8 Aralık 2016 Perşembe

KAPADOKYA BALONLARI – 104

Eskiden Of’ta kıraathanede oturan yaşlı insanlar birbirlerine çay ısmarlarlar ve çaylar masaya geldiğinde yeleklerinin cebine davranarak çıkardıkları bozukluklarla çay parasını garsona peşin öderlermiş. Çay ısmarlayan kişi çaylar bittiğinde garsona dönüp yarım ağız; ‘’ Hemşerim masadaki çayları tazele!’’ dermiş. Fakat masadakiler bilirler ki bu gerçek bir istek değildir ve hemen; ‘’ Sabahtan beri çay içiyoruz, sağ olasın Hasan!’’ diye öneriyi reddederlermiş. Vaktiyle bu ihtiyarlar hakkında iyi şeyler düşünüp, birer kronik prostat hastası olduklarını ve mesanelerindeki işlev bozukluklarının onları daha çayları bitmeden orta caminin kenefine gitmeye mecbur edeceğini ve çay paralarını ödemeyecekleri için arkadaşlarına mahcup olacaklarını düşünürdüm. Lakin üniversitede okuduğumuz sosyoloji kitaplarında Anadolu’daki köylü uyanıklığına teşhis koyacak bir muhayyileye ulaştığımızda işin rengi büsbütün değişti. Meğerse bütün mesele keskin dişli köpek balıklarının cirit attığı bir dünyada Karadeniz’deki bir evin seranderine dadanmış küçük firavun farelerinin sevimli halleriymiş.
- Evet, bence de köylüleri öldürün! Mümkünse mitralyözle ve hemen!

Çocukluğu arızalı, ruhu aç bir adam Türk demokrasisinde kazandığı tatsız Pirus zaferleriyle koca bir milletin kaderinin önünde oturmuş bir gangster misali bekliyor. Bir imparatorluk tarihinden modern dünyaya karşı eşkıyalık çıkarmış bir kült de sarayın etrafında konuşlanmış onu kolluyor. Arada bir sarayına topladığı ucuz tebaasına da tek kişilik gösteriler yapıp egosunu tatmin ediyor. Türkiye’deki bütün politik hikâye bundan ibaret.

Avrupa’da insan hayatın basit yasalarına ve toplum kurallarına uymak zorundadır. Hayatın kurallarından taştığınız anda gözünüzün yaşına bakmazlar, hemen cezayı keserler. Türkiye’de ise imtiyazlı feodaller ve merkezdeki seçkin Roma vatandaşları hayatın basit yasalarını ve kanunları sürekli kendilerine göre yamultup dururlar. Türkiye’deki bu arızi durumun futboldaki taşeronları ise Boğaz’ın şımarık üç kız kardeşleridir. Avrupa maçlarında ikide bir hakemlere ve kurallara tosluyor olmaları bu yüzdendir. Meselenin özü siyasetin insanı ve hayatın ahlak yasalarını umursamaması ve bundan yüz bulan üç kız kardeşlerin rakiplerine karşı futbolun kurallarından taşıyor olmayı kendilerinde hak görüyor olmasıdır. Sonuçta kartalı da Thompson tüfeğiyle Rus steplerinde avladılar.

Türkiye’de sağ iktidarlar eskiden İstanbul sokaklarında çekilen Yeşilçam filmleri ucuz ve ciddiyetsizdir. Yakın planda zengin kızla fakir oğlan bir dizi kötü olay yaşadıktan ve yanlış anlaşılmadan sonra gururlu ama duygusal bir şekilde konuşmaktadır. Çünkü senarist olacak züppe senaryoyu öyle yazmıştır. Sokakta bekleşen ahali ise hem farkında olmadan filmde figürandır hem de meraklı bir seyircidir. Sinemada bilet alıp izleyeceği ucuz bir Yeşilçam filmini çekim aşamasında gördüğünde ‘’Film çeviriyorlar işte!’’ deyip ciddiye almaz. Türk halkıyla sağ iktidarlar arasındaki ilişki aynen böyledir. Sanki vergiyi veren kendisi değilmiş gibi iktidarı umursamıyor; ‘’Politika yapıyorlar işte!’’

‘’ İletişimin gelişmesi ve globalleşme bizi birer sosyo-politik hastalık hastasına dönüştürmedi mi?’’ Mehmet Barlas / Sabah
Türk toplumuna bir sosyo-politik hastalığın bulaştığı teşhisi doğrudur ama bu hastalığın kaynağının iletişim devrimi ve globalleşmenin olduğu çıkarımı gerçeği yansıtmamaktadır. Mehmet Barlas burada iktidara çatmamak adına bilinçli olarak yan pas yapmıştır. Türk toplumunun şu anki hastalık kaynağı bipolar kişiliğiyle siyaset üzerinden insanları kutuplaştıran bay potansiyel başkandır. Şu haliyle Türkiye bir cinnetin eşiğindedir. Ve bugün Türk toplumu imam hatip kökenli kifayetsiz muhterislerin diktası ile batı medeniyetinin ilk kalpazanları cumhuriyetçiler arasında ikiye bölünmüştür. Bugün şahsi ikballeri için Ak Saray’da şizofren bir adamın ‘’one man show’’ şovlarına gidenler ile her on kasımda Anıtkabir’e giden şizofrenler arasında patolojik açıdan herhangi bir fark bulunmamaktadır.

Onurlu ve ahlaklı insanlar için iktidar samimi olunacak bir şey değildir. Hayatın belli bir alanında zaman harcayıp emek vermek ve onun karşılığını talep etmek yerine insanlar bugün bir sarayla veyahut bir başkanla ilişki geliştirmeyi bir meziyet zannediyorlar. Yani ‘’muktedir olanla aramı iyi tutarsam dünyalık işlerde selamete ererim.’’ ahlaksızlığı yaygınlaştı Türk toplumunda. Lâkin bugün insanlara dolarını bozmasını söyleyenler yarın onlardan kumbaranı da bozdurmalarını isteyebilirler. İş bu kadarıyla kalsa iyi; bugün saraydan ihale alanların çocukları yarın onların çocuklarınızın bekâretlerini de bozarlar. Hatta hanımı güzel olanı orduya yazıp Suriye cephesine bile yollarlar. Çünkü iktidar böyle bir şeydir. Bugün Anadolu’nun göbeğinde kurulan sarayla Firavun’un sarayı, Bizans sarayı, Timur’un sarayı, Kisrâ’nın sarayları arasında herhangi bir mahiyet farkı yoktur. Hatta 1.5 milyon Iraklı’nın 600.000 Suriyeli’nin kanı üzerinde yükseldiğinden Ak Saray hepsinden çok daha tehlikelidir.

Artık tıpkı tarihteki Zerdüştlerin sönmeden yanan ateşi gibi Türkiye’de de muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların güdümünde saray tarafından gece gündüz harlanan, şehir meydanlarında, yüksek tavanlı burjuva salonlarda, çok katlı tiyatro hollerinde, büyük meclislerde ve televizyon ekranlarında bitmek tükenmek bilmeden dillendirilen, olabildiğince Makyavelist, ucu sonsuz bir deliliğe çıkan politik bir retorik var…

Sonuçta cumhuriyet Osmanlı’dan miras kalmış bin yıllık padişah-kul ilişkisini yüzyılda devlet-vatandaş ilişkisine dönüştüremedi. Onun için Türkiye’de yeni bir saray ve onun etrafında kümelenmiş öfkeli tebaa var. Yeni yapılacak anayasa ile devleti cumhuriyet lağvedilecek ve muhaliflerin vatandaşlık hukuku çalınıp köle olarak saraya bağlanacaklar.

Şu anda Türkiye’de çok ilginç bir durum var. Türkiye’deki yazar, çizer, akademisyen ve entellektüellerin çoğu cemaatin 15 Temmuzda kalkıştığı darbe teşebbüsünün arkasında kesin olarak AKP hükümetinin ve sarayın olduğunu avucunun içi gibi biliyor. Ama bunu ana akım medyada yazma ve dillendirmeye cesaret edemiyor. Meselâ bunu çok net gören yazarlardan birisi Fehmi Koru’dur. Ve ona köpekbalığı gibi eşlik eden Ertuğrul Özkök. Yani bu ülkede neredeyse herkes 15 Temmuz darbe girişiminin içyüzünü biliyor ama bay potansiyel başkanın şerrinden korktukları için konuşamıyorlar. Çünkü artık karşılarında bir devlet yok; dünyanın en büyük mafyalarından biri var.

Siz tarihin soysuzu muhafazakâr İslamcı kılıklı liberalleri, şayet en yakın yıldızlara gidip oradan dünyaya bakma şansınız olsaydı muhtemelen Babil’in muhteşem asma bahçelerindeki güzellikleri ve Mısır’ın ehramlarındaki arabesk ezgili canlı gece hayatını ve de tantanası hiç susmayan Şam yakınlarındaki ilginç Şamata şehrini de görebilecektiniz. Bugün Halep’in, Bağdat’ın, Şam’ın, Cizre’nin siz zalimlerin elleriyle yerle bir edilmesine rağmen hâlâ kıyamet kopmuyorsa biz insanların dünyadaki günahlarının henüz en yakın yıldızlara bile ulaşmamış olması yüzündendir. Yoksa cehennemin bize çok uzak oluşu yüzünden değil.

AKP’nin mutfaktan kaçmış maharetli politikacı kontenjanından TBMM başkanlığına atadığı Meral Pakşener’den sonra genel kurul tuhaf bir hal aldı. Kürsüdeki bir hatip lafını bitirmeden süre bittiğinde sözünü tamamlaması için bir iki dakika daha müsaade edilmiyor. Hele muhalif partili hatiplere asla… Yani bu adamlar bu kürsüden neden konuşuyorlar ki, hiçbir anlamı yok. Konuşmaları her seferinde seks sonrasındaki durum gibi, sönük ve anlamsızca bitiyor. Ama bu durum, sarayın politik maharetlerinden doğmuş bir hinlik. Sarayın koca meclisi nasıl bir siyaset sirkine çevirdiğinin resmidir. İşte o meclis başkanlarından biri de Almanya’da pasaportunu çaldıran saraylı bir kadındı. Sen ülkende bir muhalif hatibin sözünü bağlamasına müsaade etmiyorsun. Ama Almanya’da pasaportunu kaybetmiş birisi olarak ayrıcalıklı muamele istiyorsun. Sırf bunun için sarayı teyakkuza geçiriyorsun.

Artık Türkiye’deki mevcut siyasal yapıyı tanımlayan yeni iktisadi kavramlarla konuşmalıyız. Ortada herkesin içinde yaşadığı bir ev olmadığı için bir ekonominin varlığından bahsedemeyiz. Bugün Türkiye’de bir saray ve kapağı o saraya atmak için sabırsızlanan bir ahali var. Yani bugünlerde ‘ekonomik kriz’ diye dillendirilen şey özü itibariyle Türkiye’yi siyasal karteline almış cahil bir adamın hayata ve insana dayattığı istatistiklerden ibarettir. Maalesef hayatın o trajik istatistiklerini bile iktidardan yana doğrultmak için durumdan vazife çıkarabilecek ucuz bir tebaası da mevcut.

Arhancolos’a yakın bir köyde yaşanmış, arkadaşlarına her anlattığında gülmekten kendini alamadığı halk partisi döneminde yaşanmış bir vakayı adiyeydi kızın hatırladığı. Eceline susamış bir hoca köy camiinin minaresinden Arapça ezan okuduğu için köyün halk partili yalakaları tarafından yakalanıp iyice pataklanmış. Sonra minareye çıkartılıp şerefeden baş aşağı sarkıtılmış. Ve bunu da minarenin eğri olup olmadığını anlamak için inşaatlarda kullanılan şakul niyetine yapıyorlarmış. ‘’Hoca cennete gitmeye hazır mısın? Sen çok hafif bir adamsın, inşallah öbür tarafta sevapların günahlarına ağır basar, yoksa bu cüsseyle zebanilere diklenip cehennemden çıkman çok zor!’’ diye alaylı sorularla terletmişler adamı. Ayakları yukarıda, başı aşağıda köyü tersten görüp cılız bedeninden ecel terleri döküyormuş hocanın. İki de bir kızarıp yaşarmış gözlerini aşağıdan kendisine merakla bakan insanlara ve dikenleri yaban otları ısırganları boy vermiş mezarlara çevirip nefes nefese kelime-i şahadetler getiriyormuş. O vaziyette bile aşağıda merakla bekleyen gizli bir siyasi mezhep olarak yaftalanan demokrat partili insanlara ibret olsun diye tekrar tekrar Türkçe ezan okutturuyorlarmış ona. Yaylalarda dana görmüş öküz gibi böğürttürüyorlarmış. Yanakları sarktığı için kendi cinsine olan inancını kaybetmiş yaşlı bir köpek gibi havlaması isteniyormuş ondan. Nahiye çarışusundaki bezzaziyeden sıkı pazarlıkla aldığı beyaz pazen kumaştan diktirdiği belli peygamber donu kıçından kaydığı için tıraşlı hayaları bile görülüyormuş ve hocanın mahremiyeti halka ayan oluyormuş. Minarenin dibindekiler bu durumdan epeyce zevk alıyor, hocaya ve zorbalara laf atıp kahkahadan yıkılıyorlarmış. Hoca o vaziyette bir Nazi askeri gibi tam on üç kez; ‘’Milli Şef'e selam, hay İnönü, Hayl Führer!’’ ve ‘’Millet ulu şefin emrinde birbirinden ayrılmaz tek bir varlık olmuştur, bundan ötürü Türk’ün gücü her zaman yüksektir ve sonsuzdur!’’ diye avazı çıktığı kadar bölük pörçük bağırıyormuş. Hoca bir iki denemeden sonra birbirine eklemlediği kelimelerle nihayet cümleyi doğru söylemeyi başarmış. Halk partili zorbalardan biri;’’ Ulan önceki dediklerini anladık da bu cümleyi nereden öğrendin?’’ diye merakla gürlemiş. ‘’Ne biliyim uşağım, parti merkezindeki gazetelerde öyle yazdığını duymuştum?’’ diye yanıt vermiş. Hocaya bir daha Arapça ezan okumayacağına ve muhtarın dertsiz başını nahiye müdürüyle derde sokmayacağına dair bildiği bütün yeminleri yaptırmışlar. ‘’Musa’nın kitabı.’’ dedikleri köy camisindeki kararmış sayfaları yırtık pırtık orta boy Mushaf’ı okuması için köydeki ihtiyar heyetinin imtiyazlı Müslümanlarına vermeyeceğine dair de sözler verdirilmişler. Nihayetinde mintanı ve atleti ters dönüp kollarından başına dolandığı için tam olarak ne söylediği anlaşılmayan hoca son bir hamleyle minarenin şerefesine çekilip Milli Şef'in yerel zorbalarınca yaşama şerefiyle şereflendirilmiş.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

6 Aralık 2016 Salı

KAPADOKYA BALONLARI – 103

Âmâ o vakıanın birkaç saat öncesini, birkaç saat sonrasını, birkaç gün öncesini ve sonrasını, birkaç hafta, birkaç ay, birkaç yıl öncesini sonrasını, insanları, iklimi, coğrafyayı, zamanı düşünüp hayatın ve insan benliğinin röntgenini çekip vakıaları anlamlandırabiliyordu. Köyde hayat Âmâ’nın kemençesiyle çaldığı çekilmez gaydalar gibiydi. Hayatın hiçbir ahlaki kuralının olmadığının, insanı sürekli azdırdığının farkındaydı. İşin kötü tarafı sadece bilmek yaşanacak olana çare değildi.

Bir İmera Hikâyesi

Hıristiyan Rumların Karadeniz’de yaşadığı çok eski zamanlarda Kommenosların sarayında görevli aslen İmera Köyünden bir paşa (yerel vassal) varmış. Paşanın da köydeki evinde ay parçası gibi güzel bir kızı varmış. Kız, paşa babası evde olmadığı zamanlarda aşığı olan bir Rum delikanlıyı akşamları eve alıyor ve onunla gönül eğlendiriyormuş. Paşa bir akşam ansızın eve dönüp kapıyı çalınca kız delikanlıyı alelacele çeyiz sandığının içinde saklamış ve sandığın kapağını da kapatmış. Terslik bu ya kızın paşa babası da kızın odasına gelmiş ve tam sandığın üzerine oturmuş. Paşanın o akşam gevezeliği tutmuş ve sandığın üstünden bir türlü kalkmak bilmiyormuş. Sabahlara kadar kızına kahveler yaptırmış, harplerde başından geçen türlü şeyleri ve akla hayale gelmez eski hikâyeler anlatıp duruyormuş. Paşanın hem kızının odasından dışarı çıkması hem de ev hasretini giderip evden ayrılması epeyce uzun sürmüş. Bu süre içinde sandığın içindeki delikanlı havasızlıktan ya da kızın paşa babasının gür sesinden duyduğu korku yüzünden ölmüş. Paşa evden ayrılır ayrılmaz çeyiz sandığını açan kız sevdiği delikanlının cansız bedeniyle karşılaşmış. Kızcağız hem çok üzülmüş hem de çok korkmuş. Durumu paşa babasının hem seyisliğini hem de şoförlüğünü yapan evin uşağına söylemeye karar vermiş. Paşanın kızı ve uşağı bir akşam vakti köylülere görünmeden delikanlının cesedini çuhalara sarmışlar ve taşıyıp iki ucuz istavrozla yakınlardaki bir mezarlığa gömmüşler.
Aradan belli bir zaman geçtikten sonra paşanın uşağı meyhanede birlikte içki içtiği arkadaşlarına paşanın güzel kızını kendisine hizmet etmesi için meyhaneye çağırabileceğini iddia etmiş. Meyhanedekiler paşanın uşağının sözlerini çok ucuz bulmuşlar ve onu alaya almışlar. Bunun üzerine uşak bir çocukla paşanın kızına haber göndermiş. Kısa bir zaman sonra paşanın alımlı kızı meyhanenin kapısında görünmüş. Uşağın meyhanedeki arkadaşları hayretler içinde kalmışlar. Ve akla hayale gelmeyecek laflarla paşanın kızıyla uşağın arasındaki ilişkiyi tahmin etmeye çalışıyorlarmış. Kız meyhanenin ortasında dikilmiş utanmaz uşağa ve arkadaşlarına ne yapacağını düşünüyormuş. Bir süre meyhanedekilere içki servisi de yapmış ve iyice sarhoş olmasını beklemiş. Sonra bulduğu bir teneke ispirtoyu öteye beriye döküp meyhaneyi ateşe vermiş. Ve dışarı çıkarken kapıyı iyice kilitlemiş. Meyhane, içeridekilerin acı dolu çığlıklarıyla cayır cayır yanıyorken o arkasına bakmadan yürüyormuş. Kız bu olaydan birkaç gün sonra İmera Köyü’nün kilisesindeki papaza gitmiş ve günah çıkarmak istediğini söylemiş. Papaz günahkâr kızın sırrını kimseye açıklamayacağına dair tanrıya ve İncil’in üzerine yemin etmiş. Bunun üzerine kız delikanlıyla olan gizli aşkını ve babasının uşağıyla onun meyhanedeki arsız arkadaşlarını nasıl yaktığını papaza tek tek anlatmış ve günahlarının bağışlanması için onun adına tanrıya dua etmesini söylemiş. Dahası kız kiliseye bağışta da bulunmuş.
Sonra Trabzon’da ve civardaki bütün Rum köylerinde çok zengin bir tacirin kayıp oğlunu bulanların ya da onunla ilgili bilgi verenlerin tam iki yüz altınla ödüllendirileceğine dair haberler yayılmış. İmera Köyü’nün papazı ödülü ve köylüler arasında dolaşan söylentileri duyunca kilisede yaptığı yemini bozmaya karar vermiş. O sıralarda köyün kilisesine daha önce hiç görmediği bir adam gelmiş. Papaza kendisinin varlıklı birisi olduğunu ve günah çıkarmak istediğini söylemiş. Böylece Rum tacir ve papaz kilisenin günah çıkarma kafesine girmiş. Adam papaza oğlunun İmera’da öldüğünü tahmin ettiğini, yakın zamanda bir katilin günah çıkarıp çıkarmadığını sormuş. Papaz tacirin bu sorusu üzerine uzun süre susmuş. Adam kiliseye bağış için bir kese dolusu altını kafes parmaklıklarının arasından papaza uzatmış. Papaz suskunluğuna devam edince adam üç kese altın daha uzatmış loş ışıklı kafesin bağış kızağına. Ve böylece ilanda taahhüt ettiği iki yüz altına ulaşmış. Papaz parayı almış ve sinir bozucu bir şekilde trink, trink, trink diye sayıp eteğine bırakmış. Papaz kafesin parmaklığına yanaşmış, eğilmiş ve adamın kulağına, oğlunun katilinin İmera Köyünden bir kadın olduğunu ama ona tanrının evinde kadın bir katilin adını söylemesinin imkânsız olduğunu söylemiş. Ama gelecek pazar Trabzon’da Küçük Ayvasil kilisesindeki ayinden sonra onu kapıda beklemesini de ilave etmiş.
Günler geçmiş ama acılı babanın evlat acısı bir türlü dinmemiş. Sonunda pazar günü gelip çatmış, çanlar çalmış, Hıristiyan Rumlar siyah elbiseler içinde uslu adımlarla kilisenin yolunu tutmuş. Doğal olarak acılı baba kilisede en öndeki sırada oturuyormuş ve ayin boyunca papazın gözlerinin içine bakıyormuş. Nihayet bütün acılı kilise ilahileri susmuş, son istavrozlar çıkarılmış ve ayin sona ermiş. Adam papazı kilisenin kapısından dışarı adımını atarken cübbesinden yakalamış. Acılı adam ve papaz efendi bir süre Ayasofya’ya doğru yürüyüp Karadeniz’deki yunusları ve martı sürülerini temaşa etmiş. Sonra papaz oğlunun ölümüne sebebiyet veren kişinin Trabzon sarayındaki İmera Köyü’den bir paşanın kızı olduğunu söylemiş. Papaz, adama katilin babasının imparatorun ordusunda bir paşa olduğunu, dolayısıyla Trabzon’daki mahkemeye başvurup olayı araştırmasını talep etmesini anlamsızlığını izah etmeye çalışmış. İmera Köyü papazı düşünmüş, taşınmış ve sonunda Rum tacire Rusya’daki en yakın mahkemede dava etmesini tavsiye etmiş.
Yüreği acılı adam hemen bir gemiye atlamış ve Karadeniz’i güneyden kuzeye geçip Rusya’ya gitmiş. Liman şehrindeki en yakın mahkemede İmeralı paşanın kızı hakkında dava açmış ve cinayetle ilgili bütün bildiklerini tek tek anlatmış. Bütün bu olaylara şahit olarak da İmera Köyü’nün papazını göstermiş. Hâkim ön bir kararla Trabzon’dan paşanın kızını ve Rum tacirin şahit yazdırdığı papaz efendiyi çağırtmış. Kız ve papaz aynı gemiye binip yolculuk boyunca birbirlerini süzerek Rusya’ya gitmişler. Nihayet mahkeme başlamış. Kız mahkemede gözyaşı döküp kendini savunmuş. Delikanlının ölümünün sadece bir kaza olduğunu, paşa babasının küstah uşağının bu ölümü kullanarak kötülüğü büyüttüğünü, tanrının kendisini affetmesi için kiliseye gidip günah çıkardığını ama gözünü para bürümüş o papazın tanrıya, kiliseye ve inancına ihanet ettiğini söylemiş. Mahkeme İmera Köyü’nün papazını tanrıya, Hz. İsa’ya, Bakire Meryem’e, kiliseye ve paşanın kızının kiliseye duyduğu inanca ihanetten suçlu bulmuş ve papazın idamına karar vermiş. Paşanın kızıysa kiliseye yeniden bağış yapmak şartıyla serbest bırakılmış. İmera Köyü’nün papazı mahkemenin kararını açıkladığı günün ertesinde halkın huzurunda idam edilmiş. Papaz idam mangası önünde yağlı ilmiğe doğru giderken; ‘’Yüce İsa! Aziz Meryem! Lütfen bana acıyınız ve merhamet ediniz!’’ diye ağlıyormuş.
- İşte Ruslar, İmera Köyü’nün açgözlü o papazının boğazına yağlı urganı geçirdiği o sabahtan beri gerçek Ortodoks Hıristiyanlarmış.

Mustafa Reşit Akçay’ın yaptığı tam bir saray soytarılığı. Bir kere adam olsan çalıştırdığın takımın adını sorgulardın. Ne bu Osmanlıspor? Bu memlekette kalkıp birileri de Bizanspor, Selçukluspor, Hititspor, Medspor, Urartuspor, Frigspor kurarsa ne olur ülkenin hali? diye sormuyorsun. 20.000 doları varmış da onu devlete bağışlıyormuş. Türk futbolundaki Karadenizli bir Roma vatandaşının aptallığından bir kere daha Roma vatandaşı olması hali. Sana devletleşmiş hükümet görünümlü bir mafyaya bağış yapma hakkını kim veriyor? Bu kamusal ahmaklığının devlete verecek 20.000 doları olmayanlara bir hakaret olduğunu hiç düşündün mü? Devlete 20.000 dolarlık bir iyilik yapıyorsun çünkü ileriki yıllarda da Türk futbolundaki çakalların arasında yerini garantiye alma telaşındasın. Aleni bir savaşta olduğunu halkına açıklamaktan imtina eden bir hükümete yardım ettiğin için gerçekten ahlak sorunlusun. ‘’Devlet benden 20.000 doları alsın!’’ sözünün tefsiri bay potansiyel başkan sarayda olduğu müddetçe süper ligte çalışayım demektir. Türkiye’de devlet, senin gibi düşünenlerin ‘yardım ediyoruz’ diyerek dünyanın en büyük gangster çetesine çevirdiği bir yapı oldu çıktı zaten.

İnsanlara doğru dürüst bir hukuk sistemi, sosyal düzen kurmayı akıl edemeyen ahmak sürüsü televizyon ekranlarından her gün tanrının cennetini ve yüz yıl önce kâfirden kaçırılmış bir vatanı tekrar tekrar satmayı politika zannediyor.

Muhalif vatandaşın döviz duası; Ya rabbi, ilahi yarabbi bu güne kadar hiç kredi kartı kullanmadık, faize bulaşmadık, bankamatik dahi kullanmadık, bankalara kuruşumuzu kaptırmadık. Bütün dualarımız doların 5 TL avronun da 6.5 TL olması yönündedir. Fazlü kereminle sarayın hazinelerini üzerimize gani gani yağdır ya rabbi! İçimizdeki iyi kulların yüzü suyu hürmetine dualarımızı kabul eyle ya rabb'ül âlemin.

Karadeniz’de durum Ayvazovski’nin Deniz Kazası adlı tablosundan farklı değildi. Tıpkı gece vakti Arhancolos Köyü'nü basan karakoncoloslu o günlerde olduğu gibi karanlıklar içinde kasvet saçan kurşuni bulutlar, denizde köpürüp duran hırçın dev dalgalar ve o dev dalgalara gökyüzünden ilahi bir kurtuluş muştusu gibi sızan sıcak bir ışık huzmesi... O köpüklü dalgaların arasında neredeyse kaybolmuş insanların tüm uğraşlarına rağmen sahile yanaşamayan bir sandal... Ve o sandalın üzerinde dalgalarla savrulup dururken korkuyla küreklere asılan yüreği yerinden fırlayacakmış gibi endişeli bakışlarıyla üzerindeki doğulu kıyafetleri deniz suyuyla sırılsıklam olmuş insanlar... Bakışları kara yönünde ve tek arzuları sağ salim bir şekilde karaya çıkmak ve sevdiklerine kavuşmak... Tıpkı insanlığın şeytandan ve şeytanın yeryüzündeki avanesinin kötülüklerinden kaçıp Yüce Yaratıcı'ya sığınması gibi köklü bir kurtuluş arzusu... Denizin kıyısında dalgaların çarpıp durduğu kilise biçiminde büyükçe bir falez çıkıntısı...O falezin üzerinde tehlikeden uzakta insanlar, her tarafta köpürüp duran dev dalgalar ve geminin yaklaşmasına izin vermeyen tümüyle kaos içinde sarp kayalarla bir kıyı. Mahşer dünyaya inmişçesine sadece dalga seslerinin ve martı çığlıklarının duyulduğu sonu belirsiz bir bekleyiş. Tam kurtuluş noktasının üzerinde uçuşan martılar. Ve kasvetli bulutların tam ortasından ilahi bir muştu gibi denizin ortasına sızan ve denizin tuzlu lacivert suyunu zümrüt yeşiline çeviren ışık huzmesi... Sanki Yüce Yaratıcının eninde sonunda büyük bir kurtuluşun olacağını insanlara haber veriyor gibi. Köpüklü dalgalarda sürüklenip duran haç şeklindeki kırık bir gemi direği insanın yüzyıllar önce tanrıyla kopmuş göbek bağını simgeliyor. Sisin pusun içinde ağaçlar ve tepelerde bir yerlerde tehlikeden uzaklarda huzura atıf yapan basit yapılı evler. Sandaldan ellerini uzatıp yardım isteyen kazazedeler ve kilise kayanın üzerinde ufuktaki çok daha büyük tehlikeleri işaret eden sıradan insanlar.

Gönül işlerini çok fazla ciddiye almadığından aklına düşen bu soruyu çocukça buldu ve herhangi bir cevap arama gereği duymadı. Yine de tek tek köydeki delikanlıları düşündü. Ona göre hepsi beş para etmez ipsiz sapsız gençlerdi. Değil onları rüyalarına ortak etmek adlarını telaffuz etmeye bile değmezdi. Ona günaha bulaşmamış aziz türü bir eş lazımdı. Yorganı üzerine çekti ve yüzünü kapıya döndü. Gaz lambasının ışığına odaklandı. Önce ışığın titrediğini fark etti. Işığa biraz daha dikkatle baktığında ise ışığın titrediğinden emin olmanın yanlış olduğunu düşündü. Daha sonra gözlerinin bir iki açıp kapadı ve ışığın titremediğini zira lambadaki ışığın titremesi için odada bir rüzgâr akımının olmadığını dolayısıyla gördüğü şey için yanıldığına kanaat getirdi. Sonra ışığın kesinlikle titremediğini ama kendisinin ışığın titrediğini zannettiğini çünkü gerçekte öyle olması gerektiğini arzuladığını düşündü. Başlangıçta kendinden emin olduğu halde kendince sorduğu sorulara verdiği yanıtlarla durumu bir muammaya çevirdiğini o şeyin ucunu kaybettiği ve bir tür deliliğe bulaştığını fark etti. Bir süre kapattığı gözlerini yeniden açtı. Tekrar dikkatle gaz lambasındaki ışığa baktı ve biraz önce verdiği kararın kesin olarak yanlış olduğuna kanaat getirdi. Evet, çok dikkatle bakıldığında lambanın ışığı titriyordu, çünkü lambadaki fitil yanarken hazneden çıkan gazyağı ile yanmanın giderek hızlandığı anlaşılıyordu ve odadaki tertemiz havanın koktuğunu duyumsayabiliyordu. Meryem alaylı bir şekilde tebessüm etti. Lambadaki ışık titriyordu çünkü penceredeki incecik boşluklardan hissedilmeyen bir rüzgâr geliyordu. Nedense son ihtimali çok daha mantıklı buldu. Oysa bu, kendine söylediği şeyi haklı çıkarmak için uydurduğu basit bir yalandan ötesi değildi. Zira odada rüzgâr falan yoktu, kapı kitliydi ve ışık titremiyordu. Ve işin en ilginç tarafı bunu Meryem de biliyordu. Ama yine de gördüğü ve emin olduğu şeyden çok inanmak istediği şeye inanıyordu. Çünkü insan tam da böyle bir şeydi.

Kızın dedesinin anlattığı diğer bir hikâyeye göre Of’taki birkaç bakkaldan biri Bakkalzade Asım Efendi’nin idi. Kendisi bu ağır Osmanlı adamından herhangi bir zarar görmemişti ama halk arasında Alman Harbi’nde diğerleri gibi istifçilik yaptığı şayiası yayılmıştı. Akşamları birincisi belediye binasının önündeki kumluk meydanda ikincisi Sümerbank mağazasının az yukarısında hemen çarşı başının dört yol ağzındaki meydanda, üçüncüsü ise gece vakti kayıkların yanaşıp taze balık boşattığı basit rıhtımlı bir limanın yolunda kamyon tekerine benzer gaz fenerinin harp nedeniyle karartma yapılmadığı gecelerde belediyenin kadrolu bekçisince yakılırmış. İnsanların yatsı namazından sonra evlerine çekildiği ilçedeki birkaç radyodan birisi de o bakkaldaymış. Alman Harbi’nin başladığı yıllarda ilçenin pazarına her uğradığında bakkaldaki meraklı ahali için haberler iyiydi. Panzer Hasan hemen her gün bakkaldakilere yandaki kahveden çay söylüyor, dudaklarında sigarası, elinde kalın taşlı tespih, başındaki Barselon marka fötrüyle keyfi yerinde görünüyormuş. O zamanlar Almanlar her cephede üstünmüş ve Hitler’in öfkeli nasyonal sosyalist nutuklarını insanlara aktarmada radyo frekansları oldukça yetersiz kalıyormuş. Führer konuştuğunda radyonun ızgarasına yapışmış dâhili hoparlörler zangırdıyormuş. Konu dönmüş dolaşmış halk partisinin iktidarından sıkılan Oflular’ın milli şefin ayran gönüllü bürokratlarının ilçeye belediye reisi olarak atadığı, ahalinin hem kel hem fodul bulduğu Doktor Şükrü Honderoğlu’nu ilçeden nasıl kaçırdığına gelmişti. İhtiyarların arasındaki meşveretlere bakılırsa bu iş halk partisinin ceberutluğundan illallah diyen Oflular bir gece vakti el ele vermiş ve belediye binasının çatısına merdiveni dayayıp kiremitleri apar topar alaşağı etmişmiş. Ahaliye göre bu gerçek bir demokrasi kalkışmasıymış. Panzer Hasan her zamanki gibi olayı anlatırken; ‘’Ayye!’’ deyip zevklenerek belediye reisi doktorun durumu ancak yağan ilk yağmurla fark edişini ve reisin ne yapacağını bilemez bir halde şaşkına dönüşünü, odasına damlayan yağmur sularından korunmak için kıymetli evrakların üzerinde şemsiye elinde nasıl nöbet tuttuğunu, bunun bir tadilat savsaklaması olmadığını anlayıp her şeyi boş verdiğinde şapkasından sızan suların siyah Nazi bıyıklarının boyasını akıtıp nasıl beyaza çevirdiğini, kıymetli evraklar dâhil tüm tıbbi gereçlerinin nasıl sular içinde yüzdüğünü, bunun ne denli büyük bir demokrasi zaferi olduğunu, zavallı doktorun soluğu Rizeli Erol’un otobüsüyle nasıl Sürmene devlet hastanesinde aldığını, Ofluların kırmızı kiremit devrimi sonrasında ejderhanın kuyruğunu nasıl feodal ağalarına kaptırdıklarından dem vuruyormuş. Hemen her pilibis marka radyolu kahvehanede ezan duyulduğunda ahali tarafından bahsi açılan konuysa şuymuş. Sonradan hidayete ermiş alkolik bir kamyon şoförünün Trabzon İran arasında yolcu ve yük taşıdığı zamanlarda Tahran pazarından satın aldığı, içkiye tövbe ettikten sonra Of’un merkez camiine hediye ettiği rengârenk muhteşem Tebriz halısının halk partili çapulcular tarafından bir gece yarısı nasıl uçurulduğunu ve olayın duyulmasıyla halk arasında Şahın Uçan Halısıymış. Yerel efkârlar bitince söz dönüp dolaşıp daha cihanşümul bir konu olan Alman Harbi’ne geliyormuş. Beş altı saatte bir verilen ajans haberlerinde; ‘’Sayın dinleyiciler Polonya’yı işgal eden Almanlar bugün de Paris’e girdi.’’ denildiği zaman bakkaldaki topluluğun heyecanı tavan yapıyormuş. Umumi görüş; ‘’Bu Alman milletiyle hiçbir millet baş edemez. Biz Cihan Harbi’nde çok şansız yenildik. Muhteris İttihatçıların fışkı yemeleri yüzünden koca imparatorluk kuş olup uçtu elden!’’ şeklindeymiş. Almanlar lehine haber geldikçe sert bakışlarıyla devreye Panzer Hazan giriyor birkaç aykırı kelam ediyor ve bakkaldakileri coşturuyormuş. Ama aradan birkaç yıl geçip Almanlar için şemsiye tersine dönüp Rus steplerine dayanmış Nazi ordusunun tankları ve askerleri donduğu haberleri radyodan okunmaya başladığında, spikerin soğukkanlı duygusuz cümleleri artık bakkalda neşe saçmıyormuş. Yedi köşeli kasketlerin, fötrlerin altındaki Alman hayranı yüzler günbegün ekşimeye başlamış. Bu kez pilibis dinleyicileri teselliyi haber sonrasında olunan sonu gelmez Kürdili Hicazkâr fasıllarda arıyormuş. Panzer Hasan bir yandan diliyle saracağı tütünün kâğıdını ıslatıyor diğer yandan kalabalığın sataşmalarına karşı direnmeye devam ediyormuş ve tabakadaki tütününü paylaştığı birkaç gönüllü panzerle Karadeniz cephesini korumaya çalışıyormuş. ‘’Daha geçenlerde Almanlar Harkov’daki kış saldırısında Rus ordusunu çembere alıp yok etti. Tam yüz bin esir aldı, saymakla biter mi, koydini Rus’un nenesinun ..ina! Denizde yüz kırk sekiz gemisini batırdı. Sen ne deyisun hemşerim Alman hiç yenilir mi? Kafayı mı yediniz siz?’’ Bir diğeri: ’’ Panzer anlayirum sen Almanlardan yana çok havaya girmişsin ama son haberleri duymadın galiba? Mareşal Pulus emrindeki Alman ordusu Stalingrad önlerinde yok edildi? Uyan da balığa gidelim?’’ dediğinde Panzer Hasan pek önemsemiyor konuyu bir çırpıda hükümetin gaza, tuza ve pamuklu kumaşın metresine yaptığı zamma getiriyormuş. Yağmurlu Perşembelerin birinde radyodaki bas sesli spikerin insanları azarlıyor gibi verdiği haberlerde; ‘’Bugün Rus birlikleri son zamanlarda yoğunlaştırdığı top atışını kesip dört koldan Berlin’e girdi sayın dinleyiciler.’’ dediğinde ise bakkaldaki kalabalığın çoğu artık radyoda okunan haberlere inanmıyormuş. Radyodan haberler okundukça Panzer Hasan sinirlenmeye başlamış; ‘’Ula Asım Efendi ha bu radiyonun ne deyi ha boyle, şeytan mı var bunun içinde, at onu bir ırmağa, neyse veririm parasını. Hiç Alman harp eder de yenilir mi?’’ diye gürlüyormuş. Bakkalın kapısına doluşmuş şaşkın kalabalık ise onu onaylar gibi uğultuyla başını sallıyormuş. Bakkalzade Asım Efendi ise; ‘’ Bu fışkı yiyen radyoyu tamam İngilizler yaptı ama haberini okuyan Türk hükümeti. Yok radiyon Grundig marka olsa şüphelenirdim ondan. Almanlar Moskova önlerindeyken Paris’e girerken bu bok yiyen doğru konuşuyor da Ruslar Berlin’e girdiğinde mi yalan konuşuyor. Fuzuli konuşup durmayın, maskaralık yapmayın etmeyin benle, gidin Holoğlu’nun kahvesinde dinleyin, hay de!’’ diye çıkışmış kalabalığa. Bakkalzade Asım Efendi onları resmen kovmuş. Kulakları kızarmış Panzer Hasan kapıdan çıkarken sigarasından derin bir nefes daha alıyor ve ortalığı kolaçan ediyormuş. Sonunda kirpiklerini kısmış ve çarşıdaki koyu elbiseli kalabalığın cılız hareketliliği süzmüş.’’ Vuh fışkı yiyenun Almanı, bak ha buriya bize ettiği işe?’’ diye mırıldanmış. İşte pilibis marka bir radyonun yüksek frekanstan Almanların yenildiği haberini verdiği o makus günden sonra Panzer Hasan Bakkalzade Asım Efendinin bakkalından içeri bir daha adımını atmamış. Ama Panzer Hasan’ın her sigaraya asılışında boğulacak gibi olduğu acı öksürükleri ve Nazi yanlısı dostlarına ısmarladığı demli çaylar hiçbir zaman unutulmamış.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

3 Aralık 2016 Cumartesi

KAPADOKYA BALONLARI – 102

Adana’daki bu elim yangın bizlere göstermiştir ki Ak Saray’a sadece Alparslan kıyafetli korumalar değil aynı zamanda sıkı bir eğitimden geçmiş yeni bir tulumbacı ocağının kurulması şarttır. Ve memleketin selameti açısından bu tulumbacı oğlanların her yemekten sonra tulumba tatlısıyla takviye edilmeleri gerekmektedir.

Bir de bana akıl veren bazı saraylı hödükler var. ‘’Kalemin çok iyi adamım ama sen besmeleyi batılın tarafından çekiyorsun. Besmeleyi sarayın kapısından çekersen hiçbir derdin kalmaz. İyi bir işin olur, bankada yüklü hesabın olur, son model bir araban olur, şehir şehir gezersin. Sana kız bile verirler, evlenirsin, boy boy çocukların olur. Bütün yazdığın o metinleri büyük yayınevleri alırlar, tek tek edebi, siyasi tasnif ederler, sıkı edisyon edip kitap haline getirirler, bütün ömür çilen biter. Emin ol, haftalarca bestsellerdan inmezsin. Ülke seni okur. İmza günlerinde pop yıldızı gibi muamele görürsün! Avrupa’yı, Amerika’yı bütün dünyayı dolaşırsın. İyi otellerde kalırsın. Görgün, bilgin artar. Aforizma yağdırırsın Türkiye’ye. İlham perilerinden harem kurarsın oğlum. Her şey bütün bu yazdığın şeyleri sarayın içinden besmele çekerek yazmana bağlı adamım. İnat yapma, inan bana, sen büyük yazarsın!’’

Hz. Süleyman ile Saba melikesi Belkıs’ın (kral ve kraliçe) devlet münasebetlerinden gönül ilişkilerine meyleden hikâyelerini bir türlü İslam’ın şerri hükümleri dairesine sokamadım. Yani Hz. Muhammed (SAV) Hz. Süleyman’dan önce peygamber gelmiş olsaydı kadı Hz. Süleyman’ın kellesini vurdururdu. Ne demek ulan, el âlemin tül elbiseler giymiş dalyan gibi alımlı, esmer kraliçesini sarayında ağırlamak! Diğer taraftan bakılırsa, dört mezhep de birdi, yani mezhep yoktu, din Londra asfaltı gibi genişti. Dahası bugün bile İslam Sünnilerin, Malikilerin, Hambelilerin, Şafilerin kafasına sığmayacak kadar büyük bir dindir.

Bosna Hersek’in Bilge Kralı rahmetli Aliya İzzetbegoviç inandığı dinin, İslam’ın, ruhunu hem Tito’nun komünist Yugoslavya’sına karşı, hem de Dayton Antlaşmasıyla Bosnalı Müslümanlara dayatılan şartlara karşı korumasını bildi. Türkiye’deki siyasal İslamcılar ise ruhlarını cumhuriyeti talan etmek adına Kemalizm’e ve modern dünyanın nimetlerine çöreklenmek adına liberal aydınlar eliyle turbo kapitalizme satmakta herhangi bir beis görmediler.

Ak Saray’ın bol dolar ulufeli kâtiplerinin gazetelerde çiziktirdiklerinde bir doğruyu söylememek adına Türkçe’nin dil bilgisi kurallarına saklanıp ufak işlerde büyük ahlakçı kesilmek ama büyük meselelerde kancık bir sokak köpeği gibi tin tin yürüyüp doksan dokuzluk mugalata yapmaktan başka yaptıkları bir şey yok!

İsrail yanarken sevinenler, Şam, Halep, Musul yanarken susup oturuyorlar. Güney Doğu’da şehirler havaya uçarken; ‘’Oh olsun!’’ diyorlar. Adana yanarken üzülüyormuş gibi yapıyorlar. Nedense Türk polisi bütün bu işlere sebep olan Kasımpaşalı o külhanbeyini bir türlü bulamıyor.

Yani Eski Türkiye’de Karagümrük yanarken Türk polisi en azından faili arıyor, itfaiye de yangına koşuyordu. Yeni Türkiye’de Orta Doğu yanıyor, Güney Doğu yanıyor, Adana Ovası, bütün Toroslar tutuştu, itfaiyeye ihbar yağıyor, karakol tutuştu tutuşacak ama polis hâlâ uyuyor.

TRT’deki Diriliş dizisini isleyip Yeni Osmanlıcılık fikri üzerinden Orta Doğu’da tatlı hayallere dalmanın bir âlemi yok. AKP hükümeti BOP eş başkanlığı adı altında İsrail ordusunun asla yapmaya teşebbüs edemeyeceği türden şeyleri Türk ordusuna yaptırıyor.

Rusya’nın dışişleri bakanı Sergey Lavrov 2004 yılından beri Rus dışişleri bakanıdır. AKP hükümetinin 2003’ten beri dışişleri bakanlığını meşgul etmiş zatları ise şöyledir; Yaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Mevlüt Çavuşoğlu, Feridun Sinirlioğlu ve yeniden Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Yani yedi tane AKP’li dışişleri bakanını yan yana koysanız bir Rus diplomatı etmezler. İşte bu topraklarda, köksüzlük, ilkesizlik bir ülke adına işleri ahbap-çavuş padişah-kul ilişkisiyle götürmek böyle bir şey.

Hukuk basittir ve aynen şöyle der. Adına Cemaat denilen ve 15 Temmuz’da bu ülkede darbeye teşebbüs etmiş yapı mahkemelere sunulan somut kanıtlarla suçluysa, bu yapıya tam on beş yıl boyunca devlet kurumlarında yardım ve yataklık yapmış AKP hükümeti de bakanları, başbakanları ve de bürokratları olarak aynı fiiller üzerinden ve aynı derecede suçludurlar. Bu suç müşterekliği, henüz bir dava edilmemiş ve mahkemece bir karara bağlanmamış olsa bile, kamu vicdanında sabittir. Zaman aşımına uğramaz. Bugün cemaat müntesiplerinin çektiği cezayı zamanı geldiğinde AKP’nin ekâbir takımı da çekecektir. Yani işin komik tarafı AKP’liler cemaati mahkûm ederek aslında kendilerini de mahkûm ettiklerini anlamayacak kadar hukuktan bihaber olmaları. İlk iktidar değişikliğinde hepsi kodesi boylayacak.

Şu anda Türkiye hukuken ve filen bir savaşta ama bunun adını koyan yok bu ülkede.
Türkiye’de bir ekonomi yoktu, sarayın ihtiyaçları için kurulan bir pazar vardı sadece.
Türkiye uzun zaman 800 TOKI müteahhidinin inşaat piyasasından aldığı 72 kalem malla gitmişti.
AKP ve bay potansiyel başkan siyasetle hayatın bütün yasalarını çaldı ve saraya bağladı.
Bay potansiyel başkan o kadar çok yalan konuştu ve o kadar çok yalaka buldu ki, en küçük doğru bir söze tahammül edilemiyor artık.
AKP’nin bu ülkede bir tek işi var. Koca ülkeyi saraya bağlamak için her türlü düzenbazlığı yapmak.
AKP’nin elit kültü aşırı vitaminden komaya girmiş durumda ama sarayın pazarı yine de krizde.
Bugün doların 3.5 TL’ye fırlamasıyla olup biten şey sarayın sonsuz yalanlarıyla Türkiye’deki hayatın trajik gerçeklerinin birbirinden ayrışıyor oluşundan ibarettir.
Sıradan vatandaşlar için panik yapacak bir şey yok; çünkü onlar AKP’nin saray pazarına dâhil değiller.
Giderek varlığını hissettiren bu ekonomik kriz, özü itibariyle dünyadan kopuk bir şizofrenin siyasetinin iflasıdır.
Hukuku hiçe saydığı için bir mafyaya dönüşmüş bir yapı, hayatın nesnel istatistikleri karşısında çözülüyor.
Artık saray ve AKP ekvator kuşağına taşınmış buzullar gibi, kaçışları yok, sayılarla günbegün eriyecekler.
İşin en tuhaf tarafı artık bu ülkede onlara hiç kimse itiraz etme gereği de duymuyor.
Siyasal İslamcıların Türkiye’de kazandığı Pirus zaferinde yolun sonuna gelindi.
Avrupa Türkiye’ye siyasi ve ekonomik ambargo uyguluyor.
Bu haliyle Türkiye birkaç huysuz gorilin hâkim olduğu muzları bitmiş tropik bir park gibi.

Dün gecenin özeti; ‘’ Bir Sibirya kurdu tam 296 farklı kelimeyi ezberleyebiliyor. Sizin liderleriniz ise pazar günü sabah saat 9:00’dan gece saat 01:00’e kadar 200 kelimeyle size bağırıp duruyorlar. Kafayı dinleyeceğimiz bir pazarımız var, onda da susmuyorlar arkadaş!’’ Michelin Hüseyin

AKP’nin içişleri bakanı Lekkalı Süleyman Soylu’nun haline bakıyorum televizyonda. Bir içişleri bakanı Türkiye’de iç güvenliği mafya yardımıyla halletmiş, memlekette asayiş berkemal. Millete ettiği kelamın farkında değil, ağzından çıkan şeyleri kulakları işitmiyor, bir dışişleri bakanı gibi Osmanlı, Orta Doğu, büyük lider, hasta Batı gibi akla hayale gelmeyecek bir şeyler geveliyor kendi çapında. Artık bütün mafya hükümetle ortak çalıştığından hiçbir mafya lideri tutuklanmıyor ülkede. Emniyette sosyal destekten bahsediyor. Yani her köşe başındaki partizan hafiyeler hükümete istihbarat yağdırıyor. AKP Türk politikasında kademeyi iyice kaybetti, stoperiyle hücum yapıyor.

Cemaatin 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili en korkunç şey bir darbe girişiminin olacağıyla ilgili MIT’e bir ihbar gelmiş olmasına rağmen ordu içinde bilerek ve isteyerek bir önlem alınmamış olmasıdır. Ordunun cemaatçi olmayan kanadına darbe kalkışmasını önlemek yerine izlemesi emri verildi. Ve halk demokrasinin diyetini ödemesi için bay potansiyel başkan tarafından sokağa tankların karşısına davet edildi. İşin en garip tarafı 15 Temmuz gecesinde bir darbe girişiminin olacağını ilk ihbar eden binbaşı ordudan ihraç edildi ve hapse atıldı. Aslında Binali Yıldırım’ın basın mensuplarına yaptığı açıklamadaki ruh hali her şeyi ele veriyor. Hemen ilk teşhisi yapıyor. ‘’Askerin içerisindeki bir grubun kalkışması söz konusu.’’ Çok net bir teşhis. Ama bu teşhisin netliği her şeyin belli bir plan dâhilinde yapılıyor olmasıyla alakalı. Bay potansiyel başkanın ve başmemurun yaptığı açıklamalarda unuttukları daha doğrusu kendileriyle çelişen bir şey var. O da darbeye kalkışan küçük bir grubun dışında bir ordu yokmuş. Yani 15 Temmuz’un ne olduğunu en net olarak anlatan şey ordudaki cemaatin dışında kalan o asıl gövdenin suskunluğudur.

Türk siyasetinde Milli Görüş bir zamanlar çok iyi papazlar yetiştiren ama artık sadece en büyük günahkârların kapısında günah çıkardığı Ortaçağ’dan kalmış eski kiliselere dönüşmüş durumda. Ruhunu Nemrut’a satanların en çok uğradığı yer olmuş. Günün birinde Ak Saray’daki reis gibi bütün Türkiye’ye hükmetme sırasının kendilerine geleceğine inanan gençlerin ilk vaftiz edildiği yer. İktidarla ahlaksızlığa bulaşanların bir tür arınma kapısı. Türk siyasetinin bütün vebalıları, hastaları, marazlıları, delileri, fahişeleri o kapıya gidiyor. Kiliselerden tek eksiği içinde sadaka kutularının olmaması.

Bugünlerde sırf geceleri daha rahat uyuma, saraya ve soytarılarına karşı renkli rüyalar görme ihtimali için çarşıda pazarda dolar desenli yastık, çarşaf ve havlu arıyorum. Bulursam hemen satın alacağım ve ödemeyi de dolarla yapacağım. Artık sadece yastığın altı değil görüntüsü de hatta çarşafı bile önemli bu ülke için.

Erdal Tosun sinemada oynadığı rollere tek tek bakıldığında belki çok fazla şey anlaşılmıyor. Hayatın akışı içinde alelade bir şey zannedilip geçilebiliyor. Ama rollerine tekrar tekrar bakıldığında bambaşka bir şey fark ediliyor. Kıyıda köşede kalmış ciddi Yeşilçam bir tecrübesi, doğal bir yetenek. Kamera Erdal Tosun’a döndüğünde karşınıza bir cümleyle, bir bakışla filmin evrenine makas kırdıran ve izleyeni sivil bir dünyanın diliyle kuşatan Türk sinema tarihinin bir tür Gerard Depardieu’su çıkıyor.

İktidarın giderek sultanlığa dönüştüğü bir ülkede insanın önceki hayatında bir tutkuya dönüşmüş bütün konular teker teker elemine oluyor. Geriye en elzem olan şey yani hayata tutunabilme, ayakta kalma savaşından başka bir şey kalmıyor. Bu açıdan bakıldığında futbolda Trabzonspor’un hali artık kimsenin umurunda değil. Şahsen benim zihnim hâlâ orta sahada Colman’ın oynadığı dönemlerde donup kalmış durumda. Aklımda doğru dürüst tutabildiğim tek şey kaleci Onur. Onun arkasında ise Latin Amerika’nın en aptal kalecisi varmış. Onun haricinde Onazi ile Trabzon futbolunun ötenazi sürecinin başladığı yönünde tuhaf bir çağrışımdan başka bir şey yok. Hamur bir türlü maya tutmuyor. Kahvedeki dertli insanların aklının kestiği tek şet Ersun Yanal’ın profesyonel bir hinlikle tazminat almaya çalıştığı yönünde. Trabzonspor’u izlerken bir zamanlar okuduğum Atilla İlhan’ın romanı Zenciler Birbirine Benzemez adlı romanı geliyor. Ama sahadakiler birbirine çok benziyor. Meselâ Galatasaray’ın sol beki Cavanda, sanki onu Trabzonspor’da da oynarken görmüştüm. Tek tesellimiz Gümüşhanespor mağlubiyetine rağmen Anadolu ozanı Musa Eroğlu’nun hâlâ Trabzonspor taraftarlığının devam ediyor oluşu ve; ‘’Olsun, Bayburtspor’a yenilmedik ya!’’ diye sarkastik bir düşünce kırıntısıyla zevahiri kurtarıyor olma ihtimalidir.

Zannedildiği gibi bu ülkede saray edebiyatı henüz ölmedi. Saadet Partisi’nin il ve ilçe divanlarında politik bir dile bürünmüş olarak hâlâ yaşıyor. Ak Saray’da ise paradoksal olarak halk edebiyatı var.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Aralık 2016 Perşembe

MOĞOLLARIN UĞULTUSU & PUPA YELKEN KARADENİZ

Moğolların Uğultusu (400 sayfa 39 fantastik deneme)
Pupa Yelken Karadeniz (199 sayfa 5 bahis fantastik deneme)

Trabzon'da Ra ve Beşikçi, Rize'de Önce kitabevlerinden (0462) 326 49 71 Ramazan Diler'den temin edilebilir.

30 Kasım 2016 Çarşamba

KAPADOKYA BALONLARI – 101

Ortalık Milli Görüşçü kılıklı reis hayranı, sarayın artıklarıyla karnını doyuran, bir şahsiyet sahibi olamamış, güya güçlü bir liderle birlikte poz vererek ruhundaki çukurları dolduran insan müsveddelerinden geçilmiyor. Bugün ülke olarak bir açmazdaysak güce ve makama teşne bu türden karaktersiz insanların yüzündendir bu. Onları gördüğümde midem bulanıyor. Çünkü bir yazar gözüyle baktığımda insan değil sırt üstü düşmüş ve debelenen böcekler görüyorum. Ve bunlardan Saadet Partisi'nin her kademesinden mebzul miktarda var. Güya itikatta Milli Görüşçüler ama amelde sandıkta reisçiler. Maalesef aynı şey ülkücüler için de geçerli.

Maalesef bu ülkede bir gelecek yok. Daha önce Kemalist mendeburlar yiyordu bu ülkenin kaymağını, şimdi muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar yiyor. Takım elbise giyiyor olmaları, renklerinin beyaz olması sizleri yanıltmasın. İkisi de modern yamyam sınıfından. Birincisi modern batı medeniyetinin kalpazanlarıydı. İkincisi çok daha karmaşık bir yamyam grubu. İçinde gerçek Türklükle alakası olmayan Hazar Yahudiliği karışmış Asya Çingeneliği, Müslümanlıkla alakasız talancı Bedeviliği ve modern güya modern dünya adına efendilik yapan ama soysuzluk, köksüzlük ve kölelikle harmanlanmış bir şeyler de var. Bu yamyam grubu yakın geçmişte 1.5 milyon Iraklıyı, 600.000 Suriyeliyi yedi. Türkiye’nin bütçesini muhasebeden kaçırdı. Türkiye’nin bütün kurumlarını sattı. Bütün vergilerine 800 müteahhitle el koydu. Kendilerinin karakutusu cemaati basit bir tezgâhla imha ettiler. Hukuku hiçe sayarak mafyalaştılar. Hayatın bütün basit yasalarını çaldılar. Siyaseti sabote ettiler. Şimdi tek dertleri var, cumhuriyetin tapusunu üzerlerine yazmak. Artık burada bir ülkenin varlığından bahsedemeyiz. Bir saray ve o sarayda oturanlardan medet uman ahlaksız bir Çingene sürüsü var. Bütün bunlar anlaşıldığında ise kanlı bir iç savaş kaçınılmaz görünüyor. Onun için bu ülkede bir gelecek yok. Yoksa Wolksvagen Şevki gibi yamyamlar sizi kazanlara koyarlar, haşlarlar ve yerler.

1980’lerin ortasında Rize Şehir Stadyumunun içinde taze Rize simidi satıyorum. Yanılmıyorsam Malatyaspor maçıydı. Rizespor 4-2 yenmişti. Malatyaspor’da golcü Oktay vardı. Tribünlerde on bin kişiye yakın insan var. Açık tribünün önünde de bir köfteci hummalı bir şekilde köfte pişiriyor. Köfteci beni elimde simit dolu sepetle gördü fevri döndü. ‘’Sen bu stada nasıl girersin!’’ Resmen azgın bir köpek gibi parçalayıp yiyecek beni. Meğerse on bin midenin üç saatlik asit salgısına karşı tezgâhı kurmuş ve stadyumdaki hayatı tanrının merhametine kapatmış bir yamyam. Neyse gittim kale arkasında sattım o simitleri. Köftecide din, iman, kitap, Allah, peygamber yok işte. Oysa biraz insan olsa buradaki köfteler de, senin simitlerin de bu insanların açlığını bastırmaya yetmez, der geçerdi. Şimdi o Rizeli köfteci bu ülkede tepede bir yerlerdedir. Muhtemelen sarayla ortak çalışan bir müteahhittir. Bize mama yok, onun için tezgâhımızı toplayıp bu memleketten gitmemiz lazım.

Mısır’a sultan olamayan Kıpti Rabia’nın hayalleri ve acıları Ak Saray’ın dış siyaset konusudur. Bizim Ağlama Duvarı’nda ağlıyor gibi kendi kendimize dillendirdiğimiz acılar ise lokal anestezinin konusudur.

Yani bu ülkeyle ilgili her şeye kafa yormaya çalıştık ama SSCB’ye karşı Amerika’nın Orta Doğu’da konuşlandırdığı Yeşil Kuşaktan doğmuş ve komünizmin çökmesi ve eklektik bir ideoloji olan Kemalizm’in de onunla tedavülden kalkmasıyla Türkiye’yi ele geçiren muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal soslu soytarıların cumhuriyeti sağcısından, solcusuna, laikinden İslamcısına komple Zerrin Egeliler’e çevirebileceğini hiç ama hiç hesap edememiştik.

Fidel Castro belki iyi bir komünistti ama ciddiyetsiz bir devlet adamıydı. Bir keresinde ABD başkanı John F. Kennedy’e üç kutu sıkı Havana purosu göndermişti. Bu purolardan bir tanesinin içine bir parça barut koydurmuştu. O zamanlar CIA’nın ajanları komünist KGB’den ajanlığı bu düzeyde öğrenmediğinden saf memur kıvamındaydılar. Purolardan en düzgün olanını seçip başkan Kennedy’e verdiler ve katalitik türü bir çakmakla trakk! diye başkanın purosunu yaktılar. Başkan masasındaki bir takım resmi evrakları incelerken bir topçu muharebesine göre değersiz derecede bir gürültü duyuldu Beyaz Saray’da. Fidel’in hediye purosu Keneddy’nin dudaklarında patlamış ve kaşlarını yakmıştı. CIA ile Pentagon uzun süre Latin komünisti bu eşek şakasının başkana bir suikast veya ABD’ye yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunda tartıştılar. İşin ilginç tarafı Fidel’in bu soğuk suikast şakasından sonra Kennedy gerçek bir suikastla ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla Fidel Castro tanrının da yardımıyla bütün Kübalı komünistlerin tartışmasız tek lideri oldu. Ama bugün Fidel’in ölümüyle durum değişti. Zira Kübalılar için artık hayata; ‘’Fidel öldü, yaşasın Coca Cola!’’ gerçeği hâkim durumda.

Eskiden mahallelerde aküsü bitmiş Reno marka otomobilleri vurdurmak için elbirliği yapardık. Biraz eğimli bir yerden iteklerdik, iteklerdik ama bir türlü çalışmazdı otomobil. Yardım çağırır son bir gayretle nihayet vurdururduk otomobili. Şoför marş alır almaz gaza abanır bizi dumana boğardı. Ve hiçbir zaman bize teşekkür etmezdi. Şimdi bu hükümetin dibe vurmuş ekonomisi de aynı hesap. Ağanın bozuk traktörü gibi sürekli tekliyor, doğru dürüst çalışmıyor. Normalde ağanın traktörden inip bir tamirci çağırması ya da traktörü sanayiye götürmesi lazım. Ağa duruma aldırmıyor ve marabaları da iştiyakla ağanın traktörünü dürtmeye devam ediyorlar. Güya bugün piyasa canlansın diye döviz bürolarında dolar ve avro bozduruyorlar. Aslında böylece ekonominin dibe vurduğunu da kabul ediyorlar. Ama ağaya, artık bu iş senin bozuk traktörünle olmuyor, diyemiyorlar. Çünkü ahlak sorunları var. Bir gün ağa olma sırasının kendilerine de geleceği hayaliyle yaşıyorlar. Oysa kural basittir ve İngiliz usulüdür. If your car broke down call a mechanic. (Eğer araban bozulduysa bir tamirci çağır.) Milletin yakasından düş!

Allah ve resulüne karşı güya düşük faiz oranlarıyla ve de diyanet işi kilise vaizleriyle açılmış bir savaşı değil sadece dolar bozdurmakla, bekâretlerinizi de bozdursanız, üstüne kestanelerinizi de çizdirseniz yine de kazanamazsınız.

Sanırım size daha önceki aforizmalarımda abartılı vatan sevgisinin her defasında Amerikan Dow Jones borsasındaki bileşik endüstri endeksinde hafif bir refah titreyişine neden olabileceğiyle ilgili çok ciddi kuşkularımın olduğunu yazmıştım.

Eski Türkiye’de Ankaralı bir hovarda gazinolarda konsomatrislere bir ayda tam beş yüz altın yediriyordu. Yeni Türkiye’de bütçe Sayıştay denetiminden kaçırıldığı için AKP hükümetinin bir yıl boyunca ne haltlar yediğini tam olarak bilemiyoruz.

İmam hatipli abazanlar koca cumhuriyeti lağvettiler. Kendi sidikli tebaasıyla aralarında kırıştılar devleti. Cumhuriyetin feodal hödüklerini de iktidarlarının mafya ayağına ortak ettiler bu hırsızlığa. Hastanelerin, polikliniklerin, okulların çoğu özel isimle başlıyor artık. Devlet zenginden vergi alamıyor, onun yerine okul yap, hastane yap vergiden düş! diyor. Öbürü de vergi vermeyen yamyamın yanında ikinci sınıf bir vatandaş oluyor haliyle. Devlet adına köprü ihalesi veriliyor, siyasetçinin sözü;’’ Devletin kasasından beş kuruş çıkmayacak!’’ Bu topraklarda bir devletin olması, kanunlara kurallara bağlı bir hayat olması devlete sızmış bazı Çingenelere çok ağır bir yük geliyor. Hırsızlar, çakallar, soysuzlar, bu toprakla bir bağı olmayan expathlar hükümetler eliyle devletleşiyor. Geriye kalanlara da Suriye cephesinde, madenlerde, öğrenci yurtlarında ölmek kalıyor.

Sünnilerin diyanet kurumu Ortaçağ’daki kiliseler gibi peşin çalışıyor. Hac ve umre için Sünnilerden parayı dolar ve avro üzerinden peşin alıyorlar. Tııırrrrtttt diye para makinesinde sayıyorlar. Sonra makineye takılan tek yüz doları alıp ışığa doğru filigranına bakıyorlar. Hacı adayını şöyle bir süzüyor. Nihayet parayı masada desteleyip kasaya atıyorlar. Aslında bu haliyle diyanete Diyanetbank unvanı vermek dinen bilmiyorum ama ekonomik açıdan caizdir. Yani cennete VIP’ten girmenin maliyeti epeyce yükselmiş Türkiye’de. Peşin ödeyeceksiniz, sıraya geçeceksiniz, bir gün sizin de bahtınıza hacı olmak çıkabilir. Diyanetbank’ta bunlar olurken hükümetin ekonomi bakanı da Diyanetbank’taki asıl fırlamalığından habersiz dolar fırladı diye kıvranıp duruyor.

Bu ülkede merak edilecek, sorun diye görülecek bir şey yok aslında. Bay potansiyel başkan sarayın ‘one man show’ salonunda muhtarları toplayıp ateşli bir konuşma yaptı mı, şehit ailelerine Ak Saray’ın Halil İbrahim sofralarında açık büfe yemek verdi mi, cenazede bir madencinin tabutuna omuz attı mı, kömürleşmiş Rabia bacılarının ardından umuma açık bir aşrı şerif okudu mu her şey tamamdır.

Bu bir modern Roma vatandaşlığı beratıdır; bunu alamayanların Türkiye'de yaşama hakkı yoktur; en iyi ihtimalle köle statüsünde yaşayıp ölürler. Ama bu cahillerin unuttuğu bir şey var. Ruanda katliamında her şey Belçikalılar'ın daha zeki olan Tutsiler'e sadece birer kimlik kartı vermesiyle başlamıştı.


Türkiye’de zaten Kemalistler devrinden kalmış bir siyasal ensest vardı. Bu siyasal ensest siyasal İslamcı kılıklı bukalemunların elinde garip bir şekilde önce ekonomik enseste sonra da gerçek bir cinsel enseste dönüşmüş durumda. Türkiye artık bin bir sağır odanın olduğu, hayatın tümüyle insan aklına kapatıldığı bir cehennem durumunda. Kurbanların çığlıkları yaşadıkları kâbuslardan çok sonra insanlarca duyuluyor; duyulur duyulmaz da o çığlıklar gizli bir el tarafından hemen bastırılıyor.

Fidel Castro’nun Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgalinden sonra komünist Rusya ile arasına mesafe koyması önemliydi. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Fidel Castro’nun hayatını adadığı devrim rüyası da sona erdi. Sonraki konuşmalarında ülkesinin birliğine özgürlüğüne, Yankeelerin sömürgesi olmayacaklarına ve devrimi koruyacaklarına vurgu yaptı. ‘’Sosyalizm ya da ölüm!’’ diye ünledi. Ama dolar Küba ekonomisinde tedavüle girdi, fahişeler Havana’nın gecelerine geri döndü. Fidel Castro modern dünyada antika bir devrimciden fazla bir anlam taşımadı. Ömrünün sonunda ise kendi hayalleri ile modern dünyanın Kübalıları ayartan ışıltısı arasındaki farkı daha net gördü. Ama bu bilgelik ülkesindeki hiçbir şeyi değiştirmesine yetmedi. İçtiği onca puroya rağmen tanrı ona bir asra yakın bir ömür verdi. Ama sonunda kazanan Fidel Castro’nun sosyalizmi değil, tek başına Coca Cola oldu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Kasım 2016 Pazartesi

KAPADOKYA BALONLARI – 100

Küba’nın esmer tenli kızlarının gergin ciltli dizlerinde sarılmış birinci sınıf Havana purolarını halkından gizlice içip komünist Küba’yı idare etmek ve sağlık sorunları yüzünden emekli olup doksan yaşına kadar yaşamak Allah’ın her sevgili devrimci kuluna nasip ettiği bir şey değildir. Küba halk devriminde benim anlayamadığım madem Kübalılar eninde sonunda Coca Cola içip, özel günlerinde uzun limuzinlere binecekti okyanusun ortasında neden susuz kalmayı ve Amerika’nın dibinde neden bunca zaman modern dünyanın şaşaalı nimetlerini tepme ahmaklığını gösterdiler?

Bu hayatta bütün basit hatalar mı aleyhimize olur? Okullarda okuyoruz, İslamcılar diplomalarımızın karşılığını çalıyorlar. Sınavlara giriyoruz, sınav soruları çalınıyor. Öğretmenlik yapıyorsunuz doğru dürüst maaş vermiyorlar, sigorta primini yatırmıyorlar. Bedava çalıştığınız halde muhalifsiniz diye işe almıyorlar. Kitap yazıyorsunuz yayınevleri basmıyorlar. Bastırıp kitapçıya bırakıyorsunuz. Ali İhsan kitapları satıyor ama paranızı vermiyor. Yani şu koca hayatta lehimize bir tane basit hata olmaz mı? Olmuyor işte. Bütün basit hatalar sarayın ve sarayın soytarılarının lehine oluyor. Bu muhafazakâr İslamcı denilen saray soytarılarının bir Marlboro sigarası paketine gösterdikleri saygının onda birini bu ülkedeki insanın emeğine, alın terine göstermişlikleri yoktur. Tanrı yeryüzünü bu soytarılar talan etsin diye yarattı. Onun için boşuna dünyada gâvurluk aramayın; en büyük gâvurlar tepemizdeler.

Manhattan Köprüsü'nü kadillakla geçerken komünistliğini koruyabilen Ankaralı editörlerin bu evrendeki yalın varlığı bana hep heyecan vermiştir.

İsmail Kılıçarslan’ın ki üniversitelerin kantinlerinde muhabbete doyamamış bir ergenin basit soytarılığından ibaret. Okan Bayülgen için sarf ettiği; ‘’ Okan’ın bünyesi kabul etmedi, içindekini kustu!’’ sözü muhafazakâr İslamcı kılıklıların ahlaki derekelerinin bilinçaltlarına işlemiş hard porno videoların dışavurumu olarak kendini gösteriyor.

Eskiden Karadeniz’de tarlalardaki mısırları ve fındık bahçelerini domuzdan korumak için geceleri nöbet tutulan kalif yapılırdı. Kalif dediğimiz tahtadan yapılmış derme çatma basit bir yapı. Doğru dürüst bir kapısı ya da penceresi olmaz. Damı var ama her tarafı açık. Eskiden köylerde bu kalifler sevdalık edenlerin buluşma yeriymiş. Yani taşranın yerleşik değerlerine meydan okuyan protest bir alanmış. Zamanla aynı şeyleri çocuklar evlerin içinde yapmaya başlamış. Evin bahçesinde, salonun köşesinde, teras katında, mereğin içinde birkaç tahta ile kendine ait eğreti bir oda. Amaç yetişkinlerin rutin işlerle dolu, sıkıcı dünyasından kendi küçük hayalleriyle dolu bir dünyaya kaçmaktı. Çocukların evlerde yaptığı kaliflerin gayesi bu. Ebeveynlerin dünyasından kaçmak ama bir şekilde kaçtığı o dünyayı da ufaktan ufaktan prova etmek. Şimdi aynı şeyi bu hükümet yapıyor. Cumhuriyet herkese ait koca bir evdi. Onlar cumhuriyetten sıkıldılar. Kendilerine eğlenebilecekleri küçük bir kalif kurdular. Adına da külliye dediler. Şimdi o kalifte oynamaya devam ediyorlar. Rahmetli Necmettin Erbakan bunlar için boşuna ‘’Dünkü çocuklar!’’ dememişti.

Ahmet Ümit Elveda Vatanım adlı gazete dilli romanında; İttihatçıların İstanbul’da sultan II. Abdülhamit’e karşı çevirdikleri siyasi entrikalarına, komitacıların suikastlarına ve de Selanik’ten gelip İstanbul’daki ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırması hadisesine romantik bir Fransız İhtilali havası vermiş. Sanki İstanbul’daki kışlaları ele geçirenler Selanik Yahudileri değil de monarşiye karşı ayaklanan ahaliymiş ve Paris sokaklarına dizdikleri şarap kasalarının arkasından çakaralmaz tüfeklerle kralın askerlerine ateş ediyorlar ve ortalığı kesif bir barut kokusu kaplıyor. Yani İttihatçı kılığındaki bir avuç Selanik Yahudi’sinin koca bir imparatorluğun başkentini ele geçirmesini eşitlik ve hürriyet isteyen Türklerin bir tür gecikmiş Fransız ihtilali olarak görme eğiliminde. Oysa İttihatçılar koca bir imparatorluğu halk için daha çok hak, daha çok hürriyet için bitirmediler. Sadece iktidar olmak için, kendileri için daha çok güç elde etmek için İstanbul’u zapt ettiler. Askeri ve siyasi akıllarının çok üzerindeki o güç ellerinde patladığı için de bir imparatorluk çöktü. Dolayısıyla Ahmet Ümit’in romanındaki Fransız İhtilali romantizmi çok çocukça.

Umre için kutsal topraklara vardığımda içimde tarifi zor bir huzur vardı. Temmuz ayının ortalarında ilk olarak Taif’e vardım. Neredeyse bir ömür ütülü takım elbise, kravat, cilalı rugan ayakkabı giydikten sonra beyaz ihramlara bürünüp aynada kendine bakmak insana biraz komik geliyordu. Beyaz ihramlar insanı belli bir rehavete ve modern hayatın kuralcılığının dışında bir şeylere kışkırtıyordu. İşin tuhaf tarafı yan odada hummalı bir çalışma vardı. İçimden herhalde yan komşum petro-dolar bir Arap şeyhinin oğludur, diye düşünmüştüm. Otelin asansörünü beklerken işin iç yüzü anlaşıldı. Bir Arap düğünü alayıydı ve on kişilik asansörden bir çadır dolusu Arap çıkmıştı. Mahcup bir edayla en öndeki entarili damat adayına; ‘’Selamun aleyküm!’’ dedim. Siyah iri gözleri yuvalarında iki tam tur attıktan sonra; ‘’Vealeyküm selam haci!’’ dedi.
Taif’e giderken çocukluğumdan beri benliğime yığılmış o kutsal bilgi kırıntılarının uçsuz bucaksız yakıcı çöller karşısında bambaşka bir şeye büründüğünü hissettim. Sonra birer gün arayla Mekke ve Medine’ye gittim. Hep o kadim Müslümanlık zamanının ruhundan geriye ne kalmıştır diye öteye beriye bakınıp durdum. Sonra da Taif’e otele odama döndüm. Döndüm ama Arap damadın zifaf derbisi çoktan başlamıştı. İçimden, ‘’Ya Rabbi, demek ki çok iyi bir kulunum ki beni hacılığımda bile en zor şeylerle sınıyorsun.’’ Tövbe, zikir, tövbe, zikir, bir nafile namaz, olmadı bir daha, abdest tazele.Zorla değil, çarşaf altımdan kaydı ve inleme, şehvet seslerinden sabaha kadar uyuyamadım. Velhasılı kelam sabah ezanı okundu nihayet. Kalktım ihramlar içinde başımda Çin işi bir takkeyle (ihramlıyken takke takılmaz ama)en yakın camiye seğirttim.
Otele döndüğümde zifaf odasında ateşli bir derbi sonrasındaki dağınıklık vardı. Kapının aralığından gördüğüm kadarıyla içeride tripotlar kurulmuştu. Benim gibi ehli namus bir Sünni Müslüman için dehşet verici bir tabloydu. Meğer Araplar zifaf gecelerini vidoya alıyorlarmış. Tövbe estağfurullah! Başımıza taş yağacak bu kutsal topraklarda. Modern hayat Arapları iyice yamultmuş ve namusu, ahlakı önemsemeyen tuhaf yaratıklar yapmış.
- Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah, el Azim, el Kerim, ya Ğafur! Küçüklüğümden beri elimden, dilimden ve tüm azalarımdan hâsıl olmuş bütün günahlarımdan pişman oldum, ilahi dergâhında affı mağfiret diliyorum. Ya ilahi, Sen vasıl eyle ya Rabbi!

Trabzonspor böyle gitmeye devam ederse sıra dışı bir Trabzonspor taraftarı olarak pek yakında Ersun Yanal’ın adresine hiç kullanılmamış şişme kadın postalayan ilk kişi ben olacağım ve muhtemelen ardımdan asgari on alay ateşli Trabzonspor taraftarı kargo şubelerine hücum edecek.

Ben de İsmet Özel gibi kitlelere yazmayı bırakmanın arifesindeyim. Umarım Türkiye’deki sünnetli komünistler Fidel Castro’nun ölümünün kırkıncı gününde eşkıya ruhlarına mevlidin merhaba bahrini okumayı akıl ederler.

Sonuçta İsmet Özel’in Asya Çingeneliği kokan pagan fikirlerinin yüzyıllık bir kırağı yedikten sonra geriye bir şeyler kalıp kalmayacağından, Bilal oğlanın yeniden dirilmiş bir Türkiye için Vatikan’dan halifelik dersleri alıp almadığından ya da Sicilya mafyasıyla ortak çalışıp çalışmadığından pek emin değiliz.

AKP iktidarı döneminde bazı insanların Refah Partisi’ndeyken Allah korkusuyla bastırdığı sosyal yamyamlıkları ortaya çıktı. Ama beni en çok şaşırtan şey eski konferanslarında Amerikalı askerlerin başörtülü bacısının iffetine el uzattığını dillendiren Wolksvagen Şevki’nin yamyamlığı çırılçıplak ortada kalmış hali. Bu yeşil hat çatılı, muhafazakâr İslamcı kılıklı yamyamlığın içinde hâlâ evcilleşememiş bir Heptakometlik var, Poşa Çingeneliği var, Heniohialı korsanlığı var. Yani Wolksvagen Şevki bu haliyle bilim adamlarının ve bilhassa antropologların üzerinde bilimsel deneyler yapabileceği garip bir yaratığa benziyor.

Ben varken Türk edebiyatı hiçbir şey kazanmamıştı; yokken de hiçbir şey kaybetmez. Hem Tarık Tufanlar, Selahattin Yusuflar, İsmail Kılıçarslanlar Sibel Eraslanlar, Rasim Özdenörenler, Mustafa Kutlular, Hilal Kaplanlar, Esra Elönüler size edebiyatın kapılarını sonuna kadar açabilir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Kasım 2016 Perşembe

KAPADOKYA BALONLARI – 99

Dünyadaki en büyük gâvurluk bu topraklardadır.
Müslüman postuna girmiş milliyetsiz expathlar eliyle yapılmaktadır.
Gündemlerinde adalet, eşitlik, hukuk, barış, iş, aş emek yok.
Osmanlının paslı kılıçlarıyla diriliş var. Anadolu’nun toprağını zehirlemişler ama şimdi Musul Kerkük’e sulanma halleri var.
Batılılardan nefret ediyorlar ama Batı’nın ne olduğunu bilmeden yapıyorlar bunu.
Sanki kendileri Doğuluymuş Doğunun yegâne temsilcisiymiş gibiler.
Sanki dünyadaki mazlumların ve ezilenlerin öncülerilermiş gibi bir sahtekârlık.
Oysa adına Batı dediğimiz şey; tarihte Doğu’dan kaçmış olanların suni dünyasından ibarettir.
Yani Batı kökü Doğu’da sadece kendi batıda olan bir şeydir.
Hatta sırf Kızılderililer, Aztekler, Mayalar, İnkalar’ın kurduğu bir şey olmadığı için Batı medeniyeti diye bir şeyin varlığından bile söz edilemez.
Batının Doğu’nun mutasyona uğramış hali olduğunu göremeyen ahmaklar Anadolu’da ülke yönettiğini zannediyor.
Ve Batı dedikleri şey iyi-kötü bir şeyler üretiyor ve insanlığa sunuyor.
İcat ettiği, ürettiği ve sunduğu şey de bu gezegendeki insan türünün aklının sınırlarındaki uçuk şeyler.
Ama kesinlikle ucuz sözler değil.
Bunu insanlığa sunarken de kurallar koyuyorlar.
Diyorlar ki, benim bulduğum bu şeyi bana karşı kullanamazsın; buna müsaade etmem.
Kullanmaya kalkıştığın an, hatta niyetlendiğinde bile dünyanı başına yıkarım, diyor ve yıkıyor da nitekim.
Ama varsa insanlığa alternatif bir medeniyet tasavvurun, sunabileceğin başka bir şey buyur sun, göster marifetini.
Şimdi bir Müslüman’ın, üstelik Batılıların ürettiği bütün teknik nimetlere üşüşen bir insanın, Batıyı, Batılıları hâlâ ahlaksızlıkla suçluyor olması tek kelimeyle trajedidir.
Adamlar sana; ‘’Bak, bunu ben üretiyorum ve senin bunu kullanma şartın şunlardır!’’ diyorlar.
Ve doğal olarak soruyorum beni okuyanlara.
‘’Mercedes’i Türkler üretmiş olsaydı diğer milletlere ona binme hakkını tanırlar mıydı?’’
Cevabı tarih veriyor. Bir gayrimüslim Müslüman’ın yanında ata binemez.
Belki de sırf Müslümana karşı bu tarihsel kompleksi yüzünden gâvur otomobili icat etme gereği duymuştur, diye düşündüğüm bile olmuştur.
Latin Alfabesini kullanıyorsunuz.
Batılıların ürettiği bütün teknik şeylerin son modellerine üşüşüyorsunuz.
Çocuklarınıza mekteplerde İngilizce, Almanca, Fransızca okutturuyorsunuz.
Gençlerinizin Avrupa ve Amerika’daki üniversitelerde okuması, mastır ve doktora yapabilmesi için her çabayı gösteriyorsunuz.
Gurbetçileriniz Avrupa’da Amerika’da çalışıp iyi otomobiller bindiğinde, güzel evler satın aldığında mesele yok.
Ama iş siyasal motivasyonlu tartışmaya geldiğinde Batı zalim, Amerika emperyalist, Avrupa çifte standartlı.
İşte Türkiye’deki İslam ve Batı medeniyeti kalpazanlıklarının ve kendi insanına attıkları kazığın içyüzü tam olarak budur.
Türkiye’deki siyasi tezgâhı tamamen Batı’nın ahlaksızlığı, dinsizliği üzerine kurmuşlar.
Oysa biraz kafalarını kaldırıp gökyüzüne baksalar şunu görecekler.
Bizler zift dökülmüş duble yolları, iki çelik konstrüksiyon köprüyü ve bir tüp geçidini ve ucube konutları koca bir ülkeye satarak o ülkedeki anayasayı, hayatı çalmaya çalışan kendilerine saraylar yaptıran gerçek ahlaksızlarız.
Yani dünyadaki bütün gâvurlukları alt alta koyup toplasanız bu topraklardaki Müslüman kılıklı expathların bu topraklarda yaşayan insanlara yaptığı gâvurluğun yanına yaklaşamazlar.
Kısacası kendi aralarında ahlaklı bir düzen teşekkül edemeyen çapulcular güya o küçük akıllarınca Batılılara ahlak üzerinden ayar vermeye çalışıyorlar.
Kendi ahlaksızlıklarını, gaddarlıklarını bir türlü göremiyorlar ama güya o küçük akıllarıyla dünyadaki büyük küresel ahlaksızlıklara iguana gibi dil çıkarıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin diyanet işleri başkanı Süryani kilisesinden Sünnilerin koltuğuna sızmış bir papazdır. Bundan dört beş yıl önce diyanetin bütçesinden Bulgaristan’daki binlerce Hıristiyan gencine yüzbinlerce dolar burs vermiştir. Camilerde okutturduğu ikircikli cuma hutbelerinde muhafazakâr İslamcı kılıklı liberallere halkı vazelinleyen (politik olarak) bu papaz bozuntusudur. Kırk yıl gittiğin Cuma namazını bu Vatikan casusu yüzünden bıraktım. Şimdi de yumuşak bir şeyler geveliyor. Birincisi hemen istifa edeceksin, Hıristiyan bir papaz olduğunu Türkiye’ye açıklayacaksın ve Müslümanlardan özür dileyeceksin. İkincisi Bulgar Hıristiyan gençlere verdiğin bursların Türkiye’nin ne türden manevi ve stratejik bir önemi olduğunu Türk mahkemelerinde hâkimlere izah edeceksin. Edemiyorsan o parayı servetinden diyanete geri ödeyeceksin. Üçüncüsü de Diyanet başkanı olarak 15 Temmuz’un neresinde olduğunu da açıklayacaksınız. Göbeğindeyseniz, ki öyle görünüyor, sizi bay potansiyel başkan bile kurtaramayacak. Bu işler öyle sosyal medyada, twitter’da kurumu adına adam takip edip Ankara’daki bilmem ne mahkemesine eyyam kararı aldırıp Ortaçağ keşişi gibi cadı avcılığı yapmakla olmuyor. Anlıyor musunuz papaz efendi!

Nedense liberal yazar Hasan Cemal’in yazılarındaki çaresizlik kokan ruh hali bende Ahmet Ümit’in ucuz bir Türkçeyle yazdığı Elveda Vatanım adlı romanındaki Şehsuvar Sami karakterini hatırlattı. Bir tarafta imparatorluğu yönetmeye çalışan II. Abdülhamit diğer tarafta paşalara suikastlar düzenleyen İttihatçı komitacılar. Bu durumda Abdülhamit rolü cumhuriyeti ısrarla karteline almaya çalışan bay potansiyel başkana düşüyor.

Neresinden bakarsanız bakın, bugün Türkiye’nin başına musallat edilen AKP siyasi karteli Sovyetler Birliğine ve komünizme karşı Batılıların Anadolu’da Milli Selamet Partisi ile oluşturduğu Yeşil Hat projesinden özenle klonlanmış bir siyasal teşekküldür. Ve bu aralar işi cumhuriyeti çalma ve kendi namına yazmak kadar ileri bir merhaleye taşımıştır. İşin en vahim yanı devletin kurucu ideolojisi olan Kemalizm’in de komünizmle ölmüş olması Türkiye’deki siyasal buhranı daha da derinleştiriyor olmasıdır.

Beşiktaş-Benfica maçını bir Fransız kanalından izliyorum. Bazı pozisyonlarda futbol topu için iki de bir ‘’dö baloon’’ deyince aklıma Türk futbolunun trajikomik hali geliyor. Trabzonspor’un şikeyle çalınmış şampiyonluğu, Fatih Terim’in kirli egosuna kadar sindirilmiş bir Boğaz karması olarak milli takım, SSCB devrinden kalmış eyyamcı hakemler. Futbolun başındaki çapsız, kişiliksiz, basit figürler. Spiker ‘dö baloon, dö baloon, dö baloon!’’ diye ünledikçe Beşiktaş’ın kale ağları Karadenizli balıkçıların palamut takılmış ağlarına dönüştü. Ortada MHK’nin futbol memuru Mete Kalkavan olmayınca Beşiktaş’ı süs kartalı gibi şişiriyorlar. Beşiktaş’ın tek kurtarıcısı Abu Bakar; Türk futbolunun Afrikalı azizi gibi. Ama Beşiktaş ikinci yarıda zevahiri kurtardı.

Sırf cemaatin 15 Temmuz darbe kalkışması gecesinde; ‘’Ak Saray’ın siyasi istikbali uğruna sokağa çıkıp ahmakça tankların altına yatmaktansa üçüncü sınıf otellerde Nataşaların üstünde yatmayı tercih ederim.’’ aforizmasını sarf ettiğim için tam on beş yıldır yaptığım yabancı dil öğretmenliğini bu yıl reva görmediler. Oysa bütün bu çıtaflı sözlerime rağmen hayatımda ne bir kerhanenin önünden geçmişliğim ne de bitli bir palasta Ruslara karşı puan ya da puanlar arayan deplasman ehli zani halim olmuştu.
Türk insanı medenileşme konusunda ikiyüzlü bir millet olduğundan dünyanın en çetrefil işi Türkiye’de muallimlik yapmaktır. Hele de anadili Türkçeyi işitmeyen bir milletin çocuklarına İngilizce muallimliği yapmak cehennemin dibinde oyalamaktan daha beter bir şeydir. Eskiden bir parça tahammül edilebilir bir yanı vardı bu mesleğin. İşin o yanını da muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların cumhuriyet nefreti bitirdi. Veliler iktidarlarının müşterisi olduğundan öğretmenliği paçavraya çevirdiler. Bu gün öğretmenler de Türk toplumu gibi sarayın kapıkulu tipler ve cumhuriyet yanlısı ilgisizler diye ikiye ayrılmış durumda. Yani imam hatiplerin teneffüs zillerinin AKP’nin seçim müziği dombıramın çaldığı bir memlekette eğitim ve muallimliğin trajik hali üzerinde kelam edilecek ciddiyette bir mevzuu değildir.

Cemaatin 15 Temmuz darbe kalkışmasının bütün sırrı bay potansiyel başkanın CNN Türk kanalına görüntülü telefonla yaptığı canlı yayın bağlantısında sarf ettiği; ‘’Tabi böyle günlerde hava bulanık olur. (pusuda bekleyen aç kurt çağrışımlı)’’ cümlesinde mevcuttur.

Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı geniş mezhepli liberallerin en büyük marifeti Batı diye özetledikleri Avrupa ve Amerikalıların küresel vahşetlerinden kendilerine Anadolu çaplı daha uygun gâvurluğu yakıştırıyor olmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin bugün yaptığı şeyin özeti CHP’nin tek parti iktidarında Türkiye’de yaptığı gâvurlukları bahane ederek turbo kapitalizm devrinde kendine has bir gâvurluk türetmiş olmasıdır. Yani bugün Türk halkına dayatılan şey kendi çapsız gâvurluklarına razı olunması arzularıdır. Bu türden bir gâvurluğu büyük yapan şey ise bunun Müslüman postuna girmiş kurtlar tarafından Müslüman bir ahaliye yutturulmaya çalışılmasıdır.

Muallimlik yaptığım yıllarda şahit olduğum tuhaf bir durum vardı. Eğitim bakanlığı milli eğitimde Avrupa’nın Finlandiya modelini örnek aldığı söyleniyordu öğretmenler odasında. İlk başlarda bunun bir şaka olduğunu sanmıştım. Ama öyle değilmiş. Bu eğitimin mucizelerine şahit olmaları için bazı öğretmenleri de Finlandiya’ya göndermişlerdi. Öğretmenler odasında kendi kendime gülmeye başladım. Hepsi karşılarında bir İngilizce mualliminden çok bir deli varmış gibi bana bakıyorlardı. Sonra ciddiyetimi takındım ve şu soruyu sordum. Siz şimdi; doğu ile batı medeniyetlerinin en sertinden çatıştığı, Hıristiyanlığın ve İslam’ın insan benliğini iki bin yıldan beri şekillendiği bu coğrafyada insanı eğitmek için yüzyıllık bir siyasi geçmişi olan bir bataklıklar ülkesinin eğitim sistemini öğrenmeyi ve onun bu topraklardaki insanlar için geçerli bir şey olacağına gerçekten inanıyor musunuz? Daha sorduğum sorunun alt katmanlarına inmeye çalışırken dağıldıklarını hissettim. Soru çaylarının tadını kaçırdı. Susup yutkundular. Doğrusu tepkilerine hiç şaşırmadım.
Ama onları teselli etmekten de geri durmadım. Hükümetin tek isabetli işi öğrencilere tabletler dağıtıyor olmasıdır. Zira Sümerlerdeki eğitim sisteminde de öyleydi. Her talebenin elinde kilden bir tablet vardı. Ve Sümerli öğrenciler her sabah o tabletlere şöyle yazıp koro halinde okurlardı. ‘’Ben Sümer ülkesinin sadık bir öğrencisiyim. Ve kralımıza bağlıyım.’’ Dolayısıyla arkadaşlar, sizin Finlandiya’ya gidip batılı eğitim programlarını incelemenizi anlayamıyorum. Keşke Avrupa’ya değil de Afrika’da Ekvador’a gitseydiler. En azından dev Galapagos kaplumbağalarını görürler ve Darvin’in evrim teorisi hakkında daha ciddi düşünceleri olurdu.

AKP’nin bay potansiyel başkanın reisicumhur makamına tebelleş olduğu o meşum seçimde CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ta Mısır’dan devşirdiği Ekmeleddin İhsanoğlu adlı muhafazakâr bir şarlatanla Türk halkını Çingene ayısı gibi eğlendirmiş olması ve bunu CHP’nin bir acizliğiymiş gibi göstermişmiş olması Türk demokrasi tarihinde halka yapılmış en büyük hakaretti.

Ekonomi: Fransızca économie 1. iktisat bilimi, 2. tutumluluk Eski Yunanca’da oikonomía οικονομία ev idaresi. Eski Yunanca’da oikonómos οικονόμος ev kanunu
Ekonominin anlamı olarak ev kanunu yazıyor, saray kanunu değil. Dolayısıyla Türkiye’de bütün ipleri saraya bağlı olduğundan bir evin varlığından bahsedemeyiz. Ekonomi içindeki piyasaların işleyişine bağlı olarak kendi kanunları olan bir şeydir. Şayet bir diktatörün emrindeki bürokratlar ekonomiye sarayın kanunlarını dayatmaya kalkışırsa ekonomi yine kendi bildiğini okur. Döviz kimsenin emrine uymaz ve çıkar. Yani bir diktatörün buyruğu ile ekonominin kanunları çatıştığında daha gerçekçi olan ekonominin kanunları işler. Maalesef şu haliyle Türkiye’de bir ekonominin varlığından bahsedemeyiz. Ama 1001 odalı bir sarayın ihtiyaçlarının giderildiği bir saray pazarı var, bakınız bu doğru. Ama bir zamanlar o saray pazarının en büyük müşterisi olan Avrupa Türkiye’ye karşı hem siyasi hem de ekonomik ambargoya başladı. Ve sarayın pazarı henüz adı sarayın soytarılarınca konulmamış ucu açık bir savaşta günbegün eriyor.

Türkiye’deki bütün öğretmenlerin manevi forsunu, mezardakiler dâhil, tebeşirle karatahtaya yazsak, toplasak, eldeki sayıları parmaklarımızla tutsak, sonra da sağlamasını yapsak ve sonucu bulmuş olsak bile görgüsüz bir müteahhitin, meselâ Ali Ağaoğlu’nun, Boğaz’ı gören rezil danslarının yanına yaklaşamazlar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.