yerine Rus uçaklarının bombalayacağı olası Türk okulları hakkında tahmin yürütüyor.

Hiç olmazsa Milli Şef’in siyah Alman konçlu vergi memurları Arhancolos’ta varlık vergisi toplarken Kada’nın salona dizili azman balkabaklarından birini yani at üzerinde düşürmeden taşıyabilecek oldukları orta boy bir kabağa el koyuyorlardı. Not: Bu aforizmadan sonra Kürt usulü zılgıt çekmekte herhangi bir beis yoktur.

Meğerse AKP’nin yıllardan beri dilinden düşürmediği biz cahillerin bir türlü akıl sır erdiremediği ‘çözüm süreci’ miti PKK’nın iktidara verdiği politik bir avansmış.

Eski Türkiye’de en azından filmlerde; ‘’ n’Adam vururum ama cinayet işleyemem!’’ replikleri vardı. Bir şekilde masumduk yani. Yeni Türkiye’de on yıllık Kurtlar Vadisinde ise; ‘’ Abi kafasına sıkayım mı?’’ ‘’Gerekirse Suriye’de iç savaş çıkaralım.’’ gibi replikler dönüyordu ve tek kelimeyle katildik.

Terledi yanakların
Ya çıkar mendiluni!
Bana sevgilim dedun
Yeyeyim o diluni!

1- Bir cinsi latife askerlikten kalma alışkanlıkla emir verilmez
2- Cebinde mendil taşımak bir erkeğin de işin olmalıdır
3- Bir cinsi latifin sana ‘sevgilim’ demiş olması hemen niyeti bozmayı gerektirmez
4- Sanatı insanın özel halleriyle kışkırtmanın bin farklı yöntemi vardır ama bu direkt pornoya giriyor
5- Karadenizli ses sanatçılarının ürettiği şeylerin maalesef çok azı gerçek sanata dahildir
6- Bir lisenin Türkçe öğretmenine danışmadan şarkı, türkü sözü yazıp Türkiye’ye rezil olmayınız
7- Bu tavsiyeler asla İsmail Türüt ve Cimilli İbo’yu bağlamaz, çünkü bazı insanların tedavisi yoktur
8- Olmadı, Yusuf Cemal Keskin, bu zamanda bile ahlaka mugayir bir çalışma olmuş
9- Bir mani ile ilgili insani ve ahlaki çıkarımlarım feministlerin hafif konularına cevaz vermez

Gelelim Karadenizli ses sanatçısı Fuat Saka’ya…

Yolun başında hurma
Durma sevduğum durma
Al koy beni koynuna da
Demem adımı sorma!

Tek kelimeyle yıktın perdeyi eyledi viran!
Xrisanthos’un Eşoniğa Eşoniğa adlı türküsü ancak böyle katledilebilirdi.
Yani arkaik Romeyika ile söylenmiş bir türkü; Lazisto, komünisto el manifestoyla dönüştüğü kültürümsü külüstür hal.

1- Sözler bir sevda duygusundan çok Rumca bir ezgiye kafiye için uydurulmuş
2- Ortodoks Rum ahlakı ile ateist komünistlerin ahlaksızlığı bir türkü üzerinde çatışıyor.
3- Binlerce Rumca türküyü taramış biri olarak şunu net söyleyebilirim ki, hiç birisinde ar perdesini bu denli hoyratça kaldırılmadı.
4- Hiç olmazsa Volkan Konak ‘’Yarumun yanağından başka her şeyi paylaşurum!’’ diyor ve sünnetli komünistliğine bir sınır koyuyordu. Maalesef dereyi karşıya geçmiş Fuat Saka’da o da yok.
5- Neden irdeliyorum bunları? Çünkü bugün Türkiye’de genel bir ahlak erozyonu varsa bu düğünlerde, konserlerde farkına varılmadan halkın zihnindeki ahlak perdesinin yavaş yavaş kaldırılmış olmasıyla alakalı bir şeydir.
6- Ve bu durumdan en çok Karadenizli ses sanatçıları ve müzisyenleri sorumludur. Çünkü bir toplumda her şey basit bir ahlak yasasını yıkmakla başlar.
7- Fuat Saka’nın diğer müzikal falsolarından bazıları ise şöyle.

Armudu budakladım
Dallarını sakladım
Anasının yanında
Kızını kucakladım

Atma beni yabana
Ben de bu dereliyim
Al koy beni koynuna
Sorma hiç nereliyim!

Olmadı üstad! Sanat yapıyor olmak hiçbir insana sanatın ve ahlakın kurallarıyla böylesine hoyratça oynama hakkı vermez. Verdiğini düşündüğünüz anda politika dahil o toplumdaki genel ahlak erozyonundan siz de sorumlusunuz demektir.

Mesela bir AVM’deyken vitrinlerde, reyonlarda satılan her şeyi en azından sana lazım olanı kadarını satın alabilecek bir özgüvenle insanların arasında yürümenin modern bir ahlaksızlık olduğunu düşündün mü? Ya da şöyle sorayım Sebastiyan; bir elektronik mağazadan en son model bir cep telefonunu, laptopu, LC ekran televizyonu ya da herhangi bir şeyi satın alırken kendini yüzbinlerce Iraklının cesedi üstüne ya da binlerce Suriyeli çocuğun üzerine basıyor gibi ya da ne bileyim CAT marka ölümsüz botlarına yüzlerce Kürt çocuğun kanı bulaşmış gibi hissediyor musun? - Yok baba! Yanlış anlama, ben sadece bazen öyle bir duyguya kapıldığım için öylesine sordum.

Endülüs’ten Müslüman Araplar orta Avrupa’dan Türkler kılıçla Hıristiyanları iyice sıkıştırınca içlerindeki asıl gâvur takımı hayata yatay olduğu kadar dikey bakmaya da zorladı. Yani Müslüman Arapların kılıcı ve Türklerin tarihteki yıkıcı doğu geni olmasaydı Avrupa asla tarihe uyanamayacak hala uyuyor olacaktı. Dahası bugün tüm dünyayı büyük bir nimet gibi kuşatan ve pagan Yunan’dan neşet, adına modern batı medeniyeti denilen bugün içinde kör bir şekilde yaşadığımız şey de olmayacaktı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ocak 2016 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

AKP’nin politik açmazına gelirsek. Kendisi iktidarda olduğu sürece milli iradeyi ve demokrasiyi önemsiyormuş gibi görünüyor. Cumhuriyetin tüm kurumlarını, kurallarını talan etmekte herhangi bir beis görmüyor. Ama muhalif siyasi yapının demokrasi ile iktidara yanaşmasına da müsaade etmiyor. Bu noktada hemen ‘kökü dışarıda’ deyip bir niyet müfettişliğine başlıyor ve cumhuriyet dönemindeki bütün cüzzamlı hatıraları seferber ediyor. Sanki Beyaz Saray’a bacak bacak üstüne atan CHP’liler ya da komünistlerdi. Yani onlara göre AKP iktidarda kaldığı sürece demokrasi iyi bir şeydir. Onlara göre bu statükoyu bir şekilde kanunla, kolluk gücüyle korumak gerekiyor. Yeni bir anayasa yapma kaygısı ve Kürt isyanını silahla bastırma arzusu AKP’nin demokrasinin zaafına tebelleş olmuş zorba tavrıyla alakalı bir şey.

Yani bu topraklarda insan zekâsının bir türlü hayata değemiyor oluşunun sonucudur; Bursasporlu Sercan’ın Trabzonspor ceza sahası içinde kendini yere bırakışı ve ardından gelen eyyam düdüğü. Bu herif hakem değil de trafik polisi olsa daha yerden kalkmadan Zaire zebrası gibi kişneyen Sercan’a: ‘’ Bekleme yapma! Devam et mavi reno, devam et!’’ derdi. Onu bile diyemedi, … … uşağı!

Ben hala bu ülkede Trabzonspor’un bir müsabakasını idare eden hakem kılıklı homosapienslerle Devlet Demir Yolları’ndaki kara trenlerde kondüktör olarak çalışan ceberut zihniyetli memurlar arasındaki farkı kavrayabilmiş değilim.

İnsanlar yüzyıl önce Karadeniz’de çarıkları, tsapulaları delinecek korkusuyla kumdan yürürler, kendilerini mutlu hissettiklerinden olsa gerek tanrıya şükür niyetine türküler çığırırlarmış. Şimdilerde asfalttaki bir zift yaması otomofillerinin hızını düşürüyor diye karayollarının beceriksiz personeline küfürler yağdırıyorlar.

- Siz sayın bay potansiyel başkan! Siz ve gangster çeteniz Anadolu’da iktidar olmadan önce Şeytan Aleyhillane bu topraklarda sefih, alçak, kimsenin yüz vermediği sıradan avare bir melekti. Onu siyasi hırsınızla, kötülüğünüzle, cinayetlerinizle siz tahkim ettiniz. Yani siz ve adamlarınız Şeytanla beynelmilel işler yaptınız. İşte buna cehennem için ‘büyük düşünmek.’ denir sayın başkan!

Savaşta klasik kuraldır; sultana bir kılıç mesafesi yaklaşamazsınız. Yaklaştığınızda zaten savaş bir kılıç darbesiyle sona erer. Burada ilginç olan, tehlike anında dalgın piyonların hemen cesurca kademeye giriyor oluşudur. Trajikomik ve de oldukça ibretlik.

Bacaksız Orhan’ı en son gördüğümde sene 1988 idi ve Of’ta bir muayenehanesi vardı. İşine besmele ile başlar, fukara hastalarından para almayan mümin ve muvahhit bir zat idi. Sonra politikaya atıldı ve işleri epeyce büyüttü. Akçeli kirli işlere bulaşmış. Dün akşam saatlerinde Trabzon meydanında fark ettim ki şehirdeki CHP zihniyetinin kökünü kazımak için şehre zehirli gaz vermiş. Yani pek yakında Karadeniz’in dibindeki o şehirde toplu ölümler olursa kimse şaşırmasın. Durumdan da anlaşılacağı üzere Bacaksız Orhan ülkenin en büyük gangsteri bay potansiyel başkan babası adına çalışıyor.

İkide bir Eski Türkiye, yeni Türkiye kıyası yapıp kendi küçük akıllarınca politik sinerji üretiyorlar. Ama bilmiyorlar ki o beğenmedikleri eski Türkiye’nin tarım politikası taşralı bir ozanın mısralarında bile hayat bulabiliyordu. Yani demem o ki bu öküzlere saman ithal etmemizden çoğ çoğ evvel idi. Erkan Ocaklı eydür, bakalım ne eydür;

Ay vurunda vuranda Çık da otur, kıranda Yeni geldi yayladan Rayihalıyor maranda

Sibel Eraslan’ın Dergâh dergisine çiziktirdiği edebiyatımsı şey! Şey dediysem bu benim kavram kısırlığımdan değil, o şeyin hayatta sahici bir karakterinin olmamasındandır. Tek kelimeyle muktedir olmanın, merkezde olmanın avantajıyla İslamcı babaçka bir kadının her bir şeyinin ne kadar yüksek sanat olabiliyor olduğuna bir misal. Buna mutfakta arada bir kirlenmiş ellerini yıkayıp havluya siliyor olması da dahil. Zenginlerin havuzuna düşmüş köpek balığını andırıyor. Politikayla evrenin en merkezine oturmanın üç yüzlüğü. Çürümüş bir portakalı, küflü bir dilim ekmeği kelimelerle tarif edecek kadar ayrıntıya tahammülü olmayan bir kabalık. Kah o kıta, kah bu kıta, arada bir İstanbul köylülüğü. Tam da en tepedekinin mekanik politik diline uyuyor. Onun anıları masa örtüsünün her şeyi. Dünyaya ve kelimelere ölçüsüzce abanma. Bir bedevi görgüsüzlüğü. Ve de bunu modern labirentlerde beyaz bir fareye dönüştüğünün ayırdında olmadan yapma hali. Politikanın zehirlediği poetika. Oysa edebi hayat bir parça masumluğu, amatörlüğü, insan olmanın, insan kalmaya çabalamanın kaygısını taşımalıydı. İlk kez bir edebiyat dergisindeki ruhsuz, mekanik, gaddar, hakkı olmadığı halde bir dünyayı bu denli ucuzundan hamarat ev kadını parselleyen parselleyen bir babçkanın metnini okuyunca kusacak gibi oldum.

‘’Alman tarihçi J.G. Droysen Yunan kültürü ile Ön Asya kültürünün karışmasından, evrensel yeni bir kültür olarak, Helenizmin meydana geldiğini gören ilk tarihçidir. Böylece Helenizm deyiminin, bugün, dil alanından ayrılıp kapsamının genişlediği ve tarih bakımından özel bir anlam taşıdığı görülmektedir. Helenizm, milattan önceki 4. Yüzyılın ortasında başlar. Ancak, Asya kültür unsurlarının Helenistik çağda egemen rol oynadıkları ve Yunan kültürünün doğulaşmasının, doğunun Yunanlılaşmasından daha büyük mikyasda olduğu da muhakkaktır.’’ Mahmut Goloğlu / Anadolu’nun Milli Devleti Pontus

Hayatta ahlaklı bir insan olmak bütün derslerden 100 tam puan almaktan çok daha önemlidir çocuklar, diye bir cümle kurdum sınıfta herkes dondu kaldı. Bu adam ne diyor, diye birbirine bakıp durmaya başladılar. Bütün o zorlu sınavlar, notlar sıfırla çarpılmış ve yutulmuş gibi büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Yeniden doğmak için henüz var olamayan felsefeleri sarsıldı.

Ülkede halihazırda Recep Ağa ve onun politik gangsterleri işbaşındayken İsmail Ağa da nereden çıktı. Artı memlekette Recep Ağa’nın Beştepe Külliye-i Şerifine rakip olacak Mahmut Efendi külliyeleri yapmak neyin nesiymiş. ‘’ Ol bina derhal yıkıla, taşları Karadeniz’in dibine atıla!’’ Yani, geçmişte İsmail Ağa Cemaatinin Recep Ağa’nın manevi tellaklığını yapmış olması, onu dergâhlarında yıkayıp paklamış olması, kem dilli müritlerini diyanetten meeele olarak atamış olması onların sonunun da The Cemaat gibi olmayacağı anlamına gelmez.

Madem The Cemaat Kayserili öksüz David Copperfield Abdullah Gül’ü reisi cumhurken Çin saraylarında tuzlu kahve ikramı ile zehirlemeye cüret etmiş, bu durumda Turgut Özal’ın zehirlenip öldürülmesinde en güçlü sanık Fethullah Gülen’dir. Hatta dahası; eski bir Milli Gençlik Vakfı müntesibi olarak yıllardan beri sezinlediğim şey şudur; 28 Şubat askeri müdahalesinden sonra Türkiye’de eğitimin ve Osmanlı kültür hiterlandının devlet eliyle The Cemaat’e yağmalattırılmasının tek gerçek nedeni 28 Şubat sürecinde esas beyin takımının The Cemaat’in olmuş olmasıdır.

Henüz hiçbir yerde taslağı olmaksızın yazdığım özgün şeylerden bir şeyler öğrenmiş olduğu halde benden nefret etmemeyi başarabilmiş bir insan evladına rastlayamadım. Harbiden Türkiye’de bir yazar, havadır, sudur, ateştir, topraktır ve güneştir. Her zaman hor görülmeyi, yüreğine basılıp geçilmeyi ve destursuzca ‘sen!’ diye hitap edilmeyi hak eder.

Ca ca ca cavlakiman cavlaki! Thomas Edison’un ampulü icat etmesinden ve AKP’nin Anadolu’da iktidar olmasından çok önceleri onlar vardı. Ca ca ca cavlakiman cavlaki!

- Ya Resulullah! Müsaade et, şu muhafazakâr demokratların kellesini vurayım!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Ocak 2016 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Zamanolu Zaromuşiya Mamika parakathtaki klasik hikâyelerinden birini daha anlatmaya başladığında kararmış gökyüzünde yankılanan gürültüler ve ortalığı aydınlatan şimşekler iyice azalmış ve sağanağın kalın taneleri toprağa düşmeye başlamış, dağlardaki kızıl ibikli siyah dağ horozları komar ağaçlarının ve tzifinlerin dikenli diplerine, yan yan yürüyen kirli çakallar ise yuvalarına doğru kaçışmaya başlamıştı.

İşin en ilginç tarafı Kürtlerin isyan ettikleri şeyin (modern cumhuriyeti paranteze alan neo-Osmanlıların) gerçekte Osmanlının mirasına tebelleş olmuş bir hayaletten başka bir şey olmaması. Bu durumda Kürtler zannedildiği gibi cumhuriyete değil öfkeli tebaanın hukuktan taşan ölçüsüz politik gücüne isyan ediyorlar. Ki iktidara ve turbo kapitalizmin nimetlerine teşne Sünniler hariç hiç kimse bunun demokratik bir şey olmadığını iddia edemez. Yani kim ne derse desin, hangi saiklerden kaynaklanırsa kaynaklansın, Kürtlerin son isyanı ter yönüyle unutulmuş tebaa reaksiyonudur.

Dikilitaş’taki patlama AKP hükümetinin daha önce Almanya’da Naziler tarafından sistematik olarak öldürülen dokuz Türk dönercinin intikamı amacıyla düzenlediği Suriye muhaciri ihaleli bir saldırıydı. Ama bu fazlasıyla politik bonusları da olan bir patlamaydı. PKK terör örgütü ile mücadelede ciddi bir meşruiyet sorunu yaşayan AKP’ye yeni bir politik sinerji sağlamayı planlıyordu. Suriye konusunda ciddi bir çözüme yanaşmayan Avrupa’ya Almanya üzerinden mesajı içeriyordu. PKK’nın ve IŞID’in olası bir şehir saldırısına karşı teyakkuz provasını amaçlıyordu. Güneydoğu’da dağılmış devlet ve beceriksiz hükümet görüntüsüne rötuş niyeti vardı. AKP yol, baraj, tünel, köprü yaparken CHP’nin bu ülkede bir dikilitaşı bile yo! Bay potansiyel başkan Sultan Recep’in ruhaniyet alanına karşı cüretkâr saldırı gibi bir sürü yan anlamları var. Yani bu bomba Neo-Osmanlı hayaletine karşı yapılmış. Üzülen kimse yok yani. Sadece morg görevlisi sıkıntılı biraz. Zira Protestan Almanlara nasıl bir muamelat gerektiğini diyanete soracak kadar cesur değil.

Ortada korkunç bir realite var. AKP iktidarı ABD’nin Irak işgaline destek verdiği II. Tezkereden beri cinayet işliyor. İktidarını devam ettirmenin tek yolu olarak sürekli cinayet işlemeyi çözüm yolu bulmuş. Tıpkı rakip çetelerle kanlı bir hesaplaşmaya girmiş gangsterler gibiler. Her gün yeni bir cinayet. Nasıl olduğunun, neden olduğunun, sonucunun ne olduğunun herhangi bir önemi yok. Buna o kadar alışmışlar ki, cumhurbaşkanı kültür ödüllerinden edebiyatta Cesedi Nereye Gömelim? diye biraz sahici başlık atan bir şiiriste ödül bile vermişler. Profesör ‘Artık oyun kuran bir ülkeyiz.’ diyordu. Bunun anlamı artık politikadaki tüm faktörleri askeri, ekonomik, kültürel, insani aklınıza gelebilecek her şeyi mutlak olarak biz kontrol ediyoruz, demek. O zaman Türkiye’de ve Ortadoğu’da yapılan bütün kan banyolarının tek sorumlusu bu iktidar. Ve bunu insanların gözlerinin içine bakarak alenen yapıyorlar. Bu korkunç gerçeği kelimelere döktüğümüzde ise bazıları çıldırıyor. Oradan buradan galiz küfürler yağıyor. Maalesef insanlara AKP’nin işlediği günahlara ortak olduklarını hatırlatınca çok tuhaf bir şey oluyor. Sarf ettikleri cümlelerden Irak’taki 1.5 milyon, Suriye’deki 400.000 insanın Türkiye’de bilmem ne kadar Kürdün, katili azgın bir kişilik size dişlerini bileyebiliyor. Ama çaresi yok; daha önce de yazmıştım. Bu insanlar sözlerimizden haz etmese de eninde sonunda ne demeye çalıştığımızı, neye alet olduklarını anlayacaklar. Birçoğu Anadolu’nun böğründe çıldırarak, kudurarak, delirerek ölecek. Maalesef içlerinden akıl sağlığını koruyabilenleri teselli etmek yine bize, bu toprakların çocuklarına, düşecek.

Boris Yeltsin’in Rusya Ana’nın mavi semalarındaki ruhunu aslan yelesi gibi sakallı Çeçenler dağıtmıştı. Bunun ruhunu ise tipsiz Kürdopathlar dağıtacağa benziyor.

Aslında söylemeye çalıştığım şey özü itibariyle politik değil, tamamen insani bir şey. Ortada herkesin bir şekilde ortak hukuku olan bir cumhuriyetin bir çete tarafından çalınmış olması olayı var. Yani bu hırsızlığı yeni anayasa ile sağlama bağlama uyanıklığı. Daha korkuncu devletini çaldığın halkın yarısının ruhunu yaralamışsın. Ve bu böyle gitmiyor. Bu Pirus zaferinde ısrar ettikçe elinde devlet falan kalmıyor. Sadece krater yüzeyi gibi insansız bir Bozkır kalıyor geriye.

İktidarda değilken hepsi Allah’ın fani kullarıydılar. Politika onlara insanlara hükmetme fırsatı verdi. Onlar ise insanlara ilahlık tasladılar. Böylece İsmet Özel’in dediği gibi ‘Allah onları iddiasından vurmuş’ oldu.

Caminin kıblegâhı memlekette Kütahya çinilerinin suyu çıkmış gibi Ytong tuğladan oyulmuş ve ruhsuzca. Onu çevreleyen yeşil ışık zekâ yoksunluğu ve körlükle alakalı. Vaiz ayetlerden zalimlere dokunmayan yalan bir din çıkarıyor olduğu için ilgim dağılıyor, camideki başka şeylere odaklanıyorum. Müslüman görünümlü demokrat Osmanlılara benzeyen mermer desenli kolonlara mesela. Önümde hörgüçlü develere mesela. Kibirlerinden kıçlarını yere koyamayan toprak kokan tekaüt takımı. ‘’ Yakınlarda son derece modern bir Kuran kursu yapılıyor, çevresi için 15 ton demir lazım!’’mış. İnsanı tanrıdan ve doğadan çalma projesi… Şöyle düşünüyorum; ruhunu, zamanını, mekânını bu denli trajik şekilde kaybetmiş şey tam olarak nedir? Kesinlikle İslam değildir. Tıpkı namaz öncesi megafonla mekanik bir çağrıya dönüşen o Cuma namazı kameti gibi. İslam ve Müslüman’ın hayatı modernliğin bin bir katmanına tosluyor, kontrolsüz bir reaksiyona giriyor, parçalanıyor, ruhunu kaybediyor, posaya dönüşüyor. Ama böylesi trajik bir durumda bile vaiz konuştuğu Türkçe’nin neye değdiğinden bihaber.

O kadar tuhaf bir ülke ki burası, Tahir Elçi sanki Kurtlar Vadisi’nin bir setinde çekim yaparken rol icabı vuruluyor ve ölüyor. Yani sırf tarihi bir camiinin kolonlarına sahip çıkan bir Kürt’e zeval oluyor. Ve herkesin gözü önünde olup biten o şey bir türlü izah edilemiyor. Binaenaleyh oradaki sivil polisler, sırf Kurtlar Vadisini izlediği için birer şarjör mermi boşalttıkları kanun kaçağını iki metreden vuramıyor ve heyecana gelip beceriksizce alakasız bir adamı vuruyor. Bu ülkenin nasıl bir tımarhaneye dönüştüğünün fotoğrafıdır, antik bir caminin bantlı kolonları dibinde yatan o adam. Beceriksizliğin, ciddiyetsizliğin ve de toplumsal bir cinnetin…

Tabi ki hükümetin iç politikada bilimsel olarak saçmalama hakkı vardır. Ama Türkiye gibi kritik bir jeopolitiğe sahip bir ülkede hükümetin kendi siyasi geleceğini koca bir devletin varoluşuna endeksleme aymazlığı yoktur! Yani AKP iktidardan gitmemek için PKK ile oynadığı kanlı kumara halkı alet etmek gibi büyük bir ahlaksızlığın içinde debeleniyor.

I mâna m’, i mâna m’ / Annem, annem
Esi pây epântikos / Dünya gidiyor (yalan dünya)
I mâna m’, i mâna m’ / Annem, annem
Pânta me tin mutarân / Her zaman kıt kanaatle
I mâna m’, i mâna m’ oy! / Annem, annem oy!

Ekortsôpo ômorfon / E güzel kız!
Êsprinan ta malîsas / Saçların beyazlamış
Tesô pa ômon temô / Senin de benim gibi
Kamênon i kardîas / Yanmıştır kalbin

Êpar to kalathôpos / Al sepetini sırtına
As pâme sa difôre / Gidelim taze ot yapmaya
Ûlin as pân’ entâma / Herkes birlikte gitsin
Emîst as pâme xôreç / Biz seninle ayrı gidelim

Êsira to tufêki m’ / Tüfeğimle attım
Epîken ntao ntao / Sesi yankılandı
Esi pây epântikos / Dünya gidiyor (yalan dünya)
Ar eğô to na eftêğo / Ben şimdi ne yapayım?

Gelecek Cuma namazında bay potansiyel başkan babalarının Sultan II. Abdülhamit Han’ın paslı kılıcıyla hutbeye çıkması, hutbe okuyup sağı solu üflemesi, darphanede kendi adına para bastırması, tebaasına çil çil ulufe dağıtması, içerideki vatan hainlerine kükremesi ve sandıkları patlatan cemaatin tekbir sesleri arasında bilumum küffara karşı cihad-ı ekber ilan etmesi bekleniyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

11 Ocak 2016 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Bir de bizimkilerin hayata karşı içi boş bir ahlak müfettişliği var. Bir şey üretildiyse ya da söylendiyse güya ona yaklaşıp İslami bir budama yapıyorlar. Ama bilmiyor ki o sorguladığın şey zaten İslam’a uyuyorsa kendi varlığı ciddi bir anlamsızlığa dönüşecek. Yani inanç olarak kutsalın en orijinali sende, ahlak da sen de. Ondan orijinal bir şey üret, ciddi bir şey söyle! O yok. Ama bu Mercedes neden Mercedes? Neden bunun çölde suyla giden metal deve biçimini yapmamışlar!

Yenişafak gazetesinin ücretli kâtibi, AKP hükümetinin kötü niyet elçisi, Ak Saray’ın güllecibaşısı Bilderberg zekâsını saklayamayan İbrahim Karagülle Kâbe, Mekke, Armaggedon savaşları türünden zırvalıkları ABD eski başkanlarından baba Bush’un kafatası dolu mahzeninden mi yazıyor, insan merak ediyor.

Modern insan, Türkler dahil, tanrının ilahi dinleri indirdiği coğrafyaya ikide bir ‘Orta Doğu bataklığı’ diyor. Çünkü ona varoluş acısını en yalınından hatırlatan şey tam da orada, o coğrafyanın göbeğinde. O ise hala elinde kocaman bir taş kutsal ile göbeğini kesmenin telaşında.

T'omats me to mâtem / Gözlerin gözlerimle
Êmnêzun t'ênan t'âllo / Benziyor birbirine
Âğom îpe ti mânas / Git söyle annene
As pêrum t'ênan t'âllo / Alalım birbirimizi

E'pedîa nto lêt / Çocuklar ne diyorsunuz
Pâme si xamelête / Gidelim değirmene
P'êrume p'ênan korıts / Alırız birer kız
Kaynên tîpo mı lête / Kimseye bir şey demeyin

İstanbul’u en son gördüğümde insanlar koca şehirde debisi yüksek bir nehirdeki şelaleye karşı çırpınan somon balıkları gibi köksüz, tedirgin ve betonlar arasında emaneten yaşıyorlardı. Hiçbirinde zerre miskal bir yerlilik, oturmuşluk ve asalet yoktu. Her şeyde bir kuralsızlık, bir belirsizlik ve de insanın insana bırakıldığı bir sahipsizlik. Şelaleden zıplayamaya çalışanların nihai amacı atalarının doğduğu topraklara ulaşmak, orada ölmek ve huzur içinde uyumak.

Sonuç çok dramatik Sebastiyan. Kapitalizmin garip bir şekilde bereketlendirdiği bu topraklarda kurulmuş modern cumhuriyet Müslüman’a iki beden büyük geldi.

AKP’nin bugün Güney Doğu’da Kürtlere karşı yaptığı bütün şey gerçekte ABD’nin II. Irak işgalinde Irak işgaline verdiği desteğin basit bir gölgesinden başka bir şey değildir…

Yusuf Kaplan’ın gördüğü İslamsı şehir İstanbul hayallerinin aksine İstanbul Helenlerin pagan tanrıları adına kurduğu bir yeryüzü polisidir…

Nedense içimde üç vakte kalmadan Adnan Oktar’ın silikon dudaklı zevceleriyle yaptığı âlemlerin de bay başkanın zaptiyelerince basılacağını ve bonibon tatlı hatunların ganimet niyetine Ak Saray’ın turkuaz renk çinilerle bezeli buharlı haremine kapatılacağıyla ilgili bir his var Sebastiyan.

Koca bir ülke mahalledeki çocuklar misali birbirine küsmüş oynamıyorlar. Sadece en mızıkçı, en arsız olanları oyuna devam ediyor. Üstelik oyunda defalarca yanmış olmalarına rağmen... Yalnız hayat birçoğunun elinde kalbine söz geçiremeyen bir yetişkinin beceriksizlik rolü yaptığı zoraki bir veda töreni gibi öylece kalakalmış.

İmperatsiya Mariya Yahyaların Sarı Mamet Ağa’nın muhteşem konağını topa tuttuğunda Türklerin Kelali tepelerindeki siperlerde direnen çete ve mahkûm takviyeli az sayıdaki birlikleri dağılmak üzereymiş. Osmanlının Çanakkale cephesinden gönderdiği üç bin kişilik birlik de cepheyi toparlayamamış geri çekilmiş. Baltacı vadisinde dağ bayır Çar II. Nikolay’a sadakat yemini etmiş on binlerce Rus askeriyle kaynıyormuş. Vadilerde yankılanan top ve tüfenk sesleri iyice azalıp kesildiğinde kuş cıvıltıları ve çayların şırıltıları yeniden duyulur olmuş. Rus birlikleri Tzos Dağı dahil tüm tepeleri ele geçirdiğinde Sarı Mamet Ağa’nın konağını da yağma etmişler. Sağlam kalmış kısmını bir süre geçici karargâh ve depo olarak kullanmayı düşünmüşlerse de Leşa’daki Nuhoğlu konağına vardıklarında bu kararlarından vaz geçmişler. O yıl Karadeniz’in matem tutan donuk ufkundan yürüyen bütün kurşuni bulutlar adeta ağanın damsız konağına boşalmış. Kara kışta ise tam bir buçuk ay içine bir metre kar yağmış. Konak Kirinta’ya ve yakın köylere devriye atan Rus askerlerinin tahtalarını kırıp içinde ateş yaktığı, şarap içip alaylı şarkılar söylediği bir viraneye dönüşmüş. Ağanın babaçka tipli hanımının çocuklarıyla muhacir çıkmasından sonra ve de ıssız konağın yıkık damına baykuşlar tüneyip ötmeye başlamadan, yeşil renkli taşlarında zehirli sarmaşıklar dolanmadan çok önce savaşın bölgedeki tek tarafsız kişiliği Deli Gâvur’un sığındığı ıssız bir mekân olmuş.

Bir de şey vardı Sebastiyan. Hani şu eskiden babaannemin uzun kığış gecelerinde peşko başında anlattığı ve onunda vakti zamanında Kadahorlu ama bir Urum kadın olan Zamanolu Mamika'dan dinlediği içinde kundaktaki bebeleri kaçıran ırmak cadılarının, basık burunlu, hoyrat bakışlı, tek göğüslü Amazonlardır onlar da, olduğu tuhaf üç harfli hikâyeleri vardı.
- Hatırlamadın mı?
- Afisome!
- Ya tamam, boş ver. Hiç bahis etmedim say, unut gitsin.

O zamanlar gücümüz büyük şeylere yetmiyordu, Solaklı Deresinin kenarında minyatür kale ya da Japon kale oynuyorduk. Herkesin koruması gereken bir kalesi vardı. Saftık, hayata minyatür kale üzerinden baktığımızdan her şeyin bir büyüklüğü ve de bir değeri vardı. Sonra televizyonla, fotoğrafla perspektif girdi araya. İşte bu günkü soysuzluk sarayı o perspektifin abartılı çarpıklığından doğdu.

Kürtlerin son kanlı isyanına AKP’nin modern cumhuriyeti demokrasi oyunuyla punduna getirip ucuza kapatmış olmasını deşifre eden en güçlü alarm zili olarak bakmak da mümkün.

Tanrının bir kığış mevsiminde kar yağışıyla turbo kapitalizme karşı yaptığı devrim provasını Hz. İsa gibi elinde asa dünyada fani bir kul gibi dikilmeyi unutmuş Müslümanlar ve bizdeki sünnetli komünistler bir ömür boyu beceremiyorlar…

Evet, Türkçeye ilk değdiğinizde hepiniz bir parça şiirsiniz… Ama sonrası yok işte. Sonrası tabanı nasır tutmuş ziftten bir asfalt ve dümdüz bir nesir…

Bir sonraki heyecan yüz yirmi yaşındaki Rum kadın Zamanolu Zaromuşiya Mamika’nın bir Kızılderili şefi ciddiyetiyle parakathtaki patsilere anlatırken insanda derin bir zamansızlık hissi uyandıran Of tarihi hakkındaki ‘Yılanların Yurdunda Şahmeranların Dansı’ hikâyesi olacak…


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.