14 Eylül 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

1990’larda Eduard Şevardnadze başkanlığındaki Gürcistan. Türk şoförler TIR’lar dolusu gıdayı Batum’a ve Tiflis’e taşıyor ama yollar üniformalı resmi eşkıyalar tarafından tutulmuş durumdadır. Her iki kilometrede bir kontrol noktası vardır. Gürcü polisinin kabul ettiği en düşük rüşvet ise 100 dolardır. Malını boşaltan Trabzonlu bir şoför Türkiye’ye dönerken artık bu duruma daha fazla dayanamaz. Gürcü polisine verdiği rüşveti düşünür birden gözü kararır ve gümrüğe iki bariyer kala önüne çıkan her şeyi ezip geçme niyetiyle gaza basar. ‘’ Sizi şerefsizler sizi adi mahlukatlar sizi!’’ der ve son eşkıya bariyerini bir Charles Bronson filminin hoyrat bir sahnesi gibi geçerken Gürcü polisince mermi yağmuruna tutulur. Vücuduna tam dört mermi isabet ettiyse de aldırmaz, aynı şeyi Sarp Gümrük kapısında yapar. Havalı kornasıyla yoldaki araçları aralar ve tam gaz yoluna devam ederken peşine takılan polis ve jandarma ekiplerine pasaport, nüfus kâğıdı ve şirketin ticari evraklarından oluşan kalın bir dosyayı fırlatır. Herkes TIR’ın en yakın hastaneye çekeceğini düşünürken şoför Trabzon’a kadar sürer ve TIR’la şehrin içine dalar. Gazipaşa Caddesindeki Gürcü konsolosluğunun bulunduğu binanın altında acı bir frenle durur ve TIR biraz olsun nefes alır. El frenini çeker çekmez yalın ayak, atleti kan revan içinde, üst baş falanjist gibi dağınık, kan kaybından beti benzi atmış bir halde belindeki silahı çeker Gürcistan konsolosluğuna dalar. ‘’ Sizi anasını .... yamyamları sizi, biz size yiyecek taşımasak aç midelerinize bir şey gireceği yok, siz yiyeceksiniz bizi! Burda devlet benim, yirmi dört saat vaktiniz var, derhal terk edin burayı!’’ diye bağırır ve rastgele sıkmaya başlar. Tam bir kaos yaşanır, çığlıklar, feryadü figanlar arşı alaya çıkar. Tabi her zaman olduğu gibi kahraman Türk polisi olay sonrasında bellerindeki tabancaları tutarak temkinli obez koşularıyla konsolosluğa varırlar ve saldırgan şoförü derhal gözaltına aldılar.

Bizi sağ partilerdeki politikacılar nihilistleştirdi. Artık hiçbir şeyin önemi yok bizim için. Ne tanrının bize bahşettiği bu hayatın, ne kişi başına düşen milli gelirin, ne devlet okullarda bellediğimiz milli kaidelerin, ne ülkemizin bir sınırının oluşunun, ne dindarlığın, ne ahlakın, ne erdemin, ne de Ortadoğu’da birbirini vahşice boğazlayan insanların bir önemi var artık.

O zaman soruyu şöyle soralım; her sabah kolunuza taktığınız pahalı marka o saat mi otomobilinizin bir parçasıdır, yoksa her sabah işe giderken bindiğiniz o uzun araç mı şehir meydanındaki sahipsiz saatin bir parçasıdır?

Hitit fresklerinden fırlamış gibi kısa boylu kambur, tipsiz ariyen bir Anadolu Çingenesi erkek Mısır piramitlerindeki fresklerinden fırlamış uzun dik boyunlu, kollarına kulaklarına işlemeli burma takılar takılı burun delikleri şişkin Nefertiti tipli saray soylusu bir kadına; sarayınızda plastik çiçek değil de sahici fesleğenlerin olması sizin benim gözümde bir hilkat garibesi olma ihtimalinizi tümüyle bitirdi hanım efendi, derse ne olur?

Bir erkek için batı medeniyetin en merhametli tarafı sadece yüz dolar karşılığında bile bir hayat tohumuna dönüştürmeyi düşünmediği bayat spermlerine boyalı bir beden altında erojen girişli bir kutu bulmasına fırsat veriyor oluşudur.

Mesut mu olmak istiyorsunuz? Mutluluk piyasasındaki tüm ortaklarınıza tanıdıklarınıza kesin olarak iflas ettiğinizi hatta çok yakında konkordato dilekçesiyle özenli hayatlarından sonsuza dek çekileceğinizi ilan edin. Ve bunu söylerken en az bir Nazi subayı kadar ciddi olun. Mest olacaksınız.

Sinema salonunda patlamış mısır yiyerek büyük bir hayranlıkla izlediğiniz bir Hollywood filminin sonunda The End yazdığında saatlerce oturmaktan yorulduğunuz için kollarınızı iki yana açıp içinize konmuş şeytanı kovalarsınız. Filmin gösterimi bitiminde ve de salonun ışıkları yandığından okumaya tenezzül etmediğiniz toparlanırken sadece müziğini kulak kabarttığınız o filmin yapımında çalışmış tam yüz seksen beş farklı insanın mesleği ve adı soyadının yazdığını fark etmezsiniz. O filmin aksine iyi bir Karadeniz romanının kapağında sadece bir yazarın ve iç kapağında ise küçük puntolarla namsız bir editörün adı yazar.

İnsanlar Tayyip Erdoğan’ın zehirli politik dili yüzünden hayattan Aziz Yıldırım’ın şizofrenliği yüzünden ise Türk futbolundan nefret etmişti. Türk milli takımdan soğumamıza neden olan figürler ise oldukça kabarık; TFF başkanlığında oturan o kişi, milli takım ve Galatasaray arasında zikzak çizerek ülke futbolunun geleceğini kapatan Fatih Terim, Türk milli takımda pazuband takma cüreti gösteren zenofobik karakter Emre Belözoğlu ve Mazhar Osmanlık olduğunu defalarca ispatlamış Volkan Demirel sadece bazılarıydı. Ortada şikeyle çalınmış bir lig şampiyonluğu ve bu hırsızlığı bir çocuk egosuyla korumuş cumhurbaşkanının dahil olduğu oldukça absürt bir futbol kaosu var. Bu kaotik sistemin vitrindeki palyaçolarının İzlanda milli takımınca net bir skorla yenilmiş olmasına futbol mağduru mağrur Trabzonsporluları üzdüğünü zannetmiyorum. Dolayısıyla İzlanda bu gece Türkiye karşısında aldığı açık galibiyetle aslında Trabzonspor’un resmi düşmanlarını bellemiş oldu. Onun için Trabzonspor taraftarları için sorun yok!

Bazen kendimi iniş yapmak için uygun bir pist arayan Concorde marka bir uçak gibi hissediyorum; öyle her piste inemiyorum. İniş için kuleden izin istediğimde ise; çok gürültü yapıyorsun, sen piste indiğinde şehrin otellerindeki camlar zangırdıyor, müşterilerimiz çok rahatsız oluyor, deyip iniş izni vermiyorlar. Ben de mecburen o pisti pas geçiyorum. Bugün de öyle oldu. Ama korkmayın biletleriniz yanmadı.

Sonuçta ‘’ rakı içenler öldü de, su içen ölmedi mi?’’ diye şarkı söyleyen o şarkıcı aslında insanın yaptığı hiçbir iyiliğin mutlak anlamda iyiliğe ya da hiçbir kötülüğünün mutlak anlamda kötülüğe çıkmadığını, bunun tamamen Tanrı’nın külli iradesinde geçici bir durum olduğunu ima ederken haklıydı.

Editörüme verdiğim yeni kompozisyon konusuyla ilgili açıklama; şefkat eksikliğini Beyoğlu’ndaki otellerde işlediği kebair günahlardan kazandığı parayla patisserielerde yediği krem şantili pastalardan çok evinde beslediği zoraki evcil kedisinin boynunu okşamakta arayan histerik bir travestinin güncesi.

Adnan Oktar’ın silikon dudaklı leş gibi bonibon vücutlu demode tipli kadınlarla din adına yaptığı shamata programları, Flash tivinin tarihte Şam yakınlarındaki eğlence merkezi Şamata çadırlarını andıran müzik programları, Türk düğünlerinde Hititli çingenelerin eğlencesi türünden bir salgına dönen Ankaralı Turgut havaları, Bloomberg programlarında ekonomi borsa para parite konuşan tropik iklimlerde yetişmiş beyaz tenli azman insan tipleri, basın açıklamalarında mekanik bir piyano resitali gibi içinde insan olmadan konuşan hükümet sözcüleri. Bu ülkede bütün bunlar olurken henüz midesi bulanıp iyice kusan ve rahatlayan bir insana denk gelmedim.

Oflu Hocanın Şifresi adlı filmin sadece fragmanından anlaşıldığına göre Karadeniz ile ilgili yapılan film ve dizilerdeki kültürel karartma hız kesmeden devam ediyor. Bu denli derin kültür katmanlarının iç içe geçtiği bunca katı sosyolojik realitelerin keşfedilmeyi beklediği koca bir havzada hala popüler kültürün köpüğünde tepinmek bayağılıkta gezinmek, imkânı olduğu halde ciddi bir şeyler üretmemek kime ne kazandırıyor bilemiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Karadeniz’in asli kaynaklarından beslenmeyi akıl edememiş Karadenizli müzisyenlerin acınası arabesk akıbetlerinde olduğu gibi bu türden ufuksuz, güdük, seviyesiz şeylerle sürekli zihin karartan yapımcı ve yönetmen tayfasıyla ileride mahkeme kayıtlarına girecek kadar ağır superbouts karşılaşmalarımız olacağını çok iyi bilmelerini isterim.

En mutlu günlerinde otomobillerine yapıştırdıkları ‘’evleniyoruz, mutluyuz’’ klişelerinin yerine ‘’biyolojik yasalar gereği birbirimizin seksüel arzularını karşılama konusunda belediye başkanının huzurunda resmi bir mutabakata vardık’’ diyemeyecek kadar sahtekâr, bütün ince günahkârların Afrika kıtasında Ekvator’a yakın bir Fransız sömürgesinin tropik ikliminde oynaşan zehirsiz yılan kolonileri gibi birbirine geçtiği, Türk rasyonalizminin tepeden tırnağa her şeyi kuşattığı İstanbul’da hayat öylesine akarken pamuk şekeri kadar bile tadı olmayan sadece bir otomobilin vitesini boşa alma süresi kadar gülmeyi gerektiren çok küçük bir aykırılık oluyor ya; hah işte o olay karşısında insanların tebessüm üstü kahkaha altı gülüşlerinin anatomisini tahlil etmem için bana ödüyorlar.


QUIS POLITIQUE

Aşağıdakilerden hangisi Türk politikasına ‘’ Bekâra parti boşamak kolay!’’ deyimini kazandıran Türk tabip ve politikacı Mehmet Bekaroğlu’nun politikada eriştiği makamlar arasında yer almaz?

A ) Refah Partisi milletvekilliği
B ) Saadet Partisi genel başkan yardımcılığı
C ) HAS Parti genel başkan yardımcılığı
D ) CHP parti meclisi üyeliği
E ) ABD temsilciler senatosu üyeliği.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Eylül 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Sürmene’nin en güzel tarafı eski asalet bulvarındaki çay fabrikasını soluna alıp yürürken altından geçilen on adım aralıklarla dikilmiş dev cumhuriyet çınarlarının insanın bedenine verdiği biyomagnetik ferahlık. Fabrikadan gelen fırınlanmış taze çay kokusuna deniz tarafından gelen iyot kokusu da ekleniyor. Sokaklarında hala bir parça Akdeniz rehaveti var Sürmene’nin. Hayat bir parça kendini demleyerek akıyor. İnsanların hareketleri bir roman yazarının aradığı türden uyuşuk, oturaklı ve de olabildiğince karakteristik. Hiçbir şey satın almayacak olsam bile o eski dükkânlarına, modaya uymayan insan tiplerine, Sürmene ağzıyla sözü iyice gevşetip karşısındakinin dünyalarına salıvermelerine bayılıyorum.

Şayet bunlar gerçek Müslümanlar olmuş olsalardı; altında yaşadığımız şu gök kubbeyi kuşatan bir ruhları olsaydı mesela, içlerinden Sinan gibi olmasa da mutlaka onun çırağının çırağının çırağı olabilecek bir şahsiyet çıkarırlardı. Ve İslam’ın insanlıktan yana asil felsefesini yansıtan muhteşem bir şaheser üretip hepimizin ağzını mühürlerlerdi. Ve bizi gündelik rutin işlerimize geri döndürürler, evrenin derin uğultusunu yeniden dinlemeye, anlamaya, anlamlandırmaya davet ederlerdi. Ama değiller işte.

Muhsin Reis öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da iktidar olan birileri tarafından öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da sıcak para ile iktidar olan bir siyasi şirket tarafından kaza süsü verilmiş bir cinayete kurban gitti.
Muhsin Reis Anadolu’da 10 milyar dolarlık sıcak para ile iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından sofistike bir cinayetle ortadan kaldırıldı.
Muhsin Reis Anadolu’da son yıllarda 10 milyar dolarlık sıcak para ile iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından kaza süsü verilmiş sofistike bir helikopter kazasıyla öldürüldü.
Muhsin Reis Anadolu’da son on iki yılda uluslararası siyasi şebekelerin işbirliğinin sağladığı 10 milyar dolarla iktidar olan yerli bir siyasi şirket tarafından seçim çalışmaları sırasında bu ülkenin değerlerinin ve bağımsızlığının sembolü bir politik figür olarak ülkesini dolaşırken alenen hedef alındı ve hala aydınlatılmayan oldukça sofistike bir helikopter kazasıyla öldürüldü.
The conclusion; Muhsin Reis killed by somebody in Anatolia!

Arkaik romeyikanın yüzyıllar boyunca konuşulduğu Karadeniz’in vahşi floralı derin vadilerinden Müslüman vicdanlı eski Rum ustalarının peltek dillerinden bu güne ne kaldı? sorusunun cevabına gelirsek; Kondu Mahallesi’ndeki ahşap camii, karalahana’daki yaşlı Rum kadınlarının koro halinde birer ilahi gibi terennüm ettiği yanık gaydalar, solgun laleli Arapça yazılı yan yatmış mezar taşları, bir de suyun ta diğer tarafında köksüz rembetiko şarkılarından başka hiçbir hayat nefesi kalmadı be gülüm!

Hülasası bizim düz bir lisenin bahçesinde kız kurusu güzel Nigar’ın bacaklarına bakarken aramızda geliştirdiğimiz dürüstlüğü bugün Türkiye’yi yöneten imam hatipli gebeşler Kuran’a bakıp öğrenemediler.

Babam dindar bir adamdı. 1970’lerde kolumdan tuttu ve beni Mavran köyünde bir Kuran kursu icazetine götürdü. Her taraf fesli takkeli adamlarla dolu. Kuran tilavetleri, ateşli vaazlar, ezanlar, cemaatle namazlar. Orada dışarıdan gelmiş tek çocuk benim. Diğerleri ya Kuran kursu talebesi ya da o köyden çocuklar. Anons edildi, çocuklar için yemek vakti. Bir koşuşturmaca, bir kaos, yemekhanedeki masalar saniyeler içinde doldu. Yemekhaneye bir çapulcu gibi değil kurallı bir aile çocuğu olarak girince ayakta bir tek ben kaldım. Bütün masalar dolu. Kimsede çıt yok. İstisnasız 60 çocuk, ocaktaki aşçı ve ortacı öküzü nefesini tutmuş bana bakıyorlar. Ne yapacak bu çocuk? Ben de sanki onlar orada değilmiş gibi doğruca pencereye gittim. Armut ağacının altından fındık bahçelerine ve Solaklı Deresi’nin derin boşluğuna baktım. Onlar hala ısrarla bana bakıyorlar. Hareketlerimde bir eziklik arıyorlar. Sonuçta ben o köyün yabancısı bir çocuğum, o yemekhanede her gün zıkkımlanan onlar, ayakta kalan tek kişi benim, ama hala beni süzüyorlar. Elimle pencerenin kenarına koydukları süs kabağını bir kazaymış gibi yere düşürdüm. İrkildiler. Bir tanesi hemen yerinden kalktı ve süs kabağını kapıp verine koydu. İçimden; işte sizin zekânız bu kadar. Bir süs kabağına gösterdiğiniz özeni yabancı bir çocuğa gösteremiyorsunuz. Babama bir daha beni böyle bir yere götürmesen iyi olur, dedim ve çektim gittim. Yarım saat kadar sonra babam minibüs şoförüne sürekli korna çaldırtıyor, bin artık şu minibüse.
İşte o açlık, önce insan olmayı akıl edemeyen açlığını bastıramamış açlar sürüsü, Müslümanlığı güdüsel o açlık, imam hatipli kulamparistler bugün 12 yıldır ülke yönetiyorlar. Ben hala o pencereden Solaklı vadisine bakıyorum ama ortada dere mere yok.

Şayet 1970’lerde eski bir Rum köyü olan Zenozena’da Allah rızası için bütün köylülerinin ayakkabılarını tamir eden Koziların Ahmet’i tanıyıp onun İslam diniyle kurduğu sadece bir Fatihalı bir İhlaslı bir Kevserli basit ama oldukça samimi vicdani Müslümanlığını görmüş olsaydınız ve de bu topraklardaki Hellenistik kültürün insanı çepeçevre saran sıcaklığını onun oldukça naif insanı her defasında tebessüm ettiren tepeden tırnağa masumiyet kokan o alaycı diline şahit olmuş olsaydınız bugün bildiğinizi zannettiğiniz birçok şeyi bir çırpıda çöpe atardınız.

AKP Türk siyaset tarihinin insan hayatına bulaşmış en büyük vebası. 12 yıllık süre içerisinde milyonlarca Iraklıyı yüzbinlerce Suriyeliyi öldürdü. Ahmet Davutoğlu’yla virüs daha da güçlendi. Türkiye’de daha çok canlar alacak.

Alman konsolosluğundan vize alırken zenginliğinize, muz cumhuriyeti görünümündeki bir devletteki statünüze, sınıfınıza, makamınıza bakmıyorlar. Lütfen sıraya geçin beyefendi! diyorlar ve siz de kuzu kuzu sıraya geçiyorsunuz. Yani demem o ki Almanlar daha vize işlemleri sırasında size zenginliğinizi Almanya’daki hayatın basit yasalarını çalmak kullanamayacağınızı o ülkedeki bütün kanunlara harfiyen uymanız gerektiğini hatırlatıyorlar. Şimdi bazı sonradan görmeler, bilhassa Almanya’da madenlerde çalışıp karnı doyanlar, sırf bir yazarla konuşma fırsatı buldu diye ilk iş olarak zenginliklerinin bu toplumda onlara da bir söz söyleme hakkı doğurduğunu zannedip, yarım akıllarıyla bir şeyler gevelediklerini düşünüyorlar. Oysa öyle değil. Daha önce de söylediğimiz gibi; Henry Ford işi bir otomofile biniyor olmak, kesesinde Benjamin Franklin resimli Amerikan doları taşıyor olmak köleliğe çare değildir. Sus ve sıraya geç!

Bu ülkede sorun AKP’nin insanlığa yeni bir Justiniaus köprüsü yapacak bir ufkunun bir medeniyet tasavvurunun olmamasında değil; asıl sorun AKP’nin kürün tarihi sonucunda bir dizi operasyonla tüm muhayyileleri darp edilmiş bir güruh olarak yüksek gökdelenler dikmeyi medeniyet zannetmeleri ve Moğol orduları gibi Anadolu’yu talan ediyor oluşudur.

AKP’nin ahlaksızlığı beyinsizliği Türk siyasetini o denli domine etti ki; Milli Görüş gibi Türk siyaset tarihinin köklü bir politik kaynağını bile kurutma aşamasına geldi. Uzun süredir Saadet Partisi’nin çıkardığı politik figürlere dikkat ediyorum. Birçoğu AKP ile Milli Görüş arasında gidip gelen uzun dilli bukalemun tipler durumunda. Aynı şeyi sistematik olarak CHP’ye MHP’ye de yapıyorlar. Kısacası AKP’nin bu topraklardaki varlığının tek gerekçesi omurgalı duruşu olan her şeyin omurgasına saldırmaktan geçiyor. Çünkü sadece bu şekilde davranarak omurgasızlıklarını gözden kaçırabiliyorlar.

Arçil-Şota Arveladze adlı Gürcü ikizlerin Trabzonspor ve Türk futbolundaki varlığının tek gerçek nedeni futbolun evrensel disiplinine sadık birer doğal yetenek olmalarından çok Sovyetler Birliği’nin siyasi ve ekonomik olarak dağılması sonrasında bağımsızlığını kazanan Gürcistan ile Türkiye arasında başlayan diplomatik ilişkilere somut bir dêtente vakıanın gerekliliğiydi.

Türkiye’nin yüzyıllık siyasi tarihiyle ilgili derin tahlil isteyen muhteris muhterolara sürpriz bir haber. Bizans’ın bu topraklardaki entrikal zekâsı sizin bütün güdük iddialarınızı yuttu. Artık size İstanbul’un altyapısında onların izini sürmekten başka bir iş kalmadı. Artık sizler modern Roma’nın posası çıkmış iddiası kalmamış şaşkın kölelerisiniz. Çok geçmiş olsun.

Yazar olmanın enteresan tarafı insanın karanlıkta kalan yüzünde beliren şeyi gözlemleyip yine insana izah etmeye çalışmaktır. Mesela şöyle: bu toprakların tarihi insana kapatmış bir milliyetçiye Romayika’nın imparatorluk dönemlerinde Rumların kullandığı ama ulus devlet dönemlerinde yaşam alanı bulamadığı için tümden kaybolmakta olan arkaik bir dil olduğunu izah etmeye çalışırsın. Anlar ama umursamaz. Üstelik bu adam bölgeyle ilgili en ciddi tarih araştırmasını yapan Rus tarihçi Karpov’un son kitabını Türkçe’ye çevirecek sözde bir akademisyendir. Sonuç; Hara hura şero mincon Valen ena ğuran yalo

‘’ Herkes sanki yeteneklerinin çoğaldığını, gücünün arttığını duyuyor gibiydi. Sanki bir mucize, bütün başarıları onların erişebilecekleri bir çerçeve içine getirmişti. Sanki hayatın bilinen elemanlarına; gökyüzü, toprak, suya, birdenbire bir eleman daha katılmıştı. ‘’ Drina Köprüsü / İvo Andriç

Batılılar önce laboratuvar ortamında siyasi test için kullanabilecekleri El Kaide IŞID gibi özel beyaz deney fareleri türetiyorlar. Sonra peyniri bulmaları için onları Ortadoğu’daki suni labirentlere bırakıyorlar. Sıra o beyaz deney farelerini yakalayacak tombul kedileri beslemeye geliyor. Bizim kedilerin tek farkı gözlerinin Van kedisi gibi renkli olmasıdır.

Bugün İslam dini Anadolu’da hükümsüz, yaptırımsız, posası çıkmış bir ahlak dini, bir yamyamlık aracı durumunda ise bu o dini kullanarak halkı demokrasiye razı eden ve modern dünyanın nimetleriyle aldatan yıllarca bu topraklarda saltanat süren münafıkların, yeryüzü zalimlerinden rol çalan hainlerin kıyamet gününde aynı dinle analarının bellenecek olması yüzündendir.

Bu adamın okuduğu Cuma salası insanın benliğini kıskıvrak sarıp sarmalıyor. Bir insan bir din adına Yüce Mevla’yla bu kadar yüksek bir makamda nasıl bu denli rahat ve samimi bir yakarış içinde olabilir? Galiba sorunun cevabı millet olarak tüm çekilmezliğimize rağmen tarihte atalarımızın dünyanın gerçek efendileri olmalarıyla alakalıdır. Bütün o cafcaflı tarihten geriye kala kala böyle sahipsiz ama derin bir nefes kaldı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Eylül 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

ANAP’lı eski bakan, tepeden tırnağa devletçi Cemil Çiçekler Mehmet Ali Şahinler, hükümetin bakanı ve sözcüsü, devlet adına gözcüsü ve TBMM’de başkanlar. Yani sağ hükümetlerin içindeki devletçiler. Ama bütün bunlara rağmen AKP güya Türkiye’de sağın eski dinozorlarıyla büyük devrimler yapmış. İşte bütün AKP’lilerin kör kütük inandığı ama sıradan bir zekâyı bile ikna edemeyen sözde mucize tam olarak bu.

AKP İslamiyet’in yüksek ahlakını temsil eden insanlığa alternatif bir medeniyet modeli sunabilecek zihniyete sahip Müslüman bir grup değildir; tam aksine İslamiyet öncesi Arap toplumunda kol gezen kuralsız bedevi asabiyetiyle politika yaptığını zanneden dahil olduğu katliamlarla iyice körleşmiş yoldan tamamen çıkmış zalim bir kavimdir.

Hayatta çok iğrenç olduğum zamanlar da vardı tabi. Mesela inek bekleyip resim yapan komşu kızı Şahzene’nin boyalarını çalıp sağa sola attığımda, teyzemin çeyizinden en zayıf bozukluğu çaldığımda, askerde bir Yahudi’nin aklına uyup kara şimşekli akşamlarda yarbayın içki köftelerini muntazaman çaldığımızda ve de çatı katı komşum Oktay’ın bana ikram ettiği sigarayı buruşturup attığımda yerden göğe kadar haksızdım. Pişmanım tanrım! Ama komşumuzun bahçesinden çaldığım iri Batum hurmaları konusunda pek emin değilim.

Karadeniz’de içi boş softalıklardan biraz ayılıp bir insan olarak hayata baktığında ve insanın derinliklerine indikçe Rumların ta Helenistik dönemden Roma’dan, Osmanlı’dan zarif bir nehir gibi nazlı nazlı akıp gelen ve insanı insana bırakmayacak kadar merhametli, naif insanın tüm ruhunu sarıp sarmalayan o insancıl kültürel damarı görürsün. Bu öyle bir şeydir ki üzerine gittikçe yaldızlı bir hale gibi seni içine çeker ve yutar. Sonra çok ilginç bir şey olur. Eski bir Rum köyündeki bir paragasta bas bir kemençenin eşliğinde Helen dilli kadınların koro halinde söylediği ve kısmen ilk Hristiyanların manastır ayinlerindeki ilahileri andıran içli türküler seni ağlatır. Bir sebebi yoktur işte, öylece ağlarsın, sadece insan olmana.

Hayatı sürekli mantıkla kuşatmaya çalışırken, olaylara, insanlara, doğaya bir makine mühendisi mantığıyla yaklaşırken çok tuhaf bir şey oluyor. Mantık ve akıl hayatı, dünyayı, insanı, doğayı anlamada, algılamada, anlamlandırmada yetersiz kalabiliyor. Mantığın yetersiz kaldığı yerde ise birbirinden bağımsız iki mantıklı durum birbiriyle çatışıp ortaya oldukça kuralsız, mantık dışı bir durum çıkabiliyor. İşte entellektüeller hayatın bu gizli arızasından doğan esprileri gösterilerde, tiyatrolarda, komedi filmlerinde izleyip kahkahaya boğulabiliyorlar. Özellikle paragaslarda kendini gösteren Hopşera sarkastizmi işte tam da bu noktada insan zekâsının doldurmakta yetersiz kaldığı hayatın bu alanında kendini dışa vuruyor.

Forum’un Karadeniz manzaralı terası; tam Köfteci’nin arkasında bir masada oturuyorum. Fena halde çaysadım ama ocakta kimse yok. Limonatanın üstünden az boynumu kaldırdım aşçı kadın elinde kepçe kızarmış patatesler, patlıcanlar, biberlerle dolu ocak başında yüksek sesle arya türü bir şey söylüyor. Sustum bu garip durumu anlamlandırmaya çalışıyorum. İkinci seslenmemde beni fark etti. ‘’ Bir çay alabilir miyim, mümkünse demli olsun.’’ Uzun dişli Latin çeneli aşçı kadın söylediği aryayı duyduğumu fark edince utanır gibi oldu ve başını öne eğip hemen ocağa geçti. ‘’ Çalışırken hayata bütünüyle yabancılaşmamak için bazen şarkı söylemek de lazım.’’ dedim. Aşçı kadın bu söz üzerine geniş bir tebessüm etti ve büyük belli bir özenle çayımı doldurdu. ‘Buyurun beyefendi’ dedi. Parayı ödedim.

Sonra elleri hançerli, kalkanlı, vücutları zırhla kaplı, başları püsküllü miğferli kumral sakalları kıvır kıvır kısa boylu düzenli Pers askerlerinin doğudan belli bir ritimle kararlı bir şekilde bize doğru gelmekte olduğunun kâbusunu gösterirler bize bu mendeburlar; öleceğiz ya da vatansız kalacağız diye korkar boş bir yeise düşeriz. Onlar ise fildişi kulelerinde kurulmuş kuş sütü bile eksik olmayan ziyafetlerinde pis pis sırıtarak zevk alemlerini yapmaya devam ederler. Bizim gibi sıradan insanlar için tarihte hiçbir şey değişmez yani.

Ben bu çağın korkunç politik körlüğüyle Suriye’de ezilen Yezidiler hakkında makul bir aforizma yumurtlamak için kendi kendime eşelenirken ( yavaş ol Airbus düşüncelerimi dağıtıyorsun ) yüzünde bin bir gece masalları patlamış gibi esmer iri gözlü bir kız geldi ve karşımdaki masaya oturdu. Arkadaşıyla konuşurken çocuk gibi saçının ucuyla oynuyor Ulucami’nin hemen altındaki saatçinin vitrinindeki dilenci Arap Bacı gibi gözlerini kocaman açıyor ve duygu servisini iki yana gerdiği yanaklarından sağdakinin ucuyla yapıyordu.

Bir Laz atasözü der ki; ‘’ Yanında ay varsa yıldızın koy gözüne! ’’ Ne lazım sana yıldız!

D&R’dan İvo Andiç’in Drina Köprüsü ve Jose Mauro De Vasconcelos’un Kardeşim Rüzgâr Kardeşim Deniz adlı romanlarını satın alıyorum. Tutarı 40.20 Lira, son kuruşuna kadar ödüyorum. Herhangi bir itirazım yok. Ama şu ülkede daha ilkokula gitmeden okuma yazma bilen, okuduğu lisenin edebiyat bölümünü açık ara birincilikle bitirmiş bir yazar olarak Türkçe’nin emperyal ufkuna yaptığım katkının ne bir resmi kabulü ne de bir karşılığı var.

Gürcülerin elma kemikleri çıkık, Kafkas kartalı gibi sert bakışlı atalarının yüzyıllık yalnızlıklarından geriye kalanlara gelirsek; ince ahşap süslemeleri tıpkı bir Hint tapınağı gibi abartılı renklere boyanmış, tavanından tespih tanesi gibi düşmeli iki bakır ahizesi sarkan, üst kattaki kadınlar bölümünün balkonu Ada faytonu gibi cafcaflı, gündüzleri börtü böcek korosunun, hayat uğultusunun koynunda derin bir suskunluğa bürünmüş Macahel Köyü camii, elbette.

Benim hayata karşı yakınmalarım da bir tuhaftır. Karşımdaki sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve de politik faktörler kontrolden çıkıp hayat Maradona’nın seri çalımları gibi üzerime üzerime geldiğinde ve de defansta derinlik tümden kaybolduğunda şöyle derim mesela: ‘’ Ey gidi Rum kadın, ne doğurmağın var idi beni!’’

Güzellik en az iki kişinin Tanrı’nın diğer yarattığı şeylere karşı yeni bir cinayet işleme konusunda bir şekil üzerindeki sessizce bir mutabakata varmış olması değilse nedir? Dahası yeryüzündeki bütün yolların Roma’ya çıkması gibi azıcık mantık yürüttüğünde bütün kadınlar Afrodit’e çıkar güzelim!

Güzellik en az iki kişinin Tanrı’nın diğer yarattığı şeylere karşı yeni bir cinayet işleme konusunda bir şekil üzerindeki sessizce bir mutabakata varmış olması değilse nedir? Dahası yeryüzündeki bütün yolların Roma’ya çıkması gibi azıcık mantık yürüttüğünde bütün kadınlar Afrodit’e çıkar güzelim!

— Neden? Yıllarca önce anlaşamadığımızı söylememiş miydik? Senin o sevdiğin Japonlar ne diyor? Fudoşin! Ölçülülük, dayanıklılık, yüzün hareketsiz bir maske gibi gülümseyişi. Ama maskenin arkasında ne olup bitiyor,o bizim bileceğimiz iştir. Nikos Kazancakis / Zorba
Tansu Çiller’in botokslu bir yüzle yaptığı basın açıklamalarından Ahmet Davutoğlu’nun piyano mekanikliğine varan özenli duygusuz politik cümlelerine bir yolculuk.

Millet olarak oturduk, dinlerini Türk politikasında açık bir kalpazanlığa çevirmiş siyasal İslamcıların tarım ve köy işleri bakanının hara ve mandıralardaki sığır ve davarların süt verimini artırmak için ülkedeki bütün hayvanların kulaklarına bağlandıkları özel walkmenlerle Hammamizade İsmail Dede Efendi’den kürdili hicazkâr parçalar dinlettirilmesi yönünde ne zaman bir kanun hükmünde kararname çıkaracaklar diye büyük bir sabırla bekliyoruz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Yani İslam dini modernliğin son iki yüzyılda kapitalizmin ve komünizm eliyle Anadolu’da kuşatıp büyük bir oranda Hıristiyanlığa dönüştürdüğü Romanın, Osmanlının ve de cumhuriyetin zincirsiz kölelerinin bir isyan ideolojisi ve menfaat temin enstrümanı haline geldi. Bunu alçaklığı başaran politik kahramanınız kesinlikle general rütbesini ve yaldızlı bir madalyayı hak ediyor efendim.

Yine bir Akdeniz yazı, yer İskenderun, askeri ağır bakımın tabur binasının ikinci katı, yatakhanelerde Olcay üsteğmenle dolap teftişindeyiz. Bütün dolapların kapakları açık. Ben ve Olcay, bir de uzaktan bir maruzata amade bir çavuş sallanıp duruyor kapıda. Olay oldukça mekanik ve insafsızca madam. Gereksiz gördüğün her nesneyi mozaik zemine atıyoruz ve büyük bir hışımla çiğniyoruz. Neler yok ki? Her türlü arabesk sanatçısının kaseti, banyoda ıslanmış porno dergileri, walkmenler, bir güzellik tanrıçasına yetecek kadar büyük aynalar kolonyalar, parfümler, şampuanlar, yeşil iç çamaşırları, kirli çoraplar, tıraş takımları. Bunların tertiplisi var, leş gibi dağınığı var, son anda istiflenmiş olanı var. Olcay oldukça insafsız, gereksiz nesneleri atmıyor, tek hareketle raftan bırakıyor, düşen krak diye kırılıyor. Kalın ensesini eğip yere attığı şeye bakmıyor bile, düşenden ses az geldiyse kasetlere iyice abanıyor botlarının tabanlarında birer böceğe çeviriyor. Arkadan iki asker süpürüp çöp kovasına dolduruyor. ‘Aile fotoğrafları kalsın komutanım yoksa intihar eder bu ibneler.’ Cevap vermediğine ve ters ters bakmadığına göre ruhunun derinliklerinde sivil bir yumuşama var. O gün koğuşta manzara Avustralya kıtasında asfalttan karşıya geçerken pahalı bir otomobilin altında kalmış azman böcekler gibiydi. Savaş bu ibnelerin beyinlerindeki bütün sivil eğilimleri kazımakla başlıyor. Onun için no mersi madam!

Basit bir karakter oluşturacaksın Karakoncolos adlı romanında. Sırf yaşadığı bu çağın anlamsız uğultusunu insanın yüzüne çarpması için, ne olduğunu, aslında neye tapındığını anlayabilmesi için gerekli bu. Bir adı bir coğrafyası bir hikâyesi belli bir modeli olan kıyafeti bile olmayacak. Parası da. Ama yerçekimi gibi ahlak gibi hayatın basit yasalarına pekala uyacak. Hititler gibi ekmek yiyecek su içecek ve tanrıya dua edecek. Toprağı olmayacak, camlı penceresi olan bir evi uğruna kendini harap ettiği bir ailesi olmayacak. Ama suskun bir yüreği, yalnız bir ruhu, zayıf bir hafızası olacak. Kahramanımız olaylar boyunca doğadan kopmayacak ama politik olur diye hayvanları, karşı cinsi ve doğayı sevmeyecek ve de hiçbir ezoterik masala inanmayacak. Sırf diğer insanlar gibi Yahudilere kurban olmamak için hiçbir dine de inanmayacak ama paradoksal olarak ateist de olmayacak. Bütün duygularını arzularını ölüme kadar erteleyecek. Ruhu bedeninden kopar korkusuyla asla bir otomobile binmeyi aklından geçirmeyecek. Denizde yüzecek ama krem gerekir diye güneşte bronzlaşmayacak mesela. Basitlik hayatındaki en önemli ilke olacak, sonrasını sonsuz bir sıradanlık kuşatacak. Evrensiz bir melekten çok bir gök kubbesi olan bir insan olacak bu adam.

Hadi size bir yazar gözlemimi daha aktarayım. Tayyip Erdoğan kendi tebaası üzerinden Türk halkına yalan konuşurken ya da bir milletin siyasi kaderiyle ilgili katı realiteleri dillendirmeden kaçarken o yalanları tam olarak sarkmaya başlayan dudaklarının ucunda saklıyordu. Siz her defasında o adamın yüzüne bakıyordunuz, dudaklarını görüyordunuz sözlerine kanıyordunuz ama o dudaklardan dökülecekmiş gibi duran koca yalan deposunu bir türlü göremiyordunuz. Yani Tayyip Erdoğan’ın dudaklarını yer çekimi kanunlarından çok zihninden kaçırmaya çalıştığı yalanlar yamulttu.

Bence Tayyip Erdoğan’ın atamasıyla Çankaya köşküne çıkıp burjuva tavanlar altında yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’nin reisicumhurundan çok sıkıcı bir noterlik görevi yapan Abdullah Gül’ün yeniden Milli Görüş’e dönmesinin tek şartı Saadet Partisi Çankaya şubesinde çay ocağına bakmak ve dava şerefinin iadesi için daha önce suçlandığı davalardan yeniden yargılanmasıdır.

Tabi yine Milli Şefimizin o şaşaalı dönemlerinde Trabzon’da Rize’de Of’ta Sürmene’de Kadahor’da ve nüfusu kalabalık olan köylerin birçoğunda tek katlı sarı badanalı halkevleri açıldı. Eli davullu gür sesli tellallar eşliğinde halka sürekli, içinde; ‘’ Dans balo, cumhuriyet, kavalye, musiki, asrilik.’’ olan ipe sapa gelmez anlamsız kültür propagandaları yapıldı. Ama bütün bu çabalar mezhebi geniş birkaç palyaço kılıklıyı kandırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu tarihi ana şahit olan Kirinta köyünün Helenlerin tüm antik hikâyelerinin zayıf hafızalı varisleri durumundaki yüzlü buruşuk ihtiyar kadınları; ‘’ Ha maskaralık!’’ diye basit bir yorum yaptılar.

İsveçli Sofie’nin bana anlattığı eski bir hikâyeye göre İskandinav ülkelerinde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu evlerindeki akvaryumlarında sigorta poliçeleri muntazaman ödenmiş rengârenk süs balıklarının evin kedisi tarafından yenilecek olmasından ya da o eylemi yapan mamalarını yemeyen düşüncesiz bir kediyi elektrik çarpması ihtimalinden çok aynı cins ve renkte kedi ve balık kombinasyonunun hiper marketlerde de bulamamaları sonucu evdeki tüm mobilya takımının rengini değiştirmek zorunda kalmalarından korkuyorlarmış.

Rüyamda oldukça romantik bir kar yağışı altında Azerbaycan’ın resmi yayınevinin oldukça yaşlı bir editörü bana ‘ sen merak etme biz hepsini hallederiz ’ deyip tam 100.000 Manatlık bir ödeme yapıyordu. Sanırım birisi Kalandar Çörekleri adlı romanımı Türk edebiyatına sunma konusunda kritik bir aşamaya gelmiş durumda. İşin iğrenç tarafı benim gibi bir yazar bile tam o anda acaba 100.000 Manat kaç dolar eder diye düşünüyordu.

Halk partisinin memlekette iktidar olduğu Anadolu’daki tüm yaşam pırıltısının dibe vurduğu 1940’lı yıllarda Karadeniz’deki lazut tarlalarından vergi toplama talimatına göre; üniformalı dört atlı vergi memuru bir western filmi gürültüsüyle mısır tarlaları olan bir köye dalarlarmış. Vergi miktarını tespit edeceği hanenin tarlasındaki en kallavi mısırı seçer ve cart diye ortadan ikiye ayırır, tek tek tanelerini sayar, hane sahibine mısırın cinsini ve tarlanın kaç dönüm tarlasının olduğunu sorarmış. Sürekli defansta kalan vatandaşa kot ( teneke miktarı ) üzerinden vergi borcunu yazar sonra arkasına bakmadan kolivasını çiğneyerek gidermiş. Vatandaşa da İsmet İnönü’ye nağmeli maniler okumak mısır tarlasını yaban domuzlarından korumak kalırmış.

Öyle olur işte; bu şehirde köhne evlerle dolu eski bir mahallenin bir sokağının köşesinden darbukalı, klarnetli, çıngıraklı çengili çalgılı bir Çingene düğünü alayı görünür ve bir yılan gibi çınlayarak mahallede akarken seni kurallı boğuk düşüncelerinden alıp bambaşka bir yerlere götürüp bırakır ve sen bu kez beş para etmez o dertlerin için tekrar damalı çizgili bir taksiye atlar oradan sahile vurmayı denersin ama vuramazsın.

Bence modernlik insan aklının tarihte icat ettiği en büyük barbarlıklardan birisi. Kutsalla göbek bağı henüz tam olarak kopmamış hiçbir dine, millete, ırka, kültüre, etnisiteye sunduğu şeylerle zerrece merhamet etmemekte onlara hayat hakkı tanımamakta oldukça kararlı görünüyor.

Böylece saygın bir cumhurbaşkanlığı resepsiyonundan çok sonradan görme görgüsüz bir zenginin iğrenç bir düğününü hatırlatan o makus tören günlerinden sonra Türk halkının cevabını merak ettiği bir soru kalmıştı. Acaba Çankaya Köşkü’nün çatısından tanrıya çıkan altın kaplamalı bir merdiven var mıydı? Dahası Tanrı o merdivenden yukarıya doğru tırmanmaya çalışan 1.5 milyon Iraklının 150 bin Suriyelinin ölümüne sebep olmuş ahlak engelli bir politikacının merdiveninin uçlarının melekler tarafından tutulmasına da müsaade edecek miydi?

Cumhuriyet devrimleriyle bizzat CHP eliyle yarasalaştırılan sünni Müslümanlar garip bir şekilde büyük mütefekkir Mevlana’yı da BMC marka bir köy kamyonunun muavini gibi algılamaya başladılar. ‘’ Gel, gel az sağ yap gel, gel serbest gel!’’ Onun için Türkiye’de her seçimi sağcı liberal mendeburlar kazanıyorlar.

Bizim Anadolu’nun insanı öyle eski Karaköy orospularına giden şehir delikanlıları gibi hemen meramını anlatamaz, derdini dillendiremez. Başına bir hal gelecek olsa babasına söyleyemez, ne oldu diye soracak olsa cevap vermez, hanımını azarlar, sonra anasına açılır yarım ağız. Yani kendi iç dünyasında yaşar birçok şeyi, kızılcık şerbeti içer ama dışarıya yansıtmaz. Onun için bazen haksızlığa boyun eğiyormuş gibi görünür ama gerçekte hiçte öyle değildir bizim oğlanlar. O erteleme içindeki iyiliğe bir şans daha tanımak içindir. Buğday ekmeğinden kaynaklanan bir tür saflıktır bu aslında. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı görevi sırasındaki tavrında ve sonrasındaki tutumunda onu görüyorum. Hayatın pornosuyla gündemi karıştıranların curcunabazlığına cevap vermeyi değil suskunluğunun anlaşılmasını bekliyor.

Öylesi durumlarda ben hep şöyle düşünürüm. Bir Bollywood filminin sahnesi gibi bir yığın karakaşlı Hintli çekilmez derecede arabesk müzik eşliğinde yılan figürleriyle abartılı bir ritimle dans ediyorlar. Fondaki dipsiz yoksulluk cennetten kovula Hz. Adem’in dünyada incir yaprağıyla örtünmesine kadar giden trajik bir yolculuk. Biraz ötede ise oğlu Kabil adıyla kurulmuş bir şehir. Put yontucusu Azer adına ise bir ülke bile kurulmuş.

Özünde bütün dinler kendi kadim zamanlarındaki toplumlarda yerleşmiş olan ahlakı yaşamak için direnirken kapitalizm aracılığıyla modernizm onlara sürekli sahte bir yeryüzü cenneti vaat eder ve zamanla onları kapitalizmin bildik enstrümanlarıyla ayartıp dönüştürerek aslında onların inandığı eski azizlerin işe yaramaz sıkıcı birer ahlakçı olduğuna ikna etmeyi çalışır ve tuhaf bir şekilde bunu başarır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Ağustos 2014 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Normalde ben çok sakin bir insanım. Öyle ki mahallenin kedileri köpekleri hep paçalarıma sürtünüp durur. Sakinim de arada bir içimde sakladığım 1.5 milyon ölü Iraklının ve 150 bin ölü Suriyelinin ruhu hortluyor ve ortaya bu garip aforizmalar çıkıyor. Yani benim kalemimi bu hükümetin dış politikasının sonucunda ortaya çıkmış ölüm bilançoları sabote ediyor hakim bey!

Bir politikacı düşünün, seçildiği meclisten sürekli kaçmış. Televizyonda hiçbir politik tartışmaya çıkmamış. Sürekli kendi parti grubunda politik mastürbasyon yapmış. Kendi tebaasıyla sözü gadasını almaya kadar düşürmüş ve sırnaşmış. Ve CHP’den Kürtlerden klonladığı üç kobay adaya karşı kendini halka dayatmış ve Anayasa’nın üstüne çıkmış. Modern cumhuriyetin içinde başka bir devlet kuruyorlar ve bize buna itaat etmemizi ve onlara saygı duymamızı bekliyorlar. Cevap veriyorum ama kalibreleri söylediğim şeyi anlamaya yetmiyor.

Tayyip Erdoğan’ın Türk siyaset tarihindeki bir dizi tatsız yıkıcı Pirus zaferinden sonra mekân olarak Çankaya’ya görev olarak TC Anayasasının üstüne çıkmış olmasının kendi tebaası dışında hiç kimse için ikna edici bir anlamı yok. CHP’yi sadece iktidar hırsıyla dolu, anlamsız, ruhsuz, gayriahlaki, halkın iradesi ayartılarak çalınmış bir makam için düzenlenmiş törene katılmadığı için tebrik ediyorum.

27 Nisan e-muhtırası dahil Türkiye’deki bir çok siyasi oyunu AKP kendisi planlıyor ve bizzat kendi eliyle uygulamaya koyuyor. İsrail’e karşı oynadığı Mavi Marmara bu oyunlardan en bariz olanıydı. Yine Akdeniz’de düşen Türk F-16 savaş uçaklarıyla Suriye’ye karşı NATO adına kazanılan ucuz penaltıda olduğu gibi. Ergenekonculara isnat edilen ve Zır Vadisi’nde bulunan mühimmatlar çok ucuzdu. Bu açıdan Gezi Parkı olayları ve o olaylar sırasında başbakanın ısrarla kullandığı zehirli dil düşünüldüğünde omurgasız AKP kitlesinden partiye bir taban oluşturduğu görülebilir. 17 Aralık sürecine gelirsek. Operasyonun kopardığı gürültü, kontrol altına alınış biçimi ve her defasında olduğu gibi AKP hükümetinin mutlak masuma çıkışı bize AKP’nin olası siyasi hamleleri belli bir plan dahilinde boşa aldığını gösteriyor. Onun için AKP’nin Anadolu’dan sonsuza dek defolup gitmesi sadece Davud’un isabetli bir sapanına bağlıdır.

Evet, siyasi olarak eski Türkiye lağvedildi. Artık yeni bir siyasi durumla karşı karşıyayız. Ama bu siyasi yapının hangi yöne evrileceği ortaya neyin çıkacağı hala bir muamma. Zira bütün siyasi maharetlerine rağmen Müslümanları cumhuriyetle tepkisel bir hesaplaşmanın tam göbeğine oturtmuş AKP’nin ciddi bir medeniyet ufku yok ve kalkınmacı politikalarla Anadolu’yu modern Roma’nın açık bir kolonisi haline dönüştürdüğünü görebilecek bir aklı da yok. Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye’deki bu siyasi karambol doğumu tam yüzyıl ertelenmiş Ermenistan’dan başka hiçbir şeye yaramıyor. En azından Ermeni yazarların satır aralarında saklı olan şey bu yönde.

Gene Süleyman Demirel’den rivayetle; Anadolu’da yeni gelin olacak kızın, acaba çivi tutar mı tutmaz mı diye, göz ucuyla endazesine bakarlarmış. Şimdilerde Ankara’ya yeni bir başbakan atamışlar; bakılacak bir boyu olmadığı için neresine bakacağız bilemiyoruz. Nedense benim aklıma turuncu renkli fufu olmuş gibi kabarcıklı süs kabağından başka hiçbir şey gelmiyor.

Ortada İngilizlerin yüzyıl önce Türklere hediye ettiği ama AKP’ce çalınmış bir cumhuriyet, anayasa kanun tanımayan kendini tanrı zanneden politikadan hırsını alamamış bir maniak, onun yerine atanmış miyop bakışlı yetenekli bir kukladan başka bir şey yok.

Bizim bu topraklardaki bütün hikâyemiz Ermeni asıllı yazar Yaşar Kemal’in de romanlarında dile getirdiği gibi Şahmeran türü yılanların bedenlerinin birbirine sarıldığı birbirlerinin boyunlarına hamle yaptığı o garip ama tehlikeli danstan ibaret. Bizans’ın entrikal zekâsına tutunup diğer milletlerle tarih dansı. Anadolu’da Ermenilerle beden bedene dolanmış sonra birbirlerinden ayrılmış o ölümcül dans gibi mesela. Hakeza Kürtlerle de aynı dans söz konusu. Yılanların dansının bir sonu yok bu coğrafyada. Maalesef bugünlerde yılanların dansını en iyi yapanlar insanlığı zehirliyorlar.

Anadolu’da turbo kapitalizmin çarkları her gün biraz daha hızlanıp uğuldadıkça, politikacılar kanunlarla hayatın basit yasalarını çalıp insanları ahmaklığa razı ettikçe, dindar insanlar dünyevi menfaatleri uğruna dinlerinden vaz geçtikçe modern Roma’nın ruhsuz, ahlaksız, sığ bir tebaası olup çıkıyoruz. Anadolu’da ahlak eridikçe geriye sahipsiz insan posası, dayanılmaz bir bozkır güneşi altında durmadan öten Ağustos böceklerinden başka hemen hiçbir şey kalmıyor.

Bazı insanların güney kutbundaki penguenlerin bir ömür boyu doğaçlama olarak yaptıkları buzlu su banyosunu taklit edercesine başlarından aşağıya bir kova dolusu buzlu suyu dökerek hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmadıkları bir hastalığa karşı birbirlerine anlamsızca meydan okuyarak bir mücadele yapıyor olduklarını zannetmeleri bende ucuz ve anlamsız bir Don Kişotluktan fazlasını çağrıştırmıyor.

Kapalı mekanlarda sigara içme yasağı var ama kahvedeki herkes fosur fosur sigara içiyor. Klima havalandırma pervanesi tiryakilerin ciğerlerine yetişmek için habire motoru zorluyor, arada bir havale geçirir gibi zangırdıyor. Bir ara yan masada tabela tutan bir adam sayılara bakıyor ve; ‘’ Bu durumda jandarma gelse Hasan’ı götürür.’’ diyor. Ben bu sözü tahlil etmeye çalışırken kahvedekilerin sigaralarını söndürdüklerini garsonların panikle kapıları pencereleri açtıklarını, sağa sola kolonya serpip masaları haşere var gibi fısfısladıklarını fark ediyorum. Tam bunlar olurken Sarı Şevki: ‘’ Polis … sigara …’’ diye yarım ağız bir şeyler geveliyor. Tam yerden okeyi çektim iki sağlık memurları, belediye zabıtaları palaspandıras kahveye daldılar. Görevlilerle kumarbazlar arasında karşılıklı derin bir şüphe rüzgârını klimanın serin havası zor dengeliyor. Herkes her şeyin fazlasıyla farkında, ihbar en saflara bile fısıldanmış. Kanunen kapalı alanda tütün mamulleri kullanmak yasak ve şu anda herkes buna uyuyor. O zaman sorun yok. Hatta doğal bir yetenek görevli memurların tüm hava boşluğunu alıyor. ‘’ Aslında hiç içmemek lazım bu zıkkımı ama …’’ diye içli bir şekilde ünlüyor. Kontrol memurlarından on dakika sonra; ‘’ Yak oğlum bir tane, bir şey olmaz.’’ Sonuç; Türk milleti olarak belki akciğerlerimize, görevli memurlara o kadar değil ama kanunlara kesinlikle saygılıyız.

Modern zamanlardaki iletişim fazlalığının insanlar arasındaki ilişkilerin düşüncelerin olgunlaşmadan sürekli bir prematüreyle son bulmasına sebep oluyor olduğunu çok iyi bildiğimden cep telefonu kullanmaktan sorulan her basit soruya sofistike bir cevap vermemin bekleniyor olmasından nefret ediyorum. Maalesef çoğu insan düşüncelerinin, ilişki planlarının iletişim fazlalığının olduğu bir hayatta hızlı bir şekilde çiğ çiğ yenilip yutulmasından hiç şikâyetçi değilmiş gibi hiç tempo düşürmeden soluk almadan hayatına devam edip gidiyor.

Artık internet sayesinde insanların davranışlarında teşhirci bir maraza varan expathic bir değişim söz konusu. Yani bugün insanlar eskiden bir mahallelerde olduğu gibi tek tek marazlanmıyorlar, internet sayesinde kitlesel olarak marazlanıyorlar. bknz; Gangnam style music, selfi photo ve ALS soğuk duş salgını

Aslında Türk futbolundaki ateşli lezbiyenler derbisinden öte bir anlam ifade etmeyen güdük Galatasaray – Fenerbahçe maçlarında yaşananlar Türk siyasetinde son yıllarda yaşanmış olan ahlaki iflasın, ucuz demagojinin ve çekilmez derecede düzeysizliğin futbol üzerinden dışa vurmasından başka hiçbir şey değil.

Yine İvyan Camii’ndeyim. Mihrabın süslemelerine bakıyorum uzun uzun. Oldukça basit ve ölçülüce yapılmışlar. Hatta şekillerle azıcık oynayacak olsanız ortaya çocukça bir şey çıkacak gibi. Ona rağmen bütün o şeylerdeki marifet şurada; onu yapan ustaların bu zamanın çok dışında bir akılları ve bir ruhları var. Ve tam orada her şeye rağmen o eserdeki nesneye tutunmuş zamanın yamulttuğu insanlara cesurca meydan okumaya devam ediyor.

Bir Solaklı Vadisi düzlüğünde komşusunun ineklerini mermi manyağı yapan maniak Temel’in yol açtığı o trajikomik felakette yaralanmış inekleri geberip mundar olmasın vatandaşın maddi kaybı artmasın diye elindeki bıçakla besmele çekip kasaplığa soyunan Anadolu’nun bağrı yanık çocuğu kahraman Türk polisinin halini düşünüyorum bir de ABD’de sadece bir otobüs biletini ödemediği için polislerce uzaylı bir canavar muamelesi görüp ve taksit taksit öldürülen o siyahi adamın halini düşünüyorum. Birinde vatandaşın ineklerini Bismil eden bir polis, diğerinde otobüs biletini ödemediği için bir siyahı böcek gibi ezen Amerikan polisi. Kesinlikle Türklerin hala insanlığa öğretebileceği şeyler var.

Sanırım yanlış yerdesiniz hanımefendi, terzihanelerde melamet hırkası örülmez, çünkü o tamamen yürek işi, sadece on kez ölçünüzü alıp asriliğinize uygun pembe bir döpiyes dikebiliriz.

Teorik olarak bakıldığında ise demokrasi bir ülkedeki bütün orospu çocuklarının en büyük orospu çocuğunu büyük bir gayret göstererek o ülkenin en yüksek makamına taşıyor olmasına da denilebilir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

26 Ağustos 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

AKP’lilerin bellekleri göz doktorlarının hastalarını muayene ederken kullandığı sayıları gösteren fişler gibiler. Gözlerinde sorun olanlar ilk kez o sayı fişine baktıklarında iki sayısını görürler. Sonra mahcup bir şekilde gördükleri sayının iki değil yedi olduğunu söylerler. Doktor hastaya; ‘’ Gördüğünüz şeyden emin misiniz, bir daha bakın?’’ diye sorar. Hasta şaşırır. ‘’ Aa iki değil yedi hatta sekiz!’’ der. Hatta doktor üsteledikçe dokuz diyen hasta bile olur. Oysa gerçek şudur. Birbirine çok yakın geçişli renklerle yazılmış o rakamlar hastanın rakamın ne renkle yazılmış olabileceğine karar vermesiyle değişkenlik gösterir. AKP’yi olduğundan farklı gören insanların durumu da göz doktorunda muayene olan o hastalar gibi sürekli yüksek sayı görme eğilimindedir. Çünkü iguanalar derileri gibi net bir renge karar veremediklerinden ve de ahlaki açıdan ciddi bir omurgaları olmadığından gördüklerini sandıkları sayı sürekli değişkenlik gösterir. Fakat çok dikkatli baktıklarında göreceklerdir ki ikiye, yediye, sekize, dokuza benzettikleri o sayı gerçekte sadece 1’dir. Yani yıllarca özenle akıllarına getirmekten kaçındıkları o şeyin en dramatik hali.

Evet, eski Türkiye’de jakoben Kemalistler Müslümanlara laiklik, kamusal alan deyip her türlü gaddarlığı hukuksuzluğu yaptılar. Bu doğru. Hatta 1990’larda Türk televizyonlarında yayınlanan tartışma programlarında ‘’ ama siz benim atamın ülkesinde yaşıyorsunuz!’’ türünden sığ ve seviyesiz siyasal, zihinsel bir ensest yaptıklarından bile bahsedilebilir. Ama Kemalistler bu ülkede yaşayan Müslümanlara hiçbir zaman bugün AKP’lilerin direkt söylediği gibi ‘’ sizi ..ke ..ke öldüreceğiz!’’ türünden bir söz etmediler.

AKP zannedildiği eski Türkiye’deki gibi klasik bir parti değil, ideolojisi tedavülden kalkmış resmi bir devletten türetilmiş ve imparatorluğun İslam’ın hiterlandında rüya görmesine müsaade edilmiş bir çıkar örgütüdür. İmparatorluğun ve İslam’ın hiterlandı için üretilmiş bir örgüt olduğunun ispatı ise klasik cumhuriyetteki bütün siyasi askeri bürokratik yapıyı talan etmesine müsaade edilmiş olmasında yatıyor. Dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki Türkiye’nin debeleneceği cehennem çukurlarının çapı çok daha büyük olacak.

Türk siyasetindeki AKP tecrübesi ve son yıllarda yaşanan Gezi Olayları bize çok net olarak göstermiştir ki; Türkiye’de politika Anadolu’da Tanrı’nın tahtına hoyratça oturmak için derin ve mekanik bir bir profesyonellikle ve herhangi bir ahlaki kural tanımadan hatta bu aleni hırsızlığa dini de alet ederek hayatın basit yasalarını iktidardakilerden yana yamultmaktan başka hiçbir şey değildir. Onun için buna bigâne kalan bir halkın sandıktan çıkan sayısal iradesi asla bir saygıyı hak etmiyor.

Türkiye’de bir zamanlar ordunun halkın iradesine karşı yaptığı ensesti Tayyip Erdoğan imparatorluktan kalma öfkeli tebaasıyla bütün muhaliflere yapıyordu. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık pozisyonuna ittirilmesi Türk siyasetindeki bu katı realiteyi bir milim olsun değiştirmeyecek. İşin en kötü tarafı Ahmet Davutoğlu’nun politikada bir tür fenafillaha ulaşmış bir milletin tepesinde yasa dışı bir şekilde başkanlaşmaya çalışan bir cumhurbaşkanının külli iradesinde eriyecek yeteneğe fazlasıyla sahip olmasıdır.

Türk siyasetindeki AKP tecrübesi ve son yıllarda yaşanan Gezi Olayları bize çok net olarak göstermiştir ki; Türkiye’de politika Anadolu’da Tanrı’nın tahtına hoyratça oturmak için derin ve mekanik bir bir profesyonellikle ve herhangi bir ahlaki kural tanımadan hatta bu aleni hırsızlığa dini de alet ederek hayatın basit yasalarını iktidardakilerden yana yamultmaktan başka hiçbir şey değildir. Onun için buna bigâne kalan bir halkın sandıktan çıkan sayısal iradesi asla bir saygıyı hak etmiyor.

AKP eski Türkiye’deki gibi klasik bir parti değildir, ideolojisi tedavülden kalkmış resmi bir devlette türetilmiş imparatorluğun ve İslam’ın hiterlandında siyasi rüya görmesine müsaade edilmiş bir çıkar örgütüdür. İmparatorluğun ve İslam’ın hiterlandı için üretilmiş bir örgüt olduğunun ispatı ise klasik cumhuriyetteki bütün siyasi askeri bürokratik yapıyı talan etmesine müsaade edilmiş olmasında yatıyor. Dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki Türkiye’nin debeleneceği cehennem çukurlarının çapı çok daha büyük olacaktır.

Batı rasyonalizminin geldiği son nokta tek kelimeyle delilik. Amerika’da otobüse binen bir Afro-Amerikalı bir şekilde ücretini ödeyemiyor. Sonrasında sanki tüm gezegeni tehdit eden vahşi bir yaratıkmış gibi Amerikan polisi tarafından mermilerle taksit taksit öldürülüyor. Batı medeniyeti için tek kelimeyle trajikomik bir durum. Oysa böylesi durumlarda çözüm kamu hukuka adına mutlak olarak rasyonel davranmak değildir. Çok daha farklı bir şeydir. Muhtemelen o otobüsün şoförü bir Türk olsaydı, o siyahı ikinci sınıf alaycı bir sözle bozar ve sorunsuzca otobüsten indirebilirdi. Ya da ilk durağa kadar idare ederken bir yolcunun yardımıyla durumu kurtarabilirdi. Yani insanının gerçekte tahammül edemediği şey söz konusu kuraldaki rasyonalitenin keskinliğidir, kendi uyruğundaki bir insanın alaycılığı değil. Onun içindir ki, İsmet Özel’in ‘’ Bilimsel olan her şey Türklüğe aykırıdır.’’ özel bir sosyoloji yasasıdır.

Eski bir Milli Görüşçü yeni Tayyipmania bir zatla Türk politikası üzerine tartışıyoruz. Ama tartışmayı bir türlü dar evrenleri dışına çıkaramıyorum. AKP’nin II. Irak tezkeresiyle Türklerin dünya siyaset tarihinde söz söyleme hakkı bitti. Stop! Ama karşımdaki Tayyipmania hararetle devam ediyor konuşmasına. Belli bir süre sonra ortaya korkunç bir körleşme çıkıyor. Anlıyorum ki tüm AKP’liler İslam’ın klasik dönemlerindeki tüm kadim insanlık vakıalarını birer ezoterik hikayeye çevirip aktüel politikalarına eklemlemişler. Tayyib’in bütün siyasi zaaflarını Hz. Peygamberin İslam’ı yaymaya başladığı dönemdeki zayıflığıyla müşkül durumlarıyla yamamışlar. Sanki bu iki zaman arasında hiçbir medeniyet, hiçbir devlet, hiçbir insan, hiçbir zaman yaşanmamış gibi sürekli asrısaadet dönemi ile AKP iktidarı dönemi arasında mekik dokuyorlar. Tayyib’e bir peygamber üzerinden sürekli ve rahatsız edici bir kutsama var. Artık AKP’liler politikadaki kirli icraatları için Hz. Peygamber’in hayatından, İslam tarihinden, Selçuklulardan, Osmanlılardan bir tavuk edasıyla bir çırpıda eşeleyip bir şeyler bulma ve karşısındakine yutturma konusunda fazlasıyla ustalaştılar. Milli Görüşçüler dahil onların dışındakilerin tek sıfatı var; İsrail ajanı. Korkunç!

Bir yazar için biraz iğrenç bir durum ama arkadaşlar ısrar etti, Filiz Kıraathanesi’nde okey oynuyoruz. Her defasında garsonun uyarısıyla oturduğumuz kallavi masalardan kaldırılıyoruz. Üçünün kadifeleri menevişli tahta ıstarkalar vernikli, taşlar fildişi parlıyor. Üstlerine toz konmasın diye misafir odası misali beyaz örtüler sermişler. Sordum soruşturdum, meğer Of’un hakim, savcı, bürokrat ve ekabir takımının bazı akşamlar kumar oynadığı VIP kumarbazlar bölgesine sızmışız farkında olmadan. Dikkatle bir daha göz atıyorum masalara. Sanki masalarda bir önceki akşam bir cinayet işlenmiş ve birazdan savcının emriyle polisler gelecek ve failin ıstakalarda kalmış parmak islerini araştıracak.

‘’ Arkaik Romeyika modern Yunancanın atası bir dil değildir, çünkü Çaykaralılarla Tonyalılar aynı dilde anlaşamıyorlar. Arkaik Romeyika bir lehçedir. Giresun’daki kuşdili gibi bir şey yani. Romeyikanın bir alfabesi yazılı bir edebiyatı yok. Rum diye bir millet yoktur, Rum 1920’lerde türetilmiş bir kavramdır, Kuran’da suresi olabilir ama o coğrafi bir yer adıdır. ‘’ Rus tarihçi Karpov’un Trabzon tarihini Rusçadan Türkçeye çeviren KTÜ’lü bir tarihçinin mucizevi tespitleri.

‘’ Çoban var bizde, adam vurmuş köyünden kaçmış gelmiş bize sığınmış bir Kürt, beş altı tane leşi var, devlet arıyor onu, idamla yargılayacak, asacak. Ne? Sen geleceksin Tellioğlu’nun çobanını tutuklayacaksın, hapse atacaksın! Vallahi kıyamet kopar. ‘’ Tellioğlu Bilal

Bugün akşam vakti Trabzon Uzun Sokak’ta sırf şık giyimli Afrikalı şişman bir Zulu kadına hava olsun diye Türk kadınları tezgâha dizilmiş muhtemelen ikinci sınıf bir Fransız saat firmasının ürettiği beş para etmez rengârenk saatleri kapışıp duruyorlardı.

Türkler batı medeniyetiyle fikri olarak bir türlü hesaplaşamıyor çünkü; ne gözlerini porno sitelerindeki çıplak Afroditlerin avret yerlerine bakmaktan alabiliyor ne de ucuz biletli bir Boieng 727’de seyahat etmenin konforundan vaz geçebiliyorlar.

Trabzon Sanatevi’nin bahçesinde arada tazelenen çaylar eşliğinde KTÜ’lü tarihçilerle uzun uzadıya sohbet ediyoruz. Aramızda yazdığı şiirleri hatırlamayacak kadar yaşlı bir şair, iki okur ve bir yazar var. Söz bana geldiğinde ısrarla insandan yana kurduğum cümleleri birer hamamböceğiymiş gibi sert bir üslupla bir çırpıda ezip duruyorlar. Yani zamanın bu diliminde bir yazarın Türklerin Tanrıyla kopan göbek bağı için Anadolu’daki siyasi iradenin 1.5 milyon Iraklının katledilişine ortak edilmesiyle ilgili tiz bir çığlık atma şansı yokmuş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ağustos 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Siz bakmayın ruhları sindirilmiş mideleri parayla bağlanmış Türk medyasına; Türkiye’de çok ciddi bir siyasi kriz var. Ve bu kriz her an bir iç savaşa dönüşebilir. Çünkü artık AKP bir iktidar değil. Olmadığı gibi Türkiye’ye hükmederken halkı yaraladı. Tayyip Erdoğan bu haliyle eski Kemalist devlet yapısına konuşlanmış bir siyasi mafya durumunda. Herhangi bir kanun ya da anayasa dinlediği yok. Dahası kendi dar aklıyla Türkiye’deki her şeyi kuşattı. Bu tabloda korkunç olan siyasete bile müsaade etmiyor oluşu. Her şey bir kıvılcıma bakar, yani sosyal patlama kapıda. Ve içeride ve dışarıda bu patlamayı tetikleyecek bine yakın faktör bileşke bir zamanı bekliyor.

Doğu toplumlarıyla karşılaştırıldığında batı toplumlarındaki cehennem çukurları çok daha derin ve karanlıklar; ama kutsalla göbek bağı tam olarak kopmamış doğu toplumlarının aksine şaşırtıcı bir şekilde daha serin ve daha konforlu durumdalar.

‘’ AK Parti dahil eski Türkiye'den yapısal ve zihinsel olarak kopma şansının eşiğindeyiz. Buna AK Parti ile Kürtlerin yakın olacağı açık. Çünkü onlar bir kimlik sorunu yaşamıyorlar. Türkçülüğü ve Kürtçülüğü aştıkça önleri açıldığı gibi, zaten temelde onların bağlandığı asıl kimlik bunlar değil, İslam'dı. Sadece 80 yıl öncesini hatırlayıp, bu hafızaya günün demokratik değerlerini eklemeleri yeterli oluyor.’’ Markar Esayan İmparatorluktan kalma cumhuriyetten koparılmış güdük bir tebaanın politik anksiyetisinden Kürt sorununa eklemlenmiş yitik ülke Ermenistan’a cümleler arasında bile doğum yaptırma mahareti gösterebilen bir yazar.

Cehennem tamamen siyasi bir tercihtir. Türkler ise hala Manas destanlarındaki hırsızlıklarıyla övünen baskın kültürlü bir millet. Bugün Anadolu’da toplumsal dinamiklere dayanmayan oldukça oynak siyasi bir fay hattı söz konusu. İslam adına egemenlik kurmak isteyenlerin yamalı bohça gibi eklektik bir dini ve onun tarihin arızalarına yaslanmış oldukça hoyrat bir dili var. Bu dil ne kanun ne vicdan ne de adalet tanıyor; aklı tamamen devre dışı bıraktı ve de sözü tümüyle bitirdi. Dahası Anadolu’daki varlığını bir imparatorluğun mirasına dadanarak korumaya çalışan Türkler TBMM’den geçen II. Irak tezkeresiyle kendi tarihlerinin sonunu getirdiklerini kabul edemeyecek kadar da körler. Dualarında hala tanrıdan cenneti umuyor olmaları ise trajediden de öte bir şey.

'' Doğu Roma hakimiyetinde yaşayan Trabzon halkı kilisenin dilini kullandı diye Grek olamaz ve Grek tarihi de hiçbir zaman Trabzon’u Yunanistan’ın bir parçası olarak anmadı.” ( The New York Times, Mayıs 4, 1919)

‘’ Hayır, bu saçma falan değil. Sen bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun. Şayet bir dal yolun ortasında bu şekilde duruyorsa, sakın üzerinden atlayıp geçme. Etrafında tur at veya dalı yerden alıp ‘’ Baba’ya Oğul’a ve Kutsal Ruh’a’’ dua ederek onu yolun kıyısına bırak. Ondan sonra Tanrı’nın yardımı seninle olur, başına hiçbir kötülük gelmeden yoluna devam eder gidersin. Bunu bana gençliğimde yaşlı insanlar öğretmişti.’’ Tolstoy / Kazaklar Rus Ortodoks Hıristiyanlığının yaşama alan açan insana nefes aldıran derin faziletine basit bir örnek.

Afrika’daki bazı kabilelerdeki çok eski bir geleneğe göre evlenecek olan siyahi erkek düğün öncesinde kız tarafındaki erkekler tarafından bir gece baskınıyla evinden alınır ve bölgedeki en mahir en oynak zenne tarafından ayartılıp cinsel organı erekte edilir ve sonra bu organ macun gibi bir toprağa bastırılıp kalıbı alınırmış. Daha sonra kızlarını veren kabilenin şefinin emriyle damadın kabilesinin şefinden söz konusu organ kalıbının altın inci gibi çok değerli ziynetlerle doldurulması istenirmiş. Şayet kız çok güzel ise çukuru dolduracak tek şeyin som altından başka bir şey olmaması gerektiğine inanılırmış. İşte bu sert sosyolojik kuraldan dolayıdır ki Afrika’daki çoğu erkek aletlerinin büyüklüğüyle asla övünmezler tam aksine bunu bir ayıp olarak görürlermiş. Evet, çok eskiden bir makalede okumuştum, şayet doğruysa bir sorun yok, doğru değilse bir yazar olarak insanın doğasını biraz fazla zorladığımı kabul ediyorum.

Kapitalizmle yarışmayan bir köy bakkaliyesinin tam cepheden görünümünü düşünün. Tozlu camlarıyla bej renkli çerçeveyle bütünsellik arz ediyor. İçeriden bisküvi ve kurabiye kokusu geliyor. Kapı önündeki iki kasa beyaz üzümde arılar vızıldıyor. Yan tarafta bir çuval patates yarım bir çuval da Karacabey soğanı. Kara Trabzon lastikleri. Renkli plastik toplar köşede asılı. Yaşlı bakkal içeride ağzındaki damaklarla oynuyor. Bir çocuk plastik topların altındaki ahşap bir sandalyeye oturmuş elindeki limon sarısı kurabiyeleri bitmelerinden korkuyormuş gibi kıt kıt diye yavaşça yiyor. Yerken de yere ulaşmayan ayaklarını sallayıp duruyor.

Yaptıkları her şeyin çok büyük bir mucize olduğuna inanıyor olduklarından hayat denilen ilahi tiyatroda sadece rolünü yapan sıradan bir sokak fahişesinin de sözleriyle, tavırlarıyla, sorularıyla Tanrı’yı ikna edebilecek bir mucize gösterebileceğine asla inanmıyorlar.

Şahmeran! Dikenlerle kaplı Bizans mezarlıklarının derinliklerinden çıkmış intikam organizması. Ermeni konaklarının temellerindeki siyah zehirli ateş. Ksenefon'un ordusundaki Helenli fahişelerin çağlar ötesindeki Rum torunlarından geriye kalmış küllenmiş suskun öfke. Beni Erdoğan'ın zehirli dili öldüremedi, zehrinle sen mi öldüreceksin!

Türklere bir yazar olmanın en çekilmez tarafı yazdığın metinlerinle ufkunu açtığını düşündüğün insanlardan küçük bir jest ya da teşekkür beklerken her defasında çok basit bir nedenden dolayı sürekli ani lanete uğruyor olmandır. Bu da bir yazarın peygamberlerle, azizlerle aynı alandan boy gösterdiğiyle ilgili deruni bir işaret.

Son on iki yılda ardı arkası bir türlü kesilmeyen birbirinden tipsiz askerlerden oluşan bir Hitit ordusu geçiyor Türk siyasetinden. Sanki bütün bu çirkin askerleri kutsal Ganj nehrinde yıkanmaya göndersek, onları bulanık Ganj nehrinde yıkasak Hindulara yer kalmayacak. Ganj nehri daha da kirlenip petrol gibi simsiyah akacak. Sanki bizler zamanın bu diliminde Afrikalılar gibi ya da Latin Amerika’nın Amazon ormanlarında sıtmaya tutulup uykusuzluk nöbeti geçiren ilkel bir kabilenin üyeleri gibi gözlerini kocaman açmış nefesimizi tutmuş bu uğursuz Hitit ordusunun bir an önce Anadolu’dan geçip gitmesi için gece gündüz durmadan dua ediyoruz.


QUIS POLITIQUE

Çin saraylarında bir ilaç olarak keşfedilen tüm doğu kültürünü özetleyen en egzotik içecek olan çay son yüzyılda Türk ekonomisinde hoyrat bir sanayi ürününe dönüşmüş durumda. Doğu Karadeniz bölgesindeki çay bahçelerinde ise çayları kaçak Gürcü işçilerce toplanmaktadır.

Yukarıdaki bilgilere göre Türkiye’deki çay bahçelerindeki kaçak Gürcü işçilerin aleni varlığı göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’de halen yürürlükte olan iş kanununun hükümlerinin kimleri bağlamadığı düşünülebilir?

A ) Türk işçileri
B ) Türk işverenleri
C ) Türk hükümetini
D ) Kaçak Gürcü işçileri
E ) Perulu peruklu perileri


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.