29 Mart 2017 Çarşamba

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINDA BORMANŞE VE İSTANBUL 104

Türkler, modern zamanın şu diliminde, tarihin tımarhanesinde tek başına yaşıyorlar. En azından on beş yıldır Türkiye'ye hükmeden AKP'nin politik meczupluğundan anlaşılan şeyin özeti budur.

İbneliğin ne olduğu konusunu bu ülkedeki her yetişkin birey aşağı yukarı biliyordur ama asıl ibneliğin ne olduğu konusunda ise çoğu kişi bihaberdir. Asıl ibnelik o şeydir ki; tam o işi yaparken hedefi bilerek ve isteyerek karşısındakinden kaçırmak ve olaya bambaşka bir boyut kazandırmaktır. Yani AKP’nin 15 Nisan referandumuyla politikada yapmaya çalıştığı şey tam da budur.
- Milletim adına duru bir Türkçeyle girdiğim bomboş kademelerden gelen kemik sesleri babından

Sınırsız iletişim imkânı, internet ve televizyonla yapılan enformasyon bombardımanı garip bir şekilde insanın düşünce ve ruh dünyasını obezleştiriyor. Yani sibernetik devrimin insan benliğini büsbütün kuşatıp sosyolojik muhayyilesini dumura uğrattığı bir dönemden geçiyor dünya. Onun için bir şeylere yaramayacaksa söz söylemek putperestlikten pek farklı değil.

Maalesef ki Cemaatin sistem tarafından tardedildiği 15 Temmuz konsorsiyumunda tankların altında değil de Nataşaların üstünde yatmayı tercih ettiğimizden 15 Nisan referandumunda (bu kısımda Recep İvedik kahkahası serbest zira spastiklerin fiil tarihleri bile kafiyeli) ‘’Evet!’’ demek bize farz değildir.

Beşiktaş’ta kalabalık bir caddede dalmış yürüyorum. Caddenin ortasında esmer tenli Çingene kadınlar bir çete gibi sıralanmış, ellerinde kadife gibi uzun saplı kırmızı renkli güller. İçimden, caddeden gelip geçen sevgilileri birkaç tatlı sözle kışkırtıp çiçek satıyor olmalılar, diye geçiriyor. Tam o anda içlerinden birisi acıyla ‘’Zabıtalar!’’ diye bağırıyor. Ve şişman Çingene kadınlar ürkek sokak köpekleri gibi ardına bakmadan deniz tarafına doğru kaçışıyorlar. Sonra durup tedirgin bir halde tehlikenin yönünü kestirmeye çalışıyorlar. Dünyanın hiçbir medeni şehrinde bu türden bir tablonun yaşandığı kanaatinde değilim. Yani sırf insanlara çiçek sattığı için Çingenelerin zabıtalarca caddelerden köpekler gibi kovalandığını... Ciddi bir medeniyet krizinde debelenen Türkiye gibi bir ülkede içi boş laflar etme konusunda muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların üstünde yok!

Bir zamanlar Cemaat sempatizanı olmak Türkiye’de ve dünyada bütün kapıların açılmasına yarayan Vatikan onaylı gümüş bir madalyondu. Onunla bütün gümrüklerden çakal gibi geçebiliyor, Güney kutbunda penguenlerle dans edebiliyor hatta Galapagos’ta iguana çorbası içebiliyordunuz. Tarihte Firavun’un sarayından kaçan Hz. Musa’nın da vardı bir tane. Çöldeki şakilere o armayı gösterip;‘’Ben Firavun’un akrabasıyım, ayağınızı denk alın!’’ diyordu. Ve işe de yarıyordu. Şimdilerde Cemaatin Vatikan onaylı sihirli eski madalyonları mezada düşmüş görünüyor. Artık Yeni Türkiye’de geçerli olan Ak Saray’ın altın madalyonlarıdır. Onlar hayattaki her kapıyı açmaya yarıyor. O madalyona sahip olunca insanda dert olmuyor, tatlı bir cennet sarhoşluğu kaplıyor insanın benliğini. Hatta hayat bile olmuyor. Her şeyi bir zamansızlık ve bahar iklimi kaplıyor.

Kimse bana cumhuriyetin tapusuna göz dikmiş, politikada bu denli gaddarlıklar yapabilen, muhalifleri ‘’vatan haini!’’ diye yaftalayacak kadar çirkef bir adamın BBP başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu siyasi bir cinayetle ortadan kaldırmadığını iddia edemez.

Ofspor - Amed Sportif maçının hakemi Emre Malok Amed Sportifli futbolcunun ceza sahası içinde Ofspor forveti Nevzat Bilen’e dirsek atarak dört dişini kırdığı pozisyona devam dedi. Oysa ceza sahasındaki o dirsek sportif faaliyetten çok bir terör eylemiydi, kayyumun el koyduğu bir takımı kollayan Malok gönüllü olarak uyudu. Eylemi yapan futbol teröristinin yerden kalkarken ilk işi acısına odaklanmak değil yardımcı hakemi süzmek oldu. Uzmanlar pozisyonda devam kararının çözüm sürecine katkı motivasyonlu olduğu kanaatindeydi. Hakem Malok maçın ilk yarısında ise Ofspor defansının nizami şarjına tanımlanamayan Mars krateri penaltısı çalmıştı. (Başkanlık sürecinde futbol.)

‘’Koçi Bey risalesinde IV. Murat’a sarayına Türk’ü, Türkmen’i, Çingeneyi ve Yahudi’yi alma diyor. Altı asır Osmanlı saraylarında söylenmiş bir tane türkü yok! Burada söylediğim lafı otuz yıl düşünüp söylüyorum. Biz bu toprakta köleyiz. İddia ediyorum, bir nevi burada devşirmelerle bir saltanat kurulmuş, Orta Asya’dan da Türkleri Amerikalıların Afrikalıları getirdiği gibi köle getirmişler. Biz köle miyiz bu toprakta? Bu toprağın nimeti varsa, bereketi varsa birlikte bölüşeceğiz. Bin yıllık dert de budur.’’ Nihat Genç

‘’Bodrumun merdivenleri çok dik olduğu için yengemle amcam inmemi yasaklamışlardı; ama bir keresinde birisinin aşağıda bir dünya olduğunu işitmiştim. Sonradan söz konusu ettikleri şeyin modası geçmiş bir küre olduğunu anladım, ama o zaman gerçek dünyayı keşfettiklerini sanmıştım. Bir gün evde kimse yokken gizlice aşağıya indim, ama ayağım kaydı düştüm. Gözlerimi açınca Alef’i gördüm.’’
‘’ Alef mi?’’ diye yineledim.
‘’Evet, yeryüzündeki bütün yerlerin, her açıdan, açık seçik, birbirine karışmadan göründüğü tek yer, dünyadaki tek nokta. Bu keşfimi kendime sakladım ve her fırsatta oraya girdim. Çocukken bunun bana ileride şiir yazabilmem için bahşedilmiş bir ayrıcalık olduğunu anlayamamıştım.’’ Joe Luis Borges / Alef

Batı medeniyetine kör kütük aşık Kemalistlerin modernlikle ilgili aptal putperestlikleri bu ülkede var oldukça, modern Roma’nın Türkiye’deki siyasi tezgâhından değil muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar, dünyadaki bütün yurtsuz Çingene kafileleri hatta kara Afrika’daki bütün açlar bile doyar.

Anadolu’da politika sözle insanı boğma sanatından başka nedir ki? Necmettin Erbakan’ı politikadan men edip sürgüne gönderdiler. Muhsin Yazıcıoğlu’nu bir helikopter kazasıyla öldürdüler. Deniz Baykal’ı bir kaset skandalıyla hallettiler. Saadet Partisi ve Doğruyol’un başına yerleştirdikleri kuklaları sonradan as kadroya aldılar. Cemaatle işbirliği yapıp Kemalist generalleri uyduruk davalarla içeri attılar. Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’u tutukladılar. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan eğlenecekleri siyasi bir kukla türettiler. Yenikapı’da politik bir kartel kurdular. Bir darbe senaryosuyla Cemaati sistemden ihraç ettiler. Selahattin Demirtaş’ı kodese tıktılar. Kartelden ayrılan Kemal Kılıçdaroğlu’na Artvin’de namluyu gösterdiler. Devlet Bahçeli’yi de araziye uydurdular. Mustafa Destici’yi ise destelediler. Geriye sadece bay potansiyel başkanın tanrılığından başka bir şey kalmadı.

Yomra, petro-dolar Arapların gökdelenleriyle istila edilip ilçenin ismi "El Yumra!"ya dönüşmeye başladığından beri Kâbe'nin kral Selman'a bağlı imamları her yatsı namazından sonra bay potansiyel başkana ve Türkiye'ye tecvitli dualar eder oldu.

Cemaat müntesibi olması vesilesiyle vatan haini ilân edilen eski milli topçumuz Hakan Şükür’ün Türk milli takımı adına attığı 51 golü, Galatasaray adına attığı 228 golü Türk futbol tarihinden çıkarırsanız annenizin şefkat dolu ligine geri dönersiniz. Galatasaray’ın Avrupa tarihinden geriye ise toprak sahada süper amatörde top oynayan Çengelköy Talimhanespor görüntüsü kalır.

Türkiye'de insanlar muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların devri iktidarında turbo kapitalizm kıskacındaki modern hayatın neye tekabül ettiğinin farkında olmadıklarından sanat ve edebiyat köksüz eskizler yığını aşamasında sürtüp duruyor.

‘’Burada amacımız elbette komünizme ya da faşizme övgüler düzmek değildir. Demokrasiyle ekonomik kalkınma arasında doğrudan bir bağ olmadığını göstermektir, bu bir...’’ Engin Ardıç
- Bu açıdan bakıldığında demokrasi; İngilizce konuşan milletlerin rejimidir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

25 Mart 2017 Cumartesi

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINDA BORMANŞE VE İSTANBUL 103

Benim bu ülkede olup bitenlerle ilgili yazdığım şeyleri anlamanın tek dibacesi bay potansiyel başkanın on beş yıl boyunca serbest kürsülerden halka öfkeyle ünlediği şeylerin dilini Çince zannetmek ve o gürültülerde hiçbir mana aramamaktır.

Türkiye'de trafik sağdan işliyor. İstanbul'daki metrobüsler ise direksiyonları solda olmasına rağmen yine soldan işliyorlar. Genel trafik içinde özel kulvarlı, ters yönde ve oldukça hızlılar. Sarayın halka dayattığı başkanlık sisteminin tam izahı İstanbul'daki metrobüsler.

Diriliş Ertuğrul dizisini izlemiyorum ama arada misafirliklerde denk geldiğimde genel bir fikrim olmuyor da değil. Mesela bir önceki bölümde hafiften Karayip Korsanları'na seğirtmişti. Bazen Üç Silahşörler havasına giriyor. Sonra Cennetin Krallığı'ndaki Malta Şovalyeleri türü bir şeyler oluyor dizide. Bazen Karamurat ve Barbar Conan kokan sahneleri oluyor haliyle. Türk işi film böyle işte; her şeyden bir parça bir şey; sonuçta hiçbir şey. Önemli olan insana ve dünyaya karşı olan Moğol kibrini bir şekilde ekrana yansıtmak. Diğerleri moloztaşları gibi yerine oturur, beyim!

Benim izlediğim kadarıyla Diriliş Ertuğrul dizisi Zeytinburnu'ndaki deri piyasasını kısmen canlandırmanın haricinde Türkiye'ye kültürel açıdan herhangi bir faydası yok. Bütün bölümlerinin tarihi ve sanatsal açıdan değeri yazar İhsan Oktay Anar'ın tek Puslu Kıtalar Atlası fotoromanını etmez.

Soruyu şöyle soralım; 13. yüzyılda yaşayan bir insan nasıl bakar? Hayata perspektiften mi bakar, yoksa tanrısal minyatürden mi? Benim izlediğim tarih dizilerinde insanların gözbebekleri sürekli düz çizgiler görerek ehlileştirilmiş. İnsanların davranışlarıysa fazlasıyla rasyonel ve keskin. Oysa sadece yüzyıl öncesindeki insan profillerine bakıldığında bile insanların çoğunun dinle, ahlakla ve gelenekle alilleştirilmiş tipler olduğu görülür. Türk televizyonlarındaki tarih dizilerinde rol yapan sıradan figürlerse kırk padişahı halledip, yüz yirmi veziri zehirleyebilecek kadar zekiler. Hafazanallah!

Kendimi bildim bileli televizyonda izlediğim National Geographic belgesellerindeki zürafaların yürüyüşüyle kıyafet defilesi için podyumlarda yürüyen mankenlerin yaylanarak yürüyüşünü hep birbirine benzetmişimdir.

İnsanın fani dünya hayatında kendisine bir tanrı ya da tanrı niyetine bir takım orijinal putlar seçmekten fazlasına güç yettirebilmişliği veyahut akıl erdirebilmişliği henüz görülmüş bir vakıa değildir.

90'lı yıllarda Almanya'nın Ankara konsolosluğuna yolum düştüğünde konsolosluğu çevreleyen duvarlardaki dikenli telleri görünce Almanların Türklere duyduğu güvensizliği yadırgamıştım. Zira kapıda uzayıp giden bir vize kuyruğu vardı. Bu muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal öküzler bilmez ama I. Cihan Harbinde de Almanlarla asker arkadaşıydık! Ne yani, bir Türk Almanya'dan siyasi sığınma hakkı istemek için dikenli telleri aşmak zorunda mıydı? Aradan yirmi yıl geçti. Aynı tel örgülerin İstanbul'daki sitelerin etrafına çekildiğine bizzat şahit olunca Almanları daha iyi anladım.

THY'da servis edilen suyun markası Hamidiye. Metrolarda sırf Hamidiye suyu satılan otomatik büfeler var. İstanbul'da marketlerde en çok satılan su Hamidiye. Su ve gül medeniyetinden geriye kala kala belediyenin bir gelir kapısı olarak Hamidiye suyu kalmış. İşin özeti İstanbul'da hükümetin lokal kapitalizmine meydan okuyarak şırıl şırıl akan tek çeşme yok. Ham.d... olsun!

Kupkuru dağlar, maden renkli kıraç topraklar, sulaklıklarda sıralanmış uzun kavaklar, yaprakları kuruyup kızarmış bodur meşe ağaçları. Kasvet dolu sonsuz bir bekleyiş Anadolu.

AKP iktidarı cumhuriyet dönemindeki çoğu iktidarın muvaffak olamadığı imar faaliyetleriyle Türkiye'yi devletleştirdi. Ama aynı AKP iktidarı Türk siyasetindeki bütün siyasi eğilimleri budayarak Türkiye'de ciddi bir siyasi kaosa sebep oldu. Türkiye'nin kısa vadede bu siyasi kaostan çıkması zor gözüküyor.

Dubleyol, köprü, tüp geçit, tünel, HES, hızlı tren ve toplu konut direkt politikanın değil mühendisliğin konularıdır. Politikacı sadece devlet adına milletten vergi toplar ve bunların gerektiği şekilde yapılmasına karar verir. Türkiye'de ise politikacıların mühendislik başarılarını hamasi bir dille cahil insanlara satması söz konusudur.

Bay potansiyel başkan ümmeti Muhammed'in başına gelmiş en büyük musibettir. Zira onun Türkiye’deki keyfi iktidarı İslam coğrafyasına Hiroşima ve Nagazaki gibi iki Japon şehrine atılmış tam yirmi atom bombasının zayiatına mal oldu.

Tam on beş yıldır iktidardalar. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bütün bakanlıklar, bütün genel müdürlükler, valilikler ve hatta muhtarlar bile onlarda. MHP’yi tepesinden bağlamışlar. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, internet sitelerinin sahibi durumundalar. Bahçeşehir’den İyidere Köprüsü’ne kadar numunelik bir ‘’Hayır!’’ pankartı yok. Yani Türkiye onların babasının çiftliğine dönmüş. Ama yine de minibüslerle sokaklara dalıp anonslarla milletin kafasını şişirmekte bir beis görmüyor bu Moğol genli aşağılık Çingene sürüsü. Çünkü insan değiller. Öfkelerinden ve kudurmuşluklarından kendilerini yere atsalar inanın yeri ıskalarlar.

16 Nisan’daki Anayasa oylamasında ‘Hayır!’ diyecek olanları PKK ve bilumum lanetlilerle aynı safta gören zekâ özürlüler için özel bir aforizmadır.
- Tahminimize göre dünyada hayırlı işler yapmış iyi Hıristiyanlar için cehennemde biraz isli de olsa serin mevkiler var. Tanrı meleklere mahcup olmamak için bazı gudubet tipli Müslümanlar için cennette köprü altları, gettolar, varoşlar ve gecekondular da yaratmadı değil.

Bu akbaba kolonisinin İstanbul'da Kiptaş adlı bir inşaat şirketi var. Bu sığır sürüsü Bahçeşehir'de Vaditepe adlı bin konutluk gökdelenler inşa etmişler. Her dairenin alafranga tuvaleti kıbleye dönük. Kıbleden habersiz bu sığır sürüsü taharetsiz Avrupa'ya kafa tutuyormuş!

İstanbul Paris gibi insanın gerçek yeteneğinin karşılığını veren bir şehir değildi. Elimde Trabzonspor’un çalınmış şampiyonluğu gibi sosyo-politik açıdan katı bir örnek karşımda Türkiye’yi yemeye doyamayan muhafazakâr İslamcı kılıklı liberallerin aşağılık bir iktidarı varken yayınevlerine uğrayıp M…r Üstün gibi Bizans oğlanlarının nedensiz kibrine katlanamazdım.

Bence İsmailağa, Menzil, Süleymancılar vb. cemaatlerin 16 Nisan’da sadece ‘’Evet’’ demeleri yetmez. Aralarından en musikişinas olanlardan bir mehteran bölüğü kurup Ak Saray’a karşı saksafon da çalmalılar.

Sovyetler Birliği’nin makine düzenini izledik. Hollanda’nın toplu defans toplu hücumunu izledik. Almanların takım disiplinini izledik. İtalyanların katanaço defansını, İngilizlerin derin toplu futbolunu, İspanyolların Latin kıvraklığı serpiştirilmiş futbolunu yıllar boyunca izledik. Yugoslavya’sını Doğu Almanya’sını gördük. Dolayısıyla Avrupa futbolu oynayarak bitirmiş bir kıta. Türkiye ise hiçbir zaman ciddi bir futbol ülkesi olamadı. Türkiye’deki lokal yapı iki imparator üretti. Birisi siyasetteki malum zat, diğeri ise futbolda Fatih Terim. Fatih Terim’in Türk milli takımının başında çıktığı İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya ve Hollanda karşısındaki istatistiklere bakın futbolda yediğiniz kazığı çok daha iyi anlarsınız. Dolayısıyla Türk milli takımının Avrupa’nın hâlâ köy takımlarıyla sidik yarıştırıyor oluşu bir züğürt tesellisidir. Fatih Terim Türkiye’deki toplumsal yapıya saygısı olan bir kişilik değil. Bunu bütün evlerin beyaza boyandığı bir tatil beldesinde evini sarı kırmızıya boyama görgüsüzlüğünden anlamak mümkündür. Türk toplumuna saygısı olmayan siyasette ve futbolda sadece kişisel ikballeri için her şeyi riske eden insanların bu ülke için ürettikleri hiçbir şeye saygımız yok. En azından benim yok. Bu arada Finlandiya karşısında her nedense gözüm Hakan Şükür’ü aradı. N’alışkanlık.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Mart 2017 Salı

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINA BORMANŞE VE İSTANBUL 102

CL müziği eşliğinde nikâh salonuna girmeyi İsmet Özel'e sormak lâzım. Ömer zaten Roma vatandaşıydı. Ömer için çıta çok yüksek görünüyor; zira bay potansiyel başkanın emri var. Beş çocuk!

Efendim, İstanbul'un muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlarından oluşan suni sosyetesiyle ilgili gözlemler yapıyorum.

Tabii mucizeler çağı devam ediyor. Yeğenim Aysu Trabzonspor'dan Beşiktaş'ın bayan futbol altyapısına transfer olmuş. Bilindiği gibi Aysu benim maket uçak koleksiyonumu tek tek aşırarak futboldaki top çalma ve herkesi çalımlama yeteneğini açık ara ispat etmişti.

Kambersiz düğün olmaz, muhafazakâr İslamcıların çakma tarihçisi Mustafa Armağan arka masada kakaolu kek servisini bekliyor. Bu arada Eyüp AGD ile mi yoksa MİT'le mi sohbet ettim o gece, pek emin değilim.

Kısacası köydeki camii hocasının Mushaf-ı Şerife bakıp sevdalık için ayeti kerime bulma maharetine muhafazakâr İslamcılık diyoruz.

Sırf saraya muhalif bir yazarım diye bütün akrabalarım bana asla iyileşemeyecek cüzzamlı bir Ortaçağ keşişiymişim gibi davranıyor.

Bay potansiyel başkan Ömer'in düğününde salona dombramın müziği eşliğinde girdi. Bütün yalaka takımı ayağa kalktı ve alkışlarla ona tempo tutmaya başladı. AKP'nin ve saray soytarılarının bu ülkede sivil hayatı nasıl sabote ettiğinin fotoğrafıydı.

Ömer'in düğününde aklıma çok eskiden izlediğim bir film geldi. Filmin adı Dört Nikâh Bir Cenaze idi. Filmin konusunu unuttum. Ama zannedersem kuzen Ömer'in düğünü gibi bir şeydi. Daha otelin bahçesine girmeden polis kontrolü. Binaların tepelerinde keskin nişancılar konuşlanmış. İstanbul semalarında asılı kalan askeri helikopterler. Otel bahçesinde kamuflajlı komandolar, TOMA'lar, akrepler. Sigara içtiğim yerde on beş saniyede bir sivil polis beni süzüyor. Salonda bir ara mitin garsonları servis yaptı. Cumhuriyetin ve kızın kaynanası iki Emine iyi anlaştı. Her şey Sovyet Rusya dönemindeki KGB ciddiyeti içinde işledi. Bir ara tuvalete gidip salona giremeyince olay çıkarmayı düşündüm. Ama bu konuda enişteye söz vermiştim. Yani kuzen Ömer'in düğünü de film gibiydi.

Damadın saraya muhalif kuzeni sıfatıyla MİT'in dördüncü sınıf orospu çocuklarının göz hapsindeyken gözlemlediğim şeyler hakkında bir aforizmadır. Yirmi kişilik sigara salonundakilerin on altısı sivil giyimli mit elemanı. Aralarında tuhaf bir tiyatro dönüyor. Yan masada yalandan bir tanışma muhabbeti başlıyor. Bir dakika boyunca hiçbir şey yok; hayat rutin. Yani bay potansiyel başkanın otele teşrif beklentisi gerginliği dışında. Sonra aynı adamlar aralarında anlaşmışlar gibi onar on beşer saniye arayla bir saniyeliğine süzüyor karşısındakini. O bir saniye içinde modern Roma'nın bir garnizon devletindeki bir eyalet valisinin emrinde sadık bir memur olduğunu, hiç şakası olmadığını haykırıyor. Kapkaranlık bir bakış bu. İçinde Anadolu'da İsevi kovalayan Romalı askerlerin gözü karalığı da var. İşte bütün mesele bir saniyelik tehditkâr, insana tepeden bakan, bir şizofrenin selâmeti için resmi emirlerle ısmarlamış o küstah bakış. İşte bütün yazıp çizdiğim şeyin özeti.

Sovyetler Birliği döneminde insanın en büyük sorunu kendini kuşatan büyüklüğü ve hayatın boyutlarını bir türlü ölçememesiydi. Bir arpa tarlası düşünün ki bir ucu Sibirya'da diğer ucu Polonya sınırında bitiyor. Tarlalarda çit yok, sınır yok, referans noktası olabilecek bir şey yok, çünkü her şey birbirinin aynısı. Hayatın bir ölçüsü, makul bir kuralı yok. Sahipsiz bir soğukluk her şeye sinmiş. İnsan komünistlere ait o ölçüsüz büyüklüğün içinde kayboldu. İnsan aklı komünizm içinde o büyüklüğün sınırlarını bir türlü kavrayamadı ve insan giderek delirdi. Türkiye'de başkanlık sistemine tapınan insanlarsa komünistlerin yetmiş yılda denediği şeyi yeniden denemeye kalkacak kadar cahiller. Her şey bir adamın emrine vermenin ne demek olduğunu henüz bilmiyorlar. İnsanların büyüklük, küçüklük gibi hayat ölçüleri çöker ki zaten bir çok alanda çökmüş durumda. Anadolu Mars yüzeyine döner. Ve sırf bunu düzeltebilmek için üç dört nesli gözden çıkarmak gerekebilir. En korkuncu da şu; insan o ölçüsüzlükte delirdiğini ne kendisine ne de karşısındakine izah edebilir. Kör doğar, kör ölür ve dahası kör dirilir.

AKP'nin muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlarından oluşan Sünni sosyetesiyle ilgili gözlemlerime gelirsek; Azteklerin, Mayaların ve İnkaların tanrılarının altından yarattığı ilk insan gibi hayatın içinde donup kalmışlar. Cumhuriyeti ele geçirdiler, bütün vitaminlerini yuttular, zenginler, muktedirler ve bıngıllılar. Dolayısıyla söyleyecek bir sözleri, üzerinde kafa yoracakları ciddi meseleleri yok. Zamanı, mekânı ve hayatı aşmış durumdalar. Kaygısızlar çünkü kanunsuzlar. Uymak zorunda oldukları yasaları olmadığından hayat onların fiillerinde donmuş. Yani gözlenmeye değer bir hayatlarının varlığından söz edemeyiz.

1980'li yıllarda atari salonlarının duvarlarında ve spor teçhizatı satan mağazalarda denk geldiğimiz posterler vardı. Federal Almanya -Italya ya da Fransa - Ingiltere futbol müsabakasında topun peşindeki iki futbolcunun omuz omuza mücadelesinde iyice belirginleşmiş kaslar. Uluslararası bir futbol müsabakasının her saniyesi birçok bilim dalının mercek altına alıp incelediği bir laboratuvardı. Bugün tıpkı siyasette olduğu gibi futboldaki o naif derinlik büsbütün kayboldu. Artık topu ayağına aldığında direkt golü düşünen ya da ceza sahası dışında indirilen Lional Messi türü futbolcular var. Aynı değişim siyasal rejimlerde de sözkonusudur. Başkanlık sistemi de Messi tipi etkili forvetlerin siyasette etkili olduğu egoist bir sistemdir. Ama iyi bir markajla durdurulduğunda bütün sistem kilitlenir ve maç kaybedilir. Onun için bir makine düzeni içinde takım oyunu şart.

Modern insan, özenli mutluluk pozlarıyla, başkent lehçeli naif sözleriyle ve her halükârda durumu kurtaran rolleriyle hayatın sadece putperestliklerle dolu tarafına talip ışıltılı bir stüdyoda yaşayan insandır. Oysa hayatın sürekli sükunetin hakim olduğu, sıradan şeylerle dolu, modern kaosun kıyısında kalan bir diğer tarafı da var. Buna ise sadece yaşlılar ve meczuplar talipler.

Eski Türkiye'de liselerde İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi sırf, modern Türkiye Cumhuriyeti'ni İngilizler Mustafa Kemal eliyle kurdu, cümlesi anlaşılmasın diye okutuluyordu.
AKP'nin Türkiye'sinde ise bütün okulların ve gazetelerin tek varoluş nedeni var. Bu ülkeyi 1.5 milyon Iraklının ve 600.000 Suriyelinin katledilmesine yardım ve yataklık yapmış bir katil yönetiyor! cümlesinin anlaşılmaması.

İşin daha da özeti şudur. Adına modernlik denilen mefhum yüksek mühendislikle Anadolu'daki insanı ve hayatı tüm alanlarıyla kuşatıp bambaşka bir forma dönüştürüyor. Ve muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar, dubleyol çaplı zekâlarını aşan bu sosyolojik olgunun üzerine oturmuş güya Türkiye'ye politik patronluk yapıyorlar.

Sarayın soytarılarıyla Suriyeli mültecilerin aralarında üleştikleri şeyden geriye kalan artığa "vatan" diye razı olacak kadar soysuz hiç olmadık. Dolayısıyla sözümüz muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların demokrasi teranesiyle bizden çaldıkları bir ülke bahsiyle ilgilidir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

19 Mart 2017 Pazar

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINA BORMANŞE VE İSTANBUL 101

İstanbul'da beni en çok şaşırtan şeylerden biri uzaktan bakılınca total bir kolezyumu andıran o kahverengi binaların görüntüsüydü. Sanki tarihteki Roma Türklerin İstanbul'daki sanat, estetik ve kültür cehaletini fırsat bilmiş zehirli sarmaşıklar misali modern mimarinin içinde yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor...

Avrupa Türkiye'deki Sünnilerin ucuz günah keçisi. Dün Müslümanlar için ''medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar'' idi. Bugün bütün çürüklerini aldırmış, protezlerini taktırmış yeni bir canavara dönüştü! Afganistan'ı Müslümanların kayıp bir cenneti olarak hep sevdik ama Afgan mücahitlerin silah almak için Avrupa ve Amerika gençliğine sattığı uyuşturucuyu Müslümanlık zaviyemize ekleyemedik. Sünnilerin kaptırdığı o top döndü dolaştı Güneydoğu'da Kürdistan oldu. Üstelik ''Batı, Batı!'' diye diye şeytanlaştırdığımız o insanlar sadece Doğu'nun tarih kaçkınlarıydı.

Türkiye'de politika sıradan insanları deli ediyor; çünkü şu anda politikayı domine edenler muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar ve onların sürüklediği kifayetsiz muhterislerdir. Sorun tam olarak şuradadır. Bu politik kült kültürsüzdür, sürekli sloganlarla yürür, felsefe bilmezler, düşünemediklerinden düşünce ısmarlarlar. (Bknz. Akil adamlar) Edepleri adapları yoktur, görgüsüzdürler. Onun için politika yaparken sürekli pot kırarlar. Bu durumsa manevra üstüne manevra yapmalarını gerektirir. Yani Türkiye'de politika yavşaklığın son basamağından başlar. Onun için ahlaklı insanların tahammül edemeyeceği derecede çıldırtıcıdır.

Dışarıda gece gündüz yüksek mühendislik üzerinden durmaksızın akan mekanik bir hayat, geceleri ışıkları parıldayan kışkırtıcı koca bir şehir (mithra-pol) var ama Türkler bir türlü Diriliş dizilerindeki kıl çadırlardan kafayı çıkarıp, yaşadığı bu kaotik hayat hakkında tefekkür edip bir iki kelâm etmeyi akıl edemiyorlar.

İstanbul insan aklının hakkıyla kavrayıp anlamlandırabileceği bir şehir değil. Onun için ben hâlâ İstanbul'un Allah'ın semavattaki kanatları saf çelikten olan meleklerince özel olarak muhafaza edildiği kanaatindeyim.

Adına modernlik dediğimiz olgu bir Katolik'i, bir Ortodoks'u, bir Sünni'yi, bir Budist'i, bir Hindu'yu, bir Protestan'ı, bir Şii'yi, bir deisti, bir ateisti, bir animisti, Afrikalı'yı, Arap'ı, Çinli'yi, Hintli'yi, Türk'ü, Yunan'ı, Rus'u, Acem'i, Alman'ı, Slav'ı, Latin Amerikalı'yı, Hispanik Meksikalı'yı çarklarında öğütüp hep aynı mahşeri eşiğe fırlatıyor. İnsanı bütün yerleşik değerlerinden, coğrafyasından, tarihinden soyutlanmış bir halde mahşer meydanına... Onun için modernliğe tanrının bir tür insanı soyma biçimi olarak bakabiliriz. Yani modernlik insanı yutup tanrıya sunan en büyük vakıa; dipsiz bir hale. Tabii modern insana göre şeytan hâlâ tanrının en büyük arızası değilse.

AKP'nin dış politikasının özeti eski Yeşilçam filmlerindeki bazı repliklere benziyor. 'Burası (Türkiye) bizim çöplüğümüz, burada sadece bizim borumuz öter. Ve icabında sizin façanızı deplasman mahallede de çizeriz. Anlıyor musun kardeş?'

Türklerin anlayamadığı daha doğrusu anlamak istemediği şeyin özeti şudur; Amerikalılar, modern zamanlarda Avrupalıların, Asyalıların, Afrikalıların ve de Latin Amerikalıların yaşadığı dünyada yaşamıyor. Zira onlar bambaşka bir zamanda ve gezegende yaşıyorlar. Işin ilginç tarafı Türklerin sahip olduğu inancın gereği daha gelenekçi olan Avrupalılardan çok Amerikalılara hayranlık besliyor oluşudur. Çünkü Türkler ve Amerikalılar gerçek bir dünyadan ziyade kayıp medeniyetlerinin serabıyla yaşıyorlar.

Türklerin anlayamadığı daha doğrusu anlamak istemediği şeyin özeti şudur; Amerikalılar, modern zamanlarda Avrupalıların, Asyalıların, Afrikalıların ve de Latin Amerikalıların yaşadığı dünyada yaşamıyor. Zira onlar bambaşka bir zamanda ve gezegende yaşıyorlar. İşin ilginç tarafı Türklerin sahip olduğu inancın gereği daha gelenekçi olan Avrupalılardan çok Amerikalılara hayranlık besliyor oluşudur. Çünkü Türkler ve Amerikalılar gerçek bir dünyadan ziyade kayıp medeniyetlerinin serabıyla yaşıyorlar.

Türkler İslam diniyle Hıristiyanlığın kadim coğrafyalarını çökertti. Hıristiyan Avrupa'dan kaçan kuralsızlar ise pagan Amerika'yı çökerttiler. Türklerle Amerikalıların birbirlerine hayranlığının kökeni bu. Türkler Asya'nın, Amerikalılar ise Avrupa'nın kaçkınları durumundalar. Tarihteki misyonları gereği akrabalar.

İstanbul'un en güzel tarafı gökyüzündeki bembeyaz pamuksu bulutların şehrin beton ve insan kirliliğine bulaşmadan uçup çok uzaklara gidebiliyor oluşudur.

"Camiye çorapsız girilmez!" yazıyor Sünni Müslümanların camisinin kapısında. Aklıma yine o muzip kontra düşünceler doluşuyor.
- Hani İslam yalınayak insanların, kölelerin, fakirlerin ve Allah'tan başka kimseye kul olmayanların diniydi? Siz bu halinizle Parizyen'e kul olmuşsunuz.

İmamın odasında Hz. Peygamber'den kalmış bütün nesneler var. Hırka, ev, pabuç, ayağını bastığı taş, sakal, tebliğ mektupları ve diğer nesneler. Ama en kutsal şey olan insandan eser yok. Sanki İslam dini hayatsız gezegenlerin kuru kraterlerine inmiş. Iraklıların ve Suriyelilerin o basit insan gereçleri kadar bir ehemmiyeti yok. Onların hayat hakkını içermiyor.

Milli Gazete'nin gündeme ilişkin manşet atarken AKP hükümetini ve bay potansiyel başkanı fazla üzmemek için dokuz doğurduğu durumu keşke sadece bir şehir efsanesi olsaydı.

Modern Türkiye Cumhuriyeti siyasi varlığını İngilizlerin Çanakkale Savaşı'nda Osmanlı'ya ödettiği askeri bedele borçlu olduğundan; dedesine ait tarihi bir hezimeti kendisinin zaferiymiş gibi kutlayan zırdelilerin ülkesidir.

Bay potansiyel başkanın Avrupalı politikacıları Nazi olmakla suçlaması isabetliydi. Zira Avrupa Birliğine olan borcu yüzünden Yunanistan başbakanı Aleksis Çipraş birlik parlamentosunda Belçikalı bir bakan tarafından resmen Adolf Hitler taklidiyle tehdit edilmişti. Ama bütün bunlar bay potansiyel başkanın Hitler'in ikizi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında bay potansiyel başkan son suçlamayla şunu söylemek istiyor; "Hay, hepimiz Hitleriz!"

Trabzonspor - Galatasaray maçını Sirkeci'de bir balıkçıda izledim. N'doye'nin golü göz zevkimi okşamadı; önümdeki balık, kalamar ve salata kadar tatsızdı. Trabzonspor'u uzun yıllar bu denli bilimsel futbol oynarken görmemiştim. Bir laboratuvarda aslanlar üzerinde ciddi bir deney yapıyor gibiydiler. Önceki oyunlardaki pozisyon patlamaları bu maçta yoktu. Panik yok, mental rezervasyonları yerinde; hırsları kontrolde. Bu denge 90 dakika boyunca Trabzonspor'u otomatikman güçlü kıldı. TFF'nin spor memurunun Galatasaray'ın statü hasarı kaygılı çaldığı düdükler ve gösterdiği kartlar topun yumuşaklığında eridi. Özkalfa faul çaldığı pozisyonun aynısına penaltı çalamadı. Trabzonspor'un Galatasaray'ı yenmesi alelade bir vakıa. Abartmanın alemi yok. Horon etmek isteyen de Fırıldak Ömer'un düğününe gider.

Çanakkale, tarihle ve Osmanlıyla sarih bir bağ kuramayan Asya çingenelerinin modern cumhuriyet içinde topyekun istismar ettiği ve politik bir endüstriye çevirdiği en önemli konulardan birisidir. Cumhuriyeti İngilizler kurdu ve Türklere emanet etti, vadesi dolduğunda da siyasi yapısı değişecek, deme dürüstlüğünü gösteremeyen tarih kaçkınlarının en büyük putudur.

Klasikleşmiş eyyamları var;
- Yahudiler gibi insanları kendilerinden olanlar ve olmayanlar 'goyimler' (koyun) diye ikiye ayırıyorlar. Meselâ onların Suriyelileri otomatikman imtiyazlıdır.
- Iktidar eleştirilerinin işlerine gelmeyenlerini hemen hakaret ve nefret suçuna sokuyorlar.
- Bir ahlakları ve vicdanları olmadığından hesap verme makamları da yok. Sorumsuzlar yani.
- Her toplumsal olayda devletin gücünü kancık köpekler gibi orantısızca kullanıyorlar.
- Felâket korkuyorlar. Her belediyeleri, siteleri Sovyet Rusya konsolosluğu gibi korunuyor. Çünkü öpülecek yanak çok büyük.
- Bay potansiyel başkan onların ışık tanrıları Zeus! O olmazsa lamba yanmaz.

Bay potansiyel başkanın saraydan cesaret bulan başörtülü orospularının özel hayatlarını bilemiyoruz ama İstanbul trafiğinde bir özgüven patlamaları yaşadıkları kesin. Yani demem o ki Sebastiyan, ülkedeki politik görgüsüzlük trafik üzerinden hayatımıza kasta dönüşebiliyor.

Bu ülkedeki en büyük mesele bay potansiyel başkan ile onun Osmanlı'dan kalmış öfkeli tebaası arasında yaşanan ve Türkiye'deki siyasal yapıyı iyice çarpıklaştıran gayrimeşru aşk ilişkisidir. Onun için memlekette adım başı orospudan ve orospu çocuğundan geçilmiyor.

Rusların Abhazya'ya füze rampalarını yerleştirdiği haberini alan Trabzonlu Azmi Stapliaya yolundaki TIRcıların ve göbekli kamyon şoförlerinin uğradığı üçüncü sınıf gazinosunun önündeki Türk ve Gürcü bayraklarının yanına Rus bayrağını da çekmiş. Sonra bu garip durumu izleyen Moskova Madonnası sarışın Natali'nin kıçına ölçülü bir şaplak atıp şöyle demiş.
- Votka Nataşa, Rusya haroşa!

Eski dünyada 'Hindistan dünyanın kendisinden daha büyüktür." sözü vardı. Tabii sonra bay potansiyel başkan doğdu ve tanrının tüm yasaları değişti.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

14 Mart 2017 Salı

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINA BORMANŞE VE İSTANBUL 100

15 Nisan'da yeni Anayasa değişikliği ve başkanlık sistemiyle ilgili bir referandum olmayacak. Hukuku takmadığı için mafyalaşmış politik bir elit millete;"Şu masaya otur ve sesini çıkarmadan şu kâğıtları imzala!" diyecek. Hatta şimdiden alenen diyor zaten. Bu o kadar öyle ki Karadeniz sahilindeki bütün kutsal üst geçitler tutulmuş. Her taraf bay potansiyel başkanın dinozor devri posterleriyle ve bay lağo'nun wc'deki rahatlama resimleriyle donatılmış durumda. Numunelik tek "Hayır!" pankartı bile yok.

Karadeniz'de bir çocuğun ağzında erimiş akide şekeri gibi simsiyah falezler... Falezlerin biraz açığında dalgalarda oynaşan bir sandal... Sanki başka renk yokmuş gibi o da siyah yağlı boyayla boyanmış. Üzerinde dikilen balıkçıya dikkat kesiliyorum; sanki zamanın evvelinde kalmış, Nemrud'un kölesi gibi durgun kara kuru bir adam...

Ordu'daki dağ-şehir (bir nevi Akp'nin köy-kenti) projesinde teleferik merkez camiinin minaresinin tam üzerinden geçiyor. Hatta insanlar mübarek minareye basmamak için her turda ayaklarını edeple topluyorlarmış. Camide vakit namazı kılanların ruhaniyeti semada seyr-ü sefer yapan dünya ehliyle buluşuyormuş.

Ordu'daki teleferik-camii arasındaki ilişki neyse AKP iktidarı ile Türkiye arasındaki ilişki de odur. Yani bu haliyle bay potansiyel başkan Türkiye'deki hayat tiyatorasının "deus ex machina"'sıdır.

Latife bir yana Çorum'um Leb Vegas halini oldukça ilginç buldum. Hititliler nohut, elektrik ve renk cümbüşü tabelalarıyla oldukça mutlu görünüyorlar.

Köklü bir medeniyet felsefemiz olmadığından, daha doğrusu tek felsefemiz Batı medeniyeti karşıtlığı olduğundan, televizyonlardaki çoğu Türk dizisinde Sibirya rüzgârı gibi uğursuz bir Moğol geni hortlayıp duruyor. Yani tıbbi açıdan modern psikanalizin bu dizileri izleyebilen insanları tedavi etmesi imkân dahilinde değildir.

Íşin en trajik tarafı; bu Türkopatik diziler Tonya, Konya, Hanya, Yanya ve "hamdolsun!" Cemaatin Afrikalı zulu kadınlara öğrettiği Türkçe sayesinde Kenya'da da izlenebiliyor.

Artık AKP'nin yeni "ötekisi" Evropeos; Avrupalılar! (Yunanca'da çocuk pipisi demek.) Ama Türkiye'de yıllardan beri klasikleştirdikleri politik görgüsüzlüklerinin Avrupa'da herhangi bir karşılığı yok. Zira Avrupa bay potansiyel başkan ve etrafındaki mafyatik kliğin fink atabileceği bir kıta değil. Kuralların, kanunların ve sükunetin hakim olduğu ciddi bir kıta. Dolayısıyla Hollanda'dan kovulan Türkiye'nin saygın bir bakanı değildi, AKP'nin mutfaktan kaçmış başörtüsü mağduresi bir Mahmure'ydi.

Bayburt kalasının aksine Beyrut'un en batı ucunda yer alan Güvercin Kayaları modern zamanın labirentlerinde ruhunu yitirip intihar eden insanların bile mutlu olabildiği bir yermiş.

YGS'de sorulan biyoloji sorularından "Aşağıdaki canlılardan hangisi hem doğurur hem de emzirir?" sorusuna talebelerin çoğunun "penguen!" cevabını vermelerinin en önemli sebebi muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların devr-i iktidarında sokaklarda tartılarak yürüyen başörtülü ve çarşaflı hatunların tavan yaptırılmış özgüvenleridir.

SSCB'ye karşı tuttuğumuz Gullitli, Van Bastenli ve Rijkaardlı turuncu portakallar vardır.

Sarp'tan İstanbul'a eski zamanlarla mukayese kabul etmez türden yüksek mühendisliğin şekillendirdiği modern bir hayat söz konusu. Ama Türkiye'de insanların bu modern hayata reaksiyonu sadece talandan ibaret. Yani insanlar yüksek mühendisliğin şekillendirdiği bir hayat içinde ahlak ve felsefeden yoksun bir şekilde böğürüyorlar. Bütün bu karmaşık sistemlere siyaseten patronluk yapan isimler bay potansiyel başkan ve bay lağo! Bir Boieng 737'nin pilot koltuğuna bu manyakları oturtup uçabilir misiniz? Türkiye"de sorun tam olarak bu. Yaşadığı modern hayata karşı bir ahlaka sahip değiller; aksine mühendislik de talanın bir enstrümanı haline gelmiş.

Karşımda yeni yağmur damlaları değmiş, parlak ışıklarıyla yorgun bir şehir var ve ben burjuva tavanlar altından bu kışkırtıcı şehri izlemekten kendimi bir türlü alamıyorum.

İstanbul çok ilginç bir şehir çünkü burada insanın her sözünde, her davranışında on bin yıllık ontolojisi, tarihi ve kültürü saniyeler içinde depreşip reaksiyona dönüşebiliyor.

Salataya limon sıkmanın bile politik ve ideolojik manalara gelebildiği çok garip zamanlardan geçiyoruz, Sebastiyan.

- Yaptığımız yapmaya çalıştığımızdan ibarettir.
- Iyilik kötülüktür, kötülük iyiliktir.
- Hançer misin, yoksa ateşli beynim mi yarattı seni?
- Bu çan sesiyle ya cennete gideceksin ya cehenneme!
- Her şey cadıların vadettiği gibi.
* Shakespeare'in Macbeth adlı oyununda insan hayatın sadece belli durumlarında insan; onun dışında zehirli bir yılan. * Türkçe askeri bir dil, onunla tiyatro olmuyor.
* Ama tiyatro müthiş bir şey; insan ruhunu harita gibi sahnede gözler önüne seriyor. * Şehrin en büyük yalancıları tiyatrodalar, çünkü İstanbul'da hayatta kalmak için çok daha büyük yalana ihtiyaçları var...

Beşiktaş metrosuna sinmiş acı bir insan kokusu var. Ben bu acıyı çocukluğumda pikaplardan dinlediğim kemençe tınılı türkülerden biliyorum. "Almanya acı vatan, insanları gülmeyi!" Bir de Sovyet Rusya'nın dağıldığı delikanlı çağlarımızda Karadeniz sahillerinde kurulan Rus pazarlarından. Trabzon'un Çömlekçi Mahallesi'deki Avrasya Pazarı'nda çanak çömlek satan kilolu Rus madamların gres yağı gibi ağır kokulu parfümlerinden. Ama henüz hiçbir Fransız parfümü insanın bu türden ruh acılarının kokusunu maskelemeyi başarabilmiş değil.

İstiklal Caddesi Türkiye'deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların ülkeyi nasıl talan ettiklerinin en uç örneği. Önce Avrupalıları kovup Kapalıçarşı'yı kuruttular. Sonrasıysa en kolay olanıydı; dibe vuran emlâğı düşük faizli devlet kredisiyle kapatmak. (Ekonomik cihat!) Geriye kala kala ellerinde nargile çubuklarıyla bir hoştluk Araplar kaldı. Bu iktisadi hırsızlıktan sonra İstiklal Caddesini her an işgal edilecek kritik bir toprak gibi tomalarla, kirpilerle, çevik kuvvetle korumaya çalışıyorlar...

Ivyanus


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

10 Mart 2017 Cuma

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINA BORMANŞE VE İSTANBUL 99

Aselsan silah üretimi yapıyor, AKP siyasi propagandada üretilen silahları kullanıyor. Aselsan’ın ürettiği silahlar mahalle kocakarılarının dilinde. Benim bildiğim ciddi bir devlette o silahları sadece düşman acıyla tanır. Cumhurbaşkanı seçiliyor, TRT’de bir Charles Bronson halidir gidiyor, sanki onlardan önce bir Türkiye yoktu. TSK Doğu’da operasyona gidiyor, haberlerde bir aksiyon filmi gibi veriliyor. Ordu da olsa akli selim bir sorgulama yok, zaten sorgularsan hainsin. Dünyayı ve Türkiye’yi dar bir kafayla algılama ve yönetmeye kalkmanın trajik sonuçları. Bütün bunlardan şu anlaşılıyor; burada ciddiye alınacak bir devlet organizasyonu yok. O türden bir organizasyonu sağlayacak bir millet de yok. Sadece Doğu Roma’nın müesses nizamı üzerinde kelime-i şehadet getirmeye tarih demişiz. Şimdi de modern dünyanın gözleri önünde Asya Çingeneleri olarak bocalayıp duruyoruz.

Bipolar kişilik bozukluğu olan Türk politik eliti bohçacı Çingene kadınlar misali Almanya ile mahalle kavgasına tutuşmuş. Ee bu durumda dedi Hopşeralı; ‘’Vuh e patsi! Hoş o kadar utandum oni, o kadar utandum oni!’’

Gebermesi yaklaşan köpekler döner dolaşır camii duvarına işermiş. İşid’le ayağını kaldırıp Suriye’ye işediler. Önce Rusya’yla dalaştılar, sonra bir şey olmamış gibi yeniden koklaştılar. Arada bir Şii İran’a hırlıyorlar. Şimdilerde sürekli Almanya’ya havlıyorlar. Dahası gittiler dünyanın en belalı adamlarından Çakal Carlos’un paçalarına işediler.

Yanlış hatırlamıyorsam bay potansiyel başkanla Ethem Sancak arasında Mevlâna ve şemsiye türü bir ilişki vardı. Ama uzun zamandır dikkat ediyorum; Ethem Sancak’ın sakalları Müslüman bir dervişten çok oksijensiz İstanbul suyuyla beslenmiş bir kalpazanı andırıyor. Demek istediğim Mevlâ Teâlâ kulunun içindeki cevher neyse onu anatomisine de nakşettiriyor.

Of’taki bazı sitelerin arasındaki duvarlar tarihte Federal Almanya ile Doğu Almanya’yı birbirinden ayıran meşhur Berlin duvarından bile kalınlar. Bu da bize olası bir sosyal patlamada somut hedefin yönüyle ve mukavemet gücüyle ilgili biraz kuşkulu da olsa bir done veriyor.

Sovyet Rusya dağılınca artık dünyadaki demokratik ülkelerde sosyal demokratlar ve sendikalar ciddiye alınmaz oldu. Hal böyle olunca demokrasiler lağvedildi ve dinci-milliyetçi kökenli diktatörlükler türemeye başladı. Bay potansiyel başkan da bu siyasal trendde Kemalizm’in murt gitmesiyle türemiş bir şey. Onun diğerlerinden tek farkı Türkiye’deki demokrasiyi becerip kemale erdirdiği politik deliliğini Avrupa’ya da ihraç etmeyi düşünecek kadar cesur olması.

AKP Türk siyaset tarihinin en büyük defosudur. On beş yıllık iktidarı döneminde Türkiye’deki kötürüm demokrasinin kökünü kazıdı. Türkiye’de olup bitenlere bakıldığında AKP bütün hesaplarını iktidardan gitmemek ve hukukun karşısına geçip hesap vermemek üzere yapmış durumda. İktidarının devamı için muhalefete ve sivil hayatın tüm alanlarını sabote ediyor. Ve bütün bunları da devletin imkânlarını kullanarak yapıyor. Dolayısıyla AKP’ye yönelen şiddet AKP’nin Türkiye’de iktidar olma biçimiyle alakalı bir olgudur.

Sükunetle sonuna kadar kovalayacağınız bir varoluş sancınız yoksa susmak en iyi yoldur. Zira hayat çoğu insan için tam bir hayal kırıklığıdır. Bugün Türkiye'de ağlayanların tek derdi siyasetin çarklarıyla seçkin bir Roma vatandaşı statüsü elde edememektir. Yani hayatın basit yasalarını talan edenlerin safında kabul görememek. Bir zamanlar kabul görüp sonradan aforoz edilenlerin hali ise oldukça trajik.

Bir Rum atasözünde denilir ki; ‘’Olon empro ovason, epeçi kakanison!’’ Önce bir yumurtla görelim seni, sonra nasıl olsa gıdgıdaklarsın.

Tam dört yüz bin kara bıyıklı, göbekli Türk erkeği Moskova Madonna’sı gibi sarışın Rus kadınlarla evlendiğine göre bu çaplı sosyolojik vakıayı şöyle düşünebiliriz. Rusya’dan dev borularla doğalgaz alıyoruz; ama aynı büyüklükte olmasa da arsız kuyruklu Türk spermleri her gece Rusya Ana’ya doğru akıyor. Moskova ve Ankara hükümetleri bu global realiteyi göz ardı etmemek ve ailelerin mutluluğuna göre davranmak zorundalar. - Viva Rusya!

Günlerden beri şunu anlatmaya çalışıyorum size; sadece Karadeniz’deki taşları bu kadar güzel ve dingin olan bir ülkenin başındakiler nasıl oluyor da bu denli çirkef ve depresif tipler olabiliyor?

İstanbulluların mutsuz olmalarını bir türlü anlayamıyorum; zira onlar Doğu’nun ve Batı’nın en büyük fahişesinin şefkatli kollarında yaşıyorlar.



Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

8 Mart 2017 Çarşamba

PASTELLER, MORFOLOJİK SKANDALLAR, KUŞE KÂĞIDINA BORMANŞE VE İSTANBUL 98

Bay potansiyel başkan Karadeniz’in varlığından ve kültüründen bihaber. Bir kere ‘’ipler birbirine dolanıp yumak olup karışınca hohol (ğoğol) oldu derler.’’ diyor, külliyen yanlış. Bay potansiyel başkanın kastettiği kelime Rumcadır ve söylediği gibi ‘’hohol’’ değil ‘’hoholis (ğoğolis)’’tir. Saç, ip, misina türü şeylerin çözülemeyecek kadar birbirine girmiş olmasını ifade eder. Kullandığı hoholi (ğoğoli) kelimesinin karşılığı ise evin içinde ya da dışında bulunan süpürülmesi gereken gözle görülebilecek kadar küçük toz parçalarıdır. Meselâ çayın üzerine çıkan tozlara da hoholi (ğoğoli) denir. Dolayısıyla bay potansiyel başkan bu haliyle tam bir Karadeniz cahili. Bir yazar olarak cehaletini gidermesine yardımcı olmak isterdim ama maalesef yazdığım kitapları basacak kadar aklı başında Karadeniz’in kültürel evrenine saygılı, bir yayınevi Türkiye’de mevcut değil.

AKP’nin muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemun politikacıları Alman mühendislerin Mercedes marka bir otomobili üretip servis garantisiyle Türklere satıyor oluşunu oldukça makul buluyorlar. Yani onlara göre Alman mühendisler otomobil yaparken hem çok iyiler hem de ahlaklılar. Ama Alman politikacıların Türkiye’deki politik manipülasyonun AKP eliyle Almanya topraklarına taşımalarına müsaade etmemeleri ahlaksızlıkmış.
- Ecce Turko!

Türk insanı çok tuhaf; sahada fizik kuralları içinde oynanan futbolu tanrının metafizik yasalarıyla yargılayıp küfrediyor. Sanki sahadakiler dünyada yaşayan insanlar değil de cennet bahçesindeki müminlerin gözbebeklerine yetişmek için koşuşturan melâikeler...

Eskiden insanların dertleri olduğunda bir ormana giderler, ormandaki en yaşlı ağacı bulurlar; bütün dertlerini ve sırlarını o ağaca anlatırlarmış. Yaşlı ağaç o dertli insanları sonuna kadar sessizce dinlermiş. Sonra da dertli insanlardan işittiği şeyleri rüzgârda hışırdayan yapraklarıyla insanlara fısıldarmış. Lâkin rüzgârın ve ağaç yapraklarının dilinden anlamayan insanlar hiçbir şey işitmezmiş.

Babalarımız hiçbir şekilde modern Roma'nın seçkin vatandaşları değillerdi. Ama bunun aksini hayal eden reisçiler hayatlarının en büyük politik kazığını yediler. Bir ömür bu kazığı çıkarmak için uğraşacaklar. Bir çakalın kurt olduğu da nerede görülmüş? Muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar da bize saygın yetişkinler gibi davranmayı reva görmediler. Şayet onların mafyatik buyruklarına "Hayır!" dersek bizi arenalarda aç aslanların önüne atacaklarmış. Çünkü tabelalara göre güya bunlar halkın adamlarıymış. Diğerlerinin valideleri Karaköy kerhanesinde çalışıyordu!

Basit ve ayağa oynuyorum; Fatih Erbakan Türk siyasetinin yeni Kemal Sunal'ıdır, ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Onu ileride hayranı olduğu reisin prensleri öpecekler...

Artık Türkiye’de Karahip Korsanları türü gözü kararmış bir iktidar var. Gemideki mürettebatı ve yolcuları esir almış durumdalar; isyan etmemeleri için onları sürekli tehdit ediyorlar. Üstelik gemiyi vadettikleri yere de götürmüyorlar; bambaşka bir rotadalar. Yakınlardaki bir adaya yaptıkları baskında insanları esir alıp gemiye yeni kürekçi yazdılar; Suriyeliler. Kaptana ve onun yardımcılarına riayet etmeyenleri okyanustaki aç köpekbalıklarına atacaklarını söylüyorlar. Uğradıkları limanlardan bela ve veba taşıdıklarından sürekli kovuluyorlar. Kovuldukça hırslanıyorlar ve dünyaya meydan okuyorlar.

Fenerbahçe’nin Türk futbolundaki imtiyazlı varlığına yıllar boyunca bizzat şahit olan Trabzonspor, Galatasaray, Beşiktaş ve de bilumum Anadolu takımlarının taraftarlarının referandumla oylanacak olan başkanlık sistemine bağlı yeni anayasa değişikliğinde Fenerbahçe’nin FIFA’nın futbol disiplin talimatına uydurulacağına ve futbolun beynelmilel ilkelerinin kabul ettirileceğine dair bir kanun maddesi bulunmadığını bilmeleri sadece ansiklopedik bir malumattır.

O zamanlar Milli Görüş adına bu denli politik bukalemunluk yapılamıyordu. Her şey fazlasıyla sarihti. Solcu solcuydu, milliyetçi de milliyetçi, şakirtler de şakirt. Milli Gençlik Vakfındaki talebelerin en basit zevki dolunay çıkıp Karadeniz'e yakamoz düştüğünde sahile inip tefekkür etmek, şiirler okumak ve sohbet etmekti. Şimdiki reis hayranı bukalemun sürülerini görünce aklıma televizyonda izlediğim National Geographic belgeselleri geliyor.

Bence kadın olmak harika bir şey olmalı! Düşünsene bir kadınsın ve tanrının hayatın akışı için yarattı bütün o karmaşık matematiksel formüller devre dışı.

Dün İsmet Özel'in "Taşları Yemek Yasak" adlı çiziktirmesiyle yetişen yeşil kuşağın muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemun yanaşmaları bugün Türkiye gibi bir ülkeyi komple yemenin derdindeler.

Normalde Müslümanlık insanlık içinde bir seviyede olmanın adıdır. Yani Müslümansan aynı zamanda agâhsındır da. Ama bugün Türkiye’de iktidarda olan muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar o payeyi seviyesizlikte buluyorlar.

Ofspor Marşı
Bir Çepni mızrağısın, Romalının göğsünde
Bir yağmur bulutusun, Karadeniz üstünde
Bir Kafkas kartalısın, Zigana tepesinde
Sen rengârenk bir rüya, gecemde gündüzümde! Laylalaylalay!




Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.