24 Temmuz 2017 Pazartesi

DEMOKRASİ YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ÖLÜLER DEYİNİZ; ZİRA ONLAR TIBBİ AÇIDAN GERÇEKTEN DE EX OLMUŞLARDIR - 98

O gün ben tanrının şahsına değil, üzerine alınsın diye tanrının yarattığı serin boşlukta durup kendi kendime ağlamıştım.

İnsan varoluşuyla zaten yaralayan bir şeydir. Bizim bu topraklarda birbirimizi yaralama nedenimiz ise Asya steplerindeki çadırları titreten dondurucu Sibirya rüzgârlarına, Kureyşin ekabir takımının sığ kibrine ve modern Roma’dan sağlam bir zırh ve Anadolu’nun yerlisi Makronlardan sivri obsidiyen taşı uçlu iyi bir mızrak kapmaya kadar gider.

1990’lı yıllarda Fenerbahçe Avrupa kupalarında evinde kırk yıldır yenilmeyen Manchester United’ı 1-0 yenmiş ve gereğinden fazla havaya girmişti. Akabinde ve detayında Kadıköy’de ‘’Efsane Fenerbahçe!’’ sloganları atılıyordu. Tabi o yıllarda Galatasaray Avrupa’da Türk futbolu için adeta ikinci bir milli takım hüviyetindeydi. Galatasaraylılar Fenerbahçe’nin abartılı sevincine içerlemişti ve ‘’Senin neyin efsane, hadi oradan kestane!’’ pankartlarıyla karşılık vermişlerdi. Bu nesnel durumu içine sindiremeyen Fenerbahçeliler ise Galatasaray’ın Chelsea’ye 5-0 yenilmesini fırsat bilip Bostancı’daki büyük bir kayaya Chelsea FC: 5 GS WC: 0 diye tarihi skoru badanalamışlardı. Galatasaray’ın bugün bir köy takımına elenmiş olmasına Fenerbahçelilerin ne türden bir cevap vereceği ise peşinen ironi kokan bir muamma.

Bir Türk şaire ait olan ‘’Amerikalı değilim, hiç olmayacağım.’’ sözünün tarihteki manası ‘Ben bir Romalı değilim, Hz. İsa (as) inanan bir İsevi’yimdir. Sizin şehirlerinizin girişlerindeki putlara eğilmemek için kendi mağaradaki kendi manastırlarımızda yaşıyoruz’ dan ibarettir. Lâkin yukarıdaki sözün sahibi İsmet Özel siyasal İslam’ın Türkiye’deki ilk ve en ballı iktidar yıllarında Yeni Devir gazetesinde ıkındıklarıyla vurdurmuş bir şairdir. Zaten Türkiye’de Sezai Karakoç’un haricindeki bütün şair, yazar, çizer takımı liberalizm, Kemalizm, komünizm ve muhafazakâr tandanslı siyasal İslam üzerinden kendilerini Batı medeniyetinin (Modern Roma) efendilerine prangalamışlardır. Onun için Türk eğitim müfredatından çıkmış İsmet Özel’in numaralarında herhangi yeni bir şey yok.

Mehmet Akif Ersoy’un büyüklüğü ne İstiklal Marşını yazmış ne de ardında Safahat gibi dev bir eser bırakmış olmasında değildi. Mehmet Akif’i deha yapan şey İslam için dillendirdiği ama içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla bir türlü tamamlayama fırsat bulamadığı sözünü İsmet Özel gibi bir şairin ruhunda hitama erdirmiş olmasıydı.

Ve yine son Bodrum depremi bize göstermiştir ki Anadolu’nun yeşil sarıklı evliyalarının zannedildiği gibi modern zamanlarda Türk turizmine bodyguarlık yapmak gibi misyonu yokmuş.

Mavi Marmara Çingene tiyatrosu ile Filistin’in meşru mücadelesini çökertenler, kışsız Arap Baharı ile Ortadoğu’yu siyasetenlerdir. Aynı zekâ Cemaat’e atfettiği 15 Temmuz askeri kalkışmasıyla modern cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışmaktadır. Yine aynı zekâ yani 15 Temmuz’da tankları sokağa süren ve insanları tanklarla karşı karşıya bırakan zekâ aynı tankları Suriye çöllerine süren zekâdır. Yani bugün ısmarlama diyanet hutbeleriyle Kudüs için timsah gözyaşı dökenler dün devlet eliyle Mavi Marmara Çingene tiyatrosuyla Milli Görüş’ün siyasi enstrümanlarına çöreklenmekte bir beis görmeyen muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlardır.

Bir ahlakları, bir asaletleri, sahip oldukları bir gelenekleri, bu toprakla ilgili bir geçmişleri, bir kökleri yok. Kafalarında ne olduğunu bilmediğimiz kurtlar imparatorluğu türünden bir barbarlar ülkesi var. Düşünceleri ve fiilleri bir türlü bu toprağa ve insana değmiyor. Avrupa, Amerika ve Ortadoğu ile bin yıllık ilişkileri içerideki muhalefeti manipüle etmek için kullanan ahmaklar sürüsü var karşımızda. Onlara göre herkes Türkiye’ye düşman! Çünkü milyonlarca kazı Kazlıçeşme’de toplamanın bir başka yolu yok. Tek kelimeyle dipsiz bir şizofreni ve politikayla çare bulunabilecek, insanlara izah edilebilecek türden bir şey de değil.

İnsan için en korkunç olan şey zamanı algılama biçimidir. Zaman bazılarımıza işkence ederken diğerleri tıpkı sağır oda da sırasını bekleyen kurbanlar gibi hayata ve yaşananlara karşı ilgisizler. İşte bu ilgisizlik ve gönüllü sağırlık, insanı insan yapan ve esas şeyi gören insanın ruhunu en derinden yaralayan şey.

Zoraki üst devrimlerine rağmen cumhuriyet bir medeniyet projesiydi. Ama cumhuriyet büyük bir imparatorluktan kalan tebaanın, Sünni Müslüman’ın, dini ve kültürel genini bozdu. Modern paradigmayla Müslüman’ın evrenini çökertti; tek kelimeyle onu tuzla buz etti. Ortaya çıkan tipoloji ne Müslüman, ne medeni bir insan! Bugün Türkiye’de politika yapan muhafazkâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların üzerlerindeki marka takım elbiseleri çıkarıp ellerine birer balta tutuştursanız insanlık adına ne anlama geldiklerini çok daha net görürsünüz. Ki ilkel içgüdülere sahip bu insan tipolojisi ekranlardan diriltilmeye çalışılan şeyin tam da kendisi. Siyasal İslam’ın cumhuriyette çıktı nokta tam da burası.

Eski Türkiye’de Müslüman’ın bir varoluş sancısı vardı. Bunu kendisini ilişkilendirdiği ve bir dava olarak bellediği bir önceki yüzyılda çökmüş yitik cennet bahçelerinden anlamak mümkündü. Meselâ AKP’den önce Müslümanların bir Çeçenistan davası vardı, bir Afganistan davası vardı, bir Keşmir davaları vardı, bir Bosna davaları vardı, bir Cezayir davaları vardı. Ve bütün bu davaların odağında Filistin özelinde Kudüs davası vardı. Türkiye’deki 15 yıllık AKP iktidarı Müslüman’ın dünya tasavvurundaki bütün bu saklı bahçeleri tarumar etti. AKP iktidarı hayatı, insanı ve Müslüman’ı bağlamından kopardı. Dün yetişemese bile Müslüman’ın dünya tasavvurunda o yitik cennet bahçeleri vardı. Bugün Müslümanların Kybelelerinin (kıble) odağındaki Kâbe’nin varlığı bile tartışmalıdır.

Kalandar Çörekleri adlı romanımın sadece ilk bölümünü Türk edebiyatına açmamın tek şartı Trabzonspor teknik direktörü Ersun Yanal’ın önümüzdeki sezonda Fenerbahçe, Galatasaray ve Fenerbahçe’ye sahada nefes alacak oksijen, düşünecek zaman, adım atacak alan bırakmayacak türden sofistike bir taktikle futbol denilen oyunda ve skorda açık ara mağlup etmesi ve Trabzonspor’un eski şaşaalı günlerindeki o vahşi duygularımı kabartmasına bağlıdır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

18 Temmuz 2017 Salı

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ - 105

Demokrasi yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ deyiniz zira onlar tıbbi açıdan gerçekten ex olmuş fanilerdir.

AKP’nin demokrasisi aküsü bitmiş eski model bir otomobil benziyor. Mahalleli arada bir dürterek onu vurduruyor.

Bir askeri darbe girişiminde mantık olarak hükümetin yapacağı ilk iş darbecilerin irtibatını önlemek için iletişimi kesmektir. 15 Temmuz’da öyle bir şey olmadı. Bütün televizyon kanalları, radyolar, internet siteleri, gazeteler yayınlarına rutin olarak devam ettiler. Hatta Ak Saray telsiz kullanımı adı altında cep telefonlarından kesip kötü günler için biriktirdiği kontörleri cülus bahşişi niyetine dağıttı. Meydanlarda tavuk döner ve ayran bedavaydı. Vurgun çok büyük olduğu için hepsi şirkettendi.

Türk toplumu Batı medeniyetiyle karşılaştırıldığında özünde hâlâ primitif bir toplum aşamasında seyrediyor. Çapsız politikacıları ve zavallı entelijansiyası yüzünden Türk toplumunun içgüdüsel olarak kendi varoluşuna abanmasına mani olamıyor. Bu toplumda hâlâ suyun, ekmeğin, yolun, tünelin reklamı yapılıyor. En büyük şehrinde suyu akıtmak Türkiye’de politikanın akışını değiştirmişti. Bu denli sığ bir toplumda halk durduk yerde ülkesinin toprağına, taşına, ırmağının akışına ölüyor. Politikacısı durduk yerde bayrağı ve Mushaf’ı öpüp alnına koyuyor. Bu toplumda insanlar ‘’Sen kimsin de bana bedava kontör, bedava internet, bedava ulaşım, bedava döner-ayran veriyorsun!’’ diye onurlu bir soru soramıyor. Bu kadar basit şeyleri düşünemeyen bir toplumun muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların elinde oyuncak olması gayet normal. Batı medeniyetinin köleleri olarak fazlasıyla kalmayı hak ediyorlar.

15 yıldır sabah akşam Cemaatin altına yatanların ülkenin bekası için tankların altına yatmak gibi mazoşist bir demokrasi farizası da varmış.

Yazarlık hayatımdaki en büyük yanılgım ilk kitabım Temelyon’un arka kapağındaki bültene Haşmet Babaoğlu’nun bir şeyler çiziktirmesine müsaade etmekti. Bu yanılgımın kaynağına gelirsek; o zamanlar gazete vatanda börtü böcek, insan, iyilik, erdem üzerine ve toplumsal yaşantıyla ilgili suya tirit bir şeyler karalıyor oluşuydu. Ve o zamanlar insandan yana kötü bir yazar ama iyi bir insandı. Sabah gazetesinde yazmaya başlayınca adım adım amatörlükten profesyonelliğe terfi eden kirli bir iktidarın gladyatörü olup çıktı. Hiçbir mailime cevap verme cesareti gösteremedi. Yazarlık istikbalini Ak Saray’ın kaderine bağlamış, kendi söküğünü dikemeyen, Türkiye’de olup biten onca vahşi şey hakkında doğru dürüst tek cümle kuramayan bir korkak!

Artık Türk siyasetinde siyasal İslam’la Mısır’daki Müslüman Kardeşler üzerinden ithal ettiğimiz, son zamanlarda iç ve dış politikayı domine eden, Türk toplumunda açık bir kutuplaşmaya neden, muhalefeti sürekli şeytanlaştıran bir kavramın aleni varlığından yani cahiliye dönemindeki Arapların ‘’Kureyş taassubu’’söz etmek durumundayız. Çünkü Türkiye bugün artık özle birlikte sözün de bittiği açık bir tımarhane durumunda.

Cemaat’in 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasına esastan bakacak olursak; siyasi ikbal uğruna sisteme çöreklenmesine müsaade edilen Cemaat’in cumhuriyetin bütün siyasi dengelerini bozduğu ve iktidar olma hırsı sınır tanımayan şizofrenik bir kişiliğe cumhuriyeti yutma fırsatı verdiği söylenebilir. Yani Cemaatin devlet sistemine sarkmadaki pervasızlığı ve resmi bir icazeti olmaksızın siyasi arenada at oynatma keyfiyeti zaten öteden beri arızalı olan Türk usulü demokrasinin tümüyle devre dışı bıraktığı ve bu durumun ciddi bir toplumsal kaosa doğru adım adım ilerlediği gözlemleniyor. İşin en vahim tarafı iktidarın toplumun o kaotik eşiğe doğru yuvarlanıyor oluşunu hiçbir şekilde umursamıyor oluşudur.

Tolga Daşdemir ilkokulda öğrencimdi; enerji dolu, iyi bir çocuktu. Hayatımda dişleri bu kadar sevimli bir Kürt çocuğu gördüğümü hatırlamıyorum. Bana hep Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler romanını hatırlatırdı. Çok yaramazlık yaptığında onu tırmaladığım da olurdu. Ama o haklılığımı görüp kendi üzerinden koca bir sınıfa ders verecek kadar da akıllıydı. Bir keresinde sokakta karşılaştık. Yine eskisi gibi tebessüm etti. Sanki hayatındaki en tatlı şey benim onu tırmaladığım günlermiş gibi saygıyla halimi hatırımı sorardı. Belli ki içinde yetiştiği sosyal şartlar onu bambaşka bir yerlere savurdu. Ve Türkiye’de ‘kötü aile’ diye bir mefhum var ve biz Karadenizliler olarak bunda bir numarayız. Tolga Daşdemir geçen pazar günü Karadeniz otoyolunun Of’taki yeşil alanında aşırı dozda uyuşturucu kullanmaya bağlı olarak ölü bulundu. 25 yaşındaki bir Kürt çocuğunun Of’ta ölümünü doğru dürüst haber edemeyecek kadar insanlıktan çıkmış bir medya düzenimiz var maalesef. Uyuşturucuya bağlı bir ölüm haberi ‘’Of’ta şaibeli ölüm!’’ başlığıyla geçiştirildi. Ölümün şüphelisine vakıftık ama Türkçe özürlüler sayesinde şimdi şaibelisini de öğrenmiş olduk. Yani utanmasalar Tolga ölüm meleği anlaştı ve hayata karşı şike yaptı, diye yazacaklar. Mekânın cennet olsun Tolga; Allah bütün taksiratını affetsin.

Sünni Müslümanların evreninde saygı duyulacak bir insan tipolojisi yoktur. Yaratılanı yaratandan ötürü sevdikleri ise külliyen yalandır. Onların evrenlerinde kılıçla yola getirilecek kâfirler var; onun için Sünniler sadece Yaratan adına insanları yaralamayı severler. Ve insan için asıl rahmetin kâfirde kılıçla açtıkları yaralardan sadır olduğuna inanırlar.

Sedat Poker ve Ak Saray icazetli tipler köylerindeki mezarlığın yanından gece yarısı korumasız, silahsız geçemeyecek kadar korkak mahlûkatlardır. Hukukun işlerlik kazandığı geleceğin Türkiye’sinde onlar gibi yüzlerinin astarı acıyla dolu insanlara, yanlarındaki sakallı, kavuklu dindar şarlatanlara yiyecek bir dilim ekmek, içecek bir bardak su, nefes alabileceği oksijen, adım atabileceği bir metre alan hakkı dahi tanınmayacaktır.

İstanbul’da yaşamak dünyanın heyecanlı vakıası çünküleyin yıllarca AKP’li belediyelerin idare ettiği metropolde bir sabah yaylı bir yatak üstünde Boğaz’ın eşsiz manzarası içinde uyanma ihtimaliniz var…

Bir ülkede anayasa etnik kökeni, dini, dili, cinsiyeti, siyasi kanaati ne olursa olsun o ülkede yaşayan bütün insanları bağlayıcı üst dille yazılmış bir metindir. O ülkedeki diğer kanunların dayanağı insanların ortak hukukunu temsil eden bu anayasadır. Şimdi söz konusu bu anayasayı herhangi bir siyasi grup çaldığında o ülkede siyasi kaos yaşanır. Diğer gruplar da o anayasayı çalmayı kendinde hak görürler. Bu açıdan bakıldığında Cemaatin 15 Temmuz darbe teşebbüsü maalesef hukuki açıdan dayanaksız değildir. Onun için 15 Temmuz’un asıl failleri Türkiye Cumhuriyetinin anayasasını rafa kaldıran, seçim sonrasında sitemin işleyişinin değiştiğini söyleyen, muhalefetin onayı olmadan yeni bir anayasa taslağı hazırlatıp halka dayatan bay potansiyel başkandır. Yani sözün özü; 15 Temmuz darbe girişimine şekilden ve esastan bakıldığında Cemaat kendi cürmünce haklıdır!

Sen İstanbul’sun büyük düşün! Her yağmur yağdığında İstanbul sokaklarında gondollarla Venedik yapın, paranız cebinizde kalsın. Biz de burada, taşrada, Van ediyik!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ - 104

Eski Türkiye’de siyasi İslamcıların sloganı, ‘’La şarkıyye la garbiyye İslamiyye, İslamiyye (Ne Doğu, ne Batı, İslam, İslam) idi.
AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise muhafazakâr İslamcı kılıklı özde liberal bukalemunların gerçek sloganı ; ‘’ La şarkıyye la garbiye, Kibariyye, Kibariyye!’’ oldu.

Sosyal statüsü, eğitim düzeyi, hayat bilgisi, görgüsü ne olursa olsun her insanın heyecanlandığında ya da öfkelendiğinde parlayan ve onun karakterini ifşa eden eski Babil'deki öğrenciler gibi elinde bir kil tablet taşır. Bir toplumda bu türden kil tableti en parıltısız olması gerekenler ise devleti yöneten politikacı ve bürokratlardır. Ama gelin görün ki Türkiye'yi yönetenler Babil okulu talebeleri gibiler. O kil tabletler ellerinden hiç ama hiç düşürmüyorlar. Hemen her gün insanları ötekileştirip, sürekli şeytanlaştırıyorlar. Onların kil tabletleri hep parıldıyor; çünkü gerçekten ilkeller.

Eski Türkiye’de ‘yoldaki işaretler’ denildiğinde insanın aklına hemen Mısırlı Seyyid Kutub’un şeytanizmle mücadeleyi konu edinmiş eseri geliyordu. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ‘yoldaki işaretler’ denildiğinde ise insanın aklına sadece trafik işaretleri geliyor. Ama biraz zorlarsanız fesat karıştırılmış ihaleler, kumpaslar, cinayetler, darbe teşebbüsleri, iktidarın zorbalıkları da gelebilir.

Bay potansiyel başkanın on beş yıllık iktidarı boyunca Sümerli, Babilli ilk mektep talebelerinin ellerinde tuttuğu kil tabletler gibi bir kil tableti var. Ve o kil tablet Bozkır’da temmuz ayının güneşli günlerinde biraz daha parlıyor.

15 Temmuz’u politik bir endüstriye çevirmeye çalışan curcunabazların g.tlerindeki buruşukluk uzun süre hasırlı iskemleye oturmuş olmaktan kaynaklanmamaktadır.

Fethullah Gülen’in yanında cübbeyle poz veren ‘rabbin taciz kulu’ o şabalak tip ile meydanlarda demokrasi bayramı adı altında AKP’li belediyelerin Çingene çadırlarında tavuk döner yiyen, ayran içen ve telefonuna bedava kontör bekleyen şabalak tipler de odur.

İsmet Özel’i boş verin, o bunamış, bu işlerden de pek anlamaz. Siz en iyisi beni dinleyin. Türklük; Anadolu’ya ta Roma imparatorluğundan miras kalmış bir tür yeryüzü krallığıdır. Modern paradigmanın tek emeli küresel kapitalizmin görünmez enstrümanlarıyla o krallığın altını oymaktır. Onun için ‘’bilimsel olan her şey Türklüğe de aykırıdır.’’

İş bankası Of şubesinde gümüş yüzüklü parlak bir oğlan var... "Metin Kondel'in hesabı varmış!" Oğlanın durduk yerde bana tavrı bu. Hard karşılık vereceksin, diyecekler ki iki diplomalı, iki dilli, 15 yıl muallimlik tecrübeli, sekiz kitaplı bir Oflunun yaptığına bak! Diğerlerine hiç bakma. Kimseye anlatamazsın derdini. O orospu çocuğunu hemen Of'tan alsınlar. Çek senet kredi kartı faiz döviz karambolünde güme gider.

15 Temmuz, Türkiye’deki muhafazakâr İslamcı kılıklı bukalemunların bir darbe tiyatrosuyla cumhuriyeti bedavaya kapatmak için uydurdukları bir milat. AKP’nin Türk halkına attığı en büyük siyasi kazık. Aptalların iktidarını idare eden dipsiz bir aptallık. Sorumsuzluk, siyaseti mafyatik bir kartele almak için her gün yapılan rutin politik gargara.

15 Temmuz cumhuriyeti yıllarca hukuk çerçevesi içinde yönetmek yerine Vatikan icazetli bir Cemaatle üleşenlerin suçüstü hali. Bütün bu alengirli işlerde bile AKP iktidarının hiç değişmeyen teflon tava hali. İnsan şaşılacak bir varlıktır ve tası asla boş kalmaz. Onun için yalan da olsa imansızların bir imanı vardır. AKP’lilerin aptal bir politik endüstriye dönüştürülmüş Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasına ( amok koşusu) karşı besledikleri demokrasi zaferi insancı o türden bir şeydir.

Generaller şüpheli, albaylar şüpheli, yarbaylar şüpheli, binbaşılar şüpheli, yüzbaşılar şüpheli, teğmenler şüpheli, astsubaylar şüpheli, çavuşlar ve onbaşılar meçhul. Hâkimler, savcılar, kâtipler ve mübaşirler baş şüpheli. Emniyet müdürleri şüpheli, komiserler, komiser yardımcıları şüpheli, polis memurlarından şüpheli olmayan ise çok az. Ya kıyıda köşede kalmış numunelik Milli Görüşçüdürler, ya maaşını düşünen Kemalisttirler ya da sünnetli komünisttirler zira milliyetçiler reisçi olup Ak Saray’a terfi ettiler. İmam Cemaatçi olmaktan şüpheli, müezzin şüpheli ama asıl cemaatin namazı makbul! Cezaevi gardiyanları, öğretmenler, belediye çalışanları, işçiler, mühendisler, akademisyenlerin alayı şüpheli. Bunların çoğu Cemaat’in referansıyla diğer memur adaylarından ön almış ve devlet organizasyonuna sızmış fareler. Bu ülkede sorulması gereken asıl soru şudur; on yıllar boyunca sisteme bu denli pervasızca üşüşen bu fareler kimin eseridir? Sorunun cevabı ‘Herkes! Her iktidar, devlet!’ deyip geçiştirilemez. Zira Cemaat AKP iktidarı döneminde devleti parselleme konusunda bulduğu yüzü hiçbir iktidar döneminde bulamamıştır. Ve Cemaat’in bir zamanlar yaptığını AKP bugün A’yı mertek zanneden kendi çobanlarını devlete yerleştirerek yapıyor. Yani Cemaat’in sistemden tasfiyesi bir hukukun iadesi değil, Cemaat tarafından zaten çökertilmiş bir sistemin iktidar tarafından bir daha çökertilmesidir.

Cemaat’in geçen yıl kalkıştığı 15 Temmuz kanlı amok koşusu öncesinde bay potansiyel başkan halka alenen anayasayı rafa kaldırdığını ve sistemin fiilen değiştiğini söylemişti. Oysa bay potansiyel başkanın kafasındaki başkanlık sistemine Cemaat dâhil Türkiye’deki birçok siyasi grubun onayı yoktu. Anayasası alenen çalınan bir ülkede hırsızlara karşı durmak her onurlu vatandaşın görevidir. Zira anayasa herkesin ortak hukukunu koruyan en üst metindir. Onun için 15 Temmuz askeri darbe girişimi hukuki açıdan gayrimeşru bir girişim değildir. 15 Temmuz’un asıl müsebbibi bay potansiyel başkanın kirli ihtirasları ve politik görgüsüzlüğüdür. Çinlilerin ‘Bir at çalana hırsız, bir ülkeyi çalana kral denir!’ atasözünün tevilidir 15 Temmuz.

Bizim bu ülkedeki en büyük şansızlığımız bütün askeri darbelerde tankların altına yatmak yerine Nataşaların koynunda yatmayı tercih etmiş olmamızdı. Onun için bizi de Almanların yanında savaşan namlı Osmanlı gibi hükmen mağlup olanlar tarafına yazdılar.

Cemaat’in 15 Temmuz’daki askeri darbe teşebbüsünde ölenler maalesef öyle zannedildiği gibi şehit falan olmadılar. Hatta onlar demokrasi adına bile ölmeyi beceremediler. Zira adına 15 Temmuz denilen ve bugün siyaseten soysuz bir endüstriye dönüştürülmüş şey gerçekte modern Roma’nın Anadolu’daki garnizon komutanının (bay potansiyel başkan) askeri gibi görünse de basit bir politik manevrasında kendilerince kutsal saydıkları kirli bir diktatörlüğü kurtarma adına murt gittiler.

15 Temmuz muzunu yiyenler için özel;
Yeni baştan tane tane anlatıyorum.
AKP iktidarının Türkiye’ye ve Müslümanlara maliyeti 1.5 milyon Iraklının, 600.000 Suriyelinin cesedidir.
Bu rakamların kaç Hiroşima-Nagazaki, kaç Çanakkale savaşı ettiğini varın siz hesap edin.
Yaralananlar, ırzlarına geçilen kadınlar, işkence görenler, evsiz yurtsuz kalanlar küçük bahislerdir.
Şimdi dışarıda bu türden kirli işlere imza atmış bir iktidarın içeride yapamayacağı oyun nedir?
Her şeyi yapabilir?
Dış politikada yenilmişlerdi. Bilhassa Suriye’deki fiyaskonun ABD açısından bir faturası vardı.
İşin faturasını takıntılı bir akademisyene, Ahmet Davutoğlu’na, çıkardılar ve başbakanlıktan azledildi.
Amerika bunu basit bir piyonun feda edilmesi olarak gördü ve yeterli bulmadı.
AKP ise ABD’nin karşı hamlesinin en güçlü enstrümanın FBI ile ortak çalışan Cemaat ile geleceğini gördü.
Ve içerideki ABD piyonuna vahşi bir şekilde bastı.
Ve böylece iktidarı boyunca kendisini çıplak gören bir dönemin karakutusunu da imha etmiş oldu.
Diğer bütün ayrıntılar politikanın değil idrak kabiliyeti düşük avamı oyalayacak magazin konusuna girer.
Bu aynı zamanda Cemaatin daha önceden uydurduğu darbe davalarıyla Silivriye tıktırdığı Kemalist generallerin de intikamı oldu.
Kemalistler Cemaatin ofsayta düşürüldüğü 15 Temmuz’da onun için çizgiyi bozmadılar. AKP iktidarının bütün endişesi Kemalsitlerin ofsaytı bozma ihtimaliydi.
Diğer bir husus hiçbir Batılı gözlemci bunun Cemaatin kalkıştığı askeri bir darbe olduğuna kanaat getirememesi. İktidarın curcunabazları bu noktada ortalığı velveleye veriyor.
Yani AKP içeride Cemaat’e kurduğu oyuna yalancı şahit aradı bir süre. ABD’ye ve AB ülkelerine ünledi durdu bay potansiyel başkan.
Evet, Türkiye’de devlet sistemine sızmış bir Cemaat’in var olduğu, bir şekilde tasfiye edilmesi gerektiği bir realiteydi.
Ama bu realitenin Türkiye’de politikayı mafyatik bir kartele alma, Cemaat üzerinden muhalefeti şeytanlaştırma, her halükarda sözü boğma ve uyduruk bir referandumla cumhuriyeti hamiline yazmak gibi hinliklere evrilmemesi gerekiyordu.
Dahası 15 Temmuz’da tankları sokaklara süren zekâ kim idiyse, aynı tankları Suriye’ye süren zekâ da oydu.
Cemaatin sınav sorularını çalarak akıllarınca sisteme girdiğini zanneden düztaban ahmaklarına ülkeyi terk etmek kaldı.
15 Temmuz gecesinde bay potansiyel başkanın bir cep telefonuyla bir kanalda konuşması iletişim açısından kurgulanmış bir ‘mağduriyet’ rolüydü.
‘Böylesi durumlarda ortalık bulanık olur.’ sözü ise esas failin kendisi olduğunu deşifre ediyor.
15 Temmuz AKP iktidarının kurgulayıp figüranlara oynattığı kanlı bir senaryoydu.
Hiçbir AKP’li ölmedi. Hepsinin bu oyundan haberi vardı, onun için bay potansiyel başkanın talimatıyla sokağa indiler.
İnmeyenlere de yalandan kurtardıkları demokrasinin diyetini ödetmeye kalktılar.
15 Temmuz’da hiçbir AKP’li vali, bakan, milletvekili, belediye başkanı ölmedi.
Hatırlayın olayda AKP’ye yakınlığıyla bilinen bir reklamcı ex oldu.
Peki Ak Saray’ın soytarısı olacak yorumcular ne dediler televizyon kanallarında?
Üzerinde işportadan alınmış penye olan vatandaşların demokrasi zaferi?
Yani olayın esasını gözden kaçırmak için şeklinden arabesk yapan bir zekâ bu.
Cemaat o pozisyona gelene kadar o ülkenin istihbaratı, emniyeti, polisi, yargısı ne yapıyordu?
Cevap yok!
Peki bir ihtilali önleyen halkın yapacağı ilk iş nedir? O ihtilale geçit veren iktidarı da alaşağı edip bir teknokrat hükümet atamak ve ülkeyi erken seçime getirmek.
Halka Kemalistler meydanlara gelmesin kontra yapmasın, neler olup bittiği üzerinden düşünmesin diye meydanlarda nöbet tutturuldu. Bu halk bu kadar basit bir oyunu yiyor işte.
Bugün de ahmaklar tek bir adamın borusunun öttüğü bir ülkede demokrasi bayramı yapıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

13 Temmuz 2017 Perşembe

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ - 103

Eski Türkiye’de Kürtlere ‘gözünün üstünde kaşın var!’, ‘tipin kaymış’, ’çirkinsin!’, ‘seni hiçbir estetik operasyonu kurtaramaz!’, ‘tenin güneşte kavrulmuş, hiçbir krem onu açamaz!’ diye höykürenler, AKP’nin 15 yıllık iktidarının politik piçleri olan Suriyelilerin Türkiye’nin tüm sosyo-kültürel yapısını altüst etmesine ses çıkarmıyorlar. Çünkü iktidarda kalmak için Müslüman değil Makyavelist olmak zorunda olduklarının farkındalar.

AKP’nin iç politikadaki en büyük aptallığı Kürtlere karşı önce iyi polisi oynaması ve problemi büyütmesi ve sonra olabildiğince kötü polisi oynamak zorunda kalmış olmasıydı. Oysa Türkiye’de polis ve jandarma karakollarında durum tam tersiydi. Yani önce ıslatıp iyi bir dövüyorlardı. Onun için AKP iktidarının Kürtlere karşı yeniden iyi polisi oynamaya hiç niyeti yok!

Modern insan için tatil bütün yıl nefes almadan çalıştığı efendisinden kaçıştır. Ve hayata karşı bir tür ahlaksızlıktır da. Yani bir tür kendisinden çalınmış bir yıldan kendisi için birkaç hafta çalma hali.

Modern toplum insanın istismarına kapalı kanunları, katı kuralları olan acımasız devasa bir aygıttır. Acımasızlığı ölçüsünde bereket ve konfor üretir. Türkiye’de ise modern anlamda ciddi bir toplumun varlığından söz edemeyiz. Aktüel olarak tanımlamak gerekirse muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların iktidar olanaklarıyla şekillendirdikleri çıkara dayalı bir aç kurtlar imparatorluğu var. Ve akliselim bir insan için bu imparatorluk giderek bir cüzam kolonisine dönüşüyor.

Karakola düşmüş bir orospuyu kurtarmanın demokrasi mücadelesi zannedildiği bir ülkede insanlara çok daha afili aforizmalar kasamayız. 15 Temmuz ile ilgili düşüncelerim ilk gecede ne idiyse bugün de aynı. 15 Temmuz AKP iktidarının içeride ve dışarıda soluk almasını, cumhuriyeti bedavaya kapatmasını sağlayan bir numaradır. Haklı sebepleri vardır. AKP iktidarı eliyle Cemaatin düztaban aptallarına yaptırılmış prematüre bir vakıadır. Daha bir sürü şey söylenebilir. Sloganımız yine aynı; ben Bilaloğlan’ın istikbali için tankların altına yatacak kadar keriz bir adam değilim. Nataşaların üstünde yatmayı tercih ederim. Bu karakola düşmüş bir orospu ile pezevengi arasındaki meseledir. Halk o orospuyu kurtardı çünkü onunla kuytularda aralarında modern cumhuriyeti kırışıyorlar. Sonra da meydanlarda sevişiyorlar.

Kısacası 15 Temmuz AKP iktidarı ile Cemaat arasındaki yaşanmış gayrimeşru iktidar ilişkisinden doğmuş ve cumhuriyetin vekâletini bedavaya kapatmaya dönüşmüş politik bir endüstridir. Bu endüstriyi diri tutmaya çalışanların temel motivasyonu Türkiye'de öteden beri arızalı olan demokrasiyi askıya almak cumhuriyetin yumurtalarına diğerlerini ortak etmemektir.

Telefon, özellikle insanların yaygın olarak kullandıkları cep telefonları, durduk yerde insanı suçlu çıkarıyor. Çünkü o aletlerin hemen yanında her şeye yetişemeyen ya da hızla, hazla, konforla taşlaşmış kalbine söz geçiremeyen bir modern var.
- Bayram oldu, seyran oldu bir kere şu adamı arayayım demedin. Üstelik telefon hep elinin altında.
- Vallahi aradım ama sürekli meşguldün. (Sanki insan modern hayatın içindeki o karmakarışın alet edevatın içinde büsbütün kaybolmuş da bir arayıp bulanı yokmuş gibi.)
Yani günümüzde cep telefonları bir iletişim aracı olarak değil de birer niyet ölçer araçlar olarak ceplerimizde. Çünkü teknoloji dediğimiz şey her ne kadar fizik yasaları içinde olsa da modern insanın hayata kastından doğmuş mekanik bir şeydir.

‘’Bunu veRceksin bana da bebeğim, niye yoRuyorsun beni!’’ Nataşaların fısıltılarına göre Rizeli erkeklerin en romantik sözüdür.

Bay potansiyel başkan 15 Temmuzu küresel şirketlerin ceolarına anlatacakmış. Daha ilk günden beri bunun iyi kurgulanmış ve piyonlara oynatılmış bir tiyatro olduğunu, vakıadan bir süre sonra yalancı şahit (AB, Amerika, Zambiya vs.) arandığını ve içeride cumhuriyeti bedavaya kapatmanın bahanesi bir politik endüstriye dönüştürüldüğünü yazıp duruyorduk.

AKP iktidarı Azteklerin, Mayaların, İnkaların sürekli kurban isteyen tanrıları gibi Romalılaşmaya bir türlü doyamıyor. İlk olarak bylock adlı içeriği meçhul bir dosya ile Milli Görüşçülere saldırmaya başladılar. İşe küçük kurbanlar seçerek başladılar. Ses çıkmayınca daha büyük kurbanlara yöneldiler. CHP’nin adalet yürüyüşüne destek veren Saadet Partili bir avukatı palas pandıras tutuklayıp modern Romanın Anadolu’daki gerçek garnizon kurmayları olduklarını tescillediler. Bu halleriyle kendilerini var eden en baştaki gerçeğin tam karşısına dikilmiş oldular. Yani bugün Türk siyasetinde gelinen noktada bütün iddialarından vazgeçmiş olan AKP iktidarı kendi varoluş iddiasının tam karşısına konuşlanmış oldu.

15 Temmuz denilen vakıada Türk halkı gerçekte bir darbe kalkışmasını önlemiş olsaydı sadece Cemaat’in düztaban aptallarını cezalandırmakla kalmaz Türkiye’yi farelere kaptıran AKP iktidarını da alaşağı ederdi. Onun yerine aklı başında bir teknokrat hükümeti kurup ülkeyi erken genel seçime götürürdü. 15 Temmuz bir sahtekârlık olduğu için sokağa inen halka gece bekçiliği yaptırdılar. Çünkü halk da karakola düşmüş bir orospuya tavdı ve onunla ilgili fantastik hayalleri vardı.

Benim ülkücülükten kırma reisçi bir birader var. Bayram sabahı anneme hal hatır sorarken bile onu bir hırsız gibi ansızın avlıyor. ‘’Anne n’aber!’’ Söze bir türlü normal giremiyor. ‘’Anneciğim ne haber, ne halin var? Onca zaman arayıp halini hatırını soramadım, hakkını helâl et.’’ dese anlayacağım. Ama hayranı olduğu reis gibi bezim birader de çok uyanık. Ağzında diş fırçası benimle (Metin Kondel ile) guluk guluk konuşmaya çalışıyor. Zaman kaybı olmasın diye. Dedim ya birader reisçi!

Karadeniz’de hayatın nesnel bir gerçeğidir; çay ve fındık toplarken tabiat birkaç haftalığına insanın bedenini de ruhunu da resmen bir fahişeye çeviriyor.

Bu yaz günlerinde Trabzon şehrindeki en normal şey Uzun Sokak’taki beton helvacıdaki şıranın insanın içini ferahlatan serinliği (-Iıkhh, pardon! – Yavaş lan Balyangoz ayısı!) ve Ra kitabevinde su dolu teknede çırpınan kaplumbağanın sevimli halidir.

Arap Karadeniz’de dalgaların sahile vurduğu yerde uzanmış Ukrayna ya da Abhazya tarafına doğru bakıyor. Ben de çakıl taşı topluyorum. Tam Arap’ın burnunun dibinde beyaz bir akik gördüm. Yaklaştım ve bir sihirbaz gibi ani bir hareketle taşı kaptım. Arap çok değerli bir şey kaybetmiş gibi irkildi, biraz forfolos oldu. Sonra şaşırmış bir halde bana ve yere bakmaya başladı. Ardımdan yürüyüp ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Pek akıl erdiremeyince de;
- Aerkadeş, aerkadeş!
Durdum ve Arap’ın ruh halindeki zararsız insani merakı sezdim. Sonra elimdeki çantayı açıp vahşi bir koleksiyondan oluşan taşları ona gösterdim. Arap’ın gözleri de fal taşı gibi açıldı.
- Maşallah, maşallah, sübhanellah dedi. Kendimi kutsanmış gibi hissettim.
- Nerelisin?
- Suud.
- Hangi şehir?
- Medine-i Münevvere!
Sonra o zamana kadar sanki onları hiç fark etmemiş gibi ayağının dibindeki taşlara dikti iri gözlerini. Ama haline bakılırsa Karadeniz’in taşları çöl kumlarından başka bir ihtisası olmayan bu Arab’ın aklıyla oynamaya başladı. Birkaç dakika sonra elinde biri büyük üç tane çakmak taşıyla geldi.
- Olmaz, ya şekilden ya da renkten belli bir standarda uyması lazım, dedim İngilizce.
Oldukça mülâyim bir Arab’a benziyordu. Biz bunları yaşarken oğlu Karadeniz’in hırçın dalgalarına karşı bir kızılağaç kütüğü gibi amaçsızca dikiliyordu.!

Eski Türkiye’de siyasi İslamcıların sloganı, ‘’ La şarkıyye la garbiyye İslamiyye, İslamiyye (Ne Doğu, ne Batı, İslam, İslam) idi.
AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise muhafazakâr İslamcı kılıklı özde liberal bukalemunların gerçek sloganı ; ‘’ La şarkıyye la garbiye, Kibariyye, Kibariyye!’’ oldu.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ - 102

Benim hayata karşı kademeye girişim öyle amatör liglerdeki toy topçuların güdük hareketlerine benzemez; topla, zeminden kopan çimle, ayağından çıkan kramponlarla reklam tabelalarına fırlarsın ve hakem o pozisyonda bile düdüğe davranmaz, ‘ müdahale topa, şekilden de esastan da temiz, devam!’ der…

Yağmurlu bir geceden sonra Karadeniz’de gün yavaşça ağardı. Ağardıkça da yağmur yüklü kurşuni bulutların gökyüzündeki tehditkâr varlığı göze ayan oldu. Beyaz bedenlerini kanat çırpmaksızın poyraza bırakan martıların çığlıklarından anlaşıldığına göre hava durumu dünkü kadar kırılgan. Sabahın ilk saatlerinde otoyolun klasik uğultusu büsbütün susmuş. Karadeniz’de sessizlik arttıkça zamanın soyut varlığı bütün nesneleri anbean kuşattı. Uzaklardan huyunu suyunu çok iyi bildiğim Karadeniz’in bazalt kayalara vurup köpüklenen dalga sesleri geliyor. Ruslar Berlin’i kuşatmış ve düzenli aralıklarla patlayan top mermilerinin sesleri işitiliyor. Ve ben bütün geceyi uykusuz geçirmiş bir Nazi subayı kadar yorgunum.

Türkiye’de iktidar kendisini ciddiye almadığı için (resmi görevine abidik gubidik işler! diyen aptal bir teknokrat-başbakan-) Türkiye’yi ve Türk halkını da ciddiye almıyor. Türk halkını ciddiye almadığından CHP’yi de ciddiye almıyor. Onun için CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı Gandi’nin tuz yürüyüşü ile Mao’nun devrim yürüyüşü arasındaki adalet yürüyüşünü ciddiye almıyor. Eskilerin tabiriyle işi sürekli dağdağaya vuruyor ve politik gargara yapıyor.

Eski Türkiye’de sadece Suriye’nin Bekaa Vadisinde yuvalanmış PKK terör örgütü sorunu vardı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise ülkenin sosyo-kültürel yapısını altüst eden Suriyeliler sayesinde Türkiye’nin ciddi bir beka sorunu var.

Rüyamda Ali Bulaç'ı çok müşkül durumda gördüm. Zannedersem bu ibneler, bir zamanlar kitaplarını okuyup büyüdükleri, İslami camianın zavallı matbuatında düzgün bir yer edinememiş ve Cemaatin bülteninde yazmak zorunda kalmış ilim ehli bir aydına işkence ederek kendilerine politik maslahat devşiriyorlar.

Üzerinde güneş batmayan İngiltere Krallığının 91 yaşındaki Mrs. Kokana lakaplı kraliçesi Elizabeth’in 91. yaş gününü kutlayan AKP hükümetinin söz konusu kraliçe öldüğünde bütün yurttaki resmi kurumların bayraklarını yarıya indireceğinden ve diyanetin camilerinde kıraatı gevşek, hormonlu müezzinlerine ucuz mevlitler okutturacağından hiçbirimizin kuşkusu yok.

Modern dünyanın yakın tarihi Azrail’in dalgınlığıyla tam 90 yıl ömür sürmüş İngiltere kraliçesi Elizabeth’in fani dünya hayatında kullandığı iç donu gardırobunun değişimi tarihinden pek farklı değildir.

CHP’nin tek adam iktidarlarındaki zoraki modernleşme Müslüman’a yapılmış zoraki bir ‘iyilik’ idi. CHP halkın ‘gâvurluk’ olarak tanımladığı Batı medeniyetine doğru dönüşümü hiçbir zaman felsefi olarak sorgulama gereği duymadı. Siyasal İslamcı kılıklı liberal bukalemunlardan müteşekkil AKP ise Batı medeniyetinin ürettiği modern enstrümanları Müslüman’a sunuyor olmayı bir ihsan olarak görüyor. Yani yol, konut, imar ve uçağa binme vs. Aynı felsefesizlik AKP’de çok daha derinleşmiş durumda. Bu açıdan bakıldığında AKP iktidarı, Anadolu’da Batılıların ürettiği yüksek mühendislikle oluşan modern hayatı budayan barbarlar durumundalar.

Bu ülkedeki en büyük trajedi herhangi bir mağazada çalışan bir tezgâhtar kızın hayatın meşakkati karşısında yüzüne oturmuş o acı ciddiyetin bu ülkeyi yöneten ekâbir takımının yüzüne, düşüncelerine ve fiillerine bir türlü oturamıyor oluşudur. Onlar hâlâ kendilerini Olimpos Dağının kutsal tanrıları olarak aralarında gülüşüp sırıtabiliyorlar.

Atalarımızın yüzyıllar boyunca Orta Asya, Anadolu ve Balkanlar’da istediği gibi at koşturmasından olsa gerek bizde yani Anadolu’da ‘trafik’ kelimesi hâlâ romantiktir.
Not: İstanbul’u İstanbul’da yaşamaya cüret edenler düşünsün!

Maalesef Türkiye’deki Suriyeliler için ‘mülteci’ tabirini kullanamayacağım. Zira sosyolojide ve psikolojide olası duygusallık toplumda ve insanda var olan problemi büyütür. Türkiye’deki Suriyeliler AKP’nin Büyük Ortadoğu Projesinde Amerika, Suriye’deki Baas rejimi ve basiretsiz AKP iktidarının aralarındaki anlaşmazlıktan sakıt olmuş politik piçlerdir. Onları gözümde suçlu yapan şey; AKP’nin yüzyıllık modern cumhuriyeti talanında ortak olmalarıdır. Bir an önce ülkelerine geri dönmeleri gerekiyor. Orada eskiden var olan sosyal düzenlerini kuracaklar, ticaretlerini, üretimlerini, sanatlarını yapacaklar. Ve Türkiye’ye karınları tok, keseleri dolu olarak pasaportla gelecekler. Türkiye Asya Çingenelerinin kendilerine yeni partnerler bulup fink atabileceği bir ülke değildir.

Türkiye'de insanların merhamete değil adalete ve hukuka ihtiyacı var. Ve bu, öyle AKP iktidarının ihalelerle karnını doyurup yedi neslini garantiye almasıyla olacak bir şey değil; hemen ve şimdi...

Türkiye'deki yüzyıllık politik hikâye Sünni Müslümanların "Biz herkesten daha iyi Romalıyız!" deyip ruhlarını modern Romalı efendilerine satmaları ve eklektik felsefeleriyle tarihten ön alırken koca bir ülkenin hukukunun, siyasetinin içine etmiş olmalarından ibarettir.

Türkiye'deki Suriyeliler AKP'nin politikayı ve insanı istismarının en kritik enstrümanı haline geldiğinden bir an önce Türkiye'yi terk etmek zorundadırlar.

Türkiye'deki Suriyeliler de tıpkı Mısır'daki Rabiacılar gibi AKP iktidarının "Arap baharı" ve demokrasi vaadiyle oyuna getirilmiş Ortadoğu'nun yeni politik piçleridir. Ve AKP bu piçlerin anası Amerika babası, Sisi ve Esat da ebesidir.

Sosyolojide değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, diye bir kural var. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her şey değişiyor. Dolayısıyla bu değişimden Karadeniz’de nasibini alıyor. 1990’larda Karadeniz sahillerindeki şehirleri mesken tutmuş Rus tezgâhtarlara, Nataşalara, 2000’li yıllarda çay bahçelerinde çalışan Gürcü ameleler eklenmişti. 2010’larda ise bu tabloya Karadeniz’in hırçın dalgalarına karşı bir kızılağaç kütüğü gibi dikilen gerçek bir deniz görmemiş şaşkın bir Arap metaforu eklendi. Dahası Of’ta ayakkabı boyacığı yapan Suriyeli çocukların hafızası da hayatı kaydediyor.

Eski Türkiye’de Kürtlere ‘gözünün üstünde kaşın var!’, ‘tipin kaymış’, ’çirkinsin!’, ‘seni hiçbir estetik operasyonu kurtaramaz!’, ‘tenin güneşte kavrulmuş, hiçbir krem onu açamaz!’ diye höykürenler, AKP’nin 15 yıllık iktidarının politik piçleri olan Suriyelilerin Türkiye’nin tüm sosyo-kültürel yapısını altüst etmesine ses çıkarmıyorlar. Çünkü iktidarda kalmak için Müslüman değil Makyavelist olmak zorunda olduklarının farkındalar.

AKP’nin iç politikadaki en büyük aptallığı Kürtlere karşı önce iyi polisi oynaması ve problemi büyütmesi ve sonra olabildiğince kötü polisi oynamak zorunda kalmış olmasıydı. Oysa Türkiye’de polis ve jandarma karakollarında durum tam tersiydi. Yani önce ıslatıp iyi bir dövüyorlardı. Onun için AKP iktidarının Kürtlere karşı yeniden iyi polisi oynamaya hiç niyeti yok!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Not: Yazar Metin Kondel'in tüm kitapları ve elit taş kolleksiyonları Trabzon'da Ra Kitabevinde satılmaktadır.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ - 101

Biz ne dersek diyelim bu ülkeye tebelleş olmuş Firavunlara, kötü ruhlara hiçbir şey anlatamıyoruz, hiçbir şey değişmiyor. Onlar her seferinde kendi bildiklerini okuyorlar. Ramazan ayı biteli neredeyse bir hafta oldu ama hâlâ camilerden gece yarısı salalar, akabinde saatsiz ezanlar okunmaya devam ediyor. Bu, özel bir kurumdan basit bir hizmet almaya çalışırken insanları kırk farklı numara ile oyalayan aptal tekrarlarla onların sinirlerini bozan telefon kayıtlarından başka bir şey değil. Türkiye’de resmi kurumlar da artık o telefonla hizmet veren soysuz şirketler gibi çalışıyor. Moğol genli, görgüsüz bedevi ruhlu, uğursuz bir zekâ insanların akıllarıyla oynamaya devam ediyor. Önünü bir türlü alamadığımız bir Kassandra sendromu var bu ülkede? Seziyoruz, görüyoruz, çığlık atıyoruz ama sesimizi kimselere duyuramıyoruz. Otomatiğe bağlanmış bu dijital salalar ve ezanlar neyin nesidir? Bunun bu ülkede bir muhatabı, açıklamasını yapacak bir sorumlu yok mu? Bu kez çok büyük bir lanet geliyor. Ve bu koca ülkede hiç kimse buna aldırmıyor.

Benim görebildiğim kadarıyla; AKP iktidarını temsilen bay potansiyel başkan bütün kurumlarını ele geçirdiği, KHK’lerle meclisini, devletin kolluk kuvvetiyle muhalefetini tümden devre dışı bıraktığı, saraya bağlı mafya bozuntularıyla bütün köşe başlarını tuttuğu ve demokrasiyi manipüle ederek anayasasını çalıp Üsküdar’ı geçtiği cumhuriyette senaryosunu Ak Saray’ın yazdığı kanlı bir finale hazırlanıyor. Yani bir zamanlar Türkiye’nin şehirlerinde patlayan ve yüzlerce insanın ölümüne neden olan saldırılar, iktidarın Güneydoğu’da şehirlerde yaptığı resmi katliamlar, Gezi olaylarında yaşananlar, Cemaate atfedilen ve üzerindeki sis bulutu dağılmamış 15 Temmuz iktidarı karşı bir sosyo-politik dalga olarak kuşatmaması için çok daha güçlü bir kontrollü toplumsal kaos senaryosu sahnelenmek üzere.

AKP iktidarı; 19 Mart 2003 tarihinde TBMM’den çıkardığı ve Irak’ın işgaline onay veren II. tezkere ile 1.5 milyon Iraklıya yaptığını
TBMM’nin onayı olmaksızın Türkmen aşiretlere yardım adı altında MIT TIR’larıyla Suriye’de Suriyelilere karşı yaptığını
‘’Barış süreci’’, ‘’Analar ağlamasın!’’ türü güdük siyasi kampanyalarla Güneydoğu’da hendeklerin kazılmasına göz yumarak ve sonrasında Sur’u ve Lice’yi yerle bir ederek Kürtlere karşı yaptığını
İstanbul’da Gezi Olaylarındaki kasti tutumuyla Türkiye’deki bütün marjinal gruplara karşı yaptığını
15 yıllık iktidarında haksızca hükümete ve devlete ortak ettiği Cemaati basit bir darbe kalkışması (kışkırtması) tuzağıyla Türk halkına karşı attığı politik kazığı biraz daha değiştirilmiş bir formuyla yeniden atacaktır.

''Seçimi gene Tayyip Erdoğan kazanınca da, Kemal Bey, Roma İmparatorluğu'nun Filistin valisi Pontius Pilatus gibi ellerini yıkayıp bu işten sıyrılacaktır.'' Engin Ardıç Nihayet benim yıllarca dillendirdiğim şeyi bir Türk aydını cumhuriyete modern Roma'nın bir eyaleti üzerinden bakma cesaretini gösterdi. Ama burada da iktidara karşı olan korkaklığı yüzünden hedefi bilerek ıskaladı.

Afrika’da doğal habitatlarında yaşayan orangutan türüyle Türk ırkının Batı medeniyeti ile arasındaki geçiş türüne kesin olarak ağanın oğlu Müteahhit Ali denir.

Türkiye’de olup biten şeylere tarihsel açıdan genel hatları itibariyle bakıldığında; bugünlerde cumhuriyette yaşanan politik altüst oluşla Türklerin İngilizlerin İttihatçıları ayartarak Osmanlı’dan masa başı oyunlarla kurdukları devleti siyaseten ele geçirdikleri söylenebilir. Yani Türkler Batı medeniyetine karşı golü kendi sahalarında attılar. Ancak bu sosyoloji özürlü Türkler açısından geçici bir durum. Zira bu üstünlüğün bir safha sonrası olan iktisadi alan tam bir yağma görüntüsü veriyor. Ve bunu kendi coğrafyalarını, zenginliğini talan ederek yapıyorlar. Kültürel açıdan bakıldığında ise durum tek kelimeyle sefalet. Türkler Batı medeniyetinin modern paradigmayla Anadolu’yu ve Müslüman âlemi kuşatmasını yaracak bir entelektüel birikimden ve de sosyolojik muhayyileden çok uzaklar. Siyasetle elde ettiklerini zannettikleri zafer iktisadi alandaki yağmacılıkları ve kültürel alandaki trajik halleri yüzünden adım adım onlardan geri alınacak.

Facebook hesabımda yıllarca aforizmalarımı, politik ve sosyolojik analizlerimi, kısa hikâyelerimi ilgiyle takip etmesine rağmen Metin Kondel'in bir romanını, hikâyesini, denemesini 20 TL'ye kıyıp bir kitabevinin rafından satın alamayacak iki hatta üç alay Trabzonlu tanıyorum. Ve zamanı geldiğinde bunları Türkçe'nin sondan ekli grameri içinde hiç acımadan kurşuna dizeceğim.

İnsan için söz konusu para olduğunda tuhaf bir şekilde en imanlısının, en merhametlisinin, en naifinin, en karakterlisinin bile içinde tam yüz yıl gün yüzü görmemiş gibi karanlıklardan çıkmış asosyal bir Ortaçağ keşişinin bakışı ve karanlık ruhu hortlayabiliyor.

Afrika ve zaman kelimeleri yan yana geldiğinde kendiliğinden hemen bir hikâye çatısı oluşur. Çünkü çözünürlüğü yüksek televizyon kanallarında yayınlanan belgesellerde modern insanın zihninin bir köşesinde avını sabırla kollayan bir kaplan imajı vardır. Ya da sırf susuzluğunu gidermek için tam dört saat yol yürüyüp iki avuç su içen ve sonrasında çıplak ayakla kabilesine dönen Afrikalı çocukların modern dünyaya karşı dipsiz zamansızlığı. Ama işin çok daha garibi Türkiye’de hemen her şehrin kalabalık caddelerinde basit tezgâhlarında saat satan Afrikalı gençlerin ruh hali. Üzerinde düşünüldüğünde sosyolojik açıdan bir paradoks. Saniyeleri gösteren bir saati satan zamandan bol bir şeyi olmayan Afrikalı gençler. Bir ara Trabzon’un Uzun Sokağında durdum ve tezgâh kurmuş Afrikalı adama odaklandım. Sanki tezgâhındaki renkli saatler umurunda değildi. Afrika’da basit bir hayat sürmüş atalarından şanslı olarak içinde insanların durmadan aktığı modern bir rüya görüyordu ve iri gözleriyle bir film tadında izlediği o rüyadan fazlasıyla memnundu.

İlk romanım Gülün Adı’nı kırk altı ve kırk sekiz yaşlarında yazdım. Kural yok, ya da bir sürü değişken ve esnek kural var ve ilham mağması yok. Üç romanımın hepsi bir imgeden birazcık daha fazla bir şey olan ufuk açıcı bir fikirden doğdu. / Umberto Eco

Ray Charles'in piyanosundaki notalar ne ise benim bu ülke ile ilgili yazdığım aforizmalar, hikâyeler ve romanlar da odur...

Sonuçta yüzyıllık modern cumhuriyetin kaçak vitaminleriyle beslenmiş CHP’lerin göbek yağlarının ve selülitlerinin bir şekilde erimesi gerekiyordu.

Biz Karadeniz’in kıyısında taş toplayıp, fotoğraf çekip toplumsal prestijimiz fantastik aksesuarlar üretiyor olabiliriz ama fikirlerimiz milyarlık senaryoların içinde. Ve Metin Kondel hiçbir Ademoğlunun emeğini kolayından çalabileceği, yüreğine basıp geçebileceği bir karakter değildir. Bu böyle biline!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

ON BEŞ KIZIN BİR ŞİŞE LAVANTAYLA KANDIRILDIĞI BİR ÜLKEDE DEMOKRASİDEN BAHSEDEMEYİZ  - 100

Portakallarımızın tadındaki o kutsal ekşilik Romalı tanrılara kurban için ilk Hıristiyanların arenalardaki kuru Anadolu toprağına karışmış kanlarından gelir. Onun için Anadolu’da modern Roma adına muktedir olan AKP’lilerin ekşi erik yerken aldığı keyif beni hiç ama hiç şaşırtmıyor.

Geçen yıl ramazan ayı bittiğinde de memlekette otomatiğe bağlanmış sala ve ezanlar susmamış ardından Cemaatin açık bir laneti gibi 15 Temmuz kalkışması yaşanmıştı. Sanki olup biten her şey zamandan ve mekândan kaçırılmış ve ustaca planlanmış Roma arenalarındaki ani bir ölüm darbesi gibi olmuştu. Aynı durum bu ramazan ayından sonra da yaşanıyor. Bir lanet yine gece insanlar uyurken okunan otomatik salalarla ezanlarla insanların bilinçaltlarına atıf yaparak adım adım yaklaşıyor. Ne olduğunu bilemiyorum. Ama kesin olan bir şey var; AKP iktidarını kutsayacak, kontrollü bir toplumsal kaosa dönüşecek o lanetin okunan her salayla, ezanla hızla üzerimize doğru geliyor olduğudur.

Modernlik insanın sahip olduğu düşünceye, hayatla ilgili yeltendiği fiile her defasında düşük yaptıran bir olgu. İnsan yüksek mühendislikle şekillenmiş dipsiz bir labirentte hiç durmadan dans etmek zorundadır. Dolayısıyla modern insan aynı zamanda iyi bir dansçıdır. Zira yaşadığı hayatta sadece sürekli dans ederek var olabilmekte. Modern insan Hıristiyanların paskalya yortusunda, Müslümanların ramazan ve kurban bayramlarında birkaç günlüğüne insan olabilen gerçek bir kurbandır. Sonrasında modern hayatın ritmine uyup dans etmekle yükümlüdür. İlkel bir kabilenin tamtam dansına tempo tutmak zorunda. Aksi halde kazanda kaynatılacak bir kurban olma durumu var. Yani modern hayatta insanın kaderi tamtam, müzik, ritim, dans; sürekli danstan ibarettir.
- Şemsiye bisiklet gözlük ve aspirin

Sırf dedesinin dedesinin dedesi çok çilli bir adam olduğu için ahali arasında lakapları Çiloğlu'na çıkmış Çilo'nun İsmail omuz genişliği tam sekiz karış olan Kafkas çamı gibi iriyarı bir pehlivanmış. O zamanlar Of'un namlı ağalarının en büyük zevki Çilo'nun pehlivan İsmail ile Sarıalizadeler'in bir külhanbeyini Solaklı deresinin düzlüğünde kapıştırmak ve tütün sarıp izlemekmiş. Of'ta modern tıbbın halkın ağa takımına çaktırmadan tuttuğu Çilo'nun İsmail'in kaya koparan sertlikteki elenseleriyle başladığı bile rivayet edilirmiş. Ağaların külhanbeyi Çilo'nun İsmail'e bir türlü güç yetiremeyip kural dışı oyunlara teşebbüsü ise Çilo'nun İsmail'in her seferinde rakibini okkalı bir Osmanlı tokadı ile yıkanmış dere kumuna sermesiyle son bulurmuş. Bu haliyle Çilo'nun İsmail hayatla ilgili gerçek düşüncelerini ağalarından saklayan halkın pehlivanıymış.
Çilo'nun İsmail tarlada iki çift öküzün yerine koşulacak güce sahip olmasına rağmen hayatın rutininde sessiz ve dürüst bir insanmış. Of'taki saadethanesini şenlendirmesi ise tamamen bir tesadüf eseri olmuş. Evlilik yaşına gelmiş Havva'nın ağzını arayan annesi kızından;" Evleneceğim kişi yiğit olsun, evi çalıdan çırpıdan olsun!" sözünü duyunca babası kızın gönlünde yatan pehlivanı tahmin etmekte pek zorlanmamış. Cihan Harbi'nde Ruslar Doğu Karadeniz'i işgal edip ırmakta çamaşır yıkayan hanımına musallat olunca Cilo'nun İsmail elinde uzun saplı bir baltayla dinden imandan çıkmış bir halde üç Rus saldatın samur kalpaklı kellesini yere sermiş. Diğer iki saldat ise ellerinde tüfekler olduğu halde can havliyle Naciye'nin ırmağından Of'taki karargâha doğru firar etmiş. Cilo'nun İsmail mavzerini kuşanıp fişenklerini çaprazlayınca Havva eşinin cepheye gitmekte kararlı olduğunu anlamış. Giderken de kendisine yıllarca sakladığı bir sırrını açıklamış. Soyladığına göre gençliğinde Samsun'da gurbetteyken Amazon tipli bir kadınla evlenmiş ve ondan üç erkek çocuğu dünyaya gelmiş. Ama dedeler gibi hiçbiri çilli değilmiş. Çilo'nun İsmail'in bu sözleri onun Havva'nın gözündeki değerini hiç düşürmemiş; bilakis bu gizemle pehlivanın değeri daha da artmış. Cilo'nun İsmail'in koca cüssesi Sarıkamış'ın soğuğuna en fazla direnenmiş. Ama sonunda o da uyumuş. Havva kadın pehlivanından bir kelime bile haber alamamış. Issız evindeki her tıkırtı elemini katmerlemiş. Doksan yaşında vefat ettiğinde dilinde Enver Paşa'ya ettiği o acı beddua varmış. Ecel onu feri sönmüş gözbebekleri kestane karası bir kapının eşiğine sabitlenmişken bulmuş.

AKP’nin on beş yıllık iktidarında modern cumhuriyette sosyo-politik açıdan ciddi bir altüst oluş yaşanmakta. Bu değişim ve dönüşümde Osmanlının siyasi mirası üzerinde halka karşı konuşlanmış Batı medeniyetinin yerli kalpazanları ile Asya’nın bedevi ruhlu Çingeneleri herhangi bir kural olmaksızın yer değiştiriyor. Bu Atlas okyanusundaki Golfstream ile Labrador akıntılarının buluşması gibi bir şey aslında. Tarihsel açıdan bakıldığında ise bu vakıanın Sultan Fatih İstanbul’u fethettiğinde ordusuna şehri üç gün üç gece yağma etme hakkı tanımış olmasından pek bir farkı yok.

Haçka yaylasına tırmanan zikzaklı şose yolda paslı yağ tenekeleriyle kaplanmış kom türü suskun evler… Katırlara yüklenmiş Torul hartamasının meşakkatinden sonsuza dek kaçış ve akabinde tek numuneden türetilmiş, salgını misali paslı teneke evler. Ama bu durum mimari açıdan açık bir kaostan çok zamanın ruhunu ele veren metalik bir çöpün çevreye uyarlanmış hali gibi. Karadeniz’in soluksuz sağanak yağmurlarından ve kuzeyden esen sert poyrazlarından kaçmak ve bir cigara içimi süresince soluklanmak için bir sığınak. Biraz ucuz da olsa faniliğimizin mekân ve metal üzerinden tescili.

Küçük bir çocukken, dolunayın kırpılmaya hazır Erzurum şekeri gibi pamparlak hatta pasparlak doğduğu yaylalardaki yaz gecelerinde, cinlerin, perilerin ve de cazı karılarının bir türlü denk gelemediğimiz cisimlerinin ırmakların en ücra köşelerinde saklandığına inandığımız o puslu yıllarda, bir aslanpençesinin dibinde belirip sabitçe duran ve durdukça bir çocuğun kalbini türlü düşüncelere gark eden, ay ışığında üstü yılan derisi gibi parlayan simsiyah o kolisavraların (kertenkeleler) bizim için bir Latin Amerika pumasından pek farkı yoktu. Elimizde annemizin bizi nemli yaz gecelerinde uykulu halimizle tsarambula böceklerine karşı çişettirirken yaptırdığı ‘’Tüh Bismillah!’’ duasından başka bir kalkanımız da... Sahip olduğumuz cesaretin tüm kaynağı iki kelimelik o kutlu duaydı.

Gandi Kemal’in adalet arayışı için Ankara’dan İstanbul’a yaptığı tatsız tuzsuz tuz yürüyüşünden sonra Türkiye’de AKP iktidarına karşı hak aramanın çıtası yükselmişe benziyor. Bu durumda bizim Temel’in çekik gözlü Çinlilerin bakışlarına aldırmadan Çin Seddi’ni baştan sona yürümesi gerekiyor.

Bir de siyasi kariyerine AKP’nin taşra teşkilatlarında düşkünler için hayır kermesine hamur yoğurarak, yufka açarak başlayan Kezban takımı var tabii. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu grup varlığını Alman elektronik devi Bosch’un üretip piyasaya sürdüğü otomatik ev aletlerine borçludur. Çünkü sadece Alman mühendisliğiyle ve de kalçalarındaki selülitlerle sosyal alanda bir hacim işgal ederler. Dış politikaya musakka, iç politikaya imambayıldı, kültüre ise kakaolu kek tarifi üzerinden bakarlar. Cumhuriyetin onca imkânına rağmen hâlâ giyinmekle örtünmeyi birbirinden ayırt etme yetisi gösterememiş Rüküş Emine’nin kavlindendirler. Bay potansiyel başkanın yirmi dört televizyon kanalında, otuz altı radyo frekansında sabah akşam attığı desibeli ayarsız boş ve can sıkıcı politik nutukların hızıyla özgüvenleri tavan yapar. Bu tipler birçok şeye sahip olmasına rağmen Akdeniz ya da Karadeniz’in güzel bir fotoğrafını çekemeyecek kadar ahlaksızdırlar. Toplumdaki davranışlarındaki özgüven iktidardaki partilerinin seçimlerde aldıkları oy oranına endekslidir. Ve bu Kezban takımı yatak odasından banyoda pörsümüş aletini yıkayan ve yarın gusülle zaman kazanmaya çalışan kocasına ünleyen tatminsiz kadın türündendir. Bu türün başörtülüsüne Fadime Şahin, başı açık cinsine ise Fatma Şahin denir, denilebilir, denilmektedir, denilebilmektedir. Düzeltiyorum adı verilir.

Kör, topal, çolak, felçli, çopur, alil, mucurum, deli, rasyonel deli (akıllı) neyimiz var neyimiz yok hepsini seferber ettik; birbirinin gözünü oyan maymunlar cehennemi gibi Batı medeniyetini her sahada takip ediyoruz. Tekerlekli basketbol takımı Avrupa şampiyonu olmuş! Bu mudur yahu? İnsanın kendi fiziksel eksikliği kategorisinde kendisine, rakibine ve de "baş arı" adına tanrıya meydan okuması mıdır? Çocukken bir peykenin üstünde tam altmış yıl oturmuş bir ama görmüştüm. Şimdi kaldırımlar sarı greyder izi gibi kör yolu dolu. Bir amaysam amasındır. Dünyayı kurtarmak adına başkalarının gözünü oyman ve amalar kategorisinde şampiyonu olman gerekmez.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.