23 Haziran 2016 Perşembe

MOĞOLLARIN UĞULTUSU & PUPA YELKEN KARADENİZ

Moğolların Uğultusu (400 sayfa 39 deneme) 22.5 TL
Pupa Yelken Karadeniz (199 sayfa 5 bahis deneme) 17.5 TL

Trabzon'da Beşikçi ve Ra kitabevlerinde, Rize'de Önce kitabevinde, Of'ta AIC'de raflarda.
(0462) 326 49 71 Ramazan Diler (Ra Kitabevi) ve 05548035629 Samet Söğüt'ten (Beşikçi Kitabevi)kargo ile en geç iki günde temin edilebilir.

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 113

Tabi bugün Çek Cumhuriyeti ile bizdeki milli takım görünümlü çek ve senet mafyası karşı karşıya geliyor. Bu o kadar öyle ki, bu güzel Karadeniz gününde insanın ister istemez 1970 model BMC kamyonun kontağından çıkan gürültü gibi gülüp sonra tekrar ciddileşesi sonra tekrar tekrar gülmeyi deneyesi geliyor. Yani millet olarak moral marşımızın basıp basmadığını bilemiyoruz.

Bence böylesine sıcak yaz günlerine denk gelen mübarek ramazanı şerifin en güzel tarafı medya vasıtasıyla akıl sağlığını yitirme aşamasına gelmiş biz Müslümanlara bir kıraathane bahçesinde ters döndürülüp masalara dizilmiş ahşap sandalyeler gibi hissettiriyor olmasıdır.

Bay potansiyel başkan ve onun sarayının ‘‘Acaba bir gün benim çocuğumda Mısır’da sultan olur mu?’’ diye hayal kuran tevekkâl kulları acaba Ak Saray’ın sanatçı konuk kontenjanında arzı endam eden Bülent Ersoy’u (Allah tezinden versin!) dar’ül bekaya intikal eylediğinde acaba ol mermum ya da merhumenin ak ruhlarını er kişi niyetine mi yoksa hatun kişi niyetine mi defnedeceklerdir? Muhammed Ali’nin tabutuna dokunamayan bay potansiyel başkan Diva’nın tabutuna da omuz atacaklar mı? Dedim ya insanın en orospu organı beyni, dolayısıyla merak ediyor…

Demokrat Parti’nin genel seçimleri kesin olarak kazandığının açıklandığı günün akşamında yaşlı Malakan çok heyecanlanacak ve cephede Ruslara karşı yaptığı akıl almaz kahramanlıklarını ve bütün o ölüp gitmiş tertiplerinin puslu portrelerini hatırlayacaktı. Bütün bu olup biten şeyleri halkı canından bezdirmiş halk partisini ğayya kuyusuna gönderilme merasimi olarak da görüyordu. Hayatında ilk kez elindeki mavzerden çok daha etkili bir şeyin, zoraki kullandığı bir reyin, bu denli büyük bir güç olmuş olmasına şaşırmıştı. Zira o gün köydeki bütün cinler dağılmış etraf tanrısal bir buyrukla yatışmıştı. Bütün bu olup biten doğaüstü şeylerin verdiği huzura rağmen köyde şeytan aleyhillanenin gölgesine ilk kurşunu sıkan da oydu. Üzüm asmaları dolanmış balkonundan örümcek ormanlarına doğru ilk barutu sıktığında artık köyde şeytanların esamesi okunmuyordu. Bu, devrimin köyde kesin olarak tesciliydi. Ve Tsalimor düzlüğündeki bütün kanlı horoz döğüşlerindeki kirli işlere bulaşmasına rağmen Oflu hocalardan tövbe alıp seçimde Demokrat Parti’ye çalışanlara belediyede iş ve devlette kadro vermesinin yolu da açılmıştı. Köyün ala bir karga konmuş meydanındaki ila nihayet demokrat kürsüsündeki suskunluk demokratları da halk partilileri de tedirgin ediyordu.

O zaman suali şöyle soralım; dünya ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali’nin Vietnam savaşı karşıtı ölümcül yumruğunu Amerika’da oldurabilen, Necmettin Erbakan’ın kırk yıldır barışa kardeşliğe kalkınmaya vurgu yapan sözünü Türkiye’de bir türlü oldurmayan şey neydi?

1960’larda Elvis Presley’in konserlerinde çığlık atan Amerikalı kızlarla 2015’lerde Nihat Hatipoğlu’nun ramazan vaazlarında şarkı söyleyen Mustafa Ceceli için alkış tutan başörtülü kızlar arasındaki imani, itikadi, ameli fark kapanmak üzere.

Bay potansiyel başkanın yatak odasında böcek bulunduğu iddiası da tümüyle palavraydı. AKP’nin cumhuriyetteki ‘bir g.tümlük yer edim, dur ben sana ne edim!’ politikasının sonucunda planlanmış bir tasfiyeydi, cemaatin olayı. Sadece tanrı değil, Roma da asla zar atmaz!

Tarihte batı medeniyetinde tanrıyı felsefecilerle kapitalistler öldürmüştü. Bugünse onu Türkiye’de politikacılarla ilahiyatçılar birlikte boğazlamaya çalışıyorlar.

AKP’ye rey vermek LBGT’nin sokak gösterilerine Zeki Müren tavrıyla destek vermeye benzemez. 1.5 milyon Iraklı, 0.5 milyon Suriyeli örneğinde olduğu gibi kesin olarak öldürür.

Fatih Erbakan’ın Erbakan Vakfı ile ahı gitmiş vahı kalmış Milli Görüş’e karşı yapmaya çalıştığı şeyi, daha önce Numan Kurtulmuş Saadet Partisi genel başkanı sıfatıyla Necmettin Erbakan’a, Oflu Süleyman Soylu da Doğruyol Partisi’nin genel başkanlığını çalarak demokratlara yapmıştı. Dolayısıyla Wolksvagen Şevki (Yılmaz), Ak Sarayın mafya bozuntusu Sedat Peker, yeşil ebulaklakan Abdurrahman Dilipak Akit gazetesinin iftarında buluşmuşlarmış! Vakit gazetesi AKP’ye ahmak taşıyan bir otobüs. Zaten o iftara gelenler de AKP’ye yük taşıyan aç otobüs şoförleri.

AKP’nin bugün iktidarda olmasının tek sebebi % 2.6’lık oy oranının % 2’sini oylar sisteme girerken AKP’ye satan Saadet Partisi genel merkezidir. Onun içindir ki, AKP cemaatten ele geçirdiği ganimeti Saadet Partili ekâbirlere taksim ediliyor. AKP’ye oy verdiğini ispat edenler fevç fevç AKP teşkilatlarına gidip Roma vatandaşlığı beratları alıyorlar. Yüce Tanrının bir mucizesi olarak onlara da göğün rahmet kapıları açılıyor. Yoksa şimdiye kadar 0.7’nin tesirli bir tefsiri yapılmıştı.

Olmaya, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşında dillendirdiği ‘’yurdumun üstünde tüten son ocak!’’ % 0.7 ile Saadet Partisi!

Biz Milli Görüşçüler, Hz. Peygamber’in Uhud savaşında Uhud Dağı eteklerine mübarek elleriyle yerleştirdiği bir avuç okçu gibiyiz. Ordu savaşı kazanmış olsa bile ganimet toplamak için yerlerimizden ayrılamayız. Meydandakiler savaşı kaybetse, ciğerlerini akbabaların yediğini görsek bile emir gelmedikçe asla yerlerimizi terk edemeyiz. Dahası attığımız her ok hedefi tam on ikiden vurmak zorundadır. Ve bunu bir ömür bıkmadan, usanmadan hiç kimseden en küçük bir şey beklemeden ve de en küçük bir tereddüt göstermeden yapmak zorundayız.

Bir zamanlar bay potansiyel başkanın roman şarkıcı Kibariye’nin ağzına düşecekmiş gibi düet yapıyor olmasında bile karikatürlük bir masumiyet vardı. En azından bir Çingene ile zina yapmaktan daha büyük bir günah değildi. Ama Bülent Ersoy gibi bir garabetle iftar yapmış olmasına hiçbir anlam veremedim. Varsın ilahiyatçılar hangi fiilin daha günah olduğu üzerinde kafa yorsun. Yani Bülent Hanım ya da Bey her ne haltsa; ‘Bu adam Türkiye’nin en sert erkeği, ayol tatlı olarak onu almak istiyorum.’ diye tuttursaydı bu mübarek günde. Hayır, madem büyük düşünmek moda, Bülent Hanım ya da Bey her ne haltsa sanat adına neden denemesin? İbni Mesud’dan rivayetle; ‘’Kişi sevdiğiyle beraberdir.’’ buyuruyor hadisi şerif; yani ameli ve itikadi olarak öyle. Onun için yarın mahşerde Ak Saray’ın sancak-ı şerifini Bülent Hanım ya da Bey her ne haltsa taşıyor olduğunu görürseniz hiç şaşırmayın.

Eski Türkiye’de Anadolu’nun beyaz adamı yani ‘Sam Amcası’ Kemalistlerdi. Yeni Türkiye’de ise beyaz adam rolünü bunlara verdiler. Ama bunlar beyaz adamdan çok Türkiye’yi kazana sokmaya çalışan yamyamlara benziyorlar.

Belki hiç birimiz ‘Hz. İsa çarmıha gerilirken’ (aslında böyle bir vakıa olmuş değil), Hz. Peygamber’in dişi kırılırken henüz doğmamıştık ama 1.5 milyon Iraklı, 0.5 milyon Suriyeli katledilirken hepimiz hayattaydık ve gören gözlerimiz, konuşan dillerimiz, duyan kulaklarımız, tutan ellerimiz yerli yerindeydi.

Yaşar Nuri Öztürk’ün hocası Oflu Cansız Hoca idi. Cansız Hoca dedikleri de Neyzen Tevfik’in Karadeniz görmüş hali. Hani şu en kutlu mısrası ‘’Sen o anadan yine çıkardın ama baban kimdir bilemezsin, şerefsiz!’’ olan meczup. Bunların bu topraklarda tek bir işleri var; batılı efendileri adına Müslümanı aşağılamak, onun cesaretini kırmak. Yaşar Nuri doğru dürüst bir ilk mektep eğitimi bile almadı. Onun için sonradan öğrendiği şeyleri hep büyük birer mucizeler olarak gördü. İlimde yalpalayarak gitti. Onu sadece Türkiye’de dinden, imandan, şeriattan bi haber cahil sürüsü ciddiye aldı. Bir ahlakı, bir inancı yoktu. Aslen Rum’du, panteistti ama Pontuist değildi. Felsefe ilmi aklını dağıttı. İslami geleneği yok saydı. Cumhuriyet içinde dinin projelendirilmesinde önemli bir figürdü. Tek iyi işi Irak tezkeresinde hayır oyu kullanmış olmasıydı. Ölümüne yakın kötü film karakterlerine dönüştü. O da artık hocası gibi cansız bir hoca.

Çok konforlu, çok kaliteli, çok hızlı otomobiller üretiyorlar diye Mercedes Benz’in fabrikalarındaki robotlara hatır dua edemeyiz, bir Müslüman için ahmaklık olur bu. Yakında piyasaya bu türden her şeyi bilen, diyanetin programladığı robot hocalar da çıkacak. Onlar da bir nevi cansız hoca sayılır. Merak etmeyin cemaat, tabiat boşluk kabul etmez. Yaşar Nuri Öztürk hoca ölmüştür ama cansız hoca makamı ebedidir!

Nedenini tam olarak bilemiyorum ama bu aralar işini laboratuvar ortamında çalışan bilimadamları gibi soğuk bir disiplinle yapan cehennemin eli kırbaçlı gaddar zebanilerine karşı kontrolsüz bir hayranlık duyuyorum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Haziran 2016 Salı

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 114

Ak Saray’ın, kuzey buz denizinin, Antartika kıtasındaki tartılarak yürüyen tüm penguenlerinin, ekvatorun güneyi ve kuzeyindeki her iki kürenin ve paraleller arasında kalan tüm çöllerin, dağların, ovaların, platoların, buzulların ve Akdeniz’in, Karadeniz’in ve de Hazar’ın maliki bay potansiyel başkan Kürt sorununda savaş tamtamlarını çaldırmaya başladığında ‘akil adamlar’ denilen budala sürüsü ofsayda (off side: aktif olmayan taraf) düştü. Bir toplumdaki gerçek yazarların, düşünürlerin, entellektüellerin iktidarla ilişkisi her zaman zordur. Ama Türkiye’de olduğu türden bu denli budalaca ve sefilce değildir.

Allah Teâlâ Tekaddes Hazretlerinin büyük bir mucizesi olarak doksan yaşındaki, yorgun Malakan’ın yatağında huzur içinde öldüğü o nemli ağustos sabahı bütün Karadeniz’de tek bir dağ horozu ötmedi, kuşluk vakti ormanlardaki guguk kuğuşlarının ötüşü işitilmedi, kızıl püsküllü mısır tarlalarındaki korkulukları çözmüş ilkel bakışlı ala Kâbil kargaları da gaklamadı.

Bir homoseksüelin şeyini defalarca şey ettirmesi bir Müslümanın liberal tandanslı sağcı bir partiye rey verip 1.5 milyon Iraklıyı ve 0.5 milyon Suriyeliyi öldürtmesinden çok daha şeydir.

Delikanlıyla halı sahada beraber futbol oynuyorduk. Önceki gün bir trafik kazasında öldü. Görünürde hayatın basit yasalarını biraz zorlayan Newtonik basit bir hataydı. Ve bütün o tantanalı maçlar, atılan goller, itirazlar, sitemler, şeytana edilen kaba küfürler sislerin arkasında kaldı. Ben ısrarla hatırlamaya çalıştıkça Abdullah koca bir muammaya dönüştü. Bir ara mekanik bir düzende yaşamakta olduğumuz bu şeyin bir hayat olup olmadığıyla ilgili kuşkuya bile kapıldım. Her şey o denli hızlı gelişiyor ki imamın cenazedeki duasına ‘’amin Allah’ım!’’ derken bile bilincimi toparlamaya, samimi bir Müslüman edası için yüreğime söz geçirmeye çalışıyordum. Eminim camii avlusundan taşan cemaatteki birçok insan da benden farklı değildi. Müslümanın tasavvur ettiği bir hayatı yaşayamadığımızdan ani ölümler karşısında duygusuz robotlara dönüşüyoruz. Ve çoğu kez yüreğimiz zihnimizin labirentlerinde dolaştığı o mekanik hayatın ortağını suçlu buluyor ve bize inanmıyor, bizi dinlemek istemiyor.

Köydeki bembeyaz minareli caminin avlusunda pinekleyen yaşlılar köyün eski Müslüman mezarlığının nerede olduğu konusunda en ufak fikri yoktu. Hiçbirisi çocukluğunda babasına, annesine kurt dedelerinin hangi hastalık sebebiyle ne zaman öldüğünü ve nerede defnedildiğini sormayı bir türlü akıl edememişti. Bunları sual etmeyi akıl edebilenler ise suallerine tatmin edici bir cevap alamamıştı. Hemen herkesin bildiği ama defineciler hariç kimsenin umursamadığı tek şey kiliseden dönme köy camisinin yanında dikenlerin, ısırganların, ifterilerin kapladığı adsız sansız mezarlıklardı. Evlerin yakınlarındaki bütün hicri takvimli Müslüman mezarları ise sadece geçen yüzyılın başını işaret ediyorlardı. İşin tek teselli verici tarafı cami imamının her mübarek gecede yaptığı upuzun duada adları unutulmuş, nesilleri kesilmiş bütün mümin ve müminata tanrının fazlı kereminden bol kepçeyle rahmet dağıtıyor oluşuydu. Bu haliyle Arhancolos Köyü yüce tanrının sadece iki asır evvel yarattığı, pirleri bilgeleri toprak altında kalmış, ruhu kadim zamanlarda takılıp kalmış bir mekânı andırıyordu. Dahası tüm Arhancoloslular ataları bembeyaz kanatlı meleklerce semadan yeryüzüne indirilmiş yeşil libaslı beyaz sakallı evliyaların torunları gibiydiler.

Parkta çamlar altında oturmuş şehrin ramazan ortasında hepten dibe vurmuş modern nabzını tutuyordum. Üst yoldan üç beyaz entarili, ayakları sandaletli, başları sarıklı Arap yürüyordu. Aslında pek umurumda değillerdi ama en gerideki güçlükle adımlayan yaşlı Arap’ın yüzündeki ifadeyi görene kadar. Bu şekillerden ben mi deruni anlamlar çıkarıyorum, yoksa gerçekten benim gördüğüm gibi miydiler? Ya bu insanlar birer yarasa olduğu için fark edemiyor bütün bunları veyahut fark edenlerin çoğu lal. Her neyse! Yaşlı Arap’ın halinde, hele de burun deliklerinin ucunda kırk yıl çöllerde deve kervanlarına kılavuzluk etmiş bir vakurluk, insanı, hayatı her haliyle görmüş geçirmiş bir olgunluk vardı. Dahası bir insan olarak gerçekten tanrıya ayılmış olmanın mahcubiyetini taşıyordu üstünde. Ve biraz da ‘biz de geldik ama sizin gibi yeşil dağlarda yaylalarda değil, çöllerde, şimdi de gidiyoruz!’ der gibiydi.

Üzgünüm ama artık İstanbul içinizde kökleşmiş o Anadolu öksüzlüğünü tamir edemeyecek kadar yaşlı ve yorgun bir şehir. Onun için bana cumhuriyette sınıf atlamış, politikayla parayı bulmuş üstün insan numarası yapmayın. Ruhunuzdaki çatlakları deşifre etmemem için en azından yanımdayken susun.

Artık bu coğrafyada sözü insandan ve Müslümandan alıp Yahudiye vermeye edebiyat diyorlar. Hem benim fotoğrafını gördüğüm fötrlü Nazım Hikmet vatansever bir komünist şairden çok CIA adına çalışan erken bir James Bond’a benziyordu, Sebastiyan!

Nasıl olduğunu ben de bilemiyorum ama şayet bu dünyada yersiz yurtsuz bir Yahudiysen hatta Yahudi değil de bir parça Yehudalık varsa sende, garip bir şekilde hemen her sözün kanunların üzerinde sorgulanamaz bir hayat yasasına, her çapsız fiilin de bu evrendeki en geçerli şey olup çıkıveriyor. Ve bu durum tanrının en büyük özrü gibi bir şey.

Beni çocukluğumda Solaklı Deresi’nin düzlüğündeki longozlarda Karadeniz gecelerinde koro halinde vıraklayan kurbağalar büyütmüştü. Yetişkinliğimde ise gece gündüz asfaltlarda uğuldayan Henry Ford işi otomofiller sağır ediyor.

Modern insanın en ürkütücü tarafı, burnunun dibinde olsa bile hayatın kendisine bulaşmayan gaddarlığı karşısındaki alabildiğine imansızlığı, gönüllü bir körlüğü tercih ediyor oluşu. Yani bir tür insanlığını erteleyip insafsız bir insan olma hali. Oysa bu tavrı onu Hiroşima, Nagazaki’ye atom bombası taşıyan o neşeli pilotlardan farklı yapmıyor. Çünkü söz konusu olan şey kendi türü.

Yoldakiler bindikleri otomofilin aslında kollarındaki saatin yelkovan gibi en büyük aparatı olduğunun farkında değillerdi. Hiç kıyamadıklarını zannettikleri zamanla, sadece birkaç saniyeliğine hoşbeş edip kucaklayacakları insanların olduğu bir mekân arasında bir tür araftaydılar. Diğerleri ise erimiş falez taşlarının üzerinden akan bir otoyol hattının yosunlarıyla zümrüt yeşiline çalan bir denizden çok yeşil tepelerin eteklerine serpilmiş köylerindeydiler.

Şair İsmet Özel’in en büyük yalanı ‘’Karadeniz’deki Müslüman Rumların da Pontus peşinde olduğu!’’ yalanıdır. Yok, böyle bir şey! Cumhuriyet tarihinde devlet içinde yuvalanmış şebekelerin eliyle üretilmiş ve üretenlerin de sonradan bir şekilde inandığı koca bir palavra. Belli ki İsmet Özel yaşı ilerledikçe aklına mukayyet olamamaya başlamış. Ona şifa olması için kendisine mübarek Kuran’daki Rum suresini bir daha okumasını ve tefsiri üzerinde tefekkür etmesini, Tanrı’nın mesele etmediği şeyleri çok fazla kafaya takmamasını, devlet destekli Fransız entellektüeller misali tuttuğu yolun sadece asabiyete çıktığını, kalın Türklükle yaptığı şeyin ise aslında bir tür Yehudalık olduğunu tavsiye etmek durumundayım.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

19 Haziran 2016 Pazar

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 112

Dünyanın hiçbir yerinde devletin resmi ideolojisi ile o devletin halkının dini, genel siyasi görüşü aynı olmaz; olduğunda ise orada bir devletin varlığından söz edilemez. Çünkü adına devlet denilen organizasyon halkına kanun koymak ve ona ödünsüz olarak hükmetmek için kurulmuş bir sistemin adıdır. Örneğin putperest Roma İmparatorluğu Hıristiyan halka hükmetmek için, Sünni Osmanlı Alevi halkı yönetmek için, laik Türkiye Cumhuriyeti Sünni Müslümanları idare etmek için vardır. Bugün Türkiye’de bir devletin varlığıyla yokluğu tartışılıyorsa bu devleti ele geçiren bir zümrenin kendi ucuz tebaasıyla sırnaşmasıyla alakalı bir şeydir. Çünkü devlet, cumhuriyet örneğinde olduğu gibi, halkın memnuniyeti için üzerinde ıskonto yapılabilecek bir şey değildir.

Tabi sınıfta kalan lise talebelerinin bazıları kendilerince tartışmaya açık bir penaltıyla mağlup olup şampiyonluğu kaybeden bir takımın topçuları gibi duruma itiraz ediyorlardı. Ben de şampiyon takımın çelimli çalım atabilen bir futbolcusu olarak onların jöleli saçlarını okşayıp onlara penaltının sebebini izah etmeye çalışıyor, bir yandan da hayatın devam etmekte olduğunu hatırlatıyordum.

Güneşli güzel günlerde Manahoz Vadisindeki ıhlamur ve çınar ağaçlarının deniz meltemleriyle yaptığı ardı arkası gelmez meneviş fasılları da bitti. Yine Karadeniz’in soluksuz yağmurları sis çökmüş kesif floralı kestane ormanlarına fındık bahçelerine yağmaya başladı. Sadece Araplar Asurileri değil arılar da çiçeklerin polenlerini terk etti.

Bugün İspanyol matadorlarla Boğazın kendi bordosuna bile saldıran kızgın boğaları karşılaşıyormuş. Ve tabi ki kalbi bu ülkedeki her b.ktan şeye kırık bir Trabzonspor taraftarı olarak spordaki kast sisteminin çökmesi adına gönlümüzden İspanyol matadorlarının İstanbul’un çakma imparatoresini önce yorup sonra arenadaki yaralı boğalar misali şişlemesinden yana.

Söz konusu Türkiye’de yaşanmakta olan şeyin özeti; liberal tandanslı muhafazakâr politikacıların kalkınma teranesi adına yüz verdiği bankacılık sistemiyle büsbütün kuşatılmış bir ekonominin, sanayinin, ticaretin, batılılaşma adına yamultulmuş bir popüler kültürün, muasır medeniyet adına tamamen kısırlaştırılmış bir eğitimin türlü labirentlerinde birer beyaz deney faresi gibi sürekli bir çıkış yolu arıyor olduğumuz gerçeğidir.

İnsanın en orospu organı apış arası değil beynidir. Beyin en olmadık zamanda en olmayacak şeyleri düşünür ve o düşüncelerle sahibini bile utandırır. Babanız öldüğünde bile siz cenazede ağlarken o sürekli bölme işlemiyle uğraşır. İmam namazda Fatiha’yı okurken siz amip bedenli, bonibon dudaklı kırk huri ile açık büfe âlemlere dalarsınız. Not: Olur da İspanya karşısında bir sürpriz yaşanırsa bu aforizma okuyucularıma karşı bir kalkan olarak yedekte bulunsun.

Benim kanaatime göre bay potansiyel başkan aksi ispat edilene kadar Harward Üniversitesi mezunudur. Zira hiç kolay değil, on beş yıl boyunca bir milyon kazı ürkütmeden Kazlıçeşme’ye toplamak. Bu meziyet bütün akademik kariyerlerin çok üstünde bir vakıadır ve siyaset bilimi açısından hafif bir ordinaryüslük bile gerektirir.

İspanyol Boğaları-Boğazın Oğlanları

Türk milli takımı topun arkasında tımarlı sipahiler gibi düzenli bir şekilde dikiliyor, diyordum ki İspanyollar spordaki milli palavralarımızı yüzümüze çaldılar. İspanyollar Barça düzeninde geldiler ve ilk yarıda tıngır mıngır iki tane attılar. İspanyol boğalarında bir numara yoktu aslında ama Boğazın danaları resmen otluyordu çimlerde. Öyle görünüyor ki imparatorenin ölümü, matadorların kılıç darbeleriyle değil boğaların boynuz darbeleriyle olacak! Katı gerçeklik belki bu ülkenin insanına değil ama her defasında bana fazlasıyla heyecan veriyor. İspanyollar ilk yarıda hem top çevirdiler hem de üç kilometre daha fazla koştular. İşin bütün özeti bu aslında. Milli takım İstanbul oğlanlarının kolej temsiline dönünce pozisyonlarda bir halı saha ucuzluğudur gidiyordu. Boğazın oğlanlarının futbol ciddiyetsizliği o Barça namlı İspanyol topçuların bile konsantrasyonunu bozmuşa benziyordu. İspanyollar maçı kazandı kazanmasına da ıslıklanan Arda’yı Barça’nın futbol prodüktivitesi adına alkışlıyorlardı. İlginçti gerçekten. Ee bu ülkede Ardalar kolay yetişmiyor, Karadeniz’in satılık yaylaları, yağmurları, tarlaları değil Boğazın sulak yerler lazım. TRT’nin acul spikeri Terim’in resmi oğlanlarından biriydi. Aklımızın futbola değmesi için mümkünse TRT’den maç izlememeliyiz. Boğazın oğlanları gol yerken durumu makul bir akılla kabullenemiyor, neredeyse fısıltıyla kendi kendine sayıklıyor TRT memuru. Milli takımın durumu için adeta ağlıyordu. Cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışanların takımları sahada hamile kadınlar gibi koşuyordu İspanya karşısında. Boğazın oğlanlarının sistemsizliği dakikalar ilerledikçe kendi içinde daha da büzüldü. Bu durumda Vicente Del Bosque emice Madrid’de bir fabrikada ek iş olarak gece bekçiliği bile yapabilirdi. Evet, farkındayım ben de bu yazıda bayağı dağınığım ama eldeki malzemeden ancak bu çıkıyor. Sonuç; ramazan reklamlarında Kibariye’nin oynadığı bir ülkeyi temsil eden boğazın oğlanlarının İspanya karşısında aldığı bu mağlubiyet gayet normaldir. Siz ne derseniz deyin, Türkiye’de futbolun ruhu Trabzonspor’a yapılan açık gaddarlıkla zaten bitmişti. Fransa’da izlediğimiz o takım o haksızlıktan geriye kalmış defnedilmeyi bekleyen bir cesediydi. Tabi bu tecavüzden sonra geriye yeni bir iş için ucuz bir fahişe makyajı yapmak kalıyordu. Bu da İmparatorun haremindekilerin klasik işiydi. Zira bu ülkede bay potansiyel başkan dahil Fatih Terim’in iş sözleşmesini feshedecek adam henüz annesinin karnından doğmadı.

Okuduğunuz aforizmalardan özetler; yazar bir yıldır İngilizce öğretmenliği yaptığı Sürmene’deki liseden sade bir törenle ayrıldı. Yazar eğitim sistemiyle ilgili ciddi gözlemlerinin olduğunu ve ücretinin banka hesabına düşene kadar resmi bir açıklama yapmayı düşünmediğini, sırada bir kitap çevirisi olduğunu, sonrasında ikinci romanı Kalandar Çörekleri’nin kurgu ve edisyonuna yoğunlaşmayı planladığını, sosyal medyadaki aforizmalarına ALES sorusu metni gözüyle bakan okurlarını çok iyi anladığını söyledi.

Çinlilerin en büyük bedduası ‘Tanrı seni ilginç yapsın!’ imiş. Bana kim beddua etti bilmiyorum ama hayattaki birçok ilginçliğin dokuz yüz doksan dokuz faktörden sekip ısrarla bana toslamak gibi garip bir huyu var. Bilemiyorum sırf yazar olduğum için tanrı bana küçük oyunlar oynuyor da olabilir. Gece bir rüya görüyorum mesela; simsiyah bir jaguarın sırtında And Dağları’ndan Latin Amerika’ya bakıyorum, kâh Elbruz’un zirvesinden Kafkasları temaşa ediyorum, kâh Karpatların tepesinden Balkanlar’a, yolları pek düzenli Avrupa’ya, kâh Erciyes Dağı’nın tepesinden Anadolu’yu süzüyorum, nihayet Everest’in tepesinden bir buçuk milyar Çinliyi izliyoruz ve arada bir esneyen vahşi bir hayvanla titriyoruz.

İç dekorunu Özbek lokantasına benzettiğim yeni Sanayii Camii. Teravih namazında üç saf cemaat var. Karşıdan geceye sessizce Solaklı Deresi akıyor. İmam kusursuz bir tilavetle ayetlerde akmaya başladı. Yakalayabildiğim lafızlarda semavatta İblis, Hz. Adem, Hz. İbrahim ve diğer peygamberler, onların müntesipleri cami duvarlarındaki yaldızlı ayeti kerimelerdeki küfi elifler gibi ellerinde kılıçlarla insanlar ve melaikeler küfür ehline karşı ayaklanmış. İmam tilavet disiplininden ödün vermiyor. Her defasında, ‘tamam, bu sefer kaçışı yok, bir sonraki ayette gevşeyip biraz makam verecek!’ diye düşündürttü. Ama bir türlü çözülmedi. Cemaat yetmiş dakikalık teravihe kendini büsbütün adamış, en küçük memnuniyetsizlik yok. Zaman kimsenin umurunda değil. Her şey bu denli steril olunca insan bambaşka bir şeyin içinde buluyor kendini. Ama o şeyin ne olduğunun tam olarak izahı yok. Teravihte tek sorun arada bir kıraate karışıp namazı bambaşka boyuta taşıyan motor gürültüsü… Bir de camide Müslümana kendini buzhane balığı gibi hissettiren ayarsız klimalar.


Türkler Almanlara dünya tarihinde insanın insana yapmayı tahayyül edemediği en büyük kötülük neyse, onu bulup, iyice planlayıp ve de kirpiklerini kırpmadan, hiç tereddüt etmeden en acımasızından yapmalıdır. Buna şansölye Angela Merkel’i Berlin topraklarına diri diri gömmek de dahil.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Haziran 2016 Perşembe

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 111

Sokağa gelişigüzel atılmış çöpler burasının çok ucuz bir Çingene Mahallesi olduğunu çağrıştırıyorsa da aslında tam olarak öyle değil. Zira hemen tepemizde yüz yirmi bin dolarlık daireleri olan yeni yapılmış apartmanlar yükseliyor. Sahur vaktine kadar havlayan huzursuz köpeklerin sesi bu tanrısal görkemi asla gölgeleyemez! Aksine yakınlardaki imam hatip okulunun bir emri iki kez yineleyen kutsal tasavvuf zilinin boşluğu bunu daha bi pekiştiriyor, bile denilebilir. Dahası her yaz mevsiminde mahalleyi Şam yakınlarındaki Şamata şehrindeki dansözlü, dümbelekli büyük bir bedevi çadırına çevirip geç saatlere kadar şamata yapan ve geceyi bir dakikada seksen dört görgüsüz havai fişek atışıyla (aslında Hint kutlamalarıyla) süsleyen düğün salonu henüz işe başlamadı. Oysa ben bu ülkenin otoyollarından gelen endüstriyel uğultuyu önlemek için belediyelerin şehir tarafına çelik plaklar yerleştirilebileceğini hayal etmiştim. Gerçekten de pek safmışım, yanılmışım. Tek tesellimiz, bu güzel havalardan sonra kesin olarak yağacağını bildiğimiz yağmurun bizi anne ninnisi gibi yatıştıracak sesi.

‘’Türkiye’de partiler AKP eliyle ampüte hale getirildiler. Onlara bedenle uyumsuz organlar taktılar.’’ Nihat Genç İşte Milli Görüşçülere izah etmeye çalıştığım şeyin tam olarak özeti. Saadet Partisinin oy oranı bu amputelerle 0.7’ye kadar geriletildi. Ama problem burada bitmiyor. AKP ile seviyeli ilişkisi olan bu amputelerin nihai hedefi Milli Görüşü tümüyle tasfiye etmek.

Tabi bay potansiyel başkan Muhammed Ali’nin irtihaliyle heyecanlandı. Bundan da iyi bir iş çıkarırım, diye düşünmüş olmalı ki Amerika’ya uçtu. Mehmet Akif’in ‘’ Bu taşındır, diyerek Kâbe’yi diksem başına. ‘’ sözlerini hatırladı. Ve ‘’ Bu örtündür, diyerek okunmuş üflenmiş Kâbe örtüsünü sarsam maun tabutuna. Yine bir şey yapabildim diyemem nakavtlarına!’’ diye düşündü. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı, kortejde fötrlü zenci kardeşlerimizin (Allah onlardan razı olsun) omuz omuza mücadelesiyle karşılaştı ve eli boş çöplüğüne geri döndü. Allah’tan Muhammed Ali Türk değildi, Türk olsaydı merhumun naaşı Ak Saray’ın bahçesine yapılacak bir mozolede sergilenirdi. Yani Muhammed Ali bu ülkede ölemezdi bile.

Katolik Hıristiyan topçu Naskimento Pele’nin Nakşibendi cemaati müridi zannedildiği bir ülkede çok fazla anlaşılacağımı zannetmiyorum ama yine de soruyorum. Ben Arap çöllerinde okuma yazması olmayan bir bedevi çobanım. O kadar cahilim ki, sayıları tanımadığımdan telefon kullanamıyorum. En yakın cami ile develerim arasında beş kilometre mesafe var. Ve bir Müslüman olarak oruç tutuyorum. Ey Süryani papazından dönme diyanet işleri başkanı! Ben bu sahuru nasıl yapacağım? Kitabınız da bana da yer var mı?

Avrupa futbol şampiyonasını izliyorum. Ve bir şey çok net gözüküyor. Ülkelerin sahaya sürdüğü milli takımlar o ülkedeki total aklın aşağı yukarı üzerinde anlaşabildiği bir futbol sisteminin nihai tecrübeleri. Hemen hepsinde belli bir toplumsal düzenin, düşüncenin, emeğin yansıması var. En azından bir futbol izleyicisi bunun böyle olduğunu düşünebiliyor. Yani bir ülkenin milli takımı o ülkenin, eğitimini, kültürünü, politikasını, coğrafyasının insanına kattığı özellikleri bir oyun disiplini içinde çimlere taşıyabiliyor. Ama söz konusu Türkiye olunca durum bambaşka bir hal alıyor. Batı medeniyeti adına kalpazanlık yapanlarla tanrıdan rol çalanlar arasındaki bir kaos Türkiye’nin karakteri olup çıkıyor. Türk milli takımının hali tıpkı Türkiye’deki politika gibi, ulaşılamaz, sorgulanamaz, sığ ve kirli bir egonun hükümranlığı. Tek kurtarıcı, sistemsiz, felsefesiz, pragmatist, olabildiğine bencil ve de bozguncu bir ruh hali. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal kaos ne ise sahada da o. İktidarı ele geçiren koca bir cumhuriyeti çalıyor. Milli takımı çalmış Fatih Terim de, sahada inisiyatif verilen Arda Turan da topu ayağına aldığında bir ülkenin total aklının, tecrübesinin, bilgisinin dışında bambaşka bir şeye doğru akıp gidiyor. İşte bütün sorun bu!

Karadenizliler bütün yıl toprağın neredeyse hiç görünmediği büyükçe bir taş kütlesinin üzerinde sert poyrazlara karşı sac ve kiremit damlar altında yaşarlar. Denize sadece ertesi gün havanın nasıl olacağını tahmin etmek için bakarlar. Kârını azalttığı için yağmurlu havalara lanet ederler. Kış mevsiminde soğuktan yakınmaları ise yalancıktandır ve tanrıya nazdır. Akdenizliler gibi gün ortasında uyuklayıp siesta yapmaya zamanları yoktur. Yarım mevsimlik çiftçilik haricinde doğru dürüst bir meslekcikleri* de… Güne ayılmak için Akdenizliler gibi birkaç fincan tatsız kahve değil, beş on bardak demli çay içerler. Dahası tam yüzyıldır taşları yıkılıp bir kenarlara atılmış Rum mezarlarından sızan köy sularını içtiklerini de bilmezler.

Fransa-Arnavutluk maçında Arnavutlar futbol adına iyi inat etti. Ama Fransızlar tüm lejyonerleriyle, mösyöleriyle bu inadı çepeçevre kuşattı. Maçın altmışıncı dakikasında Arnavutların oyun sistemini tümüyle alt etti. Son dakikalarda bulduğu iki golle de Arnavutluk’u mağlup etti. Sistem analizi açısından bakıldığında Fransızlar insan kaynağını mukayese edilmeyecek derecede büyük bir hiterlanddan seçiyorlar. Dolayısıyla bir problemi tanılama ve çözüm üretme cesareti açısından çok daha çaplılar. Arnavutluk’un Enver Hoca döneminden kalma ‘komünist muhafazakâr geni’ ise düşünce ve davranışta bir şekilde nüksedebiliyor. Eldeki ‘Arnavut inadı’ ise sadece bir yere kadar yeterli olabiliyor. Sonrası daha gerçekçi, daha çaplı olguların geçerli olduğu zaman dilimi. Ve söz konusu bu olgular adı Boğazın Karmasına çıkmış Türk milli takımında da yok.

Bugün memlekette bay potansiyel başkanın ve onun cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışan kullarının Bruce Lee dış politikasından duygusal bir şekilde çark edişinden başka bir numara yok.

Aslında zannedildiği kadar zor değil, en azından benim için öyle. Sağ kanatta çizgi üzerinde kontrol edeceksin topu. Tam o anda burnuna sahaya serpilmiş kireç kokusu gelecek ama aldırma, topu boş koridordan sürmeye bak. Sen topu sürdükçe tribünlerdeki homurtular yükselecek, sen hızlandıkça küfürler artacak. Karşındaki rakibi iyi bir çalımla geçince sinkaflı küfürler daha da galizleşecek, orijinalleşecekler. Seni biraz daha ciddiye alacaklar, hareketler de sertleşecek. Bütün bunları yaparken çok fazla vaktin yok. Teknik direktörünün, yedek kulübesindeki çaylakların, az sayıdaki taraftarların gözü üzerinde. Ve sana tanıdıkları şans sadece saniyelerden ibaret. Üstelik verkaç için topu atacağın takım arkadaşının topu yeniden önüne atıp atmayacağı da şüpheli. Attığın depar tümüyle boşa gidebilir ve ciddi bir psikolojik tatminsizlik yaşayabilirsin. Yardımcı hakem asık bir suratla rakiple didişmende kurallardan taşıp taşmadığını kontrol ediyor. Orta hakem düdüğü her an ağzına götürecek gibi. Her şey saliseler içinde gelişiyor. Yedi numara yuvarladı önüne topukla. Tam sıfıra iniyorsun ve kavisle altı pasa dolduruyorsun. Öndekilerden ıska geçiyor ama arka direkte Kambur Osman kaleye dolduruyor… Top rakip kaleye giderken zaman uzuyor, uzuyor. Bir türlü ilerlemiyor. Meşin yuvarlağın içindeki balondaki gergin oksijenin, topun üzerindeki aynı geometrik desenler, tam o anda havada uçuşan türlü tozların moleküler varlığı, bir bahar melteminin köşe bayrağını titreten varlığı... Topun süzülerek kaleye inişi, anlık donmuş bakışlar ve zamanı delen gol çığlıkları…

61 Başarı Öyküsü adlı bir kitap dizisi okuyorum. Tamam, her biri kestane gibi Karadeniz’den çıkmış sanayide, bürokraside, ticarette başarılı olmuş parayı bulmuş Karadenizlilerin sıra dışı parlak portreleri. Ama başarılan o şeyin bir adım ötesi yok. Bir ömür verilerek elde edilmiş o başarının adanacağı, bağlanacağı köklü bir felsefe, büyük bir erdem ya da çok daha büyük bir şey… Onca mücadeleye, acıya, koşuşturmaya rağmen hayat her birinin elinde ölü doğmuş gibi. Daha doğrusu bütün bir hayatın özeti kraliçe arı için üretilmiş bal ve peteğin etrafındaki işçi arıların uğultusu. Her şey baş arı içinmiş.

Eskiden, yani insanların dertlerini insanlara değil de ormanların en kuytusundaki dilsiz ağaçlara anlattığı yıllarda insanlar Allah’a o denli sahici bir imanla inanırlarmış, onun azabından o denli korkarlarmış ki, haksızlık yaptıkları bir insanın yedi farklı caminin nefesi kuvvetli hocasına ahvalini, şikâyetini içeren birer kâğıt bırakmasından ödü patlarmış. Yani o zamanlar insanların şikâyet mevkii mahkemelerden çok camii kürsüleriymiş. İnsanlar şimdiki gibi kanunların arkasına saklanıp hayata ve insana bu denli tebelleş olmayı büyük bir ahlaksızlık olarak görüyorlarmış. Dahası çektikleri çileleri, ruhlarındaki fırtınaları ertelemeyip sonuna kadar yaşıyorlarmış. Bu da onları görmüş geçirmiş birer bilge yapıyormuş.

Dünyanın hiçbir yerinde devletin resmi ideolojisi ile o devletin halkının dini, genel siyasi görüşü aynı olmaz; olduğunda ise orada bir devletin varlığından söz edilemez. Çünkü adına devlet denilen organizasyon halkına kanun koymak ve ona ödünsüz olarak hükmetmek için kurulmuş bir sistemin adıdır. Örneğin putperest Roma İmparatorluğu Hıristiyan halka hükmetmek için, Sünni Osmanlı Alevi halkı yönetmek için, laik Türkiye Cumhuriyeti Sünni Müslümanları idare etmek için vardır. Bugün Türkiye’de bir devletin varlığıyla yokluğu tartışılıyorsa bu devleti ele geçiren bir zümrenin kendi ucuz tebaasıyla sırnaşmasıyla alakalı bir şeydir. Çünkü devlet, cumhuriyet örneğinde olduğu gibi, halkın memnuniyeti için üzerinde ıskonto yapılabilecek bir şey değildir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Haziran 2016 Pazar

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 110

Amerika’nın Irak işgali ile ilgili, AKP destekli Suriye iç savaşı ile ilgili, Mısır ve Libya’da olup bitenlerle ilgili tek cümle eleştiri yapamamış Mahmur Abbas kılıklı edebiyatçı bozuntuları jöle kusmuklarıyla MGV yayınlarını parselleyip reklam yapacak biz de burada susup oturacağız, öyle mi? Bunu aklınız Müslüman vicdanınız kabul ediyor mu? Bizim aklımız, zekâmız, görgümüz, bilgimiz bu işlere ermiyor ama Ak Saray beslemesi tiplerin edebiyat dahil her şeye o küçük zekâları yetiyor. Bu mudur, koskoca Milli Görüş geleneğinden elinizde kalan. Yani milli görüşün gençlerini Mahmut Abbaslarla saraya hayran tebaa yapmak mıdır mertlik?

Anadolu'nun ortasında bin bir odalı bir sarayınız varsa şayet; bunun anlamı kabilenizin reisi bir şekilde Süreka Bin Malik'ten çok daha iyi iz sürmüş ve yüz develik büyük ödülü kazanmış demektir.

Biz Sünni Müslüman Türkiler olmuş bitmiş Vietnam Savaşı’na karşı en az Muhammed Ali kadar sütlü kahverengi, Irak, Suriye ve Kürdistan söz konusu olduğunda ise en az Adolf Hitler kadar beyazız.

II. Dünya Savaşı’nda Almanlar aynı şeyi Ruslara yapmıştı. İlk olarak Ruslarla saldırmazlık antlaşması imzaladılar. Sonra Adolf Hitler en uygun zamanda Rusya’ya saldırdı. Alman şansölye Angela Merkel gitti geldi, Suriyeli göçmenler konusunda yaptıkları için hükümeti tebrik etti. Gitti geldi, tebrik etti, gitti geldi, tebrik etti. Türkiye’de devlet Ak Saray’ın kontrolünde büyük bir mafya organizasyonuna dönüştüğünden, bay potansiyel başkan Almanya özelinde Avrupa Birliği’nden para sızdırmak istedi. İşte bu noktada Almanların uyuyan Nazi geni hortladı ve Ermeni yasa tasarısını meclislerinden geçirdiler.

Tabii bütün bu sert aforizmaları yazarken bazen kendimi elinde dededen kalma aynalı Martinle şarap kasalarından yapılmış bir sipere yaslanmış bir şekilde çok fazla barut hesabı yapmadan Prusya askeri üniformalı saray soytarılarına sıkan Fransız asiler gibi hissettiğim de oluyordu.

Bu durumda bay potansiyel başkan ve onun sırmalı beyaz libaslar içindeki diyanet patentli İlayca Muhammed’i, Mehmet Görmez, eski Avrupa şampiyonu milli görüşçü boksör Cemal Kamacı’nın bu fani âlemden ebediyete irtihalini ve onun tabutuna omuz vermeyi bekleyecekler.

Tarık Akan’ın 12 Eylül askeri dönemdeki anılarını içeren Anne Kafamda Bit Var adlı kitabına bayıldım. O denli Türk, o denli inandırıcı, o denli drama ki şaşırdım. Hele ‘Bir Dakika Beni Nereye Götürüyorsunuz?’ bölümündeki külüstür Türkiye tadı? Çok az edebiyatçının becerebileceği bir iş. Şayet bu kitabı Tarık Akan’ın kendisi yazdıysa sadece bu kitabıyla bile ciddiye alınacak bir yazar potansiyeline sahip. Tarık Akan keşke bu türden çok daha fazla metin üretebilseydi. Yani Tarık Akan’da bir tür Türk Paul Auster gördüm, diyebilirim.

Euro 2016 Fransa-Romanya
Fransa geçmişteki futbol başarılarına saygının gereği ilk maçta futbolu ciddiye almışa benziyor. Bunda Avrupa ve dünya kupası turnuvalarındaki ev sahibi takımların oynadığı ilk maçlardaki klasik uğursuzluğu sigortalama çabası da var. Ama bu ciddiyeti turnuva boyunca ne kadar götürebileceği soru işareti. İlk yarıda Fransa’nın Romanya karşısında yaptığı çoğu eylem ekol denilebilecek kadar karakteristikti. Buna karşılık Romanya bitpazarında elmas arayan Çingene gibi bir görüntü verdi.
Romenler ikinci yarının başında aradıklarını az daha buluyordu. 56’da Fransa’nın sancı pozisyonu bir dakika sonra da golü geldi. Bu tür kafa vuruşu pozisyonları Türk futbolunda hakemlerin klasik eyyamlarıyla komple yok edilmiştir. Hakem Kassai’nin penaltı kararı ucuzdu. Cümle şu. Romanya milli takımındaki Troje Osmanlıspor’un topçusu. Cümlenin devamı on bin fitte hava boşluğu ve sarsıntı.
Futbol enteresan bir oyun. Romanya Fransa’nın oyununu ucuzlattı. Fransa o ucuzluğa pahalı bir karşılık verdi. Sonuçta Fransızlar Afrikalı siyahlara efendilik etmesini, onları ulusal milli takımlarında görev tanımları net lejyonerler yapmasını becerebiliyor. Maçta her iki takımın da onca hard şeyi o denli rahatça yapabiliyor olduğunu gördükten sonra insan ister istemez Fatih Terim’in Boğaz’daki lüferlerinin bu turnuvada neler yapabileceğini merak ediyor.

Türk milli takımının genel direktörü Fatih Terim modern cumhuriyetin eğitim sisteminde Türk çocuklarının zihnine yerleştirilmeye çalıştırılan resmi ideolojiyle ortaya çıkmış Mustafa Kemal Atatürk korkusu ve hayranlığından türetilmiş bir spor hayaletidir. O kadar ki Avrupa’da yetişmiş gurbetçi genç futbolcular Türk milli takımında oynamaktan korkuyorlar.

Diyanetin camilerinde okunan ezanlar segâh, sabah, rast ya da Hüseyni makamda değiller çünkü, bu ülkedeki muhafazakâr sağcı liberal kılıklı münafıkların köksüzlüklerinin, karaktersizliklerinin bir şekilde ahalice anlaşılmaması gerekiyor.

Oysa bizi gece gündüz zehirleyen o edepsiz dipsiz hödüklük kokan dil bu topraklarda hüküm sürmeseydi biz seninle Anadolu’nun dolunay düşmüş pürüzsüz pirinç tarlalarındaki sessiz, dingin gecelere serbest vezinli şiirler yazacaktık.

Amerika’daki siyah Müslümanlar cin gibiler. Recep Tayyip Erdoğan’ın devri iktidarında Amerika’nın dış politika ekseninde ne haltalar yediğini içeriden çok net görüyorlar. Onun için Muhammed Ali’nin cenazesinde bay potansiyel başkana hiç yüz vermediler. Yıllardan beri dillendiriyoruz; buradakilerin imtiyazlı, kibirli Müslümanlığının dünyanın hiçbir yerinde alıcısı yok. Kendi ucuz tebaalarıyla ahlaksız bir aşkla yaşayıp gidiyorlar. Sıradan bir insan olmak hele de kitaba razı bir Müslüman olmak çok ağır geliyor onlara, kuduruyorlar. Bu işler öyle TC cumhurbaşkanlığı yetkilerine dayanıp Suudi Arabistan kralına Kâbe’yi açtırıp koruma eşliğinde tavaf etmeye hiç benzemez.

Kürtleri öldürüyoruz çünkü dolar ve avro balyaları gibi uranyum madenlerimizin üzerinde oturuyorlar. Acılı çiğ köfteler yoğurup bizsiz yiyorlar. Sonra da ıssıza çömelip hacet gideriyorlar.

Eski Türkiye’de; ‘’Mermiyi atan da yiyen de şereflidir.’’ diyordu Tansu Çiller bacımız. İşin enteresan tarafı Yeni Türkiye’de mermiyi alenen atan da leblebi gibi yiyen de şerefsiz!

Hayatta sahip olduğu çoğu şeyi kumar masasında kaybetmiş ahlaksız kumarbazlar gibiler. Masadaki her kumarbaz sürekli kaybeden bu adamın masaya en sonunda karısını ve kızını koyacağından adı gibi eminler. Çünkü ahlaksız kumarbaz sadece parasını, zenginliğini, sahip olduğu kutsalları riske etmiyor, kendisiyle alakalı ederi olan her şeyi masaya koyuyor. İşte onun oynadığı kumarını dehşetli kılan şey de tam olarak bu. ‘’Bu kadar kaybettiniz, tamam artık, kalkın şu masadan!’’ ‘’Olmaz, ben bu masadan kalkarsam sen de her şeyini kaybedersin.’’ Bu memleketi yöneten ahlaksızların durumu tam olarak bu. Türkiye hemen hemen her şeyini kaybetti ama hala bir türlü masadan kalkmıyorlar. Neredeyse insanların varlığını, dinini, Allah’ını masaya koymuşlar. Ne diyorlar; ‘’ Türkiye içeriden ve dışarıdan kuşatılmış durumda, biz gidersek Türkiye esir alınır.’’ Yani o küçük akıllarıyla Türkiye’yi kumar masasına koyduklarını itiraf ediyorlar. Direkt insanların ve Türkiye’nin ontolojisiyle oynuyorlar. Yıllardan beri anlatmaya çalıştığımız şey tam olarak bu.

Bugün Hırvatlarla buradaki hırdavatlar oynuyor. İçimdeki temel duygu Hırvatların kazanmasından yana. Çünkü bu Temel duygunun alenen çalınmış bir futbol şampiyonluğu söz konusu. Yani Karadeniz’de hava açık, futbol oynamaya müsait. Umarım bir Çekoslavak hakem İstanbul oğlanlarının işini bitirir. Zaten hırdavatların en çaplı futbol aktivasyonu İstanbul’un lezbiyen derbilerindeki dil darbelerinden ibaret olduğu için Hırvatların işi zor olmayacak.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Haziran 2016 Perşembe

FEODALİTEYİ TOP YIKMIŞTI AMA AK SARAYI FUTBOL TOPU YIKACAK 109

Şimdi baştan tane tane alıyorum. Modern Türkiye cumhuriyetini İngiliz diplomasisi bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal’in eliyle adım adım kurdu. (Türkiye’de bütün İnkılap tarihi dersleri bu basit cümle anlaşılmasın diye okutulur.) Yeni cumhuriyette yaşadığı zamanı ve zemini kaçırıp Kemalistlere esir düşmüş Osmanlıdan kalma bir Sünni Müslüman tebaa vardı. Yani İngilizlerin kurduğu cumhuriyet Kemalistlerle Osmanlı tebaasını esir aldı. Gayrimüslim tebaayı ise ya sürgün etti ya da neyse! Bu arızı yapı 1960 ihtilaline kadar devam etti. 1960 ihtilalinden sonra Türklerin efendisi değişti Amerika oldu. Bu aşamadan sonra komünizm tehlikesine karşı yeşil kuşak oluşturuldu. Teorisyenleri Mısır üslü, Müslüman Kardeşler. Şimdi bu ekolden çıkmış bir siyasal İslamcı numarası yapan muhafazakâr münafıklar; ‘’en orijinal kukla benim, hadi ama en orijinal kukla benim!’’ deyip koca bir ülkeyi oyalamaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Bu kuklaların tek dertleri var; İngilizlerin kurduğu, Amerikalıların kuyruğunu kaptığı ve piyonlarını yeşile boyadığı bu ülkeyi anayasasını değiştirip, batı karşıtlığı savaş naraları atarak, Kemalist generaller gibi iç ve dış tehditler üreterek tüm zenginliğini hamilimize nasıl yazabiliriz? Unutmadan Kürtler de bunlar gibi cumhuriyette esir düşmüş Osmanlı tebaasıdır. Ve AKP iktidarı ile Kürtler arasında derinleşen sorun özü itibariyle bir Osmanlı tebaası çekişmesi sorunudur. Dahası AKP’nin iktidar olma biçimiyle de alakalıdır.

Eskiden yani ceberrut CHP’lilerin devri iktidarında Oflu Hocaların Anadolu’ya ramazanlığa çıkarak yaptığı şeyi AKP iktidarında ilahiyatçı vaiz Nihat Hatipoğlu televizyon ekranlarına çıkarak tek başına yapıyor. Vaiz Nihat Hatipoğlu AKP’nin gayri resmi İlayca Muhammedi olduğundan onun vaazını dinleyen ahali ramazan ayında kendisini Alice Harikalar Diyarında (cennette) zannediyor.

Tabii ki Türkçe’nin düşünce evrenini kollayan Müslüman bir yazar olmanın son boy abdestlerini Karadeniz’in sağanak yağışlarında almış toy delikanlıların aforizmalarına attıkları Afgan kızı Şerbetvari kem bakışlarını idare etmek gibi bir tarafı da var…

Çok eskiden izlediğim bir filmde şuna benzer bir söz duymuştum. ‘İnsan hiçbir şey olmuyormuş gibi yüzlerce hatta haber okuyabilir, dinleyebilir, izleyebilir. Ama ne olduğunu anlayabilmesi için sadece bir tanesine şahit olması yeterli.’ Belli ki Türkolazın biri ramazanın ilk günü iftar telaşında bir anne kediyi ezmiş. Yol kırmızı mürekkep dökülmüş gibi kurumuş kana bulanmış. Anne kedi acıyı gergin dişleriyle kusmuş. Pencereden sarkmış bir kadın ölmüş kedinin yanında bekleyen yavru kediye bakıyor. Diğer apartmandan bakan kız ise ağladı ağlayacak. Bir süre ölmüş kedinin başında bekledim. Kan lekelerine lastik izlerine dedektif gözüyle bakmaya çalıştım. Hayvan Türk gaddarlığına kurban gitmiş. Ama tam o arada çok ilginç bir şey oldu. Balkondan ve pencereden bakan kadın ve kızın aksine yoldan geçip teravihe yetişmeye çalışan üç siyah çarşaflı bayan penguen tenezzül edip yol ortasında yatan ölmüş kediye ve acı acı miyavlayan yavrusuna dönüp bakmaya tenezzül etmedi. İşte bu ülkedeki esas mesele tam olarak bu. Dindar bir Müslümansan sen zaten Allah’ın sevgili bir kulusun, seçilmişsin; dolayısıyla insan olmak seni bağlamaz.

Üç iktidar dönemi geçiyor. Kırk küsur ulusal televizyon sabahtan akşama kadar bangır bangır yayın yapıyor, meydanlardan kuru nutuk yayınlıyor. Bu televizyonlardaki hödük tartışmalardan, bay potansiyel başkanın kıçını yalayan övgü dolu monologlardan sıra gelip de bir Allah’ın günü bu memleketteki yoksulluk sınırından, işsizlikten, taşeron işçiden, sosyal adaletten, emekliden, köylüden, duldan, yetimden, iş kazalarından, sendikal haklardan, sigorta sisteminden, iş kazalarından, meslek hastalıklarından tek cümle, tek kelime eden yok. Ama ramazan ayı geldiği zaman Medine’de açlıktan karnına ikinci taşı bağlayan Hz. Peygamber’in hadisi şeriflerini dinlemeye halka ramazan çadırı kurup plastik tabldotta Vita marka yağlı yemek dağıtmaya bayılırlar.

MGV yayınları Türk edebiyatının Mahmut Abbas'ı Rasim Özdenören'in küflü külliyatından başka reklamını yapacak bir şey bulamadı mı şu koskoca memlekette? Milli Gençlik Vakfının toy gençlerini saray beslemesi bir yazarın jölemsi cümleleriyle saraya bağlamanın zarif ihanet kokan düşünce mühendisliğine dair çaresiz bir ağıt babında.

Ben ısrarla söylemeye çalıştığım, sadece iceberg boynuzunu yazıp insanlara işaret ettiğim şeylerde ıskonto yapmaya yanaşacak türden birisi hiç olmadım. En azından genetik olarak bunu beceremem de. Yani yarım yamalak, köksüz bir düşünceyle yapılmış hafif şeylerin nihayetinin ne olduğunu tahmin edemeyecek kadar saf olamadım. MGV’nin bu ülkedeki köksüzlüğün altyapısına dönüşüyor olmasına itirazım var. Mahmut Abbas’ın jölelerinin üzerinde İz Yayıncılık yazıyor olması durumu kurtarmaz.

Müesses nizamın sömürge valileri Fatih Erbakan’ı burjuva tavanlı salonlarda VIP’ten politikaya girme hevesiyle ahi evren vakıfları adına öttürüp şimdilik diskalifiye etmişe benziyorsa da, asıl onu zamanı geldiğinde İtalya’da özenle beslenmiş kel bir horoza yolduracaklar.

Nasyonal sosyalist lider Adolf Hitler kedileri, köpekleri ve çocukları severdi. Hatta Nazi ordusundaki askerlerin cinsel ihtiyaçlarının giderilmesi için sarışın Marilyn Monroe türü şişme bebeklerin imal edilmesini bile tasarlıyordu. Bu kadarını düşünebildiğine göre Führer’in insancıllığından bile söz edilebilir. But humanity is progressing. (Ama insanlık ilerliyor.) Mesela; AKP hükümetinin bankacılık sisteminden kredi çekiyorsunuz; para sayma makinesine koyup mekanik olarak sayıyorsunuz. 100.000 TL. O parayla yatırım yapmak yerine evleniyorsunuz ve malum biyolojik ihtiyaçlar. İnsan türünün devamı programı çerçevesinde hükümetin insan yatırımı. Şayet krediyle alınan kadın ciddi bir arıza verirse hemen hükümet patentli psikoloğunuzu çağırıyorsunuz. Arıza tamir edildi edildi, edilemedi Ak Saray’a babasının evine iade ediyorsunuz. İşte işin bu denli insani kısmı Nazi Almanyasında bile yoktu.

Muhammed Ali’yi büyük yapan şey yenilmez bir profesyonel boksör olması, ringlerde kelebek gibi uçup rakiplerini arı gibi sokması değildi. Muhammed Ali’yi en büyük yapan şey Müslüman (tartışmaya açık olsa da) bir siyah olarak rakiplerine attığı her yumrukla Sam Amcanın (batılı beyaz adamın) kibrini her defasında eline veriyor oluşuydu.

I. Bölüm

- Vay, vay, vay vay Karagöz’üm, bahçede üzüm, iki gözüm ramazanı şerifleriniz hayrola!
- Senin ramazanın da mübarek ola Hacı what! Lakin başına düşsün karyola!
- Vay vay vay vay Karagözüm, bu mübarek gönde bile terssin.
- Zaman çok değişti Hacı what, artık sen de teressin!
- Karagözüm latifeyi bırakalım da biraz ülke gündemine gelelim.
- Ne gevelersin Hacı what? Mahallemize Gündem adlı yeni bir cinsi latif mi taşınmış?
- Ah Karagözüm! Değil tabi ki. Gündem; yani günlük yeni gelişmeler.
- Hacı what! Ben artık sultan konuşurken ekranı çatlatacak diye tüplü televizyon izleyemiyorum.
- Nasıl yani Karagözüm, yoksa dünyadan bihaber misin?
- Değilim tabi ki Hacı what! En azından helanın ve çeşmenin yolunu biliyorum.
- Karagözüm devir değişti artık, devir damacana ve klozed devri.
- Ne dedin şimdi sen. Danalar çeşmedeki suyumuzu mu devirdi?
- Karagözüm sağlık sistemi tıkır tıkır, sen artık şu kulaklarını bi yıkat!
- Nasıl yani hazineyi fareler basmış da banknotları mı kemiriyorlar.
- Ah Karagözüm, sağır duymaz uydurur.
- Keçisakallı herifin biri dikilmiş tam karşımda durur.
- Karagözüm her yerde terör var, diyorlar. Bilhassa doğuda.
- Vıy vıy vıy vıy. Töre, töre, töre! Doğuda güneş yok muydu yahu?
- Karagözüm biraz televizyon izlesen, haber dinlesen iyi olur.
- Dedim ya korkuyorum, matruş suratlı adamlar neredeyse ekranı çatlatacak.
- Ama Karagözüm memleketten bihaber böyle de olmaz ki.
- Geçenlerde hanım açmış, bir göz atayım dedim.
- Ee Karagözüm!
- Eesi külliye dedikleri o beyaz şeyi gördüm.
- İyi ya işte Karagözüm, memlekete dair görgün bilgin arttı, aydınlandın.
- Lakin Hacı what ne aydınlanması gözüm karardı. Bu ne menem külliyedir!
- Nedenmiş o Karagözüm?
- Bu külliyenin ne hanı var, ne hamamı var, ne çarşısı var, ne kütüphanesi var, ne develeri bağlayacak ahırı var, ne medresesi var…Bildiğin muhafızlı saray yahu.
- Ah Karagözüm ah! O senin bildiğin külliyelere benzemez.
- Vallahi billahi külliyen yalan!
- Veznecilerde yeni bir patlama olmuş!
- Hazinecilerin işidir!
- Aaa! Nasıl yani Karagözüm.
- Bu ikisi rakip. Vezneciler ve hazineciler.
- Hah hah ha! Karagözüm Allah iyiliğini versin.
- Allah sana da kaynananın elinden taslar dolusu iksir versin.
- Karagözüm bu faslı burada keselim.
- Olur olur iftarda seninle beton helva yiyelim.
- Karagözüm, iki gözüm, iftarın bereketli ola.
- Senin de Hacı what, oruçta çok zorlandıysan beline Tarabulus kuşağı dola.

II. Bölüm

- Vay vay vay vay Karagözüm, asmada koruk üzüm, nerelerdesin iki gözüm, vay vay vay vay!
- Ne var gene Hacıwhat, her iftar vakti tutturmuşsun bi vay vay vay vay hay hay hay hay, Allah aşkına yine ne var!
- Ne mi var Karagözüm, ölünün körü var! Daha ne olsun.
- Ölünün körü mü olurmuş Hacıwhat. Ölüler kördür. Göremezler ki? Ölüm dedikleri kördüğüm bir şey zaten.
- Nasıl yani Karagözüm, ölünce insanı zincire mi vuruyorlarmış?
- Orasını bilemem ama sen bu ipe sapa gelmez halinle tam Mazhar Osmanlıksın.
- O da kimmiş Karagözüm?
- Ah be Hacıwhat, yazık sana! Seninle görüşmeyeli pek bir cahilleşmişsin. Memleketin ilk deli doktoru.
- Karadutum, çatal karam, çingenem! Pardon Karagözüm, yâre yazdığım mektuplarla karıştırdım.
- Vay Hacıwhat, sen uyurgezerdin, şimdi okuryazar oldun da yâre mektup mu yazıyorsun?
- Evet, Karagözüm, hatta okuyup yazmak, yâre name yazmak için mektep medrese bitirmeye bile gerek yok! Hatta yazmak bile gerekmiyor. Telefon denilen bir cihaz var.
- Hacıwhat, sen delirdin mi Allah aşkına. Zaten isminde ve cisminde ciddi bir Frenkleşme sezinliyordum.
- Dur Karagözüm, bu asri durumu sana izah edeyim.
- Et bakalım, neymiş izah edeceğin durulacak durum?
- Karagözüm, artık bu memleketi idare etmek için okuryazar olmak, mektep medrese okumak, âlim arif olmak gerekmiyormuş.
- Ya ne olmak gerekiyormuş. Ya ne olmak gerekiyormuş! Muşlu olmak mı?
- Karagözüm, iki gözüm, sadece yirmi milyon yalancı şahidi olan sultan olmak yeterliymiş.
- Hacıwhat, senin az çok Frenkleştiğini biliyordum ama bu kadar manyaklaştığını bilmiyordum.
- Ama Karagözüm, bu sözlerinle beni incitiyorsun.
- What is this Hacıwhat? Asıl sen saçma sapan lakırdılarla benim insicamımı bozuyorsun.
- Karagözüm, az sabredersen sana her şeyi izah edebilirim.
- Biliyorum, her şeyi mizah etmekte senin üzerine yoktur Hacıwhat!
- Fırsat ver Karagözüm azıcık, anlatayım. Bugünlerde diploma tartışmasıdır gidiyor. Memleketi cahil cühelalar yönetiyormuş.
- Ne, ne, ne dedin şimdi sen? Ne dip lokması, hangi küheylanlar nerede otluyormuş.
- Karagözüm ama bu böyle olmayacak. Artık şu kulaklarını yıkat!
- Hacıwhat’ın otomobili Hacı Murat!
- Karagözüm işine geldiğin de fil gibi duyuyorsun.
- Memleket elden gitti Hacıcavcav, asıl sen uyuyorsun.
- Hah Karagözüm, gözünü sevdiğim, ben de tam ondan bahsediyordum.
- Deh bakalım, ne dehliyorsun.
- Yani memleketi cahil bir zat idare ediyormuş. Enderundan mezunum diyormuş lakin ulemadan hiç kimse kendisine icazet verdiğine dair şahitlik etmiyormuş.
- Deme yahu Hacıwhat, nasıl böyle bir şey olur, bunca âlim, ulema, şehit, şüheda!
- Oluyor işte Karagözüm. O da senin dediğin şeyleri sayıklıyor zaten.
- Nasıl oluyor da oluyor Hacıwhat!
- Bilemiyorum Karagözüm, olduğunda bal gibi oluyor. Yani olduran olduruyor.
- Başka ne biliyorsun Hacıcavcav?
- Bildiğim tek şey cahillerin cumhuriyeti kendi hamillerine yazmaya çalışıyor oldukları.
- Nasıl yani, cumhuriyetten mi hamile kalmışlar?
- Hayır, Karagözüm, demokrasiyi bahane edip cumhuriyeti talana kalkışıyorlarmış.
- Külliyen talan yani.
- Hayır, Karagözüm, daha çok külliyenin talanına benziyor bu iş.
- Vay vay vay vay Hacıwhat vay vay vay vay! Neler oluyormuş bu memlekette.
- Öyle işte Karagözüm, etrafa göz kulak olmak lazım.
- Yıktın perdeyi eyledin viran!
- Evet, Karagözüm! Başımızdaki kavuk değil, bal gibi bir tiran.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.