24 Kasım 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Salamis harabelerini dolaşıyoruz, durduk ne nedir diye düşünüp anlamaya, bir tiyatro tribünlerinin en ortasına en tepesine oturup Salamis’in tarihteki yönetsel aklının çapını ölçmeye çalışıyoruz. Bir grup Türk muhafazakâr da harabeler arasında dolaşıyor. ‘’ Abi hepsi aynıdır, harabe harabedir. Gelin sizinle hamam bölümüne gidek, zamanında orda çok cevizler kırılmış!’’

Kıbrıs’ın asfalt yollarında soldan akarken tıpkı Las Vegas, Arizona, Nevada eyaletlerindeki gibi rüzgârla yollarda yuvarlanan kurumuş bir diken topları görüyorum. Üstelik benim üçüncü romanım Karakoncolos da Sibirya steplerinden kopup gelmiş bu türden bir dikenin gece dışarı asılmış bir papaz cübbesine bulanmasıyla doğuyordu. Birinci diken topuna aldırmıyorum. İkincisini de görmezlikten geliyorum. Ama üçüncü ve dördüncü diken toplarının kıpraşmasından sonra kesin bir kanaate varıyorum. Karakoncolos Kıbrıs’ta.

Akşamüzeri Dipkarpaz’dan Mağusa’ya dönüyoruz. Yolun her iki tarafındaki tarlalarda iri gözlü siyah yaban eşekleri otluyor. Bazıları yoldan tek tük geçen arabalara dadanmış. Bomboş tarlalar, sıralı zeytin ağaçları. Rumlardan kalma çatıları yıkılmış çiftlik evleri. Tümüyle Akdeniz kokan bozuk bir asfalt yoldan sürekli soldan akıyoruz. Kirpiklerimizi kıstık en küçük aykırı bir hareket için bulanık hayallerde geziniyoruz. Ufukta tatlı ölgün bir kızıllık, arada bir görünen laslacivert bir deniz. Derin bir sessizlik, insafsız bir insansızlık. Ve her şey fazlasıyla Akdeniz.

Aman Allah’ım mucize gibi bir şey. Karşıdan ters yönden ilkokul numarası gibi plakalı bir araba geliyor ve üstelik sürücüsü de yok. Pardon Kıbrıs’taymışız.

Savaş sonrasında tümüyle giriş çıkışın yasaklandığı Maraş bölgesinin sınırından geçiyoruz. Terk edilmişliğin, çürümüşlüğün ve yakın tarihteki bir kaosun tüm izleri hala ortada duruyor. Her siyasi askeri kaosta olduğu gibi zaman Maraş’ta donmuş, insan olamamak insanca yaşayamamak, modern barbarlık açık bir müzeye dönüşmüş durumda. Sanki bu işten başı ağrıyan Rumlar ara bölgedeki tel örgülerden taşan dikenli azman kaynanadili çiçeklerle Türk tarafına sürekli dil uzatıyorlar.

Of’ta öğretmenlik yapıyorum. İlk kez okulun düzenini bozan bir çocuğu azarlama gereği hasıl oldu ve nöbetçi öğretmen olarak onu azarladım. Azarlanan çocuk boş çuval gibi ayılıp bayılmaya başladı. Meğer çocuk İstanbul’daki en büyük Oflu mafya babasının biricik evladıymış ve okul müdürüne bizzat emanet edilmişmiş. Yani bir tür Don Carleone’ye çatmışız. Tuhaflık üstüne tuhaflık, tam o panikte birisi okulun yangın alarmına basmış, sinir bozucu bir şekilde durmadan ötüyor. Çocuk ayılınca peşinde okul müdürü direkt ilçe kaymakamına çıktı ve pazarlığa başladı. ‘’ Yarın Metin Hoca’yı temizlettiriyorum.’’ ‘’ Yapma oğlum ben Metin Hoca’yı tanıyorum, o kötü bir şey yapmaz. O ne yapmışsa senin iyiliğin için yapmıştır.’’ ‘’ Yok, ben kararımı verdim, o iş tamam. ‘’ ‘’ Bence bir kez daha düşün.’’ ‘’…!?’’ ‘’ Çay, oralet, neskafe ne içersin? ‘’

Tayyip Erdoğan kendi şürekâsıyla II. Irak tezkeresine ‘’evet!’’ derken Hz. Muhammed’in (SAV) Mekke’nin ekâbir takımından kılıçla söküp aldığı insan olma hukukunu yeryüzünün büyük şeytanlarına satmış oldu. Yani Tayyip Erdoğan ve şürekâsı Hz. Muhammed’in İslam, merhamet ve yüksek ahlak hatırını hiçe saydı. Sonra Iraklıları ardından da Suriyelileri öldürttü. Yetmedi Moğol geniyle yoğrulmuş zehirli politik diliyle kendi kavmine de tecavüz etti. Şimdi aranızda bu aforizmaya itirazı olan var mı?

Megaron; önünde bir giriş, hol kısmı ve içinde yalnız bir odası bulunan taştan yapılmış basit Yunan evi. Sigaron: Of’un Solaklı Vasisinde Everest türü kayalık sivri bir tepeye verilen ad. Hiçbir Türk bilim adamını ilgilendirmediğinden aralarındaki linguistik ilişki tanımlanamıyor.

‘’ Hispanikler Meksika ve diğer Güney Amerika ülkelerinden ABD’ye kaçak yollarla göç edenlerin ortak adıdır. ABD’ye göçen uykulu görünümlü Hispaniklerin % 70’i ise Meksikalılardan oluşuyor. ABD’li siyaset bilimci Samuel Hungtington’a göre Hispanikler Amerikan değerlerini benimsemiyor, batı kültürüyle asimile olmadıkları için hala ona tehdit oluşturuyorlar. Bilindiği gibi ABD kültürü 17. ve 18. yy’da bu kıtaya yerleşen Anglosakson Protestanların değerlerine dayandığından * ’’ Hispanik Latinler durduk yerde batı değerlerine karşı cihat ediyor görünüyorlar. Bu bakımdan Hispanik Latinler Türkiye’deki Tayyipperest manyaklarla mukayese edilemeyecek kadar mübarektirler.

Amerika’yı kim keşfetti bilemiyorum ama 200 bin Suriyeli başımızdaki Firavun faresinin dışişleri bakanlığı döneminde katledildiğinden adım gibi eminim.

Bu ülkedeki saf Müslümanlar onlardan okullarından Firavunun tüm sihirbazlarının üstün marifetlerine sahip resmi bir karia çıkarıp kendilerine ve halka ahlak ruhu üflemesini beklerken onlar inandıkları Kuran’daki Tin suresinde Rahman’ın zeytin ağacına ettiği yeminden gafil bir şekilde ülke yönettiğini zannederek tam altı bin zeytin ağacının kesilmesine göz yumdular. Ve böylece AKP’nin hiçbir şaibe olmaksızın % 100 yerli zalim bir Nemrudi zihniyet olduğunu tescil ettiler.

Alt sınıflardaki erkek öğrencilere köylerindeki en büyük kertenkeleyi kuyruğundan yakalayıp okula götüren ya da bahar aylarında tam on iki farklı cins kelebek yakalayıp koleksiyon yapan öğrencilerin anatomi ilmine yaptıkları sıradan katkının karşılığı olarak İngilizce dersinden performans ödevi olarak yüz tam puanla ödüllendirileceğini söylediğim günden beri okulun üzerindeki genel düşünce balonu national geographic belgeseli misali rengârenk hayvanlarla dolup taşmıştı.

Tam iki buçuk aydır öğle namazlarını Zarha camisinin girişindeki üç metre boyundaki bir buçuk metre eninde derin dondurucu gibi klimalı, uhrevi bir kasayı andıran çelik bir tabutun önünde kılıyorum. Çünkü cami imamı olası bir hırsızlığa karşı kutsal hazinelerle dolu olduğunu düşündüğü tavus kuşu tüyü desenli manevi holün kapısını halka açmıyor. Tabutun üzerindeki gümüş varaklı hadisi şeriflerden birisinde ‘’ mümin camide sudaki balık gibidir!’’ diğerinde ise ‘’ münafık camide kafesteki kuş gibidir!’’ yazıyor. Lakin bütün bu kaotik duruma rağmen aklıma ölümle ilgili uçuk bir aforizma düşmedi.

Türkiye’deki en demokratik olay AKP’nin henüz Kunteper’in tarağı gibi galeyana gelip Adnan Oktar’ın silikon vadisini andıran televizyon stüdyosunu basıp at dudaklı avratları ahu figanlar arasında beytül mala yazdırmamış olmasıdır.

Anosolu bir öğretmen arkadaşım vardı. Ona tam on yıl boyunca; ‘’ Yapma etme, bunlara oy verme, ben bunları birinci elden tanıyorum, karşılarında tiyatro bile oynadım, bunlar birinci sınıf orospu çocuğudurlar, dindar göründüklerine bakma, imansızdırlar, Ebu Leheb’in torunlarıdırlar, bir ilahları yok, imansızların da bir imanı var, yani bunlar karanlıktaki aydınlık gibidir, bırak Türkiye’yi, tüm Müslümanları, insanlığı tek kalemde Yahudi’ye satar bunlar, ruhun duymaz.’’ dedim ama beni dinlemedi. Geçenlerde beni sokakta gördü, sanki hacdan gelmişim gibi bana sarıldı. Kulağıma; ‘’ Haklıymışsın dostum!’’ dedi ‘’ Bunlar gerçekten orospu çocuğuymuş!’’ Bu sözü duyunca birden irkildim ve geri çekildim. ‘’ Hayır, öyle değil, II. Irak tezkeresinden beri sen de bir orospu çocuğusun. Ama rahat ol o Rum annen işin içinde değil.’’ dedim. Gülüp beni yumuşatmaya çalıştı. Ciddiydim. Yüzümü astım ve yoluma devam ettim. Arkamdan; ‘’ Nasıl bu kadar haklı olabiliyorsun?’’ diye mırıldandı.

Bugün Anadolu’da AKP’liler ele geçirdiklerini zannettikleri modern Türkiye cumhuriyetinin siyasi mirasının tarihte Müslümanların Kâbe’nin azılı müşrikleriyle kılıçla savaşarak tüm insanlık adına elde ettikleri bir üst insanlık hukuku olduğunu göremeyecek kadar kör ve anlayamayacak kadar aptaldırlar.

AKP’li politikacılar kızken tecavüze uğramış yeni gelinin ruh hali içindeler. Yatıyoruz kalkıyoruz kaybettikleri bekâretleri için ağlıyorlar. Gerçekten de aradan aylar yıllar geçti ama onlar bir türlü iyileşemediler.

Herhangi bir Trabzonspor taraftarının Türk milli takımını desteklemesi için olması gereken minimum şartlar aşağıdaki gibidir.
A ) 2010 – 2011 Türkiye futbol ligi şampiyonluk kupasının Trabzonspor’a iadesi Fenerbahçe’nin bir alt lige düşürülmesi ve UEFA, spor bakanlığı, adalet bakanlığı, TFF ve Fenerbahçe yönetiminin Trabzonspor taraftarından resmi bir dille özür dilemesi
B ) Cumhurun başındaki zatı er tür organizmanın Türk siyasal sisteminden ebedi deffü reddi izalesi
C ) Fatih Terim’in Türk milli takımı, Galatasaray ve Türk futbolundaki mafyatik teknik direktörlük ağının cebren çökertilmesi
D ) Yıldırım Demirören adlı organizmanın TFF başkanlığı ve Beşiktaş’tan ezeli ve ebedi ihracı
E ) Fenerbahçe’nin Türk futbolunu esir almış şizofren başkanının Türk futbolundan deffü reddi izalesi
F ) Emre Belözoğlu organizmanın Türk futbolundan kayıtsız şartsız ihracı
G ) Volkan Demirel adlı ahlak engelli Fenerbahçe organizmasının Türk futbolundan geri dönüşümsüz olarak ihracı
H ) Türk milli futbol takımında futbol oynama şartının üç kız kardeşlerden birinde futbol oynama ya da oynayacak olma örtük şartının kaldırılması


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Kasım 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Öğretmenliğe ilk başladığım doksanlı yılların sonunda Sürmene’nin Vunit köyünde okulumuzda yazıcı olarak çalışan Paşa adlı kambur ve çirkin bir palavracının bana anlattığı ve onunda kurt dedesinin kurt dedesinden gelen çok eski bir hikâyeye göre; Bizans döneminde bölgedeki köylülerden vergi olarak alınan sütler belli yerlerde oluşturulmuş kurnalara dökülürmüş. Sütler seramik boruların içinden geçerek eski Heraklia limanındaki Konakönü’ndeki büyük bir köşkün havuzuna akarmış. Buradan büyük fıçılara doldurulan sütler gemilerle Bizans’ın başkentine götürülürmüş. Sütün lazım olmadığı zamanlarda ise bölge komutanı sarışın cariyeleriyle havuza girer ve edepsiz alemler yaparmış. Hatta Paşa bir pazar günü beni köyün tepesine götürmüş ve bahsettiği ufalanmış seramik boruların bir kısmını göstermişti.

Amerikalıların ve Avrupalıların kendilerini ve paralarını ne kadar kıymetli gördüğünün herhangi bir önemi yok; zira Meksika’nın bazı eyaletlerinde hayat şartları ne olursa olsun 1 Amerikan doları ve 1 Avro hala 1 Meksika pezosu üzerinden işlem görüyor.

Bugün Sürmene’nin Zarha mahallesinde ta Roma İmparatorluğu zamanından kalma geniş bir kral yolu buldum. O yoldan yürürken kendimi Roma’nın Kapadokya eyaletinin kuzeydeki sınır garnizonunda bir asker gibi hissettim. Ve şöyle dedim; ‘’ Roma cauta, causa finita!’’ ( Roma konuştu ve kaos bitti! )

Ben Müslümanlığı atom bombası yemiş çekik gözlü bir Japon için, Napalm bombasıyla vücudu yanmış Vietnamlı küçük bir kız çocuğu için İblisle ömür boyu sürecek ağır sıklet bir maçı zannediyordum. Meğerse sandıktan % 50’yle çıkıp Anadolu’da Nemrut gibi iktidara oturmakmış!

AKP’nin dudaklarından Dümbüllü ciddiyetsizliği dökülen çalışma ve sosyal bakanı Faruk Çelik’in soyadının Teflon olarak değiştirilmesi gerektiği yönündeki önerimi ayran gönüllü Türk halkının beğenilerine sunmak istiyorum.

Ahi Evren Dede Türbesi / kuzey duvarı / Trabzon

Ölümden dolayı ahl

1- Dünya, korkulu, sahili olmayan bir sudur.
2- Onda sefere çıkan kurtuluş ümit etmesi
3- Akıllı ol, nefsinin arzularına kendini kaydırma
4- İşte vücut gemisi, işte hayat limanı
5- Samimi iman, gönül selameti, dosdoğru olmak gibi birçok yüksek meziyetlerle hakkıyla süslenmiş bulunan ve yaklaşık elli
yaşlarında rahmet denizine kavuşan Trabzon Liman reisi İbrahim Efendi’nin ruhuna Fatiha

Hicri 1291 Rebiülahir

‘’ Folklor gösterisinde bırakın İspanya’yı; örneğin bir İskandinav ülkesinde ya da Almanya’da görebileceğiniz ritim ve figürlere bile rastlamanız mümkün. En iticisi ise Meksika’nın İspanyollar tarafından fethini ve Hıristiyanlığın zaferini kutlayan Tüyler Dansıydı. ‘’ Latin Amerika Başkaldırıyor

MEB’in yeni öğrenci tipi gerçekten de çok tuhaf. Matruşka bebekler gibi hiç sabit değiller, sırada sürekli sallanıyorlar. Sınıfta serbest kıyafetlerle sürekli bir tatil havasındalar. Çoğu amip karakter olduğundan azıcık sıkıştırınca hemen şekil değiştiriyor. Öğretmen tahtada bir şeyler yazarken onlar kertenkele sürüsü gibi ellerinde defterler birden diğer tarafa kaçıyorlar. Hatta havada yazıyorlar. El yazısını beceremeyenler hükümet gibi hemen liberal stili deniyor.

Sürmene’nin eski kaymakamı ilçenin tarihsel ve kültürel mirasına sahip çıkma adına kaymakamlık personelini köy ve mezralardaki tüm mezar taşlarının fotoğraflarını çekip arşivlemesi için görevlendirdi. Kaymakam memurların çektiği mezar taşı fotoğraflarından bazılarını büyüterek lojmanındaki özel odasında yüz mumluk ampul altında sabahlara kadar inceledi. Ve elindeki Çin alfabesi türünden kalın bir hazine kılavuzuyla karşılaştırıp durdu. Kaymakam Bey tam yirmi altıncı günün sabahında yeni bir integral formülü türünden aradığı şeyi buldu ve artık fotoğraf çekme işine son verdi. Aradığı Zarha Mahallesindeki Müslüman mezarlığına defnedilmiş Hristiyan bir Rum’un boynu bükük laleli mezar taşıydı. İşi en tuhaf tarafı aynı hafta kaymakamın tayinin çıkmış olması ve projenin yarım kalacak olmasıydı. Kaymakamın ihtişamlı bir veda partisiyle Sürmene’den ayrıldığı gecenin sabahında Sürmeneliler Zarha mezarlığındaki bir günahkârın iki yüz yıl sonra hortladığı haberiyle güne uyandılar. Ama mezardaki kırık küp parçaları ve toprağa saçılmış toksitli altın sikkelerin varlığı eski kaymakamın tüm kirli sırlarını deşifre etmeye yetmişti. İşte o gün bu gündür bütün Sürmeneliler kaymakamlarına yeni ölmüş hamsi gibi sabit bakarlar.

Aztek masallarına göre Tanrı kadını sırf altından yaratılan erkeklerin odundan yaratılan erkekleri becerdiği için yaratmış. Yani kadın erkeğin karşısında bir cins değildir, onun yanında tamamlayıcı paralel bir cinstir. Bunu olamadığında ise sadece erkekler arasında bir cins oluyormuş.

Eskiden başı örtülüler sadece modernliğin bağnaz bir keşişi olduğu için Mustafa Kemal’e karşıydılar. Ama AKP sayesinde onlar da ehilleştiler, imparatorluktan kalmış yüzyıllık leşe üşüştüler. Modern dünyaya İnka, Maya, Aztek, Kızılderililerden sonra yeni kurbanlar lazımdı. Ama dininden, davasından dönmüş Müslüman şebeklerin de lazım olabileceğini sadece AKP ile öğrendik.

Suriye’deki iç savaştan, ölümlerden ve açlıktan Türkiye’de devletten maaş alan hutbelerde Kemalist rejim geri gelir korkusu salıp saf Müslümanları AKP iktidarına razı eden din adamı kılıklı modern Belam İbni Bauralar sorumludurlar.

Mustafa Kemal’in öldüğüne inanmak istemeyen bir insanın gerçeklik algısı koptuğundan akıl ve ruh sağlığı yerinde değildir. Kronik şizofrenler gibi kendi cicili ideolojik dünyalarında yaşarlar. Hayatın tüm alanlarını parsellemiş putlarına sataşıldığında histerik ruh halleriyle saldırganlaşırlar. Çünkü onlar steril ideolojileriyle kendilerinin antik Yunan’daki gibi üstün insanlar olduğuna inanırlar. İşte Türkiye’de kanıksanmış bu kaba sosyolojik manyaklık siyasette başka bir şeyi doğurdu. Yani AKP’le değişen pek bir şey yok, sadece problemdeki bilinen ama tanımlanamayan manyak sayısı ikiye yükseldi. Kısacası ikisi de Mazhar Osmanlık.

Bir erkeğin baba olmasının en zor tarafı şartlar ne olursa olsun çocuklarına karşı her daim baba olmak zorunda olmasıdır. Yani günümüzde babalık bir nevi sürekli bir hayat liderliğini gerektiriyor. Oysa bir erkeğin 1970’lerde dinlenen sürekli kendini tekrarlayan bozuk bir plak gibi bir delikanlılıkta takılıp kalması gibi bir durum da söz konusu olabilir. Ya da zaman o delikanlının sahip olduğu şeyleri teker teker geri aldığında ortaya bambaşka bir durum çıkabilir. Onun için gerçek babalar asla modaya uymazlar, zamanı avuçlarında tutarlar ve tıpkı bir maço gibi onu zamanın sürekli yamulttuğu çocuklarına sunar. Babalarımızı sırf zamanın güdüklüğünü dinlemeyip bizi isyan ettikleri için bile sevmeliyiz.

Şu yaşıma geldim, hala 10 Kasımlarda sinir bozucu anlamsız sirenlerin çaldığı içi boş sahte saygı duruşlarında bedenimize tasallut olmuş bu evrendeki en kötü en karanlık ruhların bize bu hayatı onlar bahşetmiş gibi aba altından sopa gösteren, tehditkâr bir o kadar da küstah varlığından bir türlü kurtulamadık. Yani sanki her 10 Kasım’da modern giyimli bir ortaçağ keşişi elinde bilenmiş bir tırpanla ensemizde biraz kıpırdamamızı bekliyor. İşin garip tarafı bu psikolojik şiddete maruz kalan Türkler bunun böyle olduğunu defalarca tecrübe etmiş olmalarına rağmen bu durum bugün de hala öyle. Bir balyoz darbesiyle tuz buz olabilecek cansız bir put yüzyıldır esir aldığı bir milleti hala korkutabiliyor.

Uzungöl’de oturmuş çam ormanlarını izlerken yaprakları dökülmüş kökleri siyah ağaçların görüntülerine takılıyorum. Zenozena’daki çocukluk yıllarımda sonbahar mevsimlerinde içimdeki boşluğu, belirsizliği ve anlamsız bir korkuyu pekiştiren şey tam olarak o ağaçlardı. Sabit halleriyle, biçimsiz şekilleriyle insanda korkuyu inşa ediyorlar. Tarkovski metafiziği gibi birkaç dakikalık dalgınlık ve sonrasında birden kendine gelme gibi bir şeydi.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Kasım 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Bir adet spagetti türü çubuk makarna, iki üç adet hormonsuz domates, üç adet biber, bir adet soğan, saf tereyağı, nane ve hellim ( Kıbrıs peyniri ). Önce makarnayı suda iyice haşlıyorsunuz, sonra tavada bir kaşık tereyağı koyup kısık ateşte iyice eritiyorsunuz. Doğradığınız soğanları pembeleşene kadar kızartıyorsunuz. Sonra kızarmış soğanlara dilimlenmiş biberleri ve domatesleri ilave ediyorsunuz. Tam suyu sızdırılmış makarnaları coslayacak şekilde ilave ediyorsunuz. Biraz pişiriyorsunuz. Üstüne nane ve rendelenmiş hellim ilave ediyorsunuz. Lütfen görgüsüzlük yapıp yemeğin resmini çekip facebookta paylaşmayın.

Amanın hanesindeki odunların bitmekte olduğunu fark eden Bacaksız köydeki iki saatlik bir curcunabazlığından sonra tam kırk bakire kız, otuz yeni gelin, kırk delikanlı, yirmi kapkara bıyıklı adam ve on beş çocuğun dahil olduğu büyük bir ırgat topladı. Ve Hz. İsa’yı görmemiş bir dinozorun hoyrat eylemi gibi saatler içinde yetmiş yük odunu ve kocaman kütükleri ormanlardan taşıyıp amanın evinin önüne yığdılar. Amaya ise en iyi yaptığı şey, horon oynayanlara kemençe çalıp gaydalar uydurup türkü söylemek ve akla hayale gelmeyecek türden uçuk şakalarla milleti gülmekten kırıp geçirmekten başka bir iş kalmadı.

Sürmene’nin Zarha Mahallesi. Dev gürgen ağaçlarıyla dolu bir ormanın hemen dibinden başlayan fındık bahçelerinin içinde tek katlı ahşap her daim sessiz bir ev. Hemen yanında esmer tahtalarıyla merdiveni katlanmış bir serander var. Evin alt tarafındaki çay bahçesinde portakal ve mandalina ağaçları. Evin çatısındaki pastel renkli kiremitlerle bezeli çatısı insana huzur veriyor. Kapısındaki düzlükte ise paslı bir elektrik direği ve onun tepesinde abartılı büyüklükte bir sokak lambası.

Trabzon enteresan bir şehir. Mesela Kahraman Maraş caddesinin bir köşesinde milli piyango bileti satan bir kadın hem sigara içip hem Tolstoy’un Diriliş adlı romanını dışarıdaki hiçbir şeyden etkilenmeden okuyabilir.

Güneşli bir Pazar günü, Trabzon meydanı, polis alanı demir perdelerle kapatmış durumda. Kışkırtıcı bir müzik yükseliyor hoparlörlerden. ‘’ HES’lere hayır!’’ İki polis memuru banklara oturmuş ayaklarıyla tempo tutuyorlar. Sanki birazdan profesyonel bir futbol müsabakası başlayacakmış gibi kalabalık merakla bekliyor. Sonra Karadeniz’deki bütün çevre örgütleri ellerinde pankartlarla alana iniyorlar. Anonsu yapan konuşmacının ses tonunda komünizmden çok hafif bir eşkıyalık var.

Modern hayat tek kelimeyle arızalar üzerinden akıyor. Çirkin kadınlar iyi bir koca bulmak için estetik ameliyatına, makyaj için kozmetiğe, tekstile, modaya para yetiştirmek için çok çalışıyorlar, adeta yırtınıp AVM’leri birer panteona çeviriyorlar. Teorisyenler de bütün bu karmaşık sosyolojik olaylara ekonomi diyorlar.

Şayet Karadeniz sahilinde yapılaşma bu şekilde devam ederse Samsun’dan Batum’a kadar uzanan ilçelerin mahalle olduğu dünyanın en büyük en büyük metropolüne sahip olacağız.

Eski Rum köylerinde taş duvarlarla ıslah edilmiş arazilere, tarlalara ve ahşap evlerin temellerine bakıyorum uzun uzun. Tıpkı tarihte Mayaların inşa ettiği kat kat taşlarla örülmüş muhteşem tapınaklar gibiler.

Aslında millet olarak hikayemiz basit. Yahudiler İngilizlerin aklıyla Osmanlı İmparatorluğundan taşıyıcı bir cumhuriyet kurdular ve bunu batı medeniyetinin kalpazanlarına kiraladılar. 100 yıl sonra kontrat dolacak ama cumhuriyetin efendisi artık İngilizler değil Amerikalılar, üstelik kiracısı da değişmiş durumda. Şimdi asıl sorun şurada, yeni yapıya geçerken Türkler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, tedavülden kalkmış Kemalistler ve diğerleri nasıl pozisyon alacaklar? İşte bu noktada cumhuriyete yeni patron numarası yapan AKP avantajlı bir pozisyonda yer alıyor ve bu pozisyonunu kaptırmamak için politikada her türlü çirkefliği yapıyor, diktatörleşiyor ve tüm hatlarıyla hayatı boğuyor. Politikayı depolitize ederken tuhaf bir şekilde sivil hayatı politize ediyor. Ama boğduğu hayat içten içe kaynıyor ve yavaş yavaş patlama noktasına geliyor. İşte Kürtleri azdıran asıl şey tam da bu. Çünkü tıpkı diğerleri gibi onlar da AKP’nin politik patronluğuna razı değiller ve tarihin kendilerine sunacağı siyasi fırsatı kovalama niyetindeler.

Türkiye ve Ortadoğu’daki bir çok dini tarikatın, ki maalesef buna Cemevleri de dahildir, def seslerinin, cehennem akustiği gibi yanık türkülerin, türlü çıngırakların, derin bir trans halindeki müritlerin çığlıklarının birbirine karıştığı, Arapların cahiliye dönemindeki ticaret kervanları geçişi gibi o zikir meclislerinde tempoyu Şeytan aleyhillanenin bizzat kendisi belirliyor.

III. yüzyılın ortalarında Gotların vahşi hayvan boynuzlu maskeler takıp Karadeniz’i geçerek eski dünyada unutulmuş bir cennetini andıran Trabzon şehrine saldırdığında şehirden kaçan Miletli Rumların Voşkit Vadisi’ne Tiberian vadilerine yaptığı dehşet yolculuğuna kılavuzluk eden ve sonra Trabzon kalesine dönüp ecel tırpanıyla Got nöbetçilerinin kellelerini uçuran kahraman Karakoncolos’tu.

Okuma yazması zayıf çizgi film kahramanı gibi sürekli iyiliği kovalayan burnu çilli Caner adlı bir öğrencim var. Onu her resim dersinde yakınlardaki bir ceviz ağacının altındaki en büyük en sarı yaprağı bulup bana getirmesi için görevlendiriyorum. Dördüncü hafta olmasına rağmen çocuk benim ona tarif ettiğim yaprağı henüz bulamadı ama olsun, çok yaklaştı.

Bir Coca Cola bayiinde dağıtım işinde çalışan Fatih adlı çok ilginç bir dostum vardı. Fatih her cuma günü Ataköy Ruh Ve Sinir Hastanesi’nin kantinine kola servisi yaptığı dönemlerde tam iki yıl boyunca etrafında toplanan ‘delilere’ bir kasa kolayı açıp bedava dağıttı. Kantincinin ‘’ delirdin mi Fatih, ben kolaları onlara parayla satacağım’’ uyarılarına her defasında ‘’ sus, pis kapitalist, işine bak sen!’’ sözüyle karşılık verdi. Deliler Fatih’i Fatih de delileri sevdi. Fatih ikinci yılın sonunda o işi bıraktı. Ama o hastanedeki delilerin ilk kasayı bedava içmeden asla kola satın almama geleneği bugün de devam ediyor.

İstanbul’da Green Salad’ta dana bonfile yerken kendimi henüz sünnet olmamış koca bir çocuk gibi hissetmiş olmam en ilginç mutfak deneyimimdi. Hatta o yemekten sonra asla iyi bir eş olamayacağım sadece rutin kamusal görevleri olan bir koca olacağım düşüncesine kapılmıştım.

Bir şarkı söylüyorsan eğer onu dilinde söylediğin millet de söylemeli, La Paloma gibi mesela, bir beste yapıyorsan şayet ezgisini, çalgısını kullandığın millet de terennüm etmeli onu, bir film çekiyorsan onu o ülkedeki amalar hariç herkes izlemeli, Paramparça Aşklar ve Köpekler gibi mesela, bir roman yazıyorsan şayet Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı gibi çağlar öncesinden tarihin derinliklerinden akıp gelmelisin ve dilini kullandığın o milletinin mezardaki kemiklerine de sahip çıkmalısın, bir şiir yazıyorsan mesela Sezai Karakoç’un Türkçeye, insan ruhuna işleyen Mona Rosa’sı gibi dingin olmalı mesela. Ve 2500 yıllık Zeugma freskine topuklu ayakkabılara basan politikacı bozuntusu kadın, sen ve zihniyetin kesinlikle bu milletten ve bu topraklardan değilsiniz.

Samsun’da Samsung marka bulaşık makinesi bozulan ve Türkiye’deki servislerde derdine çare bulamayan ev kadınının Güney Kore Samsung Electronic Coopretion genel müdürlüğünü arayıp makineyi Kuzey Kore lideri Kim Cong-in’e hediye etmeyi düşündüğünü ve müşteri memnuniyetsizliği için Seul’e nükleer füze fırlatmasını umduğunu söylemiş olması aslında halk olarak ne kadar globalleştiğimizin de işaretidir Fadime!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

4 Kasım 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Zihninizin derinliklerinde bir yerde saklı o metafiziği gün yüzüne çıkarma işine gelirsek; Aforizma gereği biyolojisi uygun olanların sakallarını uzatıyoruz. Nikotinle sararmış Leninimsi bıyıklarınıza azıcık bombe veriyoruz. Yanaklarınızı biraz şişiriyoruz. Enseyi dik ve kararlı tutuyoruz. Sonra Anadolu’nun böğründe dolaşan kara bir trenin hoyrat kondüktörü gibi kalın bir palto veriyoruz sırtınıza. Ve olabildiğince bas sesle şu türküyü çığırıyorsunuz. ‘’ Oysa ben türkü tadında yaşamak isterdim anne!’’

Benim iktidarla kirlenmemiş masum bir halkın vicdanından yana yazdığım geriye doğru bir buçuk burgulu iki takla, tam denge ve okuyucuya referans tatlı aforizmalarımı satın alacak parayı henüz Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası basmadı.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin cumhurbaşkanlığı makamını halktan çalan zatın inşa ettirdiği fosforlu ışıl ışıl Ak Saray’ın tek iyi tarafı küçüklüğümüzde ilk mekteplerde okuduğumuz Ali Baba Ve % 40 Haramiler hikâyesini daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş olmasıdır.

Alman elektronik devi Bosch’un Türk siyasetine armağanı olan eski bakan yeni belediye başkanı Fatma Şahin’in iki bin beş yüz yıllık Zeugma fresklerine topuklu ayakkabılarıyla basarak poz verdiği bir ülkede trafiğin hala sağ taraftan akabiliyor oluşuna şükretmeliyiz.

Türkiye’de hayat Latin Amerika’daki kırmızı koçanlı azman Aztek lazutları misali, büyülü gerçeklik gibi sürekli AKP’nin lehine, Kemalistlerin, komünistlerin, Kürdopatların, Alevilerin ve de tüm milli unsurların aleyhinde pahalı pabuçlar giyen yedi bin fersah adım atabilen küstah kaderin de yardımıyla kutuplardaki dev buzulların da çözülüşünden aşağı kalmayan ve de çatır çutur katır kutur ilerliyordu. Ve bu olağanüstü duruma, sümme haşa, bizzat Tanrının kendisi bile hayret ediyordu.

Doğal olarak o muhteşem tarihlerinden ve çalınan şampiyonluklarından sonra bütün Trabzonsporlular futboldan tamamen soğudular ve Bizans sarayından kalma homoseksüelliğinin bugünün İstanbul’unda hangi kitleye bulaşmış olabileceği üzerinde kafa yormaya başladılar.

Maalesef halkın diğer % 50’sinin bu cumhurbaşkanına saygısı yok. Adam o kadar çok konuştu ki, tüm sırlarını deşifre etti, inandırıcılığını kaybetti ve artık halk onu dinlemiyor. Dahası Türkiye’de halk ilk kez bir cumhurbaşkanını mahallenin delisi gibi kızdırmayı huy edinmiş durumda. Tayyip doğal olarak kunteper canavarı gibi kızıp köpürüyor. Cumhurbaşkanı pek yakında sert askeri yöntemlere başvurarak o inatçı % 50’yi Konya ovasında hazırol vaziyette gayrisiz içtimaya çağıracak. Zira ona göre memleketin selameti için bu çok gerekli bir şey.

İnsan zamana iftira ediyor. Zannedildiği gibi zaman akıp bir yerlere gitmiyor. Sadece insan onun etrafından boş boş geziniyor. Sonrasında kendisinden geçtiği ölçüde zamandan uzaklaşıyor. Yani tıpkı otomobilin saatin en büyük parçası olması gibi dün, bugün ve yarın sadece bir günün kayıp parçalarıdır.

AKP hükümetinin iki de bir ‘’ paralel yapı, çete, haşhaşiler! ’’ diye ünleyip cemaate saldırıyor olmasının tek gerçek nedeni var. Çünkü cemaat sahip olduğu istihbarat ağıyla AKP ümmeti Muhammed’in siyasi maslahatını Beyaz Saray’a pazarlarken, AKP iktidarı ABD’nin Irak işgaline destek verirken, Suriye’de iç savaş çıkarırken ve de Ortadoğu’daki bir çok kirli işe dahil olurken Tanrı’dan sonraki tek tanığı. AKP’nin feveranı Türkiye’de devlet imkânlarıyla tüm alanlarını kapattığını zannettiği hayatı hala gözlemleyip insanlığa rapor eden bağımsız bir örgütün varlığıdır. Yani AKP’nin cemaat konusundaki kızgınlığı ve azgınlığı gerçekte zalimliğinin büyüklüğüyle alakalı bir şeydir, cemaatin Türkiye’yi batılılara ihbar ediyor olmasıyla alakalı değil.

O öyle senin kitabın ortasından dümdüz okuduğun gibi değildir işte imam efendi, arada bir kemençe hızını alamayıp boşluğa düşüp bayılacak bu hayatta, düşüp bayılacak ki insan en kutsal bellediği kitabına Mevla’sına daha sıkı sarılabilmek için bir nefes alacak zaman bulabilsin.

Türkiye’de insanların hayat şartları rahmetli Deli Hamdi’nin bol düğümlü donunun uçkuru gibi durup dururken birden gevşiyor ve aşağıya düşüyor. Memlekette her yağmur yağdığında ortaya çıkan bu durum Gevşek Don Lastiği Teorisi’yle izah edilebilir olsa da gerçekte bütün hizmet curcunabazlığına rağmen sadece AKP’li belediyelerin altyapı yetersizliğiyle açıklanabilir bir durumdur.

Eski Türkiye’de bir zamanlar ‘’ Laik Kemalist Bir Ülkede Hayatta Kalma Kılavuzu’’ adlı oldukça alegorik bir kitap yazmayı düşünüyordum. Yeni Türkiye’de ise ‘’ Sonradan Görme AKP’li Kaynanalarla Geçinme Kılavuzu ‘’ adlı sıkı Leipzig disipliniyle yoğrulmuş tamamen bilimsel verilere dayanan bir kitap yazmayı düşünüyorum.

Yazarlığımın belki de en tuhaf deneyimi bir diş doktorunun tam çürük dişimin içini oyarken, en kritik noktaya iğne yapıp sinirlerini alırken, mermer keser gibi çürük kısımlarını temizlerken bana son zamanlarda okuduğu ve çok büyük keyif aldığı Temelyon adlı romanın en komik bölümlerini anlatıyor olmasıydı.

Bu ülkede uzun yaşamanın sırları;
1- Kemalistler ve Tayyibomaniaklarla aranıza kalın bir strafor yerleştirin.
2- Amatör bir futbol takımı bulun ve her hafta maçını izleyin. Santraforun kaçırdığı gol pozisyonlarına tahammül edin.
3- Dişlerinizi fırçalamayın, misvak kullanın, zira o bakteriler sindirim sisteminize lazım.
4- Hemen bir Osmanlı mezarlığı bulun ve melek kanatları gibi garip şekilli mezar taşlarına bakın ve kendinizi ölüme hazırlayın.
5- Şayet acele etmezseniz her şeye yetişirsiniz. Hatta hayatta nefes nefese önünüzden koşanları finişte beklemek zorunda bile kalabilirsiniz.
6- O aptal sağlık diyetlerini bırakın, zira ölüm Hak’tır.
7- Ha az daha unutuyordum, her gün Haşmet Babaoğlu’nu okuyun, italik maharetleriyle sizi gamsız meleklerin nurani dünyasıyla tanıştırsın.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Kasım 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Sünniliğin kadim ilkelerini ümmeti Muhammed-i siyaseten Avrupa’ya ve Amerika’ya peşkeş çekmek için sonuna kadar kullanan ekâbir pezevenk takımı, kısacası Sünniliğin Türk asıllı politik pezevenkleri, Anadolu’nun Şiileşme tehlikesine karşı İran’a Selefileşme tehlikesine karşı da IŞID’e sövüp duruyorlar.

Tabi o zamanlar her Türk erkeği gibi Arhancolos gençleri de geniş bir Avrupa fötrü takmak, polislerin, subayların, mühendislerin ve makinistlerin giydiği İngiliz külotu giymek ve kiraz gibi iskarpinlerle aynalı çarşılarda yürüyüp millete hava atmak, kıtlama şekerle çay içip Oltu taşı tespih sallamak için, takviyeli Chavrolet bir kamyonun üzerine yığılıp afili pozlar vermek için oldukça durağan bir hayat sürüyordu.

Son yıllarda Türkiye’de Diyanete bağlı imamların beceriksiz bir hükümetin icraatlarının halkın zihnindeki olumsuz imajını vaazlarla, hutbelerle ve de hiçbir zaman kalpten amin demediğimiz ruhsuz dualarla tamir etmeye çalışmak gibi aşağılık alışkanlıkları zuhur etmeye başladı. Yani akbaba sürüsü yukarılardan imamların kavuklarına sıçıyor ama imamlar yine cemaati AKP’ye domaltmak için ‘’ Ya Rabbi çok şükür, hamdolsun, elhamdülillah!’’ diyor. Türkiye’de din ve dindarlık adına olan şeyin tam olarak özeti bu.

Maden kazalarındaki işçi ölümlerine Midnight Express ( Geceyarısı Ekspresi ) filmi üzerinden bir kez daha dikkatle bakıldığında 1970’lerdeki milli gaddarlıklarımızdan hiçbir şeyin eksilmediğini aksine AKP iktidarı ile dini gaddarlığımızın tavan yaptığını görebiliriz.

Maalesef tıpkı Türk siyasetindeki ören bayan Fatma Şahin örneğinde olduğu gibi Türk edebiyatının kalitesini Alman elektronik devi Bosch markası düşürüyor. Şöyle ki Bosch’un ürettiği çamaşır ve bulaşık makineleri Türk kadınlarına çok fazla boş zaman kazandırıyor. O kadar ki televizyon kanallarındaki tüm dizileri izledikten sonra bile boş zamanları kalabiliyor. Türk kadınları okuma yazma bilmeden roman ve şiir yazmaya başlıyorlar ve kocalarının hormonlu servetleriyle bastırıp piyasaya sürüyorlar. İşin komik tarafı karaladıkları kusmukları bir şey zannediyorlar.

AKP’nin dış politikada geldiği son nokta;
Mescidi Aksa Yahudi’nin olsun
Bize Ak Saray yeter!

Geçmiş yıllarda yaşanan ulusal felaketler göz önüne alındığında AKP’nin nasıl bir teflon hükümet olduğu çok daha iyi anlaşılabilir. Rahat olun, AKP açık ara bu kazdan da yırtar. Ne demiştik, bu döğüşü Soma değil Roma açık ara kazanır. Dağılabilirsiniz yani…

Hayatı sistematik yalanlarla çalanların, güya halkın siyasi iradesine saygı gösteriyorlarmış teranesiyle elde ettikleri güçle bu ülkeyi talan edenlerin, kendilerine saraylar yapacak kadar ahlaksızlaşanların yönetiyormuş gibi davrandığı bir ülkede yaşanan acıları çok suni buluyorum. Bence daha çok kaza olmalı, daha fazla insan birbirini boğazlamalı, daha çok Iraklı ölmeli, daha çok Suriyeli Türkiye’ye gelmeli, daha fazla Kürt ayaklanmalı, daha fazla dağ delinmeli, daha çok dere kurutulmalı, daha fazla katran sermeliyiz yollara. Her bayram daha çok kan zifte bulaşmalı. Daha çok madenciyi gömmeliyiz. Tanrılara daha çok kurban vermeliyiz. Derelerimizden su değil Iraklıların Suriyelilerin Afganlıların Kürtlerin kanları akmalı. Daha çok Kaddafi Saddam Esad haklamalıyız. Musluklarımızdan grupları farklı kanlar akmalı ve onlarla banyo yapmalıyız. Bunun için Nemrut’a dua etmeliyiz. Belki suratsız karısı biraz olsun tebessüm eder. Ve her şey çok daha hızlı olmalı.

Bence Türk-Moğol imparatorluğunun hükümdarı Timur 1.5 milyon Iraklının ve 200.000 Suriyelinin kafatası kemiklerinden mimari açıdan çok daha güzel bir saray yaptırabilirdi.

Profesyonel terörist Mehmet Ali Ağca’nın çok reyting alan bir TV’nin stüdyosunda loş ışıklı bir odada sallanan yüz mumluk bir ampulün altında bir elinde Smith Wesson marka bir silah, diğer elinde hakiki Havana purosu, gözünde Recepson marka güneş gözlükleriyle canlı yayında Papa II. Jean Pol’ü Vatikan’da nasıl hakladığını hiç reklam arası verilmeden tüm ayrıntılarıyla anlatacağını ve millet olarak bizi o aptal mafya dizilerini izlemekten kurtaracağını ümit etmiştim ama yanılmışım.

Yakın tarih tezlerindeki Osmanlı külhanbeyi türü naralarına hayran olduğumuz tarih adamı Kadir Mısıroğlu’nun Türkiye’deki aktüel politikada ölçüsüz AKP yandaşlığı bizi derin bir hayal kırıklığına uğrattığından olsa gerek artık onu yine Osmanlı dönemindeki cinsel tercihleri farklı, renkli palabıyık oğlanlara benzetir olduk.

Sümela’nın Şifresi, Moskova’nın Şifresi ve Oflu Hoca’nın Şifresi, Bizum Hoca gibi bol sövgülü ucuz esprili gişe kaygılı filmlerin bu toplumda hala rağbet görüyor oluşu Karadeniz’i kuşatan popüler kültürün dine ve kadim olana açık saldırısının hala taraftar bulabiliyor olmasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Cumhuriyet Türklerin batı medeniyetine gönüllü olarak itaat etmesinden ve de okullarda kendilerine tarih diye anlatılan dinozor masallarına kör imanlarından başka bir şey değildir. Onun için bugün batı medeniyetinin kıçları pembe, dişleri beyaz modern maymunları olmamızı cumhuriyete borçluyuz. Türk milleti olarak beyaz adama karşı Kızılderililer gibi vuruşarak ölmediğimiz için utanç duymalıyız. Uguh!

Çaykur’a ait bir çay fabrikasındaki müdürlerin % 99’unun yılda tam iki ton birinci sınıf tomurcuk çayı bürokratlara, AKP’li teşkilat başkanlarına peşkeş çekme hakkının olduğunu öğrendiğim günden itibaren Çaykur’un ürettiği hiçbir çay markasını tüketmeme kararı aldım.


QUIS POLITIQUE

Aşağıdaki terörist ve politik figürlerden hangisinin AKP’nin dış politikasıyla karakter olarak birebir örtüştüğü savunulabilir?

A ) The Jackal Carlos
B ) Usame Bin Ladin
C ) Mehmet Ali Ağca
D ) Ariel Sharon
E ) Ahmet Davutoğlu


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

29 Ekim 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

İstanbul Feshane’de hemen her yıl düzenlenen Karadeniz derneklerinin katıldığı trajik derecede zavallılık kokan kültürel etkinliklerinden de anlaşıldığı gibi maalesef Karadenizlilik Türklerle alakalı bir olgu değildir. Eskiden Karadeniz’de yaşamış Rumların ve diğer halkların arkaik dönemlerde bölgeye koyduğu daha çok Helenistik kültürle alakalı insani bir karakterdir.

Türklerin tarihte kendi töresiyle İslam’ın tevhid ruhunu birleştirip Anadolu’da Rumlardan ve Ermenilerden kılıçla aldığı şeyi bugün Greko-Romen batı medeniyetin tümüyle yuttuğu Hıristiyanlar ( Ermeniler ve Rumlar ) Yahudiler modern dünyanın enstrümanlarını kullanarak geri almaya çalışıyorlar. İşin garip tarafı bugün bunu Türkiye’deki ahmak İslamcıların politik taşeronluğuyla yapıyorlar. Bunu yaparlarken de İngilizlerin yüzyıl önce krallık vermeyi reddettiği tarihsel olarak mağdur Kürt halkını kullanıyorlar. Bu açıdan belki Ermenilerle Rumların değil ama Yahudilerin idealleri çakışıyor.

Küçük İmaret Mezarlığı Batı Yakası / Trabzon

Huv’el Bâkî

1- Beni kıl mağfiret ey Rabbi-l Yezdân
2- Bi-hakkı Arş-ı azam nûr-ı Kur’ân
3- Gelüp kabrim ziyaret eden ihvân
4- Edeler ruhuma bir Fatiha ihsan
5- Kavukzade merhum ve mağfur Ali Efendi
Sene, 1101 Rebiülahir

Aslında Ebu Leheb Kureyşli Arapların Kâbe’nin içine koyduğu, putperestlerin yılın belli zamanlarında tapındığı o işe yaramaz altın geyiği çalıp Yemenli bir tacire oldukça iyi fiyata sattığında ve sonrasında Mekke’yi yönetmeye talip olduğunda büyük düşünmüştü.

Hatta Bacaksız amanın garip bir şekilde kör olmadan önce can sıkıntısından Arhancolos’un Babayros taraflarında attığı sosyal turlarda rastladığını söylediği içinde bütün tüyleri, ibiği, gagası, pençeleri hatta uğradığı kümeslerdeki tavukları içinden inciler çıkan simsiyah yumurtalar yumurtlamaya zorlayan cehennemin dibinden çıkmış gibi sabahları dakikalarca öten bir horozun, zerdali çiçeğine konmuş bir peygamberdevesi böceğinin, pespembe bir salyangozun ve de Kadahor’un tek caddesine konan tavus kuşu gibi rengârenk Nikobar güvercinlerinin olduğu karmakarışık hikâyesine de inandı.

Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethettiğinde sur içinden sur dışındaki mahallelere sürdükleri Osmanlı zamanında sanat ve ticaretle cumhuriyette ise spor ve siyasetle yeniden sur içine geri döndüler. Bu açıdan Trabzonspor asla salt bir spor kulübü değildir. İngilizlerin modern Romanın bir garnizon devleti olarak kurduğu cumhuriyetin Karadeniz’deki ileri bir karakoludur. Karakolun bir numaralı lejyoneri ise senyör kişiliğinden taşan kibri yüz hatlarına yansımış Özkan Sümer’dir.

Karadeniz’in kuzeyindeki savaşçı barbar Gotların antik bir Ortaçağ şehri olan Trabzon’a III. yüzyılda düzenledikleri zamansız yıkıcı saldırılardan kaçan Helenlerin sık ağaçlarla kaplı ormanların bulunduğu Çaykara, Maçka ve Tonya vadilerinin iç bölgelerinde saklanmaları ve zamanla oralarda Helenistik kültürün tüm inceliklerini ve hayat ateşini barındıran köyler kurmuş olmaları bölgedeki Rum tarihinin Karadeniz’i bulma ümidini tümüyle kaybetmiş Xenophon’un ordusundan ayrılmış hamile fahişelerden ve de kölelerden geldiği tezini zayıflatıyor.

Zalim Timur’u sarayında okuduğu birbirinden renkli hikâyelerle elde ettiği büyük servetle ülkesine dönmeye çalışan dünyaca ünlü İspanyol seyyah Clavino peşine taktığı kültür kervanıyla 1405’te Eylül ayının ortalarında tam yukarı Hemşin’den geçmeye çalışırken her altın sikke için kocaman bir istavroz çıkaran Hristiyan Ermeniler tarafından soyulduktan sonra kendini aç, susuz, yorgun, uykusuz, perişan bir halde Sürmene’nin pastoral sahiline zor attı.

Eski Türkiye’de radyodan dinlediğimiz Yurttan Sesler programındaki sadece türkülerde Çarşamba’yı sel alıyordu, yeni Türkiye’de AKP’nin belediye başkanlığını kazandığı her yeri sel alıyor, sayın okuyucular.

Ta çocukluğumdan beri gözlemlediğim Heraklia’nın kumluk dikenlik deltasındaki dağınık hanelere sinmiş kara kuru Çingeneliği ne Konakönü’ndeki zehirli sarmaşıkların duvarlarında boy verdiği portakal bahçeli asalet kokan Ceneviz tarzı evler ne de deltanın tam ortasından akan Volga sükûnetindeki derede fakir balıkçı kayıklarının dereye düşen kırmızı aksi silebildi.

Daha büyük bir izan sahibi olabilmek için Hititçe Urartuca dahil diğer dillerin de alfabesini öğrenin. Hatta mümkünse biraz da hiyeroglif çalışın, zira bu benim uçuk aforizmalarımın daha kolay anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Zarha Mahallesinin eski muhtarının mezarına beyaz, mor, kırmızı, turuncu çiçekler diktiler. Muhtarın şişman karısı ertesi sabah eşinin mezarı başında içli bir şekilde ağladı. Kızıyla ellerindeki Mushaflardan okudular merhuma. Kadın eşinin mezarından ayrılırken eğildi ve mezarın taşını öptü. Yaşadıkları derin acıyı sürdürmek için biraz daha direndiler. Sonra zaman tüm köksüz duyguları eritti ve onlar da muhtara karşı son görevlerini tamamlamış gibi ağır adımlarla ayrıldılar mezarlıktan. Geriye beyaz plastik sandalyeleri düzensiz, turuncu çiçekleri kendini salmış bir mezar kaldı.

O zamanlar Zarhalı Rumlar köylerinin yukarısındaki gür ormanlarda büyük bir ustalıkla yaptıkları kayıkları etrafı tümüyle duvarla çevrili Zarha kilisesinin üstünden geçen yola dizdikleri kızaklardan kaydırıp kilise papazına bol istavrozlu dualar ettirerek Sürmene sahiline indirirler ve keseleri kırmızı altın dolu müşterilerine teslim ederlermiş.

Yunan tarihçi Besari’ye göre Trabzon’u Akadlar ve Milletler kurmuştur. İmparator Vespasiyonus zamanında Trabzon’a liman, mendirek, hipodrom, tiyatro amfisi, iç kale ve su kanalları inşa edildi. Ortasında heykeller olan meydanlar yapıldı, şehir tipik bir antikçağ şehrine dönüştürüldü. MS 258’deki Got istilasıyla büyük ölçüde tahrip edilen Trabzon bir daha eski kavuşamadı. Bizans imparatoru I. Justiniaus Trabzon’u doğudaki Tzanlara ve İranlılara karşı tahkim etti. Muhtemelen Of kalesi Justiniaus döneminde Trabzon’un savunması için Tzanlara karşı inşa edilmiş ileri bir karakoldu.

Karadeniz’in köylerinde bütün panjurlar, perdeler çekilip giyotin kızaklı pencereler kapandığında Artvin’in örümcek püsküllü vahşi ormanlarının derinliklerinde bir Germakoçi’nin kırmızı gözbebekleri parlamaya başlıyor ve korkunç görünümlü sarı dişleri yavaş yavaş gıcırdıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ekim 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Sürekli geniş zamanda açıklamalar yapmak bir hayata çöreklenmiş sahte tanrıların yaptığı en iyi işlerden birisidir.

Hayatta Leipzig disipliniyle çok küçük bir konuda uzun süre ısrar ettiğinizde bile ortaya devasa bir sonuç çıkabiliyor. Onun için size yük olduğunu düşündüğünüz bir an önce yırtıp attığınız seri numaraları birbirinden farklı o biletlerinizi seyahatinizin sonuna kadar saklayınız.

Eğer sonbahar mevsiminde sararıp yere düşmüş büyükçe bir çınar ağacının yaprağını içinizden gelerek elinize alır, modeli, damarları, simetrisi, diğer cinslerden farkı, rengi, biyolojik yapısı, tanrısal mühendisliği üzerinde dakikalarca kafa yorma zahmetine katlanır ve sadece bir yaprak hakkında kendinize makul sorular sorar ve bunlara cevap aramaya çalışırsanız, bu basit durum size yaşamın sırlarından sadece milyonda birlik bir bölümünü ifşa edebilir.

Alt kademedeki çocukların İngilizce derslerine giriyorum. Tahtaya yazdıklarımı defterlerine geçiyorlar. Biri elinde defteriyle yanıma geliyor. ‘’ Öğretmenim güzel oldu mu?’’ Kargacık burgacık yazısına bakıyorum ve; ‘’ Evet, çok güzel oldu. Hatta o kadar güzel oldu ki, aslında bu sayfanı büyük sarı bir zarfa koyup, APS ile derhal Ğaynştayn bıyıklı eğitim bakanımıza göndermemiz gerekiyor. ’’ Çocuk tahtada İngilizce kelimeleri telaffuz ederken garip sesler çıkaran öğretmene tuhaf tuhaf bakıp duruyor.

Rus Çarlığının denizcileri Karadeniz’i geçip ani bir baskınla Trabzon’u ele geçirmeye kalktılarsa da yüzyıllar öncesinde olduğu gibi şehrin çok katmanlı yapısına sinmiş olan ilk Hristiyanlardan Aziz Eugenious’un koruyucu ruhu Altınbaş kilisesinin küflü nemli mahzenlerinden aniden hortladı. Gök uzun süre büyük bir öfkeyle gürledi, tanrılar kaynak yapıyor gibi şimşekler çaktı. Ardından soluksuz sağanaklar bastırdı, dereler, ırmaklar köpürdü. Karadeniz’de dalgalar azgınlaşıp köpürdü. Aziz Eugenious’un ruhu kuğu yürekli Çar askerlerini Akçaabat’ın batısındaki Sargana sahilinde karaya çıkmaya zorladı. Bu sefer Akçaabatlılar ve bölgedeki Osmanlı neferleri taarruza geçti ve Rusları Karadeniz’e püskürttü. Ama Çarın sebatkâr askerleri bu olaydan tam yüzyıl sonra Rize’yi ve Trabzon’u işgal etmeyi çilekeş ninelerimizi öpmeyi başardılar.

Başta Yunanlar olmak üzere neredeyse bütün Akdenizliler sıcaklığın çekilmez olduğu yaz aylarında tıpkı antik çağlardaki güzellik tanrıçaları gibi her öğle vaktinde bir saatliğine güzellik uykusuna yatarlarmış. Bu güzellik uykusu sayesinde daha sağlıklı daha uzun bir ömür süreceklerine Tanrı’nın onlara aynı gün içinde daha diri bir hayat sürdükleri ikinci bir gün bahşedeceğine inanırlarmış.

Zarha’nın eski halk partili muhtarı öldü. Kuşluk vakti yanık bir sala okudular ona. Tüm günahlarından arındırır gibi iyice yıkayıp pakladılar, kefenlediler, maun ağacından yapılmış bir tabuta koyup musalla taşına yatırdılar ve cenaze namazını kıldılar. Zarha Camii’nin bahçesinde Türklerin savaş baltaları gibi maşat taşları olan bir mezarlığın köşesine defnettiler adamı. Ertesi gün sabah vaktinde üç kadın hala taze toprak kokan mezarının başına oturmuş kediler gibi içli içli ağlıyordu.

Sonu gelmez isyanlardan Ruslara karşı çete savaşlarından yorgun düşen Memiş Ağa sonunda Kastel’in düzlüğünde kendisine geniş odaları olan banisi Davud yıldızlı oldukça büyük bir konak yaptırdı ve dayayıp döşeyerek istirahate çekildi. Karadeniz’den esen serin rüzgârların yatak odasının tavanındaki büyük pervaneyi döndürüp tıkır tıkır sesler çıkardığı sıcak yaz gecelerinde derin düşüncelere dalıp uyudu. Bütün o tatlı uykulardan sonra Memiş Ağa yüz yaşına girdiği günün sabahında Osmanlı askerlerince yakalanıp idam edilmesine sürüp gitti.

Malakan evin arkasındaki işliğinde kısa kış günlerinde bir ay boyunca özenerek yaptığı yüz adet şimşir kaşığının üzerinde tereyağı birikmiş nefis kuymaklara bandırılmak yerine yedi adet bakire portakallardan birinin kır düğününde şıkıdım şıkıdım diye çalınacağını hiç düşünememişti.

Subtropikal görünümlü ormanlara sağanak yağmurlar yağdı, Karadeniz’in bütün dereleri köpürüp coştu, köylerin tarlaları taze toprak koktu. Megrelistan taraflarında bir Germankoçi gece yarılarında ıssız ırmaklardan kayalara ağaçlara toslayarak bulanık sulara batıp çıkarak göz görmemiş büyük bir kaosla kendini Karadeniz’e attı ve arpa tarlaları biçildikten sonra toprağa cemre düştü.

Her hafta sonu olduğu gibi Bacaksız o hafta sonu da evleri uzak portakalların tamamlanmış dantel modellerini birbirine taşıma işinden kuruşlar ve taze portakal kokan masum öpücükler kazandı.

Kaçışan atların ardından kimler nasıl yaptıysa yaptı, Balalo’ya giydirdikleri pasaklı bir Nazi üniformasıyla ve de üst dudağı kömür karasıyla bir tutam bıyık olarak iyice boyanmış bir şekilde köyün meydanından çavuş ve jandarmalara karşı kaz adımlı bir tören geçişi yapmayı başardı. Durumdan nem kapan Föter’in emriyle Forfolos Osman emir kulu çavuşa yağcılık olsun diye Balalo’nun köy meydanındaki köhne kürsüdeki mevzuyu bir türlü tutturamayan politik gevelemesini onu yaka paça aşağı alarak böldü. Forfolos bu faziletsiz eylemiyle Föter’in ve çavuşun üstün takdirine mazhar oldu.

Köyde taşra kasvetinin tavan yaptığı o kış gününde Cemil Çavuş’un Aşkemo ve Cemalle tam on domuzu Kancilopotamo vadisinde sıkıştırıp mermi manyağı ettiği, dokuzunu geberttiği ve sadece birinin ağır yaralı olarak ormana doğru kaçtığı haberi tüm Arhancolos’a yayıldığında başta Föter ve Forfolos Osman olmak üzere köydeki tüm halk partililer derince soluyup soğuk ama samimi birer salavat-ı şerife getirdiler.

Bütün o kaotik kış günlerinin birinde Forfolos Osman’ın halk adına yanlış tarafta yer aldığına kesin olarak kanaat getiren Balalo saplantılı bir ruh haliyle bir akşam vakti İpsalantilerin fındıklığının dibindeki dar patikadan geçmekte olan Forfolos Osman’ın üstüne atladı. Onu öfkeli bir dinozorun tırtıllı kuyruğu çarpmış gibi yolun altındaki karla kaplı gübre öbeklerine yüzüstü kapakladığı gibi bir ifrit hızıyla kayıplara karıştı. O kadar ki geriye ekşi ter kokusuna karışmış ağır osuruk kokusundan başka hiçbir iz bırakmadı.

‘’ Tanrılar insanları yaratmaya koyulduklarında hem çok hoş olsun, hem de uzun süre yaşasın istediler ve ilk insanları altından yaptılar; tanrılar bundan çok memnundular, çünkü yarattıkları ilk insan çok güçlüydü ve pırıl pırıl parlıyordu. Tanrılar zamanla baktılar ki altından ilk insan hareket edemiyor, yürüyemiyor ve çalışamıyor. Bu kez tanrılar bu sorunu nasıl çözeriz diye kara kara düşünmeye başladılar ve bu kez odundan başka insanlar yaratma kararı aldılar. Odundan insanlar toprağın rengini almıştı ve çok yürüyüp çok çalışıyorlardı. Tanrılar tam memnun olmuş neşesini bulmuşlardı ki bu kez çok daha farklı bir şeyin varlığını fark ettiler. Altından olan insanlar odundan olan insanları kendileri için çalışmaya ve yükümlülük altına almaya zorluyordu. Sonra tanrılar insanı mısırdan erkeği yaratmayı ve ağaç dalından kadın cinsini yaratmaya karar verdiler. Böylece uyumaya gittiler. ‘’ Aztek Masalları Subcomandante Marcos

Karadeniz’deki Artvinli atmaca avcıları ile Rizeli atmaca avcıları arasında yüzyıllardan beri yaşanan klasik palavra sıkma yarışlarına son zamanlarda bahçelerinde bir Kafkas boğasının kurutları büyüklüğünde 250 gramlık hormonsuz kivi yetiştirebildiklerini iddia eden Trabzonlu çiftçiler de eklendi.

Sürmene’nin asalet bulvarındaki refüjü 12’lik inşaat demiriyle çevirmeyi akıl eden AKP’li belediye başkanı ne büyük başkandır. Onun partisinin belediyecilik anlayışı ne yücedir!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.