27 Mayıs 2016 Cuma

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 105

Ve AKP’nin cemaatle işbirliği yaparak içeri tıktığı Ergenekon geri döndü. İlk kanlı eylemini bugün yaptı. Sözünü bilmez Sünni bir mollayı ex ettiler. Şimdi sıra bay potansiyel başkanı büyük Müslüman zannedip ona kayıtsız şartsız destek veren ve onun sağladığı özgürlük ortamında Mustafa Kemal’e ileri geri laf eden Ahsen TV muhabiri tipli baykuşlara geldi. Politika böyle bir şey işte. Hele bay potansiyel başkanın kendi istikbali için harcayamayacağı adam, grup, cemaat yoktur. Kısacası Ergenekon sahaya indi, molla kendini kolla!

Bay potansiyel başkan bir zamanlar cemaatle işbirliği yapıp içeri tıktığı Kemalist paşalarla ve Ergenekonla anlaştı. Anlaştığı içindir ki cemaatin her şeyini talan ediyor. Türkiye’de gözden kaçırılan şey ordunun her şeye rağmen iktidarın yanı başında iktidarda olduğu gerçeğidir. Yani Türkiye bir sabah uyandığında sırf anayasaya uymayan bir diktatör özentisine ses çıkarmadığı için, sırf ülkeye başbakan atayan yarı diktatör bir adama dur, demediği için yıllardan beri kovduğunu, ila nihayet değiştirdiğini zannettiği o eski Türkiye’yi karşısında bulacaklar. Anayasanın bay potansiyel başkanca paspas edildiği ve halkın buna rıza gösterdiği bir ülkede artık politika sihirden ibarettir ve benim tanıdığım Kemalistler, ulusalcılar, Ergenekoncular İngilizlerin kendilerine emanet ettiği bir ülkeyi hiç kimsenin hamiline yazmasına müsaade etmezler.

Bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı antisosyal miyop Van kedisi kılıklı kuklasıyla ilgili fantastik aforizmalar yazarken oldu bütün bunlar. Kedi çanağını devirdiği için sahibi tarafından Ak Saray’dan kovuldu ve saraya Tavanana’nın kocası türünden köpüklü ambalajlar içinde yeni bir buzdolabı (refrigerator) aldılar.

Sırf bıyıkları Albert Einstein’a benzediği için Nabi Avcı’yı Ğaynştayn tipi milli eğitim bakanı yapmışlardı. Şimdi eğitim camiası olarak eski milli savunma bakanı İsmet Yılmaz’dan Goebbels türü yeni bir milli eğitim bakanı olup olmayacağını hep beraber göreceğiz.

Aile ve sosyal politikalar bakanlığını eski Yeşilçam emekçisi Zerrin Egeliler’e verirler, yani bu kadar geniş mezheple verselerdi pek bir şey değişmezdi, diye düşünmüştüm…

AKP tümüyle kuşattığını ele geçirdiğini zannettiği cumhuriyetin geliştirdiği karşı zehirle yavaş yavaş zehirleniyor. Milli irade, TBMM meclisi, Ak hükümetler, Ak Sarayın kuklaları, başkanlık sistemi, sandık, % 49.5 rey, halk, yeni anayasa gibi kavramların hepsi hikâye. Sadece tanrı değil, modern Roma da asla zar atmaz.

AKP’liler için konu tekrarı; Bay potansiyel başkanın anayasasıyla alıp kaçmaya çalıştığı halkın seçtiği iktidar cumhuriyetin eski akreplerinden kontra yiyor. Ve bu göz göre göre oluyor. Ama bu duruma bigâne kalınmasının nedeni AKP ile bay potansiyel başkan arasındaki politik ilişki. Bu ahlaksız aşk asıl şeyin gözden kaçmasına sebep oluyor. Eski Türkiye bay potansiyelin tek adamlık rüyasından bir hortlak gibi adım adım geri geliyor.

Kuşların fındık ağaçlarında cıvıldaştığı bir Karadeniz sabahı. Öbek öbek sıralanmış giderek yükselen fındık bahçelerinde yaprak kımıldamıyor. Kasvetli hava cisil cisil bir yağmura dönüşüyor. Giderek şiddetlenen yağmurun sesi eski Roma’daki dev sulama çarklarındaki o mekanik ses gibi oldukça büyüleyici. Yan taraftaki sınıfta edebiyat dersi var. Öğretmenin edebiyatın katı kurallarıyla ilgili ünlemesi yağmur ve kuş sesine karışıyor. Giderek cılızlaşan kuş sesleri, şiirlik bir yağmurun fındık ağaçlarındaki uğultusu ve edebiyat dersi.

Güneş klasik kızıl töreniyle Yoroz Burnu’ndan batıp ortalık iyice kararmaya başlayınca bu kez ağustos böceklerinin cızırdadığı fındık bahçelerinde uçuşan tsarambulalar yanıp sönmeye başlar. Bu görüntü beni her defasında akşamları metruk evlerdeki cinleri, karayemiş altlarındaki perileri, ıssız ırmaklarındaki cazı karıları, denizlerdeki karakoncolosları umursamadan terli avuçlarıyla tsarambula yakalamak için fındık bahçelerinden dolanan patika yollarda koşuşturan kuzeyli çocukların puslu günlerine geri götürür.

Halkı okşadığı o ucuz politik retoriklerin aksine AKP hala inkâr ettiği Kemalizm’in cesedi üzerinde yaşamaya devam ediyor. Saraydaki bay potansiyel başkan ise Mustafa Kemal’in matruşka oyuncağından çıkmış yeşil kuşak bir İslamcıdan fazlası değil.

Sovyetler Birliği döneminde Çernobil nükleer santrali patladığı günün sabahında Karadeniz’deki çay bahçeleri kırağı yemiş gibi bembeyaz olmuştu. Hatta tam bir ay boyunca ‘’uç uç kelebek, annen baban gelecek, sana meme verecek!’’ dememe rağmen parmağımın ucundaki hiçbir uğur böceği uçmamıştı. Çünkü komünist radyasyonun varlığını hissediyorlardı. Rus bahçıvanlar da Moskova’daki Politböro’ya Rusya’daki arıların artık vızıldamadığını rapor ediyormuş. Bizdeki bakan olacak orospu çocukları ise gazete haberlerinde ithal çay pozlarıyla halka radyasyonlu çay içip zehirlenmeyi telkin ettiler. Çok sonraları Çamlı Çay Fabrikası’nda üretilen radyasyonlu çayların fabrikanın bahçesine gömüldüğünü bizzat gördüm.

- This is a biscuit. Take it. And eat it. It is very delicious. Isn’t it?
- Yes of course it is very delicious. Elhamdülillah.
- Next time we will try a cake inşallah.
- İnşaellah!
Diyanetin bugünkü Cuma hutbesinden benim anladığım.

- Buyur, bir adet bisküvi. Al ve afiyetle ye, çekinme. Bu Rabbinin sana bir nimeti. Lezzetli değil mi?
- Evet, kesinlikle çok lezzetli. Elhamdülillah.
- Bir dahaki sefere ( memlekette ihtilal olmazsa) kek deneyeceğiz inşallah.
- İnşallah.
Diyanetin bugünkü Cuma hutbesinden benim anladığım.

Eski Türkiye’de camilerin mescitlerin ön safları sürekli zikir âlemindeymiş gibi ileri geri galaksi gibi dönen saf Müslümanlarla doluydu. Yeni Türkiye’de camilerin ön safları afyonlu baston yutmuş gibi garip insanlarla en arka saf ise sakat numarası yapan uyanık oturaklılarla dolmuş. Beş yaşından beri bildiğim camiler hızla kiliseleşiyor ve suya tirit uyduruk hutbelerle Müslümanlar Protestanlaştırılıyor.

Ak Saray’daki bay potansiyel başkan ve onun Tavanana’nın bıyıklı kocası türünden buzdolabı (refrigerator) kılıklı yeni kuklası şu haliyle Anadolu Gençlik Derneğini kendi siyasi piramidi içerisinde taze yeniçeri birliği olarak Ayasofya bahçesinde konuşlandırmış durumda. Üstelik Anadolu Gençlik Derneği’nin salat ehli müntesipleri bunu merhum hocanın ‘’Bizans’ın çocukları!’’(Hoca’yı tanırım, bu sözün bir yazara ihale edilmiş galiz bir kuyruğu da var.) dediği bir hükümetin kuyruğunda huzur içinde yapıyorlar. Yani AGD hocanın izinde ama içindeki ruhunu satmışlar yüzünden ters yöndeler!

Türkiye’deki sağ seçmene Süleyman Demirel’in politik münafıklığı bulaşmış. Şöyle ki sağ seçmen başlangıçta güya itikatta Milli Görüşçüydü ama amelde (reyini kullanırken) CHP’ye karşı AKP’ci oldu. Sonra garip bir şekilde demokrasiyi İslam’ın bir şiarı belledi. Belledikçe Roma Müslüman’ı ehilleştirdi. Milli irade, dedi, sandıktan çıkan sonuç dedi, halkın seçtiği cumhurbaşkanı dedi, darbeli matkap dedi. Arada bir Menderes’in, Özal’ın siyah beyaz portresine bakıp salya sümük ağladı. Şimdi itikatta milli iradeci, amelde Ak Saraycılar. Saray yat diyor yatıyorlar, kalk diyor kalkıyorlar. Ama bir zamanlar şikâyet ettikleri Kemalizm’in siyasi mirası üzerinde politik terminatöre dönüştüklerini bir türlü göremiyorlar.

Bunlar demokrasiye inanırlar. Olağanüstü kongrelerini muntazaman yaparlar. Her genel seçim reylerini dosdoğru AKP’ye verirler. Kendilerine vergi olarak verdiğimiz paralardan açık ya da gizli ihalelerle devlet adına harcarlar. Ramazanda fakirlere iftar çadırı kurarlar. Bütçedeki kayıplara inanmazlar. Onlara bu dünyada merdivenleri miğferli muhafızlı, bahçeleri mavi üniformalı Prusya askeri tören birlikleri olan saraylar vardır. Öteki taraf ise Allah’u âlem!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 104

Arap Trabzon’da güzel manzara içinde bir daire görmüş. Adn cenneti burası olmalı, diye düşünmüş olmalı ki soluğu emlakçıda almış.
- Ya Seyyidi o daire kaç para, diye heyecanla sormuş emlakçıya.
Emlakçı da diplomatik bir dille biz Müslümanız, sana 150.000 (miktar belli ama para birimi meçhul) olur demiş. Arap mütebessüm bir ifadeyle devam etmiş.
- 150.000 dolar mı, avro mu?
Emlakçı iktisadi açıdan çok net bir gol pozisyonu yakalamış.
- Biz Müslümanız, sana 150.000 dolar olsun, demiş ve el sıkışmışlar.
-Ecce Turko!

Ben bu ülkede sadece bay potansiyel ve onun imparatorluktan kalma, demokrasi bahanesiyle talana cevaz veren öfkeli tebaasından nefret etmiyorum aynı zamanda hemzemin geçitlerdeki tabelalarda karşıdan karşıya geçen fötrlü gergin modern adamdan da nefret ediyorum. Hatta çoğu kez onun yerinde bu aptal modern kaosun hızını iyice düşürecek değneğine yaslanmış ağır aksak yürüyen başı fesli yaşlı bir Müslüman olmalı diye düşündüğüm de oluyor.

Bir erkeğin bin kez kerhaneye gidip ihtiyaç gidermesi, bin kez porno sitelerine girip göz zinası yapmış olması, bin Nataşa’yla bin ayrı otel odasında sabahlamış olması, bin şişe şarabı bin kutsal gecede içmiş olması, ömrü hayatında bin ramazan gününü yemiş olması, Irak’ta 1.5 milyon Müslüman’ın Suriye’de 0.5 milyon insanın kanına girmeye yardım ve yataklık etmiş bir iktidara göz göre göre rey vermiş olmaya oranla devede tüy bile değildir. Hatta cemaati Müslimin velev ki o zinalar kondomsuz olmuş olsun!

Karadenizliler bugün pürüzsüz masmavi gökyüzü altında, tatlı güneş eşliğinde, denizden esen iyot kokulu tatlı meltemleri soluyarak çay bahçelerinde, tarlalarda, çayırlarda, ormanlarda karınca ciddiyetiyle çalışıp kâr edeceği güzel bir gün geçiriyorlar.

Yumurtadan civciv çıkarmaya gücü yeten hikmetinden sual olunmaz Yüce Mevla’nın fani kullarının bütün omletlik taze yumurtaları Ak Saray’ın mutfağına layık görmesinin ve bütün çürük yumurtaları Kemal Kılıçdaroğlu’nun kafasına indiriyor olmasının sebeb’ül hikmetine gelirsek; bu, bay potansiyel başkan ve onun akbaba kolonisinin hayata ve insana kastediyor olmasıyla alakalı bir durumdur.

Polis bugün Türkiye genelinde herhangi bir hırsızlık vakıası beklemiyor; çünkü akbaba kolonisi Ankara ovasında atanmış başkanları için kongre numarası yapıyor…

Bugün Türk milli takımı (aslında Fatih Terim’in Türk geninden kendi kafasına göre seçtiği hızlı spermler) İngiltere milli takımına karşı futbol tarihindeki ilk golünü attığında ataerkil Türk milletinin zifaf gecesi mutluluğuyla Japon bayrakları açması bekleniyor. Çünkü İngilizlerin yüzyıl önce kurduğu cumhuriyet henüz futbolda Birleşik Krallığa gol atabilmiş değil. Onun için cumhuriyetin yeni sultanları ilk golle kraliçe Elizabeth ile cima etmiş kadar olacak.

Modern Türkiye Cumhuriyet üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğunun dahili kuklaları İttihatçıları kullanarak yıktığı Osmanlı İmparatorluğunun yerine Mustafa Kemal’in eliyle kurulmuştu. İsmet Özel’in deyimiyle 1960 ihtilaline kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin efendisi İngiltere idi. 27 Mayıs sabahı Türkiye’nin yeni efendisi Amerika oldu. Şimdi Amerika’nın Sovyetler Birliğine karşı oluşturduğu yeşil kuşak hattının üçüncü dereceden torunları demokrasinin zaafından yararlanarak Türkiye’de iktidarı ele geçirdi. Yani İngilizlerin kurduğu, efendiliğini Amerikalıların ele geçirdiği cumhuriyeti Kemalistlerin aptallıkları yüzünden ele geçirmiş durumda. Şu anda tek dertleri var; yeni anayasa, başkanlık sistemi teranesiyle İngilizlerin kurduğu bir cumhuriyeti saraylı bir adamın hamiline yazdırmak ve aralarında bölüşmek.

Bence CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Ak Saray’ın ve AKP’nin politik ensesti yüzünden azarlandıkça, her gittiği yerde protesto edildikçe, kafasına çürük yumurtalar yedikçe ve başına gelen bütün felaketlere aldırmadıkça tuhaf ve komik bir şekilde acılara direnen bir Hint fakiri gibi gittikçe Gandileşiyor.

Trabzon Karadeniz’in imparatorluklardan kalmış tarihi katmanları en fantastik şehridir. Karadeniz’in hırçın doğasının bütün o katı bileşik karakterini insana sadece Trabzon şehrin üzerinden üfleyebilir. Modern zamanlarda bile insanının davranışında sürekli bir şeyler titreştirip durur. İşin komik tarafı bu şehirde yaşayan Türkler şehirden kovduklarını zannettikleri Rumları her şeyiyle taklit ederek bir ömür geçirdiğini fark etmeden ölürler.

İslamcı yayın çevrelerinden, kitabevlerinden sürekli aforoz edilmiş ‘tutunamayanlar’ sınıfından adsız namsız bir yazar olduğum için tanrının hala kitaplarımı yayınlayan, kitabevlerinin raflarına koyan, bana dergilerinin sütunlarını açan sünnetli komünistleri affetme ihtimali var…

Batıyı batı yapan şey kendi dışında kalan her şeye karşı beslediği imansızlık; yani şizofrenik derecede bir kuşku. Doğuyu doğu yapan şey ise kendi evreni içinde var olan her şeye beslediği iman; yani putperestlik derecesinde bir tür tapınma. Müslüman aydını ise batıyı da doğuyu da tanrının iflah olmaz arızaları olarak görüyor.

Kısacası AKP’nin dünkü kongre numarasında ekâbir takımı bay potansiyel başkanın aziz ruhaniyetlerinin salon çatısında zuhur ettiği vakitlerde Ahmet Davutoğlu’nun, hazirunda olmasına rağmen, gıyabi bir cenaze namazını kılmış kadar oldu. Gerçi içine oynak bir Dümbüllü kaçmış Numan Kurtulmuş Maliki (*) hamallar gibi kıyamda bay potansiyel başkanın otoritesine karşı anatomik bir kayıtsızlık sergilediyse de yekûna tesir eden bir vakıa olmadı.
----
(*) a.g.a İlhan Çebi


Bay potansiyel başkan ve onun Profilo 70 (refrigerator) model yeni elektronik kuklasının iplerinin birbirine dolaştığı memlekette yaşananlar henüz mucizeler çağının bitmediğini gösteriyor. Dün Türkiye’nin bütün profesyonel hırsızları kongre numarasıyla Ankara’da toplanmıştı. Bugün dünyanın en büyük katilleri bay potansiyel başkanın onur konukları olarak İstanbul’da toplanmışlar. 1.5 milyon Iraklı, 0.5 milyon Suriyelinin katledilmesine yardım ve yataklık yapanlar tabii olarak dünyanın en büyük haydutu sıfatıyla onları ağırlamaya namzettir. Sen Anadolu’nun namlı Nemrudusun! Büyük düşün. Düşün ki bütün Firavunlar senin sarayına gelsin.

Bay potansiyel başkan ve onun kukla hükümeti öteden beri Anadolu Gençlik Derneğini kendi siyasal hedefleri içinde rezervde tutuyor. Anadolu Gençlik Derneği güya Ayasofya Camiinin bahçesinde sabah namazı kılıyor. Anadolu Gençliği Derneğine Ayasofya Camii avlusunda sabah namazı kılma izni veren güç kim ya da kimler ise onları o camiinin bahçesinden kovacak olan güç de odur. Benim bildiğim Anadolu Gençlik Derneği üyesi gençlerin tek varlık sebebi o caminin tam mihrabında bu evrendeki hiçbir makamdan izin almadan kılmak için vardır. Bunlar Kâbe’nin dibinde Beytülmakdis’e döndürülüp namaz kıldırılan bedeviler. Siz sırf Ayasofya’nın bahçesinde namaz kılmaya razı olduğunuz için onu büyük bir nimet bildiğiniz için AKP iktidar ve siz 0.7 siniz. Sizin Ayasofya’daki haliniz neyse SP’nin AKP’ye göre hali de odur.

Vakti zamanında Trabzon’un Kostaki Köşkü’ndeki kız lisesinde musiki dersleri vermiş Meşveretçi Naci’nin gördüğü o garip rüya şayet Mısır’daki ehramların mahzenlerindeki örümcek yuvalarından yeni çıkıp gelmiş iri gözlü Kıpti büyücüler gibi fallar bakan, rüyalar tabir eden Cincina doğru yorumladıysa; bay potansiyel başkanın sarayından kovduğu profesör lakaplı antisosyal, miyop Van kedisi kılıklı tekaüt kuklası Ahmet Davutoğlu ile her daim sağda solda ağlak bir kemençe gibi salya sümük ağlayan Bülent Arınç bir Boieng 727’nin ekonomik klas sınıfından aldıkları biletlerle Kudüs’e uçup, kippalı, fötrlü Yahudiler arasına karışıp ağlama duvarı önüne geçip birbirine sarılıp gönüllerince ağlayacaklarmış.

AKP’nin son kongre numarasında da görüldüğü gibi demokrasisi kemoterapi yemiş koca Türkiye trajikomik şekilde sarkastik bir Kemal Sunal filminin çekildiği film setine dönüşmüş. Bay potansiyel başkan, bunlara yat! diyor, yatıyorlar, kalk! diyor, kalkıyorlar, sürün! diyor, sürünüyorlar, meleyin! diyor, hep birlikte meliyorlar, rahat! diyor, rahata geçiyorlar, hazır ol! diyor hazır ola geçip çişlerini tutuyorlar.

İşte öyle reis, geçen yıllar içinde Turkish Kureyş her şeyimizi gasp etti. Mesela sadece benden yiğirmi deve çaldı. Onun için biz bir avuç mümin de Bozkır’ın ortasında bir su kuyusunun yanında sipere yatmış sabırla Turkish Kureyş’in ipek ve hurma yüklü kızıl tüylü, hörgüçlü lama cinsi deve kervanının geçmesini bekliyoruz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 103

Eski Türkiye’de Müslümanların insana adalet ve iyilik vadeden ‘’yürek devleti’’ idealleri vardı. Yeni Türkiye’de ise muhafazakâr İslamcıların zorbalıkla elde tutmaya çalıştıkları bilek devleti var.

AKP bu ülkede iktidar olup, bay potansiyel başkan 1.5 milyon Iraklı ve 0.5 milyon Suriyelinin kafatasıyla Bozkır’ın ortasında kendisine 1001 odalı, muhafız alaylı bir saray yaptırana kadar tanrının cennetin kapılarından birinin üstüne Charles Bronson Gate yazdırdığını bilmiyorduk.

Körler Sokağı’ndaki fırından yeni çıkmış kocaman Vakfıkebir ekmeklerinin tadındaki o doyumsuz acılığın farkındaydım. Vitrine dizilmiş kocaman ekmeklerin tatları Bozkır’ın usandırıcı yaz güneşinden ve de Karadeniz’de bolca bulunan kızılağaçların isinden geliyor olmalıydı. Hava yağmurluydu. İnsanlar şemsiyelerini açmış, ellerinde alışveriş poşetleri melankolik bir ruh halinde ağır aksak evlerine doğru yürüyor, otomobillerin egzozlarından çıkan dumanlar anında nemli havada eriyordu. Karadeniz’in akşam vakitlerindeki kızıl törenleri yerini bütün o oynak mavilerin birbirine karıştığı boğuk bir mavide erimişti. Dahası akşam vakti serenata başlayan kurbağalardan da eser yoktu. Onun yerine göklerdeki kurşuni bulutları hoyratça aralayıp ilahi bir muştuyu Solake Vadisi’ne çığıran sanayii camii müezzininin mahşeri ezanı vardı.

Muhafazakâr İslamcıların Türkiye’nin meseleleriyle ilgili ve hiçbir sosyal olayda soğukkanlı bir şekilde nedenlere inme, doktor psikolojisiyle önlem alma becerileri yok. Sürekli yüzünden okuyorlar. Mahalle karısı ağzıyla politika yaptıklarını zannediyorlar. Ahlaki bahanenin ve sızlanmanın reel politiğe çare olabileceğini düşünüyorlar. Gidip Kudüs’te Yahudilere karışıp ağlama duvarı dibinde salya sümük ağlasalar çok daha iyi.

Artık bundan böyle bay potansiyele sadakat yemini etmiş genelkurmay başkanı Hulusi Paşa sulh zamanlarında sünnet törenlerinde çocuklara hususi hokkabazlık, gençlere sağdıçlık yapabilecek. Hayaldi, gerçek oldu, hamdolsun!

AKP’nin önceki genelkurmay başkanı zabıtalar birliği genel sekreteri gibi bir adamdı. Bay potansiyel başkan için; ‘’Saflığımdan yararlandı’’ demişti, artık ne demek istediyse. Şimdiki Hulusi Paşa ise Sümeyye’nin nikâh şahitliğini yapmış. Yani Sümeyye zannedildiği gibi sivil değil askeri yöntemlerle kocaya gitmiş oldu. Hulusi Paşa’ya yakında dahili ve harici harplerden artan zamanlarında sünnet kirveliği, sağdıçlık gibi ekstraların gelmesi ihtimal dahilinde gibi görünüyor.

Turizm dedikleri şey yılın en güzel mevsimlerinde uçsuz bucaksız sahillerimizde kurulmuş milyonluk üryan Çingene panayırları. Çingeneler çadırlarını toplayıp uzaklara gittiğinde ise elimizde kalan şey yine o bildik klasik Anadolu öksüzlüğü.

Müdürün okulda bütün gün yaptığı soruşturmanın sebebi 19 mayıs gençlik ve spor bayramında resmi temsilde yer alacak öğrencilerin can sıkıcı provalardaki molalarda tütün mamulleri kullanmış olmasıymış. Talebelerin, ki gerçekte okuldan bir şey talep ettikleri yoktu, ertesi gün ilçe merkezinde yapacakları bando mızıkalı geçit töreninde ağızlarına puro ve pipo türü şeyler takmaları beklenmiyordu. Ve nihayet günü geldi. Bir zamanlar mandaların böğürdüğü, homurtulu Ford kamyonların, dama kuşaklı taksilerin park edildiği şimdiki Körler Sokağında kuşluk vaktinde bando mızıka gümbürdemeye başlayınca her fırsatta zahire dükkânlarındaki çuvallara üşüşen güvercinler kaçışmaya başladı. Esnaf cumhuriyete sadakatin bir nişanesi olarak dükkânlarını ay yıldızlı al bayrakla donatmış, sabah erken saatte kaldırımları ıslatmış, dolmuşların patır patır ezdiği paspasları silkeleyip kapıların önlerine koymuştu. Kalabalık arttıkça hayatın kendi içindeki o parıltılı büyü baloncularla, simitçilerle, limonatacılarla, şekercilerle bul karayı al parayı deyip her defasında ahaliyi büyüleyen düzenbazlarla kıyısından köşesinden büyümeye başladı. Sonra kalabalıktan eski bir halk partili olduğu belli fötrlü bir adam bütün bu politik kaosa içerlemişçesine kara bir cesaretle kalabalığa doğru bağırdı.
-- Burada iki kız çocuğunun minik eteğine tahammül edemeyen sapıklar kapalı kapılar arkasında çocuklarımızı beceriyor.
-- ….
-- Cumhuriyet sizin gibi riyakâr yobazlara üç gömlek fazla. Yaşasın cumhuriyet, kahrolsun saray ve onun onursuz soytarıları!
Sonra iki polis memuru o öfkeli yaşlı cumhuriyetçinin koluna girip yakınlardaki karakola götürdüler.

Hititler askeri üstünlüklerini, bozkırların tek kişilik süratli savaş arabasını iki atın çektiği üç kişilik arabaya dönüştürmüş olmalarına borçludurlar. (*) AKP’liler ise günümüzdeki politik üstünlüklerini Kemalist generalleri tutuklayıp geriye kalanları nikâh şahitliğinde kullanmalarına borçludurlar.
--
* Georgion Nakracas

Nedense böylesine hazin mağlubiyet günlerinde aklıma tüm Trabzonsporlulara Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım adlı eserini okumalarını önermekten başka bir şey gelmiyor…

Berat Albayrak olsaydı sarkastik Hopşeramen, diyecektim, Bekir Bozdağ olsaydı, Anadolu Firavunu diyecektim, Numan Kurtulmuş olsaydı İsmail Dümbüllü diyecektim, Mehmet Ali Şahin olsaydı, hobbit suratlı muhteris diyecektim. Ama hiçbir özelliği olmayan Binali Yıldırım’ı hesap etmemiştim. Bu denli düşük profilli bir Ak Saray kuklası olsa olsa Profilo 1976 buzdolabı olur. Zira adamda gerçekten hiçbir hayat belirtisi yok. Bizi bu ülkeden soğutmaktan başka hiçbir işe yaramayacak.

Bay potansiyel başkan, her genel seçimde sarayın iç oğlanlarına çevirdiği kuklalarının hırsızlık dosyalarıyla cumhuriyetten kallavi bir pay koparamaya çalışırken boğazına kadar teröre bulaşmış Kürt politikacıların günahlarını birbiriyle nötrlemeye ve başkanlık sistemi için saraya yeni bir manevra alanı açmaya çalışıyor. Bay potansiyel başkan kendinde tanrısal güçler vehmettiğinden anayasayı tanımıyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla meclis tam bir cadı kazanına dönüşecek. İç oğlanlarla Kürdopatlar birbirine girecek. Bu politik kaosu gören bay potansiyel başkan devreye girecek ve ahaliye başkanlık sistemini dayatmanın koşullarını yakalamış olacak. Dokunulmazlıkların kaldırılmasının tek nedeni bu.

Güneş yine turuncu bir törenle Karadeniz’in ufkundan batmak üzere. Yeryüzündeki bütün altınlar eritilerek yapılmış koca bir portakal yavaşça ufuk çizgisine doğru yaklaşıyor. Karadeniz’in laslacivert yüzeyindeki kızıl yakamozlar eğleşiyor. Balıkçı tekneleri zamansızlıkta koyu birer gölge gibi. Güneşin hemen yakınlarındaki bulut çiziklerinde göz kamaştırıcı kıyamet kızıllığı var. Yukarıdaki maviye yakın bulutlarda ise yumuşak, pespembe mutluluk hali hakim. Mendireklerin ucuna konmuş martı sürüleri bu şiirlik manzaraya sırtlarını dönmüşler. Koca portakal saniye saniye ufuk çizgisinden batıyor. Zerdüştlerin ibadet zamanı. Ardında bıraktıklarına bakılırsa yedi fersahlık adımlarıyla Hızır Aleyhisselam Karadeniz’den yine çok hızlı geçmiş.

Türkiye’de politikadaki kaba realiteler şunlar. Ortada bir saray var, bu sarayda da bay potansiyel başkan var. Onun karşısında herhangi bir parti, asker, bürokrasi söz konusu değildir. Türkiye’de her şey onun sığ egosuna göre dizayn edilmiştir. Karşısında sadece Rus mucit Mihail Kalaşnikov’un icat ettiği bir tüfek söz konusu. O tüfek de Kürt teröristlerin elinde. Bay potansiyelin tek amacı başkanlık sistemine geçmek. Onun için piyonlarının en kirli olanlarını ‘’Seni başkan yaptırmayacağız.(Bizim başkanımız Apo!’’ diyen HDP’ye karşı sahaya sürüyor. Aslında bu parlamenter sistemi göz göre göre krize sokmaktan ve saraya yeni bir meşruiyet alanı kazandırmaktan başka bir şey değil. Yani Ak Saray dokunulmazlıkların kaldırmakla zaten çalışma biçimi tartışmalı parlamentoyu iyice kilitliyor. Sonrası ise yeni bir referandumla koyunları başka bir çepere, sarayın bahçesine, almak.

Siyasal İslam Mısır’da Müslüman Kardeşlerle İslam coğrafyasında komünist Rusya’ya karşı bir yeşil kuşak projesi olarak başlamıştı. Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgalinde Batılılar komünistlere karşı Afgan mücahitlere destek vermişlerdi. Afgan mücahitlerinin arkasında Amerika vardı. Hatta o zamanlar Milli Gençlik talebeleri Sylvester Stallone’nin başrollerinde oynadığı Rambo III filmini izliyorlardı. Hiçbiri de ‘’Ulan Rambo’dan mücahit mi olurmuş!’’ demedi, çünkü önemli olan komünistleri Afganistan’dan savuşturmaktı. Yani iki gâvurun harbi Müslümanın işine geliyordu. 2000’lerde ise El Kaide ile küresel ölçekte eylemler yapıldı. İkiz kulelerin havaya uçurulduğu rivayet edildi. Ama siyasal İslamcıların küresel cihat hayali bir bumerang gibi geri tepti ve 2010’larda Suriye’de IŞİD ile yüzbinlerce cana mal oldu. İşte yeşil kuşaktan yeşil uşaklığa dönüşte Suriye’deki iç terörü finanse eden AKP hükümeti. Ve bunu Sayıştay’dan kaçırdığı Türkiye bütçesiyle yaptı. Suriye’deki IŞİD’e yapılan silah yardımını deşifre eden Can Dündar ve diğer gazeteciyi içeri attı.

Sırf Ak Saray’ın Türkiye’deki siyasi gaddarlıklarını futbol üzerinden ‘deşifre etme suçu’ işlediğinden gelecek yıl Trabzonspor Ak Saray, AKP hükümeti, spor bakanlığı, TFF, MHK, İstanbul Karaköy medyası ve içerideki yönetici kılıklı hainlerin ve menajerlerin işbirliğiyle küme düşürülecektir. Çünkü kural şöyledir; Roma locuta est cauta finita est. (Roma konuşur ve kaos biter.) Bunlar da Romanın garnizon komutanları.

Bay potansiyel başkan, ki onun profesör lakaplı antisosyal miyop Van kedisi kılıklı kuklasını gerçekten özleyeceğiz, memleketine gelirken Trabzon vilayeti ile Rize ili arasındaki Karadeniz sahili birden Hollywood işi bir savaş filminin hafif yoğunluklu savaş stüdyosuna dönüşüyor. Yukarıdan üç koldan helikopterler, aşağıdan asfaltı yaran siyah Mercedes makam araçlarının sirenleri ve de Azrail’den ön almaya çalışan yerçekimsiz ambulanslar, kendini bay başkanın politik varlığına gark etmiş polislerin emir kipli anonsları, gürültüden rahatsız olup Rusya Ana’nın serin ama şefkatli kollarına doğru çığlığa çığlığa kaçışan güvercinler. Tabi onun peşinden vakti zamanında yemlenmiş karatavuk gibi turuncu gagalarıyla uçuşan partili halayık takımı. Bay potansiyel başkanın bu yoldan tek geçişiyle bile bu memleketin ne türden bir belayla karşı karşıya olduğunun açık ispatı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Mayıs 2016 Salı

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 102

Sonuçta Ofspor'un Diyarbekirspor karşısında penaltılarla kazandığı küçük çaplı Jül Rimes kupasını çiftetelli oynayarak kutlamak Trabzonluların da hakkıdır...

Fenerbahçe Trabzonspor’dan tam üç kez çaldığı şampiyonluğu Şenol Güneş Beşiktaş’ın teknik direktörüyken bu kez çalamadı. Fenerbahçe’nin son hırsızlığı dünya futbol tarihinin hala en trajikomik vakıası ve futbolu ciddiye alan bir yazar için Nobel edebiyat ödülünü kazandırabilecek modern Türk gaddarlığını içeren türden sıra dışı bir konu. Dahası yüce tanrı iki şike palyaçosu kulübü, Sivasspor ve Eskişehirspor’u, cehennemin daha harlı katlarına göndermiş durumda.

Nedense bay potansiyel başkanın kızının muhteşem düğünündeki o fon bende taşra camcılarında özenle çerçevelenip satılan dünya hayatının faniliğini, ahiret hayatının sonsuzluğunu, haşerat üşüşmüş bir kabirden yükselen merdiveni ve ilk mekteplerdeki çiçekli bahçemiz gibi iç içe geçmiş ebedi yolculuğu hatırlattı.

Bu yıl Trabzonspor için her şey çok tuhaftı. Sarayın nefret ettiği cumhuriyetin bir kurbanı olarak en korunaklı olana saldırmaktan başka çıkar yolu yoktu. Issız Karadeniz derbisinde Rizespor’a altı attı. Sonra gitti Akdeniz’de yedi yedi. Pilotu 1461’i düşürdü. Hiç hesapta olmayan Ofspor ikinci lige çıktı. Bir ara bütün bu olup biten kuralsız şeylerin futbol mu yoksa Solake Deresi’ndeki karabatakların oyunları mı olduğu üzerinde kuşkuya düştüm.

Aslında Tebriz-Trabzon seferi yapan tam beş yüz lama deveden oluşan ticaret kervanının sisler içindeki Zigana Dağı’nı geçerken ipek ve halı yüklü develerin uçurumlardan yuvarlanıp verdiği trajik telefatların yerli ahali için nasıl bir hayat mucizesine dönüşmüş olduğuyla ilgili fantastik bir aforizma yazacaktım ama cidden çay yorgunuyum. Hatta sırf bu yüzden bay potansiyel başkanın sarayda kestane patlatma (oh I was wrong here) saraydan kız kaçırma merasimini bile takip edemedim.

Suriye’nin harabeye dönmüş şehirleriyle TOKİ binalarından oluşan yeni mahalleler, Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki tarihi dört minareli camii ile Çamlıca’daki Sultan Birinci Recep Camii Şerifleri arasındaki farka bay potansiyel başkanın politik karakteri denir.

Bence de Ak Saray saraydan kız kaçırma oyununda halka yanlış yapmış. Zira paravan arkasında kalan halkın dikiz merakı artabilir. Onun için Ak Saray’ın bin bir odasının kapı deliklerinden içeriye bakabilir. Ve bay potansiyel başkanın küvette süt banyosu yaptığını, hatta iç oğlanların aralarında fiili livata hatta danışman kadrosundaki tıraşlı parlak oğlanların alt alta üst üste çeşitli üryan hallerde envaiçeşit nimetten birbirlerinin ağızlarına üzüm taneleri verdikleri görülebilir. Ve bu ‘’Ekmek bulamıyorlarsa Anamur muzu ya da haşlanmış patates yesinler.’’ durumu ahali arasında ciddi infiale yol açabilir. Halk Ak Saray’ı basıp bornozlu muhafızları savuşturup bay potansiyel başkanı tutuklayıp bir halk mahkemesinde yargılayabilir.

Her çay toplama kampanyası döneminde çay bahçesinde yılan sokma fobisi depreşenler veyahut bay potansiyel başkanın kızının bin bir gece masallarındaki saraylarda düğün dernek yaptığı bir memlekette sonsuza dek çay bahçelerinde ucuz bir amele olarak kalacağı yeisine kapılanlar için özenle seçilmiş insani bir aforizmadır; Şöyle ki bahçede dalgın dalgın makas vuruyorsun, arada bir ifterileri, dikenleri koparıyorsun ayalarınla, onlar nasırlaştıkça senin yüreğin yumuşuyor. Ve tam o anda zümrüt yeşili çayların arasında Çin saraylarındaki bütün büyülü masalları temsil eden ucunda uçtu uçacak siyah benekli bir uğur böceği olan o tekli beyaz çayı görüyorsun. Çocukluğundaki koca evren saniyelerle gökyüzünden irislerine inip yine saniyelerle Tzcos Dağı’nın ardından uçup gidiyor.

Sadece Tatarlar sürgün ve baskı yüzünden bir hayat yaşayamadıkları için komünistlerden şikâyetçi değil, aynı zamanda biz de batı medeniyetinin laik Kemalist beyaz faresi cumhuriyetçilerin kibri yüzünden, tanrının hiçbir haksız durumunu yaratmadığı işkembesi geniş liberal sağcı gebeşlerin aymazlığından ve de muhafazakâr tandanslı kalkınmacı İslamsı münafıkların Anadolu’da yedikleri haltlar yüzünden bu ülkede yaşayabildik…

İnsanı insandan çalıyorlar. Anadolu’yu insandan insanı Anadolu’dan çalıyorlar. Dahası insanı tarihten, tarihi de insandan çalıyorlar. Bunları yaparken insanı en kutsalından kopartıyorlar. Yani din vasıtasıyla bizzat insanı tanrıdan. Böylece hayatın da bütün yasalarını çalmış oluyorlar. Çalınan şey bir at değil ki, ruhu, aklı, geçmişi, coğrafyası, bedeni, kanı, canı olan insan. Bütün bunlar olurken tabi ki kan akacak!

Lekkalı çalışma bakanı Süleyman Soylu’nun elan devam eden bakanlığında Çaykur’un çay ambarlarında ve özel çay fabrikalarında boşatma ve yükleme işlerinde Gürcü-Rus işçilerin devlet tarafından sistemli olarak illegal bir şekilde çalıştırıldığını uzay boşluğuna doğru ilan ederim. Şifre: Legaly (Lekkalı)- İllegaly (kanunsuz)

Ahmet Altan’ın bay potansiyel başkanı eski Kolombiyalı mafya lideri Pablo Escobar’a benzetmesi ve onu ülkenin kanunlarından kaçan bir korkak olarak görmesi ilginçti. Gerçekten de hukuku tanımayan bir hükümetin bir mafya şebekesinden farkı yoktur. Bu durumda bay potansiyel başkanın Ak Saray’ın bodrumunda devletten söğüşlediği dolarların muhasebesini yapan bir psikopattan farklı olmadığını düşünebiliriz.

Beşiktaş iki Trabzonsporlunun, Şenol Güneş ve Tolga Zengin, Trabzonspor tutkusundan geriye kalan şeyler sayesinde şampiyon oldu. Bu o kadar öyle ki İstanbul’daki Beşiktaş-Trabzonspor maçında iki Zengin arasındaki iş bile kirliydi. Hatta şunu yazmıştım; bırakın bir maçta ihanet etsinler Beşiktaş’a. Çünkü sadece kendi tuttuğu takım için bu kadarını göze alan şampiyon olabilir. Dahası Şenol Güneş Trabzonspor’un çalınan şampiyonluklarındaki isabetli işlerinin sadece % 70’ini yaptı. Yani Trabzonspor çok daha isabetli işler yaptığı yıllarda sırf Trabzonspor olduğu için sistematik olarak devre dışı bıraktırıldı. Beşiktaş’ın son dört yıldır yeniden yapılandığı ve şampiyonluğun o yüzden geldiği palavrasına sadece Orman’daki ayılar inanır.

Güneş Karadeniz’in ufkundan turuncu bir törenle sessiz sedasız batıyor. Geride dağınık karasız yağmur yüklü kurşun renkli bulutlar ve de mevsimin yaza döndüğünü muştulayan sarıdan maviye akan sıcak bir ufuk kaldı. Mendirek uçlarındaki deniz fenerlerinin karaltısı an be an artıyor. Deniz ışıltılı maviliğiyle apayrı bir dünyadaymış kendi halinde oynaşıp duruyor. Binaların çatılarına çaprazlama süzülen martı sürülerinin çığlıkları otoyoldan yükselen motor homurtularına karışıyor. Sokak lambalarının sarı huzmeleri insansız yollara düşüyor. Sanki Hızır Aleyhisselam yedi fersahlık adımlarla batıya doğru koşmuş da onun ardında kalan her nesne karanlığa gömülmüş. Hayat akşamdan çekilmiş. Zaman geçtikçe nesnelerin gölgeleri kararıyor. Göletlerdeki kurbağalar koro halinde çoktan geceye serenada başlamış.

Körler Sokağı’ndaki fırından yeni çıkmış kocaman Vakfıkebir ekmeklerinin tadındaki o doyumsuz acılığın farkındaydım. Vitrine dizilmiş kocaman ekmeklerin tatları Bozkır’ın usandırıcı yaz güneşinden ve de Karadeniz’de bolca bulunan kızılağaçların isinden geliyor olmalıydı. Hava yağmurluydu. İnsanlar şemsiyelerini açmış, ellerinde alışveriş poşetleri melankolik bir ruh halinde ağır aksak evlerine doğru yürüyor, otomobillerin egzozlarından çıkan dumanlar anında nemli havada eriyordu. Karadeniz’in akşam vakitlerindeki kızıl törenleri yerini bütün o oynak mavilerin birbirine karıştığı boğuk bir mavide erimişti. Dahası akşam vakti serenata başlayan kurbağalardan da eser yoktu. Onun yerine göklerdeki kurşuni bulutları hoyratça aralayıp ilahi bir muştuyu Solake Vadisi’ne çığıran sanayii camii müezzininin mahşeri ezanı vardı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 101

Parıltısız bir Karadeniz tasviri olmalı. Kelimeler Karadeniz’in mavi yeşil tonlarında erimeli. Kızılağaç ormanlarıyla kestane ormanlarının birbirine geçmiş yeşilliği, fındık bahçelerinin sıralı hali daha belirgin olmalı. Kuzey taraflarında havalar açık olduğunda maviden yeşile dönen denizi betimlemek için falezleri siyaha boyayarak sadece üç renk kullanmamalısın mesela. Sürekli kızılağaçlara, mor renkli komar ve sarı tsifin çiçeklerine vurgu yapman edebi katılığını yumuşatabilir. Havadaki iyotun uzun burunlularca hissedilen varlığını anlatırken bile olabildiğince ketum olmalısın. Karadeniz dalgasız dalgın olduğu günlerde koca bir bebek gibi birkaç martıyla oynaşırken bembeyaz bir Sürmene kayığının motor sesiyle hayata ritim verebilirsin. Ama kaplumbağa sırtı gibi kıyısına yığılmış taşlara kocaman ilkçağ yengeçlerini musallat etmen büyülü gerçeklik açısından müsait olsa da o evrenin bütünlüğü açısından yersiz gibi. Onun yerine ani mevsim değişikliklerinde karaya vuran ölü balık sürüleri metaforunu olabildiğine abartıp tüm sahili çekilmez bir kokuyla kaplayabilirsin. Bu da sana modern kültür karşısında Karadeniz’in çürümüşlüğüyle alakalı çok daha güçlü bir metafor verebilir. Kararmış kestane ağaçlarından yapılmış kır mimarili evlerin tasvirinde ısrarla mimari terimleri kullanmanın ne kadar edebiyat olduğu da tartışmaya açık bir konudur. Yani demek istediğim edebiyat sadece bir ruhu olan kelimelerle yapılabilen bir şeydir. Veyahut sözlüklerdeki her kelime edebiyata dahil değildir. İnsanlarda zihinsel bir dönüşüm oluşturmak için bütün sahili poyrazlarla kasıp kavurmanın, muson yağmurları gibi ölçüsüzce yağmurlar yağdırmanın da bir anlamı yok. Ama şu pekâlâ yapılabilir; mısır, çay, fındık ve kivi plantasyonlarının, biçilmiş çayırların insanın karakterine kattığı minimal şeylerin hesapları…Belki güzel güneşli günlerde, ki bu eski insanlar için tarlada, bahçede, çayırda çalışma zamanlarıdır, evlerin taşlıklarında, damlarında kurutulan fındıklar, yaylalarda tırpanlanıp kurutulan otlar, çay ambarlarının önlerine yığılmış çay çuvalları, ayıklanmayı bekleyen mısır harmanlarının görüntüsü ya da patosa koşulmuş bir makinenin üzerindeki basit manzara görüntüsü Karadeniz’le ilgili bize çok daha fazla hayal kurma şansı verir. Hafızlardaki kayıp tütün tarlaları için aynı şeyi söylemek imkânsızdır. Öte yandan ne zaman Karadeniz’i anlatmaya çalışan fantastik bir metin yazmaya teşebbüs etsem çok ilginç bir şey oluyor. Karadeniz, çocukluğunu yaylalarında ekşi erik yiyerek, yazları kıyılarında yüzerek büyümüş bir insanı biraz daha kendi büyülü halesine çekiyor ve ona her bulaştığında içindeki boşluğu giderek büyütüyor. Karadeniz insanı yuttukça içinde büyüttüğü o ilk acısı, ilk özlem çok daha büyük bir varoluş acısının cevabına doğru kayıyor.

İnşallah bizde de cumhuriyetin batı yanlısı beyaz fareleri tekrar iktidara gelirler de modern Nemrutlara zorluk çıkarmak yerine Müslüman numarası yapıp dünyalıkları için onlarla iş tutan birkaç Sünni molla-i kebiri Ankara ovasında sallandırır da bizler de Şam tatlısı yeyip, elhamdülillah diye ünleyip ekranlardan izleriz.

İnsan olmak batı medeniyetinin muhalifi olmakla alakalı bir şeydir. Ama bu yerli muhalifliğin onu tümüyle alt edecek bir taassup içermemek gibi garip bir açmazı da var.

Vay be! Tam, tamam ağır sıklet gazeteci Ahmet Altan hafif sıklet yazar Ahmet Hakan’ı iplerde yakaladı, şimdi canına okuyacak ve birazdan yere indirecek, diye düşünürken Ahmet Hakan iplerden kurtuldu ve nefes kesen karşı bir kombineye başladı. Ama dikkat etmeli, zira Ahmet Altan Kemalist generalleri içeri tıktırmış bir rakip, her an bir kontra yumruk alıp ringi boylayabilir, gözünü şişman bir hemşirenin kalçalarında açabilir.

Barak Hussein Obama ABD başkanı sıfatıyla Japonya’ya yapacağı ziyarette ABD’nin II. Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attığı atom bombası nedeniyle özür dilemezse ve bu küstahlık için Japonlar Tokyo sokaklarında dev gösteriler düzenlemezler ve Şinzô Abe’yi istifaya davet etmezlerse artık Japon denilen doğulu bir ulusun kesin olarak robotlaştığından emin olabiliriz.

AKP’nin on beş yıldır iktidar olduğu bir ülkede yaşayan korkak faniler olarak Bangladeşli bir âlimin, Nizami, ölüm cezasının (death penalty) nizami olarak infaz edildiğinden eminiz. Öyle değil mi, ey cemaati Müslimin?

İşin daha da kötü tarafı ABD’nin siyahi başkanı Barak Hussein Obama’nın tekaüt olmasına az bir süre kalmasına rağmen sofi Müslüman Muhyiddin Şekür’ü Beyaz Saray’a imam olarak atamayı akıl edememiş olmasıydı.

Kalplerdeki otomobil kibrinin tüm yamukluklarını sanayideki Fahrettin ustanın çekiç darbeleriyle düzelttiği memleket için oldukça kritik günlerden geçiyoruz.

Eski Türkiye’de Adnan Menderes her mahallede bir milyoner ‘yaratmayı’ planlıyordu. Yeni Türkiye’de bay potansiyel başkan her mahallede iki milyoner ‘yaratmakla’ kalmadı, aynı zamanda muhtarlara bağlı muhtariyetler kurdu.

İnsan normalde şöyle düşünüyor. Firavunlar Bangladeşli bir Müslüman âlimi astılar, diyanet TC patentli hutbesinden politik motivasyonlu birkaç kelam eder, kesin. Ne bileyim, en azında ‘’Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.’’ diye bir hadisi şerif okur misal. Ama yok öyle bir şey. Bizdeki beklenti Müslüman saflığı. Nasıl bir Müslümanlığı sadece kendine has kılmış Sünni kibridir ki, bir âlimin idamı ile ilgili iki kelam edemiyor. Caminin hutbedeki imamı önceki Cuma hutbelerinde en azından birer bisküvi veriyordu cemaate. Bu Cuma hutbesinde onu da vermedi. Harbiden söylüyorum, çocukluğumdan beri kıldığım Cuma namazını bu Firavunlar başımızdan gidene kadar her an bırakabilirim. Çünkü harbiden adına din denilen şey bu ülkede yalana çıkmış durumda. Ve benim midem bu aymazlığı daha fazla kaldırmıyor.

Bay potansiyel başkan ve onun profesör lakaplı, çanağı yalanıp da ters dönmüş, antisosyal miyop Van kedisi kılıklı küskün kuklasının yönettiği bir memlekette Denizciler lisesinin zamane çocuklarının en çok Karayip Korsanlarını izliyor olması normaldir.

CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu politika yapmak uğruna cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışan akbaba kolonisine karşı amatörce kehanetlerde bulunmaktan başka yaptığı bir şey yok. Ama bay potansiyel başkanın bu topraklardaki iktidarının arkasında bir buçuk milyon Iraklı ve yarım milyon Suriyeli insanın kanı var.

MHP’nin kayyumla kongreye zorlaması hadisesi Ak Saray’ın Türkiye’deki politikayı dizaynıyla alakalı bir konudur. Bay potansiyel başkan bir zamanlar bunu Saadet Partisine yapmıştı. Rahmetli Erbakan’ı uyduruk bir dava ile politikadan men etmiş; yerine ikinci büyük kongre ile bakışlarında şaşkın bir Dümbüllü oynaşan Numan Kurtulmuş’u getirmişti. Sonra o oynak Dümbüllü aslına rücu etmişti. Bugün epeyce terfi ettirildi. Saadet Partisini blok olarak yutamadılar. Seçimlerde içeriden peyderpey satın alıp erittiler. Benzer durum Doğruyol partisinde de yaşandı. Diğer bir Truva atı Süleyman Soylu’ydu. DYP’de başkan seçilmişti. Partinin adını Demokrat Parti olarak değiştirdi. Alıp kaçamadı partiyi. O da aslına rücu etti. Bugün bir şeylerin bakanı. Bir ara ANAP’a başkan seçilmiş Erkan Mumcu’yu bile ayartıp turizm bakanı yapmışlardı. Yani bay potansiyel başkanın yaptığı en iyi şey Truva atıyla partilerin ruhunu satın almak. Şimdi aynı şeyi Meral Akşener’le MHP’ye yapmaya çalışıyorlar. Onun içinde ise Manukyan adına çalışan iki erkeği aynı anda idare edebilecek bir fahişeden fazlası yok.

Bay potansiyel başkanın parti başkanlıklarına sızan Truva atları. Erkan Mumcu-ANAP, Numan Kurtulmuş-Saadet Partisi, Süleyman Soylu-Doğruyol Partisi. Sızmaya çalışanlar. Meral Akşener-MHP, (aktif-hot), Mehmet Bekaroğlu-CHP (pasif-uykuda), Sırrı Süreyya Önder-HDP (pasif-karantinada).

‘’İran’ın, Horasan’ın ve İzmir’in en güzel halılarından, Halep’in, Diyarbekir’in ve Bursa’nın en güzel kumaşlarından, en ince ve nefis telkâri işlere, çok pahalı kıymetli taşlara, antika silahlara, edvarı kadimeden kalmış paralara varıncaya kadar, ne istenilirse bu çarşıda vardır.’’ Fransız seyyah Theophile Deyrolle / 1869’da Trabzon’dan Erzurum’a


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 100

Bütün bu Ak Saray darbesi sürecinden sonra dikkatle Bekir Bozdağ’ın yüz hatlarına bakıyorum ve öldüğünde mumyalanması kesin Mısırlı Kıpti sarkastik bir Firavun görüyorum.

Sanırım Can Dündar’dan sonra sıra Penguen dergisine de gelecek. Hatta bay potansiyel başkan bu hızla güney kutbundaki bütün vatan haini penguenlerin işini bitirebilir.

Tayyip Erdoğan Anayasa’yı alenen çiğnediğinde tüm meşruiyetini yitirmişti. Artık siyasi bir hareketin lideri falan da değil, cumhuriyeti zorla hamiline yazdırmaya çalışan eli kanlı bir mafya babası pozisyonunda. Hatta muhalifleri gündüz gözüyle keklik gibi düz ovada avlamaktan da imtina etmiyor.

İşin en komik tarafı bay potansiyel başkan öfkeli tebaasına saldığı karakoncolos korkularını diri tutmak için Turgut Özal’ı gündüz gözüyle mezarından çıkarttırıp politik kadavra olarak tıpçılara incelettirmesiydi. Zira öfkeli tebaa politikaya Malatya’daki Amerikan askerlerine kerhanelerden Türk fahişe bularak başlayan Turgut Özal’ın çok mübarek bir zat olduğuna inanıyordu. Onu omuzlarda taşıdılar. Oğlu ve karısı da bu ucuz politik cenaze törenindeydi. Ceset çürümemişti. Bu da mucizeler çağının hala devam etmekte olduğunu gösteriyordu. Oğlu Ahmet Özal; ‘’Ceset sanki konuşuyordu!’’ dedi. Ama cennet bahçesinden mi cehennemin dibinden mi olduğunu söylemedi. Adli tıp sonuçlarını saraydaki bay potansiyel başkan ve onun soytarıları biliyordur. Sonuç mu? Tabi ki sonsuz bir iktidar için sonsuz keferelik yapmak Makyavelizm’in alt mottosudur!

Bugün Diyojen’nin elinde fener gündüz gözüyle aradığı hayata ilgisiz o adamın ruh haliyle bahçede cıvıldaşan kuş sesleri arasında dalgın dalgın çay keserken çok tuhaf bir şey oldu. Aslında hayatta tuhaf olmayan hiçbir şey yoktur. Çisil çisil şiirlik bir yağmur başladı. Demir alması denilen bir ağacın altındaydım. Eyvah, bu yağmurdan kaçış yok, donuma kadar ıslanacağım, diye düşünürken ağaç yapraklarını iguana dili gibi damlalara uzatıp şurp diye yutmaya başladı. O kadar ki üzerime tek bir yağmur damlası bile düşmedi. Bir ara ağacın gölgesinden ıralayıp yağmurda ıslanmak istedim. Ama ne göreyim. Ağaç Kâbe yönünde rükû halinde üzerime eğilmiş ucunda bir Nikobar güvercini sallanıp damlaları yutuyor. Sonrasında ne oluyor bilemiyorum ama sanırım kökünden toprağa salıyor suyu ağaç. Solake Irmağı’nın boşluğunda uçuşan martıları fark ettim bir ara. Yarasa hariç kuşlar gece uçmazlarmış ama hafif yağmurda nadir uçarlarmış. Neyse, Latin alfabesi ve Türkçe lisan ile hayatın basit yasalarına dokunulduğunda ortaya çıkan şey bu.

Kahrolası modern Roma, size müminlere karşı savaşmanız için emaneten verdiği miğferi, kalkanı, mızrağı kızıp geri alınca Anadolu’nun böğründe nasıl da yeni doğmuş, anadan üryan masum birer bebeğe dönüşüyorsunuz.

Müesses nizam Müslümanı demokrasiye razı etmek için önce Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a bir tezgâh kurdurttu. Ardından ona Pakraduni bir muhalif Bürütüs musallat etti. Bazıları bu Yunan tiyatorasına politika dedi.

Kadın seküler bir zekâyla Hz. Muhammed’in (SAV) çok eşliliğini sorguluyor. Bunu yaparken tarihin, insanın doğasının, tanrının, dinin, iktidarın ne olduğundan da bihaber. Hatta modernlik adlı bir dine mensup olduğunu, pek yakında boynuna bir haç takıp bir manastıra kapanmasının hayatındaki en tutarlı şey olacağından bile habersiz. Sorguluyor; sanki Hint’ten daha ihtiraslıymış, daha asilmiş, daha yakınmış, daha akıllıymış gibi. Ne idüğü belirsiz Osmanlıspor’un hadım edilmiş hamam hizmetlisi gibi koşuşturan Afrikalılarının sadece bir maç boyunca yaptığı şeyleri köklü bir futbol geçmişine sahip Trabzonsporlu topçuların koca bir sezonda yapamamış olması üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir konudur…

AKP’nin Moğol uğultusundan esinlenmiş Dombıram şarkısını seçim marşı yapıp bütün sokakları ampullerle donatıp, şehirleri yüksek volümle gürültüye boğduğu o meşum günlerde şarkıdaki ‘’gönül sazın çalarman (herhalde hırsız adam demek istiyordu)’’ kısmını her duyduğumda aklıma dolar dolu ayakkabı kutuları ve merkez bankası önünde nöbet tutan polislerin tedirgin ruh hali geliyordu.

Sonra üsteğmen bölüğe dur emri verdi; bölük asfaltın ortasına çakılı kaldı. Olmuyor, olmuyor, bir kaz adımını atamıyorsunuz. Sizi mutlu aile çocukları! diye bağırmaya, elindeki kalın sopayla aramıza serpiştirilmiş usta askerlerin başlarındaki miğferlerine vurmaya başladı. Üsteğmen usta askerleri döğdükçe moraran bizdik. Yakıcı Akdeniz güneşi altında durum umutsuzdu. İlerideki çamlıklar altında tam teçhizat dinlenen askerlerden kısa boylu beyaz gözlü bir eri çağırdı. İşte bu, sizin bütün diplomalarınız bu askerin bir palaskası etmez! İçimden hadi lan oradan seni s…un eşeği seni. Bu asker sadece savaşır, biz daha zorunu yaparız. Eğitimimizden kaynaklanan sihirle, sözün en kallavisiyle insan öldürürüz, diye ünleyemedim tabi. Durum çok gergindi. Japon tipli eri dikkatle inceledim. Prusya ordusuna savaşlar görmüş, zamanın tüm Balkan uyuzluğu bedeninde donmuş, modern bir insanı çıldırtacak kadar sabırlı birisiydi. Bir konserve kutusuyla bir hafta hayatta kalabilir, her gün on beş aptal İngiliz’i, kırk beş Rus’u yaban ördeği gibi avlayabilirdi. İçimden işte bir savaş böylesine basit kişilikli ve sabırlı insanlarla kazanılır, diye geçti. Ama o zaferi elde tutmak için dünyanın en tecrübeli fahişesi olmak gibi bir şey de var hayatta ve bunu en iyi politikacılar yapıyor, diye kontra bir düşünceyle durumu düzelttim.

Kesin olan bir şey var; artık imam hatiplilerin ‘ellezine elzubzuma bacakların omuzuma’ düsturlu riyakâr zihni bu ülkeyi daha fazla taşıyamıyor. Bay potansiyel başkanın diktatörlük hevesi yüzünden Türkiye yavaş yavaş dünya sisteminden izole ediliyor. Böyle devam ederse pek yakında zamanın gerisinde kalmış modern dünyanın her şeyine çullanacağı modası geçmiş bir çöplüğe dönüşecek.

Arnold Shwarzenegger’in Kaliforniya valisi olduğu bir dünyada AKP’nin Sakarya valisi Coş’un trafikte Charles Bronsonlaşması, korumalarının TIR’lara saldırması normaldir…

‘’Bugün horon tepilirken horoncubaşı komut verirken ‘’ule ule ule’’ diye bağırır ve ciklideki (çember) herkesin coşmasını sağlar. Bu haykırış bazen ‘’Ula, ula, ula!’’ şeklinde de olur. Hem Miletoslular hem de Deloslular sağlık ve şifa tanrısı olarak kabul ettikleri Apollon Ulios’a dua ederlerdi, bu nedenle ulein fiili sağlıklı olma anlamına gelir. Ule adı ve sana sağlık ve bol neşe, selam şekli buradan gelir. ‘’ Ömer Asan / Pontos Kültürü

Eski Türkiye;
- Ula ula Niyazi, yiyecek misin bizi? Adam adamı yese, nenen yerdi babanı
Yeni Türkiye;
- Ula ula Recep, yeter da yedin bitirdin bizi!

Londra belediye başkanlığını Pakistanlı bir Müslümanın (ne kadar Müslümansa artık) almış olması (yazar burada almak kelimesini AKP’nin Anadolu’daki politik ihtirasına vurgu yapmak için özellikle kullanır.) Kâbe’nin hemen yanı başına Londra’nın saat kulesi gibi modern bir kule dikilmesine Müslümanların tepkisini düşürmek için bulunmuş Arap usulü bir çare gibi geliyor bana. Yani, panik yapma hacı ağabey, sadece Kâbe Londralaşmıyor, Londra da Müslümanlaşıyor, elhamdülillah!

Ne yani şair, modernliğin töreli Türklüğümüzün kökünü kazıtıp bizi Anadolu’da trajik Asyalı Çingenelere çevirdiğini, cihatçı Müslümanlığımızı talancı bedeviliğe çıkardığını, dahası medeniyet adına tarihte Anadolu’dan kovduğumuz şeylerin peşine düştüğümüzü itiraf etmeyelim mi?


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

5 Mayıs 2016 Perşembe

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 99

Cumhuriyet tarihinin en büyük mafya babaları buradan, Of’tan, çıkmıştı. Hiçbirisinin hayatı bir romana konu olmayı hak edecek kadar bende saygı uyandırmadı ve ilgimi de çekmedi. Ama görgüsüzlüğün bir tarihine yazılacaksa bu kesinlikle Ali Ağaoğlu’nun sayesinde yine Of’tan başlayacak.

Halep’teki son çocuk doktoru vurulduğunda aklıma Kızılderili şefi Seattle’ın; ‘’ Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.’’ şeklindeki o sözü geldi. Son Suriyeli çocuk öldürüldüğünde, son TOKİ ihalesi kazanıldığında, son köprü kurdelesi kesildiğinde, son Kürt terörist vurulduğunda, son komünist tutuklandığında, son Kemalist gazeteci işten atıldığında AKP bir ülkede sandıktan çıkıp iktidar olmanın, duble yol yapmanın, köprüler inşa etmenin bir b.k olmadığını, aslolanın hayatı adil bir şekilde taşımak ve insanın kalbine ve ruhuna iyilik üflemek olduğunu anlayacak diyeceğim ama maalesef onlarda onu anlayacak türden bir kalp yok.

Türkiye’de komünistlerin komünistliği kuru fasulye üstü yüz elli gram yağsız döner (yazar burada döneri kapitalizmin ruhuna uygun bir nimet olarak tanımlama eğilimindedir) artı fındıklı kadayıf yiyene kadarken, muhafazakârların Müslümanlığı sağ bir partiyle iktidara gelip, merkez bankasını, hazineyi ve kamu kaynaklarını ele geçirene kadardır. Yani o aşamadan sonra Karun’dan herhangi bir farkları yoktur. Onun için komünistler ‘otomatik mübarek’ sınıfındandır.

Artık Türkiye’de çok net olarak gözlemlenen bir durum var. Politik manevralarla sarayından bir türlü alt edilemeyen ve iktidarda kalmaya mecbur kronik bir şizofrenin icraatları, karteline aldığı medyadaki açıklamaları ve o açıklamalarda keramet arayıp dalkavukluk yapan akbaba kolonisinin sürekli insanı öteleyen hali seksen milyonluk bir ülkeye cinnet geçirtiyor. Ve bu cinnet hali her alanda gün geçtikçe katlanarak devam ediyor.

Okuduğunuz aforizmalardan özetler; yazar Metin Kondel facebookta paylaştığı aforizmaların birinde; ‘‘Feodaliteyi top yıktı, Ak Saray’ı futbol topu yıkacak!’’ şeklide garip bir söz etti. Uzmanlar bu sözün bir falcı kehanetinden çok mekteplerde okumuş ve de okutmuş Karadenizli bir yazarın yabana atılmayacak türden sosyolojik öngörüsü olduğunu ve Türkiye’de yakında yaşanması ihtimal politik dalgalanmalarda sporun bilhassa futbolun ve de özellikle Trabzonspor’un çok etkili bir faktör olacağını teyit ettiler.

‘’Benim annem çok saf bir Rum’dur’’, dedi yüzü Bedevi çadırının köşesinde unutulmuş kararmış bir çay demliğini andıran adam. ‘’Hatta ona, şu dere, Solake Deresi, yukarı doğru akıyor, diyecek olsan ona bile inanır.’’ İşte tam o anda Yüce Mevla’nın neden dünyayı yörüngesinde zincirsiz ve direksiz döndürüyor olduğunun sırrını anladım.

Siz sizin gibi bir faniden seciyesi düşük, hayata musallat olmuş oldukça küstah bir ilah yarattınız. Onun için sizinle insan olmakta bile anlaşamayız.

Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye, Kenan Evren’e saydıran bay potansiyel başkanın Türk sağının en büyük politik münafıklarından Süleyman Demirel hakkında kem kelam etmemiş olması ilginçti. Çünkü bay potansiyel başkanın siyasal alandaki müşterileri dar’ül bekaya intikal eylemiş Demirel’in riyakâr ruhunu bulaştırdığı seçmenlerdi. Yani Demirel ölmedi, cumhuriyetten intikam almak için her genel ve yerel seçimde imam hatipli politikacıların müşterisi portföylerinin bedeninde hortluyor. Yani amelde farklı görünseler de aynı politik itikattalar.

Bugün, elinde aynalı Martini, belinde paslı bir hançeriyle sırf perilerin ne menem şeyler olduğunu bizzat yerinde müşahede etmek için gecenin bey vakti Ancoumah vadisinin dev gürgen ve çam ağaçlarıyla kaplı örümcek ormanlarına dalan delirmiş Molla Mustafa’nın türlü haleti ruhiyesinden başka bir numaramız yok.

Bir zamanlar televizyon ekranlarında izlediğimiz ve; ‘’Hadi canım, bu kadarı da fazla!’’ dediğimiz, Amerikan gençliğinin ergenlik dönemi bunalımlarını konu alan o komedi dizilerini şimdilerde İngilizce dersi verdiğimiz Türk liselerinde iliklerimize kadar hissediyoruz.

Tam bu zamane nesillerinin pembe panter zekâları içinde yaşadıkları modern kaosla nasıl yüzleşecekler, onu neresinden budamaya cesaret edecekler, çünkü insan içinde yaşadığı koşullarda mucize göstermeye meyyal bir varlıktır, diye düşünürken tuhaf bir şey oldu. Kızın birisi arkadaşının biraz lokal kalan, ivmesi düşük, kuru nutkunun çekilmezliğini vurgulamak için iki de bir; ‘’Kaçkar tivi, Kaçkar tivi!’’ diye ünlemeye başladı.

Çocuklar haftalık İngilizce film izleme kredilerini peşin izleme taleplerinde ısrar edince sınıfta Yaşamak İçin Öldür adlı film yüksek desibelle başlıyor. Bense sırtım ekrana dönük özel üniversitelerin liselere gönderdiği tanıtım dergilerini inceliyorum. Tam o anda filmdeki şu söze takılıyorum.
- Sen cinayet programları yaparak milyarder olabilecek bir milyonersin.
Nedense aklıma hemen Türkiye’de ekonomiyi insansız yönetme konusunda pek becerikli sağcı iktidarlar geliyor.

GD 20 Dünya beyin haritalama merkezi sonuç bildirgesinde ikinci madde; BCI olarak bilinen beyin bilgisayar ara yüzlerinin aspirin büyüklüğünde mikroelekrod cihazlar haline getirip insan beynine yerleştirildiği görüldü. Bu cihazlarla felçli hastaların kol ve bacaklarının kullanılması konusunda ve protezleri çalıştırma alanında gelişmeler kaydedildi.
Not: Önce yaylalarımızda otlayan Sarıkız’a pembe küpeler taktılar. Yakında bize bütün sırlarımızın depolandığı chipli kimlik verecekler. Yarın ne olacağımızı bilemiyoruz, Allah kerim!

Şayet bay potansiyel başkan geçen yüzyıldaki gururlu insanların düello geleneğinden nasibini almış olsaydı Beşar Esad’ı tarafsız bir bölgede silahlı bir düelloya çağırır, sonrasında olanlar olur ya biz ya da Suriyeliler muhteşem bir cenaze töreninde biraz zoraki de olsa gözyaşı döktükten sonra siyah urubalarımızı çıkarıp işimizin başına dönerdik. En azından şehirlerde bunca bombalar patlamaz, yüzbinlerce insan ölmez, milyonlarcası yersiz yurtsuz kalmaz ve şehirler harap olmazdı. Dahası Antep mutfağının tadı da kaçmazdı.

Körlük böyle bir şeydir. Türkiye’de bir saray darbesi oldu. Halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidar Ak Saray tarafından azledildi. Bunun adı siyasi literatürde tek kelimeyle darbedir. Ve bu fahiş fiili, halkın iradesine ipotek koyma halini şu koca ülkede politik literatürle izah edebilen Nihat Genç’ten başka hiç kimse olmadı. Ama AKP’nin ve bay potansiyel başkanın aptallıklarından gına geldiği için, bir ara gündemi takip etmeyi bıraktım. Tam o anda oldu, olanlar. Evet, durum çok net; bu politik literatürde açık bir darbedir. AKP’lilerin kıyameti kopmuyor zira onlar çift boynuzludurlar. Ve kıyamet kopana kadar asla kıyametleri kopmaz.

Darbe diyordun Abbas, işte oldu darbe! Ak Saray halkın oylarıyla seçilmiş bir hükümetin yetkilerini gasp etti! Ama müsterih olun zira Ahmet Davutoğlu’nu idam ettirmedi.

Cemaat başından beri devlet içinde daldan dala atlayan kırmızı kıçlı bir maymun gibiydi. AKP o maymun sayesinde cumhuriyeti ele geçirdi. Yani bay potansiyel başkan geçmişte devletin kurumlarında şebekelenmiş şebekler sayesinde zirveye tırmandı. Ve bütün muzları mundar ettiği için maymunu ağaçtan yere attı.
- Ağaçtan düşerken ciyaklayan ağzını sonuna kadar açmış pembe kıçlı bir maymun düşünün. Tam yere çarpacakken unutun.

Hitler’in orduları Moskova önlerinden böyle dönmüştü. Nazilerin Berlin’e dönme zamanı en güçlü oldukları zamanda gelmişti. Aynı şekilde AKP iktidarı da gücünün sınırlarına ulaştı. Sosyoloji disiplini bundan sonrası için kaçınılmaz çöküş, der. Güç halkası her gün biraz daha daralacak. Tıpkı Naziler gibi her gün yeni kurbanlar vermek zorundalar. Son kurbanları bir başbakan. AKP’yi var den güç, ki bu bize göre modern Roma’dır, onu adım adım yutacak. Ta ki Anadolu’ya on beş yıl tek başına hükmetmiş bir adamın çaresiz yalnızlığına kadar bu durum sürecek. Çünkü AKP artık Türkiye’yi ve insanlığı kuşatacak bir ahlaka ve erdeme sahip değil. Daha fazla yaşaması için tek bir sahici neden yok. AKP’lilerin Naziler gibi sarayına saklanmış bir diktatörü savunmaktan başka bir misyonları da yok artık. Sonrasında SSCB’nin çöküşünden sonra yaşanmış kaostan çok daha büyük bir siyasi dalgalanma olacak.

Halkın seçtiği bir hükümete karşı Anayasa’yı, hukuku umursamayan diktatör heveslisi saraylı bir zat göz göre göre darbe yaptı. Yani bütün bu olup biten şeyin siyasi literatürde adı darbedir. Onu askerin yapmamış olması hiçbir şeyi değiştirmez. Zira ortada başbakanlık makamındaki Ahmet Davutoğlu’nun dahil olduğu yeni bir aleni yolsuzluk yok. Suriye politikasındaki fiyaskonun bir numaralı sorumlusu yine cumhurbaşkanı makamındaki zattı. İşin tuhaf tarafı anaakım medyanın çoğunluğu sarayın emrinde olduğu için ve halka her gün periyodik narkoz verdiğinden halk henüz ne olup bittiğini hissedemiyor. Bu siyasi müdahale 28 Şubat askeri müdahalesinden aşağı kalır türden değildir. Bu üstü örtük darbenin kısa ve uzun vadede içeride ve dışarıda sosyo-ekonomik, siyasi etkileri olacağı muhakkak. İşin gözden kaçan en kritik tarafı şu; AKP içinden Türk demokrasisine karşı yapılmış bu örtük darbe aynı zamanda yarı diktatörlükten tam diktatörlüğe geçişin en kritik aşamasını oluşturması. Ve benim tanıdığım Tayyip Erdoğan bütün yetkileri kendinde topladıktan sonra yıllardır kendisini oy veren % 49.5’in bile gözünün yaşına bakmaz. Bu adamı şimdi durdurdunuz durdurdunuz, durduramadınız onu hiç tanımadığınızı göreceksiniz. Ve onunla hesabınız asla mahşerden önce görülemeyeceğine sizi temin ederim.

Ahmet Davutoğlu’nunkisi politikadan çok bir çok amaçlı kullanışlılık hikâyesiydi. Politikacıdan çok toy bir teknokrat görüntüsü verdi. Üniversitedeki ucuz dış politika teorileri Suriye’de tosladı. Batıl aklıyla yazdığı Stratejik Derinlik Ak Saray’ın yeni Osmanlıcılık zırvalığına kullanışlı malzeme oldu. Suriye’de tek kelimeyle rezil oldu. O kadar ki Süleyman Şah’ın türbesini koruyamayacak kadar politik derinlikten ve uluslararası stratejiden bihaber bir aptal durumuna düştü. Davutoğlu’nun tek fazileti beş yıl önce bay potansiyel başkan ile Hillary Clinton 14 Şubat sevgililer gününde Katar’ın başkenti Doha’da bir otelde buluştuğunda reisin özel işlerine şahit olmuş olmasıydı. Yani reisi çıplak görmenin ödülü olarak başbakan olmuştu. O buluşmanın sırrı ise Tansu Çiller’in oval ofiste Bill Clinton’la baş başa buluşmasıyla alakalıydı. Tabi bu, ABD’nin çapkın başkanı Bill Clinton’ın Beyaz Saray’ın stajyer sekreteri Monica Lewinsky’i ile basılmadan önceki bir mesele idi. Kısacası bay potansiyel başkan profesör lakaplı antisosyal miyop Van kedisi kılıklı kuklasını Ak Saray’dan kovdu. Tıpkı Kör Fadime’nin kötü bir anından kadim dostu merhum ve mağfur Aspulika Nine’den sadık kedisi Katoliya Sispkika’yı evinden kovması gibi.

Tayyip Erdoğan’ın politikaya girişi ön şartlarlaydı. İktidar olmadan önce ABD’nin Irak işgalini kabul etmişti. II. Irak tezkeresiyle de 1.5 milyon Iraklının üstünü çizmişti. Moskova’da imzaladığı ön protokolle Rusya ile Çeçenistan konusunda anlaşmıştı. Rusya’nın katlettiği Çeçenleri Anna Politskaya sayıyordu, onu da KGB öldürdü. Kafkaslardaki yük önce kuzey Osetya’ya sonra Ukrayna’ya bindi. Mısır’da yanlış yönlendirmeyle Müslüman Kardeşleri faka bastırdı. Filistin’i Mavi Marmara tiyatrosuyla İsrail’e sattı. Libya’yı NATO’ya karşılıksız verdi. Suriye’yi batı kontrolündeki muhaliflere vermek için uluslararası bir taşeron olan IŞİD’le halletmeye kalkınca İran ve Rusya’yı hesap edemedi. Bu fahiş hata Türkiye’nin Beyrutlaşmasına sebep oldu. İç politikada CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelmesi bir AKP siyaseti mühendisliğidir. Merhum Necmettin Erbakan’ın uyduruk bir davayla Türk politikasından men edilmesi, Saadet Partisi’nin parayla 0.7’e kadar eritilmiş olması da. Cumhuriyetin bütün kurumlarını ele geçiren Erdoğan kendisine rakip olabilecek her yapının genetiğini kendi piyonlarıyla bozdu. Onun için ne CHP CHP, ne MHP MHP ne de HDP HDP. Yani koca bir ülke tüm kurumlarıyla çocukluğu arızalı bir adamın kişisel egosuna göre dizayn edildi. Cumhuriyette karakteri olan her kurum, her kişi Anayasayı, hukuku, ahlakı hiçe sayan her sözü kanun sayılan bir kişiliğin yönetsel piramidinde konuşlandırıldı. Hal böyle olunca bu ülkede hayatın dine, ahlaka, hukuka, adalete bağlı bütün yasaları lağvedildi. Ve bu durum hem bu ülkeyi, hem iktidarı, hem de Ak Saray’ı olabildiğine zayıflattı. İşte bu genel tabloda bile Ahmet Davutoğlu çok büyük bir tehlikeydi. Tayyip Erdoğan bunu gördü ve onu da tasfiye etti. İşte sırf bu kaba gerçeklerden dolayı Tayyip Erdoğan bu ülkedeki iktidarını terk ettiği gün Türkiye’de ve dünyada SSCB’nin çöküşünden sonra yaşanan siyasi dalgalanmadan aşağı kalmayacak bir siyasi dalgalanma yaşanacak. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de ve dünyadaki tek varlık nedeni rakiplerine politika yaptırtmamak ve hayatın tüm basit yasalarını çalıp sarayına bağlamakla alakalıdır.

Yıllardan beri karşılaştığımız için artık duruma iyice alıştık. Konu ne olursa olsun, yazar ne yazmış olursa olsun bir AKP’linin mental rezervasyonu her zaman hazır ve nazırdır. Bin bir türlü emekle, okumayla oluşturulmuş bir fikir, söylenmiş bir söz asla ve kat’a bir AKP’liyi bağlamaz. O muktedir olduğu için her daim haklıdır. Mental rezervasyonunun içeriğine gelirsek; sürekli mağdurdur, mağdur olduğu için de haklıdır. Kim olursa olsun muhalifine CHP üzerinden, CHP’ye de Milli Şef İsmet İnönü üzerinden şeytanlaştırarak bakar. Cumhuriyetin tek mağduru odur. Adnan Menderes’in idamı dün gibi içinde sızıdır. Turgut Özal’ın içtiği zehir sanki hala onların damarlarındadır. 28 Şubat’ın en büyük mağdurları onlardır. Cumhuriyet aptal Kemalistler yüzünden onlara kalmış bir ganimettir. II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesinin üzüntüsü hala tazedir. Asla bugünde şu anda olup bitende değillerdir. Ya geçmişin bütün mağduriyetlerindedirler ya da onlardan başka kimsenin aklının ermediği 2023’lü 2071’li çok büyük projelerde. Mental rezervasyonlarında on dört yıl boyunca ekranlardan zihinlerine zerk edilmiş 300 kelimelik mugalatadan başka bir şey yok. Kendilerine ait tek cümleleri, on dört yıl boyunca edilmiş sözlere tek bir itirazları yok. Meselâ şöyle; sen Mustafa Kemal’in şeyinden düşmedin, Harward mezunu değilsin, savaş kazanıp sıfırdan bir ülke kurmadın. Bu halinle Allah’ın yeryüzündeki halifesi de değilsin. Bu hayata, insanlara bu denli hükmetme hakkını, bu kadar yüksek perdeden konuşma hakkını kendinde nerden buluyorsun? Yani AKP’lilerin mental rezervasyonlarında tek bir makul soru sorma ve ona cevap aramak diye bir şey yok. Onun için onlara bir şeyi izah etmeye çalışmak beyhudedir.

Ahmet Altan haberdar’daki köşesinde Ahmet Hakan için; ‘’İlgimi çekmeyi becerdin. Bakalım bundan ne kadar mutlu olacaksın.’’ şeklinde yazarken sanki yeni bir tartışmayla gündem yaratmak isteyen bir gazeteciden değil de sokaktan aldığı, parasını peşin ödediği, birazdan bir otel odasında yatacağı bir fahişeden söz ediyordu.

Ak Saray’ın dost modern darbesi karşısında AKP’lilerin sarkastik düşüncesi; ben darbeye darbe demem darbeyi Kemalist generaller yapmayınca.


QUIS POLITIQUE

Aşağıdakilerden hangisi AKP hükümetinin yıllarca Türk politikasında şiar edindiği ‘krizi fırsata çevirmek’ ilkesi çerçevesindeki gelişmelerden biri olarak düşünülebilir?

A ) IŞİD’in Kilis’e attığı roketlerden sonra TOKİ’nin rokete dayanıklı konut inşa etmeye başlaması
B ) AKP hükümetinin ekonomik kriz zamanlarında başlatılan ‘’Kriz mi var, haydi alışverişe!’’ kampanyası
C ) Baasçı Esad’ın devrilmesini bekleyen TOKİ’nin Suriye’nin harap olmuş şehirlerini imar hayali kurması
D ) Manhattan köprüsü havasındaki Deli Dumrul Köprüsünden geçen her deveden on akça geçmeyen deveden yiğirmi akça alınmasının kanunla güvenceye alınması
E ) Hepsi


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.