24 Şubat 2017 Cuma

MUHAFAZAKÂR İSLAMCI KILIKLI LİBERAL BUKALEMUNLAR ELİYLE CUMHURİYETTE YAPILAN BİR SİYASAL SOYKIRIMIN ANATOMİSİ 102

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yıkıldığı günden beri Türkiye’de sol, âmâ Eşber Yağmurdereli’nin makinisti olduğu Kurtalan Ekspresi gibi kara dumanlar savurarak, arada bir uzun düdüğünü öttürerek ülkedeki asıl tehlikelere aldırmadan hedefsizliğine doğru son sürat ilerliyor.

Belki AKP’nin kuyruğuna takılmış MHP lideri Devlet Bahçeli’nin politik kaderinin nasıl bir trajediyle sonlanacağını hiçbirimiz bilemeyiz ama Türkiye’de geleceğin evliyalarının ve ermişlerinin Devlet Bey’in politik saçmalıklarına hâlâ tahammül edebilen ülkücülerin arasından çıkacağını pekâlâ tahmin edebiliriz.

Devletin kafayı taktığı yazar, çizer takımını ve politikacıları müesses nizamdan tardetmek için kullandığı ‘’Türklüğe hakaret’’ mefhumu çok geniş bir kavramdır. Hangi Türklüğün nesine hakaret? Oğuz Türkünün töresine mi, Kırgız Türkünün hırsızlığına mı, Azeri Türkü’nün Şiiliğine mi, Gagavuz Türkünün Hıristiyanlığına mı, Hazar Türkünün Yehudalığına mı, Çepni Türkünün vurdumduymazlığına mı, Yörük Türkünün konar göçerliğine mi, Avşar Türkünün şamanlığına mı, Türkmen Türkünün kımızına mı, Alevi Türkü’nün semahına mı, Peçenek Türkünün savaşçılığı mı, Macar Türkünün Hıristiyanlık muhafızlığına mı? Dünyanın Doğu’sunu tutmuş bu denli geniş bir kavramı bir devletin politik alana söz ettirmemek için hâlâ ucuz bir zırh olarak kullanıyor oluşu Türk milletine ne kazandırır, onu güçlü kılar mı? Devlet mekanizmasını elinde bulunduran siyasal erkin devlet sistemini ve kendisini sorgulayan her sivri aklı ‘’Türklüğe hakaretle’’ sistemden men etmesi ve bunu Türk milletinin hissiyatıyla cezalandırmaya tevessül etmesi kanaatimizce akıllıca bir yöntem değildir. Üstelik devri iktidarında ülkedeki bütün yerleşik değerleri yerle yeksan etmiş bir iktidarın politik motivasyonlu bu hinliği tek kelimeyle trajedidir. Çünkü hukuk ‘’Türklüğe hakaret’’ gibi her tarafa çekilebilecek denli geniş bir kavramı suç saymaya başladığında bunun arkasından Araplığa, Kürtlüğe, Ermeniliğe, Çerkezliğe, Rumluğa, Pomaklığa vb. hakaretin suç olduğu bir sürü terim türer. Buna güreşte kendi oyunuyla altta kalmak denir.

Milli Görüşçülerin marazlarıysa çok daha başka. Onlar hele bir iktidar olsunlar her şey otomatikman düzelecek. Sosyolojik olarak makul bir gerekçesi yokmuş ama yine de öyleymiş. Bu mübarekler benim şirazesi bozuk dilime ayar vermekle meşguller. Çektiğim siyasal ve toplumsal röntgenleri pek bir ahlaksız buluyorlar. Bunlar da akılları ermeyen işleri güya çok iyi biliyormuş gibi yola çıkmışlardı; Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu mahvettiler; sonra da hiçbir şey olmamış gibi abdest alıp namaza durdular. Müminin avuta giden topu olmaz; gol olursa iki sevap kaleci tutarsa ya da direkten dönerse bir sevap, avuta gitse de yine ilahi bonus var. Bu dangalaklara soracak olursan o namazları, VIP hacları onları kurtaracak. Bugün yarın Allah’ın yardımı bütün mazlumlara ulaşacak! (Şüphemiz yok.) Bu işlerde onların herhangi bir mesuliyetleri yok.

Eski Türkiye’de Arapların tarihten kalma bir ‘’İngiliz uşağı’’ payeleri vardı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise Arapların Karadeniz’de yaptıkları yatırımlarından dolayı tartışmalı bir ‘’Karadeniz uşağı’’ bir de Kâbe’de bay potansiyel başkana yaptırdıkları VIP hac ve umrelerinden sonra yeni bir ‘’AKP uşağı’’ sıfatları oldu.

AKP iktidarı ve bay potansiyel başkan Türkiye'de politika yaptığı on beş yıl boyunca Rubicon Köprüsü'nü defalarca geçtiğinden hukuktan köşe bucak kaçıyor. Hatta geçmişteki kirli icraatlarının hesabını vermemek için Türkiye'de bir iç savaşı bile göze almış durumda.

Son dönemlerde Türk sinemasında türeyen Recep İvedik karakteri Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların politikadaki görgüsüzlüklerinin ve kültürel sahasındaki cehaletlerinin sonucudur. Dolayısıyla Recep İvedik serisi AKP’nin en büyük kültür baş arısıdır.(Vızzz!)

Zaten Kybele şair İsmet Özel’e ve onun kalın Türklerine Hititlerden hatıra kalmış bir aziz kocakarıydı. Onun için birer Kybeleleri olduğundan vatanları da mevcut…

Gariptir ama zannedildiği gibi Türkiye’de demokrasiyi Kemalist generallerin askeri darbeleri ya da CHP’nin ve diğer partilerin sandıkta aldığı mağlubiyetler bitirmedi. Türkiye’de demokrasiyi Salazar türü bir diktatöre tam yirmi yıldır sabreden milyonlarca Fenerbahçelilerin şampiyonluğa endeksli futbol körlüğü bitirdi.

Wolksvagen Şevki Amerika’nın komünizme karşı Türkiye’de oluşturduğu eski yeşil kuşağın en büyük politik yamyamı pozisyonunu koruyor. Belli ki Wolksvagen Şevki başörtülü bacısını Amerika’nın üslerindeki tecavüzcü Conilerinden kurtarmış. Sarayın soytarısı ilahiyatçı aklıyla bizleri Ebrehe’nin ordusuna nefer yazmış. Biz akbaba kolonisi diyorduk meğer ebabil kuşu olmuşlar. Ona verilecek cevap onun zekâ seviyesine uygun olmalıdır.
- Ebabil bir kuştur, Milli Görüşten çark eden puşttur!


Yazık ki, Fransız şair ve yazar Jean De La Fontaine Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal çakalların siyasal ikballeri için bozkurt numarası yapıp düştüğü komik durumu görüp, sarkastik bir edebi metin karalamadan gitti bu dünyadan.

Öteden beri söylüyorum. AKP artık bir siyasi parti değil çok tehlikeli bir mafya örgütüdür. Bay potansiyel başkan da bir mafya babasıdır. 15 Nisanda yapılacak olan anayasa oylaması falan değildir; vesayet gaspıdır. Vatandaşı sandığa çağırıyorlar ve onu "Oylamada Evet! demezsen ülken elden gider; canından ve malından olursun!" diyerek tehdit ediyorlar. Bu gangsterlere "Hayır!" diyenleri ''vatan hainleri" ilan ediyorlar. AKP'li sıradan insanlar AKP'nin en yakın teşkilatlarına gitsinler ve şunu söylesinler; "Şu ana kadar hep size destek olduk ama yeter artık, bundan sonra bakın başınızın çaresine!" O zaman tanırlar gerçek AKP'yi. AKP mafyadır; girmek kolay çıkmak zordur. Ve kendinden olmayan herkesi de düşman beller.

Erzurum'da Recep Akdağ Caddesi varmış. Arkadaşlara; keşke direkt Menzil ya da Gavs Hazretleri Street deselerdi, dedim. Onlar da; bu kadar sağlıklı bir soğuktan başka türlü bir bakan çıkmazdı zaten, dediler. Ama Recep İvedik 5 filminin gişe başarısını görünce o fikrimden vazgeçtim.

Demokrasinin görünürdeki en büyük zaafı; modern bir toplumu ruhlarında yamyamların dans ettiği muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların kaynayan kazanına atabiliyor oluşundadır.

Eşkıyalarına bile ağıt yakmış bir milletin demokrasisinden Giresunlu eşkıya Micanoğlu Hüseyin’den başkası çıkamaz!

Micanoğlu’nu vurdular
Çifte faytona koydular
Zaptiyeler ölüsünü
Konak önünde soydular
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
- Ecce Turko!

Mahelonlar ve Heniohialılar… Tarihte Of’la Batum arasında yaşamış, kadırgalarıyla Karadeniz’de korsancılık yapmış iki millettir. Bugün modern cumhuriyette Wolksvagen Şevki dâhil Rizeli görgüsüz liberal politikacı tipinin karakterini bu iki milletin düşünüş ve davranış biçimi oluşturur. Çünkü İbni Haldun’un da dediği gibi; ’’Geçmişle gelecek suyun suya benzediği kadar birbirine benzer.’’ Ama Türkiye’de sorun şu ki; İbni Haldun’un sosyolojiyle ilgili yazdıkları Sünni Müslümanları bağlamaz çünkü onların dedesi değildir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Şubat 2017 Çarşamba

MUHAFAZAKÂR İSLAMCI KILIKLI LİBERAL BUKALEMUNLAR ELİYLE CUMHURİYETTE YAPILAN BİR SİYASAL SOYKIRIMIN ANATOMİSİ 101

Futbol modern toplumların kendi içinde biriktirdiği kötülüğü aktüel olarak ehlileştirme ya da bir tür deşarj etme biçimi. Ama bu türden bir oyun sahada oynanırken Doğulu toplumlarında bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Müsabakanın en kritik anlarındaki bir gerginlik herkesin birbirine daldığı maymunlar cehennemine dönüşüyor.

Türkiye’deki siyasal paçozluktan futbol da fazlasıyla nasibini almış. Erzurum’daki şeref tribünün locasına bakıyorum, evlerinde oturması gereken başörtülü kadınlar orada deri koltukların arkasında dikilmiş minik bir siyasi düğündeler. Protokol tribünü ise doksan dakika boyunca küfreden fanatiklerle dolmuş. Protokol tribününde galibiyet sevincini arsızca kutlayan Roma vatandaşları ile Erzurum’un Ulucami’sini inşa eden mimar arasında ne ahlak, ne medeniyet, ne de insan türü olarak herhangi bir bağlantı kuramadım. Seksen milyonun hukuku cumhuriyeti çalanların soysuz ve de olabildiğine vahşi eğlencesi gibiydi.

Yakutiye Medresesi’nde sergilenen Rufai şişleri. Büyük boylar şeyhler, küçük boylar ise dervişler için olmalı. Bir ara içimden bunların muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar için olanları yok muydu, diye geçti. Cevap Dadaş sarkastiğine bulaşmış bir halde gaybten geldi. Tabii ki vardı ama çok büyük olduklarından medresenin kapısından içeri sokamadık babo!

Erzurum’daki Lala Mustafa Paşa Camii’nin kubbesinin içindeki sükûnet ve modern zamanın insanın başını döndüren kaosunu boşa çıkaran dinginlik. İçimden müsaade etseler, şurada sıcak halıların üzerine uzanıp gözümü kırpmadan sırf o pastel işlemelere bakarak koca bir gün geçirebilirim, diye geçiyor.

Erzurum’un Çifte Minareli Medresesinin Dadaşların diline düşmüş o hüzünlü hikâyesinden daha trajik olanı restorasyon çalışmalarına rağmen medresenin buz gibi bir ıssızlığa terk edilmişliği. Bu, Anadolu’daki çoğu tarihi eser için böyle. O eserleri yapan insanların ruhu yüzyıllar önce bu dünyadan göçüp gitti. Geriye o eserlerin banilerindeki kartalların başlarını koparan, ziyaretçilere kapısında bilet kesen ya da ezberlediği beylik cümlelerle turistlerden üç beş kuruş bahşiş koparmaya çalışan modern fareler kaldı.

Erzurum’un Ulucami’sinin girişinde bir tabelası bile yok. Dışarıda eğleşip çok üşüdüğümüzden Michelin Hüseyin hamam niyetine daldı. Karşımıza Doğu’nun Binbir Gece Masallarının taş kemerlerle vücut bulduğu klasik mimarili, ahşap kubbeli muazzam bir eser çıktı. Bu denli muhteşem klasik bir eserin içinde sergilenen şeyler Mescidi Aksa, Mescidi Nebevi ve Kâbe-i Muazzama maketleri. Şaka gibi; çünkü bu denli klasik bir eseri kendi görkemiyle baş başa bırakmayacak kadar çok manyak türedi bu topraklarda. Doğu masallarından fırlamış klasik bir mucize Ulucami ama bunu göremeyen ahmaklar ruhunu maketlerle yağmalama derdinde. Siyasi İslamcıların İslam’ın ahlakından kopardıkları politik servet gibi bir şey yani.

Selçuklu dönemi eserlerinde ışık o denli dar ve ölçülü bir şekilde sızıyor ki yapının içine, sanki insan göklerdeki rahmani nurun tümüne gark olmaya henüz hazır değil. Bir de yapılardaki hayvan figürleri. Doğunun ve batının tüm tanrılarına meydan okuyan çift başlı kartal. Yılanlar, kaplanlar, aslanların ortasındaki abı hayat ağacı. Müslüman olmalarına rağmen sanki Selçukluların tanrı anlayışında ciddi bir sorun var…

Mustafa Kemal ve Temsil Heyetinin Erzurum Kongresi’ni yaptığı salonu geziyoruz. Salonun duvar diplerine dizilmiş özenle büyütülmüş siyah portrelere bakıyoruz. Askeri, şeyhi, eşrafı, aşiret ağası, valisi olayın içinde. Sanki o günlerde tarih savaş meydanlarındaki kanlı muharebelerle ve antlaşma masasındaki maddelerin üzerinden değil de Anadolu’nun hoyrat coğrafyasıyla şekillenmiş insanların karakterleri üzerinden akıyor. Aradım, taradım ama kongredeki padişah yanlısı muhalif Sürmeneli Kulaçzade’nin fotoğrafını bulamadım. Modern Roma’nın ileri garnizon devleti olarak cumhuriyetin politik gaddarlığı böyle bir şey olmalı.

Yunanlılar uzun süre görmedikleri dostlarıyla karşılaştıklarında şöyle dermiş. Haşa! ‘’İsa’sını …tiğimin adamı, bunca zaman nerelerdeydin? Ne ararsın, ne sorarsın!’’ Ama bunu, o kişiyi tanrıya bırakmayacak kadar çok sevdikleri için yaparlarmış. Erzurumlular ise uzun süre görmedikleri dostlarını gördüklerinde şöyle derlermiş. ‘’....rağını yiyem kardaş, bunca zaman neredeydin? Hele anlat bakam!’’ Bunu onu bir hatuna bırakmayacak kadar çok sevdikleri için ve de modern dünyadaki oral seksten bihaber yaparlarmış.

Trabzonspor rakibi Alanyaspor karşısında gole ve galibiyete fazla güdülendiğinden oyunu çiğnemeden yutmaya çalıştı. Trabzonspor futbolcuların görev tanımları iyi yapılmış, belli bir taktik disiplini içinde sahayı zamana yayarak etkili kullanma gibi modern futbolun en basit gereklerine tenezzül etmedi. Hücum girişimlerinde her şey o denli hızlı gelişti ki bir futbol felsefesinden ve de mantıktan yoksundular. Onun için de golü unuttular. Ersun Yanal’ın futbolu NBA basket maçı taktiğiyle oynamaya çalışması tek kelimeyle komediydi. Sonuç; ‘’Haydar, Haydar, o yar benim kime ne!’’

Erzurum’un kuzey doğu taraflarında bembeyaz Kargapazarı Dağları. Uçsuz bucaksız beyaz bir denizin ortasından süratle batıya doğru kayıyoruz. Güneş, Nemrut’un görkemli heykellerinden bakıldığındaki o heybetiyle, yazın ortasında bir çocuğun elindeki vanilyalı dondurma gibi anbean Anadolu’nun batı ufkunda eriyor. Karadeniz’i görerek büyümüş dört arkadaş Erzurum’un soğuğundan kaçıyoruz. Hem de bu koca ovadan cağ kebaplı, dolma kadayıf tatlılı güzel bir gün çalmış olarak dönüp arkamıza bakmadan. Dilimizde eski bir türkü, biz söylerken güneş eriyor.
Araklı’dan Yomra’dan oy!
Gel gidelum Pazar’a
Ben Pazar’da duramam
Beni Rize’de ara

Üniversitede biraz sosyoloji de okuduğumdan, Türklerin muasır medeniyet seviyesine ulaşma arzusunun kültürel ve politik açıdan her halükarda Recep İvedik tipolojisine çıkıyor oluşu benim açımdan sürpriz değil.

Allah Rahman suresinde iki Doğu'nun ve Batı'nın Rabbi olduğundan bahsediyor. Nemrut'un heykellerinin bulunduğu tümülüste birbirinin aynısı teraslar Doğu'nun ve Batı'nın tanrılarına meydan okuyarak bakıyor. Bizans'ın sembolü çift başlı kartal ise bakışlarıyla hem Doğu'daki hem de Batı'daki düşmanlarını tehdit ediyor. Selçukluların çifte minareli camii ve medreselerinde de Batı'ya ve Doğu'ya meydan okuma mevcut.

Bay potansiyel başkanın politikada yediği haltlarla mahvettiği yaralı bir ülke var. Ve koca bir ülkenin alaşağı edemediği kronik bir şizofrenin insanların ruhunda açtığı yarayı muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal politikacıların kabuklarıyla karnını doyuran kâtipler güya kalemleriyle tamir etmeye çalışıyorlar. Mustafa Kutlu’ya göre; ‘’Aslında hepimiz aynı ülkede yaşıyormuşuz!’’ da farkında değilmişiz. Birisi politika yaparken ‘’Kardeşlerim, kardeşlerim!’’ deyip höykürüyor. Diğerleri de Latin harfleriyle ‘’ruhsal Fordçuluk’’ yapma derdindeler. Yarım asırlık ömrünü çaldıkları bir insana ettikleri söze bakar mısınız? Ne kardeşi be, neyimiz ortakmış sizinle! Bizim AKP’lilerle üzerinde yaşadığımız bir ülkümüz yok. Hepinizin cehennemin dibine kadar yolunuz var!

‘’David, doktorlar, hemşireler, arkadaşlar. Derken hiçbir şey kalmamıştı. Hepsi bitmiş ve Anna o devasa boşluğun içinde kalakalmıştı. Hayat bir rüyaydı. İnsanlar buhardan ibaretti. Gündelik olaylar gerçekdışıydı. Zaman akıyor, mış gibi yapmaya devam ediyordu.’’

‘’İyi bilinen olayların özeti Anna’nın zihninden bir kuyruklu yıldız gibi geçti ve aynı kaçınılmazlıkla düşünceleri yine ona kaydı.’’ Elizabet Harrower / Kimi Muhitlerde
- Türk kadın yazarlarının, pek azı hariç ontolojik sancısı olmadığına göre, çiziktirdikleri üç yüzlük şeylerle sebep oldukları çevre katliamlarına son verip, terk ettikleri baharat kokulu mutfaklarına neden dönmeleri gerektiğine dair sadece basit bir misal!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

20 Şubat 2017 Pazartesi

MUHAFAZAKÂR İSLAMCI KILIKLI LİBERAL BUKALEMUNLAR ELİYLE CUMHURİYETTE YAPILAN BİR SİYASAL SOYKIRIMIN ANATOMİSİ 100

Rusya Gürcistan'daki devlet bürokrasisini ele geçirince Vladimir Putin'den nefret eden Avrupalı politikacılar kilise üzerinden papazlara sarıldılar. Böylece Ortodoks, Gregoryan ve Katolik kiliselerinin papazları arasında birbirlerini muz kabuğuna bastırma ve siyanürlü kutsal şarapla zehirleme oyunları da başlamış oldu. Bütün bunlar olurken Trabzonlu tıpçıların tek derdi kaçakçı Gürcüler sayesinde Kafkas engereklerinden elde ettikleri en güçlü zehirleri şişeleyip İstanbul'daki özel hastanelere ya da ilaç firmalarına fahiş fiyatlarla satmaktı.

Türk edebiyatına 400 sayfalık bir romanla kurmayı düşündüğün en büyük edebi tuzağa yeniden güdülenmemin tek şartı; şimdiye kadar yazmış olduğum Temelyon, Moğolların Uğultusu, Pupa Yelken Karadeniz, Dinozor Araratus, Bay Kırmızı İskarpin, Kapadokya Balonları ve Bay Potansiyel Başkan adlı roman, hikâye ve denemelerin saygın bir yayınevi tarafından sıkı bir edisyola basılıp edebiyata kazandırılmasıdır.

Geleceğin en iyi fırıncılarının, armutçularının ve bilardocularının selfi çubuğunu kullanma becerisi yüksek olanların arasından çıkacağı şüphesizdir. Yani feodal toplum yapısındaki geleneksel uzun çubukla daldan değmiş armut toplama davranışı modern toplumda selfi çubuğuyla kendi fotoğrafını çekmeye evrilmiş durumdadır. Doğal olarak feodal toplumdaki değmiş armutların yerini modern toplumlarda insanlar almıştır.

Bir insanın Nazım Hikmet Ran’ın yazdığı şiirimsi şeyleri yazması için şair olması gerekmez. Sadece gözlerinin katarakt olmaması, bir köy mektebinden orta dereceyle bir diploma almış olması yani okuryazar olması ve çocukluğunda, gençliğinde Anadolu’yu kıyından köşesinden görmüş olması yeterlidir. Modern Türk edebiyatının insanlardan sakladığı iki fiyasko var; bunlardan birincisi Nazım Hikmet Ran’ın şairliğidir. Diğeri ise halk partili milli eğitim bakanın oğlu kontenjanından köprü altı âlemini şiire taşıyan ayyaş Can Yücel’dir.

İngiltere ile Arjantin arasında 1980’lerde Güney Amerika’daki Falkland Adalarının siyasi statüsü yüzünden Birleşmiş Milletler’de kriz çıkar. İngiltere’nin başbakanı Margaret Thatcher namı diğer Demir Leydi’dir. Thatcher yumuşak diplomatik tavrı yüzünden Ada basını tarafından topa tutulduğunda ‘’Yumuşak atın çiftesi pek olur!’’ şeklindeki tarihi açıklamasını yapar. İki ülke arasında savaş başlar ve Kraliyete bağlı birlikler Falkland Adasını işgal eder. Falkland Savaşı’yla ilgili haberler Türk basınında da geniş yer bulur.
O günlerde Trabzon’da bir meyhanede demlenmekte olan iki Trabzonlu günlük mevzuları tüketip konuyu Falkland Savaşına getirirler. Efkâr arttıkça masadaki büyük boy rakı şişeleri de çoğalır. Konuşmaların sonucunda İngiltere’yi haksız bulurlar. Ve derhal harekete geçip Arjantin’e destek vermeye karar verirler. Arjantin’e bir taka dolusu silah gönderme seçeneği dâhil akla hayale gelmez ihtimaller üzerinde ciddi ciddi düşünürler. Saat gecenin 12:00’si olunca garson yanlarına gelir ve; ‘’Efendim, kanun gereği müessesemizi kapatmak zorundayız.’’ der. İki kafadar hesap konusundaki Türk usulü ödeme komplimanlarından sonra soluğu Maraş Caddesi’ndeki postahanenin önünde alırlar. Israrla kapıyı yumruklarlar ama kimse açmaz. Sorarlar soruştururlar ve postahanenin müdürünün evini bulurlar. Kapıyı çalıp çok acil durum olduğunu ve derhal postahaneyi açmasını isterler. Postahane müdürü saatin geç olduğunu işlerini yarın halledebileceklerini söylese de bir türlü ikna olmazlar. Adam gecenin o saatinde mahallede huzursuzluk çıkmaması için üstünü giyer ve onları gönülsüzce postahaneye doğru yürütür. Başlarda ölüm, hastalık haberi türü acil bir telgraf ihtiyacı olduğunu düşünen postahane müdürü sarhoş Trabzonlular konuştukça kafası karışır. Ve sonunda postahanenin kapısını açar ve telgraf çekilen kısma geçerler. İki sarhoş telgrafın Arjantin hükümetine direkt mi yoksa Arjantin savunma bakanlığına mı çekilmesi gerektiği konusunda tartışmaya başlar. Postahane müdürünün kafası daha da karışır. ‘’Bize direkt Arjantin ordu başkanlığını bağla buradan!’’ der. Postahane müdürü başlarda bunun bir şaka olduğunu düşünür. Ama adamların hem sarhoş hem de alkollü olduğunu görünce mecburen telefonu çevirir. Nüfus kütüğü gibi büyük bir rehber çıkarır, A ile başlayan bütün kısımları tarar ve sonunda uzun bir numara bulur. Saatler geçer, telefon bir türlü düşmez. Telefon düşmeyince sarhoşlar fikrini değiştirirler. ‘’Bırak hemşerim, bu iş senun işun değildur, biz en iyisi Arjantin hükümetine kısa ve net bir telgraf çekelum.’’ derler. Postahane müdürü rehberde bulduğu numarayı alır; telgrafın başına geçer ve kendine söylenenleri tek tek yazmaya başlar. ‘’Biraz daha dayanun, stop! Yarın yardımınıza geliyruk, stop!’’ İşlerini gören şaşkın postahane müdürünü sağdan soldan öperler; tam kapıdan çıkacaklarken geri dönüp unuttukları telgraf ücretini öderler. Duydukları minnettarlık için duygusal patlama yaşarlar ve müdürü bir daha öperler ve sonra evlerine gidip uyurlar.

Gırgır Dergisi’ni kapattılar; çünkü muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların duble yol çaplı zekâlarının Türkiye’de yol açtığı toplumsal felâketlerin eleştirilmesine ve dillendirilmesine tahammülleri yok. Gırgır Dergisi’ni ta 1980’lerdeki askeri rejin yıllarında bir ilkokul talebesiyken okuyamazdım sadece izlerdim. Çünkü kapaklarındaki karikatürler hayytt! huuyt! aught! gibi boğulan ve bir türlü ifade kendini edemeyen ünlemlerle doluydu. Askeri yönetim devrinde bile çıkan bir dergiydi Gırgır. Geriye dönük kapak karikatürlerine bakıldığında Türkiye gündeminden hiçbir şeyi kaçırmadığı çok net görülebilir. Bay potansiyel başkan ve onun kukla hükümetinin kültürel konulara, sivil eleştiriye akıllarının yetmediği çok açık. Türkiye giderek daha somurtkan, hoşgörüsüz, politik açıdan kuduz olmuş gaddar, merhametsiz ve tahammülsüz insanların çiftliği haline geldiği için karikatür dergilerinin kapatılmasında anormal bir şey yok.

Bay potansiyel başkanın yirmi dört saatte yaptığı zehir zemberek politik gafların ve halka saçtığı nefreti kırk yıllık bir gazetecinin ve bir karikatür dergisinin boş bulunduğu bir anda yapma hakkı yok. Kırk yıllık bir gazetecinin ya da karikatür dergisinin hatasının sonucu hayatın ciddiyeti gereği ya istifa ya da kapatılma. Ama sıra AKP’li politikacılara, bürokratlara gelince; onlar teflon tava grubundan. Onların sorumlulukları yok; imam hatipli kuralı belli; ‘’Ellezine elzubzuma bacakların omuzuma!’’

Yıllardan beri eleştirdim ama bay potansiyel başkanın takdir edilmesi gereken devrimci bir tarafı da yok değil. Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasını bay potansiyel başkan organze etti ve siyasal açıdan hedefine ulaştırdı. Amerika’nın Pensilvanya referanslı bütün CIA ajanlarını tek tek yakalayıp cezalandırdı. Aslında Cemaatin 15 Temmuz’daki tanklı amok koşusu Orta Doğu’da Batı’ya karşı yapılmış İran İslam Devriminden sonra en büyük siyasi hamledir. Ama bay potansiyel başkanın şansızlığı bu denli ölçekli ve haklı bir siyasi oyunu halkına izah edecek durumunun olmaması. AKP iktidarı için asıl kritik mesele şudur; bu siyasi manevranın arkasını dolduracak bir aklı kendi insan kaynağından devşirmek. İşte bu noktada yaşanan şey tek kelimeyle fiyasko!

Sizleri tanımıyor değilim; Allah’ın Hz. İbrahim’i Nemrut’un ateşinden kurtulma kıssasına inandığınızı söylersiniz. Allah’tan nimetleri Hz. İbrahim’in sofrası gibi bereketli de istersiniz. Urfa’ya gider balıklı göle yem, vapurlarda güvercinlere simit atarsınız. Ama her seçimde siyasi maslahatınızı bu toprakların Nemrutlarına verirsiniz.

Kısacası Çingenenin Müslümanlığı karakoldan yırtana kadar, Sünnilerin Müslümanlığı ise parti kurup Türkiye’de iktidar olup merkez bankası ve hazineyi ele geçirene kadardır.

Gümüşhane'nin merkezindeki klimalı, otomatik kapılı camdan yapılmış otobüs duraklarını oldukça insancıl buldum. Hatta bir tanesinde yolcuların ayaklarının dibinde bir kuçukuçu uyukluyordu. Bu açıdan hayvancıl oldukları bile söylenebilir...

Merak etmeyin, çok yakında özgürlük güneşi altın renkli sıcak huzmelerini Nemrut’un binlerce yıllık heykellerinin üzerinden tüm Anadolu’ya yayacak, metruk evlerin duvar taşlarının arasında saklanmış bütün ürkek kertenkelelere gün doğacaktır!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Şubat 2017 Perşembe

MOĞOLLARIN UĞULTUSU & PUPA YELKEN KARADENİZ & TEMELYON

Moğolların Uğultusu (400 sayfa 39 hikâye) & Pupa Yelken Karadeniz (199 sayfa 5 fantastik bahis) Karadeniz'in fantastik evrenini harmanlayan iki sıkı deneme türü... Trabzon'da Ra (0462) 326 49 71 Ramazan Diler'den) ve İpekyolu kitabevlerinden Temelyon kitapyurdu sitesinden posta ile en geç iki gün içinde temin edilebilir.

15 Şubat 2017 Çarşamba

MUHAFAZAKÂR İSLAMCI KILIKLI LİBERAL BUKALEMUNLAR ELİYLE CUMHURİYETTE YAPILAN BİR SİYASAL SOYKIRIMIN ANATOMİSİ 99

Komünizm sona ereli tam 27 yıl oldu ama yeşil kuşağın yanaşmaları muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar hâlâ Türkiye'de gladyo diliyle politika yapıyorlar. Biz "Hayır!" diyenlerin "vatan haini" olmadığımızdan adımız gibi eminiz. Ama muhaliflere bu türden küstahça suçlama yapanların, kendilerinden olmayanları sürekli şeytanlaştıranların Karaköy kerhanelerinde doğup doğmadığından da emin değiliz.

Türkiye’de hukuk siyasallaşıp devre dışı bırakıldığından milliyetçi kökenli eski mafya babaları Mehmet Ağar’ın başkanlığında içişleri bakanlığının üstünde bay potansiyele bağlı özerk bir yapı olarak; diğer bir ifadeyle sarayın ‘kirli işler departmanı’ olarak çalışıyor. İçişleri bakanı Lekkalı Süleyman Soylu da bakanlığının ruhunu boşa çıkaran bu garabetin şaşkınlığını yaşıyor.

Türkiye'deki yayınevlerinin yayın yönetmenleri benim kitap dosyalarımı her reddedişlerinde modern tipli, Türkçe dilli bir Hz. İsa'yı çarmıha germiş olmanın vahşi zevkini yaşıyor olmalılar.

Oysa ben sadece kötü yola düşmüş hayat kadınlarının uçkuruna düşkün bazı hergelelerin uygunsuz tekliflerine kolayından; "Evet!" dediğini düşünüyordum Sebastiyan.

Madem biz cumhuriyetçiler Cemaatle aynı politik kategoride değerlendirilen potansiyel teröristleriz; bizi sadece sandıkta "Hayır" demek kesmemeli. Ne bileyim şöyle saraydan Bay Jöle gibi yüz tane liberal gebeşi idam mangasıyla yürütüp bir duvar dibinde mitralyözle kurşuna dizmeyi de hayal edebilmeliyiz.
- Bay potansiyel başkanın ve sarayın uşağı Bay Lağo'nun muhaliflere resmi ağızdan birer özür borcu var...

Nasıl bir gaddarlık nasıl bir kin var bu topraklarda? Din, iman diye Arapların kan davalarını bellemediysek bu şizofren de neyin nesi? Bu manyağı hangi din, hangi millet, hangi medeniyet, hangi tarihin çatlağı sızdırdı tepemize?

Normal bir ülkede insanlar işleriyle güçleriyle uğraşırlar; günlük hayatta devletin varlığını hissetmezler bile. Türkiye'de ise insanlar sürekli teyakkuz halindeler. Cumhuriyeti muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların hırsızlığından koruma derdindeler. Öyle ki bir hırsızlık ki mafya beyaz kadın, haraç, uyuşturucu, adam kaçırma gibi klasik işlerini bıraktı; eski bir bakanla hükümete ortak olmuş durumda.

Kolombiyalı uyuşturucu karteli, Latin Amerika’nın uyuşturucu trafiğinin generali, kısacası eski mafya lideri Pablo Escobar’ın Amerikan’ın federal mahkemelerinde TIR’lar dolusu doları rüşvet verip tüm suçlarından aklanma ihtimali ne denli sarkastik bir hayal ise Mehmet Ağar’ın Türk demokrasisi ve de siyaseti adına ettiği kem kelamlar da o türden bir şeydir. (Tavan arasındaki aforizmalardan da sürekli bacak arası (beşlik) çıkıyor.)

Duble yol çaplı imam hatipli zekâların bu ülkede politikada yedikleri haltlar yüzünden cumhuriyetteki fani ontolojimiz farklı şekilde avuta çıktı. Dolayısıyla topun tribünlerden gelmesini bekliyoruz.

Türk insanı modern dünyaya karşı içi boş bir imparatorluk kibriyle var olmaya çalışıyor. Bunu yaparken de hayatın basit ahlak yasalarına uymamayı kendinde bir hak görüyor. Bu topraklardaki milyonlarca hayat bir türlü birbirine değip kollektif bir akıl üretemiyor. Her Türkün bedeni birer özerk monarşi. Dolayısıyla bu topraklarda ciddi bir toplumsal düzen oluşamıyor. İnsanların hayatla ilgili tek motivasyon kaynağı bir politikacının kuyruğuna takılıp Anadolu'yu yağmalamak; hayatın basit yasalarını güçsüz insanlardan çalmak.

Kısa vadede bakıldığında Türkiye'de hiçbir şey değişmeyecek. Dün Batı medeniyeti adına CHP'nin Müslüman bir halka yaptığı gâvurluğun aynısını bugün AKP'li muhafazakãr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar cumhuriyette esir aldıkları beyaz renkli jakoben deney fareleri üzerinde bağnaz dindarlıkları adına yapıyorlar.

Benim bildiğim bir ülkede politika; 'insanlar için zaten kötü olan hayat, daha az kötü nasıl yapılabilir?' sorusuna genel ve sürekli bir cevap arayışıdır. Muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar içinse politika hayatın basit yasalarını kanunlarla çalıp kendi yandaşlarının hayatını cennete, diğerlerininkini ise cehenneme çevirmekten ibarettir.

Tam yüzyıl önceki Hopşera Köyü’nün elli bir çeşit armudundan, seksen küsur elmasından geriye sadece üç beş çeşidin kaldığı, insanın kaydı tutulmamış bütün o büyülü evrenlerinin modernlikle tek tek göçtüğü mekanik bir dünyada Karadenizli bir yazar olarak kime, neyi, hangi kelimelerle izah edebilirsiniz ki?

Anadolu’da hayat İslam dininin katılığından, Türklüğün hoyratlığından, tabiatın zorluğundan sakıt olan nedenlerle durup dururken insanı yaralıyor. Burada insan Roma arenalarındaki aç aslanların önüne atılmış zavallı Hıristiyan azizleri gibi. Aslanların birinden kurtulacak olsalar hemen arkasından bir diğeri saldırıyor. Ve kurtulmalarına imkân ve ihtimal yok!

Katar Emirliği’nin milli marşı sanki büyük oryantalist Thomas Edward Lawrence'in Şam'da kaldığı günlerde otelin odasında bol köpüklü bir banyo küvetinde söylediği eski bir İskoç halk türküsünden esinlenerek bestelenmiş gibi geldi bana.

HDP’li milletvekili Sırrı Süreyya Önder’i ta televizyondaki Meksika Sınırı programından izlerim; çoğu kez sözlerinin ciddiye alınacak bir tarafı yoktur, eğlenceli hoş sohbet iyi bir kamyon şoförüdür sadece. Ama bugün yaptığı basın açıklamasında sarf ettiği sözler bu ülkede son on beş yıldır yapılan şeyin tam tarifiydi. ‘’Yaptığınız bu siyasi soykırımdan bir an önce vazgeçmeniz şartıyla biz her türlü çözüm, barış için buradayız. Aynı kararlılıktayız.” Siyasi soykırım! Direkt karata gitmiş. Evet, AKP iktidarının, bay potansiyel başkanın on beş yıl boyunca bu ülkede yaptığı şeyin adı cumhuriyete ve Türk demokrasisine karşı siyasi soykırımdır.

AKP iktidarda olduğu on beş yıl boyunca Kemalistlerin 70 yılda yaptığından çok daha büyük politik soykırım yaptı. Devletin bütün kurumlarının, kendisine alternatif olabilecek siyasi partilerin içini boşalttı, yönetimlerini sabote etti. Türkiye’yi çocukluğu arızalı, ruhu aç bir şizofrenin zekâ seviyesine göre dizayn ettiler. Onun için burada insanın kendini savunabileceği bir hukuk sistemi söz konusu değil. Her şey kendini tanrı zanneden bir adamın uğruna feda edilmiş durumda.

Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal krizin ne olduğunu tahlil etmek için yapılması gereken şey gayet basittir. Güncel politik gargaraya gelmeden şu kavramların zihinde daha derin oluşmasını sağlamak yeterli. Adına devlet dediğimiz şey gerçekte nedir? Millet nedir? Anayasa nedir? Parti nedir? Demokrasi nedir? İktidar nedir? Muhalefet nedir? Bakan nedir? Milletvekili nedir? Bürokrat nedir? Teknokrat nedir? Cumhuriyet nedir? Diplomasi nedir? Hukuk nedir? Adalet nedir? Meclis nedir? Güçler ayrılığı nedir? Vatandaşlık (tabiiyet) nedir? Başkanlık sistemi nedir? Hilafet nedir? Vatan nedir? Liberal nedir? Siyasal İslam nedir? Muhafazakârlık nedir? Önce bu kavramları iyice öğrenip derinleştirin. Sonra nasıl olsa var olan duruma bakıp bir karar vermek en kolayı.

Bandırma Çingeneleriyse bir suçtan dolayı, ki genellikle hırsızlıktır bu suç, jandarmalarca karakola getirildiğinde halk için klasik ortaoyunu başlar. Etraftaki bütün Çingeneler ve ahali karakolun önünde geniş bir yay oluşturur. Maksat mahalle baskısıyla domates hırsızı Çingene'yi karakoldan kurtarmaktır. İçeriden sürekli tıkır tıkır daktilo sesi gelmektedir. Karakol komutanı bu adi hırsızlık vakıasından herkesin gereken dersi alması düşüncesinde olduğundan şüpheli Çingeneye soru sorarken sesini olabildiğince yükseltir. - Emin Bey'in tarlasından tam yüz kasa domatesini çalmışsın! Hem de gündüz gözüyle!
- Abe vallahi ben Müslüman bir adamım. Öyle işlerde tarağım olmaz benim. - Şahitler var ama. Hatta onlarla beraber çalmışsınız.
- ...
- Şopar Ferruh!
- Abe benim ne işim olur o soysuz Şopar ile. Vallahi komutanım ben Müslüman bi adamım, yapmam öyle şeyler.
(İlginç olan devlet otoritesi karşısında adı hırsızlığa karışmış bir Çingenenin ısrarla Müslüman postuyla yırtmaya çalışması. İkincisi ise hukuk karşısında bir Çingene'nin kendi ırkından birini bile tek kalemde çizmesi.)

Bay Potansiyel Başkan
En seçme aforizmalardan oluşan sarkastik dev bir siyasal analiz.
800 suhuf
Ecce homoluk ve ecce Turkoluk modern durumlar
Okurken Portekiz'in Salazar devrindeki okyanus kokusunu almanız garanti
Muhfazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların cumhuriyetteki siyasal soykırımının anatomisi
Er ya da geç tanışacaksınız
Coming soon!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Temmuz 2016 Pazar

SUSKUN DURAK İNSANLARIYLA DOLU BİR TRAMVAY HARAMİDERE’DEN GEÇİYOR

Of Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki halihazırda var olan idari kadronun kahir ekseriyetinin maklube göbeği taşıdığını, Of’taki cemaat dershanelerinin sıfırdan kurulması dahil her bir şeyine kanun içi ve dışı açık destek verdiklerine bizzat şahit olduğumu, cemaatin her türlü sosyal etkinliğine iştiyakla katıldıklarını ve sırf muhalif bir milli görüşçü olduğum için beni yıllarca Dernekpazarı, Hayrat, Sürmene ilçelerinde çalışmak zorunda bıraktıklarını ve hala görevlerinin başında olduğunu yüce Türk milletine hatırlatmayı bir borç bilirim.

Şu hale baksanıza; modern zamanda bile ilahi mucizeler devam ediyor. Sanki Cenabı Hak Teâlâ Hazretleri rahmetinin bir azameti olarak darphane gibi papalığa çalışan mektepleri, Anadolu’dan çalıp Vatikan’a kaçırdığı o görkemli kayıp hazineleri gökten rahmet olarak Müslümanların üzerine yağdırıyor. Mübarek her taraf ganimet malı okullarla, şirketlerle dolup taşmış durumda, hamdolsun! İnşallah çapulcular ganimeti talan etmeden hazineye yazılırlar. Bir zamanlar askerle işbirliği yapıp Milli Gençlik Vakfını kapatıp sessiz sedasız mallarına el koymaya benzemiyormuş bu iş. Demek ki; ağlayanın malı Gülen’e de hayır etmezmiş.

Daha önce de yazdığım gibi bizim dedelerimizin ne Pensilvanya’da malikânesi, ne Anadolu’da kapıları muhafızlı sarayları, ne İsviçre bankalarında gizli hesapları, ne de Şam’a, Bağdat’a, Tebriz’e uğrayan ipek yüklü deve kervanları var. Onun için ikide bir ‘harami var!’ dendiğinde hiç ama hiç üzerimize almıyoruz. Tam aksine Sebastiyan, haramilerin etrafta cirit atıyor olması bana heyecan veriyor.

Türbanlı genç kadın standa oturmuş ‘darbeciler idam edilsin!’ kampanyasına imza topluyor. Hamarat bir ev kadını gibi hararetle ona buna bir şeyler izah ediyor aklınca. Yaklaştım ve duyabilecekleri şekilde yanımdakine konuşmaya başladım. Bir kere hukukun en basit kuralıdır. Hiçbir kanun geçmişe yürütülüp onunla hükmedemez. Suçun işlendiği anda cari olan kanun geçerlidir. İkincisi ortada tehdit edilen bir anayasa yoktur. Yani hukuken bir darbe değildir. Amerika’daki suç kategorisinde cinnete girer. Sadece ağır bir suçtur. Ve en önemlisi; imza topladığınız o idam yasasını önce size çıkarttırırlar, sonra da sizden çok mühim birini asarlar. Politika mutfakta kek yapmaya, bulaşık makinesine kirli tabak dizmeye benzemez. Duydular, donup kaldılar. Polemiğe fırsat vermeden kalabalığa doğru yürüdüm.

İlkesizlerin, ülküsüzlerin, görgüsüzlerin, kültürsüzlerin bize sunduğu aleni bir vatansızlığı yaşıyoruz. Yaşlı kuşaklar için söylersek; haramilerin, talancı bedevilerin mesken tuttuğu uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasından geçiyoruz. Yeni yetmeler için söylemek gerekirse; tam şu anda suskun durak insanlarıyla dolu bu tramvay Haramidere’den geçiyor.

Roma İmparatorluğu döneminde İncil, Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap ve tütün, cumhuriyet döneminde Elifba ve Kuran yeraltına inmişti. Bay potansiyel başkan ve onun adamları bu zincirine Risale-i Nur’u da eklemiş oldu.

Kolombiyalı mafya babası Pablo Escobar’ın bütün Latin Amerika havzasındaki uyuşturucu, beyaz kadın (belki de esmerlerdi) ve kara para trafiğini kontrol ettiği yıllardaki benzer bir vakıa ile karşı karşıyayız. Ama en azından Pablo Escobar fakir Kolombiya halkı için konut yaptırıyor, halka cülus bahşişi gibi dolar saçıyordu. Pablo Escobar’ın aksine papalıktan kardinal payesi almış Fethullah Gülen müritlerini düşük ücretlerle çalıştırıp Vatikan’a verdiği haraçtan sonra elde kalan bütün yumurtaları Avrupa ve Amerika’ya kaçırmış görünüyor. Dahası bütün bu organizasyonu Osmanlı İmparatorluğunun kültürel hiterlandına okşanmış İncil ve Türkçe satarak elde etmiş. Yani Pablo Escobar bir mafya babasıydı ama Kolombiya’yı seven bir vatanseverdi. En azından kendisine yaptırdığı malikâne türü hapishane Kolombiya’daydı. Ordunun düzenlediği bir operasyonla öldürüldüğünde halkın çoğu yas tutmuştu. Buna karşın milyarlarca dolarlık bir finansı yöneten Fethullah Gülen rüyasında peygamberlerle konuştuğunu söylüyor, müritleri cumhuriyeti ele geçirmek için her türlü dolabı çeviriyor, papazlarla sırat köprüsünü geçiyor, hükümetten memnun olmadığında garip beddualar ediyor, Hz. İsa’yı limuzine bindiriyor, hatta uzaktan kumandalı robotlarla darbeye teşebbüs eden bir din adamı. Sonuç; sıkı bir Katolik miydin bilemiyorum ama huzur içinde yat Pablo! Bütün bu olup bitenlerden sonra sanırım yüce tanrı sana cennetin kapılarını sonuna kadar açacak.

Dursun Kaptan henüz seksen beş arşınlık o kadırgayı Karadeniz’in azgın dalgalarında yüzdürüp ta Batum limanından Kuvayi Milliye’ye elli beş sefer cephane taşımasının çok evvelinde Karadeniz sahillerine hücum etmiş Rus saldatlarına esir düşmüş. Ve kırk paslı vagonu gürültüyle gıcırdayan diş kamaştırıcı lanet mi lanet bir yolculuktan sonra Sibirya’daki esir kamplarının birine sürgün edilmişti. Soğuk Sibirya gecelerinde Karadeniz mavisi gözlerini hiç kırpmadı. İçtiği bütün balık çorbalarını kustu. Bitlendi. Kamptan kaçtığında kan sıçramış sakalı bir karıştı. Üzerinde ise çarlık dönemine ait bir Naçalnik üniforması vardı. Ayağındaki manda derisinden yapılmış tsapulaları hesaba katmazsak, belindeki kılıcı ve omuz başları yaldızlı üniformasıyla tam bir Rus soylusuna benziyordu. Sibirya ormanında izini kaybetmeyi başardığında arkasında beş leş bırakmıştı. Nefesi gözü kararmış bir kaplanın kükremesi gibi hırıltılıydı. Çin Seddi’nin en doğu ucuna varana kadar tam on yedi Sibirya kurdunu haklamıştı. Bir tanesinin derisini yüzüp kendine kürk bile yapmıştı. Güneşin göz kamaştırıcı huzmelerinden kaçıyormuş gibi günlerce batıya doğru koştu. Bu koşu ve panik esnasında yanlışlıkla çarptığı dokuz Çinliyi Çin Seddinin serin boşluğuna bıraktı. Sonra sulak pirinç tarlalarından batıp çıkarak, kurbağa kolonilerini ürküterek, mantar başlıklı Çinli çiftçilere tanzimde bulunarak güneye indi. Çok acıktığında Budha heykellerine sunulan hediyelerden işe yarayanları yedi. Haftalar sonra Muntezumavari şişkin bir suratla Hindistan’a indi. Hz. Adem’in büyük acısının etraftaki her insana sindiğini fark etti. Kirden pastan arınmak için Ganj nehrinde gusül abdesti aldı. Pek dindar bir adam değildi ama yine de Taç Mahal’e gidip Moskoflardan kurtulmanın karşılığı olarak yüce Mevla’ya tam kırk rekât şükür ve nafile namazı kıldı. Onca meşakkatli işten sonra çivili bir tahta üzerinde Hint okyanusunu aşıp Arabistan sahillerine ulaşman Dursun Kaptan için işin en eğlenceli kısmıydı. Arabistan çöllerine dalıp aç susuz seraplar görmeye, Leyla’sına ulaşmaya çalışan bir Mecnun’a dönmeye başladığında rüyayı yularını koparmış ağzı köpüklü bir deve bozdu. Mekke’ye varana kadar tam on sekiz kez deveden düştü. Altı çöl engereği öldürdü. Bir gece çölde uyurken kaplanların saldırısına uğradı. Bereket versin ki Sibirya kurdunun derisi Dursun Kaptan’ın tuzlu etinden çok daha lezzetliydi. Kâbe’ye varır varmaz ilk iş tavafını tamamlayıp hacı olmak oldu. Her tarafta fazlasıyla olduğunu düşündüğünden şeytan taşlamadı. Bol bol zemzem suyu içti, taze hurmalardan yedi. Yemenli korsanlardan ele geçirilmiş dünyanın en antika kehribar tespihini satın aldı. Bol bol tevbe-i istiğfar etti. Hicazdan trene bindiğinde devesini bir Medine fakirine bağışlamıştı. Şam’dan halı, Halep’ten Türk kahvesi ya da Halep’ten halı Şam’dan Şam tatlısı aldı. Memlekete vardığında ruhu bütün kebair günahlardan arınmış, uçları ağarmış sakalları beline kadar uzanmış Atsaal papazı Karalambros’u andırıyordu. Ama köylüleri onu görür görmez yüzündeki rahmani nuru fark ettiler. Onu;’’ Hacı Dursun Kaptan, Allah gazanı ve haccını kabul etsin!’’ diyerek bağırlarına bastılar. Hamsiköy’de onu şerefine büyük bir yemek verdiler. Köyde pişen yanık sütlaçların mis gibi kokusu çam ve şimşir ağaçlarının bayıltıcı kokusuna ulaştıkça alenen ölümsüzlük iksirine dönüşüyordu. Hacı Dursun Kaptan elindeki şimşir kaşığı kuymağa, lokmayı troklostiye daldırdıkça gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
Sonunda bu cihanşümul milli kahramanlıktan sonra hükümetin adamları ona hatırı sayılır bir parayı ödül olarak verdiler. Hacı Dursun Kaptan eski günlerine geri dönmek için Rum ustalara Balangoz ormanları dibinde kendisinin de direktifleriyle Karadeniz’in en büyük kadırgasını inşa ettirdi. Kadırganın başına Çin saraylarında gördüğü dili ateşli bir ejderha heykeli yerleştirdi ve kral yoluyla, ritmli ırgat naralarıyla denize indirtti.

O zamanlar Arhancolos Köyü tepesinde vahşi Kafkas kartallarının daireler çizdiği balta girmemiş kestane ve gürgen ormanlarının ortasında, etrafı kalın devedikenleriyle ve de kayaları zehirli azman sarmaşıklarla, çatıları kuru otlarla kaplı üç beş Makron kulübesinin bulunduğu bir yermiş. Bütün hayat belirtisi hemen her öğlen vakti güneş tam tepedeyken kulübelerin arasında yakılan ateşten çıkan beyaz dumanmış. Zamoroşiya Mamika’nın yedi büyük ninesinden duyduğu rivayetlerin en muteber olanına göre Arhancolos Ksenefon’un ordusundaki sarı saçlı, mavi gözlü işveli fahişelerin en yaşlısının denizi bulma ümidini tümüyle yitirip hastalanması ve ordudan geri kalıp ormanın ortasında konaklamasıyla ve de aynı günün akşamında bir Makron savaşçının horoz binişinden de kısa süren o ayıp işten doğmuş çakır gözlü, esmer çocuklarıyla kurulmuş. Ve zamanla yaban keçilerinin de karıştığı cılız bir sosyal düzen kurulmuş. Arhancolos’ta zaman o denli yavaş akıyormuş ki ormanlarda öten guguk, dağ horozu, baykuş ve tavus kuşlarının, vızıldayıp duran yaban arılarının, akşamları uluyan çakalların, hafif meltemlerle hışırdayan yaprakların, yağmurlarla çağıldayan ırmakların dili ellerinde mızraklarla yaban domuzu, vaşak, karaca ve tavşan avlayan o çocuklara türlü anlamları olan tanrısal destanlar gibi geliyormuş. İlkel kulübelerin etrafında ne bir mısır tarlası, ne ehlileştirilmiş bir çift atmaca veya dağ horozu, ırmaklarında ise ne tahıl öğütebilecekleri su değirmenleri, ne de civarda kışlık yiyeceklerini saklayabilecekleri kseranterileri varmış. Helenli fahişenin ölümünden tam yüz elli yıl sonra Arhancolos köyündeki yapraklı kulübe sayısı sadece sekize yükselmiş. Helence ve ilkel Makronca’dan oluşan bir dille o tepeye bu tepeye, o çiçeğe bu çiçeğe, o kuşa, bu böceğe türlü yerli isimler vermişler. Hatta guguk kuşlarının korolar halinde öttüğü bir köye ‘guggu! ahha guggu! gugu da!’’ adını verdiklerini bile rivayet edilmiş. Helenler geldiklerinde güneş niyetine Zeus’a tapınmışlar: Apollon tapınaklarına delibaldan yapılmış kâseler dolusu şerbetler sunmuşlar. Romalıların eli haçlı papazları kabile şeflerine gelip; ‘’Tanrı aşkına, bu dünyadan Hz. İsa peygamber geçti, siz hala Zeus’un heykellerine mi tapıyorsunuz? Derhal tevbe edin!’’ diye çıkışmışlar. Bir ara yirmi kulübenin erkeklerinin hepsinin boynunda kocaman haçlar asılıyormuş. O yıl kabile şefinin Hıristiyanlığı yanlış anlaması az daha köyün sonunu getiriyormuş. Papazın dediklerinden anladığına göre onları yaşatıp, öldüren, giydirip doyuran bizzat tanrının kendisiymiş. Avlanmalarına ve meşe palamudu toplamalarına gerek yokmuş. Ama o kış kabilenin yarısı açlık ve hastalıktan ölmüş. Hamile kadınları sürekli düşük yapmış. Bunun üzerine baharda ellerinde İncil’le gelen papazları büyük şeytan olarak görmüşler ve mızrak yağmuruna tutmuşlar. Ve böylece Karadeniz ilk Hıristiyan şehitlerini Romanın ceberrut valileriyle değil asi Makronların sivri oksidiyan taşı uçlu mızraklarıyla cennete uğurlamış. Ama sonra Arhancoloslu Makronlar da ehlileşip Hıristiyan olmuşlar. Her gece rüyalarında beyaz kanatlı büyük melekler görmüşler. Hatta Makronlar bu durumu o denli kanıksamışlar ki her gece dört büyük meleği rüyasında göremeyeni çok büyük günahkâr saymaya başlamışlar. Papazların kerametlerine bile inandıklarından kabilenin şefi en büyük rüyayı başpapaza anlatmış. Papazlar artık Arhancolos’un azizlerle dolup taşacağından emin olduklarından köye ‘baş melekler’ anlamına gelen Arh-angelous adını vermişler. Aslında Makronlar Hıristiyanlığa tek tanrılı ilahi bir din değil de büyülü güçlere sahip uğurlu bir ağaç ya da kaya olarak inanıyorlarmış ama bunun pek bir önemi yokmuş. Ta ki avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçip o kutlu ezanı duyana kadar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

HUYSUZ VİRJİN SAHNELERİ BIRAKTI BIRAKALI AHALİ POLİTİK KUDUZ OLDU

Ne kadar ciddiyetsiz bir ülke burası! Çünkü burada cumhurbaşkanı ve onun kardeşleri var sadece. Bir devletin anayasasına bağlı reisicumhur ve o devletin vatandaşları yok. Darbe sonrasında cumhurbaşkanı kardeşlerine bedava kontör gönderiyor. Vatandaş olsa şunu sorar. Ben telefonuma kontör satın alırken, faturasını öderken zaten vergimi ödüyorum. Siz nasıl vatandaşın vergisini ödediği kontörü cebindeki telefondan sms ile kesiyorsunuz? diye soramıyor. Çünkü vatandaş değil. Saraylı reisicumhurun kardeşi. Onun için kontörler şimdilik bedava! İşte bugünlerde yaşananlar da kontörlerini, faturalarını bedavaya getirmeye çalışanların tanka tüfeğe sarılması. Ortada ciddi bir hukuk yok. Yani siz sırf size bedava kontör dağıtıldığı için meydanlardasınız. Demokrasi, cumhuriyet, anayasa için değil!

Irak işgali, Suriye iç savaşı yıllarında o kadar çok bisküvi ve kurabiye tadında yalan hutbe dinledim ki, hocalar Ak Saray’ın selameti için cenneti satarken o kadar cömertti ki, dualar o kadar çok tayyibelerine hibe ve hediye edildi ki artık cuma namazları Timur’un Ak Saray’ının selameti için kurulmuş birer yalan. O kadar ki, artık ‘Allah ordumuzu havada, karada, denizde mansur ve muzaffer eyleye! diye bir dua bile işitemez olduk.’

Basit bir soru soruyoruz ve makul bir cevap bekliyoruz. Diyanetin ramazan ayı boyunca bütün yurtta okutturduğu salâ ramazan ayı bitmiş olmasına rağmen neden hala okutturulmaya devam ediyor? Diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez bu sözde darbe girişiminin olacağından haberi vardı. Zaten bu işin bizzat içinde olduğu için sözde darbe teşebbüsünden sonra CHP, AKP, MHP genel başkanlarıyla birlikteydi.

Bugün AKP hükümeti ilan ettiği olağanüstü hal ile aslında daha önce anlaştığı Kemalistlerle cemaati darbeye teşebbüs ettirdiğini tescilledi. Yani sosyolojik açıdan bakıldığında burada ciddi bir altüst oluş var. Asıl darbeyi yapan blok halkmış gibi görünüyor ama öyle değil. Bu türden bir olayda bir sürü matematik var. Önce anayasa rafa kaldırıldı. Anayasa rafa kaldırılınca o boşluğa sistemdeki fareler üşüştü. Bu sefer kapan olarak devreye ‘milletin iradesi’ sokuldu. Ama hiç kimse; ‘ortada tehdit edilen bir anayasal düzen yok, bu nasıl darbe girişimi!’ demedi. Yani siyaset bilimi açısından bakıldığında asıl darbeyi Kemalistlerle anlaşmış hükümet cemaate ve halkın saray soytarılığına kadar indirgenmiş zavallı iradesine karşı yaptı. Olağanüstü hali ilan etmelerinin sebebi meydanlardaki halkın buna uyanıp okları hükümete ve saraya çevirmeleri zaten. Çünkü şu haliyle pozisyon çok daha tehlikeli. Kemalistler önlerinde top kaleciyle karşı karşıya zaten. Kaleciden de kurtulurlarsa karşılarında bomboş bir kale görecekler. Ak Saray’ın ve kukla hükümetin derdi tam da bu. Halk ise bir önceki heyecanlı pozisyonun kritiğinde.

Fethullah Gülen daha dün devlette terfi bekleyen memurların vaftiz babasıydı. Onun papazlarına vaftiz olmadan devlette terfi etmek mümkün değildi. Hatta Fethullah Gülen bu hükümeti eskiden Çingenelerin mahallelerde oynattığı burnu halkalı gösteri ayısı gibi yıllarca peşinden sürükledi. O kadar ki hangi resmi daireye giderseniz gidin yıllar boyunca bir kenarda hiç açılmamış şifre gibi ütülü bir Zaman gazetesi olurdu. Şu anda Türkiye’de milli eğitim müdürü olanların kahir ekseriyeti doğru dürüst okumamış olmalarına rağmen en az on beş yıllık Zaman gazetesi abonesiydi. Onun için bugün darbeci cemaat diye şeytanlaştırılan kesimin asıl günahı ona dev aynası tutan asıl cücelerin koynundadır.

En son olağanüstü hali 1980 askeri ihtilalini yapan general Kenan Evren tarafından ilan edilmişti. Sonraki hükümetler terör nedeniyle uzatılmışlardı. Politik magandalığı bir kenara bırakıp basit ve yalın cümleye bakarak bugün siyasi anlamda Türkiye’de nasıl bir kaos yaşandı ve bu cinnetin esas failleri kimlerdir, çok daha sarih tahlil edebilirsiniz.

Sadece tanrı değil modern Roma imparatorları ve onların eyalet valileri de asla zar atmazlar. Şimdi bir ahlak, vicdan sahibi insan, inançlı saf bir Müslüman olarak bu vakıalara bakarsanız hiçbir şey anlayamazsınız. Sadece kerametler uydurup durursunuz. Bu ilerde oyunun kurallarını yazanlar, piyonları sahaya yerleştirirler ve öteye çekilip uzaktan izlerler. Mavi Marmara’da Arjantin’de büst açılışındaydılar. Cemaatin robotları cinnet geçirdiğinde ise Bodrum’da tatilde. Oyun kritik bir aşamaya gelince hemen devreye girerler. Davutoğlu’nun resmi beyanatıyla; ‘’Türkiye artık bölgesinde oyun kuran bir ülke…’’ idi. Soru çok basit. Bölgesinde oyun kurabilen bir iktidar iç politikada zar atar mı? Atmaz tabi ki. Ama bu son vakıada kendi oyunuyla altta kalma ve Kemalistlere tuş olma riski var. Tıpkı bir zamanlar demokrasi oyunu ile altta kalıp tuş olan Kemalistler gibi. O hal işte bu hal!

Türkiye’deki politikacılar şu mübarek cuma gününde bile Afrika’daki zulu kadın büyücülerin hastalarına, Latin Amerika’daki dişsiz kocakarıların kocalarına, Mısır’daki hırsız Kıptilerin karakoldaki memurlara, Kafkasya’daki Poşaların komşularına, Asya kıtasındaki bütün dişlek Çinlilerin Budha’ya, Romanya ve İspanya’daki bütün falcı Çingenelerin müşterilerine söylediği yaldızlı yalanlardan çok daha büyük Kapadokya balonları kadar rengârenk yalanları Türk halkına söyleyip birçok müşteri bulabiliyorlar.

Artık dünyada yaşanan piramitleşmeye bağlı olarak Karadeniz’de de yeni tip insan karikatürleri ortaya çıkmaya başladı. Mesela yatağa uzanmış sigara içen sarışın bir Nataşalar… Kamuflaj desenli şapkalarıyla bahçede dalgın dalgın çay toplayan Gürcü işçiler… Penguen hanımlarını son model otomobillere doldurup sahil yolunda akan bir Arap turistler… Trafik lambalarında aile boyu dilenen Suriyeli dilenciler… Ve ayaklarında uzun çizmeler, başlarında geniş hasır şapkalar, kıçlarında naylon şalvarlar sırtlarında boş tenteleriyle çay ambarlarından yorgun argın evlerine dönen Karadenizli kadınlar…

Çağ hız ve haz çağı olunca bütün yerleşik kavramlar da yamulmaya başlamış. Artık geleneksel tatlılar insanımızı tatmin etmiyor. Turbo diye bir şey icat edilmiş. Sütlaç üzerine fındıklı kadayıf koyarak yapılıyor. Bir nevi Türk mutfağının enerji veren Redbull içeceği. Tabii ki yıllarca cemaatin sofralarında bedavadan maklube yersen sonra bir de turbo denersen eli palalı Hintli gibi gözün kararır ve önüne geleni doğrarsın. Ak Saray’a karşı tanklı amok koşusuna belki biraz da bu türden sosyolojik açılardan da bakmalı. Çünkü sosyolojide çoğu kez sosyo-politik bir sonuç birçok hesap edilemeyen faktörden doğar.

Seyfi Dursunoğlu namı diğer Huysuz Virjin ekranları bıraktı bırakalı bu memleket politik kuduz oldu! Bu toplumun deşarj olma sistemi çalışmıyor.

Türk insanı hayatta iki kez ağlıyor: Birincisi hoyrat bir ebe eliyle doğarken. İkincisi denizle ilk temasında. Sanki kilisede vaftiz oluyormuş gibi, huysuzca, huzursuzca ebeveyninin elinde debeleniyor.

‘’Bu darbe teşebbüsünün (bize göre ortada bir anayasa olmadığı için hukuken cinnet halinin) bir A takımı, bir B takımı, bir C takımının olması lazım. Hani neredeler, ortalıkta yoklar. Hükümetin içinde bile hala bakan ve milletvekili var bu cemaatten. Bakma renk vermiyorlar. Bu yakaladıkları ise en zavallı ekip; D takımı. Yani işin ameliyesini yapan ayak takımı.’’ Trabzon’da bir esnaf

Trabzon’un Kemerkaya Mahallesi’nde akşam vakti. İçinde folklorik ve hediyelik eşya satılan Osmanlı işi ağır bir bedesten. Dışında ise Las Vegas üç yüzlük ışıklı tabelalar ışıldıyor. İçeriden oldukça ağır bir tınıyla ‘’Efendim efendim, canım efendim, benim bu derdime derman efendim!’’ diye ağır bir türkü çığırılıyor. Son günlerde Türkiye’de olup biten her şeyin özeti türünden bir hal.

Bay potansiyel başkan bir dizi planlı vakıadan sonra AKP’nin tabanını 12 Eylül askeri ihtilalinden önce sokağa inen sağ ve sol görüşlü grupların siyasi rüşt kıvamına eriştirmeyi başardı. Zamana yayılmış bir dizi vakıanın içeriğine gelirsek; aklı başında bir politikacı tavrından çok bir psikopat çıkışı olan Van Minut (One Minute) endüstrisi, Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın kurgulayıp AKP’ye en büyük siyasi ödev olarak bıraktığı Mavi Marmara vakıası, demokrasi ve laiklik dersiyle Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin faka bastırılıp hasarın Rabia4 endüstrisine dönüştürülmesi, Gezi Parkı olaylarında yaşanan toplumsal kaosu ısrarla azdırarak belli bir ideolojisi olmayan AKP tabanını militanlaştırması ve son olarak A takımı hala meçhul cemaat cinneti karşısında karaya vurmuş balina gibi halkın tankların altına atlamış olması. Aslında siyasal açıdan bu katılaşmaya Kurtlar Vadisi dizisiyle yapılan beyin yıkama, Suriye iç savaşında İŞID’e alenen destek olma, ne olduğu belli olmayan Osmanlı Ocakları gibi oluşumları da eklemek gerekiyor. AKP tabanının henüz ortada olmayan hayaletlere karşı gereğinden fazla politize edildiği söylenebilir. Ama AKP’lilerin karşısına hiçbir zaman 12 Eylül dönemindeki gibi politize olmuş bir grup çıkmadığı da buz gibi bir vakıa. Bu durum da bana Er Ryan’ı Kurtarmak filminde Alman siperlerine sızan Amerikalı askerlerin durumunu hatırlatıyor. Dışarıdan uzaylı gibi ulaşılmaz, ölümsüz gibi görünen Naziler aralarına girdiğinde raflara dizilmiş salça kavanozları gibiydiler. Kırılmaları için onlara sadece dokunmak yeterli geliyordu.

‘Her şeyi çok farklı anlıyorlar, kendilerinden asla şüphe etmiyorlardı. Sarsılmaz bir özgüvenleri vardı mesela. Çamur içindeki köylerini bile zeytinlikler içindeki şirin bir Ege köyünden ya da kestane ormanları içindeki yemyeşil bir Karadeniz köyünden üstün görüyorlardı. Bunun paganlıktan kalma bir şey olup olmadığı konusunda geceler boyu düşündüm. Eğlence, cinsellik ve yemek kültürleri çok düşüktü. Buna rağmen herhangi bir batılı- modernin hayattan aldığı tintin zevklerden çok daha fazla keyif alıyorlardı. Çocukları vahşi doğada serbestçe dolaşan kısraklar gibiydi. İçgüdüleri oldukça kuvvetliydi. Belki eğitimsizdiler ama her şeye rağmen çok kıymetliydiler.
Belki bütün bunları yazmamın bir anlamı da yoktu. Ama öğretmenlik hayliyle Anadolu’ya giden genç kızlara belki bir yararı olur, diye düşündüm. İkinci hafta milli eğitim müdüründen metreslik teklifi aldım. Zira sistematik olarak bana saldıran köylülerden beni kurtarmasının tek şartı buydu. Normal hukuk düzeninin olduğu bir ülkede bu türden vakıanın iddiası bile kıyametin kopması için yeterliydi. Ama Türkiye gibi bir ülkede insan millere rezil rüsva olmakla kalıyordu. Bundan yıllarca hiç kimseye bahsetmedim. Beni daha fazla rahatsız etmesinler diye saçlarımı üç numaraya vurdum. Bütün yıl Hititlerle olan savaşı kaybetmiş gibi boş dağlara bakıp durdum. Bir ara aklımı kaybettiğimi bile düşündüm. Hititli köylülerin bana yakıştırdığı ‘kınalı yapıncak’ lakabı onlarla aramızdaki tek sözleşme metni gibiydi. Özeleştiriye ve gelişmeye kapalıydılar. Duvar günler, haftalar geçtikçe yükseldi. Lojmanın her odası sağırdı. Oldukça gaddar bir toplumsal statüko vardı. Naif bir Egeli olarak kendimi zayıf hissediyordum. Eğitim için boşu boşuna çırpınan bir hayalperesttim. Çocuklar hala Romalı asker görmüş ilk Hıristiyanlar kadar ürkektiler. Sonunda Hititlerden uzak durmam gerektiğine kanaat getirdim.’ Muallime Mualla’nın Çorum güncesinden

Modern dünyanın göbeğinde İslam’a töre gibi inanmış gerçekte ise putperestliğine bir türlü ayılamamış tuhaf bir milletiz. Onun için hala bizi kuşatan modern paradigmayı parçalayacağına inandığımız yerli bir politik tanrımız bile var. Evet, modernliğin tam göbeğinde yaşadığımız bu hayat özü itibariyle bir tür putperestlik. Kolumuzdaki marka saatler de o hayatın anatomimize iliştirilmiş sofistike çaputları. Çürümeye mani buzdolapları, buz gibi kutu kolalar, saatin en büyük zembereği otomobiller, zamanı donduran o afili fotoğraflarınız, koca hayatı dilimlere ayırmış o televizyonlarınız meselâ.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.