29 Ağustos 2015 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Bugün Deli Muhyiddin’in öğlen sıcağında Japon konutlarına (toki) doğru ilginç yürüyüşüne şahit oldum. İtiraf etmeliyim ki çok şaşırdım ve arkasından bakakaldım. Zira Deli Muhyiddin Bozkırın ortasında yaz günlerinde işsiz kaldıklarında kuyruğunu sallayıp uyuklayan Anadolu kaplanları dahil herkesin siestaya yattığı güzel bir Karadeniz gününün öğlen güneşinde sivri burunlu yüksek topuklu iskarpinlerinin topuklarına basmış bir şekilde ve ökçelerini asfalta sürterek, kollarını abartılıyla sallayarak ve de at dudağı gibi kalın dudağı en önde tıpkı ABD topraklarına girmeye çalışan hispanik Meksikalılar gibi uyurgezer bir ruh haliyle meçhul kaderine doğru akıp gidiyordu.

Yanına yaklaştım ve adını sordum. Kızcağız bana hemen ortasında 1 TL olan kara kuru avucunu uzattı. ‘’Fadıma’’ dedi. ‘’Burada yalnız mısın sen? Kimin kimsen yok mu?’’ ‘’Hayır, onlar da var.’’ ‘’ Otomobillere dikkat et! Küçüksün, görmezler seni. Ezilirsin burada.’’ Köprüden karşıya baktım. Birisi Uzungöl’e giden yoldaki trafik lambalarının dibinde refüje oturmuş lüks otomobillere bakıyordu. On dört on beş yaşlarındaydı. Bir umudu yok, dilenmeyi bırakmış gibi. Diğeri Uzungöl’den gelen yolun ışıkları altındaki refüjde oynayıp duruyor. ‘’Nasıl para veriyorlar mı?’’ diye sordum. Simsiyah gözleriyle umutsuzca baktı bana. İlgisi sadece birkaç saniye sürdü ya da sürmedi. Sonra yine yeşil ışığı bekleyen siyah lüks Audi cipe odaklandı. ‘’ Bak, bir tane çakı al, ucu sivri olsun. Vermeden geçen olursa çiz kaportasını. Bilhassa lüks arabası olanlar var ya onları çiz. Onların çoğu AKP’li. Hükümetten yolunu bulan tipler onlar. Onlara de ki, sizin gaddar Müslümanlığınız yüzünden ben ülkemden oldum. Burada, sizin ülkenizde aç susuz dilenmek zorunda kaldım. Para vermezlerse tekerine sok, fısss! Sonra çakıyı sakla ve hemen bağır. Ağabey tekerin patlak!’’ Gözleri büyüdü. Tebessüm edecek gibi oldu. Ama bir şey söylemedi. ‘’Korkma oğlum, korkma. Sen onların bu cilalı demir yığınlarına bindiğine bakma. Yahudi’nin malı onlar. Zamanı geldiğinde hepsi beytül mala yazılacak.’’ Çocuk hiç reaksiyon vermedi. Mekânsız olduğu için bir zamanı, hayata karşı hiçbir güdüsü yok gibiydi. Ama sanırım esas konuyu anlamıştı. ‘’Korkma, sen sok çakıyı, fısss olsun! Domuz bunların çoğu! Helalleri çok azdır. Sizin kanınızın üzerinde saltanat kuran vampirler bunlar. Şu konutları görüyor musun? İşte savaş bitince aynı ucubeleri sizde de yapacaklar. Eşkıya bunlar. Bunlar dünyanın en çaplı eşkıyaları.’’ Çocuk kalktı bir Mercedes’in camına yaklaştı. Söylediklerimi anladı mı bilmiyorum. Ama anlamıştır. Zira anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Ve mağdur olan o.

Tam ilahi mucizeler çağının sona erdiğini ve giderek artan bu modern uğultuda zamandan ve mekândan kopuk bir hayatı yaşamanın anlamsızlığı üzerine tefekkür ediyordum ki o tarihi futbol maçı, Brezilya-Almanya, vukuu buldu. Gözlerin açıldı, ruhum dünyanın hikmetlerle dolu mucizevi hazinelerinin varlığının kokusunu aldı ve dirildim. Ama hiçbir şey beni Çaykur’un yıllar boyunca çay ambarlarına atadığı hoyrat Turkolaz tipli cahil çay eksperlerinden çok çok çok sonra beşinci sınıfta muallimliğini yaptığım şefkat abidesi Tuğba’nın büyüyüp, bir çay eksperi olup mahalledeki ambarımıza atanmasını ve çay yükü altında iki büklüm bana bir talebe edasıyla ettiği; ‘’ Aa! Bu benim Metin öğretmenim!’’ sözünden daha mucizevi olamazdı. O an kendimi tüm acı fasıllarını tamamlamış ve kâinatın sırrını çözmüş Hindu bir rahip gibi hissettim.

Lütfen pisti boşaltır mısınız? Zira biraz sonra zincirleme ikili flip, üçlü lutz ve dörtlü toe-loops deneyeceğim. Hayır, abartmayın ambulansın hazır olması gerekmiyor. Ama her ihtimale karşı kenarda bir doktor bulunsun.

Bizdeki modern çağda trajik bir medeniyet fıkaralığıydı. Rumların 1890 yılında Tzida köyünde yapmış olduğu Metamorfosis kilisesine vardığımızda hoyratlığımızla bir kez daha yüzleşmiştik. Zira ilk kez bu rakımda çanak anteni olan Bizans mimarisi bir kiliseden dönme bir camiyi ziyaret ediyordum. Vaftiz ve dilek bölümleri duvarlarla perdelenip dışarıda bırakılmıştı. Yüz yirmi beş yıllık kilisenin ışığı emen geniş pencereleri pimaşla kaplanmıştı. Vaftiz suyu altta kalacak şekilde büyükçe bir tablayla camiye dönüştürülen kilisenin tek düzgün şeyi Osmanlı oymacılık sanatının basit bir örneği olan hutbesiydi. Kıblegâhı görgüsüz banyo fayanslarıyla kaplı olduğundan yedi kişilik cemaatle cuma namazı boyunca kendimizi yıkanıp, tüm kebair günahlarımızdan arınıyor gibi hissetmiştik. İmamın namaz sonrası bize açtığı ve pagan Ortodoksların kutsiyet atfettiği vaftiz suyu özel bir terazi düzeneğiyle dağın içinden sızıyordu. Kutsal su yazları kabından taşıp kilisenin alt zeminini ıslatıyor ve kiliseye tuhaf bir serinlik veriyordu. Vaftiz çanağındaki su dolunca su başka bir oluktan dışarıya dönüyor ve ırmağa karışıyordu. Bütün bunlar damlaların sabırla ilerlediği Rum zekâsıyla kurulu bir düzenekte olmaktaydı. İmam camide fazla akrep olduğunu ileri sürüp bu düzeneği nasıl bozduğunu anlatıyordu bize. Pencerelere sineklikler takmış. Tablanın altındaki nemi de alan kocaman bir klima yerleştirmiş camiye. Hava sirkülasyonunu sağlamak için her tarafı açmış. Ama cemaat artık yazları o eski serinliğin kışları insanı okşayan o ılıklığın olmadığından şikâyet ediyormuş. İmama göre Ortodoks Hristiyanların dini lideri apaz Bartalomeous’un caminin ziyaret defterlerine yazdıklarında tek sorun ‘’Hepimiz tanrının evlatlarıyız!’’ ibaresiymiş. İmamın evi kilisenin içindeki kadınlar için yapılmış son dua bölmelerinde. Yukarıdaki balkonlarda bir çuval Karacabey soğanı. Kilisenin son papazının mezarının bulunduğu yerin üstü define avcılarına mani olmak için mümin kullarca toprak yığınıyla doldurulmuştu. Papazın fındık ağaçlarının içindeki mezarına patır patır çürük Rus armudu düşüyordu. Hemen ilerideki bir ırmağın üstündeki küçük şirin taş köprü ise birkaç taş hariç hala zamana direniyordu. Bütün bu pastoral tablodaki kayıp parçalar duru ırmaklarda yıkadığımız plastik çöplerdi.

İki yıl önce diktiğim, ve koca bir yaz boyunca ırmak suyu taşıyıp suladığım üzüm asmalarından dibine demir pası döktüğüm asma iyice büyüdü ve kaotik bir şekilde demir elmasına sarıp sarmalandı. Bu kadar kaosa izin veremem zira en kısa zamanda budayacağım onu. Kararmaya başlayan küçük salkımlarından birkaç tane koparıp yediğimde dilimde dağılan ekşimtırak tadı oldukça hoştu. Küçüklüğümden beri yediğim o siyah kokulu İzabella üzümlerinin ucuz tadına hiç benzemiyordu bu seferkisi. Sanırım insan yaşlandıkça ayaklarının altındaki dünya giderek küçülüyor ve kendi elinden çıkanlara çok daha farklı bakabiliyor.

Zekâları o denli şeytani işliyor ki insan onları uzun süre takip etmediğinde olup biten şeylerden hiçbir şey anlayamıyor. Örnek. Uzun süre evinize 20 TL su faturası geliyor. Hatta bu süre on yıl kadar. Sonra Trabzon ‘büyük şeher’ oluyor. Kullandığınız su miktarı hep aynı ama fatura birden 25 TL’ye çıkıyor. Bu bir soygun niyeti. Sonra çok ilginç bir şey oluyor. 15 cmlik su faturasının kâğıdı birden 35 cm’ye çıkıyor. Bu yapılacak soygunun psikolojik zeminiyle alakalı bir girişim. İnsanlar şöyle düşünüyor. Koskoca fatura kâğıdında 25 TL hiçbir şey. Bir süre 35 cmlik su faturasında 25 TL yazıyor. Sonra çok ilginç bir şey oluyor. Harcanan su miktarı aynı olmasına rağmen uzun faturaya traaak diye 40 TL’lik bir rakam geliyor. Ve soygun başarıyla gerçekleşmiş oluyor. Çok geçmiş olsun. Kendinizi yormanıza gerek yok zira yeni fatura ödeme merkezi şehrin göbeğine taşınmış.

Trafik lambalarında dilenen Suriyeli kara kuru çocuklar, Yunan adalarına yüzerken boğulanlar nedense bir türlü diyanetin hutbelerine konu olamıyorlar. Cemaat hükümetten kuyruğu kurtarmaya çalışıyor. İsmailağa tam gaz tellaklığa devam ediyor. Menzilci dervişler çay ocaklarında çay ve sigara içip mazot stokluyorlar. Akbabaların işi başlarından aşmış, onlar yeni seçim stratejisiyle meşguller. Dolayısıyla ümmetin bütün derdi yine % 2’lik biz milli görüşçülere kalıyor.

Ak Saray’ın yeni Kursk kabinesi nedense bende delikanlılığımızda Solaklı Deresi düzlüğünde oynadığımız kaybeden takımın rakibine birer adet Schweppes gazoz ısmarladığı ama birincil amacı iyi ter atmak olan amatör maçlardaki takım kurma gayretini çağrıştırdı.

Bence bu Zapatista devriminde daha romantik bir hava vermek için başkan babamızın idam fermanını bir Hristiyan Ortodoks Rum papazına Latince dilde okutturabiliriz. Hem bu şekilde Ayasofya’nın meçhul kapısında sallandırılacak Müslüman din adamı efsanesinden de kurtulmuş oluruz.

Rum papaz Ğaralambos Karalefteris ve mahiyetindeki otuz altı eli silahlı Rum Kohrakafoli Dağı’nın yamaçlarında Topal Osman’ın adamlarınca çevrildiğinde güneşli bir mayıs gününün kuşluk vaktiydi. Rum Papaz Ğaralambos Karalefteris’in tüm merhamet çığlıkları karşılıksız kalmıştı. Çetedeki yardımcısının son sözü ‘’Cehennemden de beter!’’ oldu. Kohrakafoli Dağı’nın güngörmüş ala kargaları tüfek sesleriyle ürküp çamlıklara doğru kaçıştığında papazın peltek diliyle dua okuyup çıkarmaya çalıştığı koca istavroz yarım kalmıştı. Her şey birkaç saat içinde olmuştu. İşte o meşhum günden sonra Atsaal Köyü’nün manastırının tunçtan yapılmış büyük çanı hiç çalınmadı. Geriye çatılarından sürekli kara dumanlar yükselen seksen hanelik taş duvarlı metruk evler kaldı.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırları dağılmış iskemlesine oturup karşı Ayamama dağına bakıp ölümü düşünen Aspulika Nine’nin vakti zamanında kulakları ağır işiten Kör Fadime’yi neşelendirmek için anlattığı, onun da bir kutu Hacıbekir lokumuyla ikna olup Hophoroz Cemal ve yamacına sokulmuş meraklı kopillere anlattığı ve duyan herkesi kahkahaya boğan diğer bir hikâyeye göre; çok eskiden Karadeniz’in Rum köylerinin birinde yaşayan bir adam varmış. Adam köyün kahvehanesinde arkadaşlarına akşamları her işten döndüğünde hanımının kendisine ne kadar iyi hizmet ettiğini, kapıdan girdiğinde ceketini sırtından nasıl aldığını, ayaklarını leğende ılık suyla yıkayıp nasıl kuruladığını, kendisine nasıl yeni elbiseler giydirdiğini, ne denli güzel yemekler yapıp yedirdiğini anlatıp dururmuş. Zamanla kahvehanedekiler adamın bu abartılı hikâyelerinden sıkılmaya başlamışlar. Bir gün adama hanımıyla arasındaki para ilişkisinin nasıl olduğunu sormuşlar. Adam; ‘'Benim parayla çok fazla bir işim olmaz, ne kazanırsam karıma veririm, o da evin bütün ihtiyacını alır.'’ demiş. Kahvehanedekiler de adama; '‘Madem hanımın o kadar iyi bir insan söyle ona sana biraz para versin de bir akşam biraz içki içip efkârımızı dağıtıp cümbüş edelim.’' demişler. Adam arkadaşlarının isteğini kabul etmiş ve hemen eve gitmiş. Karısından para istemiş. Karısı paranın keyfi bir yere harcanacağını sezince; ''Param yok, daha pazardan yeni öteberi aldım hepsi bitti.’’ diye kestirip atmış. Adam karısının bu tutumuna çok kızmış ve hanımına çıkışmış. '' Ben o kadar çalışıyorum, eve para getiriyorum, nerede bu paralar, nereye harcadın bu kadar parayı?’ diye bağırmış çağırmış. Ama Marika hiç oralı olmamış. Adam hanımın homurdanmalarına daha fazla dayanamamış ve o sinirle baltasını, orağını, ipini, eşeğini alıp ormana odun yapmaya gitmiş. Bir kamyon yükü odun yapmış. Sonra odunun bir kısmını eşeğine yükleyip evinin yolunu tutmuş. Gelirken yolda bir kaplumbağa görmüş. Kaplumbağanın kafasını kesmiş ve bir kâğıda sarıp cebine koymuş ve ağır aksak eve gelmiş. Evin kapısından girerken kaplumbağanın başının kâğıda sarılı olduğu kanlı başı hemen masanın üstüne bırakmış. Kadın kanlı paketi görünce meraklanmış ve salonda oyalanıp duran kocasına sormuş. ‘Masanın üzerinde kâğıda sarılı o kanlı şey de neyin nesi?’ Adam üzgün bir şekilde cevap vermiş. ‘'Ah Marika, bilmiyorsun bugün ormanda neler oldu?’’ Kadın daha bir merakla. ‘’Neler oldu ki?’’ ‘’Çok büyük bir iş kazası Marika. Kütüğü keseyim derken balta kaydı ve hiç olmayacak bir şey oldu. Şeyimi kestim.’’ demiş. Marika panik halinde salondaki kocasına daha da yaklaşmış. Onu tepeden tırnağa süzdükten sonra; ‘’Ee, peki şimdi ne olacak?’’ diye sormuş. ‘’Bir şey olacağı yok Marikam. Onu dikmek için en az kırk bin lira istiyorlar. Ama bizim o kadar paramız yok, mecburen kalacağız böyle.’’ demiş içini çekerek. Kadın hemen adama çıkışmış; ‘’ Olur mu öyle şey! Sen hiç merak etme, bende para var. Sana elli bin lira vereyim de oraya biraz daha büyüğünü diksinler.’’ demiş Marika hanım.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

27 Ağustos 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

Politika bir ülkedeki profesyonel hırsızların, yalancıların, ahlaksızların dört yılda bir organize olup o ülkedeki korkakların, ahmakların, yoksulların, kötürümlerin ve kekemelerin geleceğini kanunlarla çalıp servete çevirmek için söyledikleri yalanların ve yaptıkları gizli kapaklı işlerin tümüne denir.

Tayyip Erdoğan’ın ve AKP iktidarının yıllarca insanın doğasına yaptığı ölçüsüz ihaneti ve saldırıyı artık en güçlü olanlar bile taşıyamıyor. Türkiye’de insan diniyle, kültürüyle, iktisadıyla her şeyiyle çökmüş durumda. Ama Roma’nın atanmış magistratusları çok daha kanlı oyunlar için koltuklarına kaykılmış arenayı izliyorlar.

Aslında ben içinde yerli Makronların uzun mızraklarının, Tzcanilerin keskin baltalarının, Goth gemilerinden atılan taşların havada uçuştuğu, on bölük okçu Amazon savaşçının da dahil olduğu, rahipler eşliğindeki ilk Hristiyanların mağara manastırlarında korku içinde istavroz çıkardığı, sahillerinde Galapagos kaplumbağalarının dolaştığı, çivit mavisi renkli bir ilkçağ Karadeniz’inin kana bulandığı kızıl bir sahneyi romana dahil etmek istiyordum ama sanat danışmanım roman disiplini adına ‘n’ayır, n’olmaz!’ diyor ve tüm edebi yeteneklerimi buduyor.

Biz, Milli Görüşçüler, bu halka ne söylersek söyleyelim, hangi ayeti okursak okuyalım geçmişindeki şamanlığından paganlığından mıdır nedir bilmem, asla ikinci sınıf bir düğün salonunda klarnet, darbuka eşliğinde ‘’ esmerim biçim biçim, ölürem esmer için, âlem bana hayrandır, esmer sevdiğim için!’’ diye şarkı çığıran esmer tenli, patlak bakışlı, ince bıyıklı oynak bir Romen solist kadar inandırıcı olamıyoruz.

Bugün Türkiye’de halihazırda var olan politik açmaz AKP’nin 13 yıllık iktidarı süresince modern cumhuriyetten ölçüsüzce çaldığı ama duble yol çaplı zekâsı yetmediği için bir türlü saklamayı başaramadığı şeyle birebir alakalı bir şeydir.

Eski Türkiye’de insanın sadece bedenine diz çöktürüyorlardı. Ve bunu modernleşme uğruna ruhlarını terbiye etmek için yapıyorlardı. Yeni Türkiye’de ise insanları boş bir kibir uğruna bedenen ve ruhen diz çöktürtmeye çalışıyorlar. Onun için bunların Yeni Türkiye’sinde isyan insan ruhuyla alakalı ve çok daha büyük.

Hamdolsun! Sonunda AKP iktidarı boşa çıktığı güzel bir günde iyi bir iş buldum. Değirmendere sanayide traktör, buldozer, iş makinesi ve kamyon lastiği değiştirme işi. Fiziksel çaba gerektiriyor ama olsun. Adam iyi de para ödüyor. SSK ful, yemek, servis ve diğer sosyal haklar. Hatta sendikalaşma hakkı bile varmış. Tek sorun bu kadar diplomayı, bilgiyi, beceriyi patrondan ve şoförlerden nasıl saklayacağım. Yokluğumda berberdeki plastik lalelere bakıp ağlayacağınızı sanmıyorum.

Düşünce çok büyüğü olan bir şey miydi, yoksa insan hayatındaki en asli şeye değen en basit şeylerden birisi miydi? Düşünmek insan için zaten başlı başına en büyük şeydir. ‘Büyük düşünmek’ ile büyük bir şey üzerinde düşünmek şüphesiz aynı şeyler değildir. Ama bir serçenin kırık ayağını ameliyat eden bir veterinerin ameliyat esnasında bir mamuta kalp ameliyatı yapıyor olduğunu hayal etmesi büyük düşünmek değildi. Yani büyük düşünmek hayatla ilgili en basit en asli şey üzerinde ahlaki açıdan en kusursuzu yakalamaktır. Yoksa bir cumhuriyette imparatorluk hayali kurarken ülkenin şehirlerini Hong Konglaştırma taşrasını Lübnanlaştırma derecesinde savrulmak değildi. Hele de bir yağmurla Karadeniz’e dökülmüş bir Hopa için ‘son yüzyılın en büyük yağmuru!’ deme aptallığı hiç değildi. Düşünmek Türkiye’ye ve Hopa’ya son bin yıl üzerinden bakmak, en basit ve en asli şeyleri bıkmadan, usanmadan, kudurmadan ve de soysuzlaşmadan robot gibi her defasında doğru yapabilmektir. Dahası büyük düşünmek büyük şeyler üzerinde mikronlarla hesap yapabilme işidir.

Bir İrlanda boğası Türkiye’deki talana dayalı ahlaksız düzeni, üzerinde yaşadığımız bu topraklarda ne denli eğreti durduğumuzu, ahlaktan hukuktan kopuk sosyal düzenimizin tüm güdüklüğünü, adına esnaf denilen amatör kapitalist leşkerlerin acınası halini, kabile türü bir yaşamın tüm kalleşliğini en hoyratından ve de trajikomik bir yenilgiyle yüzümüze çaldı. İnsan görüntüleri izlerken sırf İrlandalılardan oluşan bir ordu ile şu toprakları yeniden fethetme isteğiyle doluyordu.

Ağır ağır ineceksin Ak Saray’ın merdivenlerinden
Ve mahkemelerin arşivlerinde bir sürü yolsuzluk dosyası
Yazdıklarımı matah şeyler mi zannediyorsun? Seni Ak Saray yosması!

Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl II. Irak tezkeresi öncesinde rüyasında AKP’li arkadaşlarıyla Bağdat’ı bombaladıklarının rüyasını görmüş ve biri Çorumlu diğeri Bülent Arınç olmak üzere çekimser oy kullanmışlar. Yalnız AKP’li bürokratlarla sohbet boyunca şunu gözlemledim. II. Irak tezkeresiyle ABD’nin Irak’ı işgaline siyasi ve askeri destek, Suriye iç savışında taraf olma, Libya kaosu, Gezi olayları, PKK terör örgütü ile mücadelede iktidarı haklı çıkarmaya dönük anormal bir lügat oluşmuş. Bu siyasi lügat her defasında sorulan en makul soruyu yanıtlamaktan çok anlamsızlaştırma mantığı üzerine kurulmuş bir şey. Ve ABD, İngiltere, Rusya, Almanya, Çin, İran, İsrail, NATO, MOSSAD, CIA, KGB, Muhaberat, MIT ve diğer bölge ülkelerinin ve terör örgütlerinin dahil olduğu birbirinden vahşi politik oyunların döndüğü bir dehşet dengesini dinlerken Tayyip Erdoğan birden elinde bir asa dünyanın Hz. Musa’sı oluyor. Hay Allah! diyorsun birden ve kendi kendine kızıyorsun. Ama bu geçici bir duygu. Ben de şöyle cevap veriyorum; ‘Birçok uzmanın marifetiyle şişirilip ahaliye servis edilmiş politik lügatin mahşerde bir işe yarayacağını hiç zannetmiyorum. Üzgünüm arkadaşlar ama bu özenli sözler cehennemin hararetini dindirmez.’

Sizin bu bedevi hoyratlığıyla, sığ politik çekişmelerle, Anadolu’da insanların ruhlarını yaralayıp, benliklerine ektiğiniz nefret tohumlarından sonra ortaya tek bir trafik gerçek çıkıyor. O da yeni bir Hristiyanlık taassubunun tüm acımasızlığıyla kapıda bekliyor olduğudur. Bir sonraki aşamada Müslümanlar mağaralarına çekilip ashabı Kehf’teki yedi uyurlar gibi üç yüzyıllık derin bir uykuya dalmak zorunda kalacaklar.

Sakallarını iyice uzat! Uzun libaslar giy. Eline yılanlardan yol açmak için Musa’nınki gibi bir değnek al. Ve kırlarda bir dünyaya dünyalar taşıyormuş gibi heybetle yürü. Gece olunca yıldızsız otel bulamayacaksın diye hiç korkma! Zira sadece ecelin ve rızkın değil, omuzundaki melekler de seninle gelecek. AKP liberal yazarların gazıyla iktidardayken Saadet Partisine bir zamanlar top koşturduğu ilk göz ağrısı, paslı tabelasının altında hatıraları olan, arada bir hacı amcalarının tavsiyelerine kulak kabartılması gereken amatör bir futbol kulübü olarak görüyorlardı. Ne zamanki Türkiye’de insanın doğası AKP’nin Nemrudi ağırlığını taşıyamaz oldu, seçimlerde oy kaybedip Rusların Kurks denizaltısı misali karaya oturdular AKP’liler içlerinde şeytanı ortaya çıkarmaya başladı. Birden gözbebekleri parlayan o amatör futbolcu gidiyor, onun yerine hafif Polat Alemdarımsı çatık kaşlı, ikinci sınıf bir mafya bozuntusu ile politikacı arasında garip bir tip geliyordu Sebastiyan.

Refah Partisi İstanbul belediyesi başkanlığını kazandığında hoca bu kerestenyoya Ankara’dan devletin en iyi mühendislerinden tam elli adet yolladı. Çöpler dağ gibi, su yok, musluklar bir iki damla damlıyor sonra tsss! Diye bir ses. İstanbul’un Haliç’i dahil her taraf kokuyor. Kerestenyoya dediler ki, al bu senin masan, koltuğun, sen sadece burada oturacaksın ve bizi sadece temsil edeceksin. Fazla da konuşma! Bu da masan, bu da bilgisayarın, canın sıkılınca tuşlarına basarsın. O zamanlar Istıranca ormanları su havzasına dahil edilirken tek bir gecekonduya bile müsaade edilmiyordu. Her şey düzene girdi. Adam Harward’an diploması, TSK’dan madalyası yoktu ama namı aldı yürüdü. Merhum hoca arkasından sadece tebessüm etti ve ‘’çocuk!’’ dedi. Şimdi bu kerestenyo yıllarca memleketin başında durdu. Dünyada karaçamın denize indiği iki yerden birisi olan Çamburnu vahşi çöp depolama alanı oldu. Köylüler kokudan evlerini tarlalarını satıp kaçmaya başladı. Trabzon ve Rize’nin bütün pislikleri Karadeniz’in en güzel noktasının en tepesine depolanıyor. Sürmene’de ve Of’ta parfüm satışlarında patlama yaşandığı toptancıların tespiti. Bu kadarıyla kalsa iyi. Hopa’da yağmur yağdı, selden çok çöp aktı. Bu insanlık özürlü zihniyet ormanları çöp deposu olarak kullanıyor ve bundan hiç kimsenin haberi yok. Bu bir mafya tarzıdır. Çünkü ortada bir fiilin meçhul hali söz konusudur. Ve bu mafya zihniyeti bu ülkede her şeyi kuşatmış en geçerli şey haline dönüşmüş durumda.

Mecburi bir aforizma tekrarı. Henry Ford işi cilası parlak otomofile biniyor olmak, cebinde Benjamin Franklin resimli yeşil Amerikan doları ya da dünyanın sihirli anahtarı gibi Visa kartı taşıyor olmak veyahut Lufthansa Air’in first classına yolculuk yapıp Havai’ye tatile gidiyor olmak asla ve kat’a modern köleliğe engel değildir. Dahası ben bunu sözü ataları Lazlarla Rumlar arasında savaş olmasın diye tam dört yüz yıl kır serdarlığı yapmış bir sülalenin akıl sağlığını korumaya çalışan son efendisi olarak söylüyorum, Sebastiyaaan!

AKP iktidarında somurtan bir Kürtopath politikacıyı, Gülten Kışanak, makamında ziyaret edip tebessüm ettiren ve mütevazi başkanının ülkede yaşananlardan mahcup bir hal diliyle iyiliğe, erdeme ve de kardeşliğe çağıran ve bunları fazla söz sarf etmeksizin bir Kürt kadının acılı dünyasında tutuşturan partiye Saadet Partisi denir.

Komünistlerle ve sosyalistlerle çok daha iyi anlaşıyoruz, çünkü sözlerimde sürekli futboldaki ‘‘iyi bir orta gol getirir!’’ türünden aşağılık kapitalistlerin, diyaframı patlak liberallerin, işkoryat Yahudilerin, sağcı muhafazakârların pisliklerine fazla bulaşmadan dünya denilen bu kaostan sağlam bir kelime-i şahadetle yırtma ümidini görüyorlar. En azından göremiyorlarsa bile böyle bir şeylerin olma ihtimalini hissediyorlar. Artı tanrının insanları ters köşe yapma gibi tuhaf zevkinin de farkındalar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Ağustos 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Bizi günün birinde Şia mezhebinin muta nikâhını meşru gören müntesipleri değil diyaframı patlak liberallerin sözlerine iman etmiş Sünnilerin politik körlüğü batıl batılıların metal fırtınalarıyla mutlaka öldürecek.

Biz bu seçimde de yine sandığa gider, oyumuzu kullanır ve Uhud tepesi okçuları oranı % 2’mizi alırız inşallah. Sonra Habeş kralı Necaşi’nin zorlu iman mahkemesinden aklanmış müminler olarak ellerimizdeki zincirleri çözerler. Ve mütebessim Müslümanlar olarak birbirimizi kucaklarız. Gerisini liderleri Theodore Herzl’in korkunç mağarasından çıkan akbaba kolonisi düşünsün.

Sosyolojik açıdan bakıldığında AKP’nin iktidar kaynağının 90’lı yıllarda Show TV kanalında gece yarılarında kırmızı nokta uyarısıyla gösterilen müstehcen Tutti Furutti programı olduğuyla ilgili rivayetler üzerinde çok daha serinkanlı düşünmek durumundayız Sebastiyan.

Cumhuriyet daha önce Kemalistlerin elinde zaman ayarlı bir bomba gibiydi. Ama Kemalistlerin bir şansı vardı. Her patlama öncesinde asker devreye giriyor ve kabloları kesiyor muhtemel bir faciayı önlüyordu. Cumhuriyet bu kez adına muhafazakâr İslamcılar denilen bir güruhun elinde kaldı. Ve her an patlayıp büyük bir infiale neden olabilir. Üstelik Ak Saray’daki sultan bomba uzaman ekiplerinin işine de son vermiş durumda. Zaman giderek azalıyor. Her an havaya uçabiliriz. Tik tak tik tak tik tak tik tak!

Gelelim AKP’nin terörle mücadele görünümü altındaki hainliklere. Bilgiler İncirlik üssünde çalışan onurlu bir Türk evladından bugün bizzat alınmış ve sarı bir zarfla şahsıma ulaştırılmıştır. Özet olarak vermem gerekirse;
1 – İncirlik üssünden kalkan ABD uçakları PYD ve HPG’ye askeri mühimmat taşıyor. Dönüşlerde de IŞID’in çekildiği mevzilere boş atış yapıyorlar. Maksat hayaletleri kaçırıp Türkiye’de kamuoyunda Recep’e biraz soluk aldırmak.
2 – AKP’nin Anadolu Ajansı ile iç basına servis ettiği resim ve videolar 2001, 2008, 2011 yıllarındaki operasyonlara aittir. Zaten internete servis edilen görüntülerdeki düşük çözünürlük AKP’nin bu sahtekârlığını açıkça doğruluyor.
3 – Genelkurmay başkanlığının resmi açıklamasına göre öldürülen terörist sayısı 600 civarındaydı. Ama doğu ve güneydoğuda gömülen eşkıya sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Demek ki bombalar atılırken eşkıyalar kanat takıp semaya havalanıyor. Olayın bu kısımda büyük bir aldatmaca söz konusudur.
4 – AKP iktidarı barış süreci teranesi uğruna PKK’nın mağaralara raylı sistemlerle doçkalar döşemesine (bilerek ve isteyerek) müsaade etmiştir. Bunu o dönem orduda görev yapan sıradan piyadeler bile biliyor.
5 – AKP’li politikacıların, Ak Saray’ın terörle mücadele adı altında yürütülen kampanyayı sıradan vatandaş kadar umursamamasının, TBMM’nin acil olarak açılıp, olağanüstü gündemle toplanılmamasının ve de Recep’in sarayda mışıl mışıl uyuyabiliyor olmasının nedeni AKP trollerinin TSK arşivlerindeki eski resimlerle facebook ve twitter’da yürüttüğü seçim kampanyasıdır. Yani AKP seçim kampanyasını şimdiden TSK arşiviyle yapıyor.
6 – Amerikan güreşini bilir misiniz? Kaslı, güçlü görünümlü dev insanların ringlerde kuralsızca dövüştüğü bir spor türüdür. Büyük bir bölümü şovdur ama bir kısmı da ciddidir. İşte AKP ile PKK arasındaki de o Amerikan güreşine giriyor. İşin ciddi kısmında 56 jandarma ve polisimiz şehit oldu. Diğeri tribünleri galeyana getirmek için yapılan abartılı role giriyor.

Türkçe’nin bir şekilde hayatın bütün katmanlarını, insanların özenle düşünmekten ve dillendirmekten kaçındıkları şeyleri kuşatması gerekiyor. Eskiden Atsaal ve Kalanas gibi Müslüman Rumların yaşadığı ve Rumcanın konuşulduğu köylerde (horiya) kestane ağaçlarından yapılmış kapkara ahşap evlerin önündeki xeranterilerin (sereander) diplerindeki iskemlelere oturan yaşlı kadınlar güngörmüş birer bilge gibi sert bakışlarıyla hayatın nabzını tutarlarmış. Sanki dünyanın merkezinde bir tek onlar varmış gibi kollarını kavuşturur ya da değneğine yaslanıp feri sönmüş gözleriyle ilgisizce en küçük bir hareketi en küçük bir sesi yüz yıllık bir tecrübe süzgecinden geçirip en hoyratından dillendirirlermiş. Bu çekilmez derecede gerçekçi hayat mütehassıslığı sözleri yeni yetme kızların, taze gelinlerin tahammül edemeyeceği birer boş lakırdı olurmuş. Söz konusu yaşlı Rum kadınlar etrafında dolanan gelinlerin, kızların ve de delikanlıların işlerindeki, sözlerindeki, düşüncelerindeki en küçük mantık boşluğunu bulur ve bunun hayata karşı bir toyluktan mı yoksa ciddi bir ahlak yoksunluğundan mı kaynaklanıyor olduğunu sorgulamaya başlarlarmış. O küçük mantıksızlıktan ya da ahlaksızlıktan kaynaklanan durumu söz konusu fiili işleyen kişiyi en az dört hamle sonrasında yeni bir pozisyon almaya yönlendirecek basitten başlayıp giderek karmaşıklaşan sorarak büyütürlermiş. Ve dinleyenlerde mantıksızlık arttıkça giderek büyüyen bir kahkaha tufanına neden olan çok tuhaf bir durum oluştururlarmış. Onun için henüz hayatla ilgili köklü bir felsefesi olmayan kızlar ve gelinler bu yaşlı Rum kadınlarından kötü kaynana ya da öldükten sonra hortlaması muhtemel ‘korbakorlar’ (lanet olasıca) diye bahsederlermiş.

Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırları dağılmış iskemlesine oturup karşı Ayamama dağına bakıp ölümü düşünen Aspulika Nine’nin vakti zamanında kulakları ağır işiten Kör Fadime’yi neşelendirmek için anlattığı, onun da bir kutu Hacıbekir lokumuyla ikna olup Hophoroz Cemal ve yamacına sokulmuş meraklı kopillere anlattığı ve duyan herkesi kahkahaya boğan diğer bir hikâyeye göre; çok eskiden Karadeniz’in Rum köylerinin birinde yaşayan bir adam varmış. Adam köyün kahvehanesinde arkadaşlarına akşamları her işten döndüğünde hanımının kendisine ne kadar iyi hizmet ettiğini, kapıdan girdiğinde ceketini sırtından nasıl aldığını, ayaklarını leğende ılık suyla yıkayıp nasıl kuruladığını, kendisine nasıl yeni elbiseler giydirdiğini, ne denli güzel yemekler yapıp yedirdiğini anlatıp dururmuş. Zamanla kahvehanedekiler adamın bu abartılı hikâyelerinden sıkılmaya başlamışlar. Bir gün adama hanımıyla arasındaki para ilişkisinin nasıl olduğunu sormuşlar. Adam; ‘'Benim parayla çok fazla bir işim olmaz, ne kazanırsam karıma veririm, o da evin bütün ihtiyacını alır.'’ demiş. Kahvehanedekiler de adama; '‘Madem hanımın o kadar iyi bir insan söyle ona sana biraz para versin de bir akşam biraz içki içip efkârımızı dağıtıp cümbüş edelim.’' demişler. Adam arkadaşlarının isteğini kabul etmiş ve hemen eve gitmiş. Karısından para istemiş. Karısı paranın keyfi bir yere harcanacağını sezince; ''Param yok, daha pazardan yeni öteberi aldım hepsi bitti.’’ diye kestirip atmış. Adam karısının bu tutumuna çok kızmış ve hanımına çıkışmış. '' Ben o kadar çalışıyorum, eve para getiriyorum, nerede bu paralar, nereye harcadın bu kadar parayı?’ diye bağırmış çağırmış. Ama Marika hiç oralı olmamış. Adam hanımın homurdanmalarına daha fazla dayanamamış ve o sinirle baltasını, orağını, ipini, eşeğini alıp ormana odun yapmaya gitmiş. Bir kamyon yükü odun yapmış. Sonra odunun bir kısmını eşeğine yükleyip evinin yolunu tutmuş. Gelirken yolda bir kaplumbağa görmüş. Kaplumbağanın kafasını kesmiş ve bir kâğıda sarıp cebine koymuş ve ağır aksak eve gelmiş. Evin kapısından girerken kaplumbağanın başının kâğıda sarılı olduğu kanlı başı hemen masanın üstüne bırakmış. Kadın kanlı paketi görünce meraklanmış ve salonda oyalanıp duran kocasına sormuş. ‘Masanın üzerinde kâğıda sarılı o kanlı şey de neyin nesi?’ Adam üzgün bir şekilde cevap vermiş. ‘'Ah Marika, bilmiyorsun bugün ormanda neler oldu?’’ Kadın daha bir merakla. ‘’Neler oldu ki?’’ ‘’Çok büyük bir iş kazası Marika. Kütüğü keseyim derken balta kaydı ve hiç olmayacak bir şey oldu. Şeyimi kestim.’’ demiş. Marika panik halinde salondaki kocasına daha da yaklaşmış. Onu tepeden tırnağa süzdükten sonra; ‘’Ee, peki şimdi ne olacak?’’ diye sormuş. ‘’Bir şey olacağı yok Marikam. Onu dikmek için en az kırk bin lira istiyorlar. Ama bizim o kadar paramız yok, mecburen kalacağız böyle.’’ demiş içini çekerek. Kadın hemen adama çıkışmış; ‘’ Olur mu öyle şey! Sen hiç merak etme, bende para var. Sana elli bin lira vereyim de oraya biraz daha büyüğünü diksinler.’’ demiş Marika hanım.

Trabzonspor’un Beşiktaş karşısında Şota Arveladze’nin Kartvelian zekâsı sayesinde pürüzsüz bir galibiyet almış olması Olimpiyat Stadı’nda giydiği bordo renkli düz formanın rahmetli dedemin yetmişli yıllarda giydiği pijama takımına benziyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Formadan takımın ne kadar terlediğini bile çözemedik. Ayrıca Trabzonspor’un Erkan Zengin’le bulduğu galibiyet golünde Beşiktaş’ın ‘Trabzon ruhlu’ kalecisi Tolga Zengin’in durduğu yer bana hiç masum gelmedi. Gökhan Töre’nin kaçırdığı gol pozisyonunu Solaklı Deresi düzlüğündeki mahalle maçlarında kaçıranı uyuz Hıbış’ın kadro dışı bıraktığı amatör futbol tarihimizin solgun arşivinde trajikomik bir gerçekti.

Trabzonspor teknik direktörü Şota Arveladze’nin dünkü maçta Beşiktaşlı topçuların stop edilmemiş topla puan hırsızlığı teşebbüsüne isyanı ilginçti. Ekranlara yansıyan görüntülerdeki insan tipolojisi ilk başlarda rasyonel aklı önceleyen bir Gürcü’den çok panik olmuş bir Karadenizlinin isyanı, sonrasında ise Türkiye’deki imtiyaza dayalı adaletsizliği, kötürüm sistemi hatırlayıp aklı başına gelen bir stadyum dolusu insanı kendi lokal aptallığıyla baş başa bırakan çaresiz bir Gürcü köylüyü andırıyordu.

E'piga son kardiologo ce ipa atona e'toxtor i kardiam polla poni, les nto es? Kardiyoloğa gittim ve doktora kalbimin çok ağrıdığını acaba bunun sebebinin ne olabileceğini sordum? Arkaik Rumcanın modern tıbba linguistik açıdan katkısını özetleyen basit bir örnek.


QUIS POLITIQUE

Aşağı politikacılardan hangisi Hristiyan Ortodoks Rum cemaati lideri patrik Bartolomeous’un tabağına bir dilim karpuz uzatırken gösterdiği insanı tavrın yüzde birini yıllardan beri yönettiği ülkenin muhalefetine, madencisine, çiftçisine ve sıradan insanına göstermeye tenezzül etmemiş kibirli bir kişilik olduğu savunulabilir?

A ) Kemal Kılıçdaroğlu
B ) Abdullah Gül
C ) Recep Tayyip Erdoğan
D ) Devlet Bahçeli
E ) Selahattin Demirtaş


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ağustos 2015 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Maalesef ortada bir Türkiye PKK savaşından çok kendi politik geleceği için bir ülkeyi gözden çıkarmış kibirli bir adamın kör bir döğüşünden başka bir şey yok. Yani Recep Tayyip ve onun kibri yere göğe sığmayan ucuz tebaası 13 yıl boyunca Türkiye’yi o denli depolitize etti ki bütün omurgalı insanları figürleri böcek gibi ezip bir kenara attı. Sonunda elinde Kalaşnikof marka silah olan bir çeteye tosladılar. Cumhuriyet Halk Partisi, darbeci generaller, Baasçı Beşar Esad ve cemaat üzerinden yaptığı siyasal şeytanlaştırmayı bugün PKK üzerinden fiili olarak yapıyorlar. Kısaca Türkiye’de politik tablo Truva filminde Achilles’in dediği gibi. ‘’ Bu bir milletin savaşı değil, politik hırsları yüzünden kör olmuş tek bir kişinin savaşı.’’

Kısacası ortada politik istikbali için gözü dönmüş bir ülkenin geleceğini tehlikeye atmış gerçeklik algısı tümüyle kaybolmuş bir adamın Kalaşnikof marka bir tüfeğe toslamış olmasından başka kayda değer hiçbir şey yok.

Rusya’nın I. Cihan Harbi’nde Doğu Karadeniz’i işgal ettiğinde Trabzon vilayetinde çıkardığı Trabzon Askeri Vakarası adlı gazetenin 1 Kasım 1916 yılında yayınlanan ilk nüshasındaki başyazısından bir bölüm; ‘’Mavi denizin sahilinde, yüksek kayalıklardaki hayal şehzadesinin şehri Trabzon bulunmaktadır. Değişik halkların sayısız saldırıları onun kocaman duvarlarına değmiştir. Bu duvarlar Karakoyunluların kayıklarını bu arzu edilen sahile getirdikleri cesur askerleri görmüştü. Bu cesur askerler duvarlara değen küçük damlacıklara benziyordu. Fakat bu küçük dalgalar büyük olayların da habercisiydi. Bu yılın yazında başkomutan, büyük knyaz Nikolay Nikolayeviç’in başkanlığında Rus ordusu Komnenler’in eski başkentine girdi. Böylece masallar şehri Rusya’nın arazileri içerisine dahil oldu.’’

Yüzyıl önce büyük bir imparatorluk çöktü ve hala enkazından çıkabilmiş değiliz. Arada güzel bir güneş beliriyor, biz de kertenkeleler gibi o güneşe aldanıp taşları satılmış o enkazda beliriyor ve sabitçe durup birbirimize bakıyoruz. Sonra da kertenkeleliğimizin doğası gereği birbirinize dil çıkarıyoruz. Hepsi bu.

Doğrusunu söylemek gerekirse tarihçi Kadir Mısıroğlu’nun biraz rötarlı da olsa Ak Saray’a teşrif edişi milli devletin ılga edilmeye çalışıldığı, yeniden büyük Osmanlı zırvalıklarının tavan yaptığı şu günlerde beni fazlasıyla heyecanlandırdı. Zira Ak Sarayın reisülküttap kadrosunun boş olduğu herkesin malumuydu. Yalnız üstad saraya giderken kelleye püsküllü fesi koymayı akıl edemedi ve biraz Osmanlının Boines Aires’teki elçiliğinin II. katibi gibi göründü ama zararı yok. Mesela saraydaki sultan diğer bir şanlı ecdat tarihçisi burma bıyıklı Yavuz Bahadıroğlu’na pekâlâ Rumeli beylerbeyliğini verebilir. Yine aynı babta tarihçi Mustafa Armağan’a bir subaşı memuriyeti düşünülebilir. Yine diğer bir tarihçi ve dünürü Sadık Albayrak için baş mihmandarlık ya da kapıkulu sipahilerine paşalık fena bir tercih değildir. Bu durumda şair İsmet Özel’e de kalın Türklerden sıkı bir piyade birliği kurup soytarılarla dolu Ak Sarayı basmak kalıyor. Her yazdığımda mükemmel olmak zorunda değilim Sebastiyan.

Ak Saray’daki sultan pekeke terör örgütü ile savaşı başlatana kadar Zerrin Egeliler’i akil adamlar arasında zannetme gibi bir cehaletim vardı. Bu kadarıyla kalsa iyi. Gezi parkı olayları sırasında başbakan Tayyip Erdoğan Kurtlar Vadisi dizisinin xenofobik bakışlı oyuncusu Necati Şaşmaz’a fikrini sorduğundan beri dizideki Polat Alemdar figürünü hükümetin üst düzey terörle mücadele danışmanı zannediyordum. Cidden benim bu tür konularda anormal cehaletim var.

Hikmetinden sual olunmaz Mevlâ Teâlâ Tekaddes Hazretleri şayet CHP’nin başkan yardımcısı sayın Haluk Koç’un potansiyel bay başkana yaptığı bedduayı kabul ederse Yerebatan sarnıcı kadar tarihi olmasa da ikinci bir Yerebatan sarayımız olacak, inşallah!

Önce yollara döşenen bombalar patlıyor, sonra çatışmalar başlıyor ve düzenli silah sesleri duyuluyor. Ölenler tabuta konulup hiç şaşmaz bir şekilde gecekondu mahallelerine ya da kerpiç evli köylere gönderiliyor. Gönderilme şekli de ilginç. Yıldırım gibi. Sanki kimse görüp rahatsız olmasın isteniyor. Yürek yakan feryatlar. Şehit cenazelerindeki bütün resmi kişiler birer yalandan ibaret. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan sayesinde Türkiye’de devletin tüm kurumları en büyük yalanlara dönüştü. Medyada trajediyi damıtarak verme huyu var. Hayatın acı realitelerini ölçüsüzce vereni vatan haini ilan etme tavrı var. Bütün bu çatışmalar olurken devlet adına hükümet adına bir kürsüye çıkıp devletin ve milletin vakarını koruyan ve ileride olacaklar hakkında bir ipucu veren ölçülü buz gibi bir açıklama yapmıyor. Onun yerine Recep Tayyip musalla taşında cenaze namazı tarifi yapıyor. Bir de hükümetin matbuat bültenlerinde ‘’ Şehidin küçük kızı dedi ki …’’ ile başlayan mahalle dedikoduları türünden duygusal haberler. Artık Tayyip Erdoğan’ın kan dökmemek gibi bir seçeneği yok zaten. ABD’nin Irak işgali öncesi ikinci tezkere ile eli dünyanın en kanlı işine bulaşmıştı zaten. Sonra Suriye iç savaşını çıkartıp yüzüne gözüne bulaştırdı. Aynı refleksleri gezi olaylarında ve çalışma yaşamındaki vahşi tutumlarında da devam etmişti. Şimdi bu kanlı iktidarının devamı için Türk askerini ve Kürt gençlerini birbirine kırdırmakta bir beis görmüyor. Ve hala şehitliği diline dolayan bakanlarıyla insanlara yalan konuşuyor. Bunca şey oluyor, bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, yaralanıyor ama akplilerin kıyameti bir türlü kopmuyor. Bir tanesi bu benim zekâmı, bilgimi, tecrübemi aşan bir iş, istifa ediyorum! deyip istifa etmiyor. Zaten sorun öyle bir dünya tasavvurları ve ahlaklarının olmamasıyla ilgili. Bu iş neye mal olursa olsun Türkiye’yi ve dünyayı biz yöneteceğiz, düşünce bu. İşte bu düşünce daha fazla kan, daha fazla göz yaşı, daha fazla yalan, daha fazla tiyatro istiyor. İşte olup biten de bu. Onun için üzgünmüş gibi yapan AKP’lilerin timsah gözyaşlarına hiç ama hiç saygı duymuyorum.

Hdp’nin kadük milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in Kürdopath hareketin sözcülüğünü yaparken ki sempatik Kürt kamyoncu aksanı Türklerin gergin sinirlerini yumuşatmada az da olsa işe yarıyordu. Ama şehit cenazelerinin peş peşe geldiği şu günlerde AKP’li Hüseyin Çelik’in Kürtçe aksanı rezervli Türkçesi nedense hiçbir halta yaramıyor.

Aslında bugün ortada var olan politik tablonun ürkünçlüğü şuradan geliyor. Cumhuriyet Osmanlı’dan kalan en büyük siyasi teşekküldü. AKP cahil cesaretiyle bir şekilde bu siyasi teşekkülü ele geçirmeyi başardı. Ele geçirirken de şöyle bir hata yaptı. O yapıyı ayakta tutan bütün devlet aklını devre dışı bıraktı. Ve batıyla ipleri büsbütün kopardı. Ve elinde silah olan Kürtler bunu gördü. Şimdi içerideki en güçlü aktörler o teşekküle çullanmaya başlamış durumda. Bu durum sırtlanların bir ava üşüşmesi gibi bir şey. AKP’nin tek derdi bu besili avı diğerlerinden kaçırıp tek başına yemek. Onun için pay istemeyelim diye durup dururken bize hırlıyorlar. Ama Kürtler durmuyor, sürekli o ava saldırıyor ve payını istiyor.

Üç vakte kadar Türk jetleri Süleymaniye şehrindeki Mossad’ın pkk koordinasyon merkezi vurulabilir, doğudaki PKK eylemlerinin baş organizatörü Kürdopath Sırrı Sakık’a şehit binbaşı değerinde sürpriz bir ex gelebilir ve PKK’nın medyadaki aklı Hasan Cemal cumhuriyete ihanet eden zamane ittihatçısı sıfatıyla tutuklanıp altı aylığına bir hücreye kapatılabilir.

En küçük bir fiilin en masum bir kalkışmanın bile tarihteki peygamberlere ya da firavunlara çıktığı böylesine mekanik ve bir kritik dünyada Lazların Karadeniz dağlarındaki doğa tutkusuyla dolu turlarını ve de Kafkas usulü müzikal dinletilerini nereye bağlayacağız? Soruyu sana soruyorum Sebastiyan.

O yıllarda babaannemizin krem renkli sepet kollu Grundig marka radyosundan tok sesli bir Süreyya Davulcuoğlu türküsü anonsu duyduğumuzda özellikle de ‘’Püsküllüdür püsküllü ala gürgenin dalı, Ağasar dereleri bolanırsa bolansın ya da Maçka yolları taşlı ‘’ keyifle dinlediğimizde kendimizi Falkland Adaları için Arjantin’e karşı savaş kazanmış İngiliz başbakanı Demir Leydi Margaret Thatcher’in ülkesindeki asiller gibi hissediyorduk.

AKP iktidarında bize üç şey sevdirildi. Mucit Thomas Edison’un icat ettiği ampul, ABD başkanlarından Thomas Jefferson resimli yeşil Amerikan dolarları ve Ak Saray’daki gözümüzün nuru Recep Sultan.


QUIS POLITIQUE

Alman Harbi (II. Dünya Savaşı) esnasındaki ambargo koşullarından ve sürekli savaş hazırlıklarından etkilenen Türk halkını teskin etmek için reisicumhur İsmet İnönü’nün sarf ettiği; ‘Sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım!’’ şeklindeki ceberut devlet adamı yaklaşımı politik ve insani açıdan çokça tartışılmıştır.

Yukarıdaki sosyo-psikolojik şartlarda bir devlet adamının söylediği söz ile günümüzde Türkiye’de yaşanan benzer bir kaotik durum karşısında bay başkanın bir şehit çocuğuna söylemesini umduğumuz cümlenin aşağıdakilerden hangisi olduğu düşünülebilir?

A ) Sizi babasız bıraktım ama ülkeyi hükümetsiz bırakmadım!
B ) Sizi babasız bıraktım ama ülkenizin dağlarını eşkıyaya bırakmadım!
C ) Sizi babasız bıraktım ama camileri ezansız, Bilalleri gemisiz bırakmadım!
D ) Sizi babasız bıraktım ama AKP’li müteahhitleri mamasız bırakmadım!
E ) Hepsi


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Ağustos 2015 Salı

TURKISH CHRONICLE

AKP iktidardan indiği gün tıraş olup takım elbisemi ütüleyip ve cilalı kunduralarımı giyeceğim. En pahalı parfümümden sıkacağım. Mahalledeki çocuklara bayram gelmiş gibi akide şekeri ve renkli balonlar dağıtacağım. Çöp kedilerinin boynunu okşayacağım. Uyuz olmuş sokak köpeklerini ilaçlaması için akpli belediye reisine değil ama kaymakama dokunaklı bir mektup yazacağım. Cuma namazına giderken yolda gördüğüm herkese selam vereceğim. Akşamları mendireğin ucuna gidip ıslık çalarak Karadeniz’de güneşin batışını izleyeceğim. Ruhsuz mekanik bir akrostiş şiir yazacağım. Ne bileyim yapacağım işte bir şeyler.

Yıllardan beri diyanet camilerindeki TC imamlarının hoşaf tadındaki hutbelerinde şekerlemeyi anladık ama bu İsmailağa cemaatine ne oldu bir türlü anlayamadık. İsimleri gibi zalimleştiler anlaşılan. Bir yıllık ciddi bir hutbe planları yok. Hutbeye çıkan ‘ver Şaban’a gitmez yabana’ hesabı okuyor bir şeyler. Arkalarına göklerdeki tanrıyı, melekleri, kitapları, peygamberleri, ayetleri almışlar yeryüzündeki en savunmasız en masum insanlara karşı tek kale oynuyorlar, onları sürekli kırbaçlayıp duruyorlar. Maalesef Türkiye’de en büyük ahlaksızlık din ve dindarlık üzerinden yürüyor. Bizim belimize karıştıklarının onda biri kadar hükümetin hırsızlıklarına savaş kararlarına karışamıyorlar. Yani bizim şeyimiz hükümetin emrindeki ordunun füze stokundan çok daha tehlikeli. Belagatına bakıyorum imamın, dediği tek şey var; ‘Sallallahualeyhivesellem, sallalaahuayhivesellem aşağı sallalahu aleyhivesellem yukarı.’’ Her cümlede bir sallallahualeyhivesellem!’’ Dünya yanıyor, sallalahualeyhivesellem. Ortadoğu yanıyor sallalahualeyhivesellem. Müslümanlar doğranıyor imam yine sallalahualeyhivesellem. İmamın dilindeki din Concorde uçağı gibi, mübarek bir türlü dünyaya inemiyor. Muktedirlerin dünyasına, zenginlerin saraylarına, kapitalizmin vahşi dünyasına inemeyen o Concorde birden bir plaja dalıyor ve güneşte bronzlaşan insanların kaçışmasına neden oluyor. İmam o ara hutbeden gürlüyor. ‘’ Zinaaa! Kebair günah!’’ İçimden, ‘’ Demek ki sünnetçi bıçağı kaydırsaydı bütün bu sahtekârlarla muhatap olmayacaktık.’’ diye bir kontra düşünce geçiyor.

Dialektos, dialogos (eski Yunanca) dialogue (Fransızca) dialog (İngilizce) diyalog (Türkçe): karşılıklı konuşma anlamında. Ama aslında hiçbirisi doğru değil. Dias (Zeus) Yunancada tanrı demek. Logos ise en güzel en seçme kelimelerle söylenmiş tanrıların sözü anlamındadır. Bunu en iyi yapan ise Apollon. ( apo -olon logon) Yani bütün kelimelerin en yüksek mertebesini bilip konuşan tanrı demek.

Çirkin insanlar yarın hayata daha kanlı pusular kurmak için jiplerini lüks villalarının garajlarına park edip, bütün panjurları çekip, çelik kapılarını iki yerden kilitleyip alarmlarını da kontrol edip yattılar.

Çocukların beline, paçalarına bir aslan babayla oynaşır gibi sarıldığı o adam (Şehit komiser Ahmet Çamur) ay yıldızlı Türk bayrağına sarılmış cansız bedeniyle ruhsuz bir asfaltın uğultusunu düzenli sirenlerle, polis anonslarıyla bölerek Solaklı Vadisi’nin yeşil derinliklerine doğru kayıp gözden kayboldu. Sonra hava akşam olmuş gibi karardı. Kurşuni bulutlar yürüdü, şimşekler çaktı, gök gürledi ve sağanaklar boşaldı. İnsanlar çok kalpsizdi. Şehit Ahmet’in bir anası, eşi ve soğuk tabutuna sarılan aslan yavruları ağladı, ağladı, ağladı. Bir de bize merhameti öğretmekten bıkıp usanmayan Karadeniz’in öfkeli bulutları.

Kendi veletleri paralı askerlik yapıyor, çürük raporu alıyor sonra utanmadan sıkılmadan Çaykara’ya geliyor şehit, şehadet, şüheda makamı dersi veriyor. Bu dersi verecek son kişi, bu kuru ahlak dersinin Türkiye’de verileceği en son yerde veriyor. Çaykaralı alebolar birliği üyeleri kendilerinde politik ihtirasları yüzünden bir ülkenin her şeyini tehlikeye atan bir sahtekârı protesto etme cesareti bulamadılar kendilerinde. Erken seçimde % 100 AKP’ye verirlerse reylerini bu sorunlar kökünden hallolur! Ne, isa leğo e patsi! (Evet, doğru diyorum kız!)

Ama ümidim var bu halktan. Bu ülkede anket denek inek falan hikâye. Geçen seçimler öncesinde Trabzon dolmuşunda bir adama denk geldim. Adam seçim için kirletilmiş meydanlara parklara bakıyor ve kendi kendine söyleniyor. ‘’ Tam on kere rey verdim bu adama posterleri apartman boyuna kadar uzandı. Bu nedir ya Allah aşkına! Senden başka adam yok mu bu memlekette?’’ Bugün yine Of’un Uğurlu köyünden çok ilginç bir resim geldi. AKP’nin süpürgecisi Süleyman Soylu köyün çay ocağında yaşlılarla çay içiyor. Yaşlıların sorduğu sorulara cevap vermeye çalışıyor. Yalnız hemen dibindeki bir adam kirpiklerini ölü gibi düşürüyor. Kontra düşünceyi omurilik soğanına kadar itti emice. Yanındaki ise kendi düşüncelerini Soylu’nun sözlerine bulaştırmamak için gözlerini özenle öteye doğru kaçırıyor. Bu toplumun politik düşüncesinin köklü olarak değiştiğini gösteren bir ruh halidir ve geri dönüşü de yoktur. Geçmiş olsun. bagajlarınızı kontrolden sonra alabilirsiniz.

Sorun şu ki başınızdaki ilkel bir Nemrut ya da Firavun olsaydı en azından onun sarayını taşlama, muhafızlarına dil atma hakkınız olurdu. Bunları kendinizde bir hak olarak görmüyorsunuz çünkü yıllardan beri bütün kutsalınızı bir faniye oynadınız. Ve geri adım atamıyorsunuz. Ya durumunuz Mısır’da Firavuna köle olmaktan bile beter. Dahası bir çıkışı yok ve durum cehennemden de beter. Sadece insan olduğunuz için sizin düşüncelerinizi okumaya çalışıyorum. Mahcup olacağınız kişi ben değilim.

Çinliler sadece bir at çalana hırsız derler. Siz ise gözlerinizin içine bakarak koskoca Türkiye Cumhuriyetini sizden çalana ‘başkan’ diyorsunuz.

Bay başkan ‘’Türkiye’nin yönetim sistemi değişti!’’ derken % 41 tebaadan hiç kimsenin Beyt’ül Makdis’e doğru huşu içinde namaz kılarken askeri bir emirle kendini Kâbe-i Muazzamaya dönmüş sahabe gibi hissettiğini zannetmiyorum.

Sürmeneli Bahattin Çamurali’nin kemençesini dinlerken sanki dünyadaki iki dev okyanusun ( hoyrat Türklük ve naif Rumluk) suyu birbiriyle buluşuyor ve ortaya yanık gaydalı kemençenin sesine paralel başka bir alt uğultu çıkıyor.

Ben Türkçesini yazıyorum, birisi de Kürtçeye çevirsin. General Josip Broz Tito öleli tam 35 yıl oldu. Özyönetimin uygulandığı Yugoslavya da paramparça oldu. Yerine kurulan devlet görünümlü yapıların günlük maişetleri Anadolu’daki ikinci sınıf Türk müteşebbislerin ürettikleriyle karşılanıyor. Yani günümüzde dünya çok uluslu şirketlerin kapitalizmin soğuk çelik ağlarıyla devletlerin altını oyduğu, kurumlarını sabote ettiği bambaşka bir şeye dönüştü. Şimdi bu açık gerçek ortadayken dünyanın en büyük ahmaklığı yüz yıl önce kurulmuş bir devleti bölmeye çalışıp küresel hacimli köpekbalıklarının üşüşeceği yeni bir yapı elde etmeye çalışmak ve bunun için kan dökmektir. Hâsılı kelâm merhum Erbakan’ın dediği gibi sömürgeci batılılara kukla olduktan sonra Türk olsan ne olur Kürt olsan ne olur, Türkçe konuşsan ne olur Kürtçe konuşsan ne olur, Aramca konuşsan ne olur. Serok Apo diye ünledikleri Kürdopathın Kürt kızları ile konuşurken ki kulamparist kekosallığı da cabası.

Tıpkı bugün ahalinin Türkiye’yi idare ettiğini düşündüğü AKP’yi gördüğü gibi İtalya’daki Pisa kulesi de etrafında hiçbir referans noktası olmadığında gerekli mesafe ve perspektif iyi ayarlandığında sadece iki noktadan eğik olmadığı sanrısıyla görülebilir. Bugün Türkiye’de bu iki nokta diyaframı patlak mezhepsiz liberal yazarlarla hükümetin ar damarı çatlamış dalkavuk takımının zaviyelerinden ibarettir.

Yaşadığı modern hayatta Müslüman’ın zekâsı o kadar hayata değmiyor ki (ki bağlaç eki) sadece diş fırçalamak, saç taramak için dizayn edilmiş lavabolarda abdest almak için bir ömür ayağını gerip jimnastik yapıyor olmayı dert etmiyor. Yani bir lavabonun rahatlıkla abdest alınabilecek şeklini yapamayan bir zekâ içinde yaşadığı modern çağa nasıl bir alternatif medeniyet sunacak? Ya da böyle bir derdi, bir kaygısı olacak mı? Yani Müslümanlar Mercedes marka otomobil binmek yerine robot develer üzerinde hacca gitmeyi düşünmemeliler mi?

İvan Savvidis ataları tehcirle Rusya’ya gönderilmiş aslen Trabzonlu bir Rum. Rusya’daki milyarder iş adamlarından biri. Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’den üstün hizmet nişanı almış. İvan Savvidis aynı zamanda Yunanistan’daki PAOK spor kulübünün de sahibi. Ortodoks Hıristiyan Rum cemaatinin ruhani lideri I. Bartholomeus İvan Savvidis’in Rusya devlet başkanı Putin ile yakın ilişkilerini kullanarak Rusya’daki Ortodoks Hıristiyanlar adına Tayyip Erdoğan’dan Sümela manastırının ibadete açılmasını talep etmiş. Ya da hükümet Ortodoks Rum patriğinin bu yöndeki resmi talebini yönlendirip Rusya ile başka türden yakın bir ilişki ağı kurmak istemiş de olabilir. Daha iktidar olmadan önce imzaladığı ön antlaşmalarla Çeçenleri Putin hükümetine satan Tayyip Erdoğan için Sümela’nın yılda bir günlüğüne ibadete açılmasına müsaade etmek çok zor olmasa gerek. Bütün bunları Hükümetin yayın organlarından değil iki duble rakı içip kafayı bulan sonra bülbül gibi öten ve bizi öpmek için ısrar eden Yunanlı dostlarımızdan öğreniyoruz. Kısacası Türkiye gibi ülkelerde gelişen bazı sosyo-politik olaylar devlet organlarının klasik tutumlarıyla ya da anayasa kaynaklı kuru kanunlarla olmuyor. Dini cemaatlerin, çeşitli etnik gruplara ait nüfuzlu küresel aktörlerin hükümetlere, devlet başkanlarına yaptığı baskılarla şekillenebiliyor.

Artık Müslümanların politik kaygılı hiçbir sonuca götürmeyen basit emperyalizm karşıtlığı yapmak yerine nimetlerine ölçüsüzce abandıkları ve milletçe peşinden koşarken kölesi oldukları modernizmin çekirdek düşüncesiyle en hoyratından yüzleşmelerinin vaktidir. Yani modern zamanın bu diliminde Müslümanları kuşatan ve inançlarını yaşamaktan caydıran, onları sürekli ayartan tüm sosyo-psikolojik faktörleri kılı kırk yararak tahlil etmelerinin vaktidir. Nasıl oldu da modernizm bütün Müslümanların hayat alanlarını ele geçirdi ve onların insanlıkla ilgili tüm iddialarını yutmayı başardı? Nasıl oldu da onların eline hiçbir işe yaramayan kuru bir ahlak teolojisi bıraktı? İslam dini nasıl oldu da bugün dünyada en büyük ahlaksızlıkların bir türlü kontrol edilemeyen enstrümanı haline dönüşebildi?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Ağustos 2015 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

SSCB bloğu çökmeden önce dünyadaki siyasi sistem Lacoste markasının amblemindeki ağzı açık timsah gibiymiş. Kapitalizmin timsali Amerika timsahın oynar çenesi komünizmin timsali Sovyetler Birliği de söz konusu timsahın sabit alt çenesiymiş. Recep’in saray sultanlığına kadar giden siyasi mücadelesinde bu durum büsbütün değişmiş. Recep o vahşi timsaha bir şekilde evrim geçirtmiş. ( Sümme haşa! Allah’ın yarattığı mahlûkata evrimle müdahalenin kebair günah olduğunu biliyoruz lakin mevzubahis masum bir teşbihten ibarettir.) Recep bir dizi politik manevra ile o aç timsahı ümmeti Muhammed’i parçalayıp yutacak vahşi bir Avustralya tuzlu su timsahına çevirmiş. İş bu temsili mahlûkatın sivri dişli oynak çenesi Sünniler imiş. Şimdilerde buna diğer bir oynar çene olarak Şiiler eklenmiş.

Bir Hititlinin Çorumlulaşma ihtimali ile Karadeniz’deki yerli bir Makron’un Vunitliye, Ogeneliye, Makiliye, Halnutluya dönüşerek yok olma ihtimali üzerinde düşünmek bir yazardan çok kompleksiz bir antropoloğun işidir. ‘’ Senin mutfağına tüp alacak yerde giderim Rize’ye Nataşa’yla oynaşmaya…’’diyen erkeğin hayata karşı gayriahlaki kayıtsızlığını araştırma işi de sosyologların işidir.

Seksen haneli Atsaal köyünün en büyük toprak sahibi ve papazı Ğaralambos Karalefteris’in torunu Yorgo yüz yıllık bir tatsızlıktan sonra Osmanoğulları’ndan muhtar Ziya’ya tebessüm ederek; ‘’ Dedemin katilinin torunuyla bir poz alabilir miyiz lütfen?’’ dediğinde içimden ‘’İsmet sen neden burada değilsin?’’ diye geçmişti.

Yazar modern zamanla yüzleşmeyi önceleyen Hopşeramen adlı yeni eserinde Hopşera sarkstizmi ile Karadeniz’de 90’larda yaşanan Nataşa furyasına, kültürel damarları kopmuş Karadeniz’in köksüzlüğüne, Gürcü ameleleri iki K arasındaki yüksek basıncın (kapitalizm komünizim) fırlattığı çay bahçelerine, hümanizmden kopuk Türkolazlığın hoyrat yüzüne, liberal politikacıların Karadeniz’i talana yeltenen faziletli haydut rollerine, gurbetçilerin Mercedes kibrine, Laz aydınının bir türlü gün ışığı görmeyen komünistliğine alegorik bir dille dokunup okura bin bir türlü sorular sordurup yüzüstü bırakıyor, diyeceğim ama ne gereği var. Bu ülkede bir sürü literatür tarayıp roman yazacağına git kahvede batak oyna çok daha iyi. En azından başın belaya girmez, en fazla çay paralarını sen ödersin.

Benim gördüğüm Erdoğan’ın siyasi ihtirası yüzünden cumhuriyetin tüm klasik devlet reflekslerinin tarumar edildiği ve memlekette imam hatip kökenli dar bir akıldan (ellezine el zupzuma bacakların omuzuma) başka bir şeyin kalmadığı, diğerlerinin buruşturulduğu ve ele geçirilmiş cumhuriyeti politik olarak kodlanmış Kürdopathlarla kırışırken de problem yaşandığıdır. Hayır, yıllardan beri icraatın başında olan onlar ama sözü ısrarla karşı taraftan duymak istiyorlar. Yani Anadolu’da Nemrutlaşan onlar ama hayatta bir kez bile aynaya bakmadıkları için bizden bir söz çok küçük de olsa bir haklılık duymak istiyorlar.

Yıllardan beri tepemizde uçuşup ülkenin huzurunu kaçıran bu uğursuz akbaba kolonisi sonunda cemaatin savcısının uçkurunu zehirli ishal olmuş gibi eline verdiler. Hatta o kadarla da kalmadılar onu Kafkasya’daki Elbruz dağının zirvesine sürgün ettiler. Aslında tanrı insanın yaptığı bütün bu gaddarlıklara tahammül edecek kadar liberal değildir. Sadece bazı günahkâr kullarına olayın ciddiyetini kavrayabilmesi için bir şans daha veriyor.

AKP Türkiye’de karteline aldığı demokrasiyi sulandırmaya devam ediyor. Onlarca toplumsal meseleye rağmen sürekli yan pas yapıp maçı uzatmalara ve penaltılara götürme derdinde. Tayyip Erdoğan’ın geçmişteki ötekileştirici dili Türk toplumundaki bütün diyalog yollarını kapatmış durumda. AKP’nin tebaası hariç Türkiye’deki herkes Tayyip Erdoğan’dan nefret ediyor. Bir an önce imtiyazının kırılıp çıkar şebekesiyle yargı önüne çıkarılmasını istiyor. İşin ilginç tarafı son on üç yılda Türkiye’de devlet bürokrasisi ve siyaset Tayyip Erdoğan’ın şüpheli politik dehasına aykırı olmayacak şekilde dizayn edilmişti. Ve bu aptalca dizaynın Türkiye’nin başına ne çoraplar ördüğü bugün gün yüzüne çıkmış durumda. CHP dahil hiçbir partinin AKP ile koalisyon yapmak gibi bir isteği yok. Ahmet Davutoğlu sadece Tayyip Erdoğan döneminde partiler arasında kopan ilişkileri onarma görüntüsüyle zaman kazanmaya çalışıyor. AKP’nin korsan hükümetinin tren kondüktörü kılıklı bir bakanı Beşir Atalay basın açıklaması yapıyor. Bir saat konuşuyor. On beş dakikası eee, ııı dan ibaret. Yüz cümle kuruyor ama hiçbir cümlesinde bu ülkenin tarihinden kültüründen, felsefesinden en küçük bir eser yok. Bu tren kondüktörü zekâları on üç yıldır ülke yönetiyor. Sonuç; Iıı eee! CHP ile tekrar görüşeceğiz. AKP iktidarı kazanana kadar maça devam. Dipsiz bir Makyavelizm.

Zamanımızda politikacılar sanki küçük birer tanrı gibi. Sözleri, fiilleri hayatın yegâne kanunları gibi her şeye sirayet ediyor. Yalnız ben daha çok tavırlarına ve hareketlerine dikkat ediyorum. Mesela Muhammed Mursi Mısır’da iktidardayken Kahire’deki resmi bir törende protokolde yanına oturan Mısır’ın yaşlı genelkurmay başkanına işaret parmağıyla tören birliklerini gösterdi. Yalnız işaret parmağı hafif eğriydi. Bu şu demekti. Mısır’da askeri dönem bitti. Ve yaşlı bir general olarak senin işin de bitti, artık eşini bile mutlu edemiyorsun. Bir diğer örnek Türkiye’den ve oldukça hoyrat. AKP’nin içişleri bakanı Sebahattin Öztürk memleketini ziyarete geliyor. Dernekpazarı kaymakamlığı makamına oturuyor. Misafir koltuğunda ise eski Anaplı kurt politikacı Eyüp Aşık var. İki politikacı da aslen Rum olunca devreye entrikanın en vahşisi giriyor. Sanırım bir bayram kutlamasıydı. Eyüp Aşık kaymakam koltuğunda oturan AKP’li bakana bir şey anlatırken misafirlerin bakışları arasında orta parmağıyla onu işaret ediyor. Hareket makul gibi ama bakan o parmağa odaklanıyor. Aslında o parmak şu demek. Sen o makama Tayyip Erdoğan’ın siyasi rotasyonuyla geldin. Ve partiniz politik açmazda. Bakanlığın sallantıda. Oysa ben Anap zamanında bakanlık yaparken o koltuğa tırnaklarımla kazıyarak geldim. Artı şimdi oturduğun koltuk devletin bir makamı, senin gibi bir parti memurunun hava atacağı yer değil. Belki biraz ahlaksız ama kesinlikle kusursuz ve de inanılmaz. İşte politika tam da böyle bir şey.

Yıllardan beri içinde olduğum için, insan profilini çok iyi tanıdığım için rahatlıkla şu tespiti yapabilirim. Son zamanlarda Anadolu Gençlik ve Milli Görüş’te çok sayıda ‘siyasi münafık’ sıfatlı anormal ara tipler türedi. Bunlar sözde itikatta Milli Görüşçü ama amelde tamamen AKP’li davranış semptomları sergiliyorlar. Yani Milli Görüş’ü Türkiye’de ahlak ve siyasetin öğrenileceği bir dergâh, bir baba ocağı AKP’yi ise her türlü ahlaksızlığın yapılabileceği bir umumhane olarak görüyorlar. Sosyal medyada ise bütün kutsallığını AKP’nin yan siyasi payandalarına ram etmiş XXXL mezhepli bir sürü bukalemun var.

Ya Zekeriya, ya Yahya, ya Musa! Zamanın şu diliminde Anadolu’nun kibirli Nemrutlarından dün olduğundan çok daha fazla nefret ediyorum. Ve bu nefret benim insan olmakla ilgili tek senedim.

Mevlana Celalettin-i Rumi’ye atfedilen ‘’ Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir ister Mecusi ister putperest ol yine gel!’’ mealindeki sözler Anadolu’da yiğirmi iki ABD ve NATO askeri üssünün açılmasından başka hiçbir işe yaramamışa benziyor Sebastiyan.

Türkiye’de olası iktidar değişikliğinde yapılacak ilk işlerden birisi diyanete bağlı tüm imam, vaiz, müezzinlerin mesleklerini lağvetmek olacaktır. Zira AKP iktidarında katledilen 1.5 milyon Iraklı Müslüman ve 300.000 Suriyeliden sonra imamların, vaizlerin ve müezzinlerin vicdanları tamamen köreldi. Hepsi gerçekleri halktan sakladığı için giderek kasaplaştılar. Onun için tıpkı Osmanlıda olduğu gibi tüm imansız imamların re’sen emekli edilmesi şart. Ve buna kirli Recep’e tellaklığından ötürü İsmailağa cemaatinden atanan iki bin mmeeeele de dahil.

İki sözlerinden birisi ‘ülkeyi hükümetsiz bırakmayız.’ Köyün delisinin tekerlemesi gibi ikide bir ‘ülkeyi hükümetsiz bırakmayız.’ İşi resmen deliliğe verdiler. Türkiye’de yaptıkları tahribat o kadar büyük ki politikadan çıkıp sade insan sıfatına bürünecek yüzleri yok. Hırsızlık dosyaları, düzmece mahkemeler, yalandan hapse tıkılan generaller, kendinden olmayanı ötekileştirerek siyaset, toplumu kamplara ayırma, illegal örgütlere destek verip Suriye’de savaş çıkarma, Türkiye’yi yolgeçen hanına çevirme, Sünnilerin siyasi gücünü Irak katliamına yardım ve yataklık yapmakta kullanma, cumhuriyetin tüm kurumlarını talan etme, politik hedefleri için terörü azdırma. Suçlar Erciyes dağı gibi yığılmış kör topal yürüyen adaleti bekliyor. Yani bu boş vıdıvıdılarla şunu demek istiyorlar. İktidardan gidersek bu halk anamızı belleyecek. Tek dertleri var. Bütün bu pisliklerin başı şahsı nasıl kurtarırız. Kurtaramayacaklar, zira Hitlerin ordularının Moskova önlerinden döndüğü tarihi günleri yaşıyoruz.

Yani sen AKP’nin bitli MIT elemanları ve cemaatin parlak oğlanlarının henüz Urfa Cesur otobüslerinde gazeteci kılıklı tek bir Alman, İngiliz, Fransız, Amerikan ajanı yakalayamadılar mı demek istiyorsun? Vallahi bay falanjist, biz seksenlerde video salonlarında bir erotik filmin sonunu getirene kadar tam dört kez jandarma baskını yiyorduk ve kimliklerimizi gösterirken de videoya kötü yola düşmüş talihsiz kadınlar sorunsalı olarak bakıyorduk.

Elindeki çatal ve bıçakla tabağındaki pirzoladan geometrik bir parça kesti ve başını kaldırıp bana baktı.
-- Evet ben de biliyorum bu ülkede insan hayatının aşağılık politikacıların sözlerine yetişemediğini, ama yapacak çok fazla bir şey yok.
-- Bak bu günlerde ülkede çok fazla uğultu var ve insanlar çok fazla şey biliyorlar. Oysa bu ülke ile ilgili katı gerçek çok basit. Ortada kendini padişah zanneden kronik bir şizofren, ona biat etmiş ucuz bir tebaa ve karşı tarafta da Rus mucit Kalaşnikov’un icat ettiği basit ama etkili mekanizmaya sahip bir tüfek var. Şimdi anlıyor musun demek istediğimi?
-- Hayır, nasıl yani. Bu iş o kadar basit mi?
-- Evet o kadar basit. Bak, sana tekrar tane tane anlatacağım ama önce boğulmadan o pirzolayı yut.
-- Garson! Birer kola daha alabilir miyiz lütfen!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Ağustos 2015 Pazar

TURKISH CHRONICLE

İlkokula başlamadan okuma yazma biliyorsunuz. Lisenin edebiyat bölümünden birincilikle mezun oluyorsunuz. Üniversiteye girip çalışma ekonomisi okuyorsunuz. Üst düzey İngilizceniz de var. Ve bu ülkede sınavlara giriyorsunuz. Sağınızda safkan Arap atları solunuzda da safkan İngiliz atları var. Finişe hep burun buruna giriyorsunuz. Her defasında da ‘’kararı yarış hakemleri verecekler.’’ diye bir anons duyuyorsunuz. Sonuç hep safkan Arap ve safkan İngiliz atı! Ve yıllar sonra yarışı kazanan tüm atların dopingli olduğu, buna rağmen fotofinişte kazanan atlarla oynandığı tespit ediliyor. Şimdi bütün bu düzenbazlıkları yapıp sizin emeğinizi, yıllarınızı çalan aşağılık şeref yoksunlarına sadece ‘orospunun evladı’ diyorsunuz. Ve bu dil sureti haktan görünüp beni takip eden bazı insanlarca edepsiz bulunuyor. İşte ahlaksızlık denilen şey tam da bu. Onların sahte tanrıları sizin hayatınızın üzerinden bir böceği ezer gibi geçecek ve siz buna tek kelime bile etmeyeceksiniz.

Soruları cemaate çaldırttınız. Sınav sonuçlarıyla resmen oynadınız. Bir sürü genç insanın umutlarını söndürdünüz. Türkiye’nin genç insan gücünü kendi siyasi ihtiraslarınız adına heba ettiniz. Ve bunu kendi gazetelerinizde defalarca yazdınız. Şimdi istikbalini çaldığınız o insanlardan resmi bir dille özür dilemeyecek misiniz? Size imam hatiplerde nasıl bir din nasıl bir ahlak öğretildi. Siz ailelerinizden nasıl bir terbiye aldınız? Siz bu topraklara Moğolların kısa kamışlarından mı düştünüz, Arap bedevilerinin maslahatlarından mı yuvarlandınız? Gerçekten şaka yapmıyorum. Zira bu ülkeyi siz yönetiyorsunuz ve burada yaşayan insanlar olarak bunları bilmek hakkımız.

Bu topraklarda devlet imam hatiplilerin herhangi bir ahlaki kaideyi gözetmeden yönetmeye çalışırken dünyanın en liberal kerhanesine çevirdiği şeyin adıdır.

Karadeniz’e sırtını dönüp Yanbolu vadisinden içeri girince ilk göze çarpan şey düzenli fındık bahçeleri. Yolun hemen kenarında Bob Ross’un yağlıboya tablosundan fırlamış gibi yaşlı bir ceviz ağacı. Sadece üçte biri Cansuyu olarak bırakılmış dereden gelen eko insanı mekanik bir motor arızası ikileminde bırakıyor. Yolun her iki yanındaki ayçiçeği türü sarıçiçekler tamamen bu vadiye has olmalı. Rakım arttıkça Yanbolu vadisindeki HES hoyratlığının röntgeni belirginleşiyor. Gözümü iş makinelerinden sürekli kaçırıyorum. Suya yakın yerler azman mirmikoni yapraklarına dolu. Bir köylü kızı ineklerini otlatıyor. Yaylacı ninelerimizin bir ineğin ot yerken aldığı keyiften daha büyük mutluluk var mıdır bu dünyada, diye bir soru düşüyor aklıma. Ah o eski insanların sade hayatlardaki pırıltısız mutluluğu. Talan edilmiş bir doğadan geriye kalanlar hala çok güzel. Yol yapımı için abartıyla tıraşlanmış dağ etekleri. Dinamitle havaya uçurulmuş dev granit kayalar. Yahu derenin kenarındaki kayadan sana ne! Yeni kesilmiş çam ağaçlarının insanın ciğerlerine işleyen kokusu. Yol aldıkça ve de çam ormanları daralan vadinin her iki tarafını daha sık kuşattıkça vadi Maçka, Solaklı, İkizdere ve Çamlıhemşin vadisiyle benzeşiyor. Berrak derenin üzerine inşa edilmiş kemerli küçük köprüler, bir su değirmeni ve tarihi karakterini hala koruyan bazı eski evler akıp giden zamanı kendi bedenleriyle mekâna sabitlemiş gibiler. Biraz daha ilerleyince biçilmiş çayırlıklar, muşambalarla sarılmış ot balyaları, sarkmış mertekler, taş yığınları sade bir yayla hayatının ilk işaretleri olarak göze çarpıyor.
Santa harabelerini ilk gördüğümde gururlu, kurallı ve asil Jane Eyre’nin fırtınalı hayatını konu edinen bir filminden geriye kalan o enkazlı final sahnesini hatırladım. Her şey yüzyıl önce en hoyratından yaşanmış ve çoktan bitmişti. Geriye yayla ve köy mimarisi arasındaki taş evlerin temelleri ve derin bir vadini boşluğuna bakan dilsiz duvarları kamıştı. Santa’nın merkez Piştofon mahallesindeki okulun hala ayakta kalan duvarlarının ve Kristoforos kilisesinin pencere boşluklarının karşı ormandaki mavi çamlarla olan kontrastı yüzyıllık suskunluğun özeti gibiydi. Merkezdeki çeşmeden huysuz bir inek su içiyordu. Bir kütüğün üzerine oturmuş iki yaşlı kadın ve elinde çubuğuyla bir kız çocuğu bizi süzüyor. Kilisenin içi boy boy ısırgan otlarıyla ve inek pislikleriyle dolu. Santa’da her şey o denli düşünceli yapılmış ki kökü olmayan her şey bir özensizlik hoyratlık numunesi olarak ortada kalıyor. Bir ara köyü tam tepeden gören bir noktaya çıktım ve çimlere uzandım. Santa’yı izlerken dalıp gitmişim. Merkezdeki kiremitli sağlam evlerin, köyün kenarlarına doğru açıldıkça birer harabeye dönüşmüş evlerin, tamamen yıkılmış ev temellerinin üzerindeki tarih hakkında düşsel bir yolculuğa çıktım. Köyün geçmişiyle burada yaşamış madenci Rumların Osmanlıya son silahlı direnişleriyle ilgili kanlı bir tahmin yapmaya çalışırken öğle ezanı okundu. Ezan okunurken zihnimde biriktirdiğim hayal kulesi birden yıkıldı. Askeri bir ültimatomla ilahi bir çağrı arasında olabildiğine Türk keskinliği kokan her Arapça nidada çekilen elifleri makamdan makama uzandığı ama tek elifinde bile falso olmayan kusursuz bir ezandı. Karşı dağlarda yankılanıyor Santa’ya geri dönüyordu. Bir ara sırf o ezanı okuyan adamı bulup onunla tanışmak isteğiyle doldum. Zira bir ezanı bu kadar güzel okuyan bir insanın hafızasında beni ilgilendiren çok değerli şeyler olmalı diye düşündüm. Santa’yı süzerken gözüm bir ara Kristoforos kilisesinin büyük bir kağnı tekeriyle kapatılmış doğu kapısının üstündeki renkli duvarındaki o büyük haça takıldı. Sonra ayak sürte sürte köyün içindeki çeşmeleri dolaşmaya başladım. Bahçelerde şaşırtıcı derecede renkli bir flora vardı. Her tarafta dağ çayı bitmişti. Dikenli kuşburnu. Ve etrafta bolca kırmızı kanatlı kelebekler uçuşuyordu. Daha önce hiçbir yerde görmediğim ya da dikkat etmediğim türden türlü türlü çiçekler... Acaba bu çayırlarda açan çiçekler Hıristiyan Rumların acılarından mı açmıştır, diye Türkleri işkillendirebilecek gereksiz bir suale cevap aradım. Patikanın aşağısındaki çayırda damı yıkılmış küçük bir manastır vardı. Yan tarafında yaşlı bir kadın ineklerini otlatıyordu. Bir diğer kadın önünde iki çocuk büyük bir ot yığınını sırtlamış evlere doğru taşıyordu. Köyün olduğu dağın tam tepesi piramit türü renkli bir kaya. Sanki bütün bu yaşananlar o mermer gök kubbenin altında olmuştu. Karşı dağlardaki çam ormanlıklarda sis yavaş yavaş Santa’ya doğru yürüyor. Bir avuç dolusu dağ çayı kopardım. Kokladıkça koklayası geliyor insanın. Santa’da hayat işte böyle bir şey.

Yusuf Kaplan’ın On Emir başlıklı yazısı kuzey kutbunda yaşayan 'beyaz bir ayının' modern zamanlarda ideallerini yitirmiş Türk gençliği için yazdığı batı medeniyetiyle yüzleşen kanonik bir hitabe gibiydi Sebastiyan.

Yeşil Yol açacaklar Karadeniz’in yaylalarının sırtlarından. Müteahhitleri daha fazla para kazanmak için işi abartacaklar, çam ormanları tıraşlayacaklar, dev granit kayaları dinamitleyecekler. Sonra Mehmet Cengizvari mahlûkatlar o yaylalara lüks villalar yapacaklar ve petrodolar bedevi Araplara milyon dolarlara satacaklar. Kanunların arkasına saklanmış devlet adamı görüntülü kravatlı yamyamlarla böreği bölüşecekler. Biz de ‘devlet yol yapıyor!’ diye bu kepazeliğe susacağız bu uğursuz Moğol sürüsüyle din kardeşi olacağız öyle mi? Ğayya kuyusunun dibine kadar yolunuz var!

Eskiden Karadeniz’de hemen her ilçenin sahilinde ahşaptan ya da betondan yapılmış rıhtımlar vardı. İnsanlar gün içinde kan şekeri düşmüş gibi denizin üstünde yürürler birkaç tur atarlar, amatör balıkçıları, kayıkları, martıları izleyip bol bol iyot solurlardı. geceleri yakamoz çıktığında ise parlament mavisi gökyüzü altında rıhtımın ucunda oturan ayyaşlar dolunaya bakıp demlenir, koro halinde türküler söyler birbirlerine kafiyeli şiirler okurlardı. Karadeniz otoyolunun yapımıyla o rıhtımların birçoğu yıkıldı. Yerlerine ise birbirinin aynısı insansız, ruhsuz ısmarlama parklar, kafeler yapıldı. O pastoral Karadeniz manzaralarından geriye ise bir serhoşun peltek dilindeki; Tüfeğumun kayışı
Kayim edelum işi
Nereye gideyisun
E sevda görmemişi, şeklindeki yanık bir mani kaldı.

Ama yine de yeni genelkurmay başkanının PKK ile mücadelede teröristlerin kamplarını bombalamadan önce % 100 TSK ürünü kışkırtıcı porno dergilerinden desteler dolusu atıp kadın teröristlerin konsantrasyonunu bozma ve örgütten kaçıp liberal bir dünyanın egzotik nimetlerine koşma şansı tanıyacağını ümit ediyoruz.

Trabzon’da bir oto kiralama ofisine gidiyorsunuz ve birkaç günlüğüne bir otomobil kiralamak istediğinizi söylüyorsunuz. Personel mütebessim bir şekilde sizi süzüyor ve işiniz çok acilse birkaç saat içinde halledebilecek durumdaysanız özel aracını kullanabileceğinizi söylüyor. Bu iyiliğin nedenini sorduğunuzda Arapların 1500 otomobilin hepsini en kısa sürelisi bir ay olmak üzere dört ay ve altı aylığına kiraladıklarını ve parayı da peşin ödediklerini söylüyorlar. Uzungöl’de bütün oteller dolmuş durumda. Hatta bazı uyanık Hopşeralıların köylülerin yayla mevsimi için boşalttıkları ahırları bile nadir bulunan çok otantik yer olarak Araplara geceliği beş yüz dolara kiraladığı söyleniyor.

Ortodoks hacı adayı Yunanlı Georgios Zahariadis bir çatı katında konuşuyor. Merakla dinliyoruz. Çocukluğumun bir kısmı arkaik Romeyika konuşulan eski Rum köylerinde geçtiğinden konuşulanların bir kısmını yakalayabiliyorum. Ego ime sin Trapezunta! (Trabzon’dayım). Bir ara yakınlardaki binaların çatılarına konmuş martılara dalıyorum. Sıcak ve nemli havada uyuşmuş gibiler. Georgios Zahariadis’i dinledikçe çok farklı bir şeyi fark ediyorum. Bizim Türkçeyle bir sürü kavramla bin bir şeyi kuşatıp anlamlandırmaya çalıştığımız hayatın bütün anatomisini Georgios usta bir doktor gibi her kelimeyle, her cümleyle kesiyor, biçiyor birbirine eklemliyor ve bambaşka bir şeye çeviriyor. Selanik’ten Trabzon’a kadar yaptığı koşuda gördüğü bütün farklılıkları basit ama çarpıcı bir şekilde bir çırpıda özetliyor. Trabzon’da bir düğünde izlediği horonun farklılığını, Karadeniz’de gördüğü insanlardaki anatomik farklılığın tarihte hangi klasifikasyona tabi olduğuyla ilgili bir sürü şeyler.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.