18 Kasım 2017 Cumartesi

ANTA MATHANIS MATHANIS ANTA UMATHANIS AKUME GENE MATHANIS (HAYAT SANA ÖĞRETİR, ÖĞRENMEMEK GİBİ BİR ŞANSIN YOK) – 101

Michelin Hüseyin’le Trabzon’da bir alışveriş merkezinde dolaşıyoruz. O ara Ofspor’un üç ‘’profesyonel’’ futbolcusuna denk geldik. Michelin Hüseyin’le hoşbeş, hal hatır sorma falan. Yanlarındayım, tenezzül edip benim şeklime bile bakmadılar. Birkaç saat önce oynadıkları maçın skorunu soracak oldu Michelin Hüseyin. Yenilmişler. Dört beş saniyelik bir üzgün numarası yaptılar. Sanki bir futbol maçında mağlup olmuş bir takımın oyuncularından çok uzun bir hayat sürmüş babaannelerini henüz ebediyete uğurlamış gibiydiler. O anda aklıma Yeşilçam filmlerindeki hiçbir tecavüz sahnesinin gerçek olmadığı, dolayısıyla üzülmeye gerek olmadığı fikri düşüverdi.

Mustafa Kemal Paşa sevgisinin muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunluğun şiarlarından olduğuyla ilgili malumatımız yoktu. Onu yeni öğrenmiş bulunuyoruz. Siyasal İslâm’ı var eden şey komünizmle birlikte Kemalizm’in de murt gitmiş olmasıydı. Türk siyasasının geldiği aşamada siyasal İslam da bitmiş durumda. AKP iktidarı trajik bir şekilde bir zamanlar karşı olduğu ve başörtüsü üzerinden kendisini ötekileştiren Jakoben Kemalizm’le arasındaki mesafeyi kaldırmış hatta o hayalet ideolojiyle bütünleşmiş durumda. Bu durumda halkımız yıllardan beri koynunda ‘’mütedeyyin Kemalist’’ – her ne demekse- beslemiş kadar oldu. Nerden baksan tutarsız, nerden baksan ahmakça. Trajikomik bir tükenişin ilânı. Bu, siyasası kuşatılmış bir ülkede AKP iktidarının yeni bir ruh transferinden çok iktidarı devri olarak da yorumlanabilecek akıldışı yeni bir durumdur.

Anadolu’nun Çingenelerinin asri bir Osmanlı paşasından modern bir peygamber türetmek gibi bir hinlikleri var; çünkü adına cumhuriyet dediğimiz şey neticede bir imparatorluktan elde kalmış en büyük miras ve birilerinin (bu kelimeden nefret ederim, normalde hiç kullanmam) şoför mahalline oturması gerekiyor. Yani siyasette, ekonomide, kültürde, eğitimde ve hayatın diğer katmanlarında akılla, emekle bir yer iştigal etmeye cesaret edemeyenler modern Roma’dan imtiyazlı vatandaşlık elde etme peşindeler. Kemalizm tantanasında, yüzyıl önce ölmüş bir adamın hayaletiyle diğerlerini ürkütmenin nedeni tam olarak bu.

Türkler garip bir millet. Meselâ İstiklal Marşında ‘’Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!’’ diyorlar, sonra modernliği din belleyip ‘’muasır medeniyetler seviyesi’’nin üzerine (her ne demekse artık) çıkmaktan bahsedebiliyorlar. Yani bu paradoksal durum tek dişi kalmış bir ilkçağ dinozorunun tek dişini çekip ona tam otuz iki protez dişten oluşan bir damak takmak gibi bir şey.

Sovyetler Birliği zamanında Ruslar büyüklük-küçüklük ölçüsünü kaçırmışlardı. Zira Polonya sınırından başlayan bir buğday tarlası Sibirya’ya kadar çitsiz devam ediyordu. Ve insan komünizmin kıskacında büyüklükle küçüklüğün yanı sıra zamanı da elinden kaçırmıştı. Ruslar çıldırdıklarını bile kendilerine ve dünyaya izah edemediler. Benzer şey AKP iktidarı döneminde Türkiye’de oluşmaya başladı. Bay potansiyel başkan hariç bu ülkede hiç kimsenin önemi yok. Marketlerdeki ürünlerin önlerine iliştirilmiş abartılı sıfatlar insanların normal algısının göçmekte olduğunun en büyük kanıtı. Her marka bir vebadan kaçıp, soyut ama hijyenik bir dünyaya saklanıyor gibi. Raflarda normal bir ürün yok, her şey Türkiye’deki politika gibi olağanüstü. Normal bir şey olmayınca insan zihninde bir mukayese ve bir muhakeme de gelişmiyor. Normalliğin, sıradanlığın hor görüldüğü tuhaf bir topluma doğru evriliyoruz. Ve bunun başlıca nedeni topluma sürekli olağanüstülüğü dayatan politikacılar. Koca bir ülkede nasıl normal posta olmaz, bütün mektuplar APS ile gidiyorsa normallik nedir?

Suudi Arabistan’daki prenslerin birbirlerine karşı çevirdiği dolaplar, Lübnan başbakanı Hariri’nin ülkeden kaçışı Ortadoğu’daki krallıkların modern dünyanın politik baskısına karşı harakiriye zorluyor gibi…

Matadorların arenalarda öldürdüğü öfkeli boğaların hatırına İspanya’nın toprak bütünlüğüne saygılı değilim. Ve bu konuda da AKP hükümetiyle farklı düşünüyorum. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak Katalonya Cumhuriyeti’ni resmen tanıyorum.
- Yaşasın tam bağımsız Katalonya, oley Barça, kahrolsun İspanya faşizmi, kahrolsun Franco ve onun ardılı lavuklar!

MHP genel başkanı Devlet Bahçeli parlamenter sistemde hiçbir genel seçimi kazanamadı. Halk onu mecliste muhalefet partisi lideri sıfatıyla gönderdi. Ama Bay Bahçeli son anayasa değişikliği oylaması öncesinde halkı Bay Potansiyel Başkana düzdürtmek için garip bir kampanya yürüttü. Bugün ise ödül olarak Bay Potansiyel Başkan’ın korsan başkanlığının korsan başkan yardımcılığını yapıyor. Bay Bahçeli’nin ifa ettiği Bay Potansiyel Başkan’ın korsan başkanlığına korsan başkan yardımcılığı işi elân yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti anayasasında kanun maddesi olarak mevcut değildir. Yani Bay Bahçeli kaynağını anayasadan, kanunlardan almayan keyfi bir görev ifa etmektedir. Ortada anayasası Bay Potansiyel Başkan tarafından çalınmış bir ülke ve ona yardakçılık yapan bir mankurt var.

Karadeniz’de akşam vakti, hava iyice karardığında denizin içinde yanıp sönen tek tük ışıkları ilk gördüğümde bunun hava ulaşımıyla ilgili yeni bir düzenleme olduğunu düşünmüştüm. Baba evi Rize’de olan Bay Potansiyel Başkan’ın sıla-i rahim istikametinde bu türden renkli, karmaşık ve de teknik (suyun içinde yandığına göre) olması gayet normaldi. Ama zamanla Karadeniz’deki uyuşuk mavnaların durmadan yanıp sönen lacivert ve kırmızı ışıklara karşı pasif konumlarını fark edince bunların balıkçıların akşam vakti denize serdiği Liverpool filesi kale ağları olmadığını çakozladım. Böylelikle karaya, deniz fenerine, sabit bir sokak lambasına ya da yakın bir dalgakırana göre attığı ağların dalgalarla nereye sürüklenmiş olabileceğini düşünen hayalperest balıkçılar devri sona ermiş oluyordu.

Yazarları gazetecileri tutuklanmış, medyası fahişeye çevrilmiş bugünkü Türkiye’nin özeti replik; ‘’Bu handaki meseleyi kalem erbabı çözemez kadı efendi!’’ Saruhan dizisindeki kaytan bıyıklı Türkopat muhafız

Yanlış hatırlamıyorsam Jose Saramago’nun Kabil adlı kitabında sarf ettiği bir cümleydi. ‘’Kuşku, çok uzun bir ömür sürmüş insanların imtiyazıdır.’’ Bunun tek istisnası Bay Potansiyel Başkan gibi kendinde bir ülkeye hükmetme hakkı gören diktatörlerdir. Onlar kendileri dâhil hiçbir şeyden kuşku duymazlar. Onun için kör yaşayıp kör ölürler. Dünyada yapıp ettiklerinden dolayı mahşerde kör uyanırlar ve savunmaları da alınmaz. Çünkü onların tanrıya karşı savunabilecekleri bir hayatları bile yoktur; ‘’bizzat tanrıdırlar.’’

Alan Rıza veren Reza, size ne oğlum!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Kasım 2017 Pazartesi

ANTA MATHANIS MATHANIS ANTA UMATHANIS AKUME GENE MATHANIS (HAYAT SANA ÖĞRETİR, ÖĞRENMEMEK GİBİ BİR ŞANSIN YOK) – 100

Mustafa, patlak gözlü, basık burunlu, teni Bozkır güneşinde yanmış bir meczup. Halk arasında anlatılanlara göre gençliğinde köyünde bir kıza aşıkmış. Askerdeyken sevdiği kızın evlendiği haberini almış. O zaman ki katı askeri disiplin içinde akli dengesini yitirmiş. Uzun zaman hastanelerde tedavi görmüş ama hayata karşı göz bebekleri ışıldayan o Mustafa bir türlü geri gelmemiş. Bir zamanlar Of çarşısında kurduğu tezgâhında tuzlu içyağı satıyormuş. Tanıdıkları ona; ‘’Mustafa ne haber, ne halun var?’’ diye sorduklarında her defasında ‘’Hastayım, iyi günler.’’ diye cevap veriyormuş. Uzun zaman Of’un avare takımının dilinde Mustafa’nın kahpe bir hayat karşısındaki bu kısa mottosu ‘’Hastayım, iyi günler!’’ dolaşır olmuş. Ama Mustafa’yı biraz olsun yakından tanıyanlar onun hayata karşı küskünlüğünün ve de kötü kaderinin yanında güçlü bir umudunun olduğunu, içinde biraz küllenmiş bir iyiliğin olduğunu da görür.
Mustafa’yı bugün Of çarşısında cebindeki paraları sayan bir komşusu ya da tanıdığından ‘’Bir harçlık atsana bana!’’ derken gördüm. İnsanımız bir tuhaf. Çünkü yeri geldiğinde bir deliye akıllı, bir akıllıya ise deli muamelesi yapabiliyor. Adam Mustafa’ya döndü ve; ‘’Sen at bana bi harçlık da!’’ dedi ve paraları cebine tıkıştırdı. Mustafa elleri cebinde boynunu büktü ve topuklarına bastığı ayakkabılarının ucuna bakarak köşeyi döndü. Anadolu insanının o halini bilirim. İnsana küsersin, dünyaya küsersin. Hatta içinden tanrıya; ‘’ Ben insanlara bu kadar büyük bir laneti hak edecek ne yaptım!’’ diye isyan edersin. Ama sahip olduğun iman yine sana öksüzlüğüne, yoksulluğuna rağmen içindeki o iyiliği koruman gerektiğini emreder.’’ Bu, insanın kaderine, tanrıya ve kendi ruhuna karşı mahcup olduğu bir durumdur. ‘’Mustafa!’’ diye seslendim. Elimi cüzdanıma attım ve orta boy bir banknot çıkardım. ‘’ Al, bu senin!’’ dedim. Güneş sırtımdan vurduğu için yüzümü seçmekte zorlanıyordu. Hafızasını zorladı, beni hatırlamaya çalıştı. Sonra benim onun halini anlayan bir fani olduğuma hükmetti. ‘’Sağ ol!’’ dedi ‘’Çok sağ ol!’’ ‘’Sen de Mustafa, sen de!’’

Meselâ rahmetli babam bir ömür boyu ‘’bulmak’’ fiiline inanmadan yaşadı. Ona göre her şeyin bir sahibi vardı ve bir şey bulmak hırsızlığın başka bir türüydü. Daha doğrusu ‘’bulmak’’ hırsızların hırsızlıklarını örtbas etmek için uydurduğu basit bir kelimeden başka bir şey değildi. Onun için hayatta tek kural vardı; insan alın teriyle çalışmalı, sadece kendine yetecek kadarına sahip olmalı ve başka da hiçbir şeye tenezzül etmemeliydi. İnandığı gibi sessiz sedasız yaşadı ve asil bir şekilde de öldü.

Bizden çalınmış bir ülkeyi geri almak için bilgisayar başında nöbet tutmaktan başka bir şey yapmışlığımız yoktur bu memlekette. Bir de efkârımızı dağıtmak için arada bir sarıp tellendirdiğimiz Phillip Morris’e muhalif kaçak Adıyaman tütünlerimiz var tabi.

Etekleri tutuşmuş bir Petro-dolar Arap şeyhinin trajikomik hali bana her zaman heyecan vermiştir. Zira Tanrı’nın yarattığı zenginliğin birkaç görgüsüz Bedevinin değil, aç Afrikalılar dâhil bütün insanlığa ait olduğuna dair kısmen komünist bir inanca sahibimdir.

Meselâ dünyanın en büyük işadamı bile olsa sırf İngiltere’de yatırım yapacak diye kraliçe Elizabeth Taylor ile Buckingham sarayında görüşemez. Yani İngiliz asaletine ters bir olaydır bu. İngiltere her ne kadar emperyal bir devlet olsa da bu durum yakışıksız kaçar ve köklü İngiliz geleneklerine aykırıdır. İngiliz diplomatları ülkelerinin bir tacir devlet olarak algılanmasına asla müsaade etmezler. Söz konusu işadamı ya yatırımlarla ilgili sadece ekonomi bakanıyla ya da yatırım ortağı bir işadamı ile görüşebilir. Bizde ise durum farklıdır. Bizimkiler ülkeyi Akdenizli bezirgânlar gibi yönetmeye meyyaldir. Asalet nedir, diplomasi nedir, gurur nedir bilmezler. Çünkü cumhuriyet onlara büyük bir imparatorluğun mirası olarak dedelerinden kalmıştır.

Bir zamanlar Abdüllatif Şener ‘’Türkiye’’ adlı bir parti kurmuştu. Suya sabuna dokunmayan amipsi liberal tandanslı korsan bir parti. Sormuştuk, 80 milyona ait bir ülkenin adının başına sonuna liberal, milliyetçi, sosyal demokrat, sol, muhafazakâr, yeşil vs. eklenmeden bu parti neyi ifade ediyor? Anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkı olmamasına rağmen bu korsan partinin kapatılmasıyla ilgili Anayasa mahkemesine destansı bir mektup yazmıştım. Ve bana icabını yapacaklarını itiraf eden bir cevap bile yazmışlardı. Yani ciddiye alınmıştım. Şimdi Meral Akşener’in kurduğu ‘’İyi Parti’’ Abdüllatif Şener’in ‘’Türkiye Partisi’’ni gölgede bıraktı. ‘’Türkiye Partisi’’ ismiyle durup dururken Türk insanının milliyetçilik belleğinden rol çalıyordu, ‘’İyi Parti’’ ise el büyüttü. İnsanlığın iyilikle kötülüğün mücadelesinden rol çalıyor. Neyin iyisi, neye göre iyi? Meral Akşener iyiyse bu ülkede kötü olan kimdir? Karaköy’de namusuyla çalışan orospular mı?

Türkler Batı medeniyetinin kreğini (Greek) kendi içinden türetememiş olmanın ontolojik sancısını yaşıyor gibi geliyor bana…

‘’ İnşallah hükümetin Cemaat’le ilgili bylock soruşturması skype ve messengere sıçramaz. Zira skype ve messengerde portakal gibi karı soymuşluğumuz vardır. Yoksa hepimiz yanarız. ‘’ Michelin Hüseyin

Evet, muhakkak ki razık olan Allah’tır ama AKP hükümeti bu ülkede tam on beş yıldır bütün ihaleleri ve memuriyetleri kendi çapsız yandaşlarına veriyor. Ve Diyanet denilen kurum bu durumla ilgili 114 sure, 6.666 ayetin içinde tek bir ayeti kerime bulamadı Kuran’da. Onlar hâlâ tecvitli aşırlarla tanrının efkârını dağıtıp insanlardan aşırdıkları şeyleri unutturabileceklerini zannediyorlar.

Yorgun argın denizden dönüyorum. Bomboş bir sokakta iki kız çocuğu kendilerince oyun oynuyorlar. Bir tanesinin küçük bir bisikleti var. Destek tekerli. Hemen bisikletine atlıyor ve önümde hızla sürmeye başlıyor. Sürerken rüzgârda çakır gözleri yaşarıyor, sarı uzun saçları dalgalanıyor. Neredeyse paçalarıma bulaştı bulaşacak. Ve muzipçe bir keyif narası atıyor. ‘’İmdaaat, kız kaçırıyorlar.’’ O an içimden bu barbi bebeği kaçırmak ve lafazan bir papağan gibi evde beslemek geçiyor. O denli sevimli, sessiz bir sokaktan kendince bir macera çıkaracak kadar da akıllı.

LC Waikiki mağazasının bayan kıyafetleri satılan bölümünde parlak spotlar altında oturmuş Otomatik Portakal’ı okuyorum. Kadınlar her zamanki gibi reyonlardaki kıyafetlere üşüşmüşler. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu tam olarak Türk usulü düzenli bir kaos. Giyinmesini bilmeyen insanlar, ucuz kıyafetler satın alıp örtünmeye çalışıyorlar. Satın aldıkları her şeyle biraz daha eksiliyorlar. Böylesi mekânlarda hiç kimseye aldırmadan kitap okumak, apayrı dünyalara dalıp gitmek son zamanlarda edindiğim en büyük keyiflerimden. Tam kitaba dalıp gitmişken bir kız çocuğu alışveriş arabasıyla yanıma kadar sokuluyor ve kolunu ‘’pat!’’ diye yere bırakıyor. Bu az önce umursamadığım düzenli kaos uğultusundan çok daha farklı bir şey olduğu için dikkatimi dağıtıyor. Biraz sert bir tavırla kız çocuğuna bakıyorum. O da durmuş bana bakıyor. Tek kelime etmeden kavga ediyoruz. O benim okuma ritüelimi bölmekten memnun, bense onun beni bölmesinden rahatsızım. Kız koca mağazada akıl oyunu oynayacağı tek kişi olarak beni bulmuş. Sonra minik alışveriş arabasının kolunu yerden alıp yoluna devam ediyor. Ben yeniden kitabıma konsantre oluyorum. Aradan beş dakika kadar bir zaman geçiyor ve aynı kız çocuğu bu kez sol tarafımdan geliyor ve beni süzüyor. Dikkatimi ona odakladığımda arabanın kolunu parmaklarının ucuyla bıraktı bırakacak şekilde tutuyor. Niyetini sezmiş olmamdan hınzırca bir keyif alıyor. Sonuç olarak yeni nesil çocuklar Türk usulü modernliğin içinde şahitsiz serüvenleriyle soğuk ve sessiz bir şekilde giderek rasyonelleşiyorlar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

5 Kasım 2017 Pazar

ANTA MATHANIS MATHANIS ANTA UMATHANIS AKUME GENE MATHANIS (HAYAT SANA ÖĞRETİR, ÖĞRENMEMEK GİBİ BİR ŞANSIN YOK) – 99

Cumhuriyet Roma İmparatorluğu’nun eyaletlerinde yaşayan Yahudilerin siyasal anlamda aralarında örgütlenme, Roma’ya karşı ne zaman ve nasıl ayaklanacaklarını belirleyen adi bir sistemden başka bir şey değildir. Anadolu’ya göçmüş Hazar ve Sefarad Yahudileri yüzünden Türklerin bünyesine sonradan uydurulmuş bir şeydir. Demokrasiye gelince; tarihte en uzun yaşamış Yunan yalanıdır. Önceki yüzyılda İngilizlerin piyasa rejisiydi. Yani İngilizler ecnebi bir ülkeye mal satabilmek için orada demokrasi olsun isterler. Bu yüzyılda ise muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların cumhuriyetin hazinelerini talan etmek için halkı ikna ettiği siyasi bir körlükten başkaca bir anlamı yoktur.

Katalonya’nın bağımsızlık meselesine gelirsek; normalde Türkler ve Araplar tarihte Katoliklerin İnka ve Mayala medeniyetlerinin ve de Endülüs İslam devletinin kökünü kazıdığı için İspanya’nın ve Avrupa’nın kantonlara bölünüp tespih taneleri gibi paramparça olmasını isterler. Ama işin ucu Kürdistan üzerinden kendilerine de dokunabileceğinin farkında oldukları için İspanya’nın toprak bütünlüğüne saygılıymış gibi davranıyorlar. Hatta sırf bunun için Barselona’yı tutmamaya ve Messi’nin futbolun Mesih’i türünden çalım ve gollerini takdir etmemeye bile razılar.

AKP iktidarının son yıllarda politikadaki zaferi cumhuriyetçilerin, sosyal demokratların, milliyetçilerin, muhafazakârların, Kürtlerin, Alevilerin, işçilerin, çiftçilerin kısacası Türklerin bir milli zaferi değildi. Muhafazakâr İslamcı postuna bürünmüş liberal bukalemunların kendi hesabına kazandığı Pirus zaferiydi. Son on beş yılda Türkiye’de sadece AKP iktidarı kazandı; diğer bir ifadeyle AKP’nin dışındaki bir ülke bütünüyle kaybetti. AKP’de ise sadece bay potansiyel başkan kazandı. Onun dışındaki herkes zamanı geldiğinde tavan arasına atılacak ve unutulacak ruhsuz birer eşyaya dönüştü. Yani tek bir adamın politik egosu koca bir ülkeyi mağlup etti.

Uzun yıllar ülkeyi yönetmiş bir iktidarın yaptığı en iyi şeylerden birisi Ankara’da Melike Hatun Camii, diyecek gibi oldum. Onu da (Tanrı’nın evini) tıpkı bir fabrikayı açıyorlarmış gibi kurdele keserek ibadete açtılar. Ve kurdeleyi de sırtlarını Kıbleye dönerek kestiler. Bir işte esastan isabet ettirseler şekilden yamuluyorlar, şekilden isabet ettirseler bu kez esastan kayıyorlar.

Zamanın insanın sabır taşını çatlatan türden ağır mı ağır görünmez bir putperestliği var. Ve modern insan sırf bu putperestliğe tahammül edemediği için yaşadığı şey gerçekte bir türlü hayat olmuyor. Yani asıl hayat denilen şey her gün çiğnemeden yuttuğumuz onca şeyin çok sonrasında gölgeleri temizleyerek, uğultuları dindirerek yavaş yavaş geliyor.

Eski Türkiye’de ‘’bad’el harab-ül Basra!’’ (iş işten geçtikten sonra, her şey mah-ü perişan olduktan sonra aklı başına gelmek mealinde) bir deyim vardı.
AKP’nin on beş yıllık iktidarındaki belediyecilik anlayışıyla söz konusu deyimin yerini bad-el harab-ül Bafra’ya bıraktığı rivayet ediliyor. b.knz: bad-el harab-ül İstanbul

Bay potansiyel başkanın Türk siyasetinde on beş yılda yaptığı;
Abdullah Gül’ü başbakan seçtirmek, sonra onun yerine başbakan olarak göreve gelmek, Abdullah Gül’ü emanetçi cumhurbaşkanı seçtirmek, sonra o makamı devralmak, Ahmet Davutoğlu’nu düşük profilli başbakan olarak atamak, başarısız olunca onu istifaya zorlamak, onun yerine Binali Yıldırım’ı atamak, genel seçimlerdeki milletvekili listelerini, bütün hükümetlerin bakanlarını, devletin bürokrasisini, genel müdürleri, valileri, generalleri hatta ve hatta muhtar emmileri kendi onayıyla atamak ve seçtirtmek ve de son olarak halkın seçtiği İstanbul, Ankara, Bursa belediye başkanlarını istifaya zorlamak gibi hukuku ve demokrasiyi hiçe sayan metazori fiilleri alt alta koyduğunuzda ortaya okkalı bir askeri darbe pratiğinden başka bir şey çıkmaz.

Yunus Emre sarıçiçeğe ‘’Annen baban var mıdır?’’ diye sorarken eşeyli ve eşeysiz üreme türlerinden bihaber miydi, değil miydi bilemiyorum. Ama emin olduğum bir şey var, İslamiyet ve Müslümanlık merhametle birebir alâkalı bir konudur. Onun için modern anlamda bilimsel olmak zorunda değiliz. Zaten İsmet Özel’in de dillendirdiği gibi ‘’bilimsel olan her şey Türklüğe (kalın Türklük; İslam) aykırıdır.’’

Memlekette herhangi bir umut belirtisi, bir ışık, bir hayat nişanesi mevcut değil; ortada ülkeyi alıp kaçmış politikacı postuna bürünmüş bir mafyatik yapı var. Üstelik tuttuğumuz futbol takımı IMF bilançosu gibi borçlanmış. Haftalardır başımızdan tecavüz gibi skorlar geçiyor. Buna bir de insanın içini daraltan taşra sıkıntısı, Karadeniz’in eksik olmayan yağmuru bulutu eklenince hayat büsbütün çekilmez oluyor. Tek tesellimiz zümrüt yeşili çimlerin üzerindeki meşin yuvarlağın asil bir şehrin psikolojisine biçeceği kader… Tribünler tıklım tıklım dolu. Trabzonspor Galatasaray karşısında 2-0 galip durumda. Dahası Trabzonspor sahada şiir gibi bir futbol oynuyor. Dilimizde hoyrat bir türkü; biraz şarap bulaşmış Stalin bıyığı gibi bir halimiz var. Kâh Ahmet Kaya gibi isyankâr bir meydan okuma kâh Cem Karaca gibi ataerkil bir tını. İşkembemiz de leş gibi bela kokmuyor değil yani. ‘’Ararım, ararım seni her yerde, sorarım, sorarım ıssız gecelerde Cim Bom Bom nerde!’’
- Ecce homo!

Türkiye’de terörü asıl besleyen şey AKP iktidarının çocukça kibridir. Herhangi bir toplumsal faciada kamuoyunun merakı yayın yasağıyla hemen bloke ediliyor. Ama iş teröre geldiğinde bir futbol maçının skoru heyecanıyla anbean medyaya servis ediliyor. Fox kanalında Savaşçı adlı bir dizi vardı. Sanki Amerikan askeri Vietnam’da komünistlerle savaşıyor. Yani Türkiye’de PKK ile mücadeleyi bir savaşmış gibi veren ahmaklar var bu ülkede. Eh, bu durumda bay potansiyel başkanın cepheden dakika ve skor veriyor olması gayet normal. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede yönetici olmaya haiz değiller.

AKP’nin çalışma bakanı olacak o orospu, Adana’da 36 saat nöbet yazılan ve iş stresi yüzünden intihar eden pratisyen doktor konusunda tek cümlecik bir açıklama yapma gereği duymadı. Bazı dostlarım benim gibi OTDÜ doçentlerine çeviriler yapmış bir entelektüelin bu türden bir dil kullanmaması gerektiği konusunda ısrarcılar. Evet, ama işini doğru dürüst yapmayan bir bakana ‘’orospu’’ demezsek namusuyla çalışan orospulara haksızlık etmiş olmaz mıyız?

AKP hükümetinin ‘’yerli otomobil’’ üretimine teşebbüs etmesi, henüz amatör oynamamış bir futbolcuyu profesyonel maça çıkarmaya benziyor. Artı millilik Türkiye’de AKP’ye ait büyük lokmaları yutmasına sebep lokal bir yalandan ibarettir. Bugün teknolojide millilik diye bir şey yoktur. Sadece belli sofistike yazılımların, programların gizliliği vardır. Bugünün dünyasında Kalaşnikov tüfeğinin Rusların milli silahı olduğunu iddia edecek kaç kişi vardır. Siyaseti hâlâ Osmanlı çadırlarından yapanlar Türk halkına yeni bir kazık atmaya çalışıyorlar. Gürcistan’da 10.000 dolara bindiğiniz bir otomobili Türkiye’de 30.000 dolara binemiyorsunuz. Neden? Çünkü Türkiye’deki liberallerin gâvurluğu yeryüzündeki gâvurların bütün gâvurluğundan çok daha büyük. Dubleyol zekâlı AKP hükümetinin otomobil üretimi konusunda yapacağı en iyi şey, akim kalan Devrim ve Anadol otomobillerinin bir üst modelini çıkartmaktır.

Tarihte ulus devletleri gerçek birer devlet yapan şeylerden en önemli bir konuydu bir otomobil markası üretmek. Maalesef Türkiye 1960’larda yakaladığı bu şansı kaybetti. Türkler, imparatorluktan kalmış kirli egolarını kanunlarla törpüleyip bir sosyal düzen kuramadıkları için bir otomobil markası üretemediler. Bugünlerde ise Avrupa’nın ürettiği son model otomobillere binip hâlâ çadırlarda hain arayan Diriliş Ertuğrul dizisi izliyorlar. Yani medeniyetin en teknik ürünlerini ya mafya dizilerinde ya da koca bir ülkenin zenginliğini alıp kaçan hırsız politikacıların ardı arkası gelmeyen konvoylarında kullanıyorlar.

Kitaba razı olmak ya da olmamak, işte bu ülkedeki bütün mesele bu…


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Ekim 2017 Cumartesi

ANTA MATHANIS MATHANIS ANTA UMATHANIS AKUME GENE MATHANIS (HAYAT SANA ÖĞRETİR, ÖĞRENMEMEK GİBİ BİR ŞANSIN YOK) – 98

Karadeniz otoyolunun Of ile Sürmene arasındaki kısmının denize bakan kısmına çam ağaçları dikilmiş. İnsan, bunun Karadeniz’de yapılmış en makul şeylerden birisi olduğunu düşünüyor ilk etapta. Ama o ağaçlar ne zamanki eğri büğrü hallerinden geçip görkemli bir ağaç biçimine geçecek gibi oluyor Karayolları ekipleri ellerine odun motorlarını alıp onları tam dibinden kesip kesip duruyor. Bu nasıl bir zekâdır, nasıl bir gaddarlıktır, nasıl bir izansızlıktır doğrusu hâlâ anlayabilmiş değilim. Belli ki bu topraklarda kökü olan, zamanın ötesine geçmiş görkemli hiçbir şey olsun istemiyorlar. Sanki ninelerinin, ninelerinin, onlarında büyük ninelerinin üzerinden uğursuz bir Moğol ordusu geçmiş lanet mi lanet bir gen gece gündüz demeden bu topraklarda hayata, insana ve tabiata kastedip duruyor.

Bay potansiyel başkan ve AKP iktidarı sadece İstanbul’a ve kadim şehirlere ihanet etmekle kalmadı. Kifayetsizliğine rağmen Anadolu’ya hükmetme uğruna bütün Türkiye’ye ihanet etti. BOP eş başkanlığıyla Türkiye’nin Ortadoğu’daki bütün komşularına ihanet etti. Hatta hiçbir sahici erdemi olmaksızın Avrupa’yı, Amerika’yı, Batı medeniyetini karşısına alıp bütün insanlığa ihanet etti.

Muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların elinde bir film festivalinden çok sonradan görmelerin pahalı bir sünnet törenini çağrıştıran Antalya Film Festivalinden anladığım kadarıyla Yeşilçam’ın eski aktrislerinden Necla Nazır da hidayete ermiş. Artık o podyuma çıkmak için son yıllarda ne ürettiyse! Gerçi AKP iktidarı devrinde bir festivalden ödül almak için bir şey üretmek gerekmez, başına bir başörtüsü takmak ve hidayete ermiş olmak yeterlidir. Kendinizi yormanıza gerek yok, Tanrı’nın hazineleri bütün mümin ve mümine bacılara yeter. Kanaatimce, Necla Nazır Yeşilçam’ın üçüncü sınıf filmlerinde rol alana bir aktris olmasaydı ya Akrep Nalan gibi bir müzisyen ya da Emine Şenlikoğlu gibi cahil bir yazar olurdu.

Şahsen Melih Gökçek’ten hiç hazzetmem ama bu şekilde zorla istifa ettirilmesine de karşıyım. Yerel seçimlerde belediye başkanlarını partiler aday yapıyor ama sonuçta onları sandıkta halk seçiyor. Dolayısıyla onları yine halk göndermelidir. Belediye başkanlarının bu şekilde eşya gibi bir kenara fırlatılması Türkiye’de demokrasinin ne aşamada olduğunu göstermesi açısından ibretlik bir durumdur. Ve onların yerine atanacak yeni kuklalar var olan berbat durumu kurtaramayacaktır. Melih Gökçek Türk demokrasisi adına risk almalı ve istifa etmemelidir. Ya da giderken şahı da beraberinde götürmelidir.

Millet olarak kilitlendiğimiz ruh halidir; ‘’Nah burda duraydım böyle. Açaydım kollarımı. Getme deyeydim Melih’imee, getmez idi o vakit. Ağzım dilim lâl olaydıı. Benim yüzümden, benim yüzümden!’’

Kezbanizm nedir? Aile ve (AKP iktidarı döneminde olmayan) sosyal politikalar bakanı başörtülü Kezban TRTHaber kanalında kendisi gibi bir Kezban’la program yapıyor. Normalde o anda o kanalı izlememin tek nedeni kanalın logosunda TRT yazmasıydı. Programın bir bölümünde bakan olacak Kezban hayatında ilk kez bir televizyon programında boy göstermiş taşralı bir ergenin ruh haliyle ne derse beğenirsiniz. ‘’Buradan anneme babama çok selam söylüyorum. Onlar beni iyi yetiştiremeseydiler buralarda olamazdım.’’ Yani Bayan Kezban’ın aile ve sosyal politikalar bakanı olmasının tek nedeni iyi bir ailede yetişmiş olmasıymış. Çünkü onlara göre bu ülkede imam hatip okullarından mezun olanlar haricindeki herkes köprü altlarında yatıp sokaklarda büyüyor! Kezbanizm tam olarak budur; herhangi bir sebep olmaksızın kendinden menkul kerametlerle bir şeylere nail olma hali.

Eskiden Galatasaray’ın yöneticilerinden Abdurrahim Albayrak ile Türkiye’deki fildişi kulesi Galatasaray kulübü arasındaki fahiş sosyo-kültürel farkı yadırgardım. Hatta Abdurrahim Albayrak adının Galatasaray adıyla yan yana anılması için Abdurrahim’in kırk yıl Türkçe dersi alması gerektiğini düşünürdüm. Ama Dursun Özbek adlı bir çobanın Galatasaray’a başkan olduğunu görünce bu fikrimden ebediyen vazgeçtim. Adam Kandıra Dağlarından henüz İstanbul’a inmiş ve kepeneğini yeni çıkarmış bir çoban gibi.

Yüz tane Türk firmasına yazıyorsun; bırakın geri dönmeyi tenezzül edip maillerini okumuyorlar. Bir tane İsveç firmasına yazıyorsun, acil kodla arıyorlar seni. ''Sen Türkiye gibi (ahlak ve estetik özürlü demeye getiriyorlar) bir ülkede bu güzelim taş kolleksiyonlarını nasıl ürettin!'' diyerek başlıyorlar söze. O zaman şöyle düşünüyorum. Tabii ki dünyayı yönetmek gâvurun hakkıdır.

Benim görebildiğim kadarıyla bay potansiyel başkan Ankara’nın göbeğinde ta Hititler döneminden kalmış Şuppiluliuma’nın tahtını çöreklenmiş bir cambazı siyasetten çok mafyatik yöntemleri kullanarak alt etmeye çalışıyor. Ve bunu Türk usulü boğmaca demokrasiyle yapıyor.

Modernlik garip bir şekilde imparatorluktan kalmış içi boş kibrimizi dünyayı tehdit eden bir tür deliliğe dönüştürüyor. Ve bu tehlikeli durum politikacıların insanı istismarıyla adım adım gelişiyor. Dahası bu delilik modern dünyanın açmazları karşısında kendi içinde kırılma yaşıyor. Ama Türkiye’deki insanların din algısı ve de baskın Türklük geni yüzünden bir türlü rasyonel bir çizgiye doğru evrilemiyor. Kısacası Türkler tarihin tımarhanesinde debeleniyor olmaktan herhangi bir memnuniyetsizlik duymuyorlar.

Genç Arap Çamburnu’nun ıssız kumsalında gözleri sürmeli siyah penguenini dizlerine yatırmış onunla oynaşıyor. Belli ki gözden ırak çarşafın altından kısa dalga Kahire radyosunun frekansını bulmaya çalışıyor. Dünya Arap’ın umurunda değil; Ortadoğu, Filistin, Suriye, Kuzey Irak, Arakan, Mısır, Libya ve insanlığın diğer sorunları… O anda şöyle düşünüyorum. Dünya Tanrı’nın bir Türklerin başına belâ diye yarattığı uğursuz bir gezegen.

Meral Akşener ciddiye alınacak bir politikacı değil. Yüz hatlarında bu ülkenin kronik meseleleriyle ilgili en küçük bir kaygı emaresi yok. Kurduğu parti ruhen suya sabuna dokunmuyor; dolayısıyla esastan ve şekilden fiyaskodur. Asya’nın pagan tanrılarından rol çalmaya çalışan bir tuhaflık var onda. AKP’nin öteden beri taktiğidir. Partilerin liderlerini ele geçirmek. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu ve korsan koltuk bağışlanmış Devlet Bahçeli bunlardan. Olmadı, vakıf kurdurarak alternatif politik sinerjiyi emmek. Fatih Erbakan’ın siyaset dışında oynadığı politik tiyatro trajedisi buna en iyi misal. Nihayet kendisine muhalif partilerden kitle çalacak yeni bir Micky Mouse partisi kurdurdu. Maksat ilk etapta CHP’deki memnuniyetsiz milliyetçi oyları oltaya takmak. Sonra IYI, kayı boyu, Dombıram ilişkisiyle Ak Saray’a bağlamak. Bunu Meral hanıma yaptırıyorlar çünkü o soyadı illüminatiye uygun bir kaltak! Artı, siyasal sistemin bütünüyle başkanlığa dönüşmeye başladığı bir ülkede sırf başbakanlık için parti kurmayı hangi kaltak akıl etti?

Eski Türkiye’de, yani 1980 ihtilâli yıllarında, milliyetçiler hapishanelerde ama fikirleri iktidardaydı. AKP iktidarı döneminde milliyetçiler dışarıdalar. Belki kendileri iktidarda değiller ama en azından genel başkanları Devlet Bahçeli korsan bir şekilde de olsa iktidarda.

Kurşun renkli bulutlar gökyüzünü n her yanını tutmuş. Günün aydınlığı gecenin karanlığından sıvışıp batı ufkuna doğru kaçışmakta. Her şey daracık sokaklarda kurulmuş bir taşra pazarında anbean gelişiyor. Pazarcıların abartılı ‘’Akşam pazarı!’’ türü naraları akustik bir kaosa dönüşüp kalabalığın telaşını artırıyor. İnsanların akşam pazarına endeksli öteberiyi biraz daha ucuza alma kararlılığı ve hareketlerinin keskinliği giderek günün bir finaline dönüşüyor. Bu, erdemli bir ticaretten çok bir avcı ile çaresiz durumdaki bir avın aralarında uzlaştığı hayatın talanına dönüşüyor. Her şey yarım saatten daha az bir süre içinde soluk soluğa olup bitiyor. Sonra hayatın temposu iyice dibe vuruyor. Takriben bir saat sonra, pazarcılar renkli şemsiyelerini toplayıp sokak ışıklarına fırsat tanıyınca suç mahalli gibi ortalık aydınlanıyor. Çürük domatesler, solmuş marullar, biberler, maydanozlar, dağılmış pırasalar, şekli ve rengi bozulmuş her meyve sebzenin öbek öbek sokağa döküldüğü görülüyor. Her perşembe akşamı olduğu gibi, biraz hazlı, epeyce hızlı ama bir o kadar da kirli bir bitiş olmuş yine. Bu kez belediyenin tipi bozuk çöpçüleri, ellerinde süpürge ve kürekler, dillerinde sinkaflı cümlelerle işe koyuluyorlar. Karikatüristlere muz orta; böylece Türkiye’de siyaset klasik bir western filmine dönüşür. ‘’İYİ, kötü, çirkin!’’


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazarın tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

21 Ekim 2017 Cumartesi

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 105

Dün Trabzonspor’un üzerinden silindir gibi geçen şey Ak Hisarspor değildir; bilâkis Ak Sarayspor’un bizzat kendisidir. Nedenini bilemiyorum ama Recep Tayyip Erdoğan’ın Trabzon şehrine ve Trabzonspor’a karşı duyduğu derin nefret Amerika kıtasına sığmayacak kadar büyüktür.

Karadeniz’in hırçın dalgalarının sahillere vurduğu rengârenk plastik topların dipsiz sahipsizliğine şahit olduğum o avare günlerden sonra bu ülkede futbolun ve de Trabzonspor’un kesin olarak bittiğine kanaat getirdim.

Yılmaz Vural, mental problemli bir teknik direktör. Deliliği nüksettiğinde rezervde durumu toparlayacak aklı bulunmuyor.
Fatih Terim yıllarca Galatasaray ile milli takım arasında Bizans oyunlarıyla var olmuş bir ahlaksız. Bugün Türk milli takımı Avrupa şampiyonu ya da Dünya Kupası finalisti olamamışsa bunun tek sorumlusu Fatih Terim’dir. Trabzonspor’un varoluş gerekçesiyle Terim’in entrikalarla dolu ahlak sorunlu serveti uyuşmaz.
Mustafa Reşit Akçay’ın Trabzonspor’daki teknik direktörlüğü sırf Hami Mandıralı’nın Türk futboluna VIP’ten girme teşebbüsü yüzünden heba edilmişti. Mustafa Reşit Akçay’ın hâlâ kullanmadığı bir kredisi var Trabzonspor’da.
Diğerlerine gelince; biz Trabzonlular asla ve kat’a İstanbul görmüş kızlara güvenmeyiz. Ve bu aralar bütün kestaneler patlak buralarda!

Vakıaya biraz da eğitimci gözüyle bakacak olursak; meselâ Amerika’nın Türkiye’ye koyduğu vize ambargosu yüzünden, ki bu biraz arabesk müzik sanatçısı Ferdi Tayfur’un Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim türküsündeki ‘’Alacaklı haciz koydu Bekir’e!’’ trajik durumuna benziyor, okullardaki İngilizce derslerinde ‘’ I’m going to go to U.S.A ’’ cümlesini kurmak abesle iştigale girecektir. İşin teselli verici tarafı şu ki; aynı derslerde Amerika ile ilgili Simple Past Tense cümleleri kurmak daha gerçekçidir. ‘’ I was in U.S.A and I met Mr. President last month.’’

Muharrem Usta’nın Trabzonspor başkanlığı dönemi diksiyonu düzgün İstanbul lehçesiyle Türkçe konuşmanın futbol için geçer akçe olduğunu göstermekten başka bir halta yaramadı.
- Ey gidi Valna Abes Hala! Bilsen Trabzonspor’un başına ne hal geldi. Yok, yok demeyeceğum oni sana! serisinden

AKP iktidarı on beş yıllık iktidarı boyunca bir devletle ilk kez normal bir şey yaptı. Irak’ın toprak bütünlüğünden yana tavır koyup sessiz sedasız Irak hükümetine destek verdi. Ve Türkiye için kâbusa dönen Kuzey Irak’taki Kürt referandumu kısmen çözüldü. Yani Ortadoğu politikasında öteden beri etnik gruplarla yürüttüğü flörtün ne denli yanlış olduğunu yine kendisi ayan etti. Dış politikada kural Roma İmparatorluğu’ndan beri bellidir. ‘’Roma locuta, causa finita’’ (Roma konuşur ve kaos biter.) Bu söze eklenebilecek sadece iki söz vardır. 1- Tarihte Anadolu’da yeterince tanrı vardı. Kimse Anadolu’ya başka kıtalardan yeni tanrılar davet etmesin. 2- Tarihte Mezopotamya’da yeterince tanrı vardı. Kimse verimli Mezopotamya topraklarına uzak diyarlardan kibirli tanrılar çağırmasın.

Türkiye’deki bütün tosunların toplam fiyatının Beşiktaşlı topçu Cenk Tosun’un bonservis bedeli etmiyor oluşu on beş yıllık AKP iktidarı döneminde hayvancılığın nasıl bittiği yönünde bize ciddi bir done vermektedir.
- Ben Türkçeyi kuşanıp pozisyona girince rakip tribünler nefesini tutmak zorunda serisinden

‘’Eh, Hollanda bir bisiklet ülkesi; nüfusundan çok bisikleti (20 milyon) var. Tabii bisiklet hırsızlığı da almış yürümüş durumda. Yılda bir milyon bisiklet çalınıyor.’’ Haşmet Babaoğlu
Türkiye 80 milyonluk bir ülke ve bu koca ülkenin tapusunu sadece bir kişi karısının üzerine yapmaya çalışıyor.
- Das is sosyologia!

Cemaatin kalkıştığı iddia edilen 15 Temmuz darbe teşebbüsünü asıl kuşkulu kılan şey artık ahlaksızlığından adımız gibi emin olduğumuz AKP iktidarının ve Ak Saray’daki bay potansiyel başkanın bir ülkenin yekûnunun siyasi kaderini ilgilendiren bir konuyu iç ve dış siyaseti istismar etmede büyük bir endüstriye dönüştürmüş olmasıdır.

Rıza Çalımbay’ın Trabzonspor’a teknik direktör olarak gelişi biraz ‘’görücü usulü’’ evliliğe benziyor. Zira Trabzonsporluların içindeki futbol aşkı daha ateşli, daha kışkırtıcı bir teknik direktöre meyyaldi. Gerçek hayat da böyle işte, hiçbir şey bir zamanlar sinemalarda izlediğimiz Rose Mary filmlerindeki gibi olmuyor.

Trabzonspor’un halihazırdaki başkanı Muharrem Usta, tıpkı sabık (eski) başkanlarından İbrahim Hacıosmanoğlu gibi Trabzonspor’u ergenlik hevesleri için kullanmakta herhangi bir beis görmeyen, henüz üniversitelerin kantin muhabbetlerine doyamamış, iktidarla aralarındaki mesafeyi koruyamaya özen göstereme gereği duymayan Trabzon şehri için oldukça ucuz (üç yüz) bir profil durumunda.

Aynı tanrıya inanıyoruz, aynı havayı soluyoruz, aynı suyu içiyoruz, aynı güneşte ısınıyoruz, aynı ülkede yaşıyoruz, aynı dili konuşuyoruz, aynı milli marşı okuyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, aynı caddelerde yürüyoruz, benzer kadınlara aşık oluyoruz. Ama sıra bir konuda düşünmeye ve iç dünyamızdaki duyguları dillendirmeye geldiğinde aslında hepimizin bambaşka gezegenlerde yaşadığımızın farkına varıyoruz ve gökyüzündeki yıldızların titrek görüntüsü gibi ürperiyoruz.

Bana bu ülkede felsefe yoksunu imam hatip mezunu duble yol çaplı zekâların hırsızlık hariç başardığı kusursuz tek bir şey gösterin ben de yazarlığı bırakayım. Bunlar bir şeyi doğru dürüst yapmamak için doksan dokuz tane yarım yamalak şey yapan köksüz, ahlaksız hibritlerdir. D-8 dâhil pislemedikleri kaful dibi kalmadı.
*kaful: Doğu Karadeniz fundalık türü bitki öbeklerine verilen ad

İlginçtir, Türkiye’deki futbol hakemlerinin hiçbirisinin saçında beyaz yok. Hepsi Karaköy kerhanesinde doğmuş, Üç Kızkardeşler adına çalışan tazecik oğlan görünümündeymiş gibi kaygısızlar.

Rumların Anadolu’da yaşadığı çok eski zamanlarda anlatılan bir hikâyedir. Bir gün Mihail kahvede arkadaşlarına hanımını övüyormuş. ‘’Benim karım o kadar iyi bir insan ki, işten eve döndüğümde hemen beni kapıda karşılar, elimdekileri alır, tatlı diliyle halimi hatırımı sorar, ayaklarımı yıkar, en güzel yemeklerle sofrayı donatır, kahvemi yapar. Her arzumu yerine getirir. Herhalde bu dünyada onun kadar tatlı bir insan yoktur.’’ diye uzatarak anlatıyormuş. Masadakilerden yaşlı bir Rum;’’ Mihail, sen kazandığın parayı ne yapıyorsun?’’ diye sormuş. ‘’Ne yapacağım, evin ihtiyaçlarına harcaması için karıma veriyorum.’’ demiş Mihail. ‘’Madem senin karın dünyanın en iyi insanı ondan biraz para iste de bir akşam burada şarap içelim. Bakalım verecek mi sana?’’ demiş yaşlı Rum. ‘’İsterim tabi, ne var bunda.’’ Ertesi gün Mihail evde hanımından para istemiş. Hanımı hiç parasının olmadığını söylemiş. Mihail kahvedekilere mahcup olacağını anlayınca kızmış, bağırmış çağırmış. ‘’O kadar çalışıyorum, para getiriyorum bu eve, ne yapıyorsun paraları?’’ diye çıkışmış. ‘’Ne yapacağım paraları, evin ihtiyaçları için harcıyorum.’’ demiş Maria. Demiş ama Mihail karısının sözlerine hiç ikna olmamış. O kızgınlıkla eşeğini hazırlamış, ipini, baltasını almış ve söylene söylene ormanın yolunu tutmuş Mihail. Orman yolunda bir kaplumbağa görmüş ve kaplumbağanın kafasını kesip bir beze sarmış. Sonra biraz odun kesip eşeğine yüklemiş ve eve geri dönmüş. Yükü evin kapısına boşalttığı gibi eve dalmış ve kaplumbağa kafası sarılmış kanlı bezi mutfaktaki masanın üzerine bırakmış. Belli bir zaman sonra Maria masanın üzerindeki kanlı bezi görmüş ve Mihail’e; ‘’Bu kanlı şey de neyin nesi?’’ diye sormuş. Mihail’de gayet üzgün bir ses tonuyla; ‘’Sana söylemedim ama ormanda baltayla odun keserken bir kaza oldu ve şeyimi kestim.’’ demiş. Öyle deyince Maria dehşete düşmüş. ‘’Doktora gitseydin ya be adam!’’ diye çıkışmış Maria. Mihail oldukça soğukkanlı bir şekilde;’’Doktora gittim ama onu yerine dikmek için benden çok para istedi. Benim papaza verecek o kadar param yoktu.’’ demiş. (Köyün papazı aynı zamanda doktormuş. ‘’Ee şimdi ne olacak!’’ ‘’Bir şey olacağı yok Maria. Artık paramız olduğunda bakarız çaresine.’’ Maria’nın önceki ketum ruh hali hemen çözülmüş ve alelacele odasındaki sandığına yönelmiş ve şöyle ünlemiş. ‘’Na’liğose na’liğose. Bisona modo trana!’’ (Vereceğim sana, vereceğim sana. Ama doktora söyle biraz büyük diksin onu!’’
- Borcu 1 milyar dolara yaklaştığı halde sahada dökülen Trabzonspor’un halidir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazarın tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

11 Ekim 2017 Çarşamba

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 104

Trabzonspor'un Fenerbahçe, Beşiktaş ve Başakşehir ile İstanbul'da 2-2 berabere kalmış olması birer fiyaskodur. Trabzonspor'un bu başarısızlığı Ersun Yanal'ın teknik direktör çapsızlığıyla alakalıdır.

TRT1’de Payitaht Abdülhamit dizisini oynatıyorlar. Diğer taraftan Kerkük ve Musul petrollerini enişte eliyle İŞİD’ten ve Barzani’den petrol alıp sabah akşam lanetledikleri Batı’nın piyasalarına pompalıyorlar. Yani demem o ki; Van da petrol borusu vanası da Viyana kapılarından dönen ecdadın muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemun torunlarının elinde. Sana ve bana düşen ise kol saati!

Muharrem Usta'nın Trabzonspor'a yapacağı en büyük iyilik Olcay Şahan denilen makaryozu ilk fırsatta satmaktır. Trabzonsporlu olmanın tek şartı kibir kelimesiyle özdeşleşmiş İstanbul'a, eski dünyanın merkezinde yalan, entrika ve hırsızlıktan başka bir şey bilmeyen bu şehrin takımlarına asla saygı duymamaktır.

Benim son zamanlarda Türk siyasetinde gördüğüm şeyin özetine gelirsek; şahın sırf kendisini kurtarmak ve zirvede tek başınayken biraz daha zaman kazanmak için veziri, filleri, atları, kaleleri ve bütün beyaz piyonları gözden çıkardığı yönündedir.

Bu ülkede yazarların, aydınların, entelektüellerin, sosyologların üzerinde düşünmesi gereken esas soru şudur; Trafikte yeşil ışık yandığında iki saniye sabredemeyen bir millet nasıl oluyor da, yalanı dolanı, üçkâğıtçılığı, düzenbazlığı, beceriksizliği, hırsızlığı bu denli alenen yapmış bir iktidara karşı tam on beş yıl sabredebildi?

MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin Kuzey Irak Kürt referandumuyla ilgili yaptığı son konuşma Ak Saray’ın basın danışmanlarınca hazırlandı. Yani Devlet Bahçeli Kuzey Irak referandumu konusunda konuşurken iktidarın borazan mühendisleri ona bay potansiyel başkanın bay potansiyel başkan yardımcısı rolünü verdiler. O da farkına varmadan o rolü oynadı. O konuşmadaki bütün kelimeler, cümleler hatta tonlamalar bile bay potansiyel başkanın tam on beş yıldır kullandığı politik jargona aitti. Bu mübalağalı bir önyargı değil, sadece bu toplumdaki politikayla ilgili basit bir gözlem.

Fatih Erbakan’ın babası Amerika’nın komünizme karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesi içinde Batı’ya politikayla reaksiyon verme becerisini gösterebilmiş dünyadaki çok az politikacılardan biriydi. Fatih Erbakan ise CIA-reis hattıyla o Yeşil Kuşaktan kalmış koru söndürmekle görevlendirilmiş yeni yetme bir ajan olduğunun farkında olamayacak bir toy. Bay potansiyel başkanın ayartısıyla Türk politikasına VIP’ten girebileceğini zanneden bir ahmak. Tip olarak Necmettin Erbakan’ın sulbünden çok Kemal Sunal’ın şeyinden düşmüşe benziyor. Zaten onunla Kemal Sunal’ın tiyatrocu oğlunu hep karıştırıyorum. Şimdi buraya yazıyorum. Vakti zamanı geldiğinde Fatih Erbakan’ı öyle öpecekler ki Tandoğan meydanından yükselen böğürtüsü ta Merkez Efendi’den duyulacak.

Arda Turan mahalle maçındaki gibi topu ayağına alıyor; 80 milyon merakla onu izliyor ve bunun adı futbol oluyor. Cedi Osman topu alıyor, parkede sektirip rakip potaya gidiyor; 80 milyon izliyor ve bunun adı basketbol oluyor. Bay potansiyel başkan; mikrofonu eline alıyor. Aklına geleni söylüyor, bunun adı da politika oluyor. Türkiye böyle bir ülke. Doğal ve eğitimsiz yeteneklerin delilik cehennemi.

Ak Saray’ın İdlip harekâtı açıklaması gayet açık;’’Lip lip lip lip!’’ Tabi o askeri harekâtın masrafları bay potansiyel başkan ve şürekâsının cebinden çıkmıyor. Ve oraya savaşmaya gidenler bu ülkedeki elit orospu çocuklarının düztaban piçleri değil!

İnsan ruhuna tahakküm etme ve Anadolu'da iktidar üzerinden tanrılaşma konusunda Kezbanistler Kemalistlerden çok daha gaddardır. Zira Kemalistler sadece insanın ruhuna tebelleş oluyorlardı. Kezbanistler kendilerinden olmayan bir insanın içtiği suya, yediği ekmeğe bile tamah edecek kadar soysuzlar.

Eski bir Rum atasözü şöyle der. ‘’Anta mathanis mahtanis, anta umathanis akume gene mathanis!’’ ( Öğrenirsen öğrenirsin, öğrenmezsen hayat yine sana bir şekilde öğretir.) Onun için Kürtler modern hayatın konforunda öğrenmedikleri şeyleri bir gün öğrenecekler. Hayat onlara eninde sonunda dünya dedikleri yerin nasıl bir yer olduğunu bedelini ödeterek öğretecek.

Davos’ta Şimon Peres’e ‘’One minute!’’ dedi AKP’ye bağlı şirketlerle İsrail arasındaki ticaret hacmi tavan yaptı. Bir Arap Baharı tantanası çıkardılar. (Arap’ın bir kışı oldu mu da baharı olsun diye sorduk, cevap yok!) Avrupa’daki bütün sapıklarla Suriye’nin altını üstüne getirdiler. Bu manyakları Türk Silahlı Kuvvetlerinin silah envanterinden teçhize ettiler. Üstelik TBMM’nin iradesini hiçe sayarak yaptılar bunu. Yetmedi, Türkiye’nin tapusuna göz koydular. Yıllardan beri koynunda büyüttükleri The Cemaat’i basit bir tezgâhla faka bastırdılar. Bu onlar için bir nevi karşı devrim demekti. Seçim kazanmak için teröre müsaade ettiler. Son bir yıldır artık hiçbir şehir havaya uçmuyor. Şimdi Kuzey Irak’ta İsrail’e yeni bir karakol kurmak için çırpınıyorlar. Rusya ile birlikte Suriye’de yaptıkları şeyin özeti budur. Suriye’ye karşı Barzani’nin çadır devletini korumaya almak! Bunu kendi ülkesindeki bir şehre oryantalist gibi bakan bir zekâ yapıyor. Hatırlayın; ‘’Diyarbakır bir cazibe merkezi olabilir.’’ Hayır, asıl demek istediği şey şuydu. Diyarbakır Kürdistan’ın başkenti olabilir. Türk askeriyle, Bahçeli’yle birlikte yapmaya çalıştıkları şeyin özeti işte o sözün altını doldurmak.

Türkiye gerçekten de çok tuhaf bir ülke; insanlar 15 Temmuz gecesi sabaha kadar heyecanlı bir gerilim filmi izler gibi darbe teşebbüsünü ve onun püskürtülüşünü izlediler. Sabah hiçbir şey olmamış gibi işlerine gittiler. Şimdi Türk ordusu Suriye’ye giriyor ama millet olarak korkmamız gerekmiyor. Yani hanımınızın pişirdiği kakaolu kekten yiyebilir, çayınızı içebilir, reklam arasında diğer dizide ne olduğunu izlemek için kanalı değiştirebilirsiniz.

MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin, CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, AKP hükümetinin baş memuru Binali Yıldırım’ın ve de bay potansiyel başkanın Amerika ile papaz olma şekline bakılırsa bay potansiyel başkan Avrupa ve Amerika karşıtlığı üzerinden içeride Voltran’ı (başkanlığı) fiili olarak oluşturmuşa benziyor.

Amerika ile Türkiye arasında yaşanan diplomatik krize isnaden Devlet Bahçeli'nin grup toplantısında sarf ettiği kabilesi meçhul Kızılderili atasözü ilginçti. ‘’Dur, dinle, konuşursan duyamazsın!’’ Sosyolojik, psikolojik, politik, antropolojik ve de Türkolojik açıdan çok ilginçti.

Televizyon kanallarında bay potansiyel başkanın ve onun baş memuru Bay Lağo’nun sıkıcı nutuklarına muhatap olduğumda hemen akıl sağlığımdan şüphe ediyorum. Ama ne zaman ki Yılmaz Özdil’in makul bir yazısını okuyorum o zaman akıl sağlığımın oldukça normal olduğuna kanaat getiriyorum. Ben, dünyanın daha fazla maymunlar cehennemine dönmemesi için, bedensel engellilerin sadece bedensel engelli olarak yaşaması, turbo kapitalizmin devinim hızına yetişmek için kendilerini parçalamaması gerektiğini düşünenlerdenim. Yani futbolumuzdaki kırkayakların şerefsizliğini tek ayaklıların şerefiyle kurtaramayız.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazarın tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

28 Eylül 2017 Perşembe

ELÂ GÖZLÜM BEN BU ELDEN GİDERSEM / FATURALARI ÖDEMEYİ UNUTMA! – 103

Kuzey Irak'ta kurulmakta olan Kürdistan vakti zamanında Turkish Kezbanlarla Kasımpaşalı bir kabadayı arasında yaşanmış yasak aşkın meyvesidir.

Almanya’daki son genel seçimlerde aşırı sağın, yani dazlak Nazilerin muvaffakiyetinden Anadolu’daki Cavlakîler değil, politik görgü yoksunu ultra Kezbanistler sorumludur.

Türkler Tanrının yarattığı bu dünyanın kahrını tek başına çeken bir millettir. Onun için dünyada hiçbir şeyi başaramasalar da cennete VIP’ten girmeyi hak ediyorlar. Zira dünya ne Arap’ın ne Rum'un ne de Acem’in umurunda.

Son zamanlarda en çok nefret ettiğim şeyler. 1- MHK’nin spor memurlarının Trabzonspor aleyhinde mahalle maçı ucuzluğunda çalınan penaltı düdükleri. Çocukken Solaklı deresi düzlüğünde oynadığımız maçlarda çok daha ciddiydik.
2- Bir televizyon programında konuşmacının götüne biberli zenci şeyi değmiş gibi birden sözün 15 Temmuz darbe kalkışmasına ve bay potansiyel başkanın ‘politik dehasına’ getirmesi. Bir yerlerde boy gösteriyor olmanın gizli zihin ödevi.
3- Televizyon kanallarındaki 1923’te kurulmuş ciddi bir cumhuriyet yokmuş gibi sonu gelmeyen vatan, millet tandanslı diziler. Sonu gelmeyen hamaset laflı sahneler. Hâlâ kurtarıcılarından kurtulamamış bir ülke.
4- Olur olmaz yerde sarf edilen ‘’hain’’ sözcüğü. İnsanda bir veba salgınının tam ortasındaymış gibi bir his uyandırıyor.

Birincisi; AKP iktidarı ne zamandan beri Irak’ın toprak bütünlüğünden yana oldu? 2003’te ABD’nin Irak işgalinde II. Irak tezkeresini TBMM’den geçirip Bush yönetimiyle at pazarlığı yapanlar kimlerdi?
Cevap kabir âleminden;
- Dün dündür, bugün bugündür.
İkincisi; Halkın iradesi, milletin iradesi, sandıktan çıkan sonuç, referandum gibi içeriği çalınmış kavramlarla yıllarca kafa ütüleyenler nerede? Halkın iradesi diyordun Abbas işte sana Kürt halkının iradesi. Ne o, Kuzey Irak’ta sandıktan çıkan sonucu tanımıyor musunuz? Yoksa siz de darbeci misiniz?
- Ya, hiçbir şey tam da göründüğü gibi bir şeydir.
Üçüncüsü; Kuzey Irak’ta bir Kürdistan kurulmasının sorumlusu kimdir? Irak’ı gözden çıkarıp milyonlarca insanın katledilmesine ortak olanlar, Suriye iç savaşında taraf olanlar, Mesut Barzani ile düzenli diplomatik ilişki içinde olan iktidarlar, Arap Baharı ile havaya girenler.
Dördüncüsü; Mesut Barzani Kuzey Irak’ta Kürdistan’ı kurma cesaretini kimden aldı?
Sakın merkez bankasının emisyon gücüyle Türkiye’deki köhne demokrasiyi on beş yılda bitirip, bölgede yarı diktatör bir devlet yapısının da geçer akçe olabileceğini Ortadoğu’ya ifşa edenler olmasın?

AKP iktidarının on beş yıl boyunca yaptığı şeyin özetidir. Vatan, millet, bayrak, ezan, din, iman Yeni Türkiye, dış ve iç düşmanlar, PKK, PYD, Cemaat, Amerika, İsrail gibi mefhumları halkın benliğine salıyor. Herhangi bir muhalif tutumu olanları anında şeytanlaştırıyor. Ama ülkede üretilen zenginliği bölüşmeye geldiğinde AKP tek başına. Vatan, millet, bayrak, din, iman, Allah deyip insanları hizaya sokan muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemun sürüsünden ortada eser yok. Köpekler gibi kaptıkları kemiği tek başına yalıyorlar.

Bay potansiyel başkan Mısırlılara ‘’Laiklikten korkmayın!’’ dedi, Müslüman Kardeşleri faka bastırdı. Mısır’da iktidar olduklarına bin pişman oldular. Şimdi çoğu Mısır zindanlarında çürüyor.
Bay potansiyel başkan ‘’NATO askerinin Libya’da ne işi var!’’ diye höykürdü. Ama Libya Batılı güçler tarafından tarumar edildi. Türk işçileri İDO’nun deniz otobüsleriyle zor kurtuldu.
Bay potansiyel başkan durup dururken ‘’Katil Eset!’’ diye höykürdü. Suriye’deki fareleri silahlandırdı. Hatta bunu yapmak için tarihte ilk kez bütçeyi Sayıştay denetiminden kaçırdı. Suriye’deki her sakallının altına birer beyaz Toyota çektirdi. Sonra Suriye taş devrine döndü. Bay potansiyel başkan ‘’Ey Almanya, ey Merkel, kendine gel!’’ diye höykürdü. Zaten güç durumdaki gurbetçileri riske etti ve onlara siyasi taktik verdi. Sonuç; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi soslu aşırı sağcılar ilk kez % 13’le Almanya meclisine girdi.
Şimdi Bay potansiyel başkan ‘’Ey Barzani, ey PYD, ey PKK, ey Pensilvanya!’’ diye höykürüyor ya, adınız gibi emin olun ki Kürdistan kurulmuştur!

Türkiye’deki büyükşehir statüsündeki belediyeler bay potansiyel başkanın yazar kasası olarak çalışıyor. Büyükşehirlerdeki bütün rantlar mafyatik bir düzende Ak Saray’ın süt banyosuna akıyor. Oradaki sütün fazlasından yağ ve süt yapılarak İsviçre’deki banka hesaplarına aktarılıyor. Cemaatin köy imamının Türkiye’ye attığı din kazığından AKP iktidarının kopardığı emlak 100 milyar dolar civarında. Şimdi 15 yıldır Türkiye’ye hükmeden bir iktidarın Türk halkından çaldığı paranın 1 trilyon dolardan aşağı olma ihtimali yok. Kadir Topbaş bu genel tabloda Mehmet Şimşek denilen mahlukattan sonra üçüncü önemli organizmadır.

Arap Baharı, Arap Baharı! Ortadoğu’daki diktatörlüklerin sonu, demokrasi diye höykürenler onlar. Halkın iradesi, milletin kararı, sandıktan çıkan sonuca saygı, referandum, hamdolsun % 50 diye gece gündüz seçim mitinglerinde, televizyon kanallarında ünleyenler onlar. Kığışı, kuğuşu olmayan Arap’ın baharı mı olurmuş? diye sorduğumuzda bize bön bön bakan yine onlar. Aynı Arap Baharının Kürlerin ilkbaharına, Türklerin sonbaharına dönüşebileceğini öngöremeyen yine bu muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar.

Bugün Kuzey Irak’ta bir Kürdistan varsa bu;
AKP Amerika ile el ele verip Irak’ı mahvettiği, Saddam’ı astırdığı için vardır.
AKP Suriye iç savaşında taraf olup Şam’ı, Halep’i, Musul’u, Erbil’i cehenneme çevirdiği için vardır.
Arap baharı teranesiyle Ortadoğu’daki halkları kışkırttığı için vardır.
Türkiye’deki bütün genel ve yerel seçimleri, referandumları hazineyle çaldığı için vardır.
Demokrasiyi neredeyse imanın ve İslam’ın şartlarından bir saydığı için vardır.
Sonra kötürüm bir demokrasiden yarı diktatörlük çıkarabilme ahlaksızlığı gösterebildiği için vardır.
Mesut Barzani’nin resmikabul görüp Kürt politikacılarının tutuklanması yüzünden vardır.

Demokrasi dünyada en uzun süre yürürlükte kalmış Yunan yalanı olup insana bir hayata mal olur. Demokrasi siz koca bir ömür bir ülkenin idaresinde neyin olup bittiğini anlamaya çalışırken liberal yazarların gazete köşelerindeki taktikleriyle politikacı görünümlü profesyonel hırsızların bankaları soymasından başka hiçbir şeye yaramaz.

Bugün Türkiye’nin dış politikasını bir petrol boru hattının vanasını elinde tutmaya kadar düşürenlerin yarın Van’ı pazarlık konusu yapmayacaklarından emin değiliz.

On beş yıldan beri AKP’ye oy veren, Bay potansiyel başkanı Ortadoğu’yu ve Balkanları fethedecek büyük reis belleyen, Devlet Bahçeli’nin iç politikadaki ‘’Ye kürküm ye!’’ tavrıyla Kerkük’ü Kürtlere kaptıran milliyetçilere gelsin.

İskenderun’da askerlik yaptığım yıllarda kışlada kolunda sepetle dolaşıp lahmacun satan askerler vardı. Gerçi bildiğim kadarıyla alayda lahmacuncu bölüğü yoktu ama öyleydi. Lahmacuncu askerler askerlikle ilgisi en az olan tiplerdi. Ya görme bozukluğu olanlar, ya da algılama yeteneği en düşük olanlardı lahmacuncular. Onun için eğitim molalarında dinlenirken birden tepemizde biten lahmacuncuların kısmen sivil ruh hallerini gördüğümüzde bir parça olsun rahatlardık. Biraz alaycı bir tavırla lahmacunların taze olup olmadığını sorar ve tazeyse lahmacun alırdık onlardan. Şimdi Türkiye’deki AKP iktidarı Ortadoğu’nun lahmacuncusu. Petrol vanasını yani lahmacun sepetini elinde tutuyor. İstediğine satar, istemediğine satmaz lahmacunu.

AKP’li politikacılar, iktidarın bütün kâtipleri, bağımsızlığını ilân etme aşamasına gelen Kürdistan’ın AKP’nin Ortadoğu’da uyguladığı bir dizi yanlış dış politikası sonucunda kurulduğunu biliyorlar. Ama bay potansiyel başkanın şerrinden korktukları için bunu dillendirmeye cesaret edemiyorlar. Kuzey Irak’taki Kürdistan Amerika’nın 2000’li yılların başından beri yürüttüğü Büyük Ortadoğu Projesi dâhilinde, içinde bay potansiyel başkanın olduğu bir planla adım adım kuruldu. AKP'ye destek verenleri bilemiyorum ama bizim için herhangi bir sürpriz yok.

Bugün Kuzey Irak’ta bağımsızlığına ramak kalmış bir Kürdistan varsa bu, bu ülkedeki Kezbanistlerin iç ve dış politikaya musakka ve kakaolu kek tarifi üzerinden bakmaları sayesindendir

Bir Çinli kendinden güçsüz bir Çinliyi döveceği zaman ona makul bir sebep göstermeyi bir erdem bilirmiş. Ve ona şöyle dermiş; ‘’Sen benim su içtiğin ırmağın havzasına işedin! Onun için bunu hak ettin. ‘’ Yani dayak attığı zayıf Çinlinin onurunu da düşünürmüş. Şimdi bütün Trabzonlular, Rizeliler her Allah’ın günü yiyorlar, içiyorlar, sıçıyorlar ve bütün pisliklerini TIR’lara doldurup Çamburnu’nun çam ormanlarına boca ediyorlar. Bunu yaparken de bölgedeki insanların onurunu, şerefini yerle yeksan ediyorlar. Tekrar ediyorum; bütün Trabzonlular, Rizeliler her Allah’ın günü yiyorlar, içiyorlar, sıçıyorlar ve bütün pisliklerini TIR’lara doldurup güzelim Çamburnu’nun çam ormanlarına boca ediyorlar. Ve bunu her gün yapıyorlar.

Lafa geldiğinde ‘’Anadolu medeniyetlerin beşiği’’ derler. Sonra giderler Finlandiya’nın eğitim sistemini Türkiye’ye adapte etmek için bürokrasideki bütün gebeşleri Helsinki’ye yollarlar. Sanki bu topraklarda bin yıl Roma İmparatorluğu, bin yıl Selçuklu ve Osmanlı yaşamamış, birer medeniyet kurmamış, onların eğitim sistemi hiç yokmuş gibi durumdan bihaber davranırlar. Şu kadarını dahi hesap edemezler; Karadeniz’de Amerika kurulmadan önce yapılmış, Finlandiya tarihinden daha eski konaklar var. Evet belki o ilk görkemleri yok, yorgunlar, bakımsızlar ama her şeye rağmen hâlâ ayaktalar.

Zannedildiğinin aksine AKP iktidarının ikide bir müdahale ettiği şey Türk eğitim sistemi değildir. Bütün zaaflarına rağmen Türk eğitim sisteminin sınavlarla, diplomalarla bir iktidarı toplumsal liyakate ve ehliyete mecbur ediyor oluşudur asıl sorun. Bay potansiyel başkanın tahammül edemediği şey tam da budur; ehliyet ve liyakat. Çünkü o Türkiye’deki sosyoekonomik piramidin eninde sonunda kendi küçük aklından kurtulacağını çok iyi biliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.