5 Temmuz 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin Çankaya Köşkü’ndeki cumhurbaşkanlığı koltuğunu Beştepe’ye yaptığı Ak Saray’a kaçıran Tayyip Erdoğan sorunu gibi Trabzonspor kulübünün de mafyatik düşüncelerini gözlerinin beyazına yoğunlaştıran düşündüğü, söylediği, yaptığı birbiriyle çelişkili bir başkan sorunu var.

Aman Allah’ım! Cemaat sadece Türkiye’de devleti, MIT’i ve emniyeti değil aynı zamanda cennet bahçelerini de ele geçirmiş. Bknz. ‘’Ve cennatin elfafa!’’ Nebe suresi / 16 (İç içe geçmiş cennetler, paralel Hakk bahçeleri!)

AKP’nin yeni Türkiye’sinde Suriye’de Baas rejimine ve isyancı Kürdopathlara karşı vahşi cihat eden İŞİD’in potansiyel bakire cariyelerinin AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı imam hatip okullarından çıkma olasılığı çok daha yüksek Sebastiyan.

Şimdi biz HDP’nin siyasi tarihindeki 40.000 insan cesedidi, bum bum bum bum Kalaşnikof marka silahı, Avrupa’nın Doğu Sorununa eklemlediği Stalinist bir Kürt isyanını, İslam’dan ve Müslümanlardan ölümüne nefret eden seküler Kürtleri, Afganistan-Avrupa uyuşturucu trafiğinde kartel olmuş bir mafyanın varlığını, Ortadoğu’nun en büyük silah ve uyuşturucu şirketini, İsrail ve Ermenistan’ın siyasi hedefleri için Türkiye’yi yoran marka bir örgütü ve British Petroleum’un aptal muhafız birliğini, Türkiye’nin sosyopolitik meseleleri hakkında ciddi bir fikri olmayan asalak Kürdopath takımını dillendirmezsek bütün bu işler düzelecek mi?

Bu ülkede uyuklayan bir Türklüğün varlığı ve kolu kanadı budanmış Sünni İslam’ın pasif direnişi bazılarının boynuna akrep gibi bir haç takmasını biraz olsun geciktirmekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Kudüs’te Mescidi Aksa’nın avlusundaki Filistinli yaşlı bir simitçiyi tartaklayıp gözaltına alan işgalci Siyonist İsrail askerlerinden çok daha vahşi olanları Türkiye’deki Müslüman ahalinin siyasi iradesini bir çuvala tıkıştırıp Beyaz Saray’a ve Tel Aviv’e satanlar ve Bozkır’ın ortasında kendilerine saraylar yaptıranlardır.

Bir zamanlar Adnan Okyar’ın Evrim Teorisini boşa çıkarmaya çalışan Harun Yahya adıyla basılan batıdaki bilimsel zırvalıkların tercümesinden oluşan iğrenç kitapları vardı. Bu aralar tarihçi Kadir Mısıroğlu da Osmanlı tarihi, yakın tarih hakkında benzer türden kitaplar yayınlamaya başlamış. Yani Türk tarihinin big bangi AKP’yi ve Tayyib’i mübarek ilan etmiş Kadir Mısıroğlu’nun eliyle patlamak üzere. Ahmet Hakan bu garabet duruma bir el atsa da şu mübarek ramazanda birazcık neşelensek.

Hazreti Peygamber’in üzerine çıkıp hutbe okuduğu hurma kütüğünün daha sonra hüngür hüngür ağladığını işittiğinde pek duygulanıp gözyaşı döken amma velakin tam 13 yıldır rey verdiği bir kütüğün devri iktidarında ümmeti Muhammed’in anasının ağladığını bir türlü göremeyen insan türüne AKP’li (bizon family) denir.

Uzun bir aradan sonra gerçek bir Karadeniz klasiği olmasını umduğumuz Kalandar Çörekleri adlı romanın edisyonunu yaparken içinde bulunduğum ruh hali ile son Concorde uçağıyla Atlantik okyanusunu geçen Fransız pilotun ruh hali hemen hemen aynı. Gerçi bir ülkede kitapçılardaki bestseller raflarını Recep Tayyip, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun kusmukları işgal ediyorsa o ülkede yazar olmanın anlamı nedir? diye sormak gerekiyor. Sahi Sebastiyan sen İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ını okumuş muydun?

Saadet Partisi’nin ekâbir takımı erken seçime kadar seçim barajının kaldırılması için tüm gücüyle Anayasa Yüksek Mahkemesi başkanlığına yüklenmelidir. Şu anda % 10’luk seçim barajı Saadet Partisini meclis dışında tutmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Şayet AYM başkanı AKP’nin siyasi baskısıyla barajı kaldırılmazsa Milli Görüş teşkilatları sahaya inmek zorundadır. Bu işler öyle kuru ahlakçılıkla, vatandaşa boş nutuk atmakla olmuyor. AKP kendi kitlesini siyasallaştırmak için Gezi’yi türetti ve kullandı. Milli Görüşçüler ise uzun zamandır uykuda. Tanıdıklarım siyasal özgüvenini yitirdi. Birkaç AKP bürosunun camını kırmayı göze alamayan bir teşkilat bu zulümlere nasıl dur diyecek? Efendim ülkemiz çok kritik zamanlardan geçiyormuş! Bu ülke ne zaman normal zamandan geçti ki? AKP’nin reisi nasıl 13 yıl boyunca sözle sizi bozduysa siz de benzer şekilde eylemle onu bozacaksınız. AKP’yi yenmenin tek yolu ona nefes aldırtmamak ve asla düşündürtmemek.

Hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisidir, bir İstanbul lehçesiyle ‘üslup sorununuz var beyefendi!’ sözünü duymak. Birden hayatın en bilinmez yerlerinden ‘bir tanrı’nın çıkması gibi bir şeydir benim için. Sanki bütün mesele bir meseleyi dillendirmeye çalışanın bizzat kendisidir. Üslup sorunu. Üslup dünyanın büyük meselelerine insanın zekâsının, dilinin, elinin dokunmasına bir türlü müsaade etmeyen rahat zebanilerin basit kırbaç şakırtıları. Anlamı şudur; şşt sen! Tanrılar o şeye kirli ellerle dokunmana müsaade etmez. A evet üslup zorunu! Sizin o Türkçe’nin gramer kurallarından taşmayan naif Bizans diliniz, rahat mı rahat ruh haliniz, kaygısız üsluplu, usturuplu, Dipkarpaz eşeğine çıkan sonsuz sabrınız ne işe yarıyor? sormak gerekiyor. Evet, belki bir üslup sorunum var ama kesinlikle bir insansızlık durumum yok.

Bugün Milli Görüşçüleri; ‘’ Sabırlı olun, şu anda ülke kritik bir aşamadan geçiyor, uslu uslu oturun kıçınızın üzerine!’’ deyip uyutanlar yarın Türk siyasetinde Fatih Erbakan’la Bilal Erdoğan’ı horoz dövüşüne tutuşturup en yüksek bahsi oynayacak olanlardır.

Bunlar, muhafazakâr İslamcılar, Hz. Harun gibi geldiler, çaldılar çırptılar ve Karunlaştılar. Gitmemek için hala direniyorlar. Yunanistan’ın başbakanı Çipraş ise bütün derslerden tam not almış bir liseli gibi geldi. Avrupa kapitalizminin lügatinde romantik devrimcilere şans tanımak yoktu. Dolayısıyla komünist Çipraş’ın Avrupa’daki devrim hayali katı ekonomik realitelerin gerisinde kaldı. Yani Yunan komünistlere Avrupa’nın oburlarına karşı Chavezleşmekten başka seçenek kalmadı.

Balinalar sırf Allah Teâlâ Tekaddes Hazretleri’nin azameti subhaniyesinin ve de sonsuz rahmetinin bir tecellisi olarak vahşi kapitalistlere ve liberallere kebair günahlarını hatırlatmak için intihar ederler. Bu konuda ne bir ayet ne de bir sahih hadis duymuşluğum vardır. Ama okyanuslarda yüzen en büyük hayvanın intiharının ilmi açıklaması bu olsa gerek.

Benim anladığım kadarıyla serok Apo salınana kadar onun başkanlık divanındaki yerine yeğeni Dilek Öcalan vekâlet edecek.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

2 Temmuz 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Modern cumhuriyet diyanet kurumu vasıtasıyla Sünni İslam’ın siyasi yönünü dumura uğrattı. Onun yerine Paris’in kumar masalarında parası biten bir şairi İslami hareketin teorisyeni diye Müslümanların başına musallat etti. Adam tam bir nihilistti. Onun için; ‘’ Aldırma üstatları böyle gelmiş bu dünya böyle gider.’’ dedi. Sonra Mısır’ın Müslüman kardeşlerinden neşet yeni tür İslamcı dalga Amerika’nın ‘yeşil kuşak’ projesinin insan kaynağı oldu. Bu dalganın Anadolu’da insana inen insanın tarihini coğrafyasını dilini kuşatan kültürel bir kökü yoktu. Politik açıdan ise bir ejderha başından ibaretti. Bu siyasi dalganın iki askeri metamorfoz yedikten sonra getirildiği nokta gerçekten çok dramatik. Ebrehe’nin ordusu gibi filler yönünü güneye, Kâbe’ye, doğru döndüler. Tek umudumuz ebabil kuşları ve çöldeki kızgın kumlar.

Müslümanlar ramazan ayında öyle bir oruç tutmalı ki, ( ki bağlaç eki ) kapitalizmin dünyadaki bütün çarkları sürekli devir düşürmeli, otuzuncu günün iftar vaktinde gıcırdayarak bütünüyle durmalı ve dünyada kuş cıvıltısı, ırmak şırıltısından başka hiçbir ses duyulmamalı ve biz müminler geniş libaslar içinde birbirimize sarılıp gerçek bir bayram yapmalıyız. Ama gel de bunu kalkınmacı expathlara anlat!

Son zamanlarda cumhurbaşkanlığı basın sözcüsü olacak o esmer adamla muhtemelen Tunus, Fas ya da Cezayir’in Ankara konsolosluğunda çalışan ikinci sınıf kâtip kılıklı bir diplomatı karıştırmak gibi bir zaafım nüksetti. Sanırım bir göz doktoruna uğrayıp dinlendirici bir gözlük satın alıp bir parça Zeki Müren taklidi yapmam gerekecek.

Mevlana Celalettin’i Rumi’den esinlenerek bestseller Aşk’ı yazan, Şems’ten ilham alıp Mevlevi dergâhındaki derviş yellenmeleri kokusunda edebi eserler veren ve her daim hoşgörü barış teraneleri vuran 1 milyon 700 bin takipçili yazar Elif Şafak’ın son paylaştığı şey; ‘’Madımak’ı unutmadık!’’ İşte bu topraklardaki örtülü çifte standardın resmi.

Demek ki bu ülkede batılı Hıristiyanların yerli taşeronlarının politik oyunlarıyla, vahşi kapitalizmin görünmez unsurlarıyla Anadolu’daki politik, ekonomik, kültürel kuşatma büsbütün tamamladığında bütün Sünni Müslümanları benzin döküp yakacak bir zihniyet pusuya yatmış sabırla intikam saatini bekliyor. Şayet böyle değilse Madımak’ı Unutmadık! diye slogan atanlar bir sonraki adımın ne olacağına inandırıcı bir açıklama getirmek zorundalar.

Türkiye’nin kuzeyinden bir şampiyon çıkmasını engel olmak bir politikacının Türkiye’nin güneyinde bir Kürt devletinin kurulmasına engel olma tecrübesi ve garantisi vermez. Bilindiği gibi % 41’in politik reisi daha önce futbolun en üst mahkemelerinin kararlarına rağmen Türkiye’nin kuzeyinden bir şampiyon çıkmasına müsaade etmemişti.

AKP’nin eski savaş memuru İsmet Yılmaz NATO’nun Türkiye’deki en büyük Truva atı gölge bir figürdü. AKP’nin Suriye’de çıkardığı iç savaşta kendini Tayyip Erdoğan’ın gürültüsüyle saklamayı başarmıştı. Şimdi de AKP’nin Bizans entrikalarıyla ve de MHP’nin politik bağnazlığı sayesinde Türk halkının siyasi temsilinin üzerine çıkarıldı. Böylece AKP Suriye’ye girme stratejisinde rahat bir nefes aldı.

Karadeniz’deki azman floranın yeşilin bin bir türlü tonuna büründüğü derin vadilerde Yüce Tanrının ve O’nun bembeyaz kanatları arzla sema arasındaki mesafe kadar olan nurani meleklerinin bile unuttuğu eski bir Rum köyüydü. Ortasını yaban incirleri, ısırganlar, ayrık otları ve dikenler kaplanmış metruk Rum kilisesinin düzlüğünde, zehirli sarmaşıklar dolanmış, kertenkeleler saklanmış yıkık duvarının dibindeki hasırları dağılmış iskemlesine oturup feri sönmüş gözleriyle karşı Meryem Ana Dağı’na sabitlenip derin düşüncelere dalan yüz on beş yaşındaki Aspulika Nine artık ortalıklarda görünmüyordu. Onun biricik dert ortağı Kör Fadime ve kilise kapısındaki kirli çanağı ters dönmüş kedisi Katoliya Sipsika’dan da bir haber yoktu. Apsulika Nine, Kör Fadime ve kedileri Katoliya Sipsika’nın yokluğuna bir de kilisenin düzlüğünde sinkaflı oyunlar oynayan kopillerin yokluğu da eklenmişti. Karadeniz’in uçsuz bucaksız mat bulutlarla bütünleşmiş görüntüsü, çığlık çığlığa kalmış beyaz martılarına rağmen kuzeyden esen serin sonbahar rüzgârları insanın içindeki ilahi boşluğu daha da büyütüyordu. Sert poyrazlar yağmur yüklü kurşuni bulutları yaylaların tepelerine sis olarak sürüklediğinde birkaç gün süren gök gürültülü sağanak yağmurlar da başladı. Dereler bulanıp taştı. Kabaran yağmur suları bütün köksüz şeyleri sökün edip derelerde iyice törpüleyip denize taşıdı. Karadeniz’e bir rahmet nişanesi olarak içindeki kargalakları sahillerindeki mülksüzler için kıyıya attı.

Hazreti Davut peygamberin tepeden tırnağa zırhlı ordusundaki atlı savaş arabaları Karadeniz’in kurşuni bulutlarla kaplı semalarından süratle geçerken süvarilerinin nallarından etrafa şimşek gibi kıvılcımlar saçılır, atlı arabaların boşluğa düşen tekerleri kıyamet kopuyormuş gibi gürültüler çıkarırmış. Kuzeyli barbar putperestlerle savaşan Hazreti Davut peygamber ve askerleri ellerindeki topuzlarıyla onların başlarına vurur ve her birini mermer zemine düşen kristal kadehler gibi tuz buz ederlermiş. Elde ettikleri ganimetleri çuvallara doldurup Beytülmakdis’e dönerlerken arabalarının tekerleri çukurlara düşüp kırılır ve çuvallar dolusu altınlar etrafa saçılırmış. Hazreti Davut’un dehşetengiz ordusunda telaşla koşuşturan askerleri son anda toplamaktan vazgeçtiği kırmızı renkli altınlar kurşuni bulutların soluksuz yağmurlara dönüşmesiyle tek tek Karadeniz’e düşermiş. Denize düşer düşmez türlü balıkların merakla hamle yaptığı parlak bir meta olarak zikzaklar çizer ve parlak çakıl taşlarının, midye kabuklarının, yosunların arasında alelade bir nesneye dönüşürmüş.

Hayatı her gün biraz daha bağlamından koparıp insanları kudurtan politikacıların zehirli dillerinden, vahşi kapitalizmin kulakları sağır eden sonu gelmez uğultusundan, maymun beyni yiyip yamyamlaşan Çinlilerin görüntülerinden, dergâhlarında kelpler gibi uluyan, birbirini şişleyen, sırtlarını zincirleyen sapkın tarikatlardan, Suriye’de insanları boğazlayan, kafesleyip havuzlarda boğan İŞİD’in barbarlığından, televizyon ekranlarında pavyon fahişeleriyle yaptığı sazlı sözlü eğlenceleri din diye pazarlayanlardan, Filistinli küçük çocuklara işkence yapan İsrailli canilerden, Afrika’da Müslümanları diri diri yakan siyahlardan, savaş haberlerinden, yakıp yıkılan şehirlerden, her gün ülkelerinden kovulan insanlardan, Akdeniz’de boğulan Afrikalı göçmenlerden, insanın insana yaptığı sonu gelmez barbarlıklardan ve hiçbir şeye aldırmadan şamata çadırı gibi çalıp oynayan televizyon insanı türünden sonra dünya bir parça vicdanı olan insanlar için yaşanabilecek bir yer olmaktan büsbütün çıktı. Bütün bu küresel kötülükler karşısında Müslümanların ahlakının hiç bir işe yaramıyor oluşu ve muhafazakâr İslamcılar gibi Moğol genli, talancı bedevi ruhlu, zehirli ejderha dili bir politikacının Anadolu’da hala destek bulabiliyor oluşu insanın ruhunu yaralıyor.

Aslında komşu Yunanistan için her zaman bir çare vardır. Bu mübarek ramazan gününde ateist Çipraş kelime-i şahadet getirip Müslüman olabilir. Sonra 12 adayı teminat gösterip diyanetin bütçesinden 1.6 milyar dolar borç alabilir ve IMF’ye olan borcunu ödeyebilir. Çipraş ülkesinin durumu düzelttiğinde diyanete olan borcunu ödeyebilir ve ateistliğine kaldığı yerden devam edebilir. Velev ki borcunu ödeyemedi ve Türk ordusu 12 adaya el koydu. Zaten İtalyanlardan karşılıksız alınmış adalar asıl sahibini bulmuş olur.

II. Ordu komutanın soyadı Huduti. Yani Türk ordusu Suriye hudutunu geçerken insanlar akustik açıdan birşeylere ikna olacak. Her haberde orgeneralin soyadı bir problemin varlığına atıf yapılacak. Bu yaşıma geldim Huduti diye bir soy isim duymamıştım. Suriye ile hudut sorunumuz olunca duymuş olduk. Sarayda Suriye’de Kürt kantonu kurdurmamakta direnen bir politikacı. TBMM’nin en tepesinde NATO’nun Truva atı yeni bir figür. Ve Suriye hudutunda orgeneral Adem Huduti. Yahudi mi, Acem mi, Hutu kabilesinden mi bilemiyoruz ama orduda orgeneral; Huduti. Her şey tamam. Artık savaş tamtamları çalabilir.

Sivas Madımak olayı ta İran İslam devrimi, İngiliz istihbaratının Hint burjuvazisinden İslam karşıtı bir entelektüel oluşturma planı, Salman Rüştü’ye yazdırılan Şeytan Ayetleri kitabı, Aziz Nesin’in 1990’larda HBB kanalından Müslümanları aşağılayan dilinin dahil olduğu Türk usulü bir dizi kaos sonucunda gerçekleşmiş trajik bir vakıaydı. Ama bugün Madımak’ı Unutma! diyorlar çünkü Madımak gibi tamamen sosyo-psikolojik faktörlerle olmuş trajik bir kazanın intikamının sadece dört gün sonra PKK eliyle Başbağlar’daki Sünni köylülerden alındığının hatırlanmasını istemiyorlar. Bugün Madımak’ı Unutma! diye ortalıkta nara atanlar gerçekte Sünni Müslümanlarca uğratıldıkları bir mağduriyetten değil bu ülkede var olan örtülü gavurluğun çelik ağlarını kullanıp anında intikam alabiliyor olmanın mağruriyetiyle atıyorlar o naraları.

Benim yazdıklarımı okuyunca birazdan başınız belaya girecek gibi hissetmiyorsanız karşınızda okuruna ve ülkesine ihanet eden bir sahtekâr var demektir. Zira bu ülkede doğduk doğalı başımız beladan bir türlü kurtulmadı. Lanet olası laik Kemalistler dinimize musallat oldular, hırsız kapitalistler zenginliğimizi çaldılar, aşağılık sağcılar-liberaller sürekli halkı aldattılar, sahtekâr din bezirgânları ise Müslümanları üfürüp büyülediler. Kalpazan paraleller ülkenin güvenliğini CIA’ya emanet ettiler. Yani ben Elif Şafak kadar rahat değilim, yazarken kendimi baskı altında hissediyorum. Türkiye’nin bölünme riski varken, geri zekâlı İslamsılar eliyle Suriye’yle savaşa girme riski varken ben oturup size pamuk şekeri tadında yazılar yazamam.

Kısacası Oflu bir yazar olmanın berberde tıraş olurken hesabının Of mafyasınca çaktırmadan kat be kat bahşişiyle ödenmesinden başka hiçbir esprisi yok, Sebastiyan.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Haziran 2015 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

AKP’nin kültürsüzlüğe övgü, soysuzluğa fırsat ve yozlaştırma politikaları çerçevesinde kadroya aldığı İslami playboylardan Selahattin Yusuf’un İslam adına Müslümanlık adına sözü, omurgası olan bu toprağa has insanlar için söylediği sözdü. ‘’ İsmet Özel’in arsasında gecekondu kurmayın.’’ Bu İslamcı playboyların akıl babası da Haşmet Babaoğlu. Yani ortada AKP’nin genç kitlesine kültürel vıdı vıdı yapan İslamcı gibi görünen ama ayağı sağlam bastığında Stalinist dişlerini gösterebilecek türden bir bukalemun İslami playboy türü var. Bu türün asla ve kat’a herhangi bir kutsalı yoktur. Yani Türkiye’de porno sektörü gelişmiş olsaydı Selahattin Yusuf ve diğer isimler televizyon ekranlarından İslamsı, kültürümsü şeyler höykürmeyeceklerdi.

Mazhar Osmanlık bir kişiliğin, imam hatipli Esra Elönü, söz sahibi olduğu bir dünyada ümmeti Muhammed’in Arap çöllerinde Amerikan gâvurunun bombardımanıyla ölmesi Hakk’tır…

Zabıta müdürü görünümlü genelkurmay başkanı Necdet Özel ile Scapi’nin Dolapları dizisindeki Aldo tipli başbakan Ahmet Davutoğlu bir gece yarısı bir bölük askerle Ak Sarayı bassın ve oradaki zatı tutuklasın, inanın bana bu gezegendeki çoğu büyük kötülük kendiliğinden biter. Çünkü bu gezegende tam 13 yıldır en büyük kötülükler Tayyip Erdoğan ve tebaasının tanrıya imansızlığından ve adaleti, hukuku, kanunu takmamasından ve Moğol genli, talancı bedevi ruhlarıyla bu ülkede her haltı yemeyi kendilerinde bir hak olarak görüyor olmalarından kaynaklanıyor.

Size AKP’nin ne menem bir şey olduğunu anlatmak için bir Kürt politikacıyı ele alalım. Mesela Dengir Mir Mehmet Fırat Kürdopath kategorisinde bir politikacı değildi. 2000 yılında Fazilet Partisi’nin cumhurbaşkanı adayıydı. Sonra o da Tayyip gibi milli görüş gömleğini çıkardı ve AKP ile reel politik retorikli yoğun bir sekülerizasyon süreci yaşadı. Bugün Dengir Mir Mehmet Fırat HDP’nin cumhurbaşkanı adayı. AKP ile yaşanan değişim bu kadarıyla kalsa iyi. Dengir Mir Mehmet Fırat Ortadoğu’nun en büyük silah ve uyuşturucu baronu. İşte buna Recep usulü ‘büyük düşünmek’ diyorlar.

Müslüman İslam peygamberinin pabucunu, hırkasını, değneğini en ‘kutsal emanet’ olarak bellediği, ona yüz sürdüğü güne kadar insan Müslüman’ın en kutsal emanetiydi. Sonra Filistin’de Yahudiler, Afrika’da yamyamlar, Çin’de, Arakan’da Budistler Müslümanın etini yemeğe başladılar. Çünkü artık Müslüman için insan, insan için de Müslüman kutsal değildi.

Şayet bir fırsatını bulursam modernliğin vaizlerinden Nihat Hatipoğlu’na; ‘ Hocam, balkona çıktığımda burnuma komşumuzun yeni yıkadığı çamaşırlarında mis gibi deterjan kokusu geliyor ve o koku çok hoşuma da gidiyor. Acaba çamaşırların sahibi pek sevmediğim bir komşumsa ol nefes ribaya girer mi ya da ne biliyim oruçlu olduğum için bir fakire birkaç avro sadaka vermek günahıma kefaret olur mu?’ diye çok önemli bir soru sormak istiyorum.

Bir üst klas modernist Yaşar Nuri’yi tenhada yakalayacak olsam ona bu türden bir sual sormaktan hicap ederdim. Ama pekâlâ şöyle bir sual sorardım mesela. ‘’ Kredi kartlarının borcu yüzünden evlenmeye gücü yetmeyen iki fakirin yaptıkları zinanın % kaçı sadaka-i cariyeye, % kaçı da her hutbe ile her vaaz ile hükümeti erekte eden diyanetin fitre nisabına girer hocam? Ya da gerçekten girer mi hocam!’’

Yani bir yazar gözüyle AKP’nin dışişleri bakanına bakıyorum ve Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili gevelediği şeyleri okuyorum. Ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor. Bu adam Türkiye’nin dışişleri bakanı falan değil, olsa olsa Otel Dedeman’da komilerin başı olacak çapta bir memur. O da en iyi ihtimalle. Çünkü anatomisi hukuksuz gelişmiş, yüzündeki maske sahte ve gözbebeklerinde herhangi bir inandırıcılık yok.

Bir Türk homoseksüelin mahşerdeki savunması: ‘’Pekâlâ! Günahımı kabul ediyorum. Dünya hayatında analdan kazanıyordum. Ama bende meclisten II. Irak tezkeresini geçirip Irak’ın işgali için ABD’ye lojistik destek veren AKP’li politikacılar kadar büyük g.t yoktu. Artı cennete VIP’ten girmek gibi bir arzum hiç yok. Hem cennette köprü altında yaşayan kullarının fantezilerini de düşünmek zorundasınız, ayol!’’

Saadet Partisi iktidara getirmiyorlar. Çünkü feministlerin ve batı medeniyetinin tüketim kalıplarına sığınıp kendini özgür zanneden modern kadınların statülerini kaybedip otomatik cariye olma tehlikesi var. Yani bu toplumdaki erkeklerin kahir ekseriyeti sırf Kamil manada erkek olmadığı için Saadet Partisi iktidar olamıyor.

Türkiye’deki asıl homoseksüellik, ABD’nin dünyanın dört bir tarafından tutuklayıp Küba’daki Guantanamo üssünde hapsettiği ve modern işkence yöntemlerini denediği Müslümanlara giydirdiği tulum ile Suriye iç savaşında AKP hükümetinin NATO direktifleri doğrultusunda yıllar boyunca desteklediği IŞID’in işkencelerden geçirip öldürdüğü kurbanlarına giydirdiği tulumun turuncu olduğunu görmemesi ve boğalar gibi homoseksüellerin tek turunculu bayraklarına saldırmalarıydı.

Yusuf Kaplan ikide bir; ‘’Batılılar İslam’ın Sünni omurgasını çökertip Şiilerin önünü açıyorlar!’’ deyip ağlayıp duruyor. Ama şunu bir türlü dilendiremiyor. Batılılar Sünnilik denilen şeyi iki Almanya’dan birini Müslüman yapamayan Türk Diyaneti sayesinde zaten çökertmişti. Sünnilik kapitalizmin çekirdek ahlakını oluşturan Protestanlık mezhebinin Anadolu’daki payandasından başka bir şey değildi ki zaten. Bu çökmüş Sünniliğin çıkardığı politik şizofren de gitti iki cümleyle Mısır’daki Sünni omurgayı çökertti. Onun için Anadolu’da Nemrut Mısır’da Firavun politikada dengedeler. Yani Mısır’da ezilenle Türkiye’de ezilen aynı şey. Ama bizonlar Türkçe ve Arapça bilmezler. Her neyse! Sünnilikten vazgeçtik laik Kemalist darbeci Türk ordusunun gölgesi bile bu coğrafyada ta Yemen’e kadar uzanıyor herkese yetiyordu. Bu iktidar ve ona eklemlenmiş alçak sürüsü onu da halletti. Şimdi kan gövdeyi götürüyor. Baş muharrirleri de Kudüs’te ağlayıp duruyor.

Ahmet Hakan’ın köşesinde çiziktirdiklerine bakılırsa cumhuriyetin bir türlü imana gelmeyen çekilmez Kureyş’i yavaş yavaş yola geliyor. Ama bu kez vakti zamanında Müslüman diye bildiğimiz ağzı köpüklü devler yoldan çıkmışa benziyor.

Türk modernleşmesi kemale erdi. Ve bu süreçte Sünniler Aleviler modern hayatın içinde boğuldular. Kapitalizmin soğuk unsurlarıyla sıkıca kuşatıldılar. Kürtlerin boğulma süreci ise biraz gecikti. Ama onlar da boğulmaya mahkûmlar. İşte bu katı realiteden dolayıdır ki Müslümanların, Kürtlerin söyledikleri sözün, seçtikleri politikacıların gerçekte bir hükmü yok. Yani Türkiye’de insanlar siyasetle iktidarı ele geçirerek büyük meseleleri halledebileceğini düşünüyorlar. Ama siyasetin kapitalizm ve modernleşmenin ortaya çıkardığı yeni durumun halk iradesiyle tescili olduğunu bir türlü akıl edemiyorlar. Yani adına demokrasi denilen şey gerçekte modernizmin ve kapitalizmin Anadolu’dan çaldığı şeyi azgın bizon sürülerinin sayısal iradesiyle tescilinden başka bir şey değildir.

Hayattaki tek arzusu Guinness rekorlar kitabına girmek olan modern insanın cennete gitmek diye bir derdinin olduğunu sanmıyorum.

BBC World Service’ten dinlediğim ekonomi yorumlarına göre bütün antik Yunan tanrılarının toplam değeri 100 Avro yapmıyor, Sebastiyan.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

27 Haziran 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Lokal ahlak retoriğiyle Trabzonspor başkanlığı koltuğuna oturduğu günden bugüne İbrahim Hacıosmanoğlu’nun verdiği hafif mafyatik Oflu başkanlık profilinde sona gelindi. Zira Oflu başkan bugün Türk siyasetinin ve spor sisteminin sürekli ötekileştirdiği Trabzonspor’un haklarını heba etti, Trabzonspor’un sistem içerisindeki aykırı ruhunu sattı. Gerçi Tayyip Erdoğan’ın otobüsüne çıkan bir başkanın bu hali hiçbir Trabzonsporlu için sürpriz değildi. Artık İbrahim Hacıosmanoğlu’nun koyun bakışlarının arkasındaki boğuk romantik adalet arayışı sözlerinin hiçbir önemi yok. İlk başlardaki haline dönüşmüş bir karikatür. Ramazan günü bizi yormadan derhal istifa etmelidir.

Sovyetler Birliği henüz çömüştü. Kafkaslarla Türkiye arasında kültürel fay hattının törpülenmeye başlamasıyla doğdu Kazım. Ama ölümünden sonra Kazım Koyuncu endüstrisiyle, ‘Karadeniz kültürü’ önünde bir takoza dönüştü. Bugün Kazım Koyuncu’ya Che Guavaramsı komünist devrimci pozları yakıştıranlar Karadeniz’in müzikten, çevreye neden bir arabesk havzaya dönüştüğüne ciddi bir cevap verme gereği duymuyorlar. Varsa yoksa Kazım’ın müzikal hayaleti. Dahası Kazım’ın Karadeniz müziği adına ürettiği şey de tartışılmaz değildir.

Karadenizli Kazım Koyuncu ve saz ekibi ne kadar devrimciyse Latin Amerikalı devrimci Che Guevara ve gerilla birlikleri de o kadar kemençecidir. Dahası Che Guevara ne kadar devrimciyse Kazım Koyuncu da o kadar sanatçıdır.

Suriye’deki AKP hükümeti destekli İŞİD vakıası zannedildiği gibi şeriat arzu eden insanların İslam’ın sert ve yaptırımcı yüzünü sergilediği sıradan bir vakıa değildir. Suriye’deki IŞID vakıası Avrupa ve bilhassa İngiltere’deki İslami örgütlerin dünya siyasetini okuyamayan (Türkiye’de AKP iktidar olunca aşka gelip uçan postunda uçan ahmak Müslüman türü var ya o tür işte) beyinsiz takımının kullanıldığı bir tür Haçlı çetesidir. İnsanları boğazlarken bile yüzünü gösteremeyecek kadar aşağılık olan bu çete yakın zamana kadar AKP ve onun ucuz tebaasının Zorro türü kahramanlarıydı. Yaptıkları tek şey İsrail’in göz diktiği topraklardaki demografik ve sosyal yapıyı tarumar etmek ve askeri açıdan İsrail’i bloke eden İran-Suriye-Hizbullah-Hamas zincirini dağıtmak. Buna NATO ülkesi sıfatıyla yardımcı olanlar da bu bizon sürüleri. Orta Doğudaki bu vahşi katliamların sona erdirilmesinin tek bir şartı var; 13 yıldır Türkiye’yi esir almış AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması ve bütün bu katliamlar olurken Bozkır’ın ortasında kendine 1001 odalı saraylar yaptıran sultanın tahtından indirilmesi. İkinci bir seçenek yok. Ve işin en korkunç tarafı % 40’lık bizon sürüsü hala bu vahşetin arkasında böğürüp duruyor.

Gece yarısı Rize’den Ünye’ye doğru sürüyoruz. Anormal bir ışık kirliliği var Türkiye’nin kuzeyinde. Arsin’in sahil parkındaki spotlar altında tek bir insan bile yok. Ama Trabzon’da insanlar otomobillerini yolun kenarına park etmiş Uzunkum sahilinde loş ışıklar altında denize karşı kendilerini dinlemeye ve mekanikleşen bir zamana karşı biraz olsun hayatı demlemeye çalışıyorlar. Bu açıdan bakıldığında Karadeniz sahillerindeki belediyelerin yaptığı parkların çoğu fiyasko. İnsansız ve de olabildiğince ruhsuz.

Görünürde Giresun’un en iyi oteli. Ama odaları leş gibi modern insan stresi kokuyor. Saat sabahın üç buçuğu. Aynaya bakıyorum. Yaşlılık çillerim belirmeye başlamış. Ve geri dönüşü de yok. Yaşlanıyorum. Dilimde Elvis Presley’in ‘Heartbreak Hotel’ şarkısı. Otelin blok camını sonuna kadar açıyorum. İnsanlar ölüyken bir şehrin sinmiş ruhunu gözlemleme zamanı gibi bir şey. Çıplak gözle görünmeyen bir şeylerin tarifi. Görmekten daha fazlası gerekiyor. Deniz tarafındaki bir otelin en üst katından Giresun’un kalbine bakıyorum. Kraliyet çiti türü refüjler, sevimsiz palmiye ağaçları, sürekli yanıp sönen trafik ışıklarının bulanıklaşan kızıllığı, meydanda uçuşan birkaç martının çığlığı, bir gece kopuğunun acı kahkahası, Karadeniz’in hayat fonuna dönüşmüş klasik hışırtısı, Gürcü TIR’larının uğultusu, büyük marketlerin arada devir yükselten soğuk hava depolarından gelip geceyi yutan homurtular. --Heartbreak hotel, heartbreak hotel!

Bu memlekette çoğu zaman hukuk Amerikalı Müslüman boksör Muhammed Ali Clay’ı n rakibine çıkardığı iyi bir sağ yumruktan başka bir şey değildir.

Türkiye’de politika üst diliyle hayatı bağlamından koparıp boğarken toplumun alt katmanlarındaki dil ve davranış biçimi de o azgınlığa paralel olarak hemen değişiyor. Ve bu o kadar hızlı oluyor ki, bazen o değişimin dilindeki kodları yakalamak, davranışları gözlemlemek ve edebiyata aktarmak (ki Türkiye’de kimsenin böyle bir derdi yok, zira çevirisi yapılacak batılı şizofrenlerin sayısı bitmez) zaman alabiliyor. Mesela şu deyim beni çarptı; ‘’Çömlekçi’deki boş Rus çuvalları (Nataşa) gibi koy koy bir türlü dolmuyor mübarek!’’ Bugün Çömlekçi mahallesindeki çoğu yapı ve oteller kentsel dönüşüm adı altında yıkılıyor. Ama Sovyetler Birliği çöktükten sonra Çömlekçi’den Trabzon’a, Karadeniz’e bulaşan şey hala yaşıyor. Ve bazı zamanlar yakın geçmişteki her şeyi kendi diliyle fısıldayabiliyor.

Bulancak rıhtımı hayattan ve kendinden kaçanların deniz üzerinde turladığı bir yer. Ucunda ay yıldızlı Türk bayrağının sürekli kıpraştığı bir direk. Direğin dibinde ön tekerleri dengeye dönük üç bisiklet. On iki amatör balıkçıdan birisi kadın. Kadının telefonundaki radyo açık. Fena halde isyankâr bir melodi çalıyor. Erci-e Karakan Cinai Şebeke. ‘’Karteeel, bir numara. En büyük. Cehennemden çıkan çılgın Türk!’’ Balıkçıların şikelerinde ‘’acuk’’ (azıcık) kelimesi ise sanki şarkıyla ilgili açık bir şifre gibi. Kovalarda oynaşan balıklar. Son kurban beton zeminde çırpınıyor.

Birçok şey okuyorsun, birçok haber izliyorsun. Ama sadece yirmi saniyeliğine gördüğün canlı bir görüntü içinde yaşanılan modern zamanı ve onun, soğuk, soluksuz döngüsünü anlamana yardımcı olabiliyor. Harika bir doğa içindeki dört kilometrelik Bolaman tünellerinden çıkışı. Karşı şeritte kaza olmuş. Trafik polisleri, yanıp sönen ışıklar, öten düdükler, küle dönmüş bir motor, birbirine sarılıp ağlayan insanlar, insan kanı henüz yıkanmış bir asfalt. Üstü gazetelerle kapatılmış bir erkek cesedi. Savcının olay yerine teşrifi bekleniyor. Ve belli ki her şey on beş yirmi dakika içinde yeni olmuş. Ama beynimiz trafik polisinin meraklıları düdükle kovduğu bir modern zaman sahnesinin kayıp parçalarını otomatik olarak tamamlıyor.

Defalarca niyetlendiğim halde her defasında yolların bozukluğunu, uzunluğunu bahane edip gerçekte tembelliğimden dolayı vazgeçtiğim Santa harabelerini ziyaret etme (gerçi Kıbrıs gezisi ünitemizde Türkler için harabenin sadece harabe olduğunu öğrenmiştik) ve Karadeniz’den sürgün edilmiş eski Rumların yitik hatıralarının ardından birkaç hümanist aforizma yazma zamanının yaklaştığını hissediyorum Sebastiyan.

Haydi feministler! Modern Türk kadını için de; ‘’Avrupa şampiyonu olurken popomuzu el âleme göstermek zorunda değiliz! Voleybol etekle de oynanabilir.’’ diye tumturaklı bir açıklama yapın da size inanalım.

Şayet Türkiye’de hayatı tiye alan Karadenizli Temel’in sarkastik fıkraları olmasaydı başta Mehmet Barlas olmak üzere hiçbir aptal Türk aydını, entelektüeli, yazarı iyi bir ara pasta meşin yuvarlakla buluşamayacak, hakemin pozisyona devam işaretiyle rakip kaleciyle karşı karşıya kalamayacak ve mutlak gol pozisyonunda topu dışarıya atıp tribünleri heyecana gark edip stadyumu uğultuya boğamayacaktı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Haziran 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Modern kadın gerçekten de çok komik. Çünkü düşüncesiyle, sözüyle ve yaptıklarındaki açık çelişkilerle bir türlü Aristo mantığına sığmıyor, sürekli ondan taşıyor. Dahası hayatta mantık diye bir derdi de yok. Bu açıdan bakıldığında modern kadın hayatın dördüncü boyutunda saklanmış peri gibi.

Bu memlekette mesele Süleyman Demirel’in ex olması değildir ki, bu memlekette esas mesele işkembesi büyük sağcı liberal Demirel’in politik ruhunun AKP’nin psikopat başkanında ve expath tabanında sürekli hortluyor oluşudur. Binaenaleyh durum tam da budur Sebastiyan.

Cumhurbaşkanının anayasal sınırlar içerisine çekilmesi meselesi köyümüzde onu bunu boynuzlayan huysuz bir öküzün sağlam bir iple ahıra bağlanmasıyla benzerlik gösteriyor olsa da Türkiye sanki AKP patentli bir hükümet olmaksızın çok daha sakin çok daha huzurlu bir yer olmuşa benziyor.

Amerikalı antropolog Michael E. Meeker’in gözüyle cumhuriyet devrinde Çaykara sosyo-politiğinin dönüşümü, büyücülerin çullandığı Kuran mihenkli bir hayatın Oflu hocaların elinden adım adım alınıp devletin resmi otoritelerine itaat ettiriliş öyküsü, resmi bayramlarda silah zoruyla cumhuriyetin resmi ideolojisini kutsayan hocalar, İsmet İnönü devrinde ormanlarda tertiplenen kaçamak icazet törenleri, Anadolu’ya ramazanlığa çıkan Oflu imamların gün be gün eriyen şüpheli şöhreti, 99 yaşındaki Çaykaralı bir İslam âliminin evine yapılan baskınında zorla toplattırılan âlim işi el yazmaları ve tanrının tahtına oturtulan ağalar, konaklar, akrabalar partiler ve cumhuriyetin yeni feodalleri. Of’un azman bal kabaklarının Oflu Hocanın şöhretine galebe çalması. Ve cumhuriyetteki bütün bu politik değişimde şekillenen insan karakterlerinde Sarıalizadeler’de kadın cinsinin erkekleşme sürecinin hala devam ediyor oluşu.

Lazlar da Allah’ın kulları, Karadeniz ile ilgili yazıp çizerken romanlarımızda, hikâyelerimizde onlara da biraz yer verelim, haksızlık olmasın dedik. Aradık taradık ama Trabzonlu Ermeni papaz P. Minas Bijişkyan’ın Doğu Karadeniz Kıyıları adlı eserinde bir Megrel köyünde kiliseye odun taşıyan, öldüğünde kilise avlusuna gömülen ve köylülerce kutsal ilan edilen, ardından her paskalya yortusunda ağlamaklı ilahilerle dua okunan aziz bir ayının hikâyesinden başka bir şey bulamadık.

Modern hayatta zaman sabitlenmiştir. Yani 12:00 hep aynıdır, hiç değişmez. Ama insanların zannettiği gibi saatin 12:00’ı gösteriyor olması güneşin en tepede olduğu vakit değildir. İslam’da ise zaman sabit değil değişkendir. Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakti mevsimlere göre kısalıp uzayarak değişkenlik gösterir. Bu değişkenlik bir Müslümana sürekli bilinemeyen öngörülemeyen bir şeyi sezebilme gücü verir. Yani Müslüman bir zekâ modernliğin sabitlenmiş pagan zamanını sürekli alt üst eder. Ama günümüzde Müslümanlar zamanı anlama, algılama ve kullanmada modern paganlar gibi davranmayı bir marifet zannediyorlar. Önceki aforizmada söylediğim şey Türkiye’deki diyanet kurumunun Müslümanlara zamanla işkencesinden ibaret. Gökyüzüne bakıyorsun zifiri karanlık ama diyanet daha önce teleskopla bakmış ve orucunuzu sigortalamış. Yani diyanetin bilimle sigortaladığı bir orucu tutuyor Müslüman. Ama görüyorsun işte zifiri bir gökyüzü. İşte Türkiye’de Müslüman nasıl dinini orucunu peşinen diyanetin teleskobuna bağladıysa ümmeti Muhammet adına kullanması gereken dininin siyasi gücünü Recep’in karizmasına bağlamış duruma. Evet, Müslüman gayba iman eder ama ahmak gibi ibadetinin ruhunu kaybetmeye dininin sulh gücünü şizofren expath kişilere devretmeye değil.

Arabın bir kığışı yoktu ama papağanı ve çöllerdeki vahaları yeşerten bir baharı vardı. Kürtlerin ise dağlarında kışları hatta ateşli nevrotik Nevruzları bile var ama bir türlü baharları gelmiyor. Yani metazori zekaya göre bu özgürlük mücadelesi Türkün ateşle imtihanından çok Kürdün ateşle imtihanıymış. Kürt halkının özü gürlük mücadelesiymiş. Yani Kürtler Siyonist İsrail’in hiterlantında turbo kapitalizmin batı emperyalizminin henüz keşfedemediği tarih öncesinden kalma saklı bir cennet keşfetmişler. Ve bu durum hayatında ilk kez buz gören bir Arabınkinden çok daha büyük bir mucizeymiş.

İnanılmaz olan şey şuydu: 1990’lı yıllarda Bursa’da bir üniversite talebesiyken Milli Gençlik Vakfı yurtlarındaki sohbetlerde cemaat hakkında hangi tespitlerde bulunduysak, Türk siyasetiyle ilgili neler söylediysek hemen hepsi kelimesi kelimesine doğru çıktı. Onun için bugün Türkiye’de politikada olup biten hiçbir şey beni şaşırtmıyor.

AEK futbol kulübü 14-17 yaş grubu pansiyonun sokağı. Pansiyonun sorumlusu Karadenizli bir Türk çift. Her gün rutin olarak etli ve tavuklu yemek çıkıyor. Futbolcular fiks menüden sadece etlerden ve tavuk butlarından birer küçük parça alıyor. Türk çift daha önce karışık olarak atılan yemekleri köfte, kemik ve pirinç olarak ayırıp düzenli olarak sokaktaki çöpe bırakıyor. İlk başlarda çöp kutusunu sadece bir kedi sahiplenmişti. Ve kedi sadece iki üç kedinin kendi bölgesine girip yemek artıklarından yemesine müsaade ediyordu. Artıkların her gün çöpe düzenli yerleştirildiğini görünce etraftaki diğer kediler de çöpe dadanmaya başladı. Ve yiyecek sorunu yaşamayan ilk baskın kedi de diğerlerine müsaade etmeye başladı. Zamanla bölgedeki köpekler de bu düzenli çöpün varlığını keşfettiler. Ve kediler yedikten sonra onlar da hırlayarak kendilerine bir alan açtılar. Çöpe düzenli atılmış kemikleri onların ilgilendiği tek şey oldu. Epey zaman sonra ise etraftaki zeytin ağaçlarına konan kargalar da kedilerin ve köpeklerin bölüştüğü çöp için gaklamaya ve kendileri için bir beslenme aralığı kollamaya başladılar. En nihayetinde bir futbol takımının çöp kutusuna düzenli olarak konulan yemek artıkları etraftaki kedilerin, köpeklerin, kargaların ve kuşların birbirlerini ürkütmeden belirli aralıklarla beslendiği diğer bir alt düzeni doğurdu.

Uzmanlar Yunanistan’daki krizin şöyle olduğu kanaatinde birleşiyorlar. 70 milyonluk Türkiye’nin ordusu Ege Denizi’ndeki Yunan adaları üzerinde uçarak 10 milyonluk Yunanistan’ın güvenliğini tehdit etti. Yunanlılar önlem olarak silahlanma gereği duydular. Ve hükümetler bütçelerinin büyük bir kısmını silahlanmaya ayırdı. Diğer yandan siyasi ve askeri açıdan Avrupa Birliğiyle bütünleşti. Bu aşamada ise çok ilginç bir şey oldu. Avrupa Birliği içinde uyuklayan Nazi ruhu, ki II. Dünya Savaşı’nda Yunanistan’ı işgal etmişlerdi, uyandı. Ve Avrupa Birliği sistemi içerisindeki Yunanistan’ı esir aldı ve sayılarla kansız bir işgal yaptı. Ekonomik açıdan köprü pozisyonunda yakalanan Çipras’ın çırpınışları nafile. Çünkü Çipraş bu pozisyondan kurtulursa tüm Avrupa Birliğindeki ülkelere kötü örnek olacağı söyleniyor. Üstelik Yunanistan’ın nüfusu çok yaşlı ve silahları teknolojik açıdan oldukça demode durumda.

AKP politik konumu itibariyle kendini pasifize ettiği ordunun yerine konumlandırdığından hep karşı devrim korkusuyla yaşadı. Bütün demokratik eylemleri sertçe bastırdı. Hatta kendine karşı politika yapılmasına bile müsaade etmedi. AKP 7 Haziran genel seçimlerinde karaya oturunca ve Türkiye bir koalisyona mecbur olunca ortaya ilginç bir şey çıktı. CHP ve MHP, AKP ile koalisyon yapma şartları sunmaya başladılar. Bu, Tayyip Erdoğan’ın anayasa ihlalinden sonra Türkiye’de yeniden hukukun ve politikanın başlayabilmesi için kritik eşik demek.

Meclisteki tek engelli milletvekilini yağmur altında tanrı Zeus görmüştü ve ‘’ İşte bu!’’ demişti. Aday olmuş ve kazanmıştı. Siyasi irade tam da böyle bir şey işte. Zaten Stalin de danışmanlarından birini odun yararken görmüştü. Belli ki bu ülkede Abdullah Öcalan’ı salmak için bir dizi operasyonlar başlatılmış. Siyah saçları aklaştırılmış. Bir katilin sevimli kedi pozları medyada boy boy yer almaktadır. Şimdi de sırf Öcalan’ın ismi için cahil bir Kürt kızını meclise gönderdiler. Bu vekiller neden yemin ediyorlar ki? Öncekiler de aynı yemini yapmıştı ama çaldılar, ülkeyi savaşa soktular, bölünme aşamasına getirdiler ve anayasa kanun dahil şey takmadılar. Yani bu meclisin bir şeye yaradığı yok. Ama insan yine de Kürdopath bir vekilin; ‘’ Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüni koruyacağıma!’’ şeklinde yemin ederken ki bu ülkedeki derin sosyo-psikolojik çelişkiye şahit olmak istiyor.

Kısacası dünyadaki resmi kuralların, kurumların, kapitalizmin her şeyi vahşice kuşattığı uluslararası bir sistemde omuz omuza bir pozisyonda Türk ordusu nizami şarjla Yunan ekonomisini taca çıkardı ama bu ikili mücadelede boşta kalan topu Almanlar kaptı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Haziran 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Bir ülkede hukuk hayatı düzenleyen yerçekimi kuvveti gibidir. Yerçekimi olmadan insanların fiillerini düzenleyen kontrol eden basit yasalar da olmaz. En küçük hareket sürekli bir kaosa sebep olur. AKP iktidarının Türkiye’ye yaptığı kötülük tam da bu. İnsan hayatından hukuku kaldırdılar. Hayatın basit yasalarını çaldılar! Ve hayatın bütün eylem alanları kapandı. Şimdi en küçük bir hareket sonsuz bir kaos demek. Türkiye’nin normalleşebilmesi için hayatın yeniden sıradan yasalarla işleyebilmesi için yani hukukla tanışabilmesi için tek olmazsa olmaz var. O da AKP’nin iktidardan uzaklaşması. İşte ülke olarak bu katı gerçeğin arifesindeyiz.

Temelyon TRBZN – ANKR 2011 Landed
Moğolların Uğultusu – TRBZN – ISTNBL 2015 On Time
Pupa Yelken Karadeniz -- TRBZN – ISTNBL 2015 On Time
Kalandar Çörekleri – TRBZN -- ATHN 2016 Delayed
Karakoncolos – TRBZN -- BKRSH 2017 Delayed
Kızıl Püsküllü Mısır Tarlaları – TRBZN -- MOSCOW 2017 Delayed
Vatan Yahut Korsan Ada – TRBZN – LFKSH 2018 Delayed

TRT’de yayınlanan Ertuğrul Diriliş dizisinde oynayan Türk figürler nedense bende hep İngilizlere karşı savaşan sakallı İskoç savaşçıları çağrıştırıyor. Son bölümünde Ertuğrul ve arkadaşlarının öldürdükleri Müslüman Arap kıyafetli Bizanslılar. Süleyman Şah’ın anatomik olarak ölmesi imkânsızdı, en azından birkaç Süleyman Demirel’i beraberinde götürebilirdi. Tarihi modern görünümlü mankenlerle anlatma fiyaskosu hız kesmemişe benziyor. Sürekli düz çizgiye bakan gözlere sekiz asır önceki insanın rolünü yüklemek Türk yönetmenlerin klasik aptallığıdır. Benim izlediğimden ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Türkler kendilerine vatan arayan Asya Çingeneleridir!

Aslında modern toplumlarda büyük insan diye bir şey yok. Sadece modernliğin bazı toplumları, milletleri, ülkeleri bazı ‘üstün insanların’ dizinin dibinde atomize etme hali var. Bu açıdan Mehmet Barlas gibi Ebu Laklakan tipli liberallere sorarsanız Süleyman Demirel çok büyük bir politikacı ve devlet adamıydı. Ama bana sorarsanız Türkiye’deki hiçbir meseleye kalıcı bir çözüm getirememiş, her zaman insanların duymak istediğini söylemiş dünya siyaset tarihinin en büyük palyaçosuydu.

Bu ülkede her şey çok kritik. Ak Saray’ın rutin şizofrenik açıklamaları. Hükümetin basın toplantıları. Milli güvenlik kurulu toplantıları. AKP’nin seçim mitingleri. Muhalefetin açıklamaları. Merkez bankası başkanının beyanatları. Partilerin politik sendromlu salı nutukları. TUSİAD’ın ekonomi vaazları. Patlayan bombalar. Açılan sandık sayısı. HDP’nin aldığı oy oranı. Kandil’in görüşü. İmralı turları. MIT’in durdurulan TIR’ları. IŞID katliamları. Yükselen döviz kurları. Düşen borsa hisseleri. Yeni hükümet arayışları. Yazarların gazete köşelerinde çiziktirdikleri. Kısacası normal olan sadece mezarlarında yatanlar.

Osmanlı zamanında İstanbul’un sokakları aydınlatılmazdı. Gece vakti dışarıya çıkan herkes kendi fenerini taşımak zorundaydı. Hatta Osmanlı padişahlarından III. Mustafa’nın İstanbul sokaklarında fenersiz gezen bir oğlanı bizzat boğdurttuğu söylenir. Tabi bütün bunlar Thomas Edison’un ampulü bulmadan çok önceleri idi. Şimdi Türkiye’nin tepesinde AKP var. Lamba yanıyor ve % 40’ı aydınlatıyor. Hamdolsun!

Milli Görüş hareketi, turbo kapitalizmle devinimi tavan yapmış Türk toplumunda kendi kültürel kolonisini, iktisadi teşekkülünü oluşturup koruyamazsa, İslam adına iddia ettiği kendi dünya siyasal pratiğini denemeyi ve insanları buna ikna etmeyi başaramazsa, Türkiye’deki liberallerin, sağcı politikacıların çullanacağı, yeni bir hırsızlık yolsuzluk dalgası için kullanıp posasını çıkaracağı hiçbir toplumsal dayanağı, korunağı olmayan kuru bir siyasi söylem düzeyinde kalacaktır. Yani bu gidişle ve de bu bakış açısıyla AKP’nin Türk siyasal sisteminde yaşadığı İslami ahlakın kuru politizasyonundan kaçamayacaktır.

Dünyanın hemen her coğrafyasında kahir ekseriyetle biz öldürülüyorsak
Filistin’de, Arakan’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de sadece Rabbim Allah’tır, dediğimiz için bedenlerimiz toprağa düşüyorsa
Afrika’nın ortasında gündüz gözüyle diri diri yakılıyorsak misal
Budist rahipler bizim bedenlerimizi kızgın demirlerin üzerinde yakıyorsa
Kara Afrika’nın dipsiz yoksulluğunu, açlığını en çok biz hissediyorsak oruçlarımızda
Bu toprakların Nemrutlarına meydan okumakla, küfretmekle geçiyorsa ömrümüz
Sayılara, boş laflara aldırmadan insanlara ruh üflemeyi nebevi bir iş biliyorsak şayet
Anadolu’nun ortasında aç aslanlara yakalanmış bizonlara hala bir şeyler izah etmeye çalışıyorsak
Bu bizim Antik Yunan’daki gibi ‘üstün insan’ oluşumuzdan değil, sadece Müslüman oluşumuzdandır
Kurbanı olduğumuz şey ise Mevla’nın ismi celili ve dini mübinidir.

Kenan Evren öldüğünde Türk toplumunda uğradığı açık lanete karşı bir yazar olarak onu insan olma hukuku içinde savunma gereği duymuştum. Çünkü Türkiye’nin sosyo-politik realitesine yakalanmış bir Türk generaliydi. Onu yazıyla müdafaa etmek bana en az idam ettirdiği kadar okura mal oldu. Ve faşistlikle suçlanmıştım. Yani takriben 50 kişi listemden ayrılmıştı. Eski bir politikacı olan Süleyman Demirel öldüğünde ise onun savunulacak bir tarafı yoktu. Çünkü Demirel Türk politikasının ahlaki açmazlarından beslenerek var olmuş bir kişilikti. Dahası Demirel’in türettiği politik bukalemunluğu sağ siyasete bulaştırmıştı. Bu da bize tarladan kaçıp devletin hazinesini ele geçirerek zenginleşmeyi düşünen hırsızlara karşı darbe yapmış Evren Paşa’nın ‘mübarekliği’ Morisson Sülo’nın üçkâğıtçılığı konusunda küçük bir fikir verir.

Ne ülke be? Türk siyasetinin Kayserili öksüz Davidcopperfield’i Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki çalılıklar arasında yaşanan karşılıklı efelenme pozlarına bakılırsa Türkiye gerçekten de çok kritik bir devirden geçmiş. Yani bir zamanlar Türkiye’de siyasetin zirvesinde İyi kötü çirkin adlı sıkı bir western finalinin yaşandığından bahsedebiliriz. Abdullah Gül’ün tek suçu ilk yumruğu atıp Recep’i dağıtacak cesaretinin olmamasıydı.

Türkiye’deki en komik şey Prusya ordusu gibi mavi üniformalarıyla Ak Saray’ın bahçesine dizilmiş her an bir halk devrimi olabilir korkusuyla yatıp kalkan Recep’in tören birlikleri değil, en komik şey omurgasızlıkla, ilkesizlikle, tutarsızlıkla suçlanan Hürriyet muharrirlerinden Ahmet Hakan’ın 13 yıllık AKP iktidarı sonunda birçok konuda tuhaf bir şekilde haklı çıkmış olmasıdır.

Aslında çok ince sözler etmeye falan da gerek yok. Bize yıllarca devlet diye dayatılan şeyin, zamanın önüne geçirilmiş, bütün coğrafyamızı parsellemiş, insanın algısından özenle kaçırılmış, sahte kavramlarla sarılıp sarmalanmış bir hayattaki bir alay yeteneksiz Yahudi’nin Çingene çadırındaki ucuz bir kukla tiyatrosundan başka hiçbir şey değildi. Onun için aklımız sanki büyük bir akılsızlıkmış gibi her seferinde elimizde kalıyor.

Eskiden genelkurmay başkanları yabancı misyon şeflerine karşı tebessüm eder Türk halkına ve bürokratlarına, siyasetçilerine karşı sürekli somurturlardı. Sonra Tayyip Erdoğan Türkiye’nin her şeyi oldu. Formula yarışlarında Mike Tyson, Nicolas Cage ve Angelina Jolie’ye tebessüm edebiliyor olduğunu gördük. Ama Tük çiftçisine, Türk işçisine, Türk generaline, Türk basın mensubuna, Türk yazarına, Türk karikatüristine, Türk politikacısına, Türk komünistine tebessüm ettiğine henüz şahit olmadık.

Binaenaleyh burası Tayyip Erdoğan ve onun ikide bir kandırdığı ucuz tebaasının ve de peşindeki halayık takımın anayasayı, yasaları yok saydığı, halka hesap vermediği, hazinesine dadandığı babalarının çiftliği değildir ki! Yükünü kuramayan Fadime hala misali hükümeti kuramıyorsanız, kimse sayınıza ne yaptığınıza bakmaz, çekersiniz gidersiniz kardeşim!

Evet, belki AKP iktidarından sonra Türkiye’nin IMF’ye borcu görünmüyor olabilir, ( Cumhuriyetin 300 altın yumurtlayan tavuğuna mahsuben ) ama Suriyeli Müslümanlar Angelina Jolie adlı Amerikalı bir zındığın bile şefkatine muhtaç görünüyorlar.

Süleyman Demirel tıbbi açıdan ex olmuş olabilir ama onun on yıllar boyunca Türk siyasetine bulaştırdığı ahlaksız, sağcı Demirelizm'in ruhu bugün merkezdeki AKP'nin seçmeninde hortluyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Haziran 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Bir diğer numaraları da çakma tarihçilerin arabesk zırıltılarıyla imparatorluk tarihinin dramlarını iç politikada ucuz bir sinerjiye dönüştürme hinlikleri. Bunu yapmaya çalışırken koskoca bir ülkeyi bir coğrafyayı mahvetmiş olmaları hiç umurlarında değil. O kadar aptallar ki, bir kelime-i şahadetle resmi ideolojili yüz yıllık bir düzene ruh üflemeyi denemek yerine Moğol orduları gibi her şeyin altını üstüne getirmeyi bir medeniyet arayışı zannediyorlar.

İnsan bir şeye uzun bir aradan sonra yeniden bakınca bambaşka bir şey görüyor. Mesela benim için televizyonda İsmet Özel, Dücane Cündioğlu, Yusuf Kaplan, Abdurrahman Arslan, Nihat Genç, Ahmet Altan vb. (eskiden cumhuriyetin babaannesi zannettiğimiz yazar Alev Alatlı da vardı) yazarlar yoksa hiçbir program izlemeye değmez. Ama zamanla Tarık Tufan, Selahattin Yusuf, İsmail Kılıçarslan gibi sivil dilli İslamcımsı playboyların sivil dillerine de göz ucuyla bakar olmuştum. Takriben bir yıl sonra dün gece Selahattin Yusuf, İsmail Kılıçarslan ve Haşmet Babaoğlu’nun ağlaştığı TVnet’teki Bize Müsaade programına baktım. Oldukça trajikomikti. Bu topluma kültür diye kasılan İstanbul taşralığının o bildik kibirli Bizans dili. İktidarı kaybetmenin eşiğindeki birkaç kalemşörün kuralsız, kavramsız hezeyan bülteni gibi bir şeydi. Politikacı kılıklı bir kronik şizofren katili kurtarmak için yeryüzündeki bütün kutsalları seferber etmişler. İşte Bozkır’ın ortasında suçüstü yakalanmış bizon sürüsünün en kutsalları bunlar.

Siz nasıl demokrasiyi bahane ederek Bedeviler gibi bu ülkenin tüm kurumlarını talan etmeyi, kanunlarını çiğnemeyi, zenginliğini çalmayı, buna öncülük eden bir hırsızın peşinden yıllarca koşmayı, onu tapınma derecesinde sahiplenmeyi kendinizde bir hak olarak görüyorsanız aynı şekilde ben de bu ülkenin bir vatandaşı olarak sizin bu dizginlenmez hayvani güdülerinizi durdurmak adına o baş bizonu yakalamayı, kanun önüne çıkarmayı ve ona en ağır cezayı vermeyi düşünüyorum.

Amerikalı antropolog Michael E. Meeker’in İmparatorluktan Gelen Bir Ulus Türk Modernitesi ve Doğu Karadeniz’de Osmanlı Mirası adlı alan çalışmasına göre; Doğu Karadeniz kıyı şeridi Batum’dan Ordu’ya kadar ağalar, patronimler, konaklar ve partilerden oluşan bir klan toplumudur. Osmanlının ve Türkiye Cumhuriyetinin vadi lordlarıyla kurduğu ilişki biçimi bugün bile siyasi partiler aracılığıyla varlığını devam ettirmektedir. Merkezi devletle feodal güçler arasındaki bu ilişkinin en karakteristik olduğu yerlerden birisi Of’tur. Michael Mekeer’in alan olarak Of’u seçmesinin nedeni de budur.

AKP’nin 13 yıllık iktidarında Türkiye’deki cemaat liderleri, imamlar, hocalar, vaizler halka İslam’ı anlatırken Kuran ayetlerinin aktüel hayata değmemesi ve bu topraklardaki Nemrutlara toslamama konusunda başarılı oldular. Lakin sırtında sürekli dinin ahlakın kırbacını hisseden ahali AKP’li imamların elinde suya sabuna dokunmayan bir dinden iyice soğumaya başladı. Onun için bir diyanet camisinde hutbesi dinlemek ile AKP mitinginde Recep’in politik nutkunu dinlemek aynı kapıya çıkıyor. Yani şehla bakışlı romantik vaiz Nihat Hatipoğlu’na göre ikisinde de ecir aynıdır.

Sözde emperyalist batıya karşı bir ülkeyiz ama çocuklarımızın İngilizce öğrenmesine, Avrupa ve Amerika’nın üniversitelerinde okumasına, doktora ve mastır yapmasına karşı değiliz. Bütün devlet ve sivil kurumlarımızla batının küresel ölçekli örgütlerine göbekten bağlıyız. Türkiye bir NATO ülkesi, ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu durumunda. Batılıların, ki gerçekte bunlar Hıristiyan Haçlılar, İslam coğrafyasındaki bütün kirli işlerinde baş aktörüz. O kadar ki, Haçlıların on yıl önceki Irak işgalinde AKP hükümetinin üzerinde bir incir yaprağı bile yoktu. Dahası AKP hükümeti siyaseten kof retoriklerle İsrail’i dizginleyen Filistinlilerin elindeki tüm direniş enstrümanlarını tek tek çökertti. Irak için verdiği 5000 savaş sortisi vizesine Suriye iç savaşını da ilave edince İsrail ordusu işsiz kaldı. Şimdi ise AKP’nin Ortadoğu’da yaktığı fitne ateşleri Kürtler üzerinden Güneydoğu’yu cehenneme çevirmeye başladı. Yani şunu demeye çalışıyorum. Bugün Türkiye siyasasında kronikleşen Kürt sorunu İsrail, Irak, Suriye gibi kaotik dip dalgalarla geri dönüp Ankara’yı vuruyor. Ve bu tarihi suçların failleri yeni katliamlar için Türk siyasetinde hala soluk arayışındalar.

Bir yazara: ‘’ Lütfen cümlelerinizi biraz daha kısa kurar mısınız, seviyenizi birazcık düşürür müsünüz, sizi anlayamıyorum.’’ demekle Air France pilotuna; ‘’ Mösyö, bende acayip yükseklik korkusu var, şöyle biraz alçaktan uçabilir miyiz?’’ diye bir teklifte bulunmak aynı şey Sebastiyan.

Mahalleden doğal çocukluk arkadaşım merhum Ahmet Saral kabzımaldı. Türkiye’yi tarla, bahçe, ova adım adım dolaşırdı. O anlatmıştı bana. ‘’Anadolu’da öyle yerler var ki bir köy komple o işi yapıyor.’’ ‘’ Nasıl yani?’’ ‘’ Otoyol kenarında bir köy anasıyla kızıyla basbayağı bildiğin gibi o işi yapıyor işte! Kamyoncular TIR’cılar hepsi biliyorlar olayı, kenara çekip köye dalıyorlar.’’ ‘’E hani, bu köyün erkekleri, imamı, aklı başında ehli namus adamları yok mu?’’ ‘’ Var, onlar da biliyorlar. Hatta etraftaki köyler de biliyor, jandarma da!’’ ‘’ Ee?’’ ‘’ Ne eesi, alan razı veren razı, sana ne oluyor lan Niyazi!’’ Aklımdan bu adam yalan konuşur ama bu manzara tam AKP Türkiye’sine uyuyor, diye geçiyor. Yani bu topluma bazen bir biyolog gözüyle de bakabilmeli. Çünkü zamanımızda her şey fazlasıyla bulaşıcı. Yani bu ülkenin bazı toplumsal dokularında ar perdesi 100 TL’ye bile indirilebiliyor. O zaman şunu soralım; AKP gibi hiçbir ahlaki kaygısı olmayan bir partinin devletin bütün imkânlarını ele geçirmiş olması ve % 40 oy almış olmasının gerçek anlamı nedir? Yani demokrasi öyle bir partinin seçkin bir dille üst perdeden çektiği nutuklarla halkı ikna etmesinden ibaret bir şey değildir. Muktedir olanlarla toplumun alt katmanları arasındaki ilişkinin içeriği tartışmaya açıktır.

Türk siyasetinin Kayserili öksüz David Copperfield’i Abdullah Gül’ün sırf içinde yanan ihanet korunu söndürmesi için Saadet Partisi genel merkezinde çaycı ve paspasçı olarak iş verilmesine şahsen karşı değilim.

Türkiye’de kurulacak azınlık hükümetinin ilk etapta yapması gerekenler şunlardır.
1 – Hala utanmadan sıkılmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zat TC Anayasasını ihlal ettiği için görevinden istifa ettirilmeli ve derhal mahkemeye çıkarılmalıdır.
2 – CHP ve MHP’nin de içinde bulunduğu ülkeyi yeni bir seçime götürecek bir azınlık hükümeti kurulmalıdır.
3 – % 10’luk seçim barajı derhal kaldırılmalıdır.
4 – Geçici hükümet ilk iş olarak Trabzonspor’un uluslararası mahkeme kararlarıyla tescilli 2010-2011 yılı lig şampiyonluğu kupasını Trabzonspor’a iade etmeli ve devlet adına Trabzonspor’dan özür dilemelidir.

Rakamsal olarak siyasi iradenin % 98’i TBMM’te temsil ediliyor ama yine de AKP kartelindeki Türk demokrasisinin derdine çare olacağa benzemiyor. Uyuz köpek gibi dönüyorlar, dolaşıyorlar geliyorlar Saadet Partisi’nin aldığı % 2’lik oy oranına takılıyorlar. Bu ahlaksız güruh için Saadet Partisi caminin duvarı. Engin Ardıç’ınki de o hesap.

Masai Mara’da akşam oluyor. Ve aç kaplanlar bizonlara sezdirmeden Afrika’nın geniş otlaklarında otlayıp şaşkınca etrafına bakınıp böğüren sürüye yaklaşıyor. Hemen ileride Afrika’nın alüvyonlu topraklarını taşıyan Masai nehri var. Ama nehrin her tarafı nereden çıkacağı belirsiz vahşi timsahlarla dolu. Bizonlar böğürüyor. Yavru bizonlar kalabalık sürünün içinde annelerini arıyorlar.

Oflular Amerikalı antropolog Michael E. Meeker’i çok sevdiler ve onu hemen bağırlarına bastılar. Ona Müslümanlığı kabul etmesi kelime-i şehadet getirmesi ve sünnet olması karşılığında bir ev ve kendini geçindirebilecek büyüklükte bir bahçe vermeyi, sonra da Zulu türü şişman bir Oflu kadınla evlendirmeyi önerdiler. ‘’Neden Chicago’ya, ırkçıların ve gangsterlerin şehrine dönüyorsun ki? Müslümanlığı kabul et, bize katıl, burada kal! ‘’ dediler.

Türkiye’de yazar olmanın bir konuda karata giderken muktedirlerin gözlerine bakıp ayak sürtme ve bu süreçte kupkuru ruhsuz metinler türetmek gibi hin bir tarafı vardır. Ayrıca Türkiye’de yazar olmanın sıradan insanlarca görünemeyen dibacesi Ermeni asıllı olmaktır. Her neyse, işin bu kısmı konumuzun dışında. Biz direkt karata giden bir aforizma deneyelim. Mesela Karadeniz kültürü ne Yunanlılıkla ne de Türklükle alakalı bir olgudur. Sadece tarihte Karadeniz havzasında yaşamış Rumların Helenistik dönemden gelen bir kültürle şekillenmiş kendine has bir yaşam biçimidir. Zannedildiği gibi Türklüğün Anadolu’da siyasallaşmasıyla bu topraklardan kovulan şey Yunanlılıkla alakalı bir şey değildir. Daha doğrusu Yunanlılıkla en az alakalı şeydir. Tamamen Anadolu’ya ve Karadeniz’e hastır. Bunu söylüyorum çünkü 100 yıl önce bu topraklardan kovulan Rumlarla gitmiş kültürel dalga her yıl hac misali düzenledikleri kültürel etkinliklerle giderek büyüyorlar. Ve zamanı geldiğinde şu anda Karadeniz’de yaşanan kültürel hödüklüğü önüne katıp götürecekler.

Küçük zekâlarıyla Mısır’da Müslüman kardeşlere; ‘’Laiklikten korkmayın, belki başlarda biraz canınız yanar ama zamanla alışırsınız, demokrasiden zevk almaya bakın!’’ diye demokrasi vaazı verip politikada Firavunlara karşı faka bastıranlar şimdilerde Mısır mahkemelerinin Mursi’ye ve Müslüman Kardeş üyelerine verdiği idam, müebbet, hapis gibi cezalar karşısında morarmış bir halde mors alfabesiyle Mısır’a şu notu geçiyorlar. ''Ağlama Mursi makyajın bozulur.''

28 Şubat askeri darbe sürecinde Refah-Yol hükümetini alaşağı eden bütün politik, askeri ve sosyolojik görünmez unsurlar zekâ özürlü, ahlak engelli AKP’nin 13 yıllık iktidarının sonunda mutlak iktidar oldular. İşin komik tarafı AKP’nin tırnaklarını söktüğünü zannettiği Türk ordusu şu anda AKP ile iktidarda ve politikadaki eylem hacmi yine belirsiz ve de çok daha ölümcül. Yani Türkiye’de millet uyuyor ama asker AKP ile iktidarda.

Arap yarımadasında münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selül ne idiyse Anadolu yarımadasında Kuran’ın ahkam ayetlerine alenen itiraz eden, Müslümanların üniversitede okumak isteyen kızlarını elindeki çubukla Suudi Arabistan çöllerine sürecek kadar İslam’dan nefret eden sözde Türkiye’deki demokratların politik reisi Süleyman Demirel namı diğer İslamköylü çoban Sülo da o idi.

Tabi bütün bu aforizmaları yazarken zaman zaman kendimi Amerikalı Müslüman boksör Muhammed Ali Clay’ın köşesindeki kasketli siyahi teknik direktörü gibi hissetmiyor değilim.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.