29 Ağustos 2016 Pazartesi

BİR SEL FELAKETİNİN ANATOMİSİ

Bu da, Zamanolu Zaromuşîya Mamika’nın güzel ağustos günlerinde evlerinin önündeki koca gövdeli Rus armudunun altındaki hasırlı iskemlesine oturup püfür püfür esen rüzgârlarla serinlenirken yamacına yanaşmış delikanlılara anlattığı hikâyelerden biriymiş. O zamanlar Zaromuşîya henüz on dokuzunda esmer tenli, sol yanağını küçük beni olan alımlı kutlu bir bakireymiş. Sekiz odalı konak türü bir evin mutfağında pazı pişiriyor, doğradığı soğanların acısıyla gündüz gözüyle kurduğu hayallerin ortasında neredeyse ağlıyormuş. Dedesi evin arka tarafındaki özel işliğinde bakır kazanları, tavaları kalaylıyormuş. İşini yaparken de hep aynı türküyü terennüm ediyormuş. ‘Oy Trabzon Trabzon da, için kalay için kalaylı kazan!’ Bunu her büyük kazanda mutlaka dillendiriyormuş. Ama sıra sahanlarda ve tavalarda geldiğinde daha hafif kaydalar vuruyormuş. Ev ahalisinden kuşluk vakti tarlaya gidenler taze patates çıkarıyor, ormana gidenler ise kaşıklık şimşir ağacı kesiyormuş. Köyün tepesinde süzülüp kümesleri kollayan atmacaların arsız varlığını saymazsak köyde aykırı herhangi bir şey yokmuş. Bir de arada bir tozu toprağı kaldıran o ayarsız temmuz rüzgârlarını.
Karadeniz köylerinde yüzyıllardan beri devam eden klasik kuraldır. Tanrı insanın öğleye kadar çalışmasına müsaade eder. Öğleden sonra Karadeniz tarafında birikmiş kara bulutları vadilerin içlerine gönderir ve öğleye kadar verdiği bütün avansı bir çırpıda geri alır. Bu ani hava dönüşümünden sonra gelinler, yaşlı kadınlar güzel havada biçip kurutmaya bıraktıkları çayırları, dalından toplayıp evlerin taşlıklarına serdikleri fındıkları yağmurdan kurtarmanın telaşına düşerler. Bu Karadeniz’in yüzyıllardan beri değişmeyen ilahi kuralıdır. Ve tanrının insana oynadığı bu oyuna insanın koyduğu karşı bir karakter de yok değil.
O yıl temmuz ayının ilk haftası pazar günü öğleden sonra da öyle oldu. Vadinin aşağı tarafından yürüyen kara bulutlar yemyeşil dağların tepelerine dayandı. Hava iyice karardı; havadaki bunaltıcı nem tavan yaptı. Saat üç sularında gökyüzü kurumuş dal gibi çatırdamaya ve arkasından şişmekler çakmaya başladı. Gök gürültüsü artıkça yağmurun ilk iri damlaları mısır ve fındık yapraklarına tok seslerle düşmeye başladı. Günler boyunca devam eden hemiptera korolarının cızırtısı yağmurun ilk ıslaklığıyla kesiliverdi. Evlerinin balkonlarında oturup Karadeniz yağmurlarını izleyen yaşlı hacınineler için bu tabiat harikası vakıa Hicaz treniyle kutsal topraklara yolculuk yapmak gibi huzur vericiydi. Sağanak yağmur evin taşlığına koca bir şemsiye gibi yığılmış Rus armudunu patır patır döküyordu. Kızlar an be an şiddetlenen yağmurdan kaçıp nefes nefese eve vardılar. Sırtlarındaki iki sepet topraklı taze patatesi gürültüyle salonun köşesine yığdılar. Kapının eşiğine koydukları yemeklik patateslerle beyaz ayaklarını yıkarken köyün semalarında Rus gâvurunun Trabzon vilâyetini denizden topa tutması gibi artarda şimşekler çakıyor ve gök, tanrının gazabı gibi gürlüyordu. Dedem evin arkasındaki iki adımlık işliğinden kapıya gelene kadar sırılsıklam oldu. Hazır ıslanmışken bir de ikindi namazı için abdest alayım, dedi ve elini çatıdan sızan berrak suya uzattı. Abdestin sonunda yağmurun bereket olduğunu söyledi. Babaannem mutfakta oturduğu peykeden; ‘’O zaman Nuh tufanında boğulanların hiçbir günahı yok, hepsi de rahmete gark olduğuna göre!’’ dedi. Evde uzun zaman süren sessizliğin bütün manifestosu babaannemin tanrıya kıyak yapmayan o tuhaf sözü oldu. Yağmur şiddetini arttırdıkça damlacıklarının yeşil floradaki moleküler yoğunluğu sisle pus arası kalın bir örtüye dönüştü. Köydeki bütün tarlalar, ormanlar, canlılar hatta sahipsiz mezarlardaki ölüler bile suya iyice doymuş olmalıydı. Kızlar yağmur damlaları değmemesine rağmen balkondaki renkli çamaşırları alelacele topladı. Babaannem üst kattaki doğu odasının pencerelerinden birini sonuna kadar açtı ve eli çenesinde kaygılı gözlerle patikanın sonundaki mezarlığın dönemecine odaklandı. ‘’İnşallah sağ salim muşmuş komuna ulaşmışlardır cenabı hak!’’ diye dua etti. Taşlığın köşesindeki fesleğenlerin ve ıtırların ip gibi yağmur altında sürekli titreyişini izledi bir süre.. Nihayet pencereyi çekip her basamağı farklı bir nota gibi zangırdayan merdivenden aşağı kata indi.
Hamsi desenli sinideki iki şimşir kaşığın yokluğuyla akşam yemeği ölüm sessizliğiyle geçti. Sofradaki tek sahici çaba önündekinden yemek ve ağzını şapırdatmamaktı. Yağmurun iyice soluksuzlaştığını gören babaannemin ana yüreği daha fazla dayanamadı ve arka kapıya çıktığı gibi;’’ Oğul Yusuf, Aliii!’’ diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Cevap sonu hiç gelmeyecekmiş gibi bir şırıltıydı. Dedem; ‘’ Merak etme, bu mübarek havada orman köyden de evden de emniyetlidir.’’ dedi. Babaannem dedemin bu umursamaz haline içerledi ve huysuz bir laf daha etmiş; ‘’ Sen bu yaşta bunadın, tam Mazhar Osmanlık oldun.’’ dedi. Dedem; ‘’Boşuna endişeleniyorsun. Hazar ırmağındaki kayalığı geçememişlerdir sadece!’’ diye cevap verdi. Babaannem hiç alışık olmadık şekilde hemen sakinleşti. Belli ki dedemin sözüyle ikna olmuştu. Evdekiler tam yağmurun insanı hipnotize eden uğultusuna dalıp gitmişken küçük kız üst katlardaki odanın birinden çığlığı bastı. Hışımla üst kata çıktık. Aman Allah’ım, odanın tam ortasına ip gibi bir yağmur suyu iniyor ve döşemeden kapıya doğru yürüyordu. Sanki bir Zümrüdüanka kuşu kıçında taşıdığı gümüş yumurtayı daha fazla tutamamış, bu yağmurda tam çatımızın üzerine bırakmış, oluklu kiremitlerimizden birini tuzla buz etmiş ve bu kasvetli akşam vakti başımıza bir çorap da o örmüştü. Hemen gündüz kalaylanmış kazanlardan birini suyun aktığı yere yerleştirdik. Yerleri paçavralarla silip yağmur suyunu pencereden dışarı sıktık. Mutfaktaki iki parlak kandilin ışığındaki sabit nesnelerle dışarıdaki soluksuz yağmurun uğultusu arasında gidip gelen düşüncelerimiz halden hale giriyordu. Derken kedimiz Karakada zifiri gecenin koynundan bir puma edasıyla çıkıp geldi. Kapının tam eşiğinde durdu ve kuyruğunu havaya dikti. Haline bakılırsa kuytularda iki düzine fareyi haklamıştı. Hiç birimizden yüz bulamayınca yıldırım çarpmış gibi silkelendi. Sarı gözlerini bizden kaydırıp salonun ortasındaki süt dökülmüş emaye çanağına seğirtti. Yağmurun yoğun uğultusuna rağmen kedinin lık lık, yudumlamasını işitebiliyorduk. Sonra çok kötü bir şeyler olacakmış gibi ahırdaki yayla azadı inek böğürdü. Ardından yağmur sesi kışkırtmış gibi uzun uzadıya işedi. Dedem pencerenin dibindeki peykedeki koyun postu üzerinde tatili erkân riayetli namaz kılarken babaannem mutfağın karşı köşesindeki peykede oturmuş sert bakışlarını ona odaklanmıştı. ‘’Sanki bir işe yarayacak o dualar!’’ diye mırıldandı. Dedem öfkeli bir;’’ Allahuekber!’’ ile yanıt verdi. Namaz kılarken yapabileceği sadece bu kadarıydı. Normalde inançlı bir insan olmasına rağmen yerlilikten kalmış bu türden asi tavırları da vardı. Babaannem can sıkıntısından yine kandilin birini aldı ve bu kez tersten garip notalı merdivenlerden üst kattaki penceresi açık odaya çıktı. Yağmur, nefesi bitmeyen yağmur yine yağmur. Bereketin bu kadarı da biraz fazlaydı. Daha şimdiden köyün mısır tarlalarını kırıp geçirdi, diye mırıldandı. Kapkara bir denizin üzerinde sabit kalmış bir transatlantik de gibiydik o gece.
Uzun ve suskun saatler boyunca en yakın komşumuzun köpeğinin kesik kesik havlaması dışında hiçbir ses işitilmedi. Sanki bir ara yağmur biraz durulur gibi oldu. O zaman da şimşekler arttı. O kadar ki Amerikan başkanı basın mensuplarına açıklama yapıyormuş gibi flaşlar artarda patlamaya başladı. Çok yakınlarda meçhul bir yere yıldırım düştü. Babaannem burnuna keskin bir yanık kokusu geldiği hissetti. Sonra o kokunun yaşlı bunağın gündüzleri işliğinde yaktığı kalay ateşinden olabileceğini düşündü. Ya da köyde yağmur çamur demeden hamamcı olmuş bir günahkârın gece vakti su ısıtıyor olduğu sanrısına kapıldı. Ama yine de en güçlüsünün o yıldırımın köyün cinci kadınının seranderini yakmış olabileceği ihtimaliydi. Yaşlı kadın her şimşek çakışıyla yağmurun yakınlardaki mısır tarlalarını yere serildiğini daha net gördü. Güzel havalarda eski mezarlıkların yayından geçerken insanın her nefes alışında genzinde hissettiği, içinde devedikeni gibi hafif bir kuruluk uyandıran ve ne aşağı ne de yukarı giden o acı tadı hissetti yeniden. Mezarlardaki ölülerin yağmur suyuyla iyice köpürmüş, çürümüş cesetlerinin kokusuna benziyordu. Babaannem daha fazla dayanamadı. Dedemin salonda paslı bir çiviye asılı eski paltosunu ve kandili kaptığı gibi kendini kapıya attı. Ağlamaklı bir sesle; ‘’ Yusuf, Ali oğlum!’’ diye inledi. Ayaklanıp peşine düştüğümüzde elindeki kandil sönmüştü. Dedemin de sönmüş kandille koşup bize katılmasıyla yağmur altındaki ıslak kör tiyatrosu daha da büyüdü. Babaannemin küçük bedenini karanlığın en karanlığı o tahmini kapıdan içeri sokmayı başardık nihayet. Kandilleri mutfaktaki küllükte saklanmış cılız ateşten üfleyerek yeniden tutuşturduk. Küçük kız hariç hepimiz denizden çıkmış gibi sırılsıklamdık. Ben ve büyük kız üst odalardan birine çıkıp entarilerimizi değiştirdik. Sonra evdekiler baygınlık geçiriyormuş gibi bir köşeye sinip uyuklamaya başladılar. Sivrisinekler babaannem hariç her birimizi farklı bir yerden ısırdı. Nedense babaannem gece yarısı olmasına rağmen evin kapısını kapatmadı. Zaten o kapının kapalı olduğuyla ilgili zihnimizde en küçük bir resim yoktu. Bu yağmurda gelen kim olursa kapımız ona sonuna kadar açıktı. Aradan ne kadar zaman geçtiği meçhuldü. Büyük bir çatırtı ve yaylanarak çarpma ve titreme sesiyle irkilip uyandık. Babaannem bu kez arka kapıyı da sonuna kadar açtı. Etrafı kolaçan etti ama olup biten şeyden emin bir türlü olamadı. Büyük kız; ‘’ Rus armudu devrilmiş sanırım!’’ dedi. Küçük kız diğer camdan zifiri karanlığa baktı ve;’’ Hayır, büyük dalı tarla merteğinin üzerine düşmüş. Armutlar boncuk gibi patikadan aşağı akıyor.’’ dedi. ‘’Ne göz Ya Rabbim!’’ diye geçti içimden.
Dedemin köşedeki Roma rakamlı alafranga saati şayet doğru ise saat iki gibi çığ kopma sesi gibi bir şey duyduk. Dedem mutfak peykesindeki yastığa yaslanmıştı. Babaannem mutfak kapısının eşiğinde bir tabureye oturmuş kandili yere bırakmış karşısında uysalca uyuklayan Karakada’ya bakıyordu. Kedinin şefkat yumağı olmuş hali onun arada bir dalgalanan duygularını dizginliyordu. ‘’Yusuf, Ali neredesiniz oğullarım? Gidip muhtara haber vereceğim.’’ şeklinde mırıldanınca yattığı yerde sol omuzundan sağ omuzuna dönen dedem gözlerini açtı ve yine o nakaratı tekrarladı. ‘’Merak etme, bu yaşta onları kurt yiyemez, kuyuya da atılmadılar. Çıkıp gelirler işte.’’ dedi. Babaannem yine birkaç dakikalığına ikna oldu.
Terastaki kazan dolup önce üst kattaki odaya sonra alttaki mutfağa akmaya başlayınca dedem yine bağırmaya başladı. Yeniden ayaklandık. Kazanı boşuyla değiştirip altı ayakla tutarsız notalı basamakları inip kendimizi mutfağa atmıştık ki evin arka tarafından bir çökme sesi geldi. Dedem o sese karşılık birkaç kez daha kelime-i şehadet getirdi. Evin başından geçen patika yolun zehirli sarmaşıklarla kaplı kısmının neredeyse yarısı yıkılmıştı. Taşlar evin taşlığına yuvarlandı. Zaman o kadar yavaş akıyor, felaket sarmalı o denli soğukkanlılıkla bizi sarmalıyordu ki artık her yağmur damlasının sesini, çatıdaki her tıkırtıyı en küçük desibeline kadar dinler olduk. O esnada dedem peykeden doğruldu ve; ‘’ Sesleri sen de duydun mu?’’ diye sordu babaanneme. ‘’ Hayır, ben ses mes duymadım. Dedim ya sen bunamaya başladın!’’ diye çıkıştı yine. Dedem kandili eline alıp arka kapıdaki tuvalete gitti. Zira sürekli yağmur şırıltısı insandaki işeme hissini kamçılıyordu. Birazdan elinde kandille salona döndü. ‘’ Vuh Şerife, arka baca yıkılmış, nasıl duymadınız onu?’’ diye seslendi. Babaannem de elindeki kandille arka kapıya gitti. Biz mutfakta karanlıkta kaldık. ‘’ Sen duysaydın ya bunak!’’ diye gürledi kadın. Ellerimizde kandiller kiler odasına dalmıştık ki her tarafı suyun basmış olduğunu gördük. Bacanın içi kararmış kiremit taşları ve molozlarla dolmuştu. Kömürden sızmış kapkara yağmur suları tahta döşemeyi kaplamıştı. Mısır çuvallarını, turşu küplerini, yağ ve peynir kavranlarını alelacele salona taşıdık. Çatlak duvardan su sızmış dolaplardaki öteberiyi bir çırpıda boşalttık. O esnada farelerin cıyaklayıp ayakaltında dolaşıyor oluşu kızların sinirlerini geriyordu.
Havanın karanlığından bir türlü sabah olmuyordu. Ya da olmuş sabah bir türlü bitmiyordu. Dedem sabah namazı sonrasında düzlükteki seranderin siluetinin yan yattığından emin olunca evdekilere; ‘’ Galiba kıyamet kopacak. Şu hale baksanıza!’’ diye bağırdı. Belli ki on beş yıl önce Bolşeviklerin şerrinden kurtulmak için Kırım’daki demirci dükkânını açgözlü Ruslara kelepir fiyatına satıp kaçtığı o makus günlerde köyüne dönüp kalaycılığa başlamakla yağmurdan kaçarken aslında doluya tutulduğunu nihayet anlamış oldu. Dünden beri huysuzca laflar eden ve evdeki kederi katmerlenen babaanneme de cevap vermez oldu. Normal zamanda bir iki tereddütlü adımla geçilen Demircilerin taşan ırmağını aşıp köyden haber almaya imkânı yoktu. Bütün gün yaptığımız iş patates haşlayıp taze peynire bandırıp yemek ve birazcık olsun içimizi ısıtmaktan ibaretti. Ahırdaki inek memelerine kadar katran rengi suyun içine gömülmüştü. Suyu tenekelerle boşalttıkça ahırın içindeki su berraklaşıyordu. Suyun üzerinde çırpınan akreplerin varlığı felâketin içinde neredeyse hiçbir şeydi. Derken köyden ilk haberler ulaşmaya başladı. Gelen geceyi Aliyle eski bir bağ evinde geçiren Yusuf’tu. Benzi sapsarıydı. Tabanları aşınmış çarıklarını ırmağa kaptırmıştı. Hazar ırmağının kayalıklar altında oluşan gölde tam altı adet şişmiş domuz leşinin çarkıfelek gibi durmadan döndüğünü, ortadaki şişmemiş domuzun ise hipopotam gibi sürekli homurdandığını anlattı bize. Ali bir türlü ırmağı geçmeye cesaret edememişti. Nihayet babaannem biraz olsun nefes aldı, yüzündeki katı çizgiler yumuşadı. Küçük kız elindeki mısır ekmeğiyle yoğurdu Yusuf’un önündeki boş sofraya bıraktı. Şimşir kaşık mısır ekmeği doğranmış yoğurda o denli hızlı inip kalktı ki Yusuf bir çeyrekte yoğurdu mideye indirdi. Önündeki haşlanmış patatesleri neredeyse hiç soymadan ve doğru dürüst çiğnemeden yutuverdi. Nişasta yanaklarına renk verdi. Feri sönmüş gözbebekleri ışıdı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

ESKİ BİR EFENDİNİZ OLARAK SÖYLÜYORUM; HENRY FORD İŞİ OTOMOFİL BİNİYOR OLMAK YA DA KESESİNDE BENJAMİN FRANKLİN DÖNEMİ DOLARI TAŞIYOR OLMAK MODERN KÖLELİĞE ÇARE DEĞİLDİR

Haşmet Babaoğlu’nun seçkin bir Roma vatandaşı olmadığı zamanlarda yani entellektüel kibri henüz insani tarafını bastırmamışken aramız iyiydi. Onunla sürekli yazışırdık. Bana çok az kişiye verdiği mail adresini bile vermişti. Gazete Vatan’da yazarken Onlar Kahramanlar ve Bir İyilik Tarifi başlıklı iki tam yazımı yayınlamıştı. Hatta hiç unutmam Bursaspor’un şampiyon olduğu yıl Dikkat Timsah Çıkabilir adlı fantastik aforizmalarımdan oluşan yazılarımdan sıkı bir alıntı bile yapmıştı. İlk kitabım Temelyon’un tanıtım bültenindeki kutlu sözler ona aitti. Sonra o da cumhuriyeti satıp bay potansiyel başkana biat edenler güruhuna katıldı. Bay potansiyel başkan gibi ulaşılmaz, erişilmez oldu Babaoğlu. Onun için aklıma geldiğinde onu ondan değil bir Oflu olarak direkt tanrıdan soruyorum.

Oflularla daha doğrusu onların özelinde bütün Trabzonlularla aramda karşılıklı güvensizliğe dayalı tuhaf ama iyi bir ilişki var. Onlar sırf görünürde sağlam bir feodal dayanağım olmadığı için sözümü peşinen geçersiz, beni yok sayarlar. Ben de onların Doğu Karadeniz’deki namlı ağaların gölgesinde kalmış aile tarihlerini fazlasıyla sefil bulurum. Onların çoğu geçmişlerindeki Rumluğu (hayatı demleyen insani bir renk olarak) inkâr ederler. Bir teneke mısır rüşvet verip asaletli bir soyadı almamışlar gibi, Ruslar geldiğinde Çar’a sadık kalmamışlar, gittiklerinde ise Türklüğe abanmamışlar gibi davranırlar. Yani Trabzonluların kahir ekseriyetinin kendilerini aklama üzerine yalanlarla dolu bir tarihi, benimse tanrıya, tarihe ve insana kıyak yapmayan hoyrat bir kalemim var. Onun için onlarla asla anlaşamam. Onların cami cemaatinden para isteme işini Çaykaralı hocalara yaptıracak kadar derin mollaları, cumhuriyetin yirmi küsur ulusal mafyasının on yedisini bağrından çıkaracak kadar büyük hünerleri var. Benimse onların dağları mesken tutmuş eşkıya dedelerinin ruhlarından geriye kalan insancıkları Türkçeyle gün yüzüne çıkaracak keskinlikte bir kalemim. Onların evliyaullah ile eşkıyaullah arasındaki hoyrat zikzakları benim için edebiyatın bulunmaz konusudur. Kısacası bir yazar olarak onlarla anlaşmama imkân yok. Zaten onların zamane liberal tanrılarına da ters bir adamım.

80 milyonun hukuki iradesinin büyük bir çuvala tıkıştırıldığı, olup bitenlere itiraz edenlerin kellelerinin giyotinle anında indirildiği, görünürde bize şaşalı bir Kurtlar İmparatorluğu vadeden, karanlık bir tünelin tam ortasında bir dizi kaotik vakıanın cereyan ettiğini iliklerimize kadar hissettiğimiz ama ne olduğuna bir türlü vakıf olamadığımız garip mi garip bir dönemden geçiyoruz. Yani bugünlerde memleket AKP’nin sürat köprüsü gibi.

Her şeyin bu denli rasyonel olduğu, dozu çok iyi ayarlanmış sinirleri alınmış sözlerin ortalığı kapladığı bir dünyada, bilhassa psikiyatri servislerinin, rehabilitasyon merkezlerinin, deli hastanelerinin vızır vızır çalıştığı, herkesin fazlasıyla akıl küpü olduğu bir Türkiye’de uçkuru kırk düğümlü, başı kabak, yalınayak, hırpani kılıklı bir zır delinin paldır küldür köy meydana çıkıp, şüpheli gözlerle bizleri süzüp, mevzuyu bir türlü tutturamayan bölük pörçük laflar etmesi, faziletsiz bir şekilde yellenmesi sonra köyün ihtiyar heyetine ana avrat küfredip ve hışımla ortadan kaybolması gerekiyor. Akıllıların hayatı bu denli çekilmez yaptığı bir ülkede bu türden bir delice çıkışlar ruh sağlığımızı korumamız için elzem görünüyor.

Cemaatin ‘himmet’ adı altında Türkiye’deki eşraftan yıllar boyunca kopardığı cukkalar ne idiyse eski topçu Arif Erdem’in kendini rakip ceza sahası içinde yere bırakıp Türk hakemlerinin gözlerinin içine bakarak Galatasaray adına aldığı ucuz penaltılar da oydu.

Bay potansiyel başkanın emrindeki Türk ordusu Cerablus’a girdiği şu kritik günlerde eski reisicumhur Abdullah Gül’ün Türk askerinin Türkiye’ye sağ salim dönmesi için hâlâ dua etmemiş olması, bir zamanlar Çankaya Köşkünün pembe panjurları arkasından yönettiği bu büyük ülkenin sıradan bir yurttaşı olarak beni elemlere gark ediyor Sebastiyan.

Bay potansiyel başkan demokrasinin zaafından yararlanıp talancı bir halkla sandıkta çaldığı cumhuriyeti zimmetine geçirmeye çalışıyor. Cemaat ise koca cumhuriyeti himmet olarak Pensilvanya’ya taşımaya çalışıyordu. Kürler ise; ‘’Hani bize ama hani bize!’’ diye zılgıt çekiyorlar. Bütün bu hengâmede ahlak ve adalet adına tavır koyması gereken Milli Görüş kaçkını bukalemun sürüsü ise bay potansiyel başkanın kendilerine lütfettiği sözde demokrasi nimetinin diyetini ödemek için AKP’lilerin kuyruğuna takılıp sokağa iniyor ve tankların altına yatıyor. Bu trajik gerçeği yazdığımızda ise habire bize somurtuyorlar. Bütün bunlar olurken Türk siyasi tarihi içinde tek cümleyi hak etmeyecek süprüntü olduklarının farkında değiller. Ve siz o koca bilgenin bir ömür size söylediği şeylerden tek bir kelime bile anlamamış budala sürüsü! Çok yakında Mısır’da Kıpti ordusuyla savaşacak namussuz bir orduda bitli piyade olacaksınız. Şimdiden mataranızı iyi doldurun!

Meselâ ben mevsimin ilk incirini her çeşni edişimde çok farklı şeyler hissederim. Bir meyveyi yemekten ya da bir taamdan doymaktan çok daha değişik bir şeydir bu. Ağzından bal damlayan, morluğu kızıla dönmüş, çatlakları bembeyaz o Maranzul incirinin iki parçasını birbirine sürtüp iyice ballandırdığımda saf çocukluğuma geri dönerim. Daldan henüz koparılmış taze incirin tadı tüm damağımı kapladığında ise sırf insanlara çok daha güzel sözler söylemem için Yüce Tanrının sadece birkaç saniyeliğine dilime dokunduğunu düşünürüm. Ama bu mucize ikinci üçüncü incirde asla olmaz. Sadece birkaç saniye süren o hissi tekrar yakalamak için koca bir yıl ve güneşli bir Karadeniz ağustosu gerekir. Sonrası sırf bana inat olsun diye taptaze incirlerimi gagalayan alakargalara küfürdür.

Meselâ şu meşhur Çin Seddinin temelinde açlıktan, takatsizlikten bir taşı taşımaya güç yetiremeyip ölen Çinlilerin kemikleri vardır. Mısır’daki ehramlarda çalışan köleler birer tas çorba ve hayalarını örtecek çuhaya razıydılar çalışmak için. Bazılarımız çok şanslı zira ayağı taş kütleleri altında kalan köleler için ne bedava ağrı kesici veren eczane ne de sigorta vardı. Dahası iş motivasyonunu bozacak en ufak bir ah, vah, uf, puf türü bir ünleme zerre tahammül yoktu. Amerika’daki gökdelenlerin temelinde ise Afrikalı siyahların emeği vardır. Yani yeryüzünde inşa edilmiş çoğu muazzam eserler, görkemli saraylar büyük gaddarlıkların, haksızlıkların nişanesidir. Bugün Türkiye’de üniversite mezunu A 101 çalışanı bir kasiyer tam 12 saat çalıştırılır, bu memlekete gökten altın yağsa yine asgari ücret alır ve çalışma esnasında oturma hakkı bile yoktur. Onun için A 101 çalışanları yorgunluğu azaltacak ortopedik ayakkabı giyer. Çünkü onlar tam da sırat köprüsünün üzerinden geçiyormuş gibi bir hayat yaşarlar. Ve bunu bu ülkede çalışma hukukundan sorumlu her orospu çocuğu adı gibi bilir.

Meğer devlet dedikleri tank paletleriyle kırmızı kurdeleler arasına kaçırılmış en büyük zenginlik imiş. Başımızda başı kuru üzüm gibi sadık bir Habeşli köle de yok. Cemaatin sapıklığından hiza alacak kadar da milliyetsiz değiliz. Yani demokrasi diyeti adına ortalığa korku salıp pilli iradeyi çuvala sokmaya çalışanlara karşı isyanımıza mani bir durum yok!

Ben biraz ters bir adamım; tuhaf zevklerim var. Meselâ şu günlerde en çok istediğim şey bir Zaman gazetesi alıp baştan sona göz banyosu yapar gibi okumak. Ama baktım, gazete bayilerinde yokmuş. Sızıntı dergisine abone olmak. Bazılarına inat yıldız falları gibi fuzuli şeyleri okumak. Uzayın ve sonsuz galaksilerin anlam ve önemine ilişkin hafif makaleler okumak. Yine bir Süryani papaz ile kol kola girip yeni sürat köprüsünden geçmek ve her hafif sarsıntıda papaza; ‘’Sen her ihtimale karşı sağlam bir kelime-i şahadet getir, bu AKP’lilerin yaptığı işlere güven olmaz!’’ diye makul bir teklifte bulunmak.

Rumlar paganlık dönemlerinden kalma huylarından olsa gerek bilinmezliklerle dolu doğadan tanrı gibi korkarlarmış. Ve akşam olur olmaz evlerine çekilir, kapılarını sıkıca kapatıp pencerelerin iç sürgülerini çekerlermiş. Geceleri tanrının yarattığı bütün kötü ruhların ormanları, ıssız ırmakları, sarp kayalıkları, metruk evleri mesken tutup insanlara tuzaklar kurduna inanırlarmış. Bu batıl inançları sebebiyle yaşlı Rumlar çocuklarını itaatkâr birer evlat olması için her gece yatmadan önce içinde iyi ve kötü perilerin, cinlerin, karakoncolosların, cadıların olduğu ardı arkası gelmeyen hikâyeler anlatırlarmış. Onun için Hıristiyanlığa bir pagan gibi inanan Rumlar korkuyu hayatlarından bir türlü def edemezlermiş. O kayıp zamanlarda yaşadıkları tereddütlü vakıalarda fazlasıyla abartı varmış. Çünkü çoğu yaşlı Rum’un dünyası sadece birkaç köyden en iyi ihtimalle sonu Karadeniz’de biten bir vadiden ibaretmiş.

Fenni ilimlerde bir kural vardır; var olan hiçbir şey yok edilemez, olamayan hiçbir şey de var edilemez. Bu ilmi kaide sosyal bilimler için de geçerlidir. Tarihte bir kavme has hiçbir özellik buhar olup kaybolmaz. Meselâ bugün Türkiye’de iktidarda olan AKP siyaset tarihi açısından bir şeylerin sonucudur. Yani Osmanlıyı tarumar etmiş İttihatçıların, İngilizlerle işbirliği yapmış Kemalistlerin, ezanı Türkçe okutmuş Halk Partisinin, her mahallede bir milyoner yaratma sözü vermiş hırsız Demokratların, Türkiye’yi dünya bankasına bağlamış Anavatan Partisinin bütün kötü karakterlerinin üst üste binip yığıldığı bir nihai yapıdır. Yani yukarıdakilerin hiçbirisi günahından tövbe etmiş ve Müslüman olmuş değildir. Aksine AKP’nin gövdesinde aktüel olarak yaşıyorlar. AKP’nin bazı vakıalardaki tutumunu bir türlü anlayamayanlar ya da analizde sürekli hata verenler aforizmayı tekrar tekrar okuyabilir.

Bugün uluslararası kara nakliyeciliğinin en güçlü isimlerinden biri olan Ulusoy koskoca Osmanlının Sulaklı Deresi üzerinde bir adet kemerli taş köprü inşa etmeye tenezzül etmemesinden yani Ulusoyların salla dereden karşıya adam başı beş kuruşa yolcu geçirmesinden doğmuştur. Henry Ford işi ilk otomofillerini bu işten elde ettikleri parayla almışlardı. Oysa aynı dönemde Sulaklı Deresi üzerindeki tek köprü Bakkalzadeler’in Rum köylüleri ırgat koşarak yaptırdığı Kadahor’un Hadi çarşısındaki taş köprüydü.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

BAY POTANSİYEL BAŞKANIN KURTLAR İMPARATORLUĞU

Meğerse biz sinema salonlarında Kahpe Bizans filmini izleyip şuh kahkahalar atarken Kadir Topbaş cemaatin cepleri kulampara sarmalı bütün tiplerini belediyeye yerleştirmiş. Onun için İstanbul ve belediye kelimelerini duyduğumda nevrim dönüyor.
- Truva’yı yakın, yıkın! Çünkü o kahpe biz hariç herkese verdi. Yani kadro!

Türkiye’de mafya cemaatin hâkimlerinin hayata ve insana kasteden kararlarına rağmen hiçbir zaman bir cemaatçi hâkimi savcıyı ya da işadamını sokak ortasında infaz etmemiştir. Belki size şaka gibi gelecek ama bizzat gözlerimle şahit olduğum şey şu; Türkiye’de ülkücü mafya 1990’ların ortasında Samanyolu kanalında bir programa bağlanarak canlı yayında günahlarından ve kirli işlerinden aman dilercesine cemaate ve ‘Fethullah Gülen Hoca Efendi’ye’ sadakat yemini etmişti.

Türkiye’de gündem bir intikam ajandasıdır gidiyor. O general, o polis, o vatan haini, o savcı, o imam, o öğretmen, o savcı, o hâkim, o işadamı, o asker, o gazeteci, o … Sürekli bir ötekileştirme hali. İnsan yakın geçmişte Süleyman Demirel’in politikada sarf ettiği benim işçimi benim, memurum, benim köylüm, benim dulum, benim yetimim, benim esnafım söyleriyle dolu o yalanlarını kayıp bir dünyanın tatlı masallarıymış gibi özlüyor.

Belki irislerimize kadar işlemiş imansız düz çizgilerden, ciğerlerimize sinmiş Phillip Morris nikotininden, kulaklarımıza demir atmış o uğursuz politik nutuklardan başımızı kaldırıp mahallemizdeki çöp kedilerini sevemiyorduk ama en azından trafik lambalarının dibinde vatansız kalmış o esmer dilencileri bozukluklarımızla geçiştirebiliyorduk.

Kürt işçiler sabahın erken saatlerinde inşaatın sıva iskelesinde ağıt gibi Kürtçe türkü söylüyor. Kuşluk vakti lüks dairelerinden ayrılan Araplar ellerinde turuncu renkli can simitleriyle kurbağaların sırtından seker gibi bir lisanla ailecek Karadeniz’e gidiyor. Biraz ileride, vadinin girişinde, yüzyıl önceki Rumluğundan bihaber insanlar gurbetten köylerine dönüyormuş gibi otobüs bekliyor. Çay bahçelerinde, çay ambarlarında ise Gürcü ameleler şikâyet etmeksizin çalışıyor. Türklere ise sadece kibirli halleriyle hayata patronluk yapmak düşüyor.

Hüseyin Avni Aker Stadyumuna ilk kez bir Samsunspor maçına gittiğimde henüz ortaokul talebesiydim. Şenol Güneş, Turgay, Necati, Güngör, Kemal zamanlarıydı. O yıllarda İskender’in sol kanatta rakiplerine attığı afallatıcı çalımlar unutulacak türden değildi. Sonra Dobi Hasanlar, Küçük Hasanlar, Hamdiler, Hamiler, Gürcü ikizler, Orhanlar, Abdullahlar, Ünallar gelip geçtiler. Vugrineç’in çapraz koşuları, Shimkoviak’ın ara pasları, Colman’ın oyun kuruculuğu. Hepsi yıllar boyunca yeteneklerini Avni Aker’in çimlerinde sergiledi. Ama hiçbirisi İbrahima Yattara’nın bir futbol topuyla yaptığı açık büyüler kadar Trabzonspor taraftarını büyüleyemedi. Trabzonsporlulara göre İbrahima Yattara Afrika kıtasının en mahir büyücüsüydü. Trabzon’un kadim zamanlardan kalmış öfkeli putperestliğinin mabedi Avni Aker stadyumu yıkılıyor. O putperest ruhunun deniz seviyesinde neye dönüşeceği ise muamma.

Türkiye’deki her kurum, her siyasi teşekkül, her tarikat, her siyasetçi, her sanatçımsı figürün zihni, sözü ve eylemi bay potansiyel başkanın kurtlar imparatorluğuna uyumlu hale getiriliyor. ‘’Artık Türkiye’de fiili durum değişmiştir.’’ derken ima ettikleri, cumhuriyetin altını oyarak yerleştirmeye çalıştıkları şey tam olarak bu ilişki biçimidir. Kadir Mısıroğlu, Yusuf Kaplan ve İbrahim Tenekeci’nin dilindeki ‘’Ta Endonezya’dan Balkanlara bütün Müslümanlar bay potansiyel başkana dua ediyor.’’ sözü zihinlerin nasıl bir şeye programlandığına basit bir kanıttır. Tabi bu bağlamda AKP’ye kalas taşıyan asansör görevindeki Erbakan Vakfı başkanı Fatih Erbakan’ın da muhallebi tadında edeceği birkaç kelamı olacaktı. Yani Fatih Erbakan da bay potansiyel başkanın kurmaya çalıştığı kurtlar imparatorluğu içinde bir şeydir. Artı cemaatin sadece Türkiye’den değil Osmanlının kültürel hiterlandından da kovulması bu hedefle alakalıdır.

Bugün cumhuriyetin muhafazakâr İslamcıların iktidarında nasıl adım adım çalındığını Kürtler görüyorlar ve onlar da pay almak için isyan ediyorlar. Cemaat AKP’nin karakutusu olduğu için bu soygunu yakından gördü. AKP’den önce davranıp kendisi çalmak istedi ama beceremedi. Şeytanlaştırılıp aforoz edildi. Geriye kala kala İsmail Ağa Cemaati ve Menzilciler kaldı. Belli ki motorun üstüne onları alacaklar. Artık CHP ve MHP başkanları birer muhalefet partisi lideri hüviyetinde değiller. Bay potansiyel başkanın büyük Kurtlar İmparatorluğu içinde kıdemli siyasetçi hükmünde kutlu birer memurlar. Kısacası Türkiye bay potansiyel başkanın düşlerine göre dizayn edilmiş bir harami vadisi; hayatın bütün basit yasaları iptal edilmiş. Onun için çürümüş armutların hala daldan düşüyor oluşunu bir türlü anlayamıyorum.

Ama başlarına nasıl bir şeyin geldiğini henüz anlayamamış cemaatçiler müsterih olsunlar. Türkiye’deki tarikat ehli cübbeli züppelerin henüz internete düşmemiş meçhul seks kasetleri, mahkemelerde dava konusu olmamış patlak oto lastikleri mahkeme-i kübrada bütün insanlığa açık gösterime girdiğinde ve o koca sakallı, tahrikat ehli şalvarı şaltaklı hocaların halini görüp asıl o zaman gülmekten öleceğiz.

Cemaatin kanlı amok koşusunda TSK’nın envanterindeki tankların sadece bir kısımını halkın üzerine yürüten cüzi irade ile TSK’ya ait aynı tankları Suriye’nin kuzeyindeki Cerablus şehrini fethetmek için gönderen milli iradenin ‘’tankları yürütme’’ arzularında çok ciddi bir benzerlik gözlemleniyor. Zira katil bazen cinayet için kullandığı bir bıçağı salata yapmak için de kullanabilir. İnsan için asıl ahlaksızlık gözleri önünde çok büyük ahlaksızlıklar, gaddarlıklar yapılıyor olduğu halde onun hâlâ kendisine steril bir hayat çıkarabiliyor oluşu ve ahlaklı insan ayağına yatıyor olmasıdır. Ne yani eskiden ‘bidon kafa’ lafına alınan bu ahlaksızlara şimdi ‘Biden kafa’ demeyecek miyiz?

AKP iktidarının tankları Cerablus’a sürmesi tam anlamıyla bir fahişe makyajıdır. Tümüyle batağa saplanmış iç politikayı halka unutturma ve harap ettiği dış politikayı Suriye üzerinden ucuzundan kurtarma kaygısı içeriyor. Diğer bir açıdan bakarsak cemaatin kanlı amok koşusunun aslında ısmarlama olduğu, içerideki siyasi kargaşaya rağmen, Cerabulus çıkarmasıyla açık edildi. Yani AKP hükümeti Suriye politikasında Ahmet Davutoğlu ile batağa battı. İçeride telaş yaptı ve Amerika’nın piyonu cemaate erken bastı. Rusya ile bozulan ilişkileri düzeltip yeniden ev ödevine geri döndü. Ama bunun kendi tabanı hariç hiç kimsenin gözünde inandırıcılığı yok. Çünkü tarihsel açıdan köksüz bir iktidarın akıl güdüklüğüne dönük bir telafi hamlesinden başka bir şey değildir.

Yani bay potansiyel başkan cumhuriyetim namlı sanatçılarını Osmanlının payitahtı İstanbul’daki tarihi mekânlara davet ederken aslında; ‘’Bunlar benim sanatkâr kullarım, cülus bahşişleri darphaneden bolca verile!’’ demek istiyordu. Ama onlar bunu göremediler ve bu eşik çoktan aşıldı. Artık padişahın kapı kulları statüsündeler.

Anadolu’da hayat İslam dininin katılığından, Türklüğün hoyratlığından, tabiatın zorluğundan sakıt olan nedenlerle durup dururken insanı yaralıyor. Burada insan Roma arenalarındaki üç aç aslanın önüne atılmış zavallı bir Hıristiyan azizleri gibi. Aslanların birinden kurtulacak olsalar hemen arkasından bir diğeri saldırıyor. Ve kurtulmalarına imkân ve ihtimal yok!

QUIS POLITIQUE

I – Fethullah Gülen’in bir vaazında fantezi dünyasını dışa vurması babında ‘keşke yüzüme bevletselerdi’ demişti.
II – Cemaatin tanklı amok koşusundan sonra başlayan itiraf furyasında Ankara’daki bir ‘abla’ Fethullah’ın doğum gününde Pensilvanya’ya tam 100. bakirenin gönderildiğini söyledi.
III – Başörtülü bir bayan kendini bay potansiyel başkana sunabileceğini, bunun sahabeler tarafından Hz. Peygamber’e de yapıldığını söyledi.
VI – İsmail Ağa Cemaatinin vaizlerinden cübbeli züppenin İstanbul’da bir evde zina yaptığı mahkeme kararıyla tescillendi.

Yukarıdaki vakıaların bütününe bakıldığında dini tarikatlar, cemaatler ve muhafazakâr İslamcılar için aşağıdakilerden hangisi en net olarak söylenebilir?

A ) Muhafazakâr İslamcılar döneminde ülkede kişi başına düşen bakire sayısında artış yaşanmıştır.
B ) Cübbeli züppenin tek bakiresi Fethullah Gülen’in 100 bakiresinden daha nitelikli görünmektedir.
C ) Tarikatlar, cemaatler ve muhafazakâr İslamcı politikacılar İslam’ı ahlaklı ve adil bir toplum inşa etmek için değil sadece halkı daha rahat becermek için kullanmaktadır.
D ) Fethullah’ın fantezi dünyası sekste sadece kamasutra yapan cübbeli züppeden daha renklidir.
E ) Kendini bay potansiyel başkana sunmak isteyen bakire bu eyleminin dinsel bir misyondan çok merkez bankası motivasyonuyla yapmıştır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Ağustos 2016 Pazartesi

TÜRKİYE’DEKİ İSLAMİ CEMAATLER NAKŞİBENDİ DEĞİLDİR BİLAKİS TELLAKÎDİR

Tarihte devletler adına işe yaşamış insanların bazıları yazının gücüne inanmıştı. Yazının gücüne inanmak dediysem kâğıda düşmüş, kanuna, nizama ve o intizamı sağlayacak olan salahiyet sahibi bir akla demek istedim. Meselâ Mustafa Kemal ve İsmet İnönü yazının gücüne inanıyorlardı. Ama bugün Türkiye’de devlette yazıya, yasaya, nizama inanan bir insan türü yok. Devlet adına ortalıkta boy gösterenler yatıyorlar, kalkıyorlar kötü bir Türkçeyle durmadan konuşuyorlar. Sanki bir günü konuşmadan geçirirlerse o gün devlet var olamayacak, çözülüp dağılacak. Sözleriyle, nutuklarıyla, bitmez tükenmez nefesleriyle var ettikleri ve sürekli üfleyip hayat nefesi verdikleri şeyin adı devlet. İşte o şey politikacıların insanları her gün ikna etmeye çalışıldığı en büyük yalan. Oysa yazı yani kanun olabildiğine pagandır ve kimseye şarlatanlık yapma hakkı tanımaz.

AKP iktidarı ile İsrail arasında vuku bulmuş Mavi Marmara olayından sadece yirmi dört saat sonra yaptığım bir yorumda; bu vakıa İsrail’in tarihinde haklı olduğu ilk ve tek vakıadır, demiştim. Ama anlatmaya çalıştığım şeyin Türkiye’de tam olarak anlaşılması adına bir düzeltme yapmıştım. Mavi Marmara olayı devlet ciddiyeti açısından bakıldığında İsrail’in tarihinde en az haksız olduğu bir vakıadır. Şu farkla ki asla ve kat’a Filistin halkına karşı değil, Müslümanların maslahatlarını çalıp politika adına Akdeniz’in derin sularına gömenlere karşı.

15 Temmuz gecesi cemaatin tanklı amok koşusuna karşı sokağa çıkan halk şayet biraz ciddi, biraz akıllı olsaydı, yani sözde demokrasi adına ısmarlanmamış, galeyana gelmiş bir güruh olmuş olmasaydı, o sokaktan bu hükümeti indirmeden evine dönmezdi. On beş yıldır iktidardasınız, bu canavarı en çok sizin devrinizde palazlandı, devleti siz riske ettiniz, bu işi beceremiyorsunuz, bohçanızı toplayın doğru babanızın evine! demesi, sahip çıktığı ‘milli irade’ adına iktidara el koyması gerekiyordu. Onun için ben tankların altına değil de Nataşaların üstüne yatmanın daha kutsal bir şey olduğunu söyledim ısrarla. Yani bu iş 1970’lerde Of’un çarşı başındaki rampayı çıkamayıp devri düşen Renault marka taksileri iteklemeye benzedi. Bir aptallığı telafi eden aptallar işi yine en büyük aptallara ihale ettiler; böylece aptallık selamet buldu. Üstelik sizin bu ülkedeki varlık nedeniniz nedir? sorusunu sormayı akıl edemeden.

Türkiye’de halk saraylı bir adamın siyasi istikbali uğruna cemaate karşı sokağa indirildiğini anlayamayacak kadar saftır. Hatta sırf ona karşı ayaklanmaması için sözde milli iradeye sahip çıkmak adına meydanlarda nöbet tutturulduğunun farkında olamayacak kadar kördür. Bir diktatör adına tankların altına yatmayı, mermilere hedef olmayı demokrasiye sahip çıkmak zannedecek kadar da budala. İndiği meydanda esas suçluları bulup cezalandıramayacak kadar da korkak.

Yani Türkiye’de halk sırf 15 Temmuz’da ne olup bittiğini görüp, üzerinde muhakeme edip senaryoyu anlamasın ve öfkelenip iktidarı alaşağı etmesin diye sürekli sokakta tutuldu. Politikada bilemiyorum ama futbolda buna penaltıyı atarken kaleciyi ters köşeye yatırmak derler. Artı hatırlayın saraydaki bay potansiyel başkan eski bir topçu.

Türkiye garip bir ülke. Gündüzleri meydanlarda ‘Dik dur eğilme, bu millet seninle!’ diye slogan atanlar geceleri ‘Azcık eğil hayatım böyle olmuyor!’ diye fısıldıyorlar.

Türkiye’de ekonomik sistemi eski liberal politikacılar, devlet adamı rolü yapan bürokratlar, mafya babaları, tarikat şeyhleri, medya patronları ve iktidar partisinin müteahhitleri bankalar eliyle kontrol ederler. Sistemi ele geçirmek adına bu gruplar arasında da sıkı bir rekabet söz konusudur. Türkiye’de yaşayan her insanın emeği ve kazancı bankaların piyasaya sürdüğü faizli kredilerle kıtır kıtır kemirilir. Ülkede üretilen bütün yumurtalar dolaylı vergilerle merkez bankası ve hazineye akar. Sistemin bütün boşluklarını gören eski liberal politikacılar, devleti talan mekanizmasını işleten bürokratlar, illegal hayatı büsbütün parselleyen mafya babaları, politik sisteme payanda olmuş cemaatler, kamuoyunu rutin olarak politikacılara satan medya patronları ve şehirleri talan konusunda iştahları hız kesmeyen müteahhitler merkezde toplanan yumurtaların etrafını kuşatır. Hükümetle iş tutar. İnsanlar bankalara, bankacılara, kredi faiz oranlarına, piyasa koşullarına odaklanırken Türkiye’de ekonomiyi kontrol eden asıl perde arkasındaki bu şebekeyi görmezler. Meselâ eski liberal politikacılar televizyonlara çıkıp hükümetlere ve halka moral satarlar. Bürokratların görevi ise liberal sağcı politikacılara uşaklıktır. Mafya babaları devletin kirli işler departmanında yönü belirsiz korku satarlar. Tarikat şeyhleri herkese yetecek kadar büyük bir tanrıyı pazarlarlar. Bu marifetleriyle peşinen patrondurlar ve asla hayata girmeye tenezzül etmezler. Medya bütün bu büyük felaketin görülmemesi için halkta sürekli körlük oluşturur. Müteahhitler iktidara has bir talan düzendeki motorun tümüyle durmaması için gözleri kapalı fayton atlerı işlevi görürler. Sonuçta hepimiz bu sistemi içinde kapandaki peyniri gözleyen fareler durumundayız.

Muhafazakâr İslamcı aydınların hepsi yalan konuşuyor. Türkiye’de İngilizlerin aklıyla Kemalistlerin inşa ettiği ve varlığını tam yüzyıl korumuş iyi kötü bir devlet ve buna bağlı bir sosyal düzen vardı. Bugün o sosyal düzen açlığını bir türlü bastıramamış muhafazakâr İslamcıların ve liberal sağcıların cumhuriyetten intikam alma adına tarumar ediliyor. Ve bunu Türk toplumuna daha iyi bir gelecek adına yapmıyorlar. Muhafazakârlar bunu görünürde İslam’ın fetih ruhu adına yapıyorlar ama bu kesinlikle doğru değil. Sadece bedevi ruhlarını teskin etmek için cumhuriyetin tüm kurumlarını, kurallarını vahşi bir şekilde alenen talan ediyorlar. Dahası bu talan Türkiye’ye daha fazla bir İslami devlet hüviyeti vermiyor. Aksine sözde İslam adına cumhuriyetin tarumar edilişi Türkiye’yi modern dünyanın açık hedefi kuralsız, kültürsüz, görgüsüz bir bedevi yığınından başka hiçbir şeye dönüştürmüyor.

Türkiye’deki dini cemaatler zannedildiği gibi Mevlevi değildir; gayri meşrudan kazanmış mafya babalarını ve devleti soymuş liberal sağ siyasetçileri okuyup üfleyip yıkayıp pakladıklarından, hepsi tellakîdir. Çünkü II. Irak Savaşı’nda en büyük suçun kendisinde olduğunu gören bay potansiyel başkan tam bir hafta İsmail Ağa Cemaatinde kalmış yıkanıp, keselenmiş ve tellakî müritlerce paklanmıştı.

Çarpık bir siyasal sistem nasıl ishal oluşturur? Önce popülizm adına Trabzon büyük şehir yapılır. Sonra ilçe belediyeleri lağvedilir. Su işleri büyükşehir belediyesine bağlanır. İlçenin su deposu kıraç yerlerden gelmiş kara kara adamlarla dolar. Bay potansiyel başkanın baba ocağına dönme ihtimali düşünülerek otoyollar temizleme aracıyla rutin olarak yıkanır. O araçlardaki benzin, mazot ve ziftten oluşan iğrenç karışım Of’un su deposunun 100 metre yakınına dökülür. Hem de defalarca cılız bir çayın tam dibine. Hayır, zemin toprak olsa sorun yok; o su kırk metrede temizlenir. Ama çocukluğumdan biliyorum ki bütün o zemin çakıl ve kum. HES’ler Solaklı Deresinin suyunu kesilip sadece cansuyu bıraktığında sağanak yağmur yağar ve benzin, mazot, zift ve çöp suyu sızıp deponun suyuna karışır. Michelin Hüseyin de belediyenin şebeke suyundan içip ishal olur.

Eskiden TRT’nin eli ayağı düzgün kadrolarının derleyip radyolardan yayınladığı müzik programları vardı. O müzik programlarındaki yanık türkülerden bu toplumun aslında çoğu doğu toplumları gibi bir ağıtlar toplumu olduğu açık olarak görülürdü. Uzun havalarla ve ardı arkası dengbejlerle bir şekilde Anadolu’da yaşayan insanların acısını yüreğimizde hissederdik. Sonra tek marifeti insana ve hayata kastetmek olan Moğol orduları geldi. Anadolu’da ahlak o denli çözüldü, insan hayatı o denli ucuzladı ki artık ne kadar büyük olursa olsun hiçbir şekilde acıyı hissetmiyoruz. Hissettiklerini söyleyen modernler kesin olarak yalan söylüyorlar. Zira Irak ve Suriye’de yaşananlara aldırmayanlar için bu imkânsız bir şey.

Doğru, Türkiye gibi bir ülkede edebiyat kesin olarak handikaptır. Nazım Hikmet Türk şiirindeki en büyük fiyaskodur. Keşke Necip Fazıl kumar parası bulup Paris’te kalsaydı da başımıza bu çorapları ören güruhun nihilist bir teorisyeni olmasaydı. Can Yücel’in Türk şiirine katkısı köprüaltı şarapçılarının romantizmi kaynaklıdır. Elif Şafak çokoprens kategorisinde bir yazardır. Rasim Özdenören Türk edebiyatındaki yeri Hz. İsa’nın ayak sürten eşeği mesabesindedir. Yazar Nazan Bekiroğlu rahmetli ninemin bayramlık etamin basmaları hükmündedir ve biraz da hemşehri torpiliyle değerlidir.

Meselâ İspanya’nın aksine Türkiye’de ‘profesyonel yılan avcılığı’ diye bir meslek yoktur. Bizde yılanı bağ, bahçe sahibi muhtardan, belediyeden, polisten, jandarmadan yardım almadan bizzat kendisi öldürür ve vahşi doğaya karşı 24 saatliğine de olsa ucuz bir kahraman olur. Tabi yılanın leşi çürüyene kadar değil yavrusu büyüyene kadar. Güya demokrasiyi korumak için (aslında sarayı) tankın altına yatmışlar da o hesap!

1979’de Şia’nın mollaları koca İran’ı tarihiyle yutmuşlardı. 2016’da ise Türkiye’deki Sünni tarikatlar modern cumhuriyetin üzerinden silindir gibi geçiyorlar.

Şayet cemaat darbe teşebbüsünde başarılı olmuş olsaydı ilk iş olarak zaniliği mahkeme kararıyla sabit görülmüş ve cemaatin kasetleriyle delillendirilmiş o cübbeli züppeyi Taksim Meydanı’nın tam orta yerinde maslahatından asacaklardı. Ve biz de millet olarak ramazan eğlencesi niyetine eğlenecektik. Onun için ilk olarak tanklara karşı o namussuzlar koştular. Yani şeri bir hükmün ifasına mani oldular; şeriata karşı geldiler. Bu haliyle bu mendeburlar demokrasiyi değil şalvarlarının içindekilerini korumuş oldular.

Aslında su dedikleri hidrojenin oksijenle oynaklığının külüydü. Dağlardan indiğinden, topraktan sızdığından sürekli arızalıydı. Sırf arızalı olduğu için de insan vücudunda arıza gideriyordu. Sonra onu pet şişeye koyup H2O yaptılar. Öyle olduğu için de insanın arızasını gidermek yerine artırdı. Sonrası malum, bay potansiyelin adamları suyumuza da işediler.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

20 Ağustos 2016 Cumartesi

CEHENNEMİN YOLLARI DUBLE ASFALTLA DÖŞENMİŞTİR VE HİÇ HIZ LİMİTİ DE YOKTUR YA DA MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERİN TÜRK DEMOKRASİSİNE DİYET BORCU YOKTUR!

Hâlâ utanmadan sıkılmadan en basit soruları sorup cevap aramak yerine cemaatin darbe teşebbüsünün magazinini yapma derdindeler. Nasıl oldu da, tüm kurumları, kuralları iktidar partisince tarumar edilmiş koskoca cumhuriyet bu hale düştü? sorusunun makul bir cevabı yok. Meğer dünya lideri dedikleri adam ve iktidar on beş yılın sonunda bu ülkenin idaresine hâlâ hakim değilmiş. Meğer iktidar ve saray cemaatin piyonlarınca kuşatılıp ihanete uğramışmış. Millet olmasaymış devlet bütünüyle elden gidiyormuş. Hayır, siyasi hırsları yüzünden ortada bir devlet bırakmadıklarından halk sisteme üşüşmüş farelerce hedef tahtasına oturtulmuş. Bütün bu olup bitenlerden bay potansiyel başkan sorumlu değilmiş. O toz kondurulmayacak bir rüya tanrısı; morfiyüsmüş! Başkanlık sistemine geçilseymiş bütün bu talihsiz şeyler yaşanmazmış. Doğu toplumlarının tipik hastalığı tam da budur. Bir ülkenin, bir milletin geleceğine, selametine ilişkin bir şeyi ortak bir akılla kotarmak yerine onu her hal ve şartta bir azizden ya da masal kahramanından bekleme budalalığı. Bir de bütün bu hoyrat gerçekleri dillendirenlere salatadaki limon çekirdeği gibi bakıyor olmaları hali var tabi.

Bay potansiyel başkan kendi tebaasını televizyonda yıllarca gösterilen Kurtlar Vadisi dizisiyle ve de Gezi Parkı olaylarındaki bağnaz açıklamalarıyla iyice politize etmemiş olsaydı muhtemelen cemaatin darbe teşebbüsünde verkaçı bilerek geciktirip onları ofsayta düşüren Kemalistler de devreye girecekti ve darbe kanlı bir iç savaşın eşiğinden dönüp hedefine ulaşacaktı. Ve bugün cemaatin yaşadığından çok daha vahimini AKP iktidarı yaşıyor olacaktı. Ve muhtemelen bay potansiyel başkan ve onun Saddam memuru çaplı bakanları elleri kelepçelenmiş, gözleri bağlanmış bir halde Irak ve Suriye’de insanlık suçu işlemekten Lahey Adalet Divanı’ndaki mahkemede yargılanmak üzere THY’nın tarifeli seferiyle Alplere doğru uçuyor olacaklardı. Yani bu darbe teşebbüsünün tek kötü tarafı Kemalistlerin intikam için cemaati aslanların önüne atmaları ve darbenin hedefine ulaşmamasıdır. Tabi bu türden aforizmalarımız beyninde ta buzulçağdan kalmış sarkıtları erimemiş olanlara değil.

Milli Gazete’nin ‘Hulusi Paşanın çürük raporu nerede?’ sorusunu sormaya cesaret edemediği bir ortamda iş yine başa düşüyor. 1990’larda Afganistan ve Çeçenistan’da Ruslara, Bosna’da Sırplara karşı savaşmış eski Milli Görüşçüler çok ama çok dikkatli olsunlar. Zira Avrasya ayağında ihale almış Kemalistlerin pislik takımı Gazprom’un kasasındaki dolar balyalarına sulanıyor olabilir. Ve bu soytarılar gözünüzün yaşına bakmazlar, Zeytinburnu'nda KGB'nin infaz ettiği Çeçen liderler örneğinde olduğu gibi satarlar sizi.

Eski Türkiye’de cehennemin yolları Arnavut kaldırımlarla döşeliydi.
AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise cehennemin yolları duble yol asfaltlarla döşenmiştir ve hız limiti de yoktur.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı toplumsal sancılar öyle politikacıların plastik sözleriyle geçiştirilebilecek, biraz daha ötelenip zaman kazanılabilecek türden sancılar değildir. Bu derin sancılar, cumhuriyette ciddi bir kopuşun, bir dağılışın, koca bir devletin bitişinin habercisidir. Türkiye’nin bu aşamaya gelmesine eskortluk yapanlar politikadan, bürokrasiden, medyadan, kültür hayatından bir an önce tart edilmeli ve yerine sitemin yıllardır ısrarla aforoz ettiği muhalif akıl ikame edilmelidir.

İnsanın sırf AKP’nin arsız bakışlı savunma bakanı Fikri Işık’ın burnunun tam ortasına okkalı bir yumruk atmak için bile Türkiye’ye saldırası geliyor. Yani Türkiye mahallenin yahşi ağabeyi tipli bir savunma bakanıyla çok daha açık hedef haline gelmiş durumda. Eski bir çalışma ekonomisti olarak kanaatim Işık’ın savunma bakanlığı AKP’nin insan kaynakları departmanının nasıl iflas ettiğinin resmidir.

Akıl ve ahlak her insanda yan yana gelebilen şeyler değildir. Meselâ sporda akıl ile Yılmaz Vural’ı yan yana getiremezsiniz. Meselâ ‘ses sanatçılığında’ İbrahim Tatlıses, İsmail Türüt, Mustafa Topaloğlu ve Nihat Doğan’la aklı yan yana getiremezsiniz. Meselâ politikada bay potansiyel başkan ile aklı yan yana getiremezsiniz. Olmaz, olmuyor, olamıyor, bu genetik olarak mümkün değil zaten. O zaman ortaya şöyle bir şey çıkıyor. Her modern toplum sahip olduğu delilikten ortaya bir şeyler çıkarabiliyor. Daha doğrusu modern toplumlar kontrol ettikleri deliliğin toplumlarında bir şeylere dönüşüp kendisini tedavi etmesine izin veriyor. Ama sadece Türkler topluma bulaştırılmış politik bir deliliğin o milleti tarihten silinmesine yol açacak derecede bir riski alma cüretini gösterebiliyor.

Çamlıhemşin Vadisinde dağcı bir ekip olarak dağ bayır, yayla çayır demeden geziyoruz. Köyün birinde dolaşırken aniden sis bastı, ardından ip gibi bir yağmur başladı. Kendimizi en yakın eve atıp soluklanalım dedik. Gittik konaktan bozma iki katlı bir butik otel. Otelci kadın bize bir şeylere ihtiyacı olan yardımcı olunacak yerli turistlermişiz gibi değil de cemaat dalgasında dağlara savrulmuş olağan şüpheliler gibi bakıyor. Kadın başına kenarları pullu Karadeniz keşanından bir bez bağlamış. Ağzında çiklet tuhaf bir niyet müfettişliğidir gidiyor. Hepimiz sırılsıklam ıslanmışız. Arkadaşlar üfleye püfleye sobayı yaktılar. Oturduk sobanın etrafına. Can sıkıntısından arada bi birbirimize bakıyoruz sonra tam karşımızdaki boynuzlu çatallık karaca kellesine. Etrafta aksesuar niyetine kaynana kaynatılacak kadar büyük bir kara kazan. Zincire asılmış boş güğüm. Üşüdük, otelci kadından çay isteyecek olduk. ‘’Bardağı beş liradur da!’’ dedi. Tabii şaşırdık. Sahilde 75 kuruş olan çay Çamlıhemşin dağlarında beş lira. İtiraz edince fiyat çok daha liberal piyasaya göre şekillendi. ‘’İki yüz lira verun, istediğunuz kadar çay içun!’’ Başlarda tereddüt ettik. Sonra mecburen bu cömert ikramı kabul ettik. İçimizden her birimiz on bardak çay içerse belki bu dağ başında yediğimiz kazık biraz küçülür, diye düşünmeye başlamış olmalıyız. Kadın biraz sonra bir daha geldi. ‘’Hem Laz boreği da verurum size da!’’ Hiçbirimizin ağzını bıçak açmıyor. Çıtırdayan ateşe bakıyor ve iki yüz koca liramızı düşünüyoruz. ‘’BoRekleRe para istemez da!’’ deyince koro halinde derin bir nefes aldık ve rahatladık. Soba başındaki konuşmalarımız birden kuş cıvıltısı gibi canlandı. Bu kez, börekler elde kalmış olmasın. Zehirlenmeyelim bu dağ başında endişesi var bizde ama olsun herhalde ölmeyiz. Hâsılı kelam Karadeniz’de turizmcilerin yerli turistleri petro-dolar Arap şeyhi olarak görme ve söğüşleme eğilimi giderek güçleniyor.

Kemalistlerin iktidarında cumhuriyet içinde kokmuş bir cenaze bulunan kapısı bacası sıkıca kapatılmış bir evdi. İçinde akıl sağlığını yitirmiş bir şizofren vardı ve mevtanın bir gün dirileceğine, her şeyi yoluna koyacağına inanıyor, onun tatlı hatıralarıyla yaşıyordu. İçeride çürümeye yüz tutmuş bir cesedin ağır kokusu vardı. Ama cenaze sahibi bu kokuya alışkındı ve katiyen içeriye kimsenin girmesine müsaade etmiyordu. Dışarıdakiler cenaze sahibini imamın okuyup üflemesiyle canlanabileceği vaadiyle güç bela kandırdılar ve yaka paça evden dışarı çıkardılar. Hemen kapıyı pencereyi açtılar. İçerideki ağır koku bir parça dağıldı. Cenazeyi güzelce yıkadılar, kefenleyip tabuta koydular. Etrafına gülsuyu serptiler, kötü ruhları kovan tütsüler yaktılar. Vantilatörü çalıştırdılar. Ve dualar okuması için imamı cenazeyle baş başa bıraktılar. Vantilatör sürekli kefeni kıpraştırınca imam da o şizofren gibi ölünün dirildiğine inanmaya başladı. Böylece kendinin keramet ehli bir evliya olduğunu zannetmeye başladı. Hemen kapıyı pencereyi kapattı. Vantilatörün fişini çekti. İçerisi yeniden kokmaya başladı. Zamanla imam da ölüyle konuşmaya ve içerideki kokuya alışmaya başladı. Evin dışındaki cenaze sahibi ölünün asla dirilmeyeceğine kendini ikna etmişti ki bu kez içerideki imamı bir ölünün canlanamayacağını ikna etme sorunu çıktı. İşte cumhuriyetin bugün yaşamakta olduğu şeyin tam olarak özeti bu. Kapıyı bacayı kapatmış bir deli bir imamı bir ölünün dirilmeyeceğine ikna etme ve cenazenin bir an önce gömülmesi gerektiğine inandırma çabası.

Anadolu kadını ‘bir zalimin eline’ düşüp bir ömür sabırla içindeki meleği büyütüp tanrıya ve insanlığa göstermeyi bıraktı bırakalı oldu bütün bunlar Sebastiyan. Yani suna boylu al yazmalı o utangaç köylü kızı mesut olmak için bir kamyon şoförüne kaçıp içindeki meleği öldürdü öldüreli

Bence cemaati asıl tarihçi yazar Kadir Mısıroğlu’nun (cemaatin paramparça edilmesi konusunda bay potansiyel başkanın saray sofrasını görmüş tarih teorisyenidir) televizyon ekranlarında başı püsküllü fesiyle yaptığı konuşmalarda elindeki bastonu öfkeyle yere vurup sarf ettiği; ‘’Fethullah Gülen’in kıtmir kalbi gâvurdan yanadır.’’ sözü ve ‘’Kullu men aleyhâ fân!’’ (Allah’tan başka her şey (bilhassa cemaat) fanidir.) ayeti yaktı.

Rusya Çeçenistan’ı işgal etti, direnişin esamesi okunmaz oldu, Kadir Mısıroğlu; ‘İslam küfre galebe çalıyor!’
ABD, NATO Afganistan’ı yerle bir etti, taş taş üstüne bırakmadı Kadir Mısıroğlu; ‘İslam küfre galebe çalıyor!’
1.5 milyon Iraklı katledildi, petrolüne kondu Kadir Mısıroğlu; ’ İslam küfre galebe çalıyor!’
Filistin işgal edildi, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı ablukaya alındı, Kadir Mısıroğlu; ‘ İslam küfre galebe çalıyor!’
Mısır’da Müslüman Kardeşler faka bastırıldı, zindana atıldılar, Kadir Mısıroğlu; ‘ İslam küfre galebe çalıyor!’
Suriye paramparça edildi, 600.000 insan öldürüldü, milyonlarcası mülteci oldu, Kadir Mısıroğlu; ‘İslam küfre galebe çalıyor!’
Cumhuriyetin bütün kurumları çöktü, Güneydoğu’da şehirler Alman Harbi’ndeki Berlin’e döndü, devlet tarumar edildi, Kadir Mısıroğlu; ‘İslam küfre galebe çalıyor!’
Cemaat darbe teşebbüsüyle Türkiye’yi ele geçirmeye çalışıyor, ordu, yargı, emniyet, eğitim patır patır dökülüyor, Kadir Mısıroğlu; ‘İslam küfre galebe çalıyor!’
Bu nasıl bir dindir ki neredeyse kıyamet kopacak ama Kadir Mısıroğlu’na göre İslam hâlâ küfre galebe çalıyor!
Yani bu dünyadaki hiçbir vakıa Müslümanın kıyametinin kopması için yeterli değilmiş. Demek ki kesin galibiyet için Kadir Mısıroğlu’nun kafasına okkalı bir kepçenin inmesi gerekiyor.

Maalesef Milli Görüş camiası bay potansiyel başkana hayranlığını artık saklama gereği duyamayan ya da iktidarın haşmetinden gözleri kamaştığından en küçük bir sosyal olayda demokrasi diyeti ödemek için sokağa inip tankların altına yatan, güya Che Guevara taklidi yapan AKP’nin kuyruğuna takılmış bukalemun sürüsünden geçilmiyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

TÜRK DEMOKRASİSİNİN YENİ CÜBBELİ ZÜPPELERİ YA DA HULUSİ PAŞANIN ÇÜRÜK RAPORU NEREDE?

Fenerbahçe’nin Hollandalı teknik direktör Dick Advocaat ile anlaşmış olmasını sistematik şike davaları sürecinde Fenerbahçe’nin iç ve dış mahkemelerde sürekli masum olduğunu savunan dik kafalı şeytanın avukatlarıyla tutarlı buluyorum.

Eğri sünnet vel cemaat vaizi Cübbeli Ahmet Hoca Efendi züppesi de Türk siyasetinin Pablo Escobar’ı Mehmet Ağar gibi bay potansiyel başkanın Kısıklı’daki köşkü şeriflerinin avlusunda tam iki kez havlayıp saraya kuçukuçuluğunu göstermiş. Doğal olarak o da cemaate kurulan % 1.5’luk darbe kumpasının içindeymiş. Bu haliyle şeriat için değil de demokrasi için düztabanlarını yağlamışa benziyor. Hatta ve hatta keramet gösterip gırtlağı mor rujlu Hulusi’yi bile tebrik etmiş. Yani demem o ki Ak Saray, diyanet, Genelkurmay başkanı Hulusi Kentmen ve cübbeli züppe yıllarca millete kumpas kuran cemaate bile kumpas kurduğuna göre kumpas kuranların en şerlileriymiş!

Burası bay potansiyel başkan ve onun ucuz tebaasının rahatlıkla at koşturacağı bir çiftlik değildir. Burası 80 milyon insanın hukukunun olduğu Türkiye Cumhuriyeti’dir. Şayet ortada cemaatin 80 milyonluk bir ülkenin idaresine yönelik bir kalkışması varsa ve bu kalkışma esnasında boğazı kemerle sıkıldığını söyleyen genelkurmay başkanı Hulusi Kentmen iddiasını tam teşekküllü doktor raporuyla gerekli mercilere ve halka ispatlamak zorundadır. Modern hukukta görüntü ve ses demokrasiyi korumak için yeterli kanıt değildir. Bu komple bir ülkenin güvenliğini ilgilendiren ciddi bir durum. Evet Hulusi Kentmen Paşa’nın darbe teşebbüsü gecesine ait sağlık raporu nerede?

Cemaatin kâinat imamı Fethullah Gülen 2006 yılında içinde bakanların da olduğu AKP’li bazı politikacı ve bürokratlara Mars’ın en sulak yüzeyinden (NASA’nın tespiti, sanırım Fethullah’la ortak çalışıyorlardı) tam 644 hektar arazi satmıştı. O zamanın parası hektar başına 1 milyon dolar para alıyordu hazret. Tabi aralarında bazı Kayserili uyanık işadamları da müşterilerin. ‘’Hocam Allah aşkına ne yapıyorsun, ben o parayla Erciyes Dağını komple alırım. Hem havadar yer hem de yaz kış suyu garanti. Marsta hayat bile yok!’’ diye itiraz ediyordu. Fethullah da; ‘’ Ulan namussuz, tamam gel sana hektarını 800.000 dolardan taksitli vereyim. Kimsenin yanında dillendirme, arkadaşlara ayıp olur.’’ diyordu. Ama Fethullah’ın hakkını da yememek lazım, zira o arsalardan bazı subaylara bedava veriyordu. Zira darbe gelecek yerden arsa esirgenmezdi. Filhakika iş bu Mars arsalarının hem tapuları hem de ödenmiş faturaları o AKP’li politikacıların, bürokratların ve de işadamlarının kasalarında zembille mevcuttur.

Yani benim anladığım kadarıyla o cübbeli züppenin eğri sünnet vel hasılat cemaat itikadına göre vatan sevgisi karambolüne gelmiş g.t korkusu da imandandır.

Saray anayasayı bekleme odasına alınca memleketteki bütün Firavun fareleri de peynire üşüştü. Üçüncü sınıf mafya babaları gündüz gözüyle kanunlara meydan okur oldu. Tarikatçısı cübbe sarık güya devleti cemaatten kurtarma adına hükümetten önce sokağa çıkmış. İnsanlar ‘nerede bu ülkenin diğer kolluk kuvvetleri’ diye en basit soruları sorma gereği duymadan anayasadan rol çalıyor. Sarayın cumhuriyeti talanına vatandaşın anayasayı yağmalaması eklenmiş. Herkes acaba Ak Saray'dan yeni bir Roma vatandaşlığı kapabilir miyim endişesiyle birbirini çiğniyor. Yani 15 Temmuz gecesi ordunun geri kalan % 98.5’inden önce davranıp sokağa çıkan tarikatlar ve gruplar anayasaya göre devletin müesses kurumlarının görevlerine sarkıp alenen suç işlediler. Çünkü ‘hiç kimse kaynağını anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz’ der hala TC Anayasası. Bu bakımdan demokrasiyi korumak adına sokağa dökülen İsmail Ağa Cemaati ‘demokrasi polisi’ rolü oynadığı için alenen suçludur.

Eskiden İstanbul’un Magirus marka dolmuş minibüslerinde yoğunluk yaşandığından şoför ayakta seyahat eden yolculardan birini motorun üstüne alırdı. Maksat bir kişi de olsa vatandaşa konfor olsun. ‘‘Şartlarımız bu kadar sayın vatandaş; ancak bir kişiyi motorun üstüne almamıza müsaade ediyor, yoksa hepiniz motorun üstüne oturmayı hak ediyorsunuz.’’ kabilinden. Ama bu kez şoför motorun üzerine oturttuğu yolcuyu hışımla kaldırdı. Belli ki bozukluk kutusuna sarkmış bir şakirt. Yalnız o hırsız şakirt motorun üstünden kalkar kalkmaz cübbeli bir züppe (her iki kelimede de şedde var hocam) arka taraftan yolculara bir huruç hareketi başlatmış ve motorun üzerine tazyik eylemiş. ‘’ Yavaş be münasebetsiz mahlûkat, babanın malı mı o motor!’’

İnsan bazen burada olup biten akıldışı şeylerden sonra yüzyıllardır yaşadığımız bu topraklar üzerinde bir devletin olup olmadığı konusunda şüpheye düşüyor. Sanki Balkanların, Kuzey Afrika’nın, Kafkasların, Asya’nın bütün gözüpek Çingeneleri atlı arabalarıyla Bozkır’ın tam ortasına gelip çadırlar kurmuş. Her biri birbirinden tehlikeli sirk gösterilerine başlamış. Biz de parayı bastırıp giderek ucuzlayan o numaraları izliyoruz. Ve Çingenelerin leş gibi kokan bu boktan çadırını bir devlet zannediyoruz. Hayır, bütün dünyanın Çingenelerinin doluştuğu, tehlikeli gösteriler yaptığı bu sirk bir devlet değildir. Çünkü devlet gösterişi, şaşaası olan bir şey değildir. İnsanı ürkütmeyen, çoğu kez varlığını bile hissettirmeyen sessiz, soğuk bir nizamdır.

Tuhaf günlerdi. Tıpkı Çernobil patlaması sonrasındaki o puslu günde olduğu gibi o sabah kalktığımızda şehirlerimizdeki bütün şaheserlerimizin komünist kızıllığına boyanmış olduğuna şahit olduk. Artık koca ülkenin bütün tarlalarında domates ekiliyordu. Emekliliği yanaşmış Kemalist generaller tam yüzyıl sonra Mustafa Kemal’in bir fani olarak bu dünyadan ebediyete göçüp gittiğine inanmaya başlamıştı. Sünnetli komünistlerin de ağzını bıçak açmıyordu. Küflü manifestolarının üzerinden FED balyaları yükü TIR’lar geçmiş gibiydi. Sadece değirmen taşı kıçlı liberallerin bağırsak gürültüleri vardı. Büyük bir tevekkül içinde oturmuş başımıza gelecek bir diğer felaketi bekliyor arada bir can sıkıntısından markete uğruyor kötü günler için düdüklü makarna satın alıyorduk.

Türkiye’de kadınlar yaşadıkları ülkenin katı sosyo-politik gerçeklerini dillendirmeye çalışanlara hayatta hiçbir baltaya sap olamamış erkeklerin kahredici türden arabesk hikâyeleri gözüyle baktıklarından politikayı patlıcan musakka ya da kakaolu kek üzerinden yorumluyorlar.

Eski Türkiye’de; Mushaf’tan anladığımıza göre Allah (CC) tuzak kuranların en hayırlısıydı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise; cemaatin vahşi hafiyeleri, Ak Saray, Ergenekonun komitacıları, cenaze bandosu olarak diyanet ve genelkurmay başkanı kumpas kuranların en şerlileriymiş.

Bütün bir ömür aldığı eğitimine, bilgisine, görgüsüne, soylu aile geçmişine, yeteneklerine ve de iyi niyetine rağmen kırk yaşını geçmiş bir insan evladının bankalara bulaşmadan, politikayla onursuzca erekte olmadan hakkıyla bir iş, bir eş, bir ev, bir arabaya sahip olamadığı bir ülkeden bahsediyoruz, Türkiye’den. Liberallerin, cumhuriyetçilerin, milliyetçilerin ve muhafazakâr İslamcıların elbirliğiyle çaldığı telafisi imkânsız milyarlarca hayalden milyonlarca hayattan. En dinsizlerin, en imansızların bile ‘’Sırf bunun hesabını sormak için bir tanrı olmalı.’’ dediği bir durumdan.

Otomofil uğultularının, dijital sağırlıkların tavan şu modern zamanda
Bir mucize olsa ve Bilal-i Habeşi Şam’dan Medine sokaklarına dönse
O yanık sesiyle azgın ruhlarımızı teskin eden ezanları yeniden okusa
Kulaklarımızdaki paslar, ağırlıklar patır patır dökülse, kalbimizdeki bütün putlar kırılsa
Ashab-ı Kehf mağarasındaki uykumuzdan uyansak ve diriliğimize şaşırsak
Kör yarasalar öteye beriye kaçışırken biz müminler aptes için şadırvanlara doluşsak
Sonra tövbe-i istiğfar edip birbirimize sarılsak, günahlarımıza ağlasak ağlasak yine ağlasak

Bu işler böyledir işte. Anayasanın bekleme odasına alınmasına aldırmazsanız trafik kuralları dâhil hayatın bütün basit yasaları saraydan yana yamulur. En küçük bir meselede Saddam’ın Irak’ını bulursunuz karşınızda. Artık trafik ışıklarında yeşil yandığı değil sarı lamba yandığında bay potansiyel başkanın Kurtlar Vadisi tipli gergin adamlarından sonra ve Suriyeli dilencilere para verip sağa sola da fazla bakmadan geçmek zorundasınız.

Hz. Peygamber’in bana ne putperest Kureyş’ten, Ebu Cehil’den, bana ne Kusra’nın saraylarından, bana ne Roma İmparatorluğundan, bana ne Habeşistan’dan, Yemen’den, Hint’ten, Çin’den demediği bir dünyada bizim ‘’Bana ne Amerika’dan!’’ diyor olmamızın anlamı üzerinde düşünmeliyiz. Bir dinin karakterini, duruşunu korumak adına söylenmiş bir söz bizi lokal bir bakış açısıyla körleştirmemeli. ‘’Bana ne Amerika’dan!’’ demekle insanlık tarihi ve durdurulmuş bir medeniyet adına Amerikalılara, Batılılara ve tüm dünyaya hala söyleyecek çok sözümüz var, sözlerini birbirinden ayırmalıyız. Zira sosyolojide katı olan her şeyin eninde sonunda buharlaşması gibi bir prensip söz konusudur. Yani Kızılderililer de, Eskimolar da, Vikingler de, Afrikalı kabileler de, Avustralyalı aborijinler de umurumuzdadır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

KALIN KAFALI İBRAHİM AK SARAY ADINA MI ÖTÜYOR YOKSA BEYAZ SARAY ADINA MI HAVLIYOR?

‘’Kassandra lâneti bu. Olup bitecekleri bilip, görüp de önüne geçememek. Önüne geçememek çünkü buna kimseyi inandıramamak.’’ Nazan Bekiroğlu / Nar Ağacı

Ne zaman ki bu memlekette Irak ve Suriye’de AKP iktidarının yardım ve yataklığıyla öldürülen insanların cesetlerini işaret eden sayılar Milli Gazete’nin bütün sayfalarında tam ortasında küçük bir ampul imiyle günlerce 1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1+1 şeklinde yayınlanır o zaman biz de bu ülke ile ilgili çok daha sahici bir şeylerden bahsedebiliriz. Yoksa gerçekleri dillendirmeme adına besmeleyle de sonsuz mugalata yapılabilir.

Çok fazla uzun etmeğe de gerek yok. Bizimkisi sadece modern Nemrutlara karşı insandan yana olmaktan kaynaklanan bir mümin ruh sancısı. Bazıları insanlara mezar vermiyor olabilir ama Yüce Mevlâmız yarattığı arzda zehirli yılanların dolaşmasına bile müsaade ediyor. (Yazar burada daha önce kemik sesi gelen seyir kaldırmaz sert aforizmalarına rağmen kontrolün kendisinde olduğunu ima eder.) Senin anlayacağın Endülüslü biz de şimdilerde Anadülüslüyüz.

Buz mavisi gözleriyle, sarı sakallarıyla heybetli cüssesiyle Çerkez asıllı Cemil kardeşimi Sakarya’da ilk gördüğümde aklımdaki muzip düşünce bütün Vikingleri Milli Görüşçü yapmak için bu adamın eline büyük boy bir Çerkez palası vermek yeterlidir, idi.

Tabi cemaate bir şekilde tanklı amok koşusunun yaptırıldığı o meşum gecede sadece ülkeye sadakatlerinden kuşkuya düşmüş milli görüşün ayartılmış bukalemun sürüsü kendilerini tankların önüne atmamışlardı, geniş günlerde Ak Saray’ın sofra-i kebirinde türlü taamlarla ağırlanmış memleketteki tüm Ortodoks, Katolik, Gregoryen, Süryani papazları, bezirgân din tacirleri de liberal çaplı istavrozlar çıkarıyorlardı. Hatta memleketteki kârhanelerdeki abartılı makyajlarıyla orospular bile işlerini yarım bırakmış liberaller gibi kendi kavlince tanrıya dua ediyorlardı.

Şeytan aleyhillanenin cumhuriyette Levantenlik verdiklerinin hiç olmazsa Latin alfabesi ve maskeli balo gibi modern hünerleri vardı. Onlardan Anadolu için ana bayilik almış olanların ise fötrleri ve Kapadokya balonu türünden yalanları vardı. Şeytandan direkt bayilik almış olmayı adamlık zanneden soytarıların ise yalandan ve bozgunculuktan başka hiçbir marifetleri yok. Bizim ise sağırlara bir türlü duyuramadığımız elimizde kalmış öksüz bir Türkçemiz var.

Beşiktaş ve Galatasaray arasında oynanan süper kupa finali öncesinde ve maç esnasında yaşananlardan da anlaşılacağı üzere Türkiye’de halihazırda var olan siyasi gerginlik, toplumsal kaos dip dalga olarak elân devam etmektedir. Bu şartlar altında profesyonel futbol liglerinin oynatılması yeni facialara davetiye çıkarmak demektir. Şayet ligler oynatılırsa zaten zıvanadan çıkmış Türk futbolundaki taraftar grupları provokasyon için açık hedef olacaktır. Her ihtimale karşı bütün ligler an az yarım sezon tehir edilmelidir. (Not: tam sezonda şampiyonluğu gözden çıkarmış bir Trabzonspor taraftarı.)

Fenerbahçe’nin sistematik şikeyle çaldığı Trabzonspor’un 2010-11 yılındaki şampiyonluğunu eski kulüp başkanına verdiği 100.000 avro rüşvetle hükümetin adalet bakanlığı adına kupayı satın alan bay potansiyel başkanın son darbe teşebbüsü tezgâhıyla CHP’yi, MHP’yi, HDP’yi, AKP’yle aynı çuvala koyup koca cumhuriyeti çalmadığından emin değiliz.

Eski Türkiye’de liberallerin, kalkınmacı muhafazakârların, milliyetçilerin üşüştüğü merkez sağ ve cumhuriyetçilerden solculara, komünistlerden Alevilere partilerin siyasi teşekküllerin konuşlandığı merkez sol olarak bilinen Türkiye’deki siyasi yelpazeyi sarahatle görmemize yarayan iki ana kavram vardı. AKP’nin yeni Türkiyesinde ise merkez sağ ve merkez solun bütün renkleri birbirine geçti. Çünkü genel seçimlerde merkez sağın ve solun üzerinden AKP’nin kontrolündeki merkez bankası buldozer gibi geçti. Yani milli görüşçü bukalemunların kuyruğuna takıldığı şey bir siyasi parti falan değildi, merkez bankasının emisyon gücüyle cumhuriyetçileri, komünistleri, liberalleri, muhafazakârı, komünistleri, Alevileri vahdeti vücuda ulaştırmış İslam’dan dönmüş kalpazanlardı.

Yine eski Türkiye’de düğünlerde;
Sabah olsun çarşıya gidelim! / Sabahlara dayanamam Osman Ağa!
AKP’nin yengi Türkiye’sinde ise;
Darbe olsun meydana inelim! / Meydanlara dayanamam Recep Ağa!

Ta Sovyet Rusya devrinden kalmış eski asker bavulu gibisin. Ve çok sabit fikirlisin, Berlin duvarı çöktü, dünya değişti, Türkiye başkanlık sistemine gidiyor, sense hala aynısın, biraz değiş artık, diyor bana. Evet, diyorum ben de. Bu fikirleri sabitlemek için tam kırk koca yılımı verdim. Belki dikkatle okuyup anlarsanız sizin de işinize yarayabilirler. Bu meyanda diyorum ki; cemaatin darbe teşebbüsü sonrasında ortaya çıkan pozisyonda golü hangi takım attıysa ara pasını da o takımın oyuncuları vermiştir. Ne dersin?

Dinlediğiniz haberlerden özetler;
Yazar Metin Kondel birkaç sayı yazdığı Yolcu Dergisi’nden kesin olarak ayrıldı. Yazar yaptığı açıklamada edebiyatı aynı anda yirmi farklı televizyon kanalında konuşamayan, sistem tarafında aforoz edilmiş insanların hayallerine, acılarına, düşüncelerine, hikâyelerine aracılık edebilecek bir mecra olarak gördüğünü ve toplumda ahlak adına söz söylemenin her türlü iktidarla arasındaki mesafeyi korumakla alakalı olduğunu aksi takdirde sözün muktedirlerce boğulduğunu söyledi. Bunun da bir ülkede olup bitenler karşısında çelik gibi sinirleri olan, soğukkanlı yazarların işi olduğunu söyledi.
Yazar ayrıca siyasi ve sosyolojik değerlendirmeler yaptığı bloğunun kitaplaştırılması için hiçbir yayınevinden kendisine teklif gelmediğini, son romanı Kalandar Çörekleri’nin bitmek üzere olduğunu ama bu kültürel ortamda bastırmayı düşünmediğini söyledi. Bilindiği gibi yazarın 2011’de İsim yayınlarından çıkmış ve ilk baskısı bitmiş Temelyon adlı bir romanı, 2015 yılında basılmış Pupa Yelken Karadeniz ve Moğolların Uğultusu adlı iki denemesi bulunuyor.
Ve şimdi spor:
Fenerbahçe deplasmanda Orduspor’a 5-0 mağlup oldu. 1980’lerin başında oynanan bu talihsiz müsabaka aynen şöyle cereyan etti…

Sen benim gözlerimin şahit olduğu hayattaki tek arzusu insanların hayrını istemek olan altın kalpli bir kralımı sırtından hançerlemiş birinci sınıf bir hainsin. O altın kalpli kralıma ihanetin iki milyon insanın hayatına mal oldu. Nasıl ettiysen yeryüzündeki büyük şeytanların lanetini Anadolu’ya taşımayı başardın. Sana itaat eden o zavallı kavmini de kendin gibi kudurttun. Ama biliyorum ki ruhun elemler içinde ve yalnızsın. Milyonlar ruhundaki acıyı hafifletmeye yetmiyor. Çünkü sen en hakiki olandan en büyük şeytanlığı çıkarmış bir soytarısın. Ve bu durum seni hasta ediyor.

Bir Trabzonlu için estetik, Ayasofya Kilisesinin güney cephesinde taşla biçimlendirilmiş mimari zarafetin insanla uyumunu, mekâna tutundurduğu kadim zamanı hissedebilmek değilse nedir? Ya da Trabzon işi telkâri takunyalar arasındaki kusursuz simetriyi fark edebilmek ve ince işçiliğe zihin yorabilmek değilse nedir? Veyahut Yeni Cuma Camiinin sonradan yapılma esmer taşlı minaresi ile kilisenin sarı taşlı kubbesindeki iki farklı ruh arasındaki ilahi sükûneti duyabilmek, iç kaidelerindeki yeşil renkli taş kolonların çığlığını duymak değilse nedir? Ya da Trabzonlu Rum Konstantin Kabayanidis’in Soğuksu’da karaçamlar arasındaki bembeyaz yazlığının Yunan mitolojilerinden fırlamış ruhunu sezebilmek değilse nedir bir Trabzonlu için estetik?

Ak Saray’ın basın sözcüsü İbrahim Kalın’ın basın açıklamalarına biraz dikkat ederseniz çok ilginç bir şey görürsünüz. Arap diplomat görünümlü İbrahim Kalın bütün o açıklamaları Ak Saray adına değil, Beyaz Saray adına yapıyor. Burada zihninizden ustalıkla aşırılmış bir kod var. Ak Saray ve Beyaz Saray arasındaki benzerlik. Zaten cumhurbaşkanı basın danışmanı İbrahim Kalın’ın ABD adına yaptığı basın açıklamasının tek eksiği arkasındaki elli bir yıldızlı Amerika bayrağı.

Tekrar ediyorum;
Sen benim gözlerimin şahit olduğu hayattaki tek arzusu insanların hayrını istemek olan altın kalpli bir kralımı sırtından hançerlemiş ve sonra kendini sağlama alma adına insanların nefret duygusunu kanunlarla yasaklamış birinci sınıf bir hainsin. Ama bunun herhangi bir önemi yok çünkü senden ve sana tapan o kavminden katıksız nefret ediyorum. Ben kralım hançerlendiği günden beri her geçen gün biraz daha kanayan Müslümanlığımla hastayım. Sense iktidar hırsı uğruna işlediğin milyonluk cinayetlerin için hastasın. Seni bilemiyorum Nemrut ama ben yastık resmi gördüğümde hemen uyuyabiliyorum.

Akın var akın!
Akıncılar üssüne akın.
Sarayı zapt edeceğiz.
Receb’in zaptı yakın!

Zamane Milli Görüşçüleri gerçekten de çok tuhaf. Her defasında omurga çatlatan iki çalım, nefis bir ara pasla Barselona gibi dev bir takım karşısında bomboş bir kaleyle karşı karşıya bırakıyorum onları; topa dokunup golü atmak ve tribünleri ayağa kaldırmak yerine dönüp böb bön bana bakıyorlar ve hala niyetimi okumaya çalışıyorlar. Defalarca aynı şeye şahit olan komünistler ise sahada olup biten şeylere kıs kıs gülüyorlar.

Biz Milli Görüşçüyüz; bize öyle Sakız adasında sakız çiğniyor gibi hafif sözler yakışmaz. Onun için rahat olun; zamanı geldiğinde o cübbeli züppeyi de ampul gibi tam doksana takarız.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.