27 Temmuz 2015 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Hayal kurmanın bir alemi yok. Bugün Türkiye’de olup biten şey dün olup biten şeyin basit bir gölgesinden başka bir şey değildir. Ortada son seçimlerde karaya oturmuş büyük bir gemi misali ahlak sorunlu bir iktidar var. Ve o gemiyi saplandığı yerden kurtarabilmek için gemini tayfası bazı torpilleri ateşliyor. Yani son dönemde yaşanan terör dalgasıyla halk AKP’nin politik açıdan risksiz tek partili iktidarına özlemlendiriliyor. Bu böyle, çünkü bu kadar çok aleni ahlaksızlığın olduğu bir ülkede insanların gözlerini yumup ahlaktan yana hayal kurmaları en büyük ahlaksızlık haline gelmiş durumda.

Recep Tayyip ve tebaası ele geçirdikleri modern cumhuriyeti Kürdopathlar ve diğer Çingene takımlarıyla aralarında kırıştılar. Kırıştıramadıklarını da buruşturup bir köşeye attılar. Aralarında kırıştırdıkları ortakları ve sürekli buruşturdukları ötekileri. İşte memleketin hali tam olarak budur.

Batılı ülkelerin çoğunda sistemler komple bir beynin alt sistemleri olarak dizayn edilirler. Yani İngiltere ya da Almanya’ya baktığınızda hayatı ve ülke insanını kollayan tek bir genel beyinin varlığını görürüz. Türkiye’ye baktığımızda ise durum farklılaşır. Bir sistemden çok birden fazla küçük beyinciklerden oluşan ve birbirini alt etmeye çalışan oluşumlar söz konusudur. Her biri olabildiğine gaddar, olabildiğine bencil, pragmatist ve de bu ülkedeki insanın ve hayatın geleceğini umursamayacak derecede ahlaksızlar. İşte sırf bu yüzden bu ülkede 13 yıldır kerameti kendinden menkul bir politikacının gürültüsüne katlanmak zorunda kaldık.

Bütün bu yazılardan ve aforizmalardan sonra büyük bir suskunluk gerekiyordu. Belki susarak konuşmak çok daha iyi. Mesleki değişiklik nedeniyle veda yapmanın vakti geldi. Zira fırıncılar bana güzel yazılar yazıyorum diye bedava ekmek vermiyor. Anlayacağınızı umuyorum. Artık kendimi üniversite öğrencilerine İngilizce öğretmeye adamam gerekecek. Size naneli kâğıt mendil tutmayacağım, zaten siz de çelik lalelere bakıp ağlayacak değilsiniz.

Ama yine de ikide bir mahşer provası gibi uyandığımız o uykulu baygın sahurlarda içtiğim annemin buz gibi kırmızı erik kompostosunun damağımda bıraktığı o müthiş tadı ve de seni hiçbir zaman unutmayacağım Sebastiyan.

Anadolu’da hayat yumuşak cümleler kurmaya gelmiyordu. Zira bir kısmının hayatı Kırıkkale yapımlarıyla kırılıyordu. Bütün bu hengâmede yapılan düğünlerde Demir Ağa hala tek ayak üzerinde dönüyordu. Sonra bir Sürmene sallamasıyla insanlar horonda savruluyordu. Aşırı nemin çiseye döndüğü sarı ışıltılı sahilleri izlemeye dalmışken bugün Manahoz Deresi’nin dikenliklerinde yediğim böğürtlenlerin ekşimtırak tadı düşüyordu aklıma. Belli ki kaos ve yepyeni hayatlar iç içe geçmiş buralarda. Birazdan bir düğün salonunun bahçesinde abartılı bir havai fişek gösterisi başlayacak ve el ele vermiş gelin ve damat en ışıltılı olanına bakıp batıl bir dilek tutacaklar.

Oysa ben gerçekten barış yanlısı bir yazardım. Hep şöyle hayal etmiştim. Artvin’in en azgın boğalarını Güneydoğu Anadolu bölgesindeki şehirlerin hareketli sokaklarına salarak Kürdopath politikacıların sabote ettiği bir halkın enerjisini eğlenceyle dizginlemeye çalışmak. Birbirine mermi sıkmak, molotof kokteyl atmaktan çok daha iyiydi. Tabii ki hayal gücümde çok daha fazlası var ama onları yeni talebelerimle olan mental rezervasyonu için saklamak durumundayım.

Kişi başına düşen gayri-saf milli erkeğin yaşam kalitesini artırma olasılığına aldırmayıp gökkuşağı renklerine bürünüp homoseksüellere destek veren ve de kötü günlerinde zenci vibratör setini devreye sokan Nişantaşılı Türk kadınına Kaliforniya sendromu kavramı üzerinden bakmaya çalışınca sürekli uygunsuz şeyler görüyorum Sebastiyan.

Nuri Pakdil’in namaz kıldığı, AKP’li şebeklerin ramazanda avlusunda sahur yemeği verdiği, bizim ise bedava namaz kılmayı sahur yapmayı bir türlü akıl edemediğimiz Mescid-i Âksa’yı İsrail işgal kuvvetleri yavaş yavaş yıkıyor. One minute endüstrisiyle poposundan acılı Urfa biberi yemiş kadar olan Dubçeklerin politik yozluğu ve soysuzluğu imanla alakalı bir olgudur, onu benim aforizmalarım tamir edemez.

‘’İkinci ıssızlığımdı ve muazzamdı. Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar ıssızlık. Babamın paketinden ustalıkla çaldığım o tek dal sigarayı 'gören var mı acaba' diye sağa sola bakınarak güçlükle yakıp öksüre tıksıra içecek kadar ıssızlık. Öksürüğün bozduğu, sigaranın ucundaki ateşin tamir ettiği bir ıssızlık…’’ İsmail Kılıçarslan'ın cümleleri günün tekiydi ama biz kof softalığı modernliğe bir türlü çare olamamış Oflu Hocaların hayata değmeyen kibirli sözlerinden ve de dünyayı talana yeltenen eşkıyalıklarından bıktık usandık. Bir insanın adım atarken ki fiziksel zaafının topuğunun arkası olduğu ayet olarak Kur’an’da yazmaz. Bunu hayatın içinden bir yazar gözlemleyip insanın evrenine katar. Ama ben İhsan Oktay Anar’dan büyük bir yazar değilim. Ve cidden Karadeniz’in yazara çizere ihtiyacı falan da yok!

Kort tenisinde top oyuna servis vuruşuyla girer. Sonra o sevisin returninde (geri dönüşünde) oyun inisiyatifi aranır. Bütün o ahhh uhhhlu zikzaklı ralliler fizik kurallarındaki muhafazakârlığı ve rakibin düşünce dengesini bozmak için yapılır. Bu çaba belli bir limite dayandığında oyunculardan biri, çoğunlukla oyunun inisiyatifini elinde tutan biraz taraf, riskli bir topla sayı almayı dener. Yani zannedildiğinin aksine kort tenisi içinde aces (direkt sayı) olmasına rağmen oldukça muhafazakâr bir spordur. Şimdi oyunun bütün bu muhafazakâr kurallarına oynanma sürecine aldırmadan benden direkt sayı almaya cüret edenler var. Lütfen onlara fileye yaklaşma oyununun ne olduğunun cevabı eski okurlarımdan birisi versin.

‘’Rus askeri gelmiş, Naçalnik Of çarşısında karargâh kurmuş, isteyen herkes muhacir çıkabilir, kanunda yeri var.’’ dediler. Alişan bütün akraba-i tahlukatını toplamış. İki kasa altınını katırına yüklemiş ve nam ve servet bakımından kendisinin yarısı kadar olan bir komşusuna haber salmış. ‘’Ben yarın muhacir çıkıyorum, geliyorsa benimle birlikte gelsin.’’ Adam iman ehli bir Müslümandı. ‘’ Sen git, ben mahalledeki düşkünleri, kimsesizleri toparlayıp öyle muhacir çıkacağım.’’ demiş. Adam köydeki bütün efradını dolaşmış. Yaşlı, hasta ve kimsesiz yetim çocuklardan küçük bir kafile yapmış. Bismillah, deyip tam muhacir çıkacakken Naciye'nin ırmağında mahallenin dağlı eşkıyalarınca boğazlanmış. Eşkıyalar katırından indirdikleri sandığı parçalayıp ırmağa saçılan kırmızı çil çil liraları çığlıklara aldırmadan avuçlamaya başlamışlar. (Torunları hala Of’ta esnaftırlar.) Alişan ise kafilesiyle ağır aksak Kıran dağından aşıp gitmiş.
Babaannem Erbağa’yı onlar kurdular, diye anlatırdı. Sadece bir sandık kırmızı altınla koca bir ovayı satın almış. Çiftlikler, haralar kurmuş. Çift çift öküzlerle uçsuz bucaksız tarlaları kazdırmış. Hatta kongreye giden namlı bir paşaya, Mustafa Kemal, atlarının en iyilerinden gönderdiği bile söylenirmiş. Zamanla büyüyen Erbağa’ya tam yirmi altı yıl belediye reisliği yapmış. Erbağa’nın en büyük caddesine de İkizdere’deki atalarımızın köyünün adı hem soyadı kanunuyla aldıkları Diktaş adını vermişler. Erbağa’nın içindekiler Alişan’ın adını namımı bilirler onlara Lazoğlu derlermiş. Etrafındaki köylülerin Erbağa’nın kuruluş öyküsünden pek haberi yokmuş. Of’taki yerlerini hırsızdan arsızdan kollamak bile bize yük oldu. Sonunda bir delilik yaptı ve on dönümlük arsanın tam ortasına Çingene çadırı gibi bir çoban barınağı yaptı.

Daha önce de yazdığım gibi hükümetin adına çözüm süreci dediği şey gerçekte üç yüz politikacının gazetecinin ve yazarın diline doladığı Kürdopath takımını oyalamak için uydurulmuş rengârenk bir Ürgüp balonuydu. Arkasında hiçbir tarihi sosyolojik realite yoktu. O kadar ki Kürdopathların konuşmalarında Anadolu’daki hayatın omurgasına değen tek bir cümle bile yoktu. Tek gerçek vardı, Siyonist İsrail’e büyük bir karakol kurmak. Bugün bütün yaşananlar zaten çözüm süreci yalanıyla sürekli ertelenen şeylerdi. Burada birbiriyle alakalı iki açık ahlaksızlık söz konusuydu. Birincisi Kürdopath takımının meclisine girip siyaseten ciddi bir temsil şansı yakaladığı bir ülkeyi silahla tehdit edişi. İkincisi ise son genel seçimlerde karaya oturmuş bir iktidarın söz konusu Ürgüp balonunu patlatırken ki zamanlamasıydı. Kürdopath takımı sabredemedi. Ellerindeki Kalaşnikof marka tüfeğin mekanizmasını Türkiye’deki siyasi, askeri, ekonomik sistemin üzerinde gördüler. Şimdi aynı siyasi güç ve barış iklimi için en az on yıl daha uğraşmaları gerekiyor.

Bir yazar olarak yıllardan beri gözlemlediğim ve oldukça ilginç bulduğum şey; Kürdopath politikacıların Türkiye’de hayatın omurgasına dokunan oturaklı bir cümle kurmayı acılı bir Urfa kebabını iki kez basitçe çiğneyip yutmakla aynı şey zannediyor olmalarıdır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Temmuz 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Türkiye’de edebiyat mutfaktan kaçan kadınların kaygısız konuları, naif dilleri sayesinde ‘yataş edebiyatı’na dönüşmüş durumda.

İmpreratsiya Mariya’nın yoğun top atışıyla sadece evlerinin kiremitli kocaman bacaları isabet alıp yıkılan Türkler değil, Karadeniz’in çivit mavisi serin sularında sürüler halinde oynaşan yunus balıkları da gözden kaybolmuştu. Kelali tepelerinde çeteler halinde direnen Türk kuvvetlerine atılan top mermilerinin titreşimi ta Asohanları’ndaki bahçelerde kurumuş fındıkların dallardan patır patır dökülmesine sebepti.

Tabii ki mesele soyadı Öztürk olan Rum kökenli bir Zenozenalının bu ülkede içişleri bakanı olmasında değil. Mesele o bakanın peşine taktığı tam altmış adet resmi plakalı halayık takımıyla ve bilumum Zenozenalının, Zenolunun, Alithinoslunun, Fotinoslunun, Şurlunun, Havaşolunun, Holaysalının yalakalık konvoyuyla Sultan Murat yaylasının asude hayatını alt üst etmesinde. Jandarmaların sivilceli polislerin kahvehanelerde pinekleyen sıradan insanları rahatsız etmesinde. Bu ülkede içişleri bakanı olmanın sıradan bir insan olmayı ısrarla bastırıyor olmasında. İşte nefret edilesi şey tam da bu. Zira benim ölçülerime göre hayat ve insan bir vekil bakanın böcek gibi üzerine basıp geçebileceği şeyler değildir.

İçindeki öksüz David Copperfield’ın geçmişini, köklü acılarını parayla, makamla tamir etmek için koskoca bir şehrin, İstanbul’un, üzerine atılmış. En azından benim anladığım buydu. Anadolu’daki akrabalarıyla, tanıdıklarıyla tüm ilişiği kestiğinde kendi varoluş acısını bastırabileceğini ve mutlu olabileceğini düşünüyor. Ama bir ömür sürekli kaçtığı şey (çekilmez derecede kıskanç akrabaları, sığ insan ilişkilerinde debelenip duran komşuları ve diğerleri) onun peşini bir türlü bırakmıyor. Peki, bunun bir çaresi var mı? Var tabi ki. Kaçtığın ve de çekilmez bulduğun o şeyden asla kaçmamak. Aksine bütün hayat tecrübeni, öngörünü kullanarak seni ürküten, hayattan tiksindiren o şeye gerektiği zaman gerektiği kadar seviyeyi koruyarak yaklaşmak ve geri çekilmek. Çünkü insanın kendinden sonsuza dek kaçışı sadece o ilk acıyı büyütür.

Önce mevcut siyasi iktidarla imam hatipliler düz liselere göre avantajlı duruma geçirildi. Sonra özel üniversitelerden diploma alanlar hakkıyla devlet üniversitesini bitirenlerden daha avantajlı oldu. ÖSYM’nin yaptığı sınav soruları yıllar boyunca çalmakla kalmadılar, 2004 yılındaki KPSS sınavının sonuçlarına direkt müdahale ettiler. Şimdi yıllarca onlara destek vermiş bir dostum; bu ülkede genel müdür ve bakan olmanın seviyesi çok düştü, eskiden devlet adamı olmanın bir ciddiyeti vardı, diye yakınıyor bana. İçimden sen ashab-ı kehften yeni mi uyandın emice? demekten başka hiçbir şey gelmiyor.

Hocam, diyor, ben de şiirler yazıyorum ama siz hiç onlara bakmıyorsunuz? Bir diğeri edebiyatın Uzungöl manzarasına karşı karaçamların dibinde demli çay içerken romantik bir şeyler karalamak olduğunu zannediyor. Evet, o şiirlere sırf sen utanma diye bakmıyorum. Çünkü seni ilk gençlik yıllarında elinde bir Tan gazetesiyle çaktırmadan banyoya girerken görüp mahcup etme gibi bir ihtimalim var. Sana gelince Bayan Organik modern zamanın bu diliminde edebiyat öyle hiçte romantik egzotik bir uğraş değil. Direkt insan ruhunun pornosunu çıkarmak ve ona sunmakla alakalı bir uğraş ve bir kasabın her gün yaptığı işten bile daha sevimsiz.

Kronik şizofren olmanın on üç yıldır yönettiğini zannettiği bir ülkede olup biten her şeyi manidar bulmak gibi tuhaf mı tuhaf bir tarafı da var Sebastiyan.

Adım Cumhuriyetin peşinen kutsanmış gen havuzunda yer almadığından sorunuza resmi olarak cevap veremeyeceğim. Ama bu huruç olayıyla ilgili olarak şu kadarını söyleyebilirim. Sadece tanrının kendisi değil iktidar söz konusu olduğunda modern Roma’nın eyalet valileri de asla kumar oynamazlar.

Bölgesinde ‘oyun kuran’ bir ülkenin son genel seçimlerinde karaya oturmuş hükümetinin ülkedeki siyaseti dizayn ederken nelere kadir olduğunu bir Allah bir de Aksaray’daki bozacılar bilir. Ne o Sebastiyan, yoksa sen bana inanmıyor musun?

Karadeniz’de hayat bir futbol müsabakası gibi oldukça enteresan. Ateşspor’un iki numaralı çirkin sağ beki Kambur Osman gibi defansta hata yapsan da yapmasan da her defasında meşin yuvarlağı ağlarında görüyorsun. Önce hükümetin tarım bakanı Çaykur adına müstahsilin politik damarını okşayan brüt bir rakam açıklıyor. Bu rakama maymunların muz artıkları türünden kuruşlu ara ödemeleri de ekliyor. Ardından her sürgünde Çaykur devlet adına müstahsilin ürettiği çayın yarısını alıyor ve müstahsili ‘özel sektör’ dedikleri (aslında çok ortaklı bir tür kartel) Roma arenasına salıyor. Ofçay ve Doğuşçay’ın domine ettiği özel sektör Çaykur’un fiyatının altında sessiz alımlara başlıyor. Aldığı çayın yaklaşık dörtte birini kantardan resmen çalıyor. Yetmiyor. Ofçay ve Doğuşçay müdürleri kafa kafaya verip açmazdaki müstahsilin çay fiyatında indirime gidiyor. Yani trak, trak diye iki düzgün pas, kademeden düşmüş bir defans ortada sahipsiz bir top ve bomboş bir kale küçük bir dokunuş ve goool! Zavallı Kambur Osman’a da eli belinde filelere bulaşmış topu pozisyona ısrarla devam diyen hakem Recep’e ve bir türlü bayrak kaldırmayan yardımcı hakeme savurduğu sinkaflı küfürlerle almak kalıyor.
- Ulan Allahsız Recep, pozisyondaki faulü, ofsaydı görmüyor musun?


Gürcü: Sende var delı cigara?
Türk hemen cebindeki paketi çıkarır ve Gürcü’ye bir tane uzatır.
Gürcü: Yok, yok cigara değil efendi, delı cigara?
Türk: Sigaranın delisi akıllısı mı olur biço?
Gürcü: Sende var pasaport?
Türk: Var, ne olacak?
Gürcü: Sen geliyor Gurcistan. Orda var delı cigara, var şarap, var madam. Çekiyor delı cigara, içiyor şarap, öpüyor madam. Çok sevap alıyor.
Türk: Hadi ya! Delı cigara? Esrar yani.
Gürcü: Yok yok, esrar değil efendi delı cigara.


Klasik bir Uzungöl turu. Arkadaşlar gölün başında fotoğraf çekmek için ısrar ediyorlar. Ben de; ‘’ Yahu ne gerek var ki, ömrüm bu manzarada yaşayarak ve yaşayan insanların hikâyelerini yazmakla geçiyor. Bırakın da Bozkır’dan başka bir şey görmemiş insanlar çekilsin. ’’ diyorum biraz seslice. Bu söz üzerine Uzungöl’e karşı poz vermeye çalışan çoğu kadraj kompozisyonu bir iki flaştan sonra hemen dağılıyor.

Her karaçam ağacının dibinde kara penguenler gibi Araplar. En nefret ettiğim şey petro-dolara dayalı öz güvenleri. Yol boyunca mangal kaosu. Her şeye para kazandıracak bir şey gözüyle bakıldığında ortaya bambaşka bir şey çıkıyor. Hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Para insan dahil her şeyi başka bir şekle dönüştürüyor. Orijinal bir Çaykaralı arıyorum ısrarla. Konuştuğunda insanın bütün elektriklerini alan türden. Ama yok. Çoğu turizmle metamorfoz yemiş. Demirkapı’da kurutulmuş çiçekler, ıtırlar, bitkiler satan Çaykaralı bir kadın Aborjin muamelesi görüyor. Başına bir parça keşan takmış Hopşeramen kategorisindeki dolmuş şoföründe bile Beyaz Saray hizmetlisi tavırları var. Tiksindiğim bu dünyada beni sadece bir dilim taze ekmeğe sinmiş odun kokusu teskin ediyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Temmuz 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

Ben kendimi hala Irak’ta ABD bombalarıyla parçalanmış bir Müslümanın acı dolu sahipsiz cesedi gibi hissediyorum. Suriye’den can havliyle kaçmış yurtsuz bir dilencinin utancını taşıyorum bugün. Mısır’da Nemrutların gazıyla Firavunların kafeslere tıktığı Müslüman kaplanlar gibi mesela. Benim dünyamda Bozkır’ın ortasındaki bir sarayda kurulmuş sofralarda iftar yapmak yoktu. Bu bayramda da bombalarla katledilmiş Filistinliler kadar, yurdundan sürgün edilmiş Müslümanlar kadar acı doluyum. Firavunlardan, Nemrutlardan, Şeddatlardan, Karunlardan ve onların görkemli saraylarına imrenen insan posalarından bugün dün olduğundan çok daha fazla nefret ediyorum.

Bu mübarek kurban bayramındaki aforizmalarımızdan da anlaşılacağı üzere önümüzdeki kurban bayramında gireceğimiz dananın adının ‘Avşar Kızı’ olarak değiştirilmesi için hissedarlara cinaslı kafiyeli edebi telkinler yapmayacağımın hiç bir garantisi yok.

Şia’nın mezhep genişliğinin tarihteki Sasani İmparatoru Gavat’tan geldiğini az çok tahmin edebiliyorduk. Ama AKP’nin bütün erdemleri içine alıp aşureye çeviren global mezhebinin Reza Zerrap’ın harami mağarası gibi bir zenginlikten kaynaklandığını yeni öğrendik.

Somon sürüsü için şiddetle tavsiye edilen Trabzon destinasyonu; Ayasofya Kilisesi, Gülbahar Hatun Camii Şerifi, Çamlık’taki Atatürk Köşkü, Trabzon Müzesi, ( Hermes heykelinin poposuna bakarken Türk politikacıları hatırlamanız tavsiye edilir) hemen üst kattaki Kostaki Köşkü, Ganita terasında Karadeniz’e karşı demli bir çay. Uzun Sokak’ta beton helvacıdan soğuk şıra, Boztepe’de Ali Şükrü Bey kabrini ziyaret ve ruhuna Fatiha-i Şerif, Kızlar Manastırı’nın üstünde semaverle Trabzon manzaralı çay. Yol üzerindeki Memiş Ağa Konağı’nda mola. Loş odalarda ya da ağanın yatak odasında yöresel yemek. Sürekli aynı yeşil manzara içinde olduğumuzdan Uzungöl’ü tavsiye etmiyoruz. Ama gidenler Dernekpazarı’ndaki Kondu Mahallesi tarihi ahşap camii görebilirler. Ekstra bilgi Of Uğurlu (Cıfaruksa) Köyü ahşap evler özellikle tavsiye edilir. Hiç öyle uyduruk dünya kültür varlıkları mirasına hiç benzemezler. Büyüleyicidirler, aklınızı başınızdan alırlar. Rum mimarisine girdiği için sürekli görmezden gelinirler. Rize’de Ziraat çay bahçesinde çay ama daha iyi bir manzara için Rize Kalesi tavsiye edilir.

AKP Suriye’deki barbar IŞID’e verdiği silah desteğiyle Türkiye’deki Müslümanların imanını şüpheye sürüklediler. Şöyle ki; Müslümanlar IŞID’in vahşetleri ile İslam’ın asri saadet devrindeki ödünsüz icraatlarını karşılaştırıp dinlerinden şüphe etmeye başladılar. Yani içten içe; Aman Yarabbi biz böyle bir dine mi inanıyoruz? diye kendilerine sordular. Ama gerçekte öyle değildi. IŞID Avrupa’da ve İslam coğrafyasındaki İslami grupların en aptallarından seçilmiş ve NATO eliyle bizzat görevlendirilmiş Arap Şeyhleri ile maddi olarak desteklenmiş, AKP ile teçhize edilmiş yüzünü düşmanına gösteremeyecek kadar şerefsizlerden oluşan bir vahşet örgütüdür. İslami açıdan hiçbir ilmi dayanağı yoktur. Zira İslam sancağının en son düştüğü yer olan İstanbul’un kararı olmaksızın hiçbir Sünni örgüt bu türden bir silahlı kalkışmada bulunamaz. Ha, diyeceksiniz İstanbul’da ne var? Hiçbir şey. Sorun da o zaten.

Bugün memleketteki akbabaların seküler varlığına tahammül edemeyip kırk yıl sonra yıktıkları Of Şehit Ahmet Türkkan Lisesi mezunlarının Uzungöl Akyüz motelde anılaşma ve ağlaşma günü. Bir nevi başkan babamızın cenaze törenine iştirak gibi bir şey yani. Yılları şirketlerin stresli olağanüstü genel kurullarında geçmiş, dünya hayatında sınıf atlamış ve sırf bu yüzden uhrevi âlemde önemli bir makam elde edeceği hissine gark olmuş insancıkları gözlemleme ve ruh haritalarını çıkarmam lazım.

Türkiye’de Müslümanlar Adn ve Firdevs cennetlerine konsantre olduğundan HES ve Yeşil Yol gibi çevre katliamlarını göremiyorlar.

Baltacı Deresi’nin kenarında kızılağaçlar arasında kaybolmuş küçük bir dinlenme tesisi. Akıllıca bir tercihti, zira Uzungöl’ün tatil kaosu çekilir türden değildi. Muhteşem bir flora. Baltacı Deresi’nin şırıltısı yeni başlayan muhabbetlere akustik bir fon olmuş. Kızılağaçların arasındaki biyo-manyetiğe derenin serin oksijen serpintisi karışınca ciğerlerdeki nikotin sirkülasyonu anında dağılıyor. Masadaki kahve altından çok yirmi beş yıllık boşluğun özenli sözlerle telafi etme endişesi var ilk başlarda. Sonra 89-90 Şehit Ahmet Türkkan Lisesi mezunları hayat serüveninin en uygun yerinden karşısındakine yaklaşmayı ve onu sözlerle kucaklamayı deniyor. Bazen insan iradesinin yetmediği derin boşluklar oluyor, her şey büyük bir mantıksızlığa dönüşüyor ve beş bitişik masadaki kalabalıkta kahkaha tufanı başlıyor. Sürekli tazelenen çaylar resmiyetin son tortularını da dağıtıyor. Uzun süre bakınca şu çok net anlaşılıyor. Asıl hayat bir şekilde geriden geliyor ve insan çocuk kalmakta, deli dolu gençliğinin tadını almak için direniyor. Ve hayatın bütün mekanik uğultusu durduğunda insanlar geçmişlerindeki olaylara kişilere çok daha net tanı koyabiliyor. Bütün o geçmişteki sivri olaylar, kişilikler zamanın içinde birer birer eriyor ve ortaya birkaç cümle ile özetlenebilecek bambaşka bir şey çıkıyor. 1980’lerde ihtilalden çıkmış bir ülkede Karadeniz’de kendine has feodal ilişkileri olan bir ilçenin lisesindeki formel eğitime çevre kültürüyle karşı bir karakter geliştirmek ya da bu sürece uyum sağlayıp ailesinden takdir görme ikilemi. Bu arada bir selfi çılgınlığıdır gidiyor. Modern insan antik Yunan’dan çok daha pagan. Zira hayatı bu kadar çok kadrajla dondurmanın başka bir açıklaması olmasa gerek. Baltacı Deresi’nin soğuk suyu insanın ayaklarında biriken elektriği alma konusunda birebir. Çağıl çağıl akan dereye bakıyorum. Nasıl da bir büyüdür bu? Dünyadaki hangi fabrika, hangi enerji türü böylesine bir derenin insanlara verdiğini verebilir?
- Bakın, 1915’te Ruslar geldiğinde bizimkilerin siperleri tam şu tepedeydi. Ruslarınki de hemen şu tepenin arkasındaydı.
- İnsanlara bir savaşın ortasında keyif çatmak çok tuhaf geliyor ama gerçekten de öyle. Normalde o tepelerde ilkokul öğrencileri için siperlerin olması gerekiyordu. Tarihi zerrece umursamayan bir milletiz. Gerekirse bir daha yazarız.
Bir ara söz benim yazarlığıma geliyor. ŞAT lisesi mezunlarının gayri resmi görüşüne göre benim yazdıklarımı anlayabilmeleri için divan edebiyatını yeniden okumaları gerekiyormuş. Oysa bu kadar karmaşık bir dile sahip olmak benim tercihim değildi. Zira muhafazakârların elbirliğiyle tarih ettiği ŞAT Lisesinin edebiyat bölümü birincisi olmak böyle bir şeyi gerektiriyordu.
Yemekten sonra, (beni mazur görsün) karizması Stalingrad valisinden aşağı kalmayan müdürümüz alkışlar arasında teşrif ettiler. Kahvesini yudumlarken müfettişliğe başladığında müdürlük dönemindeki sert tavrının yanlış bir tercih olduğunu itiraf etmesi bizim merhamet duygularımızı kabarttı. Kısacası iyi bir gündü. Ama bu ülkedeki insanların sadece dini bayramlarda birkaç günlüğüne insan oluyor oluşu bana Hıristiyanların Noel ve Paskalya yortusundaki ruh hallerini hatırlatmadı değil.

Bütün bu kuzeyli soğuk Sibirya rüzgârlarının uğultusu, yüzyıllardır Anadolu’ya bir türlü yerleşemeyen portatif Moğol geni, bütün bu coğrafyadaki yerleşik her şeyi talan eden bedevi kuralsızlığı, insanın tanrı tanımazlığından doğmuş o ilk kavganın cehennemi ateşi, bütün bu modern hayatın baş döndürücü hızı ve de insan ruhundaki sonu gelmez hoyratlık beni hasta ediyor.

Göz doktorlarının muayenede kullandığı farklı renkli küçük dairelerle yapılmış yanıltıcı rakamlar hep ilgimi çekmiştir. İlk kez baktığınızda; Bunu bilemeyecek ne var? Yedi, dersiniz. Doktor; emin misiniz dikkatli bakınız, diye uyardığında rakam gözünüzde değişir. Bu kez kendinizden emin bir şekilde; Bir doktor bey! dersiniz. Daha dikkatli bakar mısınız? diye nazik bir uyarı daha gelir. İçinizden; Lanet olsun koskoca dördü göremedim, diye geçirişiniz. Rakam gözünüzün renk kodlamasıyla sürekli değişir. Aslında o rakam sekizdir. Ama sekizi belirleyen küçük yeşil daireler arasındaki tonlamalar sizi sürekli yanıltır. Bütün o karar dönüşümlerine neden sadece üç dört baskın yeşil renkli dairedir. Modern toplumlarda Müslümanlar işte o rakamın algılanmasını belirleyen yeşil daireler gibidir. Yani ben seküler eğitim veren bir lisenin kapatılmasına karşı çıkarken o okulun Türkiye’deki genel siyasi ahlaksızlığa ram edilmiş olmasına razı olmuyordum. Tarihi olan bir okula ruh üflemek ve onu daha düzeyli daha erdemli bir okul (ekol) yapmak varken binlerce mezununu köksüz, tarihsiz böcekler muamelesi yapmayı, kendi hödüklüğünüze ucuz tebaa türetmeyi İslam ahlakıyla nasıl bağdaştırıyorsunuz? İtiraz tam da bunaydı. Yani ahlaksız bir kurum olarak gördüğünüz ŞAT Lisesi sizin bu ülkedeki siyasi ahlaksızlığınızla mukayese edilmeyecek kadar masumdu. Ve ben buna her zaman şahidim.

Oflunun biri İstanbul’da bir arkadaşının düğününe katılır ve çiçekçiye büyük bir çiçek siparişi verir. Bir saat sonra isim yazılı çiçek diğer çiçeklerin yanındaki yerini alır. Çiçekçi Ofludan parayı talep etmeden önce Oflu çiçeğe bir göz atar.
- Ulan bu ne! Biz sana güzel çiçek yap deduk sen gittun ifteriden çelenk gibi bir şey yaptın. Biz bunları memlekette sığırların altına seriyoruz, sen burada çiçek diye bize yutturuyorsun.
- Haklısın hemşerim, memlekette biz de aynısını yapıyoruz.
- Nerelisun sen?
- Araklı.
- Ne Araklı mı? Seni at hır… Vallahi hemşerim ben o ifterilere seksen lira vermem. Alnıma enayi yazmayi.
- Tamam, sen ver kırk lira, yabancı değilsin.
Oflu elini cebine atar ve desteden bir yirmilik çeker.
- Al şu yirmi lirayı, diğer ifterileri de İstanbulluların altına ser.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Temmuz 2015 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Bazen sosyal bir romanın insanın irislerinden akan kaygısız özenli cümleleriyle de bir aforizma yazmak gerekebilir. Bu ilk bakışta maço bir erkeğin efemine tavırlarla homoseksüel rolü yapması anlamına da gelir bu iş, diye düşünüyorsanız, hayır ben o pası diagonal olarak kapalı tribün önünde eli belinde gölgede bekleyen sağ açığın önüne atarım, olur biter. Ama hiç kimse kuru Bozkır ikliminden Karadeniz’e seğirtirken seher vaktinde soluduğu iyot kokusunun atıf yaptığı yarım ömürlük ince bir metafiziği Türkçeyle Keşişlemesine kuşatıp sahici bir evrenin bir parçası olarak size servis edemez. Sadece hatırlatabilir. Bunun neden olamayacağı için size tam bin adet neden sayabilirim. Şayet kaygısız bir insan rolü yapmak işimin bir parçası olsaydı ya da sahip olduğum ahlaki öğreti bana hayatı umursamamayı öğütlemiş olsaydı muhtemelen içinizden birinin içeceği tavşankanı çayın renginin fenolik bileşiklerden değil de küçük yeşil bir kurbağanın fırında kurumuş kanından olduğunu asla bilemeyecekti. Yani sırf algıdaki bu seçkinliğim için bile Çaykur adına adsız bir kahraman sayılabilirdim.

Bütün bu gezgin imeceler içinde beni ve daktilo ciddiyetli kalemimi azdıran şeyin ne olabileceği üzerinde yeterince kafa yorduğumu zannetmiyorum. Belki sırf ahlaksız bir iktidara damga pulu vergisi vermemek için kilometresi 100 binde gri renkli Peugeot 307 marka bir otomobil satın almayı tam yedi yıl boyunca ertelemiş olmamdı. Bu inat nöbetinin beni yerçekimine karşı bağımlı kıldıkça insansızlığın her şeyi kuşattığı bir zaman diliminde zorla insanlaştırdığını düşünmedim değil. Böylesi aşırı aykırılıkların ortasında yolum her defasında vahşi floralı bir tabiatın tam kalbine çıkıyordu. Bu da benim için aklımın ve ruhumun değdiği sonu gelmez bir okuma demekti. Uzadıkça uzuyordu. Uzadıkça hafızamdaki tüm teoriler dökülüyor onların yerine apayrı bir düzen yerleşiyordu. Yerleştikçe kelimeleri cümleleri kontrol edemez oluyordum. Hatta çoğu kez onunla insanlar arasından büsbütün çekildiğimi ve peşinde olduğum şeyin hayata dalıp giden insanlara benim üzerimden konuştuğuna bile şehit oldum. Peki, böylesine iç içe geçmiş bir durumda ben neydim?

Hafif bir iyilik tablosu çiziyor. Okuyanı asla ürkütmeyecek türden. Hah, diyor insan, işte budur. Ama italik harflerin kötülükten sakındığı o kritik sınırda bir tedirginlik hissediyorsun ister istemez. Sabırla sonunu bekliyorsun. Sonra bütün o şeyleri bir çuvala doldurup şeytanın eline teslim ediyor. İyi de bütün o anlattığın şeylere ne oldu, diye soruyorsun. Çoğu kez cevap çok ucuz; Şeytan aldı götürdü. Haşmet dahil bütün AKP’li yazarların hali tam da bu. Bir şekilde sonucu Anadolu’nun modern Nemrudunun ucuz kahramanlığına bağlamak.

Arap yarımadasından kalkıp sımsıcak çöllerde bir piyadenin günlük yürüyüşü mesafesiyle yani Şam’a doğru tam kırk mil yol alan ticaret kervanlarındaki hörgüçlü eğri boyunlu susamış Kureyş devlerinin mola vermek için su kuyusuna yaklaştığında sıra bekleyen bitkin bezgin halleri vardı ya hah işte ondan bir adet…

Ekvatorun kuzeyindekilerin güneydekileri, güneyindekilerin ise kuzeydekileri hatırlamaması, Greenwich başlangıç meridyeninin batısındakilerin doğudakileri, doğusundakilerin ise batısındakilerin tümüyle yok olduğunu ya da hiçbir zaman var olmadığını düşünmesi klasik bir kadın halidir.

Üç yıl önce diktiğim bütün kivi ağaçları, üzüm asmaları ve likarbalar büyüdü. Üzüm asmalarından biri henüz koruk durumda üzümler verdi. Likarbalar zaten ertesi yıl vermeye başlamıştı. Ama çok azlar. Komşumuz Uzun’un Hasan’ın ( Akkoyunlularla alakası yok ) bahçesindeki iri taneli likarba bahçesinden geçerken nefsi emmareyi zor zapt ediyorum. Ve küçüklüğümden beri hep şöyle düşünmeme sebep oluyor. Tanrının bütün iyi meyveleri kem bakışlı, kurallı, gaddar ve de minnetsiz insanların bahçelerinde büyütmek gibi bir tuhaflığı var.

Balkan zekâlı yazar Milan Kundera’dan modern zamanda batının karanlık yüzünü bir kez daha afişe eden bir Bosna trajedisi romanı beklemektense türkücü İbrahim Tatlıses’ten Ayağında Kundura adlı türküyü dinleyip efkârlanmak çok daha makul bir şey Sebastiyan.

Etik estetiğin bir şubesidir, der Fransız düşünür Andre Gide. Yani bir yerde bir güzelliğin olmaması ahlak yoksunluğuyla alakalıdır. İmdi Ak Saray’daki o kocaman iftar sofrasına takılıyor insanın gözü. Gerçekten görgüsüz bir görüntü. Ortası boş kocaman bir sofra. Yani estetik açıdan bir boşluk olur. Masayla bütünlüğü sağlayan bir çiçek olur. Ama yok, çünkü o masa bu ülkedeki genel bir ahlaksızlıktan doğmuş bir şey. Herhalde orası gökten inecek diğer taamlar için boş tutuluyor. Bir insan o denli büyük bir masada neden yemek yer. Yediğinde o sofrayı kurduran kişiliğe borçlu hisseder mi? Hissederse yaptığı işte adil davranabilir mi? Diyorum ya; bu ülkede bir şey dediğimde söz oluyor, demediğimde ise böyle maraz.

Kürtler bağımsızlık ve özgürlük için çok fazla heveslenmesinler. Belki yırtınıp IKMB’den ( yeni adı her ne haltsa) sekerler ama Tel Aviv siyasi ağından Dow Jones ve Nasdaq’ın bileşik sanayi endeksinden sekebileceklerini zannetmiyorum. Zira modern zamanlarda aşırı vatan sevgisinin Siyonizm’in siyasi ağına takılma ve borsanın bileşik endeksine toslama gibi trajik bir kaderi var.

Ulusoy Köprüsü kavşağı. Trafik lambaları. Çaykara yönünde elinde bebeğiyle Suriyeli bir kadın. Köprü çıkışında Çingene pembesi penyesiyle cılız bir kız çocuğu. Son model otomobillere yanaşıp kara kuru elini uzatıp dileniyor. Uzun bir süre ne oluyor, diye izliyorum. Hiçbir şey olmuyor. Plakalar büyük şehirlerden. Merhamet yok. Ben Suriyelileri bu ülkede görmek istemiyorum, derken o lüks arabaların sahipleri kadar katı ve düşüncesiz değildim. Söylemek istediğim toprakları boşaltılmış bir ülkenin İsrail’e insansız bir eyalet yapılacak olması yönündeki kaygımdı. Bazen şöyle düşündüğüm de oluyor. Madem bu ülkede Tayyip Erdoğan’ın sorgulanamaz dehası ve AKP hükümetinin sosyal politikaları tek geçerli akçe o zaman bu ülkedeki üniversitelerin sosyoloji bölümleri neden varlar? İki milyon Suriyeli göçmenle Türkiye’nin sosyal dokusuna uygun Suriye adlı yeni bir şehir inşa edilemediyse AKP hükümetinin varlığı bize ne ifade ediyor? Çözüm her trafik ışığının dibine Suriyeli bir aileyi dilendirmek midir? İki milyon Suriyeli mültecinin geleceğiyle ilgili bir öngörünüz yoktuysa bu iç savaşı neden çıkardınız? AKP’nin Suriye politikası ile İsrail ordusunun Ortadoğu politikası arasındaki fark nedir?

Bayram vesilesiyle Trabzon'a dönen 34 plakalı somon sürüsüne duyuru. Lütfen İstanbul gibi bir metropolde bir demir yığınını sürmüş olmanın özgüveniyle Trabzon ve ilçelerindeki trafik düzenini alt üst etmeyiniz. Trabzon, önünde yazıldığı gibi bir büyük şehir değildir. Ama dünyada kurulmuş ilk elli şehirden biridir. Lütfen Trabzon'a ve ilçelerine kuralları umursanmayacak taşra muamelesi yapmaktan vazgeçiniz.

Bak diyorsun, bu video senin peşinden koştuğun liderin Siyonizm’in babası Teodor Herzl’in mezarını ziyaretinde çekilmiş.
Diyor ki; benim şeyhimin bir bildiği vardır.
Bak diyorsun, bu senin peşinden koştuğun liderin Amerika’daki Yahudi cemiyetlerinden aldığı üstün cesaret madalyanın resmi.
Diyor ki; elbette benim şeyhimin bildiği vardır.
Bak diyorsun, bu paso senin yıllardan beri peşinden koştuğun liderin İstanbul’daki mason locasındaki kaydını gösteren bir paso.
Diyor ki, sen yanlış düşünüyorsun, benim şeyhim her şeyden haberdardır.
Bak diyorsun, bu ithalat ihracat rakamları One Minute! endüstrisinden sonra Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin tavan yaptığını gösteren politikaya ihanet rakamları.
Diyor ki, yanılıyorsun, dış politikada reel politik diye bir şey var. Benim şeyhim yanlış yapmaz.
Bak diyorsun, senin bu hayranlık duyduğun lider var ya o TBMM’den geçirdiği II. Irak tezkeresiyle 1.5 milyon Iraklı Müslümanın katline sebep oldu. Babil kralı Nebukadnezar’ın intikamını bugün Irak’tan aldı.
Diyor ki, benim şeyhim elinden geleni yaptı. Biz İncirlik üssünü açmasaydık da zaten ABD onları öldürecekti.
Bak diyorsun, bunlar Suriye’de iç savaş çıkardı. Ne idüğü belirsiz örgütlere silah yardımı yapıp, insanları katlettirip Siyonist İsrail’e yeni eyaletler yapıyorlar.
Diyor ki, o öyle senin dediğin gibi değildir. Bunlar imparatorluğa dönüşümüzün sancılar. Benim şeyhim işini bilir.
Bak diyorsun, Türkiye’de iktidarda kalmak uğruna dağıttığınız mavi boncuklardan hiç hesapta olmayan bir Kürdistan çıkarıyorlar.
Diyor ki, bunlar demokratikleşme ve normalleşme sinyalleri, benim şeyhim her şeyin farkında.
Vallahi hemşehrim onu bunu bilmiyorum ama şu mübarek arife günü senin şeyhin de onun bu ülkeyle ilgili ne düşündüğü hiç ama hiç şeyimde değil.

Mübarek ramazan ayının şu saatlerinde cennetin kokusunu aldınız aldınız, alamadınız içinizden; ‘’ Bu Sünnilik mezhebinde bir numara yok, bari saf Şafi olalım da Ali Rıza Demircan hocanın oral, anal, vajinal ilişki gibi azar fetvalarından kurtuluruz!’’ diye şehvani bir kontra düşünce geçecek.

Trabzonspor – Differdange 03 Trabzonspor’un endüstriyel futbolun değer öğüten bir taşra değirmenine dönüşmesine zor tahammül ediyorduk.
Şimdi buna bir de hükümet yanlısı otomatik lazkopath bir başkan eklendi.
Aslında Trabzonspor için yazacaklarımın herhangi bir önemi yok. Çünkü ontolojik açıdan ortadaki nesnenin varlığı benim için çok fazla bir anlam ifade etmiyor.
Bu vesileyle sadece Gürcü Şota’nın Kartvelian kültürlü zekâsına yazık olacağa benziyor.
Farzımuhal bir Kafkas karacası çayırlarda zıplıyor ve biz de çekirdek çıtlatıp onu izliyoruz.
Akdeniz’in en güzel sahillerinde Avrupa’nın bitli turistlerini ağırlamayı anladık da yıllardan beri Türk futbolunun kalburüstü takımlarının Avrupa’nın amatör takımlarını eğlendirme mecburiyetini bir türlü anlayamadık.
Aslında mevcut TFF başkanı, misketlerini çaldırmış tip, bu çarpık duruma uygun düşmüyor değil. Onun halı sahada meşin yuvarlağı sürüşü ile Türk futbolunun genel seviyesi benzeşiyor.
Maç öncesinde TRT spikerinin bütün ifrazat lafları içinde Trabzonspor’un Lukshamburg ekibine olası bir skor tecavüzünü saymamış olması ilginçti. Bu da bu ülkedeki TRT memurları ile ülke insanı ve kurumları arasındaki formel mesafe ile ilgili bir trajedi.
Maç boyunca en güzel şey sahadaki kiraz gibi toptu. Gerçekten o topa bayıldım. Hatta bazen topu izlemenin maçı izlemekten çok daha zevkli olduğunu bile düşündüm.
Her Türk spor yazarı ilham alabileceği o türden kiraz gibi bir topa sahip olmalı.
Hele homoseksüellerin sokaklarda gösteri yaptığı bir devirde koruyucu bir kalkan olarak gerekli o top.
Trabzonspor’un frikik atışlarında baraja soktuğu 3-4 topçu bana 80’lerde Solaklı düzlüğünde oynadığımız mahalle maçlarını hatırlattı. Yarım barajı zamanında açacağının bir garantisi yok. Buna çalışma ekonomisinde futbol müsabakasında baraj işsizliği derler.
Evet, o yıllarda kalelerimiz taştandı ama rakibin mızıkçılıklarını bastıracak kadar nefesimiz vardı.
Yani, ukalalık yapıyor gibi olmayalım ama Varis topçusu bana merhum babaannemin yorgun ayaklarındaki şişkin damarlardan başka hiçbir şeyi hatırlatmıyor.
Bir de Trabzonspor’un genç futbolcularının röportaj verirken Trabzon şehri adına vasat zekâlarıyla sergiledikleri aksiyonel kültürel zafiyet.
Hiçbirinin kendisine ait bir cümlesi yok. Sadece kulağının duyduğunu aktaran cahiller.
Futbol, para, şöhret hepsi tamam da sizi takip edenlere asgari saygının gereği azıcık bir şeyler öğrenin be kardeşim.

Ben kendimi hala Irak’ta ABD bombalarıyla parçalanmış bir Müslümanın acı dolu sahipsiz cesedi gibi hissediyorum. Suriye’den can havliyle kaçmış yurtsuz bir dilencinin utancını taşıyorum bugün. Mısır’da Nemrutların gazıyla Firavunların kafeslere tıktığı Müslüman kaplanlar gibi mesela. Benim dünyamda Bozkır’ın ortasındaki bir sarayda kurulmuş sofralarda iftar yapmak yoktu. Bu bayramda da bombalarla katledilmiş Filistinliler kadar, yurdundan sürgün edilmiş Müslümanlar kadar acı doluyum. Firavunlardan, Nemrutlardan, Şeddatlardan, Karunlardan ve onların görkemli saraylarına imrenen insan posalarından bugün dün olduğundan çok daha fazla nefret ediyorum.

Oysa ben şahsen Romanların milletvekili olarak arabesk ses sanatçısı Kibariye’nin seçileceğini ve CHP ile yapılacak ‘ilk görüşte’ koalisyonda AKP’nin kültür bakanı olacağını ummuştum. Ciddiyim Sebastiyan!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Ali Rıza Demircan hocanın TRT’deki bir programda bir cinsi latifle İslami cinsellik, tensellik, haram ve helalden bahsederken mevzuyu bir türlü tutturamayan deliler gibi işi BM’lerin daimi temsilcisi beş ülkenin veto hakkıyla insanlığa karşı yaptığı zulme kadar ilerletmiş olması ilginçti.

Bosna Hersek’teki o yeşil tabut konvoylarını Avrupa’nın diğer başkentlerinde düşünün. Hayal edemiyor musunuz? Durun ben size yardımcı olayım. Mesela Londra’da! Buckingham Sarayı’nın bahçesinde maun ağacından yapılmış vernikli tabutlarda tam on bin İngiliz cesedi. Mesela Paris’te Eyfel Kulesi’nin dibindeki morg çekmecelerinde on bin madam ve mösyönün cesedi. Mesela Roma’daki tarihi kolezyumun civarında on bin sedyede uzanmış kokuşmuş İtalyan cesedi. Mesela Madrid’de bir boğa güreşi arenasında on bin İspanyol cesedi ve tepinip duran öfkeli bir boğa. Sonuç mu? Modern insan İslam coğrafyasındaki bombalamaları, savaşları, katliamları, ölümleri gayet normal görürken bunu batılı ülkelerin insanlarına ve başkentlerine bir türlü yakıştıramıyor.

Bu gidişatla Müslüman dergâhlarındaki zikir meclislerinde hu çeken müritlerle ile heavy metallica konserlerinde falanjist tavırlarla eğlenen hippiler arasında hiçbir fark kalmayacak Sebastiyan.

Bir Müslüman için Srebrenitsa katliamı Hıristiyanların başkentlerinde yapılması gereken şeylerin küçük bir arşivinden başka bir şey değildir. Zira bu dünyanın emniyeti, sulhu içimizdeki bazı dangalakların sarf ettiği ‘’ barış, özgürlük, insan hakları’’ gibi içi boş laflarla değil, Müslümanların bu katliamları yapan Haçlılara diz çöktürmesiyle mümkündür.

AKP hükümetinin Karadeniz’e yapmaya çalıştığı Yeşil Yol’a karşı verilen film gibi mücadele devam ediyor. Hemen söyleyeyim, insanların bu yolun yapımına karşı çıkması son derece haklı. Çünkü yol yapımı olarak görünen bu imar faaliyeti gerçekte bir doğa talanı. İnsanlar artık Karadeniz’de şunu çok net görüyorlar. Bir AKP iktidarı var, onun bir ekonomisi var. Ve Türkiye’deki her şeyi istila etmek, çalmak için tüm kurumlarını ele geçirdikleri zavallı bir devleti kullanıyorlar. Yani AKP durup dururken bir şeye karar veriyor ve onu yapmak için kanunları, devletin kurumlarını acımasızca kullanıyor. Sanki Karadeniz’de hiç insan yaşamıyor. Sanki onların bin yıllardır yaşadıkları bir coğrafyanın kalkınması gelişmesi için söyleyeceği hiçbir sözleri yok. Anadolu’nun Bozkırları bitti şimdi sıra Karadeniz’in yemyeşil floralı bin bir türlü faunalı yaylalarına geldi. Birkaç müteahhit zenginler için otel yapacak diye bütün Karadeniz’i bir boydan bir boya deşiyorlar. Gelelim bu yaylalara yol lazım mı? sorusuna. Tabi ki lazım. Ama bu turbo kapitalizmin gebeşlerinin göklerden indirdiği ormanları katleden duble yollar değil. Yaylalarda zaten yol var. Bu yolların eksiklerini tamamlamak, yaylaların altyapı sorunlarını halletmek fazlasıyla yeterli.

Yunanistan başbakanı Aleksis Cipraş’ın Avrupa Birliği parlamentosunda azarlandığı konuşmanın videosunu izliyorum dikkatle. Guy Verhofstand Avrupa Birliği bir parlamenter değil de sanki Hitler’in ekonomi bakanı Nazi kuçukuçusu gibi bir Yunan’a havlıyor. Saçlarının ortadan ayrılışı, gözlükleri, bakışı, mimikleri tıpkı Adolf Hitler. İşte Avrupa ekonomisindeki Nazi geni tam da bu. Sanki Ruslar Berlin’i kuşatmış ve Adolf Hitler kurmaylarını azarlıyor.
--- Beni dinleyin Atinalılar! Bunlar Hitler’in dondurucudan çıkartılmış Nazi genleri!

Ak Saray’daki sultan Srebrenitsa katliamın yıldönümü için Saray Bosna’ya gitme gereği duymadığına göre ya Kuran’ın cihat ayetlerinden tekaüde ayrıldı ya da halk Beştepe’ye yaptırılmış beleş sarayı basar altını üstüne getirir diye korkuyor. Sessizlik lütfen! Evet, söz savunmanın.

Devletin kanalı TRT’de Ali Rıza Demircan Hoca ‘’İleri derecede oral ilişki haramdır!’’ diyor da ‘’ İleri derecede yolsuzluk haramdır!’’ demiyorsa, bu durum karşısındaki Pelin Çift adlı cinsi latif ‘’Hocam yapmayın, başımıza taş yağacak!’’ demiyor da gülme krizine giriyorsa bundan şu anlaşılabilir. Türk toplumu ilk mekteplerde görmediği seks eğitimini internetle tanıştıktan sonra hızlandırılmış programlarla tamamlamış, eğitim bakanını yüz kızartıcı bir programdan kurtarmış ve gizli bir devrim yapmıştır.

Erdoğan’ın Davos’taki psikopatik ‘one minute!’’ çıkışı ve Mavi Marmara tiyatrosuyla Milli Görüş’ün tüm domestik ve ümmete ait siyasi enstrümanları ele geçirdikten sonra AKP’li politikacıların genel özellikleri;
- Milli Görüş’ün 40 yıllık bir siyasi mücadeleyle biriktirdiği tüm politik söylemlere çöreklendiler. Bir konuda konuşurlarken birazdan içlerinden bir Erbakan çıkacakmış gibi bir halleri var.
- CHP’nin Türk siyasetindeki Müslüman tanımaz çizgilerini eleştirerek karşı bir politik karakter arayışları var. Yukarıdaki ucuz söyleme mutlak bir CHP mağduriyetini eklemlemişler.
- Artı sosyal politikalarda suya sabuna dokunmayan liberal yanları var. Kalkınmacı söylemlerle sağa teşne halkı aldatmaya yönelik sözün altında kalmayan profesyonel bir dilleri var.
- Türk siyaset tarihindeki acılardan arabesk bir dille beslenmesini biliyorlar. Sözü dönüp dolaştırıyorlar Halk Partisi dönemindeki din düşmanlığına, Menderes’in idamına ve Özal’ın zehirlenmesine bağlıyorlar. Bu bağlamayla halkın gözünde Tayyip Erdoğan’a siyasi bir zırh örüyorlar. - İslam diniyle ilgili referansları hafızalarında hazır. Bir çırpıda asrı saadet dönemine, Kuran ayetlerine, hadisi şeriflere, sahabe hayatına dalıp çıkabiliyorlar. Ama bu çoğu kez oldukça yüzeysel ve halkın dindarlığını okşayacak türden bir dalış oluyor.
- Ulus devletin klasik kalıplarını umursamama durumu var. Bununla geçmişte mevcut sistemden mağdur olanları arkalarına alıyorlar. Ve halka sürekli bir İmparatorlu hayali, ‘Büyük Türkiye’ satıyorlar.
- Sürekli bir tehdit algısı oluşturuyorlar. Vesayetçi ordu, ‘dinsiz CHP’, devletteki paralel yapı cemaat, Kemalist ulusalcılar, ayrılıkçı terörist Kürtler, eli kanlı Baas rejimi, darbeci Sisi destekçisi batılı rejimler, faiz lobisi, batılı gazeteler vb. Bunlar bizon sürüsünü bir arada tutmak için uydurulmuş suni tehditler.
- Hayali bir düşmanları var. Bu hayali düşman yüzlerce kez Tayyip Erdoğan’a suikast düzenlemiş ama Allah bir ‘peygamber gibi’ onu ve kızını korumuş. Yani Müslüman bir milletin hafızasındaki bir peygamberden rol çalma.
- Sonu gelmeyen bir mağduriyet. İktidarlar ama mağdur olan onlar. Çoğunluklar ama hala mağdurlar.
- Yeryüzündeki bütün kutsallar onların. O kadar ki onlar bu ülkede iktidar olmadan önce bir hayat yoktu. İnsanlar mağaralarda yaşıyordu. Yollar yoktu. Hiçbir hizmet yoktu. İnsanlar ibadetlerini mağaralarda yapıyordu. Zalim mi zalim bir Roma idaresi vardı.
İşte AKP’nin kabaca politik dili bu. Hiçbir zaman sebebe inmeyen, meselelere asla bir çözüm bulmayan. Cevap sorulacak sorudan önce hazır. İşte AKP’nin politik elitine ve yıllarca Süleyman Demirel’den kazık yemiş sağ tabana bulaşmış ucuz Demirel ruhu tam da bu.

Eski reisicumhur Abdullah Gül’ün Türk politikasındaki Kayserili öksüz David Copperfield haline ilave olarak sonradan dönme AKP’li başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş’un garip bakışlarında gizlenmiş bir İsmail Dümbüllü hali gördüğümü de açık seçik olarak ifade edeyiiim.

İran’ın eski cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’a hayranlığımız her gün abartılı bir retorikle Siyonist İsrail için rutin olarak yaptığı; ‘’ Tel Aviv’i bombalayacağız, İsrail’i haritadan sileceğiz, Siyonistleri parçalayacağız! Bittiniz, öldünüz.’’ türü açıklamalarından dolayı değildi. Sadece bizdeki politik mendeburlar gibi Vakko’dan krem tuvalet giyinmediği için ona hayrandık.

Modern zamanın bu diliminde büyük bir anlam kaybı yaşıyoruz. Bütün bu olup biten şeyler sanki insanın ontolojisini yok saymak için oluyor. Her şey çürüyüp ve çözülüyor. Siyasal İslam Türkiye’deki hırsızlığın en büyük aygıtı olmuş. İnsanlar İslam coğrafyasındaki mezhep savaşları ve yaşanan katliamlar yüzünden İslam’dan soğuyorlar. Suriye IŞID’in barbarlıkları yüzünden artık insanlar Allahüekber lafzından bile ürker oldular.

Yunanlılar Avrupa ekonomisindeki saklı Nazi genine kaptırdıkları ülke tapularını kurtarmak peşindeler. Avrupa’nın Avroyla komşuya yaptığını Osmanlı kılıçla Avrupalılara yapıyordu. Onun için artık Türklerin tarihteki deliliklerinden çok daha eminler. Bugün ortak paradan ve gevşek bir Türk Yunan federasyonundan bahsedilebiliyor olduğuna göre bu durum yüz yıl önce her iki milletin de üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğundan yenilmiş politik kazığın kabulüdür. Yani biz Yunanlılarla sadece komşu değil Orta Asya’daki herhangi bir Türk milletinden çok daha benzer durumdayız.

İktidar ve güç ilişkisi çok ilginç. Bir zamanlar televizyon ekranlarından Olimpos Dağı tanrıları gibi halkı azarlayan Kemalistlerin sesi soluğu kesildi. Modern Roma’nın desteği kesilince tedavülden kalmış bozuk paraya döndüler. Ama bu arada Türkiye’de ilginç bir insan profili oluştu. Bir ara emniyette adliyedeki cemaat mensuplarını da gözlemledik. Normalde bir sokak kedisi kadar korkak insanlardı. Ama modern Roma onları kutsadığında özgüvenleri tavan yapıyor ve o korkak kediler birer kaplana dönüşüyordu. Ve insana zerre merhamet göstermeyecek denli tehlikeliydiler. Şimdi ne haldeler bilemiyorum. Bugün aynı şey AKP’liler için de geçerli. Şimdilik onların öfkesini yatıştıran tek şey iktidarı kaybetme riski. Çünkü iktidardan düştükleri gün toplumsal statülerinin Romanın aç aslanlar önüne attığı inançlı Hıristiyanlar olacağından kimsenin zerrece kuşkusu yok.

Şu anda Türk politikasında realite şudur: AKP Tayyip Erdoğan’ın forvetteki şahsi oyunu yüzünden topu kaybetti. Son genel seçimlerde % 60 blok kaptığı topla ani bir kontra atağa çıktı. AKP’nin defansı dağılmış durumda. Kukla başbakan Ahmet Davutoğlu ısrarla kademeye girmeye çalışıyor ama nafile. Eninde sonunda golü yiyecekler. Ve işin garip tarafı birazdan gelecek olan gol tribündeki izleyicilerin içine doğmuş durumda.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

10 Temmuz 2015 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Her modern kadının aklının bir köşesinde kocasının cehennemin en dibini kendisinin ise cennetin en ala yerini hak ettiğine dair kati bir düşünce vardır.

Maalesef Türkiye'deki imam hatip okulları çocukluğumuzdan kalma kapıdaki kırmızı ayakkabıları çalınacak türünden öksüzlük duygusunu depreştirmekten başka bir şeye yaramadı. Yani ne zaman bir imam hatipli görecek olsam aklıma rahmetli babaannemin her bayramda bana aldığı ve divanın altında sakladığı o patlıcan gibi ayakkabılar geliyor.

Halk Partisi dönemindeki baskılardan sonra Doğu Karadeniz’de ilginç bir şey oldu. Anadolu’daki imam ve hoca ihtiyacına cevap verebilmek için Oflu Hoca önderliğindeki bir kült Anadolu’ya ramazanlığa çıkmaya başladı. Bu hem İslam’ı tebliğ hem de bir tür gurbetti. Yani siyasal İslam’ın politikada bir endüstriye dönmeden önce Cumhuriyet devrinde din olgusu zaten dünyevi menfaatin bir aracı haline dönüşmüştü. AKP’nin tellağı durumundaki İsmailağa Cemaati’nin pragmatist sicili tam da bu. Ramazan ayında Anadolu’ya gurbete çıkan Oflu Hodja!

Kalandar Çörekleri’nin edisyonundan da anlaşıldığı üzere Galapagos iguanalarının rengârenk uzun kuyruğu gibi ya da devekuşlarının leziz dev yumurtaları gibi ağdalı bir Türkçeyle yazılmış roman edebi açıdan her ne kadar paha biçilmez bir değer taşısa da bu çağdaki pop kültüre teşne omurgasız, kaygısız, gamsız zamane jenerasyonu için hiçbir şey ifade etmeyebilir.

Türk milleti olarak AKP’den ve Ahmet Davutoğlu’ndan Heredot Cevdet’in 1111 odalı Ak Saray’ın bir odasından bize TRT1 canlı yayınında 1001 gece masallarını anlatmasına müsaade etmesinden başka hiçbir beklentimiz yok.

Bu ülkedeki birçok şeyden tiksiniyorum. Mesela sağlıklı yaşam uzmanları, kişisel gelişimciler, para borsa uzmanları, tek işi doğayı katledip inşaat yapmak olan müteahhitler, hiçbir zaman sözün altında kalmayan ahlak engelli politikacılar, insanlığın acılarına aldırmayan ruh halleriyle Flash TV’de eğlenen mahlûkatlar, hayatı sığ bir boğuşmaya çeviren azman survivor tipleri, ekranlarda politik yorum yapan vitamin sirkülasyonu kusursuz Bloomberg insanları, bilimi kendi halkına epistemolojik şiddet uygulamak için kullanan kelli felli profesörler. Bunları her gördüğüm zaman fena halde midem bulanıyor ve wcye gidip fena halde istifra edesim geliyor.

Bu ülkeyi yönetirken Irak’ta 1.5 milyon Müslüman’ın katline onay verenlere, Suriye’de ne idüğü belirsiz mahlukatları silahlandırıp 300.000 Suriyelinin öldürülmesine sebep olan bizon sürüsüne ses çıkarmayın. Ama gidin Çanakkale’de masal dinleyin, İngilizlere, Anzaklar’a küfredin. Cami yokmuş gibi gidin Ayasofya’nın bahçesinde sabah namazı kılın. Olmadı gidin Ayasofya’nın bahçesinde çan kulesinin dibinde iftar yapın. Yahu siz ne mübarek adamlarsınız! Sahi siz bu Müslümanlığı kimden öğrendiniz?

Evrensel evrensel evrensel! Sana ait bir evrenin yok ki sel olup bir şeyleri önüne katıp sürükleyebilesin, kendi medeniyet havzana taşıyabilesin. Evrensellik dedikleri şey İslami evreni çökmüşlerin gâvurun selinde kütük gibi yuvarlanıyor olmasından başka bir şey değil.

Aslında bu tür aforizmaları light İslam hatibi Nihat Hatipoğlu’nun dillendirmesi lazım. Bursa ovasındaki şeftalilerin çekirdekleri aşırı hormondan patlıyordu! Tarım ve gıda bakanı, sağlık bakanı olacak herifler gaflet içinde uyuyordu!

Tayyip Erdoğan dünya siyaset tarihinde bir ilki başardı ve politikanın diyaframını patlattı. Bugün Türkiye’de halka söylenecek söz bitti. Türkiye şu anda vitesi boşa alınmış kara şanzıman kamyonlar gibi gidiyor. Ahmet Davutoğlu da kendini o eski model kamyonun şoförü zannediyor.

Ben AKP’nin küçük imam hatipli zekâsından dolayı yerlerinden yurtlarında edilmiş ve Türkiye’ye gelmiş, her trafik lambası dibinde her köşe başında dilenen Suriyelileri artık bu ülkede görmek istemiyorum. Zira bu kadar çok dilencinin olduğu bir ülkede merhamet olgusu da dibe vurdu. İnsanlar artık gerçek ihtiyaç sahiplerine bile acımıyor. Bir de Ensar-Muhacir muhabbeti uydurmuşlar bu şerefsizliklerine. Türkiye AKP’nin b.kluklarından geçilmez oldu. Her taraf akbabaların üşüştüğü leşler gibi iğrenç kokuyor. Hala utanmadan sıkılmadan kene gibi iktidara yapışmışlar, bırakmıyorlar. Bu uğursuz Moğol ordusu, bu yüzsüz talancı bedevi takımı, bu ahlaksız, kuralsız bizon sürüsü bir şekilde (nasıl olduğunun hiçbir önemi yok) iktidardan alaşağı edilmelidir.

AKP'nin Suriye'deki aleni şerefsizliğine, Türkiye'nin sokaklarını dilenci ülkesi Hindistan'a döndürmesine, insanlarını gaddarlaştırmasına bir de kup takmışlar: Ensar Muhacir kardeşliği. Dersiniz ki Suriyeliler yeni bir dini tebliğ etmek için gelmişler Türkiye’ye. Saraydaki sultan da bunların hamileri, peygamberleri. Yani bu insanlar bu kadar fahiş yalanlara nasıl kanıyorlar anlamak mümkün değil. Tekrar ediyorum; ben bu ülkede Suriyeli görmek istemiyorum. Suriye’nin ve Türkiye’nin selameti için bir an önce bu ülkeden gitmeleri gerekiyor.

Arapların petrolden kaynaklanan hiçbir küresel politik hedefi olmayan büyük bir zenginliği vardı. Ve petro-dolar Arap şeyhlerinin bu hali sürekli eleştiriliyordu. Batılılar şimdi bu hedefsiz zenginliği kullanarak İslam’ın turbo kapitalizmle Hıristiyanlığın Protestanlığına evrilmiş Sünni mezhebin askeri gücü ile İsrail’e musallat olmuş Şia mezhebinin Orta Doğudaki sosyal dokusunu doğruyorlar. Türkiye’de buna taşeronluk yapan örgüt ise AKP ve işin korkunç tarafı bu şebeke hala iktidarda.

AKP hükümeti bir taraftan Türkiye’deki imam hatiplerde yetiştirdiği bakire cariyelerden ihraç fazlası mücahidelerin İŞİD’e kaçmasına göz yumuyor. Ama paradoksal olarak İŞİD Suriye’de ele geçirdiği esir cariyeleri pazarlarda dolar üzerinden satışa çıkarıyor. Diğer yandan Ak Saray’ın harem bölümünün gayriresmi cariye açığı devam ediyor.

Bari hazır iktidardayken, devletin bütün imkânları sizdeyken, paranız varken Kudret Şandra’yı Ak Saray’a nezaket hocası olarak atasaydınız. Belki bir şeyler öğrenirdiniz ondan. Ne biliyim reisinizin yontma taş devrinden kalma kabalığı, küstahlığı biraz olsun törpülenirdi, diyeceğim ama inanın o yaştan sonra çok zor.

Erkekliğin Amerikalı pop şarkıcısı Tina Turner’a bir ömür boyu aslan yelesi taktırıp sahneye çıkarmak gibi gizemli bir yönü de var. Amazonlaşmanın anlamı yok. Mutfağa gidin ve kocanıza güzel yemek pişirin!


QUIS POLITIQUE

I – AKP
II – CHP
III – MHP
IV – HDP

TBMM’de var olan partilerin dinsiz, imansız, kitapsız ve ilahsız olarak tasnifi aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verildiği düşünülebilir?

A ) I – imansız II – dinsiz III – kitapsız IV – ilahsız
B ) I – dinsiz II – imansız III – kitapsız IV – ilahsız
C ) I – kitapsız II – dinsiz III – imansız IV – ilahsız
D ) I – ilahsız II – kitapsız III – dinsiz IV – imansız
E ) I – imansız II – dinsiz III – ilahsız IV – kitapsız


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Bugün İslam dünyasında yaşanan ve önü bir türlü alınamayan kötülükler hocasına ihanet etmiş Tayyip Erdoğan’ın imanında ıskontoya gidip selin önünden kütük kapıyor gibi yeryüzü kâfirleriyle anlaşıp Anadolu’da iktidar olması ve AKP’lilerin de aynı ıskonto oranıyla ona uymuş olmasından kaynaklanıyor.

Bir varmış bir yokmuş. Modern zaman içinde Anadolu’da bir padişah varmış. Padişah’ın 1111 odalı muhteşem bir sarayı varmış. Sarayın dışında ise tevekkel bir tebaası varmış. Padişah ramazan ayında tebaasından namlı kişileri sarayına davet edip papatya desenli büyük masalarda onlara yemek veriyormuş. Bir iftar vakti bütün konuklar masaya doluşmuş. Ama yemek bir türlü gelmek bilmemiş. Aşçı padişahın kulağına kilerdeki her şeyin bittiğini ama hiç kimsenin bunu söyleyecek cesaretinin olmadığını söylemiş. Tabi padişah çok şaşırmış ve de öfkelenmiş. Çare olarak Allah’a dua etmiş ve; ‘’ Ya Rabbi misafirlerime rezil rüsva olmayayım. İçimizdeki en iyinin yüzü suyu hürmetine bize fazlı kereminden ver.’’ demiş. Tam o anda telefonuna şu mesaj düşmüş. Padişahım bugün büyük bir mucize oldu. Merkez bankası rezervlerindeki altınlar ikiye katlandı. Sultan hamdolsun, demiş. Ama bu durum misafirlerin homurdanmasına mani olmamış. Pekâlâ demiş sultan, bu akşama kadar ben dua ediyordum ve masamız göklerdeki nimetlerle doluyordu. Şimdi sizin en ihlaslınız dua etsin de o taamdan hep birlikte yiyelim, demiş. Herkes dua etmiş ama hiçbir bereket olmamış. Sonunda padişahın sağındaki Ermeni papaz dayanamamış; tamam bana bırakın demiş. Papaz okuyup üflemiş istavroz çıkarmış. Herkes nimetler yukarıdan gelecek diye salonun tavanına odaklanmış. Tam o anda sultanın önündeki telefona mesaj düşmüş. Sultanım merkez bankası soyuldu çok acil gel!

Yunanlıların Nazizm’in ruhunun Avrupa ekonomisinde hortladığını keşfettikten sonra Almanya şansölyesi Angelia Merkel’in giyimi kuşamı, sözleri, bakışları, davranışları gözümde bir başka anlam kazanmaya başladı Sebastiyan

Ekonomi, Yunanca bir kelime olup ‘ev kanunu’ demektir. Yunanlılar kendi evlerindeki kanunları paraları bırakıp Avrupa’nın kanunlarıyla paralarıyla yaşayabileceklerini düşününce kendilerini Avrupa’nın kölesi bir millet buldular. Oysa insanlarda Yunanistan’ın robotlaşmış ruhsuz batı ile ataerkilliği hala çözülmemiş doğu dünyası arasında saklı bir cennet bahçesi olduğuyla ilgili yaygın bir kanaat vardı. Yunanistan bugün Avrupa ekonomisindeki Nazi geninden kurtulmaya çalışıyor. Belki ‘Avrupa’ya hayır’la sonuçlanan referandum Avrupa Birliği’nin de dağılmasının başlangıcını oluşturacak. Bir ülkenin ekonomisinin çöküşünün küresel çapta büyük bir soygunun tamamlandığını anlamak bana tam dört yıla mal olmuştu. Sonuçta Yunanistan’da ne olursa olsun Mora yarımadasının bahçelerindeki zeytinler aynı ilahi yasalarla büyüyecek. Yunanistan’ın adaları yine Avrupalıların gözde tatil beldeleri olacak. Yunan tanrılarının heykelleri yine aynı şekilde bakacak. Ama Avrupa ekonomisinde saklanmış Nazi geni kendine yeni kurbanlar aramaya devam edecek.

Fazla değil iki üç yıl sonra Türkiye’de de emlak balonunun patlamasıyla büyük bir ekonomik kriz yaşanacak. Çünkü AKP’nin ekonomisi (ev kanunu) memleketin dört bir yanına TOKI eliyle yaptığı beton yığınlarına bağlı 75 kalem malın üretimiyle dönüyor. Yani Türkiye’deki AKP ekonomisinin motoru inşaat sektöründeki devlet mafyası TOKI’dir. Ve bu yapı inşaat sektöründeki serbest piyasayı esir almış durumdadır. Türkiye’de insanların doğası bu suni durumu ne kadar kaldırabilir? sorusu kritik eşiktir. Benim fikrime göre en fazla üç yıl sonra bankaların hayatını bloke ettiği Türk halkının borcuna sadakati terk edecek, bu davranış değişiminin de AKP’nin ekonomi kulesini yerle bir edecektir.

Dünya zaten eninde sonunda sınırların tümüyle ortadan kalktığı her mahallesinde her köyünde Türklerin, Arapların, Çinlilerin, Hintlilerin, Yahudilerin, Çingenelerin, Latinlerin, Afrikalıların yaşadığı yerlilerin esamesinin okunmadığı uluslar üstü bir garabete doğru gidecekti. Kırmızı ışıkta dilenen Suriyeliler ise Türkiye gibi bir ülkenin politik vizyonundan bihaber imam hatipli zekâların aptallığı oldu.

‘’ Batılıların iki asır önce teorik temellerini attıkları oryantalist söylemin İslâm dünyası için geliştirdiği iki tehlikeli proje var. Birincisi, İslâm'ın protestanlaştırılması, sekülerleştirilmesi, böylelikle hayattan uzaklaştırılması projesi. İkincisi de, İslâm dünyasının diriliğini, dinamizmini, canlılığını koruyan, her şeye rağmen İslâm'la irtibatını sürdürmesini sağlayan 500 yıllık mücahede ve mücadeleyle Selçukluların kurdukları, yine 500 yıllık mücadeleyle Osmanlıların korudukları, Ehl-i Sünnet omurganın çökertilmesi projesi.’’ Yusuf Kaplan Tespitler doğru ama eksik ifade etmiş Yusuf Bey. Yusuf Kaplan’ın dillendiremediği şey; cumhuriyetin modernleşme programının dibe vurduğu noktada Müslümanların politik sinerjisiyle ve kalkınmacı politikalarla ona nefes aldıran ve bir imparatorlukla yüzyıllar boyunca oluşmuş ve de İslam’ın ruhunun saklandığı dokuyu çözen partinin AKP olduğudur. Yani AKP batı medeniyetinin bu toprakları dönüştüren politik bir taşeron şirketinden ibarettir.

Aslında siyasetle, endüstriyel futbolun dahili soğuk unsurlarıyla bu denli kuşatılmış Trabzonspor hakkında cümle kurmak pek akıl kârı bir iş değil. Ama yine de arada bir defansta kademeye girip takıma soluk aldırmak gerekiyor. Trabzonspor’un Almanya kampında bir gazetecinin polisler eşliğinde idman sahasından uzaklaştırılışı nedense bende kampı Balangoz ayısı mı bastı? tedirginliği uyandırdı. Sünni Trabzonsporlular olarak İbrahim Hacıosmanoğlu’nun Fenerbahçe müzesindeki bulaşık şampiyonluk kupasını almasından vazgeçtik. Yakında Trabzonspor tesislerinin girişine meçhul Trabzonspor spor yazarları anıtı dikilmezse iyidir.
Diğer yandan Trabzonspor’un yeni teknik direktörü Şota Arveladze’nin futbol bilgisi ve keskin Gürcü zekâsı başkan İbrahim Hacıosmanoğlu’nun sempatik bir futbol figürüyle zaman kazanma taktiğine yem edilmemelidir. Yani Şota Arveladze’nin asıl sözleşmesi İbrahim Hacıosmanoğlu’nun başkanlığından sonra başlatılmalıdır. Şota’nın bir basın toplantısında sarf ettiği; ‘’Bırakın Ferguson gibi 20 yıl çalışayım bu kulüpte’’ sözü önemli. Ve bence bu ‘bırakın bu ülkede bir ömür yaşayıp hizmet vereyim’ sözüyle aynı. Ama Türkiye’de hiçbir kurum kuruluş etrafındaki örgütlerle hukuka dayanan medeni bir iklimde komple bir sistem oluşturup spor, sanat, edebiyat, iktisat, kültür adına bir şeyler üretmek gibi bir durum söz konusu değil. Burada insanı kuşatan bir sistem olmadığından hala küçük insanların büyük gölgesi oluşuyor.

1990’lı yıllarda Milli Görüş’ün sahadaki tüm hatiplerini hatırlıyorum, Hasan Hüseyin Ceylan, Halil İbrahim Çelik, Hasan Mezarcı, Abdurrahman Dilipak, Yasin Hatipoğlu, Müslümanlığı Kürdopathlığını bastıran Mehmet Metiner ve Şevki Yılmaz. Bunların en etkilisi AKP iktidarı devrinde imanını boş vitese alan Wolksvagen Şevki idi. Ama bütün bu isimler içinde Müslümanlıktan liberal profilli bir yazar ve sağcı politikacı menziline ulaşmayı başaran sadece Mehmet Metiner oldu. Bir de AKP devrinde sistem eleştirisi yapmak yerine otomobil tamiri işine giren Wolksvagen Şevki var tabi.

Türk ekonomistlerin yeni işi borsa, döviz parite, trendleri, istatistikleri uzun uzun analiz etmek değil Türk demokrasisinin boşluğunu beleşten dolduran AKP hükümetinin maliye bakanı Mehmet Şimşek’e ‘Afkurakis’ gözüyle bakmak olmalıdır.

Bütün milli görüşçüler % 10’luk seçim barajının kaldırılması için Anayasa başkanını yoğun bir mail yağmuruna tutmalıdır. Anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkı olarak değil, direkt anayasa mahkemesi başkanına yapılmalı başvurular. Çünkü bu akbaba sürüsü 13 yıllık iktidarındaki hukuk gaspını öğrenmek için anayasa mahkemesi bireysel başvuru hakkını bir posta kutusu olarak kullanıyor. Gerekçenizde ‘’Biz Türkiye’nin 45 yıllık en köklü siyasi kurumuyuz. Ülkenin bütünlüğü için AKP’nin baraj caydırıcılığını kullanarak bizden bir tam iktidar olacak kadar oy çalmasını bile sineye çektik. Ama 13 yılın sonunda kendi karikatürlerine dönüştüler. Akıl sağlıkları Türkiye’yi, İslam âlemini ve tüm gezegeni tehdit ediyor. Halkın daha demokratik temsili için lütfen seçim barajını kaldırınız, sayın başkan.’’ diye ekleyiniz.

Türkiye’de Bosch elektronik devinin yardımıyla ev işlerinden, mutfaktan kaçan hamarat kadınlar soluğu ya huzurevi gibi gördükleri AKP teşkilatlarının kadın kollarında ya da tuhaf bir şekilde yazarlıkta alıyorlar. Yani bugün feminizmi Virgina Volf’un müritleri değil Alman elektronik devinin üretimi ayakta tutuyor.

Bazı aforizmalarımda faullü hareketlerin olduğunu kabul ediyorum. Ama tribünlerden çok fazla uğultu yükseliyor ve spor memuru kılıklı o hakemlerin ne düdüğünü duyuyorum ne de gözüm kaldırdıkları fosforlu bayrakları görüyor.

Modern kadının en büyük ikiyüzlülüğü biz erkeklere petro-dolar Arap şeyhleri ürerinden baktığını bir türlü itiraf edememesidir, Sebastiyan.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.