3 Mart 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

Tarihte Hıristiyanlığı yuttuğu halde tersine isabet etmiş bir aklın kurduğu dünyadaki tüm nimetlere talip olduğumuzdan içimizde her vaazıyla Müslümanlığımızı boşa çıkaran modern görünümlü bir Ortaçağ keşişinin varlığını hep unutuyoruz. Üstelik Alevi Türklüğümüz durmadan bir şeyler fısıldayan bu keşişe göz kırpıyor.

Bir an bir gece vakti ıpıssız bir çöldeki kör bir kuyunun dibine düşen su damlalarının duvarlarda yankılanan, yankılandıkça büyüyen ses dalgalarının en küçük desibelindeki derin metafiziğe odaklanmak. Duvarına yosununa tutunmuş bir kurbağanın Yusuf yüzlü küçük bir çocuğun benliğini ürpertip hayallerini bölen, düşüncelerini dağıtan, korkularını depreştiren, benliğini kamaştıran o umursamaz vıraklamalarını hayal edelim. Kuyunun dibine düşen her bir damlayla kurbağanın her ayak çırpışıyla halkalanan suyun dingin ve berrak varlığını ve kainatın serin boşluğunun, insana ürperti veren kozmik uğultusunun hissedildiği kuyuyu. Yukarıda lacivert bir atlasa tutunup zamanı durdurmuş gibi parlak yıldızları, sönmüş gezegenleri ve kuyuda umutla korku arasında gidip gelen güzel yüzlü bir çocuğun avuçlarını kanatırcasına saatlerce sıkıca tuttuğu buz gibi yüreksiz bir taş çıkıntısını ve O’nun her daim susarak konuşan Yüce Mevla’sını ve de o sessizlikten türlü anlamlar çıkarabilen kullarını düşünün.

% 50’nin saraylı reisi cumhurunun Kâbe tavafının ve Mescidi Nebevi ziyaretinin Allah indinde herhangi bir kıymeti harbiyesinin olmadığı kanaatindeyiz. Çünküleyin dün Bağdat’ı bugün Şam’ı yıkan Haçlıların yanında yer alanların hac ve umresi hatta Kudüs ziyaretleri buldozer turu hükmündedir.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi Röşi kalesine burcuna çıkıp çivit mavisi Karadeniz'i temaşa edip arada bir cezbeye gelir gibi olduğu halde kale dibinde bir kızılağaca bağlı Merzifon eşeğinin anırmasıyla tüm deruni haleti ruhiyyesi bozulduğundan hazret; ‘’ Tüh Bismillah. Mendebur hayvan, ne var, samanın mı bitti?'' diye gürleyip uzandığı postundan doğruldu. Ve heybesinden çıkardığı hokka, divit ile El Papirüs'ül Âlem adlı külliyatın Şimal Malumatları bahsine şu hususu ilave etmeyi ihmal etmemiştir. İş bu üzerinde eğleştiğim kale türü yapı Miladi takvime göre altıncı yüzyılda Bizans imparatorlarından Jüstinyanus zamanında Anadolu’daki imar faaliyetleri sırasında yapılmış olup Trabzon şehrini Kafkasya’dan gelebilecek saldırılardan korumak için bir ön karakol ve Bizans ordusunun Kafkasya’ya ve İran’a yaptığı seferlerde bir lojistik merkez görevi görmekteydi. Mevzubahis yapının Kafkasya ile Anadolu arasında Karadeniz üzerinden yapılan ticarette bir ön gümrük ve ticari bir antrepo olarak kullanıldığı da vakidir. -- Ai aaii aaaiii!

İnönü’nün cevval neferleri takalara atlayıp Karadeniz’in serin meltemleri eşliğinde doğu dönüne doğru küreklere asıldıkça burun deliklerini şişirip göz bebeklerini de iyice büyüttüler. Jandarmalar İvyan sırtları ve Solaklı Vadisi olmak üzere iki koldan içeri girdiler. Çoruk köyündeki Çorukoğulları’nın üç yüz yıllık kalesini her taraftan kuşatıp kazdıkları derin siperlere yattılar. Bir kaç uyarı atışı yaptıktan sonra kırk çiğ iguana yumurtası içmiş gibi diyaframını bela kokan zımpara yüzlü bir teğmen sin kaflı kaba küfürlerle bağırmaya başladı.
-- Etrafınız sarıldı, derhal teslim olun. Bir delilik yapmaya kalkışmayın. Anam avradım olsun hepinizi kurşuna dizdiririm. Hiç şakam yok, bilesiniz.
İçeride ellerinde aynalı Martinler, ayaklarında Alman konçları, elma kemikleri iyice çıkık, siyah kaytan bıyıklı, kirli sakallı, hoyrat bakışlı, uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş, tam kırk delikanlı vardı. -- Eşkıya eşkıyayı bulurmuş, derdi eskiler, dedi başları.
-- Bacaksız İsmet aynı sülaledeki kırk yiğitten böyle kancık köpek gibi korkuyorsa kurduğu devlet, hükümet nicedir?
-- Direnelim beyim, şerefimizle çarpışalım, ölürsek namımız kalır geriye, ahalinin gönlünde dilinde yaşarız. Şanımız ta Çin Seddine kadar yürür gider, alimallah!
-- Köyü yakıp yıkmayacaklarını, milleti kırmayacaklarını bilsem vuruşarak ölmek en kolayı yiğidim! İş hükümetle konuşmasını becerip hayatta kalmakta. Bu kurşun yemekten de zor, evlat.
Teğmenin ondan geriye doğru sayması bitince Çoruk köyünün büyük kale kapısı gıcırdayarak açıldı. Tam o anda Sigaron’un taşlık yamaçlarından birkaç atmaca havalanıp sabit kanatlarla vadinin boşluğunda süzülmeye başladı. En öndekinin elinde bir çubuğa iliştirilmiş beyaz bayrak niyetine bir atlet asılıydı. Onun arkasında ise silahlarını iki eliyle havaya kaldırmış uykusuzluktan şişmiş gözleriyle Hispanik asi görünümündeki Çorukoğulları tedirgin adımlarla ilerleyip İnönü’nün nizami birliklerine teslim oldular. Kelepçelendikten sonra sindirilmek için askerlerce iyice tartaklandılar. Eşkıyalığa vedaları kanlı oldu. Mahkemede aynı sülaleden olmak, suç amaçlı çete kurmak, ruhsatsız silah bulundurmak, tütün ve kenevir kaçakçılığı yapmak, devlet idaresine karşı gelmek, adam yaralamak, sahte para basmak, yirmi bel kişinin hürriyetini ihlal, bölgedeki ağalara alenen isyan etmek gibi fiillerinden suçlu bulundular. Kırk Çorukoğlu yiğidi Rize’nin merkezindeki postane binasında hapse koydular. Artık Oflu Çorukoğulları’nın hayattaki tek arzusu doyasıya hamsi ve kuymak yemektir. Bu fani arzuları için hapishane yönetimine tam yirmi adet uzun saplı büyük tava, dört kasa hamsi ve iki çuval un siparişi verdiler.
-- Biz boğazına düşkün eşkıyalarız. Dördümüze bir hamsi bir de kuymak tavası lazım. Her zaman bulaşık yıkayacak değiliz ya, birer tane de yedek tavamız olsun, diye durumu gardiyanlara izah ettiler.
Mahkûmların tavaların saplarıyla deldikleri daracık tünelin ucu siyah beyaz sessiz filmin ilk kez gösterildiği Ses sinemasının içine çıkınca seyirciler mahkûmların kaçışının da filmin bir parçası olduğunu zannettiler. Film gibi bir olayla mahkûmların yarıya yakını firar etmişti ki bedenine sardığı battaniye ile tünelden geçmeye çalışan İspirli şişman bir mahkûm bütün hesapları bozdu. Tam on beş mahkûm sıkıştıkları tünelde havasızlıktan öldü. Hürriyetlerine düşkün mahkûmların vesikalık fotoğrafları Halk Partisinin resmi bülteni Ulus Gazetesi’nin ön sahifesinde yayınlandı.

Modern çağda insanın kutsalla, ahlakla kopan göbek bağına yüzyıl öncesinden bakıp onu Türkçeyle onarmaya çalışan Tanrı’yı Anadolu’nun çilesi ve hoyrat insanı üzerinden görebilen koca yürekli dev bir çocuk öldü. Ömrünün sonuna kadar saklamış olsa da Yaşar Kemal aslen Ermeni’ydi. Türkmen ve Kürt kültürü içinde yetiştiğinden dünyaya bir üst genden bakma becerisini gösterebildi. Anadolu’da insana ve hayata musallat olan eşkıyalık üzerinden insana onun zaaflarını, tutkularını, hırslarını, günahlarını, güce teşne doğasını çözümlemeye çalıştı. Bugün ölen sadece Yaşar Kemal değil, onunla asıl ölen şey yazarlık mesleğidir. O herhangi bir dinin ahlak mühendisliğine yaslanmasa da insandan yana Türkiye’nin koca bir vicdanıydı. Yazarlık öldü, çünkü 1.5 milyon Iraklının, 200.000 Suriyelinin ölüm hikâyesi hala Türk edebiyatına bulaşmadı. Yani o güzel insan o güzel romanları, hikâyeleri yazıp Azrail meleğinin kollarında semaya doğru çekip gitti. Geriye sadece demirin tuncu insanın piçi değil, hayatı sürekli sabote eden insanları azdırıp hasta eden soysuz, cibilliyetsiz politikacılar kaldı.

Ama yine de iyimser olmak gerekiyor; 1.5 milyon Iraklının 200.000 Suriyelinin katledilmesine yardım ve yataklı yapan AKP cehenneme tek başına gitmeyecek. Türkiye’de dini NATO mermer NATO Amerikanlık Sünni cemaatlerin şeyhleri ve sadece onları uçurmakla kalmayıp Şia’ya salya sümük sataşıp siyasetten ekmek çıkarmaya çalışan sahtekâr müritleri de cehenneme VIP’ten girecek.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki yıkık duvarın dibindeki iskemlesinde oturup sadece Aspulika’nın kabir halini merak eden onun tek hatırası Katoliya Sipsika’yı evden kovduğu için pişmanlık duyan Kör Fadime ömrünün son deminde köyün dibindeki su değirmenine indiğinde sırtlarında mısır çuvalı olan kızlara şu türden bir söz ettiği rivayet edilir. ‘’ Bu değirmen var ya bu su değirmeni, her köşesi çoban ateşleriyle kararmış su değirmeni, yani tavanındaki örümcek ağları uçuşan mısır unu tozlarının ağırlığıyla iyice sarkmış, çarkından çağlayan suyun uğultusu eksik olmayan, taşının gürültüsü insanların dalgın hayallerini bölen sahipsiz su değirmeni, geceleri içinde ‘’Çarşambadır Çarşamba!’’ diye deliler gibi horon oynayan çarpık bacaklı perilerin oteli, gündüzleri tablasında kopillerin kemençe çalıp horon oynadığı, ırmağına kancık naraların atıldığı, civar köylerdeki çiftçilerin mısırlarını öğüttüğü bu su değirmeni Yüce Mevla’nındır.’’

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi kızılağaçlarda özsuyun yürüyüp kızıl püskülleri yosun yeşiline çevirdiği zamanlarda insanın sabır taşını çatlatacak kadar yavaş Merzifon eşeğinin üstünde kâh mana âleminde derin tefekkürlere dalarak kâh uyuklayarak yaptığı uzun bir yolculuktan sonra Gucara karyesinin Kefeli Camii Şerifine teşrif etti. Caminin süslemelerindeki kadırga resmini görünce Gucara köyünün Karadeniz’in karşısındaki Kırım’dan hicret etmiş Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olduğuna kesin olarak kanaat getirdi. Sonra heybesinden çıkardığı hokka ve diviti ile El Papirüs’ül Alem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu hususları da ilave etmeyi münasip görmüştür. 1834 tarihli Of nüfus kütüğü yayınlanana kadar Oflu ve yöredeki ağalar bazı sülaleleri yanlarına tüfekçi olarak almış ve siyasi nüfuz kaygısıyla kendi nüfuslarına yazdırmıştır. Filhakika sayıca fazla olan akrabaların birçoğu zannedildiği gibi tek sülale değildir. Tamamen feodal kaygılarla oluşmuş siyasi teşekküller olup, aralarında gerçek bir ünsiyet yoktur. İş bu sebepledir ki Karadeniz’de insanların bir buçuk asır evveli gayp alemindendir.

Katoliya Sipsika’nın Rusların açtığı şose yolda bir BMC kamyonun altında kalıp öldüğü, Kör Fadime’nin merhum Aspulika nineyi düşünüp Krinta köyünün metruk Urum kilisesinin yıkık duvarı dibindeki koyun postlu taburesinde oturup şekerleme yaptığı o flu günlerin birinde Halk Partili Satürn şapkalı Hophoroz Cemal ve ekibi ayaklarında kiraz gibi kıpkırmızı iskarpinler, uzun beyaz çoraplar, kıçlarında çuval gibi Trabzon külotlarıyla yanık bir kemençe eşliğinde deliler gibi sallama horon oynayarak meydanda göründüklerinde kocakarıyı uyandırdılar. Hophoroz Cemal’in ikide bir aşka gelip havaya sıktığı her mermilerden irkilen Kör Fadime; ‘’tühh Bismillah, nenem Lailaheillallah Muhammedun resullullah!’’ deyip sindiyse de bir süre sonra kendisini kemençe ve horonun hipnotik hengâmesine kaptırmaktan alamadı. Kirinta köyünde gürültüyü duyan herkes kilise düzlüğüne indi. Horon oynayanların kıyafetlerini görenler şaşkındı. En çok da başı puşili ayağı çizmeli, kıçı zıpkalı, bellerinde Trabulus kuşağı olan Kirinta’nın filinta delikanlıları şaşırmıştı. Horonun tam ortasında kemençe bayılınca Trabzon külotu giyenlerle zıpkalı olanlar sanki farklı âlemlerden gelmişler gibi tepeden tırnağa birbirini süzdüler. Bu acayip durumu dünya gözüyle hem de tek gözüyle tespit eden Kör Fadime hafifçe tebessüm etti ve peltek diliyle o meşhur cümlesini mırıldandı. ‘’ Ora ha maskaraluk!’’

Müslüman aklı dünyayı inkâr ediyor, Türk aklı Rum’u ( batıyı ) inkâr ediyor, cumhuriyetin lokal aklı ise komple bir insanlık tarihini inkâr ediyor. Hal böyle olunca bu topraklarda üretilen sanat, siyaset, edebiyat dahil her şey ruhsuz, köksüz, estetik ve derinlikten yoksun modernliğin basit karikatüründen öteye gidemiyor. Yani zamanın bu diliminde Anadolu’da insan sanki cennetten yeni kovulmuş gibi üzerinde sadece incir yaprağı bulunan Hz. Adem ile Havva gibi öksüz ve vatansız yaşamaya çalışıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

26 Şubat 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Sadece Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar yenilince biz de mağlup sayılmadık, Bolşevikler Rusya’da ihtilal yapınca da biz fiili olarak Karadeniz ve Doğu Anadolu’da galip sayıldık. Yoksa Sürmene’nin lise flamaları Ukrayna bayrağının andıran kurtuluşunu kutlamamıza imkan yoktu.

Elin adamıyla resmi izdivaç yaptığı halde genç kızlık soyadını bir türlü bırakmayan pek saygıdeğer hanımefendi erkeğine ısrarla şu mesajı vermeye çalışmaktadır; ‘’ Çocuk yapma konusunda beni fazla zorlarsan bohçamı ve makyaj takımımı alıp derhal babamın evine dönerim, şekerim.’’

Bence AKP’nin genel seçimlerde Trabzon’dan gösterdiği milletvekili aday adayları arasında boz renkli, burnu halkalı, ehil bir Balangoz ayısının da gösterilebilme düşüncesi Türk demokrasisine yeni bir heyecan verebilir.

Benim Anadolu’nun modern Nemrutlarından ve Kuran’dan demokrasi çıkarmış sahtekâr tebaasından nefretim politik motivasyonlu kişisel bir vakıa değildir. Bilakis bir Müslümanın imanıyla ilgili bir konudur ve kıyamet sabahına kadar devam edecektir. Yani ben bugün 1.5 milyon Iraklının kanı üzerinde saltanat kurmuş saraylı Nemrutlarından dün olduğunda daha çok nefret ediyorum.

Halk Partisi’nin halkevlerinde rutin olarak okutulan altı sahifelik yayın organı Ulus Gazetesi’ne göre Uzunkum ve Değirmendere sahillerine iki Alman tayyaresinin düşmüş olması haricinde memlekette durum fena sayılmazmış. Ahalinin iki sahifelik Köroğlu (Köylü)gazetesine göre ise o uğursuz SS farfaraları her an başlarına ya da evlerinin damlarına düşebilir, dört gün gecikmeli olarak limanlara gelen ve kıraathanelerde okunan gazetelerdeki şifreli haberlerden önce Hitlerin orduları tüm memleketi işgal edebilirmiş.

Mübarek Kuran’dan neşet imanlı bir Türkçeyle Anadolu’nun tüm evrenini kuşanıp bir lisanın sınırlarında slalom yapıyor gibi tek nefeslik bir aforizma yazacaksın. Ve o aforizmada sadece gözlerinin beyazı parlayan Urartulu askerlerin savaşlarda salladığı kılıçları şakırdayacak. Selçukluların kervansaraylarında konaklayan Akdenizli tacirlerin her akşam vakti üzerlerine kapanan o büyük kapılarındaki kilidin dilinin tırtıllarının, kapının deseninin ayrıntıları da olacak ve o kapının menteşesinin çıkardığı gıcırtıyı aliterasyonla latinperest okurlara hissettireceksin. Bir Osmanlı camiindeki Allah’ın azametini uluyan celi sülüs hatlarındaki zehirli yılanları bilenmiş kılıçları aynı sarı yaldızlı kelimelerle çizeceksin. Dahası cumhuriyetin resmi tarih öğretisiyle kırbaçlanmış hala şahbaz atlar gibi tırıs giden insanlarına ‘’ pprrpşşt!’’ deyip ürkütmeden onların dizginlerini çekeceksin. Ve bütün bunları her defasında hayatında sırf bunu yapmak için doğmuşsun gibi hiçbir şey ummadan kusursuzca yapacaksın.

Kirinta köyünün düzlüğündeki metruk Rum kilisesinin yıkık duvarının dibindeki koyun postlu taburesine oturup tek gözüyle karşı Ayamama dağına bakan ve Aspulika ninenin vefatından sonra Azrail’in kendisine geleceğini düşünüp kederlenen, sonra şükür tespihini çekip Rabb’ül Alemin’e hamd-ü senalar eden, sevdiklerine dualar, ölülerine rahmet okuyan Kör Fadime’nin etrafında toplanıp dantel ören meraklı kız oğlan kızlara anlattığı hikâyeler şayet doğru ise; Yiğalı falcı ve cinci kadınlar sırf geceleri sevdalıları da baktığı için gökteki yıldızları tek tek saydıklarından ellerinde fufular çıkan kız ve oğlanların yaralarına bakıp; ‘’ Rana rana çakomana, ne azarsun ne bozarsun, çiçek gibi hep açarsun, yaprak gibi dökülesun! fuuu fuu!’’ diye ‘fufu duası’ okurmuş. Duayı okuyup iğneyle fufunun etrafında dairesel hareketler çizerler, ‘’yok ettim seni fufu!’’ deyip hem kötü ruhları korkutur hem de iğneyi kabarıklıklara batırıyor gibi yaparlarmış. Ayrıca duayı okuyup şifa bulması için el verdiği bütün kadınlar da ‘fufu duası’ okurlarsa hemen iyileşirmiş. Eğer el verdiği kadın o fufu duasını bir erkeğe öğretirse duaları kabul olmazmış.

Aspulika ninenin Kirinta köyünün düzlüğündeki Rum kilisesinin yıkık duvarının dibindeki iskemlesine oturup karşı Ayamama dağını izlediği günlerde Katoliya Sipsika usulca gelir, karşısında durur, ağzını açıp esner, yalanır, boynunu geriye kırıp tedirgince uzaklarda oynayan kopilleri süzermiş. Katoliya Sipsika Apsulika’nın kırk yıllık sadık dostluymuş gibi kamburunu çıkarıp yaşlı kadının kilim gibi kalın eteklerine sürtünürmüş. Kirinta köyünün düzlüğünde kendi hallerinde susup ırmak seslerine dolanmış zamanın akmasını beklerlermiş. Karadeniz tarafı iyice kızıllandığında ise Aspulika nine boynundaki hemayili çıkarıp Katoliya Sipsika’nın boynuna asar, yarı Türkçe yarı Rumca, biraz da Arapça lisan ile her mısrası kafiyeli, tuhaf gaydalı uzun bir dua okur, eğilip Katoliya Sipsika’nın kulaklarına, seyrek bıyıklarına da üflermiş. ‘’ E Katoliya, e Sipsika! Sana deyirum e ba! Ayamama dağı kulağıma fısıldadı. Bugün sana tavlı bir bıldırcın verecek. Hayde pisuğum ava, Hay de kışt!’’ der ve kedinin sırtını iyice sıvazlarmış. Yavaşça gözden kaybolan kedi tam akşam ezanı okunmak üzeryken ağzında kocaman bir bıldırcını sürüklerken kilisenin köşesinden görünür, avını getirip Aspulika ninenin ayaklarının dibine bırakırmış. Yalnız bu mucize Apsulika ninenin Katoliya Sipsika’nın çanağını boş bıraktığı günlerde hiç olmazmış.

Dedeleri Osmanlı’da tam dört asır kır serdarlığı yapmış bir sülalenin bir ferdi eski bir efendiniz olarak söylüyorum; Henry Ford işi otomofil biniyor olmak, cebinde Benjamin Franklin resimli Amerikan doları taşıyor olmak ve yahut da cüzdanında Mastercard taşıyor olmak ne şehlalığa ne de modern Romanın kölesi olmaya engeldir.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin üzerinde eşsiz tropik floralı, bin bir çeşit faunalı, büyük Laz konaklarıyla bezeli derin vadilerden başlayıp dolambaçlı patikalarından ağır aksak dolanarak tam kırk beş konağın banisini pür dikkat okuyup, ayrıntılı notlar alarak, türlü şekiller çizerek ve de uzun uzun tefekkür ederek Boztepe’ye çıktı. Vakit namazını eda etmek için yakınlardaki bir çeşmeden abdest aldı. Alacalı koyun postunu serdi, namazını kıldı, tespihatını yaptı, duasını tamamlayıp sağa sola üfürüp müzellef sakallarını sıvazladı. Şalvarının astarından çıkardığı esansı, bileklerine ve kaftanının yakasına sürdü. Acıkmış ve iyice susamıştı. Hararetini dindirmek için kana kana gülsuyu rayihalı şerbetinden içti. Kuşağından çıkardığı Sürmene bıçağıyla hurmasını dilimleyip yedi. Hazret her zamanki gibi heybesinden bir adet papirüs kâğıdı, hokka ve divitini çıkardı. El Papirüs’ül Alem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şu hususu da ilave etti. Karadeniz’de bazı evlerin ve konakların banilerinde görülen Davud yıldızı tarihte Hazar Denizi havzasında yaşamış Türklerin hakanlarının dört yüzyıl boyunca Yahudiliği din olarak bellemiş olmasıyla itikatlarına, geleneklerine bulaşmış şekli bir eşarettir. Yoksa Yahudi kavminin Karadeniz’de yaşadığı vaki değildir.

Katoliya Sipsika Kirinta köyünün kilisesinde soğuk bir mart gününde bir batında doğmuş yedi yavrudan sadece biriydi. Siyah tüylü sarı gözlü İran parsı türü sevimli bir kedicikti. Gözlerinin henüz açıldığı gün kendini miyavlayıp duran kardeşleriyle Baltacı Deresinin kenarındaki çakıllıklarda bir çuvalın içinden çıkmaya çalışırken bulmuştu. Bir günlük acı acı miyavlı yürüyüşten sonra kovulduğu evin kapısına dönünce tanrının kullarının en yufka yürekli olanlarının gözünde yaşamayı hak ediyordu. O günden sonra Katoliya Sipsika için göklerdeki merhamet kapıları da sonuna kadar açılmıştı. Katoliya Sipsika evin küçük nazlı çocuğunca kutsanmış bir aziz misali büyük bir karton kutu içinde eve kabul edildi. Zamanla misafiri olduğu evin biricik kedisi oldu. Evin kapısının arkasında süt ve yoğurt dökülen metal bir çanağı bile oldu. Tam iki yüz yetmiş beş fare yakaladığı evden yaşlandığı gerekçesiyle üstelik de yaşlı ve Kör Fadime tarafından kovuldu. Artık eteklerine sürtünüp miyavladığı yaşlı Rum çehreli uyuşuk Apsulika nine de yoktu. Katoliya Sipsika Krinta kilisesinin duvarının dibindeki iskemlenin nemli minderinde bir gece uyuduktan sonra kaderine doğru akmaya başladı. Karadeniz sahilindeki granit kayaların arasındaki dev lağım fareleriyle savaşmak için Rusların açtığı şose yolu karşıya geçerken bir BMC kamyonun altında kaldı ve dili dışarda öldü.

Kıbrıs’ın Akdeniz güneşiyle iyice bronzlaşmış Lüzinyan sakinleri iki sene süren kuraklığın sonunda da sekiz yüz yıllık zeytin ağaçlarından tek bir zeytin tanesi alamayınca kahroldular. Geniş ovalarının yeniden yeşermesi için yağmur duasına çıkıp Tanrı’ya yalvarmak yerine, ziyaniya dolu kadehleri kafalarına dikip gece vakti en ehil eşeklerine atlatıp ellerinde solgun ışıklı şinanaylarla upuzun bir konvoy oluşturup adanın içlerindeki Aziz Barnabas Kilisesi’ne geldiler. Dev çanı çalıp, Hz. Meryem ve Hz. İsa ikonaları önünde dilek mumları yakıp topluca zeytin duası ettiler.

AKP iktidarında bir sabah uyandığımızda Türk milleti olarak kendimizi bir çuvalın içine doluşturulup Orta Asya steplerine terk edilmiş, gözleri henüz açılmış yavru kediler olarak bulmayacağımızdan pek emin değilim.

Kısacası diyanetin imamlarının vaizlerinin camilerde her Cuma günleri cemaate okuduğu ayetler, hadisi şerifler modern hayatın motoru durumundaki turbo kapitalizmin pistonlarına gres yağı olmaktan öte hiçbir işe yaramadılar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Şubat 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Sen bu uzun kış gecesinde haram vitaminlerle dolup taşmış o kocaman biyolojik varlığını lavanta kokulu yataklara yığıp, sakız kokan yorganlara sararken, senin çatallı dilinle, legal cinayetlerle ruhları yaralanmış bazı yurttaşlar da gözleri dolmuş, yumrukları sıkılmış, doğdukları ülkenin selameti için kanlı bir devrimin hesabını yapıyorlar, usta!

Karadeniz sahil yolu yapılmadan önce, yani geniş kumsallarının olduğu, köhne kayıkçı barınaklarının her yaz akşamı birer kartpostal görüntüsüne dönüştüğü eski yıllarda ta Viçe’den, Potamya’da, Aspet’ten, Kalyon’a, İvyan’dan, Kastel’e, Mahno’dan, Sargona’ya, Civra’dan, Humurgan’a, Argofağa’dan, Makrandoz’a, Falkoz’dan, Faroz’a, İskefiye’den Vona’ya yani çocukluğu kıyısında geçen çocuklarla Karadeniz arasındaki ilişkinin şaşırtıcı derecede benliklere işlemiş bir metafizik var. Yosun tutmuş her faleziyle, kargalak dolmuş her kumsalıyla, köpürmüş her dalgasıyla, her balıkçı kayığıyla ara sıra kocaman bir çocuk gibi huysuzlanarak, yaz-kış demeden sahilindeki bütün çıplak ayaklı dalgın çocuklarla oynamış Karadeniz. Oynarken de onların bulanık dünyalarını tek tek şekillendirmiş. Onun için Karadeniz bugün çoğu Karadenizlinin içinde en büyük boşluğun adıdır.

Civra’da ağlarını onaran Sürmeneli balıkçıların sahilde buldukları turkuaz renkli, mantar tıpalı, lingo lingo Votka şişelerinden çıkmış kenarları yanık çimento kâğıdına Kiril alfabesiyle yazılmış sarı saçlı mavi gözlü Nataşaların mektuplarındaki samimi itiraflar şayet Türkçeye doğru tercüme edilmiş ise; Trabzon özelinde tüm Karadeniz’in sünnetli komünistlerinin en büyük paradoksu zannedildiği gibi emek ile sermayenin başat çelişkisi değilmiş. Sünnetli komünistlerin Çömlekçi otellerine düşmüş haşat olmuş Nataşalarla 100 Amerikan doları karşılığında yatmış olmalarıymış. Yani komünizm sarhoş Boris Yeltsin’in Kızıl meydanda tankların üzerine çıkmasıyla değil Karadeniz’in sünnetli komünistlerinin otel odalarında bizzat şeyleriyle bitmişti.

Humurgan sahillerine vuran turkuaz renkli, mantar tıpalı, lingo lingo Votka şişelerinin içinden çıkmış çimento kâğıdına Kiril alfabesiyle yazılmış Nataşa mektuplarındaki samimi itiraflar şayet Türkçeye doğru tercüme edilmiş ise; modern Rusya zannedildiği gibi Rus Çarı Deli Petro’nun öncülüğündeki Petersburg merkezli Avrupa devrimleriyle değil, komünist SSCB’nin dağılmasından sonra Trabzon’un Çömlekçi mahallesine gelen emekçi Nataşaların üçüncü sınıf otellerin havasız odalarındaki, kirli yatakların paslı yaylarının üzerinde yüksek devirli sanayi motoru gibi çalışmalarından doğmuştur.

Avrupa liglerinde futbol oynayan Afrikalı siyahlar tıpkı tarihte Roma İmparatorluğu ordusundaki lejyoneler köleler gibi büyük bir ciddiyetle futbol oynarlar. Onlardan kendilerine tanınmış dar bir alanda maharetlerini sergilemeleri istenir. En küçük bir disiplinsizlikte sistem tarafında diskalifiye edilirler. Türk kulüplerine gelen Afrikalı futbolcuların ilk fark ettiği şey gerçek bir efendilerinin olmadığıdır. Onun için Pascal Nouma vakasında olduğu gibi gol attıklarında rakip tribünlere bakıp şortlarının içinden tombala bile çekerler. Emmanuel Emenike’nin Fenerbahçe’ye transfer komedisinde olduğu gibi hatır şikesi yaparlar. Ama yine de Türk futbolu adına hiçbir Afrikalı Trabzonspor’da futbol oynarken şımaran her maçında futbolun katı disiplininden taşmasına göz yumulan İbrahima Yattara’nın etrafında elleri yelpazeli uşaklarıyla bir taht üzerinde otururken resmedildiği o pankartın aylarca Avni Aker’in maraton tribünlerinde asılı kalmış olmasından daha trajikomik değildi. Bütün bu vakıalar Türklerin cumhuriyetle efendilik ruhunu büsbütün kaybettiğini ve batı medeniyetinin sıradan bir tebaasına dönüştüğü şeklinde yorumlanabilir mi?

Sürmene Lisesi öğrencilerinin Hakan Sümer öncülüğünde çıkardığı Tekne adlı edebiyat dergisinin on yedi sayısını teker teker okurken insan ister istemez kendini yetmişli yıllarda karlı bir kış gününde Zenozena köyünde bir evde gürül gürül yanan bir peşkonun etrafında oturmuş ellerinde tığlar, parmaklarına dolanmış iplerle dantel örerken bir yandan da uslu uslu sakız çiğneyen meraklı kızlar gibi hissediyor.

1.5 milyon Iraklı Müslümanın 200.000 Suriyelinin, … Çeçenin, yüzbinlerce Afganlının, adı sanı unutulmuş yerlerde öldürülmüş Müslümanların ahı tutacak. Yaşlandıklarında hepsi akıl sağlığını yitirecekler. Sarayları Timur’un ordusunun öldürdüğü düşmanlarının kafatasında yaptığı ehram gibi görünecek onlara. Milletten çalıp yediklerini kusmak isteyecekler ama bir türlü kusamayacaklar. İnsanlarla konuşmaya çalışacaklar ama dillerinden, dertlerinden hiç kimse bir şey anlamayacak. Anadolu’nun böğründe yani Bozkır’ın tam ortasında bir cüzzam kolonisinde durmadan öğürecekler. Her gün ölmek isteyecekler ama bir türlü ölemeyecekler. Gözleri kuduz köpekler gibi kıpkırmızı olacak, Bozkırın her yanını kanlı görecekler. Kızgın güneş altında susayacaklar ama sudan korktukları için içemeyecekler. Attıkları çığlıklar birbirlerini sağır edecek. Birbirlerine dalacaklar. Ve bunlar adım adım olacak. Olduğunda ise geri dönüş olmayacak. Şimdiden bazı emareleri gözlemlenebiliyor.

Hayır, o da Trabzonlu bir yazar olduğu ikide bir bana sorup duruyorlar; ‘’ Hocam edebi açıdan Sunay Akın’ı nasıl buluyorsun?’’ diye. Nasıl mı buluyorum? Rahmetli babaannem çok eskiden kabak mancası yapardı. ‘’ Yeyun uşağum, çok eyidur.’’ derdi bize. Biz de kabak cennet ne’amıymış gibi kaşıklar yerdik. Ama midemizi tutmadığından bir türlü doymazdık. Sonra midemiz bozulur, uçkurumuz elimizde kalırdık kenef yolunda. Bu da o hesap.

Kirinta köyünün düzlüğündeki Rum kilisesinin yanındaki yaşlı kiraz ağacının dibinde merhum Aspulika ninenin iskemlesine oturmuş karşıdaki Ayamama dağına bakıp doksan dokuzluk şükür tespihini ‘subhanallah, elhamdülillah, Ellahuekber ’ diye mırıldanıp çeken Kör Fadime Mevla Teâlâ Hazretleri’nin kullarının bütün kebair günahlarını afv-ü mağfiret edebileceğini biliyordu. Onun için geçen yüzyılda Mora Yarımadasında eli tırpanlı bir Azrail’e dönüşen Kolokotrones ve çetesinin yarım milyon Müslüman Türkü kılıçtan geçirmesine öfkelenen savaşçı ruhlu Türklerin Rum komşularının ot balyası dizilmiş ağıllarını, ormanlarda yapılmış kuru kestane yaprağı dolu mereklerini, mısır koçanları asılmış seranderlerini ateşe vermelerini, erkeklerinin başlarına korlaştırılmış demir taç giydirmelerini hiçbir zaman dillendirmedi. Allah’a olan köklü imanlarından, yaşadıkları köylerde insanın hikâyesini çözmüş derin bilgeliklerinden, merhamet dolu koca yüreklerinden, asaletlerinden olsa gerek insanlığın tüm büyük davalarının görüleceği Mahkemeyi Kübra’ya kadar sustular.

Demokrasi antik Yunan’da melaikelerin amfilerde oynadığı üç perdelik bir tiyatro oyunun adı değildir. Filozof Sokrates’i bile ipe götürecek kadar sert ve kanlı bir oyundur. Onun için demokrasi ahlaktan, erdemden, kanundan soyutlandıkça insanın en ilkel güdüsü olan öldürmeye kadar indirgeyebilir kendini ve içine entrika, kumpas, kan gibi politik açıdan sert bir çok enstrümanı dahil eder. Yani halka her türlü yalanı söyleyen Türkiye’nin tüm zenginliği, insan kaynağını talan eden, her türlü ahlaksızlığı yapan Tayyibomaniaların ‘’ demokrasiye kumpas kuruyorlar!’’ sözü bu ülkedeki söylenmiş en büyük yalandır. Çünkü demokrasiyi kendi ahlaksızlıklarının payandası olarak görüyorlar. Türk usulü demokrasi halkın iradesine çakılmış paslı bir çivi olduğundan çiviyi çivi söker kuralı geçerli değildir; çiviyi sadece keser söker kuralı geçerlidir. Sonuç; Aksaray’ı yıkmak, kapısında ahlaksız bir reisicumhur sallandırmak, on üç yıllık büyük ahlaksızlığı cezalandırmak söylendiği gibi demokrasinin ruhuna aykırı değildir.

Trabzon’un Faroz Mahallesi sahillerine vuran dalgalar arasında bulduğumuz mantar tıpalı bir Votka şişesinin içindeki Rusça yazılmış umut mektubunu nihayet yeminli bir mütercime tercüme ettirmeyi başardık. İş bu mektuptan Nataşa adlı bir Rus seks emekçisinin itirafı çıkmıştır ve aynen şu şekildedir; sırf fahişelere daha az para ödemek için ve dualarını almak için yaşlı Ortodoks Rus fahişelerle yatan Türkolaz erkekler varmış Türkiye’de. Ve kendisi Moskova Üniversitesinde psikoloji okuduğu için bu trajikomik nokta psikoloji disiplininin Türk insanının davranışlarını açıklamada yetersiz kaldığı kritik eşiği oluşturuyor.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendinin El Papirüs’ül Alem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsinde kaleme aldıkları şayet sahih ise; geçen yüzyılın başlarında gaz, tuz ve gıda yüklü gemiler Karadeniz’i bir uçtan bir uca geçip Heraklia limanına demir atarlarmış. Hamallar yaz yağmurlarına yakalanmamak için alelacele yükü boşaltır, vagonlara yerleştirip dekovil hattıyla gazhaneye taşırmış. Sonra bu haber en yakın köyün kilisesinin çanları çalınarak köylerde karşılıklı zikzaklar çizilerek Heraklia vadisinin derinliklerindeki en ücra orman köyündeki baykuşların duyacağı noktaya kadar ulaştırılır, böylece ihtiyaç sahibi halk maişetinden haberdar olurmuş.

Şerah’ta ( Uzungöl ) kar beyazlığının masmavi çamlarda oluş-turduğu göz alıcı kontrast, enfes bir kış manzarasının ortasında geniş uzun libaslara sarılıp sarmalanmış, koyu renk kar gözlüğü takmış bir Arap turistin ömrü hayatında ilk kez soğuk havadaki nefesinin buharına şahit oluyormuş gibi iki de bir ağzını açıp soluması, kalın dudakları ve uzun dişleriyle yarım bir tebessüm ediyor olması, karların eridiği çimenlik yerlerde sıklamen çiçek-lerinin açması ve de Uzungöl Camii’nin içinin Arap tarzı yeni ahşap süslemeleriyle bir Özbek lokantasına dönüşüyor olması haricinde herhangi bir şey yoktu.

Uzun zamandır İslam, din, ahlak maneviyat adına konuşan vaizlere dikkat ediyorum. Bir türlü modern paradigma ile tüm evrenleri kuşatılmış Müslümanların zihin kilitlerini açamıyorlar. Yaşadıkları hayatın tam olarak ne olduğuyla ilgili bir tanımları, modernliğin çekirdeğini analiz etme gibi bir kaygıları olmadığı için okudukları ayetler, hadisi şerifler, peygamber kıssaları mermer bir bloktan seken kurşun gibi boşa gidiyor. Müslümanlar bugün Hıristiyanlığa isyan etmiş bir aklın kurduğu bir dünya ile kuşatıldıklarının bile farkında değiller. Bugün neyi yaşadıklarını bilmedikleri için, böyle bir merakları olmadığı için inandıkları kutsal hiçbir şeye dokunmuyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Şubat 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Umumi harbin ağır koşullarında Türk milis kuvvetlerine katılıp Rus gâvuruna karşı savaşırken diğer yandan da ilmi faaliyetlerinden geri kalmamaya gayret eden Curcurufzade Molla Abdullah Efendi Rus birliklerinin Değirmendere’de konuşlandırdığı ağır topları bizzat yerinde görmek maksadıyla omzunda bir aynalı Martin olduğu halde Göneşara’dan aşıp, ormanların en kuytu yerlerinden saatlerce yol alıp Gucara karyesindeki kırk odalı, yedi bacalı muazzam Hüseyin Ağa konağının düzlüğünde soluğu aldı. Konağın nefret edilesi Rus neferlerince karargâh ve mühimmat deposu olarak kullandığına kanaat getirdiğinde memlekette vaziyetin çok vahim olduğunu karar verdi ve biçare halkın istiklaline düşkünlüğünü bildiğinden birden celallendi. Ve elindeki aynalı Martin’le konağın hemen girişinde nöbet tutan çekik gözlü Tatar Rus askerinin tam başına nişan alıp yünlü kalpağını düşürdü. Şeytan aleyhillaneyi bir lahza olsun tedirgin etmeyi başardı zannıyla içten içe mest olduysa da korkup ardına bakmadan garp yönüne doğru dikenlere, çalılara, merteklere dolanan turkuaz renkli kaftanına asılarak, apocofaroz olmuş bir piyade ciddiyetiyle kaçmaya başladı. Bin bir meşakkat içinde Değirmendere vadisindeki taş köprüyü gören bir tepeye tırmanana kadar ise tam yedi çapula iki çift çorap değiştirdi. Garp ve cenup istikametine çevrilmiş ağır topların muhtevası ve muhtemel tahribat güçleri hakkında ilmi tefekküre daldığı bir esnada dinozor devrinden kalmış kapkara dev bir kırkayağın bir alamet misali cenup yönünden gelip şimal yönündeki Karadeniz’e doğru cuf cuf cuf! diye dumanlar çıkararak, tiz düdükler çalarak, son sürat gitmekte olduğunu görünce aşk ile tekbirler getirip kıbleye döndü ve Allah Teala Tekaddes Hazretleri’nin azameti subhaniyesi karşısında secdelere kapandı. Başını biraz secdeden kaldırıp baktığı trenin lokomotif kısmında elleri tüfekli, başları kalpaklı çekik gözlü iki Kazak askerinin olduğunu görünce hemen doğruldu ve eski otomofil şoförlerinin arabalarına yaslanması misali dipçiğini yere dayadığı aynalı Martin’ine yasladı. Derince soluyup Allah Teala’ya şükrettikten sonra bir taşın üstünde bağdaş kurup, heybesinden hokkasını, divitini çıkarıp El Papirüs-ül Alem külliyatının Şimal Malumatları bahsine şunları kaydetti; Demire, çeliğe şekil ve vazife veren Rus gâvuru Gümüşhane, Torul, Şiran vadilerinden dolaşıp, yaralı ve hasta askerler taşıyan kırk odalı bacası kara dumanlı dev bir alamet yapmıştır. İş bu alamet Değirmendere vadisinde dehşet derecesinde seyir halindedir. Allah kâfirin aklıyla seyir eden demirin ve çeliğin şerrinden bütün Ümmeti Muhammedi muhafaza eyleye!

Yarım asırlık arkadaşı, sırdaşı, manevi ablası Aspulika ninenin vefatından sonra sıranın kendisine geldiği fikrine kapılan Kör Fadime de sessizliğe büründü. Dilini yutmuş gibi kırk gün kırk gece hiç kimseyle konuşmadı. Üç günde bir mısır ekmeği yüreği ufalayıp yediği taze yoğurdu da masanın üstündeydi. En son söylediği şey; ‘’ Vuh e patsi, hoş o gece pardi ( dişi çakal ) bağırdı, kulaklarımla duydum, bu köyden birisi ölecek dedum size.’’ şeklindeki herkesi ürküten ölüm kehanetiydi. En çok nazladığı torununun masanın üzerine bıraktığı buharı tüten iç yağlı, baklalı lahana çorbası da durumu değiştirmemişti. Hatta yatağında sağdan sola dönme gereği bile duymuyor, baykuş misali sabit bir şekilde pencereden dumanlı dağlara bakıyor, hayal aleminde dalıp gidiyordu. Kirinta kilisesinin altındaki Rokofili ormanında geceyi yırtarak bağıran bir pardi ve ölüm. Masanın üzerinde bir tas lahana çorbası, bir dilim mısır ekmeği, şimşir bir kaşık olan bir tepsi… Kenarında ise su dolu bardak içinde porseleni parlayan damaklar ve bordo keşanın asılı olduğu bir sandalye odadaki bütün metafizik kompozisyondu.
Akşam olup hava iyice kararınca püskülü fındık dallarına, gündüzleri iyice kızıla çalan kızılağaçlara yeniden kar yağdı. Birkaç sarı ışıklı hane haricinde Kirinta köyünde hayat tümüyle söndü. İnsan benliğini en küçük kımıltıları, ayrıntılardaki anlamları okumaya mecbur eden kasvetli bir sükûnet her şeyi kuşattı. Geceleri kuşlar ötmeyince insanın ruhu hiçbir sesle ikna olmaz gündüzü görene kadar korkup gölgelerde saklanırmış.
Kirinta köyünde bir aile mezarlığı. Aspulika ninenin mezar taşı. ‘’ Baki olan sadece Allah’tır. Ölümden dolayı ahhh! Aspulika Hak yol üzere yaşadı ve her zaman Hakkı söyledi. Her fani gibi o da Hak’ka yürüdü. Allah’ın inayetiyle Huld cennetinin ortasında yer edindi. Ruhuna Fatiha. Rumi 1940 ’’

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi bir kış günü Merzifon eşeğinin sırtında ta Bayburt’tan Kadohor’a giderken Kalvatan karyesinde bir handa konakladığı gecede kandil ışığında divitini hokkaya daldırıp El Papirüs-ül Alem külliyatının Şimal Malumatları bahsinde Osmanlıca lisan ile şunları kaleme almıştır; Bu zemheri ayında semadan Elif Elif diye zarif bir kar yağıyor da bu fani dünyada insanlar ilme Allah Tekaddes Hazretlerinin Zatı Subhaniyesini ikrar ve tasdik ile başlamıyorsa, en iyi hattatlar O’nun muhteşem ayetlerini celi sülüs, küfü yazıyla levhalara yazmıyorlarsa, bir memlekette cümle hayat O’nun ilahi emirlerine göre tanzim edilmiyorsa, en iyi mimarlar O’nun ibadetgâhlarını, kıblegâhlarını imar etmiyor da Firavunlara, Hamanlara saraylar yapıyorsa, en iyi muallimler talebelere O’nun ilminden öğretmiyorsa, en iyi mütefekkirler O’nun ayetlerini tefekkür etmiyorsa, en iyi muhaddisler O’nun Resul-i Ekrem’ini anlatmıyorsa, en iyi astronomlar O’nun yarattığı kâinatın sırlarından hikmetlerinden bahsetmiyorsa kısacası o memlekette en iyiler, en ihlaslılar sırf Allah’ın (CC) rızası için yaşamayı göze alamıyorsa, o memleketi cahil, zalim bir hükümdarın yönetmesi, halkının da külliyen zelil olması haktır.

On yıldan fazla süredir İngilizce öğretmenliği yapıyorum ama Milli Eğitim Bakanlığının Türkiye’de öğrencilere okutturduğu İngilizce kitapların hiçbirinde ‘ Türk kahvesi ‘ ( Turkish coffee ) tabirine denk gelmedim. Yani Türk eğitim sistemi batılıların geçen yüzyılda Türkleri kutsadığı temel kavramların varlığından bile bihaber cahillerin elinde çürümeye devam ediyor.

Türkiye’de insanlar devlet aklına, hukuk sistemine, adaletine inanmadığı için töre cinayetleri, tecavüz ve kadına şiddet vakıalarında üstüne vazife olmamasına rağmen fazlasıyla acı çekiyorlar. İktidarlar ise bu tür vakıalarda her defasında kamuoyu baskısını göğüslemeye dönük tüketim lafları yapıyorlar. Benzer birçok cinayeti tüm sosyolojik bileşenleriyle analiz edip sosyal politika geliştirmek yerine politikanın cülus bahşişiyle dizayn ettiği sakat bir toplumsal yapının labirentinde peyniri ısıran fareleri cezalandırmaktan bahsediyorlar. Yani bu ülkede hukuka, adalete dayalı bir devlet mekanizması olmadığı için Özgecan cinayeti davasının manevi müdafisi reisicumhurdur. Türkiye gibi hala ataerkil aile yapısının olduğu bir ülkede bir erkeğin cinayet işliyor olması sadece iç içe geçmiş binlerce faktörün sonucudur. Evet, cinayetlerde ölenler kadınlar ama sistemin asıl kurbanları erkeklerdir.

Halk Partisi zamanında Sürmene Lisesi Türkiye liseler arası voleybol turnuvasında Galatasaray Lisesi ile finale kalır. Final maçı öncesi her iki takım da Ankara’da Anadolu Oteli’nde karşılıklı yemek yemektedir. Garsonlar yemek sonunda masalara meyve getirirler. Meyve servisinde muz da vardır. Sürmene Lisesi öğrencileri daha önce hiç muz görmedikleri için nasıl yiyeceklerini bilmemektedirler. Sürmene Lisesi öğrencilerinden biri eline aldığı muzu ısırmaya çalışır ama bir türlü diş geçirmeyi başaramaz. Onu gören Galatasaray Lisesi öğrencileri ise alaycı bir şekilde kahkaha atarlar. Durumu fark eden Sürmene Lisesi hocası hemen yanlarına gelir ve Galatasaray Lisesi öğrencilere; ‘’ Neden gülüyorsunuz çocuklar, onlar henüz sizin gibi maymunluk yapmayı öğrenemediler.’’ der.

Türk siyaset tarihinde yaşanmış en ilginç şeylerden birisi 2000 yılında Bülent Ecevit’in başbakanlığında Türkiye genelinde dönüşümlü olarak yaşanan bir saatlik elektrik kesintilerinden sonra birden amblemi ampul olan bir siyasi parti kurulmasıydı. Ondan sonra tuhaf bir şekilde Türkiye’de bir daha elektrik kesintisi olmadı.

Kadere inanmayı imanın bir şartı değil de tıbbi açıdan yan etkisi olmayan antidepresan bir ilaç kullanmak olarak gören Türk gençliğinin aforizmalarımı okumaya çalışırken bağnaz bir Ortaçağ papazıyla karşılaşmış gibi hissediyor olmaları muhtemeldir ve de gayet normaldir. Çünkü modern zamanın en çok yamulttuğu ne benim ne de Pizza Kulesi’dir; bilakis kendileridir.

Hint otobüsü gibi abartılı renklerle süslenmiş Mindiyet camisinin şerefesinden havalanan yaşlı bir Kafkas kartalı Kromni vadisindeki Muhara kilisesinin hala asaletinden hiçbir şey kaybetmemiş duvarına konana kadar uçarken sonuna kadar gerdiği kanatlarının altında hayatın aktığı yeşil âlemlerden sadece biri olan Kirinta köyünde bu kez sükûnet hâkimdi. Köyün düzlüğündeki içi ısırgan, ayrık otları ve dikenlerle kaplanmış metruk kilisenin tam ortasında bir Kafkas engereği çatallı diliyle soluyor, yıkık duvarının dibinde yan yatmış kırık dökük bir iskemle hemen ötede ise nem ve küf kokan bir minder vardı. Aspulika ninenin çevresinde oyun oynayan kopillerin çığlıkları yerini ırmak şırıltılarına ve kuşluk vakti uzaklardan öten bir horozun sesine bırakmıştı. Zaman külli bir iradeyle hayattaki her şeyi tersyüz etmişe benziyordu. Köydeki çan sesleri susmuş camilerden okunan akşam ezanlarına karşı Ayama dağının kirli çakalları uluyarak eşlik ediyorlardı. Artık Kirinta köyünün düzlüğünde sırtları takım elbiseli, başları melon şapkalı filinta gibi Türk gençleri kiraz gibi parlayan iskarpinlerine toz kondurmuyorlar, Rumların eskiden Ayamama dedikleri karşı dağa da Elmadağı diyorlardı. Belli ki Tanrı politik gerekçelerle önceki papazın cenazesini belleri piştovlu kalabalık bir heyetle bastıran Hacıyannislerin Kirinta kilisesinin ruhaniyetine kendi akrabalarından seçtiği pek mazbut bir kişilik olan papaz İoannis Hacıyannis’in dualarını da kabul etmemişti. Türkler tehcirin ilk günü cennetin hazineleri yeryüzüne dökülmüşçesine Rumların evlerini, arazilerini bütün mallarını talan etmişti. Uzun zaman önce Müslüman olmuş bazı Krintalı Rumlar da bu talana katılınca iş tam bir gâvurluğa dönüşmüştü. Ve sonunda olan olmuş Kirinta kilisesinin arazilerinin kimlere kalacağı meselesi ortaya çıkmıştı. Bu garabeti kınayan bazı Müslümanlar ise kilisenin cami yapılması gerektiği fikrini ortaya attıysa da muhtarın da onayıyla hükümetin adamları ne sana, ne bana hepsi devlete deyip kiliseyi hazineye yazdırmışlardı. O ucuz hayattan geriye ise Ağasar köyündeki düğünlerde söylenen; ‘’ Oy Asiye Asiye / Tütün koydum kesiye / Anan seni veriyi da / Bir bağa pırasiye ‘’ manisinden başka hiçbir şey kalmadı.

Kirinta köyünün düzlüğündeki Ortodoks Rum kilisesinin yıkık duvarı dibindeki hasırları sökülmüş sahipsiz iskemlenin üzerindeki minderde yeşil mavi gözlü bir Van kedisinin uzandığı o gün merhum ve mağfur Aspulika ninenin hünkâr hazinesi görünümündeki oymalı ceviz sandığı paslı büyük bir anahtarla kutsal bir ayin gibi açıldığında evin içini keskin bir naftalin kokusu sardı. Rengârenk işlemeli eski model elbiseler, biçilip dikilmemiş kumaşlar, kenarları boncuklu çemberler, türlü oyalar, kenarları dantelli cenaze hediyesi havlularla odası antik dönemlerden kalmış bir kıyafet müzesini andırıyordu. Kızlar, gelinler, meraklı kocakarılar sararmış siyah beyaz fotoğrafa bakıp uzun uzun laflıyorlardı. Kadınlar hesap kitap bilmeyen Aspulika ninenin kefen parası diye sandığın dibine koyduğu beş kırmızı Reşat altınından çok tapu sicil defteri gibi bir defteri kebiri yedi kat bezlere sarıp sakladığını görünce çok şaşırdılar. Apsulika ninenin sırdaşı Kör Fadime’nin; ‘’ He ebaa he, odur deyirum sana!’’ türü ısrarlı ünlemelerinden de anlaşıldığı gibi Osmanlıca lisan ile kaleme alınmış defteri kebir Rum Vasili Cehennemika Efendinin evinin önündeki on sekiz kulaç derinliğindeki su kuyusunun gizli mahzeninde saklambaç oynayan kopillerce tesadüfen bulunmuş ve Rum komşularının hatırası için Aspulika tarafından özenle saklanmıştı. Ertesi gün köyün meraklı kocakarılarının isteğini kıramayan Satürn şapkalı Hophoroz Cemal ardında ta Cıfaruksa medresesinde davet ettiği Osmanlıcası meşhur bir hocayla Aspulika’nın sessizliğe gömülmüş evine geldiler. Namahrem zatı hatun kişiler büyük bir örtünün arkasında beklerken Muaz Hoca yavaşça defteri kebirin küflenmiş sahifelerini açtı ve dikkatle inceleyip okumaya başlayınca örtünün arkasındaki tüm fısıltılar kesilmişti. Defteri kebir civar köylerdeki Hıristiyan Rumların Kirinta kilisesine bağışladığı, bağ, bahçe, ev, tarla, fındıklık, mera, orman gibi arazilerin imzalı kayıtlarından ibaretmiş. İşte o günlerden beri Rumların toprakları üzerinde yaşayan insanlar şaraplık kokulu siyah İzabella üzümü yerken kabuğunu tükürür, bahçelerinde yetişen portakalların tadı da ekşi limon gibi olurmuş.

Bana öyle geliyor ki bizdeki bu aşırı Coca Cola aşkı ne hacı ziyaretlerinde içtiğimiz zemzem suyunun acılığından ne de sıcak Ağustos günlerinde buz gibi limonatadan bir bardak içecek paramızın olmayışındandır. Sadece Osmanlının yaptığı çeşmeleri bedava akıtmayı rantabl bulmayan belediye reislerinin soysuzluğu yüzündendir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

14 Şubat 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Aspulika nine de dört tekbirli bir cenaze namazı ve toprak kokan yeni bir mezara okunan Yasin-i Şerif ile göçtü bu âlemden. Kirinta köyünün düzlüğünde metruk Rum kilisenin yıkık duvarı dibindeki minderli iskemlesine oturmuş halde saatlerce hareketsiz duran Aspulika ninenin öldüğünü kimse anlamadı. Boynu sağ tarafa düşmüş, kollarını tamamen bırakmış, ellerindeki tespihi ve değneği yere düşmüş haldeyken kopillerden dayak yemekten kaçan bir çocuğun ona sığınmaya çalışmasıyla Aspulika ninenin öldüğü fark edildi. Kopiller soluk soluğa hemen muhtara ve yaşlı kadının akrabalarına haber uçurdular. Koca bedenini kaldırıp sarı sandala benzeyen bir tabuta koymadan önce onu tam dokuz dev kara kazanda haşlanmış suyla ve arapsabunuyla iyice ovalayıp yıkadıklarında koyu gri renginin kirli beyaza dönüştüğünü fark ettiler. Apsulika nine bereketi kaçmasın diye hiçbir zaman yaşadığı günleri, ayları, seneleri hesap etmemiş olsa da köyün güngörmüş kocakarılarınca merhumenin kuzu dişlerinin çıkmış olmasını yüz yaşını çoktan geçip yeni bir hayata başlaması olarak yorumlamaları tam yedi köylük bir mesafeye büyük bir şayiaya neden oldu. Cenazesine ta Cos dağının arkasındaki Zebeşka’dan ve civar köylerden sahabe gibi sert bakışlı, uzun libaslı sıra sıra hoyrat adamlar geldiler. Musalla taşına konulan yeşil örtülü tabutunun başına beyaz bir Apollon kelebeği konduğunda Kirinta imamı; ‘’ Musalladaki hatun kişiye dünya hayatından ahirete müteallik eden haklarınızı helal ettunuz mi?’’ diye tam üç kez cemaate sordu. İmam cemaatten her seferinde ‘’ Helal olsun! Helal olsun Aspulika nenemuze!’’ diye çok daha muhkem cevaplar aldıysa da merhume ömrü hayatında asla işini şansa bırakmazdı. Zira Satürn şapkalı Hophoroz Cemal’in köy kıraathanesinde diline doladığına göre Aspulika nine Türklerin evlerine misafirliğe gitmiş olsa dahi vakti zamanında köylerinde kimlerin dedesinin Rumların kadınlarına kızlarına askıntı olduğunu, evlerinden bakır kazanlarını çalıp çarşıda pazarda sattığını, erkeklerine eza ettiğini, tarlalarından aldığını alıp almadığını tarumar edip eşkıyalığı bir meslek haline getirdiğini çok iyi bilirmiş. Onun için değil evlerinde bir dilim kuru ekmek yemek çeşmelerinden su bile içmezmiş.

Sürmenelilerin en büyük yalanı yanık kemençe gaydaları eşliğinde kırmızı yanaklı yayla kızları için söyledikleri sevda türkülerinde kızların hala fermene giyiyor olduğu iken Herakliya deltasındaki çakır gözlü Araklılar ise ısrarla AKP’li belediye reislerinin görevi boyunca hırsızlık yapmadığını söylüyor olmalarıdır.

Kirinta köyünün düzlüğündeki metruk Rum kilisesinin duvarı dibinde hasırları dağılmış iskemlesine oturmuş, iyice griye dönmüş yaşlı ve ağır bedeniyle sabitçe duran esmer çehreli Aspulika ninenin Kör Fadime’ye anlattığı diğer bir hikâyeye göre; henüz küçük bir çocukken Zaruha’daki uzak akrabalarını ziyarete gittikleri bir yaz gününde Gölonsa’da yaşlı bir Rum kadın eceliyle ölmüş. O gün bahçesi mezarlık bir kilisenin çanı çalıp duruyormuş. Urum erkekleri kadının maun ağacından yapılmış verniği parlak tabutunu bel hizasında usulca kiliseye taşımışlar. Kilisedeki yaban arısı vızıltısına benzeyen ayinin hulum gibi giderek yükselen sesi duvarların içine yerleştirilmiş amforalarla sağlanan tuhaf bir akustik düzenle civar köylerden de duyuluyormuş. İşin ilginç yanı cenazeye katılan Hıristiyan misafirlere küçük çömlek kaplar içinde dağıtılan keşkülden yolun karşısındaki fındık bahçesinde oturmuş duvarı üzerinden ayini izleyen, arada bir kokuşup kıkırdayan Müslüman Türk çocuklarının terli minik avuçlarına da bir tutam bırakılıyor oluşuydu.

Roma İmparatorluğu ilk Hıristiyanlarla üç yüzyıl savaştıktan sonra Hıristiyanlığı değiştirerek kabul etti. Ama zamanla değiştirdiği dinin ruhunu çaldı ve Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil de tahrif edildi. Modern Roma imparatorluğunun sadece bir eyaleti olan Türkiye Cumhuriyeti ise Anadolu’da tam yüzyıl savaştığı Müslümanların dinini ise kendi eliyle kurduğu diyanetle budadı. Ve onlara dinlerindeki iddialarından dönmeleri karşılığında modern Romanın nimetlerinden yararlanma hakkı verdi. Dolayısıyla modern cumhuriyet Kur’an’ı tahrif ederek değil Müslümanlara dünyalık vaat ederek onların ruhlarını esir alıp çökertti ve modern Romanın prangasız kölelerine dönüştürdü. Onun için çağımızda yeni bir medeniyet AKP’nin Osmanlıcılık zırvalıkları ile ya da Kuran’dan geçinen şarlatanlarla değil bizzat Kuran kaynaklı sahici bir ahlakla teşekkül edecektir.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğiyle bir pazar günü Lekka sırtlarındaki metamorfoz adlı manastırın bahçesine vardığında Hıristiyan Rumlar onu önce Hz. İsa’nın ulu bir gölgesi zannetmişlerse de eyerin gerisindeki mayıs kabağı türü kavuğu görünce gerçeği anlamış ve molladan yüz çevirmişler. Molla Abdullah Rum ahalinin manastırın sıralarına oturmuş huzur dolu ayinini yerinde izledikten sonra bir takım notlar almış ve eşeğinin sırtında ilmi tefekkürlere dalarak İşkenaz Camii şerifine geçmiştir. Orada abdest alıp öğle namazını eda ettikten sonra mimbere yaslanmış ve El Papirüs’ül Alem adlı külliyatına şu malumatları ilave etmiştir; bu boğazda yaşayan Hıristiyan Rum ahali her ne kadar hümanist Helen kültürüyle hercümerç olmuş olsa da bunlar Allah Teala Tekaddes Hazretlerinin zatı uluhiyetine itaat ve ibadet ederken Müslümanlar gibi kıyam, rükû ve secde etmeyip sadece istavroz çıkarırken diz çöktüklerinden asla secdedeki gibi anne karınlarındaki masumiyetlerine dönüp günahlarından arınamazlar. Onun için içtimai hayatta kibirli davranmaya temayüllüdürler. Hünkârımızın bunları ata binmekten men etmiş olması gayet isabetli bir karardır. Zira Allah Zül Celal Hazretlerinin zatı sübhaniyesine secde etmeyenlerin O’nun yarattığı mahlûkata şefkat ve merhamet nazarıyla bakması çok zayıf bir ihtimaldir, demiş.

Rüzgârın keşişlemeden üç ila beş kuvvetinde estiği Dipkarpaz burnunun kuzey taraflarındaki ıssız yollarda, solgun sokak lambalarının ışıklarının kısmen değdiği sonu gelmeyecekmiş gibi durmadan uğuldayan tepelerde, sanki bir Hıristiyan azizinin ruhu bereketli arpa tarlalarında dolaşıp önüne çıkan her şeyi kutsuyordu. Gündüzleri yaban eşeklerinin yemeye tenezzül etmediği dikenli otlar alaca karanlıkta kıpraştıkça ve yağmurun ilk damlaları giderek sıklaştıkça eli fenerli, sarı çizmeli, fosforlu yağmurluklu bir adam tıpkı eskiden Türk radyosundaki gece piyeslerinde olduğu gibi deniz fenerinin kapısını gıcırtıyla açacak, limanın ucundaki dalgalarda sallanıp duran bir tekneye doğru ağır bir çuvalı çekerek taşıyacak ve kafamızın içini bir sürü soruyla dolduracak gibiydi.

Akdeniz’in uçsuz bucaksız çivit mavisi manzarasının tam ortasında yakıcı güneş altında günlerce kürek çektiklerinden tenleri yanmış, birbirine karışmış saçı sakalı sararmış, tepeden tırnağa etnik döküntü kokan iki korsan, Kızılderili kanolarına benzeyen kayıklarını kumsalı beyaza kesilmiş Altınkum sahilinde bırakıp yiyecek ve tatlı su bulmak umuduyla ıslak kumlarda bıraktıkları derin izlere, etrafta otlayan yaban eşeklerine aldırmadan Kıbrıs’ın içlerindeki eski Rum evlerine doğru hızla adımlamaya başladılar.

-- İnsana ait olduğu halde çalınan şeyleri edebiyatla insana iade etmeye çalışmamın haricinde hiçbir kutsal misyonum yok beyefendi ve bu konuda Müslümanlardan çok sünnetli komünistlerden ümitliyim, diye ilave ettim. Çayından bir yudum aldı ve genişçe güldü;
-- Dostum öyle deme, İstanbul’a gittiğimizde seni güzel Müslümanlarla tanıştıracağım, diye karşılık verdi.
-- İstanbul’da Müslüman da var mıymış, diye sorunca büsbütün bozuldu.
Aradan altı ay kadar bir zaman geçti. Yolum İstanbul’a düştü. ‘Alo’ der demez benim acilen yayınevleriyle görüşmem gerektiği bana bir dizi randevu ayarladığı konusunda ısrar etti. Bense;
-- Yapma Tuğrul, İstanbul insanın emeğinin karşılığını teslim etmek için değil, aksine hayatı ucuza kapatmak için kurulmuş yalan bir şehirdir. Burada insanın derdine çare bulunmaz, insanlara daha büyük dertlerle nasıl mutluluk numarası yapacağından başka bir şey öğretilmez, dedim ama beni dinlemedi. Beni ısrarla Profil yayınlarında söylenene kulak asmadan durup dururken kibirlenen Bizans döküntüsü gibi bir etnik tipin yanına çıkardı. Oturduk konuştuk.
-- Ben edebiyattan romanda anlamam, bu yayınevinden çıkacak her şeye tenekeci İbrahim bakar, dedi. Doğruydu, sonuçta yayıncılık eski bir zanaattı. Çayını yarım bırakıp kapıdan çıkınca heyecanla sordu.
-- Ne oldu, ne dedi, sen ne düşünüyorsun?
-- Ne düşüneceğim, beni bir editörle değil kibirli bir Bizans oğlanıyla tanıştırmışsın, dedim.
-- Yahu Metin, senin bu iflah olmaz huysuzluğun kornik huzursuzluğun var ya, öldürüyor insanı! dedi.
-- Ben de AKP bu adamı neden kullanmıyor, tam AKP’lik bir oğlan, dedim. Nuri Osmaniye’den Kapalı çarşıya dalınca ikimiz de susup vitrinlere baktık.
O konuşmadan sadece bir hafta sonra Profil yayınlarının şeysi olan o parlak Bizans oğlanı üstün IQ’lü Münir Yeni Şafak’ta spor çiziktirmeye başladı. Yani insan beni hiç şaşırtmadı, beni asıl şaşırtan şey bizzat Tanrı’nın kendisiydi. Ve söylediğim o sözün arkasındayım. Ben bu ülkenin liberal politikacılarıyla düzüşmeye bile ayet uydurabilen Müslümanlarından hiç umudum yok ama sünnetli komünistlerinden hala umutluyum.

Maalesef ortada zembereği boşalmış kronik bir şizofrenin Anadolu’nun ortasında inşa ettirdiği bin odalı bir sarayda oturup sevgisiz çocukluğunu tatmin etmeye çalışması ve büyük bir milletin kaderiyle oynayan soytarıların artık kabak tadı veren mekanik şovlarından başka bir şey yok.

Trabzonspor’un uluslararası mahkemelerce tescillenmiş şampiyonluğunu iade edemeyen politik hokkabazlar Osmanlı İmparatorluğunun siyasi mirasına üşüşüp güya dünyaya nizam verme adına Osmanlısporu süperlige çıkarmak için popolarını yırtıyorlar, Sebastiyan.


QUIS POLITIQUE

Bir an Trabzonspor’un bir futbol kulübü değil de Türkiye’de adaleti tesis etmeye çalışan Nasyonal Sosyalist ideolojili bir parti olduğunu, önümüzdeki genel seçimlere girip halktan tek başına iktidar olacak desteği aldığını düşünürsek Trabzonspor’un aşağıdaki icraatlardan hangisini gerçekleştirme olasılığının en yüksek olduğu düşünülebilir?

A ) Derhal bir divanı harp kurup AKP’nin Fenerbahçeli başbakanı, sabık spor bakanlarını yargılayıp idam etmek
B ) Derhal bir divanı harp kurup şikeyle suçu sabit görülen Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Metin Tokat, Cem Papila, Rıdvan Dilmen, Emre Belözoğlu, Volkan Demirel ve tercüman Samet’i yargılayıp kurşuna dizmek
C ) Bordo berelilerin kuşatacağı Fenerbahçe müzesini kuşatıp müze sorumlusuna kelime-i şahadet getirme hakkı tanımak ve 1996, 2004, 2011 lig kupalarına el koyup hijyen için Trabzon Sekizdirekli Hamamı’na göndermek
D ) Fatih Terim’in futboldan entrika ile elde ettiği haram servetine el koymak ve Mustafa Denizli, Aykut Kocaman ve Bülent Uygun’u Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sürgüne göndermek
E ) Hepsi


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

11 Şubat 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin El Papirüs-ül Alem adlı külliyatının malumat-ül şimal bahsinde kaleme aldıkları sahih ise; Karadeniz’in semalarında kuğuşların uçuştuğu ılık bir kığış gününde İskefiye açıklarında bir taka ile seyrüsefer eden Molla Abdullah Efendi divitini hokkasına batırıp hamsi nimetinin baygın bakışlı bir resmini çizmiş ve altına şu detayı da ilave etmiştir. Miladi takvim usulünce her Mayıs ayından Ağustos sonuna kadar Kırım’ın Azak denizinde yaşayan hamsi orada döktüğü puluyla beslenir, Eylül ve Ekim’de ise Karadeniz’in şimal kıyılarından sürüler halinde garp yönüne yüzermiş. Sonra cenup yönünde döner ve İstanbul boğazını geçip Marmara denizine inermiş. Burada İstanbulluların Bizans kibri kokan işkilogagalista türü tiksinç atıklarını görünce tekrar boğazı geçip Karadeniz’in serin sularına açılırmış. Aralık ayından Şubat sonuna kadar kar suyu vurmuş en semiz ve leziz haliyle Giresun ve Trabzonlu balıkçıların ağlarına takılıp gümüş renkleriyle çırpınıp ilahi bir rahmete dönüşürmüş. Ağlardan kurtulanlar Rize ve Batum’u geçerek tekrar Azak koyuna geri dönerlermiş. İş bu vakıa hamsinin Karadeniz’i tavafı olup Müslümanların Kâbe-i Muazzama’daki ibadetine çok benzermiş.

Yine Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin El Papirüs-ül Alem adlı külliyatının şimal malumatları kısmında beyan edilenler şayet doğru ise; Türklerin cenazelerinde hatun kişiler taziye için hanelerine gelmiş namahrem er tür kişilere merhum ya da merhumenin ( eğer çok korbakor değil ise ) ömrü hayatındaki son hallerini, erdemli amellerini, bütün iyiliklerini, hayır hasenatlarını duyurmak için kafiyeli ağıt türünden heceleyerek şöyle söylerlermiş. ‘’O-ğul Ha-sa-num o-ğul o-ğul. Bi-rak-tun git-tun a-na-ni o-ğul o-ğul. Bu genç yaş-ta ka-ra top-ra-ğa gir-dun o-ğul o-ğul. Şim-di tar-la-la-ri kim bel-le-ye-cek o-ğul o-ğul? An-ne-ne me-şe-den kim o-dun ya-pa-cak o-ğul? O-ğul o-ğul o-ğul o-ğul!’’

Kirinta köyünün düzlüğündeki Ortodoks Rum kilisesinin yıkık duvarı dibinde iskemlesine oturmuş bahar günlerinde şekerleme yapan, bembeyaz saçları yemenisinden taşmış, dişleri söküldüğü için ağzı büzüşmüş, kulakları ağır işiten tam yüz yaşındaki esmer çehreli Aspulika ninenin etrafında oynayan kopillere anlattığı hikâyeler şayet sahih ise; Rumi takvime göre ta fi tarihlerinde lapa lapa karın yağdığı kığışın kalandar gecesinin birinde Sürmeneli Rumlar sıcak saadethanelerinde oturmuş küplerden çıkardıkları su armutlarından, pişirdikleri kurabiye ve pastalardan, fındıklardan ve de cevizlerden yiyip paragaslarda pür neşe içinde eğlenirlerken Livat köyünün zirvelerinden kopan bir çığ misali bir karakoncolos omzunda uzun saplı ecel tırpanı, sırtında Kıbrıs Azizi Barnabas’ın pelerini türünden abadan bir palto ve de dinozor kaburgasına benzer tüysüz kemik kanat takımıyla tepes kupas yuvarlanarak Balangoz’un ırmağındaki longozlara batıp çıkarak yakınlardaki bir su değirmeninin koytağına sığınmış. Gürültüleri duyup irkilen Rumlar boğazdaki tüm kiliselerin çanlarını çalınca karakoncolos paniklemiş ve yedi fersahlık adımlarla göz açıp kapayana kadar Zaruha’nın iyot kokan sahiline inmiş. Ve limandaki eski bir balıkçı kayığının ipini kestiği gibi Karadeniz’e açılmış ve Kafkasya’ya doğru zifiri karanlığa gömülmüş. Geriye Rum ve Müslüman çocukların nesillerce diline doladığı eğri bacaklı gurdganzel perilerin ırmaklardaki dansları gibi dünyaya bir türlü değmeyen tuhaf mı tuhaf bir hayalet tekerlemesi kaldı.

Türkiye’deki en büyük Sünni cemaatin liderlerinden biri hayatında ilk kez Trabzon havaalanında THY’na ait bir Boieng 727 tipi yolcu uçağına binip uçak havalandığında ‘’ Çok şükür Ya Rabbi, bu tayyareyi yapan insanoğluyla iftihar ediyorum.’’ diye tefekkür ettiğinde şeytan aleyhillane ümmeti Muhammet aleyhine penaltı kazanmış kadar olmuştu. Zira şeyh hazretleri iftihar ettiği insanoğlunun II. Dünya Savaşında Enola Gay adlı bombardıman uçağıyla Hiroşima ve Nagazaki’yi haritadan sildiğini ya bilmiyordu ya da tefekkür edemiyordu. Modern paradigma ile geleneksel İslam algısının çarpışmasına ve köksüz olanın kırılmasına bir örnekti.

Kısacası Türkler paranın hayattaki her şey olmadığını, hayatın kendi matematiğiyle hırsızlığı hamallığa dönüştürdüğünü öğrenene kadar Anadolu’daki turbo kapitalist uğultu hız kesmeden devam edecektir.

Türklerin bu çağdaki en köklü en dramatik paradoksu batı medeniyetinin tüm modern enstrümanlarıyla flört etme cesaretini gösterebiliyorken batıyı batı yapan Anadolu’daki Helenistik kültür, Arkaik Romeyika dahil neredeyse tümüyle unutulmuş kadim medeniyetlerin köklerini yok sayması hatta bir çocuğun kertenkele görmesi gibi her seferinde onlardan ürküyor olmasıdır.

AKP’den önce Türkiye’de Müslümanlar Kemalistlerin laiklikle korkuttuğu, askerin postalla bastırdığı, liberallerin demokrasi ile kandırdığı Allah’ın saf kullarıydı. Maalesef o saf Müslümanlar AKP iktidarı ile Anadolu’da insan üzerinde tanrılık iddia edebileceklerini öğrendiler.

Şayet adına cemaat denilen yapının Türkiye lehine bir aklı, bir zekâsı, bir gayesi olmuş olsaydı bugün Asya’da Afrika’da Balkanlarda ve dünyanın birçok yerindeki insanların birbirinden ilginç tarihlerini, hikâyelerini, kültürlerini kuşatmış güçlü bir Türk edebiyatından bahsediliyor olacaktık. Afrikalılara Barış Manço şarkısı dinletmeyi bir şey zannettikleri için Türkiye’deki kitap mağazalarının rafları batının bütün ruh hastalıklarının tercümeleriyle dolup taşmış durumda. Kısacası cemaat Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi hiterlandında Türk milletinin tümüne bıraktığı kültürel mirası şafliks ( salyalayarak yemeye çalışmak) etmekten başka bir şey yapmadı.

12 yıllık AKP iktidarında Türkiye’de hayat güçlülerden ve imtiyazlılardan yana o denli yamuldu ki artık Trabzonspor’un İstanbul’daki bir takımdan adil bir hakem yönetimiyle puan alabilmesi için kulüp başkanının mafya babalığı yapması gerekiyor. Yani bu trajikomik durum bile Trabzonspor’un 2010-11 yılındaki şampiyonluğunun çalındığının tescilidir. Ama bütün bunlara rağmen 12 yıllık AKP iktidarında % 50 o denli mutlu oldu ki değil hiçbirinin eceli uykusu bile gelmiyor.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi boz renkli Merzifon eşeğinin sırtında Solaklı Vadisinden Sigaron’un tepesine ağır aksak tırmandıktan sonra postu hemen havadar bir mevkiye serip, deniz meltemleriyle serinleyip etrafını temaşa ettikten sonra çiprasını hokkaya daldırıp El Papirüs’ül Alem adlı külliyatının Şimal Malumatları bahsine şunları ilave etmiş; Anadolu’nun Karadeniz’e bakan köylerindeki ahali tarlalarında ekseriyetle mısır ektiğinden, önce mısırı güneşte kurutup zahireye çevirir, sonra onu değirmende öğütüp yemeklik un yaparmış. Hatta ahalinin zenginliği ve vergisi tarlasından aldığı mısıra göre belirlenirmiş. Bu sebeptendir ki her köyün dibinde en az iki büyük köylerde ise üç adet su değirmeni bulunurmuş. Yulaf ve arpa öğütmede de yararlanılan su değirmenleri bol miktarda derenin bulunduğu Karadeniz’de İran satrapı Mithridadesler döneminde yaygınlaştığı tarihi bir vakıa imiş.

Kirinta köyünün düzlüğünde terk edilmiş Ortodoks kilisesinin yıkık duvarının dibindeki iskemlesine oturup romatizmalı ayaklarını güneşe uzatan, arada yüz yıllık bir hayatta hissettiği yorgunluk ve acıyla; ‘’ Eeeh manamo, eeeh cirimo!’’ diye inleyen esmer çehreli Aspulika ninenin misafiri Kör Fadime’ye anlattıkları şayet doğru ise; Zaruha’daki Rumların zencefleri firfiloslu kestane karası ahşap evlerinin önlerinde sepetler ve diyeterler dolusu kokulu siyah İzabella üzümlerinin sıkılıp şaraba çevrildiği taş kuyular ve evlerin altında yeni şişelenmiş şarapların yıllanıp tatlanması için özenle saklandığı loş mahzenler varmış. Ve her bağbozumunda şaravazlarda nazlı Rum kızlarının çıplak ayaklarıyla sıktığı, büyük kara kazanlarda kaynattığı şıraların ekşimtırak kokusu Kirinta’dan Cida’ya tüm Rum köylerinde solunurmuş. Soludukça da insanlar sarhoş olur, kendilerini Ortaçağ pusu içinde bir hayal âleminde tatlı bir rüya görüyor gibi hissedermiş. Kiliselerin pazar günleri çalan çanları ve papazların kilisedeki hararetli vaazları insanları uyudukları uykudan, gördükleri rüyadan uyandıran şeyler imiş.

Tarihteki kültürel zenginliğinin aksine Trabzon bugün ikindi güneşi vurmuş dev gölgeli cücelerin söz sahibi olduğu enkaz bir şehir görünümündedir.
Mesela bu şehrin cüceleri belediye parkındaki masalarının ekose örtüsüne bile tahammül edememişlerdir.
Mesela bu şehrin cüceleri yağmurlu iklim için Arap çöllerinden uyarlanmış şemsiyeleri gâvur meydanına dikmekte herhangi bir beis görmediler.
Mesela bu şehrin cüceleri büyük şehirle birlikte tüm ilçelerde yıllar boyunca oturmuş hizmet sistemlerini ve tecrübeyi tarumar edip boylarının uzayacağını zannettiler.
Mesela bu şehrin güce tapan cücelerinin yaptığı Zağnos Vadisi’ndeki ısmarlama parkları bu şehri politikayla istila etmiş uğursuz Moğollar kadar insansız ve ruhsuzdur.
Mesela bu şehrin cüceleri imar rantı uğruna Zağnos Vadisi’nin yukarısında iğrenç bir beton yığınına müsaade ettiler.
Mesela Trabzon şehrinin güce tapan cüceleri KTÜ’nün eğitiminin bir yüksek lise ayarına düşmesine hiç ses çıkarmadılar.
Mesela bu şehrin cüceleri yağmur yağdığında Çömlekçi logarlarının tıkanmasıyla dolmuş şoförlerinin alaylı havuz yarışları yapmasına aldırmıyorlar.
Mesela bu şehrin cüceleri deniz kıyısında olmasına rağmen kışın yaşanan hava kirliliği inanılmaz boyutlarda olmasını hiç umursamadılar.
Mesela bu şehrin cüceleri yatırım adı altında ilçe belediyelerinin küçük akıllarıyla yaptıkları ısmarlama parkların, gençlik ve kültür merkezlerinin tescilli hırsızlık olarak ellerinde kaldığını bile fark edemiyorlar.
Mesela bu şehrin cücelerinin baş cücesinin Trabzon şehrinin altını oyduğunu, tüm kaynakları Rize’ye aktardığını, insanları bitkin düşürdüğünü biliyor olmalarına rağmen hala susuyorlar.
Bu şehrin cüceleri Trabzonspor’un şampiyonluğunun çalınmasıyla Trabzon’un tek eğlence kaynağı olan futbolun da elinden alındığını haykıramıyorlar.
Bu şehrin cüceleri binmedikleri eşeğe yem vermeme misali akarete çevirmeden hiçbir tarihi esere sahip çıkmıyorlar.
Bu şehrin malum cüceleri birkaç şehrin daha kısa boylu cüceleriyle çöplerini katı atık suratsızlığıyla Çamburnu ormanlarının tepesine dökme cüreti gösterebiliyor hala mesela.
Bu şehrin cüceleri kraldan çok daha kralcı aşağılık güce ve iktidara tapınan cücelerdir. Boyunları devrilsin bedduası işlemeyecek kadar cücedir buradaki cüceler.
Trabzon yorgun, bitkin bir şehir. İnsanı ise umutsuz, biçare ama derdini kimseye belli etmeyecek kadar da gururlu.
Şimdi bu şehre güce tapınan yeni aşağılık cüceler seçecekler.
Ve bunu içine ettikleri bir şehri bayraklarla, yalancı afişlerle daha da kirleterek, sanki 12 yıldır konuşanlar onlar değilmiş gibi, gürültü yaparak, sanki söyleyecek yeni bir şeyi, bir inandırıcılıkları varmış gibi, sanki ar damarları çatlamamış gibi, sanki yüzleri hala kızarıyormuş gibi halka işkence çektirerek yapacaklar.
Aşağılık cüceler, yeter artık, çaldıklarınızı alın, artık Trabzon o küçük zekâlarınızdan hiçbir şey istemiyor. Lütfen bu şehrin yakasından düşün. Defolun ve sizi duyamayacağımız göremeyeceğimiz bir yere gidin.
Güce taparak karnını doyuran bu tür cücelerden nefret ediyorum. Ve onları her gördüğümde kusacak gibi oluyorum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

7 Şubat 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Trabzon gibi tüm antik dönemin kadim insanlık isyanını muska gibi boynunda taşıyan bir şehrin futbol takımı yönetiyorsan profesyonel futbolcuları, paragöz menajerleri idare etme cambazlığından önce yazar Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı romanını satır satır okuyup Anadolu’da hayata tebelleş olmuş eşkıyalarla nasıl baş edeceğinin bir formülünü bulman lazım, sayın başkan.

Türkiye’de yazar olmanın en iğrenç tarafı insanlara en güzel kelimeleri seçip, fantastik ve mistik öğelerle bezeyip, uzun uzadıya ufuk açıcı aforizmalar yazıyorsunuz ve bunu yaparken de onlardan hiçbir şey beklemiyorsunuz. Ama sistemin ürettiği küçük zekâlı bir mankurt çıkıyor ve fikir diye kustuğu iğrenç şeylerle tüm moralinizi sıfırlayıp gününüzü mahvedebiliyor.

İmanı, vicdanı, ahlakı 1.5 milyon Iraklının 200.000 Suriyelinin ölümüyle ilgilenmeyen insanlarla aynı dinde, itikatta, mezhepte, amelde olmamızın anlaşabilmemizin hatta aynı cennette olmamızın imkân ve ihtimali yoktur.

Merzifon eşeğinin sırtında yaptığı bir günlük zamanı zorlamayan bol molalı tembel seyahatten sonra Anzer yaylasının zirvesine çıkan Hopşerai Curcurufzade Molla Abdullah Efendi’nin El Papirüs-ül Alem külliyatının Malumat-ül Şimal başlığı altındaki Osmanlıca beyanatlar şayet doğru ise; hazret sıcak bir Ağustos gününde rengârenk çiçeklerle bezeli yarpuz kokan, çekirge kolonilerinin koro halinde cızırdadığı bir bahçede başındaki kocaman kavuğu çıkarmış, mendiliyle yüzündeki terleri iyice silmiş ve Yüce Mevla’nın Şafi sıfatının bir tecellisi olarak insanlara şifa versin diye yarattığı bal nimetinin işçisi arıyı tüm ayrıntılarıyla resmetmiştir. Papirüslerdeki resmin altına ise; Megrelistan’ın derin vadilerinde yaşayan yerli Heptakomet savaşçıları Roma askerlerine tuzak kurmak için kâseler dolusu balı yolların kenarına bırakırlar, ellerinde mızraklar, baltalarla dev çam ağaçlarına tırmanırlar, devriye atarken bal dolu kâseleri görüp onlardan yiyen acemi askerlerin şeker komasına girip sendeleyerek yürüdüğünü fark ettiklerinde ise savaş naraları atıp birden üzerlerine atlarlar ve öldürürlermiş. İşte bu vakıaya sebep olan balı üreten işte bu arıdır, veziri azamın ve hünkârımızın dikkatine, diye bir not düşmüş.

Evrim teorisinin en büyük saçmalığı ilahi yaradılış gerçeğini yok sayıp insanın maymundan geldiğini iddia ediyor olmasından çok Türkiye’deki değirmentaşı kıçlı liberal politikacı ve yazarların huysuz huzursuz ilkçağ dinozorlarıyla akrabalığını henüz bilimsel olarak ispatlayamamış olmasıdır.

Amerika global ölçekte dünyada askeri ve siyasi açıdan ne yapıyorsa, AKP Türkiye’de politika ve ekonomide tıpkısının aynısını, Fenerbahçe ise Türk futbolunda aynı haltı yiyor. Futbolda Trabzonspor’un Fenerbahçe’yi, politikada Türk milletinin AKP’yi, küresel dengelerde dünya devletlerinin de ABD’yi insanlığın genel ahlak yasalarıyla ve hukukla acilen tanıştırması lazım. Yani domino teorisine göre mafyatik özellikleri olan Oflu bir kulüp başkanı avro-dolar karakterli bir hakemi her an darül bekaya postalayabilir, önce sporda Fenerbahçe’yi hizaya, sonra politikada AKP’nin azgınlığa son vermesine, nihayetinde de Avrupa’nın ve Beyaz Saray’ın küresel katliamlara son verip bir parça adalet duygusuyla tanışmasına sebep olabilir.

Trabzonspor başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu pek yakında eski futbol hakemlerinden Metin Tokat ve Cem Papila’yı Cos Dağı’na kaldırıp şampiyonluğa mal olmuş maçların videolarını izlettirip eski Yeşilçam filmlerindeki gibi; ‘’ Konuşun ulan Aziz’in köpekleriii!’’ diye gürleyip tokatlarsa hiç şaşırmayacağız.

Kirinta kilisesinin düzlüğünde zehirli sarmaşıklar dolanmış yıkık bir duvarın dibinde eklemleri gıcırdayan minderli iskemlesine oturup karşı Ayamama dağında deniz meltemleriyle menevişlenen meşeyi temaşa eden, arada bir daldığında kendini Solaklı Deresi üzerindeki damı oluklu kiremitli Haşpiyas köprüsünün kemerinde bulan, oradan bir kış günü Hopşera köyündeki genç kızların paragasına dalıp peşko üzerinde kavrulmuş fındıklardan yiyen, sonra Cida köyündeki manastırın boş sıralarına oturup Yüce Tanrı’yı ve Ortodoks Rum komşularını düşünen, nihayetinde Kazret köyü imamının kıydığı bir nikâhta yeni çifte bir cambaz çabukluğuyla tam üç defa sorduğu; ‘’ Bir daha aldun kabul ettun mi?’’ sualini hatırlayıp tebessüm eden Rum çehreli Aspulika nineye göre ihtiyarlık tek kelimeyle maskaralıkmış.

Hopşera ulemasından Curcurufzade Molla Abdullah Efendi Humurgan’dan Mapavri’ye yaptığı bir tekne seyahati sırasında El Papirüs-ül Alem külliyatına yazdığı malumatlar doğru ise; İstiklal Harbi sırasında Batum limanından tam elli beş kez halat çözüp takasının yelkenlerini şişiren, dümenin başında cigarasını tellendirip Trabzon’a doğru pupa yelken yol alırken heyecandan arada bir küpeşteye yaslanan, Karadeniz’in ufkundaki en küçük karaltıdan işkillenip hemen dürbüne sarılan, tehlike olmadığından emin olduğunda derin bir nefes alıp piryozdan hiza alıp Rize açıklarından yalı yalı yol alan, her tehlike sonrasında Karadeniz uşaklarıyla güvertede horon oynayan Dursun Kaptan’ın endişeleri yersizmiş. Zira Ruslar Türklere cephane yardımını zaten Batum ili karşılığında yapıyormuş. Mustafa Kemal Paşa ise Samsun’a Karadeniz’i kontrol eden İngilizlerin verdiği pasaportla geliyormuş. Filhakika Rumların ve Yunanlıların Karadeniz’in bütün suyunu içecek kadar büyük bir midesi yoksa Dursun Kaptan’ın Kuvayi Milliye’ye mühimmat taşıma işi askeri açıdan oldukça rutin bir görevdi.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırları dağılmış iskemlesine oturup geçip giden yılların ardından ağıtlar yakmak yerine genç kızlık türküsünü mırıldanan Rum çehreli Aspulika ninenin Kör Fadime’ye anlattığı hikâyeler doğru ise; eskiden Türkler, Lazlar, Rumlar ve Ermeniler birbirleriyle ateş komşulukları yapacak kadar yakın ve sulh içinde yaşarlarmış. Rumlar şehirli ve insancıl Türkler ise göçebe ve savaşçı olduğundan birbirlerini tamamlarlarmış. Zamanla Rumlar vicdanen Müslümanlaşırken Türkler de kültürel olarak Rumlaşmakta herhangi bir beis görmemiş. Hatta bu girişkenlik denli bir aşamaya varmış ki yüz yaşındaki bir Türk kadını doğadaki çoğu bitkinin adını Rumca söyleyebiliyormuş. Ne olduysa bu yüzyılın başlarında oldu bize. Kafkasya’da ve Karadeniz havzasında yarım milyon Rum ölüm ve vatansızlıkla karşı karşıya kalmış. Ölenler öldü, iyiler göçüp gittiler. Geriye ise sadece, hainler, gaddarlar, yalancılar, çapulcular, sanattan estetikten anlamayan zevksiz insan posaları kaldı. Sonra onlar da giderek mankurtlaştılar.

Karl Marks’ın komünist manifossstosu bu yüzyılın ilk çeyreğinde Yunanlı sosyalistlerin çıkardığı playboy tipli bir politikacıyla sadece şey oldu. Şey? Yani antikalığıyla meşhur antik Yunanlılar turbo kapitalizme karşı sadece Syriza adlı geçici bir şurup bulabildiler. Ama bu asla bir çare değildir. Onun için Türkiye’deki sünnetli komünistler ve solcular hiç heveslenmesinler. Zira Mora yarımadasının tapusunu Almanlara kaptıran lağo Helenleri artık Syriza şurubu da kurtaramayacak. Tembelliğe alışık olduklarından çare olarak Osmanlının şefkatli kollarına dönsünler. İncil’i bilmiyorum ama bu dediğim şeyin Mushaf’ta Rum suresinde yeri vardır.

Bugün size her kahve altısında iki deve kuşu yumurtasından yapılmış omleti, bir tam boy hapşikolu, bir sini Laz böreğini, üç buçuk Sürmene kurut peynirini, bir kavanoz dolusu Anzer balını yiyip, Çaykur mamulü Tirebolu çayından iki demlik dolusu demli çay içen, sırf hacet gidermek için girdiği Laz konaklarının kenefinden dostlarının köstekli saatlerine göre tam bir saat kırk beş dakika sonra çıkabilen, Amerika’nın ambargosuna rağmen yıllarca Küba Puro Company’den dolar karşılığı ithal ettiği Ha-vana purolarını kimseyle paylaşmadan tüttüren, SSCB döneminde Gürcü aşkıyla Batum’un bataklığında kumrular gibi oynaştığı günlerin birinde balık sürülerinin Türk karasularına kaçmasını önlemek için imansız komünistlerin Sarp sınır kapısı civarında Karadeniz’in dibinde nükleer türü bir bomba patlatmalarıyla tüm şehvetengiz dakikalarının keyfi kaçan, Batum sahiline vuran hamsilerin kokusuna daha fazla dayanamadığı için Gürcü aşkını sonsuza dek terk eden, gençliğinde Katuna dağında bir avda tam on sekiz domuzu, beş iri kıyım boz ayıyı, yedi çatallı boynuzlu karacayı hakladığında kahramanlığını mühimmat stokunun bitmesiyle engellediğini iddia eden, düğün gecesi girdiği gerdekte iki karyolayı kullanılamayacak derecede çökerttiği akrabalarınca yüz kızartıcı bir şekilde tespit edilen, en son uçurduğu atmacanın akıbetini öğrenmek için kiraladığı sarı ticari taksiyle köy köy dolaşan ve bu durumla ilgili olarak ciddi ciddi içişleri bakanlığını arayıp şarap ve bela kokan pankreas tehditleriyle yardım isteyen Laz avcıların kralı Demirali’nin son macerasını anlatayım mı?

Modern toplumlarda insanlar sözünü kuralları, kurumları, sınırları çok belirgin rasyonel bir hayatta iyice öğütülüp posaya çıktıktan sonra kendisine bırakılan parmak ucu kadar dar bir sahada en trajik, en paradoksal ve en mantıksız olana atıf yaparak ve omurgasız kaygısız bir dille dillendirme şansı tanınıyor. Ve çoğu kez söylediklerinin de insan ruhunu esir alan modernliği kutsamaktan başka bir anlamı olmuyor.

Bu dünyada Siyonistlerden ülkeni, Amerikan gâvurlarından canını, değirmentaşı götlü liberallerden reyini, Türk maliyesinden paranı, diyanetten dinini, cemaat şeyhlerinden de karını korudun mu yolu yarıladın demektir. Öbür tarafta Allah kerim, olur bir şeyler!

Of’ta her mübarek Cuma günü sahtekâr bir diyanet müftüsünün göz yummasıyla merkezi sistemden okunan merhum ve mağfur Kani Karaca’nın dokunaklı Hüseyni makamındaki salatı şerifi artık ortalıkta olmayan Of ulemasının ve namı fıkralarla, tepeden tırnağa şarlatanlık kokan filmlerle kof softalara dönüşmüş Oflu Hoca’nın ölüm salası gibiydi.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.