22 Şubat 2018 Perşembe

ŞEMSİYE BİSİKLET GÖZLÜK VE ASPİRİN – 99

Erkan Oğur – İsmail Hakkı Demircioğlu Rize konseri. Konser Rize İsmail Kahraman Kültür Merkezi’ndeydi. Konserin içeriği ile sonradan görme siyasetçilerin hayatın her alanını parselleme aculluğu uyuşmuyor. İsmail Kahraman neyin kahramanı, savaş kazanmış ülke kurmuş bir general mi, bilimsel buluş yapmış bir mucit mi? Değil, politikacı yani profesyonel bir yalancı. Ve kindar!
Konserin yarısında balkon kısmında ses kötüydü. Diğer yarısında ya kulaklarımız duruma alıştı ya da başka bir şey oldu. Erkan Oğur – İsmail Hakkı Demircioğlu tam karşında sazla, curayla konser veriyor, sen ikide bir cep telefonuna davranıyorsun! Telefonun ışığıyla konsere dalmış dinleyicinin keyfinin içine ediyorsun! Yani ben şahsen Türk insanını anlamakta cidden zorlanıyorum. Konsere çocukla gelmiş bir Rizeli. Erkan Oğur türküye girmek için çocuğun çığlığının kesilmesini bekliyor. Sabırlı bir Yunan tanrısı (Zeus) gibi.
Sanatkârların sahnede pet şişeyle kafaya dikerek su içmesini cidden anlayamadım. Pet suların isimlerinin kapatıl olmamasının bir önemi yoktu. Zira TRT onu haberlerde buzlucamla halleder.
Erkan Oğur’un curayı kullanırken yeterince risk almadığını düşünenlerdenim. Daha doğrusu müzikal enstrümanla ilişkisinde bir disiplin ve ciddiyet sorunu gözlemliyorum. İsmail Hakkı’ya gelince; o Temel’den dönüşmüş bir sanatkâr mıdır yoksa medeni bir Karadenizliden dönüşmüş bir müzik adamı mıdır, sorusu var elbette. Bana sanki birinci ihtimal daha yüksek gibi geliyor. Latife bir yana İsmail Hakkı müzikal ve kültürel açıdan kendisini soğukkanlılıkla tahkim etmiş Karadeniz’in en iyi sanatkârlarından biridir.
Konserin o derin melankolik ruhuna dalıp gitmişken Michelin bir ara kulağıma;’’ Birazdan çekik gözlü o eski Türkler ellerinde curalarla karanlığın içinden çıkıp gelecekler ve bizi eski dinimize, şamanlığa, dönmemiz için davet edecekler.’’ diye fısıldadı. Döndüm ve kasketinin altına saklanmış kızıl sakallı yüzüne baktım. Söylediklerinde oldukça ciddiydi.
‘’Tövbe, tövbe estağfurullah!’’

Çocukluğumda rahmetli babaannemin bej renkli, üstten saplı Grundig marka büyük bir radyosu vardı. Sanki sözü dinlenen, aileden saygın bir karaktermiş gibi mutfaktaki tereğinde köşesinde dururdu. Çoğu kez hükümetin zam haberini duymak ve akabinde bastıran efkârı dağıtmak maksadıyla içli Anadolu türküleri dinlemek için açılırdı. Bazı günlerde evdekiler rutin işlerine daldığında radyo kimsenin tahammül edemediği klasik Batı müziğinde arya ya da cehennemliklerin korosundan dökülen tuhaf bir senfoni türü bir şeye takılıp kalır, evin ortasında yabancı bir nesne gibi dakikalarca çığırıp dururdu. Ev ahalisinden birisi bu durumu fark ettiğinde hışımla radyoya koşar ve hemen radyoyu kulağından çevirip kapatırdı. Radyoyu kapatırken de her defasında şöyle derdi; ‘’Tabi ya, bizim eşşek de böyle uzun havalardan ölmüştü!’’ AKP iktidarının sürekli ayar verdiği Türkiye’deki siyaset gündemi de o hesap.

Eski Türkiye'de insanlar ellerinde sazlar, curalar, dillerinde türküler sevgi ve adalet timsali belledikleri Şah'a gidiyorlardı. AKP'nin yeni Türkiye'sinde ise muhtarlar ellerinde mühürler, mazbatalar, dillerinde ucuz siyasi sloganlarla saraya gidiyorlar.

Fatih Terim milli takımla Galatasaray arasında mekik dokuyarak Türk futbolunun altını oyuyor. Fenerbahçe Türk futbol bürokrasisini yönlendirerek Türk futbolunun altını oyuyor. Beşiktaş ise takımda futbol oynayanların öğrendiği profesyonel sırları kendisine karşı kullanmama şartıyla Türk futbolunun altını oyuyor. Menajer kılıklı çakallar ise Trabzonspor’un altını oyuyor. Durum böyle olunca Türkiye'de futbol üç kız kardeşlerin lokal fantezisine dönüşüyor. Beşiktaş'ın Bayern Münih karşısındaki futbol hezimeti bu güdük yapının Alman rasyonalitesiyle tescilinden başka bir şey değil.

Sovyetler Birliği çökeli tam yirmi sekiz yıl olmuş ama Zestafoni’de yaşayan yetmiş iki yaşındaki komünist Vasilyeviç Zurika Rus kapitalizmine bir türlü ayak uyduramamışa benziyor. Evinin bahçesinde yaptırdığı ve kendi elleriyle altın sarısına boyadığı Joseph Stalin büstünü günaşırı bir ayin gibi soğuk dudaklarından öpüyor. (Bu eski Sovyet bürokratlarında gördüğümüz garip bir durumdu.) Ve Vasilyeviç o külüstür komünistliğinde ısrar ediyor. Vasiyaviç’e göre aslında komünizm çökmedi, sadece Politbüro’daki bazı hainlerin ihanetine uğradı. Şöyle ki; Sovyetler Birliği dağılmadan iki yıl kadar önce, yani 1988'de, komünist bürokratlar para birimini değiştirmek bahanesiyle halkın elindeki bütün parayı toplamışlar ve komünist ekonominin dibe vurmasına, dolayısıyla halkın fakirleşmesine neden olmuşlar. Böylece ağır işleyen bürokrasinin de yardımıyla Sovyetler Birliğini dağıtmışlar. Komünist Vasilyeviç’in emekliliği yok, işi yok, herhangi bir sosyal güvencesi yok. Yeni sisteme bir türlü ısınamamış. Ne yapacağını bilemiyor. Ve bu sahipsiz duruma isyan ediyor. Diğer yandan Ruslar dükkânlarına, işyerlerine, evlerine Stalin’in ve Lenin’in fotoğraflarını asmaya başlamışlar. Bunun nedeni sorulduğunda; ‘’Kapitalizm tatlı bir rüyaymış, komünizme itaatimizi cezalandırdılar, hepimiz aldatıldık!’’ diyorlar. Örnek olarak da 1985 yılında Batum’un Karadeniz’in en müreffeh şehri olduğunu misal veriyorlar. Sonra da şöyle bağırıyorlar;
- Krovayy kapitalizm! Kommunizm vtvoyey zhizni! (Kahrolsun kapitalizm! Yaşasın komünizm!)
Sonuç olarak Vladimir Putin'in kapitalizme geçerken Rus halkına dediği; " Sovyetleri unutanın kalbi yoktur ama komünizme dönmek isteyenin de aklı yoktur." sözünün sonuna gelinmişe benziyor.

AKP iktidarının Frenkleri memnun etmek için meclisten çıkarttığı zina yasasının kahpelik kokan ruhu ile bugün Türk siyasetinde var olan imam nikâhlı gayrimeşru AKP - MHP örtük koalisyonu birbirine uydu.

Türkiye sert bir şekilde modernleştikçe insan ilişkileri de değişime uğruyor. Meselâ akrabalarımız, en azından benimkiler öyle, küçük bir çocukken Çingeneler tarafından mahalleden kaçırılmış, dilendirilmek dâhil başına birçok hal gelmiş, akıl baliğ olunca kendine sorular sormuş ve tesadüfen köklerini öğrenmiş ve uzun maceralardan sonra nihayet evin yolunu bulmuş öksüzler gibiler. Geçmişteki anılarımız sebebiyle onlardan ne tam olarak kopabiliyoruz ne de onlarsız geçen zamanın paganlığı onlara yaklaşmamıza izin vermiyor.

Modern zamanın evliyaları, Erkan Oğur - İsmail Hakkı Demircioğlu konserine gidip, büyük bir sükûnetle yüzyıllar öncesinde yaşamış Karacaoğlan, Emrah, Pir Sultan Abdal'ın insanı ısrarla fabrika ayarlarına çağıran deyişlerini , türkülerini dinleme sabrını gösterenler arasından çıkacaktır. Cuma günü camiye gidip diyanetin bisküvi hutbeleriyle zihnini doyurmaya çalışanların arasından değil.

Volkan Konak, o sıcak Karadeniz Ağustos’unun gecesinde Of’ta verdiği konserin protokolüne uymayı reddedince iş çığırından çıktı. Sadece konser protokolüne uymayı reddetmekle kalmadı; konser esnasında Ofluların dindarlığını hafife alan alaycı bir edayla ileri geri konuşmaya başladı, şarap kokan nefesiyle. Hâl böyle olunca itikatta ve amelde ondan daha kavi komünist bir Oflu silahına davrandı ve onu konser protokolünün gereğini yapmaya davet etti. Volkan’ın cevabı ise; ‘’Senin silahını öperim.’’ türünden bir şey oldu. ‘’Ya öyle mi?’’ dedi Oflu ve mermiyi silahının ağzına verdi ve sahnenin arkasında Volkan’ı kovalamaya başladı. Konser platformunun ışıkları söndürülünce meydandaki kalabalıktan protesto sesleri yükselmeye başladı. O arada kuliste sinkaflı küfürler ve tehditler havada uçuşuyordu. Bir dizi kaotik olaydan sonra Volkan Konak, tıpkı tehlike anında hemen kemanını kılıfına koyup ardına bakmadan kaçan Viyana Yahudisi sokak çalgıcısı gibi Of’tan kaçtı. Ve soluğu Maçka’nın nispeten serin yaylalarında aldı. Yani o gece Volkan’ın Kemalist eklektikli çakma komünistliği, 70 model kara şanzıman bir Bedford gibi dökülüyordu.

Günümüzde insan yaşadığı modern hayatın, yani lâbirentlerinde dolaştığı Batı medeniyetinin, ahlaki gramerinden bihaber… Batı medeniyetinin ürettiği şeylere entelektüel açıdan ciddi bir karşı reaksiyon veremiyor, bilâkis insan o şeylere üşüşürken bilincinin geleneğiyle, diniyle ve onu kuşatan modernlik arasında parçalandığını fark etmiyor bile. Sonuçta Batı dışındaki toplumlarda yaşayan insanlar Batı medeniyetine karşı alternatif bir medeniyet inşa edecek vasatı yakalamaktan da çok uzaklar.

Kim demiş ki modern çağda mucize olmaz, diye. Çocukluğumuzda Of’un üzerinden alçak uçuş yapan çok sonraları pilotunun Sovyetler Birliğine karşı Karadeniz’de gövde gösterisi yaparken sıla hasretini bedavaya getirmeye çalışan bir Oflu olduğunu öğrenmiştik. Her alçak uçuşta desibel limitiyle içimizdeki asker millet duygusu yoğunlaşıyor ve Hastikos merkezli evlerimizin camları zangır zangır titriyordu ama bunun bir zararı yoktu. Önemli olan memleket olarak komünist Ruslara karşı kuyruğu dik tutmaktı. Gel zaman git zaman o Oflu pilot Türk ordusunda hava kuvvetleri komutanı oldu. Eh, hem uçan tabut kategorisindeki bir F4 ile tatbikat uçuşu yapmak hem de memleket hasretini bedavaya getiriyor olmanın bir ödülü olmalıydı. Nihayet bu kahramanlıkların yapıldığı F4 savaş uçağı, eski günlerimizin ölümsüz bir nişanesi olarak Of’un sahil parkına bir anıt olarak konuldu. Gerçi uçağın yönü Rusya’ya doğru değil de Karadeniz’in kadim halklarından Khaldilere doğru duruyor ama şimdilik kimse bunun farkında değil. Sonuç olarak bir Oflunun pilotluğunu yaptığı o F4’ü her gördüğümüzde camcılara ödediğimiz önemsiz paraları ve içimizde hâlâ bir kor gibi duran Sovyetler Birliğine karşı tahkim edilmiş vatanperverliğimizi hatırlayacağız.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Şubat 2018 Cumartesi

ŞEMSİYE BİSİKLET GÖZLÜK VE ASPİRİN – 98

Gazeteci yazar Ahmet Altan'ın mahkemeye sunduğu savunma metni Yunan filozof Sokrates'in Atinalı yargıçlara karşı yaptığı o tarihi savunmadan aşağı kalır değil. İddianamelere göre ikisinin de ortak suçu ülkelerine yabancı tanrıları çağırmış olmalarıydı.

Ahmet Altan'ın 15 Temmuz darbe girişimi üzerinden yaptığı savunma metni aynı zamanda AKP iktidarı dönemindeki Türkiye'nin ne türden bir politik kaosa doğru gittiğinin de bir tür röntgeni. Mahkemenin sanık hakkında yaptığı mesnetsiz suçlamalara verdiği cevaplara bakıldığında Ahmet Altan'ın açık ara haklı olduğu görülüyor. Ama mesele şu ki, AKP iktidarı devrinde haklı olmanın hiçbir önemi yok. Kanaatimce AKP iktidarı özünde muhalefeti sindirmek olan bu dava ile ilgili bir sağdan (Ali Bulaç) bir de soldan (Ahmet Altan) tutukladığı iki gazeteciyi salıvermelidir. Zira Ahmet Altan'ın bu ülkede olup bitenlerle ilgili söyleyeceği şeyler yabana atılacak türden değil. Eskiden yelkenli gemilerin direklerinde bir kaç muz karşılığında yaklaşmakta olan tehlikeyi gördüğünde garip hareketler yapan, tuhaf sesler çıkaran maymunlar olurdu. Bunu bir millet adına bedava yapabilen bir yazar Ahmet Altan. Bence koşullu da olsa salıverilmeli.

‘’ Hiçbir şeyin o eski tadı yok. Mevsimler bile ileriye doğru sarkmış.’’ diyorlar. Oysa öyle değil. Gerçekte bütün tatlar eskiden olduğu gibi birebir aynı. Değişen sadece sert bir modernleşme serüveniyle obez bir hâl almış ruhlarımız. Onlara sıradan hayatın hiçbir tadı yetmiyor. Onun için göz açıp kapayana kadar geçen günler dünyevi açlığımızı artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü modern insanın hayatın rutin akışına tahammülü yok. Her şeyi olağanüstü bir şekilde arzuluyor. Mevsimlere gelince, eskiden ninelerimizin kullandığı Rumi takvime göre günlerde, aylarda, yıllarda, yağmurlarda, değişen hiçbir şey yok. Onların hesabına göre her şey yerli yerinde ve April, çürük ayı, kiraz ayı ve diğerleri hâlâ fazlasıyla külüstür. Bence bizi ayartan şey ise Miladi takvim. Ona hayatı ve mevsimleri bir türlü uyduramadık gitti.

Trabzon zerdevasından büyük kehanetler. Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi Armaggedon ve kıyamet savaşlarına zorlayan Bilderberg icazetli bir İsrailiyatçı ağzıyla salyalar saçmaya devam ediyor. Normalde bir sosyal bilimci bir vakıayı izah ederken makul nedenler ortaya sürer. Bin türlü bilinmeyen faktör içerisinden o vakıaya neden olan azdırıcı faktörü bulup çıkarır ve onun köklerini analiz eder. Bu itin o türden bir kaygısı yok. Varsa yoksa iktidarın yüzünden okumuş imam hatipli dünya görgüsüzü diplomatlarına kehanet destanları var. Yani kürenin üzerinde dili dışarıda kuduz bir köpeğin temennileri.. Helkehuu ğelekehu… Tanrı yarattı ve tıraş etti. Tanrı neden yarattı, berber varken tanrı neden tıraş etti ki? Çünkü şeytanın sebebi olmaz.

Ben bakmadan yazayım. Babaannemin babası Mehmet Ali. Onun babası Hacı Dursun. Onun babası Hacı Mehmet. (Hacı Ahmetlerle akrabalığımız) Onun babası Hacı Ali. Onun babası Hacı Mustafa. Dört hanımı iki Arap kölesi vardı. Karacalar (Kara Can) kölesiydi. Hepsi Osmanlının kır serdarıydı. Yüzer yıl yaşadılar. Ağır insanlardı. Sözleri ve fiilleri hayatın kanunları gibiydi. Müslüman insanlardı. Lazlarla Rumlar arasında sulhu kollarlardı. Osmanlının İran seferlerinde askerin yol güzergâhına buğday siloları yaparlardı. Sonra İngilizler köleleri ayaklandırdı ve bu haldeyiz.

Çok eski bir efendiniz olarak tekrar ediyorum. Henry Ford işi otomofil biniyor olmak ya da cebinde Benjamin Franklin dönemine ait dolar banknotu taşıyor olmak modern bir toplumda örtük köleliğe çare değildir.

Türkiye’de televizyon artık bir türlü önlenemeyen veba salgını gibi. Tarihi diziler, savaş haberleri, kin kusan politikacılar, gündüz kuşağında yayınlanan aile programları… Sanki her yer çürümeye yüz tutmuş insan cesetleriyle dolmuş. TRT’de şampiyonlar ligi özetlerine bakacak oldum, reklam panolarına buz çekilmiş. Meğer veba oraya da sıçramış.

Bohçacı Çingene ağzıyla tarih anlatma kabiliyetine göz önüne alınırsa tarihçi İlber Ortaylı’nın büyük ihtimalle ninesinin, ninesinin, ninesinin kurt dedesi Çingene’dir.

Eskiden, yani yüzyıl evvelinde, yapılmış evlerin kapı üstlerinde İbrahimî inancın bir gereği olarak koç boynuzu konulurdu. Asri mimarili şehir evlerinde ise Yunan mitolojilerindeki koruyucu tanrı ya da kötü ruhları defeden kanatlı melek kabartmaları olurdu. Modern insan bugün geçmişteki muhafız melekler ya da koruyucu tanrılar inancını kötü insanları yakalamaya en az o tanrılar kadar yardımcı olacağına inandığı kameralar aracılığıyla yapıyor.

Müslüman, Allah'ın sıfatlarından biri için "El Hafız" diyor, yani muhafaza eden, koruyan, gözeten. Başına gelebilecek kötü bir şey için "Allah muhafaza, Hafazan Allah!" diye ünlüyor. Sonra gidip namaz kıldığı camiinin içini ve dışını güvenlik kameralarıyla donatıyor. Yetmiyor camii duvarına şöyle yazıyor. "Bu camii 7/24 saat kameralarla gözetilmektedir." - Hani hafız olan Allah'tı, insan kul idi ve hata yapmaya meyyaldi.


Geçen yüzyılda İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ortadoğu’da, Mağrip’te, Afrika’da ne kadar yerli öldürüyorduysa o kadar ‘’beyaz adam’’ sayılıyorlardı. Şimdilerde AKP özelinde Türkler, ne kadar Ortadoğulu (Iraklı, Suriyeli, Libyalı, Kürt) öldürtüyorsa o kadar ‘’beyaz (ak) adam’’ sayılıyorlar.

Eski Türkiye’de ülkedeki icra iflas daireleri borcunu ödeyemeyen vatandaşa haciz koyduğunda bu trajik durum sosyal duyarlılık gereği arabesk türkülere bile konu oluyordu. Meselâ arabesk müzik sanatçısı Ferdi Tayfur’un ‘’Alacaklı haciz koydu Bekir’e! Abooo! Haydi gel köyümüze geri dönelim / Fadime’nin düğününde halay çekelim.’’ türküsü gibi.
AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise (Bayburtlu diyesi) ‘’Şimdi bankalar Bekir’in damının ortasına koyirler, kimsenin dönüp bağtığı babo!’’

Türk siyaset tarihindeki en büyük komedi şudur. AKP iktidarı 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle Cemaatin niyetine erken doğum yaptırdı. Siyaseti resmi bir alana taşıması açısından haklıydı ve yerinde bir hamleydi. Ama bu durumu bu halka izah etmesi mümkün değil. Ama haklı olmadığı şey, siyaseti askeri ve Cemaati tasfiye ederken başkanlık sistemiyle o alana kimseyi ortak etmeye yanaşmamasıdır. Bunu yaparken de Ahmet Altan, Mehmet Altan, Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak gibi muhalif yazarları ‘’darbeyi önceden biliyorlardı.’’ gerekçesiyle müebbet hapisle cezalandırması tek kelimeyle komedidir. Zira bu durumda ülkedeki bütün Çingene falcıları da tutuklamak gerekiyor.

Cımbırleyn köyün taşlı yollarında çember çevirirken metalle taşın tıngırtısına dalıp gidiyordu. O, bu trans halindeyken ne ayağındaki rugan ayakkabıların toz toprak içinde kalmış olmasına, ne başındaki kasketin yan yatmış olmasına, ne kıçındaki Trabzon külotunun gevşeyip giydiği beyaz renkli peygamber donunun görünüyor olmasına aldırıyordu. Bir ara Cımbırleyn’ın ardı sıra gürültüyle koşuşturan çocukların çığlıklarından onun bu abartılı çember çevirme işini alaya aldıklarını fark etti. Ama o, çocukların ağzından sinkaflı bir cümle çıkmadığı sürece onlara aldırmazdı. Onun köydeki tek eğlencesi halkalı çubuğuyla metal bir çemberi saatlerce çevirmekti. Cımbırleyn olur da kazara çemberi düşürürse küçük bir mola verir ve bir nebze olsun oyununun dışındaki taşra hayatının varlığını hatırlardı. O küçük molada bile çemberin hangi sebepten dolayı düştüğüyle ilgili düşünürdü. Çember şose yoldaki bir tümsekten ya da taştan sektiğinde Cımbırleyn son sürat koşarken dört ayağı da yerden kesilmiş atlar gibi anlık tuhaf bir görüntü verirdi. Ama akranları onun uçukluğuna aldırmadığından bu tuhaf durumun canlı bir şahidi olmazdı. Cımbırleyn sadece bakır taslı bir çeşme gördüğünde hızını düşürür, çemberi elinden bırakır ve kana kana su içer, üstünü başını düzeltir, yeleğinin cebindeki köstekli saatin kapağını açıp üstünkörü zamana bakar, mendiliyle yüzünü siler, ensesindeki terleri sıvazlar, saatin aynasıyla saçlarını tarar sonra kareli kasketini başına koyardı. Bazı durumlarda onun çember çevirişine şahit olan yaşlı bir kadın on beş yaşındaki bir zamane delikanlısının zamanı ve mekânı garip bir transla öteye geçip gidiyor oluşuna bir türlü akıl sır erdiremez ve kendi kendine; ‘’Zorun ne be çocuk!’’ diye mırıldanırdı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

13 Şubat 2018 Salı

PERDERE LA TRABISONDA (TRABZON’U KAYBETMEK) YA DA TRABZONSPOR’A KAYBETMEK – 105

Temel Bey son anda görüşmeyi reddetsin. Reddetmiyorsa sadece surat assın. Zaten bu denli kibirli bir adamla Milli Görüşçülerin görüşeceği, konuşacağı herhangi bir şey yok. Papayla görüşmüş bir zatla papaz olmanın bugünkü Türkiye şartlarında fena olmayacağını düşünüyorum. Temel Bey ona ne anlatırsa anlatsın o yine cahil dağarcığındaki mental rezervasyondan bir şeyler kusacaktır. Bay Potansiyel Başkana isyan ve itaatsızlık Milli Görüşçülerin en asli eylemidir. Ben bu adama saygı duymadım, duymuyorum ve de duymayacağım. Ona saygı duyan Milli Görüşçü kılıklı bukalemunlara ise hiç saygım olmaz. Dolayısıyla Temel Bey'in onunla görüşmesi yersizdir. Tavana baksın, mümkünse yellensin.

"Sen Anlat Karadeniz!" dizisiymiş. Sanki bir denizden değil de yaşlı bir kocakarıdan bahsediyor. Karadeniz'in neyini anlatıyor ki bu dizi. Tarih desen yok, insanın acısı desen yok, coğrafyanın insana yüklediği meşakkat desen yok. Eğreti bir şiveyle modern farelerin Karadeniz'i fon yapıp sabuklamasından ötesi yok bu dizide. Tam 2500 sayfa hikâyesini, coğrafyasını, insanının acısını yazdım. Bir tek yönetmen Mustafa Kara ciddiye aldı beni ve oturup konuşma talep etti. Çünkü Mustafa Kara Karadeniz'i ciddiye alıyor. Diğerlerinin yaptığı şey modern enstrümanlarla şarlatanlık geçidinden fazlası değil. Çünkü Karadeniz'e tahammülleri yok, Karadeniz'le ilgili sahici bir kökleri, bir evrenleri yok. Onun için sadece köpükler. Her zaman söylerim; Karadeniz İngilizlerin futbol takımı gibidir. Ona bir ömür tahammül etmezsen sana top göstermez. Ve asla sırrını açmaz. Dahası her atağında topu kalende görürsün. İşte Karadeniz'in bana bir ömür boyu anlattığı hikâyenin özeti...

AKP genel merkezinde cumhurbaşkanlığı bayrağı var. Temel Bey de AKP'yi temsil eden bir kişiyle görüşüyor. Yani Temel Beyin görüştüğü kişi Türkiye Cumhuriyet cumhurbaşkanı değil, AKP iktidarının başı. Temel Bey Türkiye'de bir partinin genel başkanı. Bu durumda soru basit ve net. O görüşmede Saadet Partisinin bayrağı neden yok? Adam bir parti devleti kurmuş ve siz 7/24 yirmi televizyon kanalında durmadan konuşan bir adamla neyi konuşmaya gittiniz AKP genel merkezine? Protokolde bile sizi (Milli Görüşü) yok sayan bir zattan neyi duymayı umdunuz? Bu mudur Milli Görüşçü duruşu? Ülkeyi sahiplenmiş kronik bir şizofrene politik meşruiyet bahşetmek ne zamandan beri politika yapmak oldu?

‘’Yerli ve milli olan herkesin elini taşın altına koyması gerekir.’’ İşte Temel Bey’le Bay Potansiyel Başkan’ın görüşmesinden çıkan sonuç bu. Aselsan’ın ürettiği her soba borusunun başına ‘’Milli’’ sözcüğünü ilave ederek her vesileyle Milli Görüşten siyasi rol çalanlar kendilerini ülkenin şeref müfettişleri olarak görüyorlar. On beş yıldır iktidardalar, ülkede ne istikrar bıraktılar, ne de güvenilecek bir komşu ama hâlâ halkı millilik ve yerlilik üzerinden potansiyel hain gözüyle bakıyorlar. Millilik ve yerlilik dedikleri şeyin içeriği ise Bay Potansiyel Başkanın ‘’tanrılığına’’ razı olmaktan başka bir şey değil. Bu görüşme baştan beri bir fiyaskoydu ve gereksizdi. Zira Bay Potansiyel Başkan bu ülkede kimseyi dinlemez. Sadece bildiğini okur. Arap Baharı tantanasıyla, sosyoloji bilmezliğin bedelini tüm Suriye ve Türk halkına ödettiler. Hâlâ daha Suriye’de yedikleri haltları temizlemekle meşguller. Buna rağmen basit bir özrü bile çok görüyorlar. Utanmadan, sıkılmadan hâlâ Milli Görüşçülere ‘’ya bizdensiniz, ya da hainsiniz’’ türünden akıl veriyorlar. Hiçbir şeyin sorumluluğunu taşımıyorlar. AKP dedikleri şey tam da bu işte; kıyamet sabahına kadar sürecek ucu açık bir Makyavelizm.

Biz ne yaparsak yapalım, ne söylersek söyleyelim, insan olmayı ve iyi bir hayat yaşamayı sadece kendilerine hak gören aşağılık bir zihniyet var bu ülkede. Bu zihniyet CHP’de de AKP’de de aynı. Kendinden olmayanları ‘’Goyim’’ olarak gören bir tür gizli Yehudalık bu. Bundan nefret etmek hepimizin hakkı.

Osmanlı’dan kalma bir Kafkas cephesi vardı. Bolşevikler Rusya’da iktidar olunca o cephe Sibirya stepleri gibi donmuştu. Sovyetler Birliği dağılınca Kafkas cephesi Çeçenlerle Ruslar arasında yeniden alevlendi. Bizim ‘’Yeşil Kuşağın uşakları’’ bile gidip orada Ruslara karşı savaşmıştı. AKP iktidarı o cephede çarpışan Çeçen komutanları KGB’ye sattı. Kafkas cephesinden geriye kalan variyeti ise Ruslar bir centilmenlik gereği iktidarın icazetiyle bizdeki Mahocularla aralarında bölüştüler. Yani orada iki camii inşa ettiler. Onun yanında Rusya ile al gülüm ver gülüm türünden hafifmeşrep bir ticaret aldı yürüdü. Kısacası Osmanlının Kafkas cephesi Mahocuların ticaret hanesine kâr yazıldı.

Yenişafak gazetesinde yazan bir orospu çocuğu var. Şalpazarı'ndan; Trabzon zerdevası bir köpek. Yıllardan beri Armageddon, kıyamet savaşları diye havlayan bu orospu çocuğuna hiç kimse "senin derdin ne, it?" diyemiyor. AKP'nin yanlış Suriye politikasının ve Suriye çöllerinde verilen şehitlerin sebebi bu orospu çocuğudur.

George W. Bush’un Amerika’da başkan olduğu yılların ikinci dönemi olması lazım. Araklı’nın Milli Görüş kontenjanından belediye reisi Of’ta bir konferansta konuşuyor. Daha üçüncü cümlede ‘’Bush da kimmiş, bana bir şey desin onun gözünü oyarım, kafasını kırarım. ‘’ Hay Allah, daha konferansın başında Gugudalılarla Amerikan yerlileri karşı karşıya geldiler. İçimden bu adamdan Milli Görüşe Guguda muhtarından fazlası olmaz, diye muzip bir düşünce geçiyor. Artı üzerindeki takım elbisesinin altında kibirli bir Fatih Sultan Mehmet büyütmüş. Onca yıl okuduk, teoriler öğrendik, düşündük, bilenlerle konuştuk tartıştık ama önümüze politikacı olarak konulan insan tipolojisi tam bir hayal kırıklığı. Bu sözleri sarf etmek için politikacı da olmak gerekmez. Daha üçüncü cümlede Amerika ile harp eşiğine gelmiş bir Gugudamen! Onun için Saadet Partisi merkezindeki ihtiyar heyetinin Guguda muhtarını karar merciinin dışında tutmuş olması yerinde bir davranıştı. Çünkü ondan Guguda köyüne muhtardan fazlası olmazdı zaten.

İktidar kendisi gibi ahlaksız bir imam hatip nesli yetiştiriyor. Karton kutunun içinden yuvarladığı papaz eriğini imam eriğine çevirdiğine inanan soytarı bir nesil bu. Normalde ahlaklı bir kız çocuğunun şunu demesi lazımdı. ‘’Bu aptalca numaranın nesi bilimsel?’’ Bunu demesi lazımdı, çünkü sıradan bir lise talebesinin zekâsı yetişkin insanlara göre yalana daha az bulaşmıştır. Oysa gerçekte durum şuydu; ‘’Bizimkiler TÜBİTAK’ın da idaresini ele geçirdiler, artık burada sıçtığımız her bokun bir değeri var.’’ Bu bir nevi, kör bir inancın bilime karşı kazandığı ucuz bir zafer. İktidarın kaynağı tam da bu. Onun için Amerikalı Conilerin sünnetsiz şeyleriyle Wolksvagen Şevki’nin ahlaksız bacılarını tehdit ediyor olmaları çok anormal bir durum değil.

Siyasal İslamcı kılıklı liberal bukalemunların on beş yıllık ikircikli iktidarı ve son dönemde Türkiye'de yaşanan sert modernleşme ülkedeki bütün ideolojik yapıları, partileri, sendikaları, dini cemaatleri ve diğer baskı gruplarını dipsiz bir nihilizm çukuruna yuvarladı. Artık hiçbirinin bir varoluş amacı, gerçekçi bir sancısı ya da bir kutsalı yok. Ülkedeki her şey siyasal İslamcıların kronik şizofrenisiyle kuşatılıp mutlak bir erdemsizliğe mahkûm edilmiş durumda. Bugün Türkiye, Sovyetler Birliği döneminden beri çürümeye terk edilmiş, bir zamanlar KGB'nin casuslarının kullandığı paslanmış eski bir Sibirya trenini andırıyor.

Eski Türkiye’de Of-Sürmene yaylası on beş doktora (Fr. Docteur) bedeldi. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise Arap turizmine açılan Of-Sürmene yaylası muhtemelen bir petrol kuyusuna bedeldir.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

9 Şubat 2018 Cuma

PERDERE LA TRABISONDA (TRABZON’U KAYBETMEK) YA DA TRABZONSPOR’A KAYBETMEK – 104

O kadar uğraştık, didindik ama Wolksvagen Şevki’yi bir türlü vurduramadık; yani hiç tık demedi namussuz. Şimdilerde hiç hesapta yokken yavaş yavaş gaz yemeye başladı. Az daha dürtelim bakalım, Wolksvagen Şevki’yi. Onun bu ülkeye (old fashion) yeşil kuşak eski Milli Görüşçülüğü lazım değil. Onun bu ülkedeki gençliğe tehlike anında imanını boş vitese alan üçkâğıtçı siyasal İslamcı portresi, Türk siyasal anatomisinin analizi açısından, lazım.

Sene 99, İskenderun'da askerim. Mevsim yaz. Akdeniz sıcağında talimler. Derken ilk kez alay içtimasındayız. Bütün bölükler, flamalar orada toplanmış. Bizim tabur komutanı olan yüzbaşı usta bir askeri yiyip bitirecekmiş gibi soluyor. O usta asker de hemen solumda. Ciddiyet pozumu bozmadan o aşırı gerginliğin nedenini anlamaya çalışıyorum. Sebep şuymuş. Usta askerin matarasının kapağı kaybolmuş. Yeni taktığı kapaksa metaldenmiş ve güneşte ayna gibi parlıyormuş. "O kapağı neden yeşile boyamadın, orospu çocuğu! Olası bir askeri harekatta senin küçük bir hatanın bir bölük askerin hayatını riske edeceğini akıl edemiyor musun? Bir de usta askersin." - Bilal'i harp komuta kontrol merkezinde görünce aklıma geldi de

'Tarihçi' Mehmet Akif Bal'ın yazdığı Şehri Araklı aslında Sürmene tarihinin bir parçası. Maalesef Türkiye'de akademi belediyelerin kültür ödenekleri için tarih disiplininin içine ediyor. Buna sebep milliyetçi tandanslı belediyeleri tatmin etmek için bütün ulusal ve uluslararası kaynakları hoyratça kullanabiliyor olmaları.' Küçük olsun benim olsun.' mantığı söz konusu. Yekûna ve insanlığa dair bir kaygı yok. Araklılılar'ın ve Gugudalılar’ın bir kitapla selamete erdirilmiş olması yeterlidir. Onun için Türk’ten bilim adamı hariç her şey olur.

Süzer'in yolcu otobüsü Çamburnu girişinde otoyolda durmuş. İnsan uzaktan bakınca bir arıza, sıra dışı bir durum umuyor. Ama ne inen var açılan orta kapıdan ne binen. Şoför değişimidir, belki. İnsan insanca düşününce böyle düşünüyor. Birazdan gürültüyle sarsılarak koptu gitti. Geriye bir katırın idrarından aşağı kalmayacak türden köpüklü bir idrar lekesi, asfaltın meylinde yürüyor. Bu topraklarda bir türlü insan olmaya, insan kalmaya razı olmamanın bin bir halinden sadece biri bu hoyratlık. Oysa az ileride Çamburnu tesisler var, uzun araç için sığınma cebi var. Tuvalet bedava! Biraz medeni bir insan formuna girmek ve tuvalet ihtiyacını medeni insanlar gibi tuvalette gidermek zor bir şey mi? Süzer durup işiyor, diğerleri pet şişelere işeyip Karadeniz sahili boyunca fırlatıp duruyor. Çünkü Türkiye'de en saygısız insan profili Karadeniz'de.

İsmail Hakkı Demircioğlu'nun uzun yıllar boyunca sessiz sedasız, parıltısız bir şekilde inşa ettiği sanatçı kişiliğini terazinin bir kefesine Karadeniz'in diğer sanatçı, müzisyen keferelerinin hepsini terazinin diğer kefesine koysanız İsmail Hakkı yine tek başına ağır basar.

Eski Türkiye’de insanlar, atalarına ve köklerine besledikleri saygının bir gereği olarak ‘’Şah’a giderim!’’ diye türkü çığırıyorlardı. Yani iktidarın kaynağı olarak Doğunun erdemini bellemişlerdi.
Modernleşme teranesiyle ve de muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların devri iktidarında ise durum değişti. Artık bu topraklarda iktidarın kaynağı Batı medeniyetinin başkentleri olmuş durumda. Yani eskisi gibi şah değil, modern Roma’nın imparatorları, Washington, Pensilvanya, Brüksel ve tabii ki Vatikan. Artık şaha sadece sazlı sözlü türkülerde gidilebiliyor.

İnsan, modernliğin enstrümanlarıyla bu denli sıkı sıkıya kuşatılınca, yani hayat yüksek mühendisliğin dar labirentlerinde rasyonel bir mantıkla kendi halinde akarken, insan zekâsı arada bir kör yarasa misali ona buna toslayıp durabiliyor. Bu da entellektüel birikimi iyi olan modern insancıklar için basit bir espri konusu oluyor ve hemen ardından bir kahkaha tufanı kopuyor. Meselâ; İsmail Hakkı'nın optik ilminden piyasaya yeni düşmüş gözlükleri gibi...

Baştan almak gerekirse; cumhuriyet, iyi niyetle yola çıkılmış bir modernleşme hareketiydi. Siyasal varlığı Sünni Müslümanların siyaseten ötelenmesine bağlıydı. Sultanlık ve halifelik lağvedildiğinde o mecraya modern Romanın garnizon komutanları üşüştüler. Devlet nedir, modern bir devlet nasıl teşekkül edilir, türünden suallere verilecek cevapları yoktu. Cumhuriyetle ötelenen şey, tıpkı iki bin yıllık Firavun saraylarının ezgisi olan arabesk müziği gibi Mısır üzerinden Anadolu’ya ulaştı. Bunun adı siyasal İslam’dı. Tabii bir de sistemin var ettiği Protestan ahlaklı Cemaat vardı. Modern Roma’nın Anadolu’daki garnizonu bu ikisine de diz çöktürdü. Nihayetinde Siyasal İslam’ın sonu çıka çıka Vatikan’a çıktı. Yani modern paradigma modern Roma’nın garnizon komutanlarıyla iş tutan Sünnilerin dinini yuttu. Bugün, tarihte Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığa yaptığı şeyi modern Roma Müslümanlara yapmış oldu. Onun için Alevilere güle oynaya ‘’Şaha gitmek’’ kaldı.

Bence Bay Potansiyel Başkan'ın Vatikan ziyaretinde öteden beri iktidarın kuyruğuna yapışmış ve kuzu postuna bürünmüş pragmatist milliyetçiler Papa cenabetlerinin yağlı suyuyla vaftiz olmuş kadar oldular.

Yanılmıyorsam Galler tarihiyle ilgili bir filmdi. Galler kralı ölmüş. Ülkede genel bir kargaşa hakim. Prens olacak kişi de bir homoseksüel. Şatosunda sevgilisiyle gününü gün ediyor. Kralın tecrübeli yaverlerinden biri prens olacak ibnenin şatosuna gidiyor ve hışımla odasına dalıyor. Tam ona bir şeyler anlatıyorken paravanın arkasından yakışıklı bir genç çıkıyor. Genç tereddütlü bir ruh haliyle;"Arkadaşıyım." diyor. Yaver onu yakasından tuttuğu gibi şatonun açık penceresinden aşağıya atıyor. Acı bir çığlık duyuluyor. Yaver hiçbir şey olmamış gibi korku içinde bekleyen prense tane tane anlatmaya başlıyor.
Yani AKP iktidarının hali o prensten pek farklı sayılmaz. İktidarın etrafında iktidarı memnun etmeyi kendine vazife bellemiş bir sürü ibne var. Ve hepsinin hiç konuşturulmadan sarayın çatısından aşağı atılması şart...

İnsanın politik algısının zaman içinde, bilhassa ceberut bir iktidar devrinde, çarpıklaşması garip bir durumdur. Böylesi durumlarda insan normal olan şeyleri anormal, anormal olan şeyleri ise normal varsayabilir. Sosyal bilimlerde buna ‘’Kaynayan Kurbağa Teorisi’’ denir. Örneğin Bay Potansiyel Başkan’ın Türkiye adına Vatikan’ı ziyaretinin ne türden bir politik stratejinin bir aşaması olduğunu, bunca yıl mektep görmüş ve kitap karıştırmış olmamıza rağmen, anlayamadık. Bu türden batıl bir ziyaret sonrası Türkiye’de kıyametler kopmadı. Diyanet işleri bu konuda bir fetva yayınlamadı. İktidarın payandası durumundaki diğer dini cemaatler herhangi bir resmi görüş belirtme gereği duymadı. Eskiden bu tür işleri Vatikan nezdinde kardinal payesi olan Cemaatin lideri Fethullah Gülen yapardı. Belli ki 15 Temmuz tantanasından sonra AKP iktidarı Cemaatin kardinal payesini de ele geçirdi. Papa ile müsavi şartlarda görüşülmüş ve onun ‘’hayır’’ duası istenmiş. Müslüman bir ülkenin lideri neden Papa’dan dua ister ki? Belli ki bu durum Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların eliyle kotarılmış resmi Hıristiyanlığının başlangıç tarihi. Bu garabetin başka bir izahı mümkün görünmüyor.

"Araklı'dan Yomra'dan da / Gel gidelim Pazar'a / Ben Pazar'da duramam / Beni Rize'de ara..." Karadeniz'de insanın içini burkan o bildik taşra sıkıntısı, modernliğin nispeten bakir tantanasına eğilimin ilk sözlü itirafı, insanın sosyalleşme arzusunda kayıp bir ara dönem. Ve diğerleri...

Çaykur öteden beri Türkiye'deki en şaibeli kurumdur. Rizeli birkaç politikacının ve bürokratın çiftliğidir. Meselâ Türkiye çaydan nefret eden bir ülkedir. Bunun tek nedeni Çaykur'dur. Çaykur nezdinde bir Rus Türk’ten daha muteber bir müşteridir. Ruslara daha ucuza verir Çaykur. Meselâ ben İskenderun'da askerde sekiz ay boyunca kaçak çay içtim. Nedeni Çaykur'un görgü ahlak yoksunu Rizeli yöneticileridir. 70'lerde 80'lerde işçisine dağıttığı iş tulumuna tenezzül edecek kadar soysuz kişiliklerin elindedir. Çayın hangi meşakkatle üretildiğini bilseniz nefret edersiniz çaydan. Çaykur her yıl iktidarın politikacılarına, bürokratlarına tonlarca hediye çay dağıtır ve bunu üreticinin sırtına vurur. Yani yağlama aracıdır. Türkiye genelinde bilgi ve görgü yoksunu olmasına rağmen politik korumayla bir özgüven patlaması yaşayan cahil Rizeli tipolojisi var ya; hah işte onun arkasında Çaykur var. Rizespor'u para zoruyla süperligte tutmaya çalışan en gebeş kurumdur. Dolayısıyla Çaykur kadın sporcuya destek verecek! Vallahi makamlarına çağırırlar, saksafon çaldırırlar, canlı yayınla dünyaya izlettirirler. Sonra da şöyle derler: " Bu bizum en doğal hakkumuzdur da!"


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

31 Ocak 2018 Çarşamba

PERDERE LA TRABISONDA (TRABZON’U KAYBETMEK) YA DA TRABZONSPOR’A KAYBETMEK – 103

Bugün Türkiye, siyasette insanı, Anadolu coğrafyasını, tarihi, Ortadoğu’yu, dünyayı tam olarak kuşanmadan, köşeli, derinsizlik laflar ederek her şeyi halledebileceğini zanneden aptalların fahiş aptallıklarının bedelini ödüyor.

Modern zamanın mekanik putperestliğinde, yani şu teknoloji dedikleri şeyin cafcaflı spot ışıkları altında, tarihten kalmış sosyopatlığımızla, ölüm denilen meçhule doğru kâh debelenip kâh düz basarak akıp gidiyoruz.

İnsan hayatında karşılıklı konuşan iki kişinin sözün kifayetsizliği yüzünden ruhlarının yukarılarda bir şeylere sertçe toslamış gibi hayatın ve etraftaki nesnelerin bütünüyle katılaştığı, her türlü fiilin donduğu, tarifi zor anlar olmuştur. Ama bu durumun Türkiye gibi bir ülkede cebberrut bir iktidar devrinde tüm insanlar arasında yaşanması ve de bu denli uzun süre devam ediyor oluşu çok garip.

Hayatım boyunca edebiyatla ilgili yaptığım çalışmalarda Özhan Öztürk’ün ilk romanım Temelyon’un basılmasından sonra sarf ettiği ‘’İyi ki varsın Metin!’’ sözünden başka beni ikna eden sahici bir takdir almadım. Bir de rahmetli Yusuf Bulut’un; ‘’Tam, tamam şimdi bittin sen evlat. Bakayım bu denli riski bir cümleden sonra durumu nasıl kurtaracaksın, diyorum. Öyle bir yerden girip karata gidiyorsun ki, ben daha ne olup bittiğini anlayamadan gururlu bir matadorun kalabalık bir seyirciye karşı reveransına şahit oluyorum. Ve bu her defasında aynı şekilde ve de kusursuzca oluyor. Onun için büyük bir yazarsın.’’ türünden bir övgüsü vardı. Birisi ekşi sözlükte hakkımda pozitif bir şeyler karalamış. Adamın birisi de gitmiş onun dibine pislemiş. Çünkü tanrı Türklerin cehenneminde zebaniye gerek duymamış.

Attila İlhan’ın eski Türkiye için; ‘’Türkiye, Türkiye dağlarını duman almış / Türkiye Türkiye çok gülmüş, çok ağlamış insanlar memleketi.’’ dizeleri vardı.

Herhalde Attila İlhan bugün o şiiri yazmış olsaydı şöyle yazardı; ‘’Türkiye Türkiye gelinleri yatakta kalmış / Kocaları kahvaltısız işe gitmiş insanlar memleketi.’’

Rahmetli anneannemin adı Havva idi. Sanki daha dün Hz. Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış gibi hayata karşı ciddi bir duruşu vardı. Güldüğüne hiç şahit olmadım. Acı tatlı, hissettiği her şeyi kalbinin derinliklerinde yalnız ve soğukkanlılıkla yaşardı. Hayatın içindeki çok komik bir durumda bile o bir sonraki durumdaki olası menfi şeyleri hesap ederdi. Sanki bu dünyadaki her insan onun evlatlarıymış gibi olup biten aksi şeylere karşı sürekli tetikte ve endişe doluydu. Hayat onu sürekli yaralardı. Yaraladıkça da benim gözümde ulaşılamayacak Kızılderili yüzlü bir bilge olmuştu. Zaten aşırı kaygıya bağlı veremden de vefat etmişti. Onun dizlerinin dibinde büyüdüğümden şimdiki şarlatanlık çağında olup biten şeylere, insancıkların sürekli boşluğa düşen insan rollerine bir türlü akıl sır erdiremiyorum.

Çocukluğu kızılağaçlar, dev gürgenler, kestaneler, çamlar, komarlar, mis kokulu şimşirler arasında geçmiş bir Karadenizli olarak palmiye ağacının kel görüntüsünü hiç ama hiç sevemedim. Bende Akdeniz’den çok hep köksüz bir Bedeviliği çağrıştırdı. Onun için Karadeniz sahillerindeki parklara, bahçelere palmiye ağacı diken belediyeler birazdan deve kervanlarını, kararmış demliklerini toparlayıp gidecek Bedevilermiş gibi geliyor bana.

Çok eski Türkiye’de;’’Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır.’’ prensibi geçerliydi.

AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise:’’ Hattı müdafaa yoktur, zatı müdafaa vardır, o zat Bay Potansiyel Başkan’dır.’’ prensibi geçerli.

Bodrum’dan Turgutreis’e doğru giderken (modern insanın algısı genelde 100 beygir gücü hızı üzerindendir) dağların yamaçlarında yumru şekilli taş öbeklerinin insanda çağrıştırdığı metafizik tuhaftı. Sanki bütün yamaçlara taştan patates ekmişler ve bir dev o patatesleri tarladan çıkarmış. Beğendiği birkaç patatesi alıp gitmiş. Diğerleri öylece ortada kalmış. Volkanik bir vakıanın yetişkin bir insanın çocukluk hayallerine atıf yapan tuhaf bir metafizik.

Modern hayatın kaosu dışında kalmış Bafa Gölü’nün akşam vaktindeki sükûneti görülmeye değerdi. Tabiat ne kadar bakirse, modern insanın talanından ne kadar az nasibini almışsa, zamanı o kadar güçlü bir şekilde ağırlayabiliyor. Göz alabildiğine bir dinginlik, insanı yormayan bir sadelik. Kartpostallardaki gibi birkaç sade ev ve küçük kayaç adalarıyla Bafa Gölü. Zamanın dilsizliğiyle koyun koyuna uyuyor olmaktan memnun. Ama tam o anlarda çok uzaklardan bir ezan sesi duyuluyor. Sanki büyük bir sükûnetin içinde giderek ağırlaşıp birbirinden kopan zaman dilimlerinden en ağır olanı birden göçüyor. Ve gece büyük bir hışımla onun üstüne konuyor.

Ruslar I. Cihan Harbinde Karadeniz bölgesini işgal ettiğinde saldatlar (Çarlık Rusya’sı askerleri) Türk köylerine girmeye korkuyorlarmış. Buna sebep her evin önünde ve arkasına ayrık olarak yapılmış tuvaletlermiş. Bu durum ilk bakışta insana komik gelebilir ama saldatlar Karadeniz’deki Türk köylerine Kafkasya’daki bir köyün emniyeti için taştan yapılmış o meşhur ‘’ıssız kuleler’’ üzerinden bakıyormuş. Yani Türklerin tuvaletlerini içinde askerlerin saklandığı ta Roma zamanından kalma gözetleme kuleleri zannetmişler. Aslında Çarlık Rusya’sının askerlerinin bir köye bakışında sorun yoktu, asıl sorun asker bir milletin hayatı ve tarihi bir türlü ciddiye alamayışında.

On iki yıldan beri ayda iki - üç kez aynı yerde İskender kebap yiyorum. İlk başlarda her şey normal. Tereyağı sıcak sıcak dökülüyor kebabın üstüne. Üçüncü yılın sonunda kebaptaki et giderek acılaşıyor. Ve sıcak tereyağı servisi kalkıyor. Beşinci yıldan sonra o acı et kâğıt kadar inceliyor. O acılığı dilimden atmak için İskender sonrası sıcak künefe yedim. Bir yıl Baydöner'i denedim. Iııh! Eski yerime döndüm. On ikinci yılın sonunda garip bir şey oldu. Et yerine bildiğiniz salam var. Dilimlenmiş ve kalınca. Ama sıcak tereyağı servisi cömertçe. Zaten böyle olur, aşırı ilgi ve sıcaklık varsa perde arkasında bir haltlar yeniyor, demektir. Domuz eti serbest olunca şüphelendim. Güler misin ağlar mısın Trabzon Güloğlu'ndaki trajikomik yemek duruma. Yani demem o ki; Türkiye'de hayat köy delilerinin uçkuru gibi durduk yerde aşağı düşüyor. Büyük İskender'in yediği bir kebap Türk serbest piyasasında şekilden şekle giriyor.

Hayatımda ilk kez deniz kenarındaki bir liman şehrinin denizle birlikte bitmediğine şahit oldum. Trabzon dâhil Karadeniz'deki birçok liman şehri denizle buluştuğunda biter. Ama benim gördüğüm kadarıyla İzmir deniz üzerinden hatta gökyüzünden uzayıp giden bir şehir. Yani İzmir'in ruhu bir ummana açılıyor gibiydi. Gökyüzündeki yağmur yüklü bulutlar, ikide bir liman tarafında görünen gökkuşağı, tanrı Zeus gibi arada bir bulutların arasından görünen altın huzmeli o sıcak güneş sanki İzmir'in diğer kayıp parçaları...

İnsan hasta olunca her gün peşinden koşturduğu onca şeyin aslında ne denli gereksiz olduğunun farkına varabiliyor. Hastalık arttıkça ruhu da bedeni gibi kendi içine doğru büzüldükçe büzülüyor. Hayatla ilgili ciddi bir anlam kaybı oluyor. Ama sonra bir kaç dar-ı Çin içip biraz olsun toparlayınca durumu yeniden anlamlandırma telaşı başlıyor. Bütün bu kitapları okumak, 4000 sayfa yazı yazmak insana çok aptalca geliyor. Normal zamanda ehemmiyeti olan şeyler bile hastalık esnasında katlanılan ağrı ve sızı sağanağında tahammül edilemeyecek türden yükler. Ve bir huysuzluk nöbeti başlıyor. Sürekli bir mızmızlanma hali. Vav pozisyonunda kıvranmalar. Çocuklaşma için iyi bir bahane. Neredeyse pamuklu şeker, Hacıbekir lokumu, elmalı şeker, halkalı şeker, akide şekeri, muhallebi, boza ve çocukluğundaki çillileri istemek için bulunmaz bir altın fırsat. Arada bir ölümü düşünmek. "Ölmesi kolay da, o dar yerde yatmak, çürümek, böceklere yem olmak, biyoloji dersi iskeletine dönüşmek." Bir taraftan ölsem de kurtulsam bütün bu ağrılardan, diyorsun, diğer taraftan cehennem acı çektiğimiz yer değil, çektiğimiz acıların duyulmadığı yerdir, sözünü hatırlıyorsun. Yani bi tür sağır oda. Onun için susup dar-ı Çin'li çayımızı içelim.

Romanlarda ve filmlerdeki diyaloglar öteden beri dikkatimi çeken bir husustur. Çoğu kez farklı evrenlerin birbirine çok yaklaştığı ama aradaki plazma yüzünden bir türlü birbirine dokunmadığı bir durumdur. Onun için konsantre bir evrenden ustalıkla süzülmüş basit birkaç cümle ile farklı evrenler gösterdikleri için de ilginçtirler. Yani soylu Rus yazarların insan hali üzerinden endirekt olarak Ortodoks Hıristiyanlık tarihini anlatmış olmaları. Geçenlerde televizyonu açma gafletinde bulundum. TRT'de Payitaht Abdülhamit dizisi. Ben önce Karayip Korsanları Boğazda sandım, meğer değilmiş. Tabi dizilerde kronik Türk hastalıkları var. Kutsallığı peşin, mutlak galip, hayata ve insana şans tanımak yok. Ve ekranlardan acı satıyorlar. Abdülhamit böğürüyor. "Güçlü millet, güçlü ördü, güçlü devlet!" Bu Abdülhamit'ten çok Ak Sarayın Bahçevanına benziyor. Güya Bay Potansiyel Başkan Abdülhamit’in paltosundan çıkmış. Asıl bu bahçıvan kılıklı adam Bay Potansiyel Başkanın paltosundan çıktı. Sonuç; sadece sahici bir evreni kuşanabilenlerin sözleri olur.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Ocak 2018 Salı

PERDERE LA TRABISONDA (TRABZON’U KAYBETMEK) YA DA TRABZONSPOR’A KAYBETMEK – 102

Trabzon'da bi bacaksız Orhan var; kış kıyamet Of'un sokaklarını delik deşik kazdırttı. Bir ay oldu, sokaklar hâlâ enkaz halinde. Oflular bu rezilliği üzerlerine almıyorlar çünkü onların bedenleri burada ruhları cennette. Sular her Allah'ın günü kesik. Dere akıyor, deniz dalgalı, yağmur yağıyor ama sular akmıyor. Of önceden Allah'a bağlıydı, sonra da feodal ağalarına. AKP onu önce Trabzon'a sonra da bacaksız Orhan'a bağladı. O da Of'un bütün belediye hizmetlerini piç etti.

7 Haziran 2015 genel seçimlerinden bu güne Türkiye’yi siyasi meşruiyeti olmayan bir iktidar yönetiyor. Normalde iktidarı kurmayı muhalefet partisine devretmesi gerekirken Türkiye’yi bir azınlık hükümetiyle yönettiler. Ardından Saadet Partisi’nden satın aldıkları 1.9 oyla iktidar oldular. Ama kaybettikleri siyasi meşruiyetin izlerini yok etmek için türlü numaralara başvurdular. Önce ülkedeki parlamenter sistemi işlemez hale getirip fiilen başkanlığa geçtiler. Sonra Yenikapı ruhu ile MHP’yi yedeğe aldılar. Bunu müteakip Cemaat’i 15 Temmuz darbe kalkışmasına kışkırttılar ve kontra ile bastırıp halkın siyasal sorgusunu ötelediler. Yetmedi, son Anayasa referandumuyla Türkiye’nin tapusunu üzerlerine yazdırdılar. Yine yetmedi, Türkiye’yi savaş ve darbe yıllarına has OHAL ile yönetmeye başladılar. O da yetmedi, Devlet Bahçeli’nin MHP’siyle gayrimeşru bir koalisyon kurup iktidarlarını tahkim ettiler. Halkın bu şaibeli durumu sorgulamaması için şimdi de son 10 yılda Suriye’de ve Kuzey Irak’ta yedikleri haltların sonucu olarak Türkiye’yi ciddi bir savaşa sokmaya çalışıyorlar. Çünkü AKP’nin siyasi lügatinde normal olmak ve makul olmanın dışında her şey mevcuttur. Onlar 1.5 milyon Iraklının katline yardım ve yataklık yaptıkları günden beri cehennem senaryolarının içinde hayal kurarak yaşıyorlar.

Eski Türkiye’de kocayan kurt çakalların maskarası oluyordu. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise Devlet Bahçeli gibi kocayan kurtlar AKP iktidarının gizli koalisyon ortağı oluyorlar.

Aselsan’ın ürettiği bir tank modelini genel seçimlerde rakip siyasi partilere karşı kullanacak kadar pervasız ve ahlak özürlü bir iktidarın Afrin’e karşı yapmayı planladığı askeri harekâtın direkt Türkiye’nin milli menfaatleriyle ilgili olduğuna inanmakta güçlük çekiyoruz. Yani Türkiye’nin ürettiği bir tankı siyasi emelleri için kullanan ahlak engelli bir siyasi kültün bu operasyonla libidosu yüksek Türk halkına savaş satıp satmayacağından emin değiliz.

Amerikalılar bütün savaşları ön cephede kalmış en aptal askerlerini, Er Ryan’ı, kurtarmak için yapar. Türkler ise bütün savaşlarını en geride kalmış en akıllı kumandanlarını, Er Doğan’ı, (siyaseten) kurtarmak için yapıyor.

Eski Türkiye’de durum şöyleydi; ‘’Sana dün bir tepeden baktım, aziz İstanbul.’’ AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise işler büsbütün değişti. ‘’Sana bugün bir rezidanstan baktım, rezil İstanbul!’’

Bay Potansiyel Başkan Afrin operasyonunun önce teaser'ını (sataşmak demek) verdi. Televizyon kanalları şimdi de trailer'ini veriyor. İlk şehit haberleri ajanslara düştüğünde milletçe filmi full izlemiş ve konusunu anlamış olacağız.

AKP iktidarı Afrin’e yaptığı askeri operasyonla başından beri yalan olan Arap Baharında yediği haltların ortaya çıkardığı menfi durumu düzeltmeye çalışıyor. Maalesef bunu yaparken de büyük bir görgü sorunu var. Benim bildiğim kadarıyla bu türden kritik bir askeri operasyon görgüsüz düğünler gibi davul zurnayla yapılmaz. Kamuoyuna bu denli bir tüketim unsuruna dönüştürülmez. Sadece başlığı konulur, suratsız bir adam çıkar ve soyut bir şeyler söyler. Her şey büyük bir gizlilik içinde soğukkanlılıkla yapılır. Ve operasyon neticelene kadar hatta neticelendikten belli bir süre sonra olayın askeri ve siyasi yönleri gerektiği kadar kamuoyuna açıklanır. Bir Hitit atasözü; ‘’Savaşa gidene ve evlenene akıl verme.’’ der. Çünkü savaşa gidenin karşısına neyin çıkacağı belirsizdir. Ama Türkiye’de iktidar medyasının sürekli gaz verdiği bir savaş çığırtkanlığı var. Sınırdan çıkan araçların sayısı, modeli, türü açık bir istihbarat gibi bütün dünya kamuoyuna servis ediliyor. Savaş sürerken görüntü yayınlanıyor. Yani, ciddi bir devlet geleneğimiz olmadığı için üzerimizde bir incir yaprağı bile yok. Her şeyimiz ortada. Çünkü AKP iktidarı bu operasyonla kamuoyundan bir şeyler bekliyor. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında ortada ciddi bir ahlâk sorunu var. 15 yıldan fazladır iktidardalar ama hâlâ bir ülkeyi serinkanlılıkla nasıl idare edebilirin cevabını bulabilmiş değiller. Ruhlarından ve dillerinden görgüsüz, köksüz bir Bedevilikten başka bir şey dökülmüyor.

Elimizde "zeytin dalı"yla girdiğimiz Suriye'nin Afrin bölgesinden harmandalı oynayarak çıkıp çıkacağımızı zaman gösterecek. Zira genelkurmay başkanı nöbette uyuyan bir erle fotoğraf çektirecek kadar ciddiyetsiz bir aptal. Ve de 15 Temmuz'un kara kutusu. Hava kuvvetleri komutanı olacak zat ise orduda pilotken köyü Hastikoz'un üzerinden alçak uçuş yapıp memleket hasretini bedavaya getiren uyanık bir Oflu. Bay Potansiyel Başkanın yalanlarının kıyamet kopmadan biteceği yok. Ortada ise başbakan numarası yapan bir lapaza yaprağı var. Ciddiye almaya değmez bir tip.

Trabzon şehrinden en yüksek parayı kazanıp Trabzonspor taraftarını kahrettiren adamdır Onur Recep Kıvrak. Eski başkan İbrahim Hacıosmanoğlu'nun otomobiline bindi bineli Onur'a bir haller oldu. Fatih Terim'in Mushlera'nın yerine Galatasaray kalesine düşündüğü topçudur. Kafası bulanık. Tek işi var, top tutmak, Trabzonspor'un kalesini korumak; o kendisini Trabzon'dan koruyor sadece. Kötü bir kaleci portresiyle Trabzon'dan gitme niyetinde görünüyor. Fransa’dan alınmış bir kaleci vardı; Tony Sylva. Top kaleye gelmeden golü yiyip yemeyeceğine karar veriyordu. Yani lokantadaki bir müşteri gibi nasıl bir gol yiyeceğine karar veriyordu. Aynı kaleci hastalığı Onur'da da nüksetti. Daha top kale çizgisini geçmeden Onur yelkenleri suya indirmişti. Onu mesleğine ikna edecek bir petrol kuyusu Trabzon'da mevcut değil.

Sene 99, İskenderun'da askerim. Araç muhafızı olarak çarşıya çıkmışım. Genelkurmay başkanı Bekâ Vadisindeki kokarcalar için Suriye'ye ültimatom gibi açıklama yapmış. Ortam gergin. Resmi olmasa bile bir tür teyakkuz var alayda. Araç muhafızı olarak çarşıya çıkmışım. Nispeten seyrek bir sokakta park ettik. Komutanın bankada işleri var. Sağ elimde tüfek gözüm binaların tepelerinden köşe başlarına hareket eden her şeyi otomatik olarak tarıyor. İnsanlar ikide bir yanımda durup soruyorlar. "Ağabey, Suriye ile savaş çıkar mı?" Cevabım hepsine aynı;" Savaş çıkarsa Prekazi (Galatasaray'ın Yugoslav topçusu) girer." Gülüyorlar. Asla renk vermek yok. Şimdiki politikacı kılıklı aptalları, asker görünümlü kekoları, komuta merkezini, gazeteci kılıklı soytarıları, genel kuymak başkanı Hulusi Kentmen'i görünce pek ciddiye almayarak yaptığımız o askerliğin aslında ne denli erdemli bir şey olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Normal bir akıl için şaşırtıcı olan şey, AKP iktidarı devrinde Türkiye’de olup biten birçok şeyin, Gezi Parkı olayları, Suriye iç savaşına MIT TIR’larıyla verilmeye çalışılan mühimmat desteği gibi saçmalıklar, Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsü, hemen ardından Suriye içine yapılan askeri harekât ve şimdilerde gelişen Afrin operasyonu, senaryosu yazılmış, oyuncuları, figüranları belli heyecanlı bir Hollywood filmine benziyor oluşudur. Sanki Türkiye devasa bir film stüdyosu ve Bay Potansiyel Başkan ‘’motor!’’ deyince o devasa stüdyoda hummalı bir koşuşturmaca başlıyor. Sahnedeki gelişmeler beğenilmediğinde ise her seferinde ‘’kestik!’’ diye öfkeli bir ses yükseliyor. Bu akıl dışı durumun nerede son bulacağı ise bir muamma.

Saadet Partisinin % 2.6 oy aldığı 7 Haziran 2015 yılından bugüne AKP iktidarının işlediği her günaha bütün milli görüşçüler de ortaktır. Çünkü son genel seçimde oylar sisteme girerken % 1.9'luk oyu AKP iktidarına satan hainlerin barındığı yerdir Saadet Partisi. ANAP devrinden kalma Müslüman görünümlü ama özünde liberal bir tayfanın, ki Necmettin Erbakan sağlığında bunlara göz açtırmıyordu, ihanetiyle AKP bugün iktidardır.

Eskiden bir tiyatro oyununda izlediğim ilginç bir sahneydi. Yunan ordusu bir Türk köyüne girmiş ama askerler çok tedirginler. Zira köyün civarında Küçük Ali namlı bir eşkıya ve gözünü daldan budaktan esirgemeyen adamları vardır. Yunan öncü birlikleri Küçük Ali'nin çetesiyle karşılaşınca korkarlar ve can havliyle karargâha geri dönerler. Grupta benzi atmış, tiki olan korkak bir Yunan askeri de vardır. Durumu komutanına izah ederken kekelemektedir, eşkıya "Ali"nin adını zikrettiğinde ise korkudan titremektedir. Komutanı ikide bir sözünü keser düşünceleri dağınık o askerin sözlerini düzeltme gereği duyar; "Ali değil oğlum, Ali değil, o Kuçuk Ali, Kuuçuk Ali!"
Şimdi de AKP’nin bu Afrin operasyonu aynı hesap; "Zeytin dalı değil oğlum, o harman dali, ğarman dali!"

AKP iktidarı, hâlihazırda yürüttüğü Afrin operasyonuyla Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olduğu süreçte, ‘’Arap Baharı’’ tantanasına uyarak Suriye’de yediği haltları temizlemeye çalışıyor. Zira Türkiye’de ekonomi kritik bir süreçten geçiyor. Ve resmi rakamlara göre üç milyon Suriyelinin AKP hükümetine maliyeti tahmin edilenden çok daha büyük. Artı üç milyon Suriyelinin ileride Türkiye’de ciddi bir toplumsal probleme dönüşme ihtimali de var. Devlet bürokrasisindeki ekâbir takımı bunu görüyor artık. İktidar görünürde ‘’Arap Baharı’’ tantanasına uyarak Suriye içindeki gruplara verdiği lojistik desteği kesti. Şimdilerde Suriyelilerin ülkelerine dönmesine önayak olmak ve de Kuzey Irak-Suriye hattındaki Kürt çetelerinin Akdeniz’e çıkışına engel olmak için askeri yöntemlerle tırmalıyor. AKP iktidarı Suriye iç savaşında kendine yakın gruplara destek verirken bütçeyi Sayıştay denetiminden kaçırmıştı. Yani o zamanlar Türk halkının kesesinden çalıyordu. Şimdi de yediği haltı temizlemek için yine Türk halkının vatan, millet, bayrak sevgisiyle dolu gençleriyle işi kotarmaya çalışıyor. Yani vakıaya aklıselim bakıldığında güney cephesinde değişen pek bir şey yok.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Ocak 2018 Salı

PERDERE LA TRABISONDA (TRABZON’U KAYBETMEK) YA DA TRABZONSPOR’A KAYBETMEK - 101

Anadolu Gençlik Derneği gençlerine örnek insan olarak Münir Özkul'un gösteriliyor oluşu Franz Kafka'nın böceklerin dünyası üzerinden verdiği "dönüşüm" örneğine girer. AKP iktidarı " Bir gün biz de Bay Potansiyel Başkan gibi bu ülkede bir numara olabiliriz." hayaliyle ayartıp kuyruğuna taktığı AGD'yi dönüştürdü. AGD'nin başındaki zatın beyni ampul şeklinde. Gençler dinden, imandan vazgeçti; onlara laik Kemalist Türkiye'nin Yeşilçam'ından hümanist değerler takviye ediliyor. Allah'a kul olamayanların yani dünya hayatında hümanist olanların cehennemin daha serin yerlerinde ağırlanacağı muhakkaktır. Bu durumda siyasal İslamcıların cennetteki köprü altı makamları da Goethe geldi demektir.

Dağ horozunun (huş tavuğu) fantastik dünyasıyla ilgili fantastik gözlemler. Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Doğu Karadeniz'de Harşit Irmağına kadar olan alanda 1100 metre ile 2000 metre arasındaki yüksekliklerde yaşarmış. Dağ horozu hiç örmezmiş. Bacakları bir kartalın bacakları kadar güçlüymüş. Rusya'dakiler iki yılda Türkiye'dekiler bir yılda yetişkin hale geliyormuş. Tepelerinde kızıl renkli ibikleri kanat başlarında apoletleri varmış. Erkekleri siyah renkli dişileri ise sepet desenli gri renkliymiş. Koloni halinde yaşıyorlar, tehlike anında 300 metre uçabiliyorlarmış. Kışın likarba türü çalılıklarda yağan karlarla oluşan galerilerde saklanıyorlarmış. Nesli tehlike altında olan bir kuş türüymüş. Kolonilerin erkekleri ilkbaharın başlarında karla kaplı zeminlerde birbirlerine karşı güç gösterisinde bulunuyor ve en güçlü erkek dağ horozu tüm kolonideki dişileri haremine alıyormuş. Feministler için handikap gibi görünen bu resmi meydan okuma Kafkas halk oyunlarındaki figürlere de esin kaynağı oluyormuş. Koloniler kış aylarında orman diplerine kadar iniyormuş. Yavru dağ horozları büyürken tırtıl ve böcek yiyerek aminoasitlerini tamamlıyormuş. Yetişkinler ise taze ot ucu ve çiçek yaprağı yiyormuş. Yaşama düzenlerinde en tepe noktada tecrübeli bir erkek dağ horozu gözetmenlik yapıyormuş. Diğerleri ondan bir uyarı gelmedikçe koloniden ayrılmıyormuş. Bunu bilen avcılar ilk olarak gözcü dağ horozunu hedef alıyormuş. Dağ horozu türü yok olma riskiyle karşı karşıya olduğundan ve bilimsel etik gereği popülasyonlarının yoğun olduğu yerlerin isimlerini veremiyoruz. Ama yerleşik bir tür olan dağ horozunun sabahın ve akşamın alacakaranlığında görünür olduğu bir realitedir.

Kısacası uşaklar, bundan sonra uçak yolculuklarında hosteslerin uzaylı modunda yaptığı o anlamsız emniyet "playback"lerini biraz daha ciddiye almamız gerekiyor gibi görünüyor.

Yazar Müfit Yüksel 15 yıllık AKP iktidarına karşı ilk kez gerçek bir aydın karakteri koyduğu için Yeni Şafak gazetesiyle ilişiği kesildi. Yayınlanmayan yazısında AKP iktidarının iç ve dış politikadaki icraatlarıyla Osmanlıyı bir yıkıma getiren İttihatçılarla benzerliğini sarih bir şekilde izah ediyor. Dahası Türkiye’deki siyasal İslamcıların zihinlerinin ne tür bir kırılma yaşadığını da ifşa ediyor. Yani Türkiye’de hâlihazırda var olan AKP iktidarı daha önce karşı olduğu şeyin yerine konuşlanmış ve varlık nedenini inkâr eden bir oligarşiye dönüşmüş durumda. Bu açıdan bakıldığında Müfit Yüksel’in analizleri oldukça isabetli ve takdire şayandır.

Trabzon'daki uçak kazasıyla ilgili ulaştırma bakanlığının resmi bir açıklama yaptığına şahit olamadık. Çünkü bu ülkeyi yönettiğini zanneden ahmakların devlet kurumlarının bütün yetki ve sorumluluklarını özel şirketlere devredip büyük devlet adamlığı yapmak gibi bir küstahlıkları var. İktidar her şeyi otomatiğe bağlamış. Cemaati olsun ya da olmasın; vakit girince dijital ezan hemen okunuyor. Duygusallığa gerek yok yani. Pegasus'un uçak kazası da aynı vakıa.

Trabzon havaalanında yaşanan uçak kazasından sonra normalde kabin görevlilerinin ilk iş olarak yolcuları tahliye etmek yerine gazetelerle Fly-Pegasus yazısının üzerini bantlayıp kapatmaları gerekirdi. Efendim, trafik kazalarındaki tipik Türk muavini reaksiyonu buydu yıllarca. Bu ülkede can ve mal kaybının ne önemi var. Önemli olan hükümetin ve onun yol verdiği firmaların imaj kaybı! Baksanıza, ne içişleri bakanı, ne ulaştırma bakanı, ne sağlık bakanı dünkü kazayla ilgili herhangi bir açıklama yapma gereği duymadı. Çünkü AKP iktidarı döneminde Türkiye’de hayat görünmez meleklerin yardımıyla yürüyor.

1990’lı yıllarda Bursa’nın eski otogarında (Fomara’nın aşağısındaki Santral Merkez şimdiki kübik bir ucube Kent Meydanı) şahit olduğum bir durumdu. Şehir içi dolmuşların birisi geliyor birisi gidiyor. Dur durak bilmiyorlar. Kaostaki fiillerin çoğu ucuz. İstanbul Atatürk havalimanında şehirlerarası uçuş için pistte dönüp duran uçak trafiğini görünce 1990’ların Bursa otogarını hatırladım. Buna sebep internet üzerinden satılan ucuz seyahat biletleri. Bir amaç için, ciddi bir iş için uçmaya gerek yok, sırf ucuz olduğu için önceden alıp uçabilirsin. Böylece bu uzay nimetini hükümetin gelişim ve dönüşüm hanesine yazabilirsiniz. Bir uçuşumda şahit olmuştum. Trabzon’un köyünde henüz ahırı çıkarmış Zulu tipli bir kadın kalın kıçıyla kalabalığı yararak İstanbul uçağına yetişmeye çalışıyordu. Muhtemelen sabah ahırdaki inekleri sağmak için aynı uçak şirketiyle geri dönecek. Yani maksat uçmak için uçmak. Herkeste ölüme ve tanrıya yakın olmanın hafif stresi. Sonuçta piyasaya şartlarıyla istismar edilen bir hava ulaşımının bir yerde gümleyeceği kesin. Trabzon’daki Pegasus vakıasını sadece bir sinyal olarak okumak gerekiyor.

80'li yıllarda Beşiktaş'ın sağ bekinde Recep Çetin oynuyordu. Hayatımda gördüğüm en tipsiz futbolcuydu ama rakipler tarafından geçilmesi çok zordu. Kademeye girme konusunda hızlıydı. Ama bütün futbol maharetine rağmen Mardinli çobanlara benziyordu. Recep aynı zamanda milli takımın da değişmez sağ bekiydi. Bense o yıllarda ortaokul talebesiydim. Okulda çarşamba günleri son saate koyulan eğitsel kol çalışmaları dersi bize hayatın anlamsızlığından başka bir şey öğretmiyordu. Bunun tek istisnası milli takımın Çarşamba günleri Federal Almanya gibi takımlarla oynadığı hazırlık maçlarıydı. O kutsal maç günlerinde nöbetçi öğretmene görünmeden arka bahçeden kaçıyorduk. Üstelik müdürün bahçe duvarını deve dikeni gibi kırık camlarla kaplamasına rağmen. O kutsal çarşamba da ülke milli maça odaklanmıştı. Kumbara veren bankalar bile personeline küçük televizyonlar kurmuştu. Amaç iş motivasyonunu bölecek merakı bankada saklı tutmaktı. Bankalar caddesinde futbol romantizmi vardı yani.
Kahvehaneler tıklım tıklım dolmuştu. Milli takım orta sahayı geçince ilçede bir galeyan tufanı esiyordu. Derken kahvehanenin birine sokulduk. Her zamanki gibi golü yemiştik ama Ankaragücü gibi saldırıyorduk. Umut vardı yani. Talihsizlik Federal Almanya ayaklarının soldan gelişiyor oluşuydu. Bu tipsiz Recep'in daha fazla ekrana çıkması demekti. Üç kez aynı yerden taç atışı olunca kamera yakın çekim yapıyordu. Üç taç atışını da tipsiz Recep kullanıyordu. Topu kaptırınca sert bir faul yapıyor, saha birden elektrikleniyor, hakem sarı kartını çıkartıyor tipsiz Recep'e ve ortalık yatışıyordu. Kahvehanedeki efkârlı kalabalık giderek geriliyordu. Duygusal patlamalar art arda geliyor arada bir sinkaflı küfürler duyuluyordu. Sonunda yanımda dikilen uzun burunlu, avurtları çökük adam dayanamadı. "Alın şunu dışarıya. Rezil edecek bizi Almanlara!" (Vay be, ne tuhaf bir milli gururdu bu. Milli takımın yenilmesi değil, tipsiz bir futbolcunun kuraldışı hareketleri dokunuyordu adama.) "Almayın bir daha bu tipsizi takıma! Memlekette adam mı bulamadınız!"
Eski Türkiye buydu. Milli takımın yenilmesinin pek bir önemi yoktu insanımız için. Kurallar içinde soylu bir temsil fazlasıyla yetiyordu bize. Çünkü geçmişten kamış bir asaletimiz vardı.
Bugün politikada tek kale oynayan soysuzları görünce aklıma o tipsiz Recep geldi de, aforizm edeyim dedim.

Pilot, kaptanınız konuşuyor, bagajlarınızı almadan orta ve arka kapılardan uçağı hemen terk edin! diye ünlerken aklıma Türkiye’nin gerilimli siyasi hali geldi.
Bay Potansiyel Başkan konuşuyor. Banka hesaplarınızı çekmeden Kapıkule’den ve Sarp sınır kapısından ülkeyi hemen terk edin! Terk etmek istemeyenler, buyurun hep birlikte; ‘’Eşhedüenlââilâhe…!’’


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.