24 Nisan 2018 Salı

KARADENİZ UŞAĞIYIZ, BAĞZILARI GİBİ AMERİKAN UŞAĞI OLMAYACAĞIZ! –99

O ormancının laf anlamamasının, masayı yıkmasının, köyün gencine kıymasının nedeni, kafayı çekip ser hoş olması değildir. Bugünün muktedirleri gibi modern Roma İmparatorluğunun bir eyalet devletinden Roma vatandaşlığı zırhını kapmış olmasıdır.

Yaşamak, içli bir Orta Anadolu türküsü gibi yürekten, dertli bir kaval gibi en derinlerden.
Sazın, curanın çiçeğe konamayan bir arı gibi vızıldarken anlık olarak boşluğa düşmesi türünden.
Bir ozanın bir türküyü diline dolayıp, hayatın eksiğini yamaması, fazlasını kesip atması gibi.
Yaşamak, zalimlere karşı dilini tutup yutkunmak ama dost meclislerinde dillendirmek için galiz küfürler de biriktirmek. Yaşamak, öylesine bir şey işte…

Zalim bir iktidarın biz muhalifleri tümden yok saydığı bir hayatın zorlu deplasmanında, üstelik mağlup durumda can havliyle perestiş mücadelesi veriyoruz. Uzatmalarda bulacağımız bir gol bizim için hayat öpücüğü demek.

Neşet Ertaş namı diğer Bozkır’ın Tezenesi Bay Potansiyel Başkan’a ‘’Milletin cugarasına neye garışıyon!’’ derken kastettiği şey sadece basit bir Yeşilay kampanyası değildi. Bu sözün içinde ‘’Ananı da al git!’’ sözüne tepki ve hükümetin üç çocuk politikasına (çuk arası) atıf da vardı. Anadolu’da büyük ozan olmanın basit bir cümleyle direkt karata giden ustalığı da varmış. Yani ben bu aforizmayı yazana kadar saray Neşet Ertaş’tan yediği golden bihaberdi.

İyi Parti, neden iyiyse artık, AKP’nin iktidar ortağı MHP’ye karşı kırbaç olarak kurdurduğu bir asansör partidir. Bu partinin diğer misyonu CHP yönetiminden memnun olmayan bazı küskünleri asansörle saraya taşımaktır. Şimdilik bu asansöre CHP’li on beş milletvekili binmiş gibi görünüyor. Asıl cevabı merak edilen soru sarayın bu asansörüne binen CHP’lilerin hangi katta inecekleridir. Türkiye’de siyaset artık eski usullerle yapılmıyor. Partileri bu türden kuralsızlığa zorlayan asıl şey AKP iktidarının Makyavelist tutumudur. İktidardan gitmemek için her şeyi yapanlar iktidara gelmek için her yolu deneyen bir siyasi elit oluşturmuş durumda.

Tamam, anladık güzel insanlarsınız. Güzel de jeepleriniz var. Tanrı diğer tarafta kesin affedecek sizi ve hurilerle dolu cennetlere gireceksiniz. Şimdi bir an önce defolup gidin bu dünyadan. Haydi ama! Bakire huriler sizi bekliyor.

23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramını kutlama dangalaklığına bir an önce son verilmelidir. Çünkü bizde devlet, bu uyduruk bayramla siyaseten halkı çocuk statüsünde vaftiz ediyor ve sonra da bir ömür boyu ona anayasal hakları olan bir yurttaş gözüyle bakmayı reddediyor. Yani devletin gözünde hep çocuk kalıyoruz, hiç büyümüyoruz.

Bu garabeti atlatmış olsak bile, sırada modernlik diniyle tahkim edilmiş, eskisine göre daha sistematik, kökleri şamanlığa çıkan, on beş yılda iyice bilenmiş, sabırla pusuda bekleyen intikam hırsıyla dolu büyük bir putperestlik var.

Kısacası ülke olarak bundan ibaretiz işte. Koca Çingene İmparatorluğunun modern dünyaya karşı en kutlu sözü değil miydi; ‘’Almanlar bizi kıskanıyor!’’

İyi Partiyi AKP kurdurttu. Meral Akşener eski bir AKP bakanıydı. Maksat milliyetçi tandanslı bir asansör partiyle Bahçeli'nin MHP'sini iktidara dayanak yapmaktı. 24 Haziran erken genel seçimleri öncesinde CHP kritik bir hamleyle İyi Partinin kukla parti kimyasını bozdu ve onu demokrasiye dâhil etti. Bu oyunda ilginç bir durum ortaya çıktı. AKP'nin benzer bir hamle ile Saadet Partisini demokrasinin birinci ligine taşıma planı. Ama bunun için Saadet Partisine transfer edilecek saray kapıkullarının önce bir hamamda iyice yıkanmaları gerekiyor.

Türkiye'de siyaset çok kaygan bir zemin üzerinde yapılıyor. Artık o eski ideolojik bağlılıklar, ilkeler geçerli değil. Siyaset, oyun içinde oyunun olduğu vahşi bir gladyatör dövüşü. Sözle, kansızından insanı boğma sanatı. Sadece bir günde bile çok şey olabiliyor. Bugünlerde Türk siyasetinin tepesindeki filler kıyasıya tepişiyor. Bu da tuhaf bir şekilde sayısal açıdan marjinalleşmiş partiler için siyasetin birinci ligine çıkmak için ciddi bir fırsata dönüşebiliyor.

Tarihte İngiltere'yi İngiltere yapan şey William Shakespeare ayarındaki ustalarıydı. İngiltere'nin bugün bile dünyaya hükümferma olan diplomasisinin arkasında geçmişte toplumu inşa etmiş ustaları vardı. Kraliçe Victorya döneminde kurulmuş bir doku laboratuvarının meşe ağacından yapılmış kırk adet taburesi hiç kırılmadan ve okulun sahipleri tarafından her gün tek tek kontrol edilerek bugünlere kadar gelmiş. Asıl muhafazakârlık budur. İngilizlerin o doku laboratuvarına ait tabureleri bizim bu yüzyılın ilk çeyreğinde güç belâ kurduğumuz ve bugün ciddi bir siyasi kaosun içinde debelenen cumhuriyetimizden çok daha eskidir. Yani hayatı tarihte kökü olan, asil ruhlu ustaların elinden çıkmış şeyler şekillendirir. Diğerleri ise köpük gibi eriyip yok olmaya mahkûmdur.

Nasıl bir gaddarlık!
Nasıl bir kindarlık!
Nasıl bir zalimlik!
Nasıl bir soysuzluk!
Nasıl bir köksüzlük!
Nasıl bir izansızlık!
Nasıl bir ahlaksızlık!
Nasıl bir riyakârlık!
Nasıl bir insafsızlık!
İnanın bana aklım bir türlü almıyor.
Bazen Türkiye’de olup biten şeylerin beni çıldırtmak için oynanan koca bir şaka olduğunu düşünüyorum. Ama oyun olmadığını görünce acı acı tebessüm ediyorum.
Saadet Partisi şu anda Türkiye’de aktif siyaset yapanların en eskisi, en köklüsü…
Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi.
İsmi sürekli değişti, çünkü askeri ihtilallerde Türkiye’nin en çok hırpalanan partisi.
Yani Türk siyasal hareketinin her daim göbeğinde olmuş, siyasetin Harp Akademisi konumun bir ekol.
Bu bir siyasi parti değil de amatör bir futbol kulübü olsa insan bu kadar eski geleneği olan bir kurum için titrer.
Kaldı ki, şu an iktidarda olan ekâbir takımının toyluk yıllarında siyaseti öğrendiği, gözlerini açtığı bir siyaset okulu.
Ama maalesef bu siyasal hareketten rol çalıp iktidar olanlar bugün içlerindeki yamyamlığı dışa vurdular.
Milli Görüşün tüm insani, İslami, ahlaki öğütlerine rağmen bunlar ancak bu kadar insan kalabildiler.
Ama Türk halkının çoğunluğu Milli Görüş hareketinin okul kaçkını bu kaçıkları 15 yıl iktidarda tuttu.
Bu ekâbir takımı iktidar olduktan sonra Saadet Partisindeki bütün kadroları devletin imkânlarıyla ayarttı.
Çoğu Saadet Partisi teşkilatlarına siyasette kendilerine zorluk çıkarmayacak tipleri yerleştirdiler.
Her yerel ve genel seçimde ilk saldırdıkları parti Saadet Partisinin tabanı oldu.
Hiçbir zaman aptal seçim barajını geçip Türkiye’ye alternatif olacak bir konuma ulaşmasını istemediler.
Hatta bundan bir sahtekârın ruh hali gibi korktular.
Saadet Partisini yıllarca % 10 barajının altında tutup adım adım erittiler.
Hiçbir seçimde seçim yardımı vermediler.
Yetmedi, reis hayranı bir toyla genel merkezine ve genel başkan makam aracına el koydurmak yüzsüzlüğüne kadar vardırdılar işi.
‘’Efendim, % 10 seçim barajının altında olan partilere seçim yardımı yapılmazmış. Seçim kanunu öyleymiş!’’
Bu seçim kanunu gökten inmiş ayetlerden mi oluşuyor. Kaldı ki Bay Potansiyel Başkan’ın iktidar olduğu bir ülkede hangi kanunun geçerliliği varmış!
Ana akım medyada televizyon kanallarına çıkmak sarayın icazetiyle.
Saadet Partisine seçim yardımı yok! Çünkü Saadet Partililer bu ülkede vergi ödemiyor!!!
Bu kadar adiliğin, bu kadar ahlaksızlığın olduğu bir ülkede hakimler, savcılar hangi vicdanla, hangi ahlaki kriterle hakaret davalarını kabul edebiliyorlar, anlamak çok güç.
Şimdi erken genel seçim kararı alındı. Barajı geçen partiler hazineyi aralarında üleştiler.
Saadet Partisine ise Citizen marka kol saati göndermişler.
Ama normaldir bence. Çünkü o 0.7’lik oy Nemrut’un beynine girecek kör, topal sivrisinekten başka bir şey değildir. Onun için biz de sürekli vızıldıyoruz!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Nisan 2018 Pazar

KARADENİZ UŞAĞIYIZ, BAĞZILARI GİBİ AMERİKAN UŞAĞI OLMAYACAĞIZ! –98

Selezynov 2 - 0 Sezercik
Akhisarspor karşısındaki Galatasaray eski bir arabesk şarkı gibiydi. Belli ki Avrupa kupalarındaki o eski güvenden eser kalmamış. Buna bir de Fatih Terim'in Türk futbolunda klasikleşmiş kendi enkazından doğma taktiği eklenince kemanın hüznü daha da arttı. Bir Trabzonsporlu olarak maçı izlerken epeyce eğlendim. Mustafa Yumlu'nun ulusal çapta bir futbolcu olduğuna ikna oldum. Okan Buruk'u tebrik etmek gerekiyor. Elindeki malzemeyi kullanmasını biliyor. Ve kendine iyi bir teknik adam kariyeri inşa ediyor. Hami Mandıralı gibi teknik adamlığa VIP'ten girmeye çalışırken faturayı Trabzonspor'a çıkaran ucuz bir mirasyedi değil. Fatih Terim için bir teknik taktik eleştiri yapamam çünkü sonuçta bu futbol ve en önemlisi bu yıl Terim’i egosunu dizginlemiş bir insan suretinde gördüm.

TRT1'de mahalle dilberi Pelin Çift ve iki adet lahana yaprağı tip var. AKP lehine bol bol hamaset yapıyorlar. Bütün Balkanlar, Orta-doğu halkı Türkiye'de ve Bay Potansiyel Başkana hayran. AKP'den önce bir Türkiye, bir dünya yoktu. Hayat AKP iktidarı ile başladı. Devletin televizyonunda durum bu. Tarih, Osmanlı, Afrin, kahraman Türk ordusu, AKP iktidarı, şehit şüheda havada uçuşuyor. Porno filminde oynayacak tipler Türkiye'yi kurtarıyor. Bence TRT Tutti Furutti programını yayınlasın, hem reytingi artar hem de halkın ufku açılır.

Söz konusu TRT, halkın vergileriyle dönüşen bir yayın kurumu, olduğu için kendimi yazmak zorunda hissediyorum. Sabah kumandaya dokundum, a Pelin Hanım yine karşımda. Kaldığı yerden devam ediyor işine. Sanki sabaha kadar hiç uyumamış. Ama bu kez tarih programı değil mutfak programı yapıyor. İnsanlara büyük bir mucizeymiş gibi havuç yemenin faydalarını anlatıyor. Programın her saniyesinde büyük bir şaşkınlık var. Üniversitede öğrendiği teorilerle hayata yabancılaşan üniversiteli ergenlerin o suni ruh hali yani. Belli ki iktidarın kültür anlayışında yetenek olarak mutfak programı yapacak bir sığlıkla tarih programı yapacak bir bilgelik arasında herhangi bir fark yok. Bu durum bize mutfaktan kaçan Kezbanların iki kermes, üç konferans ile AKP’nin siyasi kadrolarında nasıl tırmandığıyla ilgili nesnel bir veri de vermiyor değil. Pelin Hanım’ın lafa giriş biçimi de ilginç. Muhatabının sözünü bitirmesine müsaade etmeyen türden. Bir yazar, insanın sıradan davranışlarından onun kendine sakladığı özel dünyası ile ilgili ciddi tahminlerde bulunabiliyor maalesef. Sözü daha fazla uzatmak istemiyorum sayın okur. TRT’deki Pelin Çiftçi örneği, bize görgü yoksunu AKP iktidarının kültürel paçozluğunun nasıl resmi bir mecra bulduğunu açık bir şekilde gösteriyor.

Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye öyle zannedildiği gibi bir genel seçime gitmiyor. Bay Potansiyel Başkan’ın zaten fiilen yürüttüğü yarım yamalak başkanlık sistemini onaylamaya gidiyor. Yani 24 Haziran seçimlerinin sonucu ne olursa olsun Bay Potansiyel Başkan sistemi tam başkanlığa dönüştürecek. Seçimin sonuçları sadece halihazırda yasalarla düzenlenmiş duruma göre iktidarın şeklen büzülme ama yetki ve sorumluluk olarak daha etkin bir hale gelme durumunu pekiştirecek. Daha açık bir ifadeyle yapılacak seçimde halkın siyasi meşruiyeti bir başbakan çıkarmaya yaramayacak. Ortaya çıkacak siyasi irade başkanlık sistemine geçişle boşa alınmış olacak. Yani bu genel seçim Bay Potansiyel Başkanın meşruiyeti tartışmalı konumunu pekiştirmekten başka hiçbir şeye yaramayacak.

24 Haziran genel seçimleri tam diktatörlüğe geçiş öncesinde demokrasiye geçmek için son çıkış tabelası bile değildir. Bu seçimler mecburi istikamet ya da U dönüşü yapmak yasaktır, tabelasından başka hiçbir anlam taşımıyor. Yüz yıllık cumhuriyeti çalanlar Vakko marka takım elbiselerini giyip, çizgili kravatlarını takıp yeni padişahlarını karşılamaya hazırlanıyorlar.

PTT kargoya hayranım. İşlerini o kadar sağlam yapıyorlar ki, onlardan gelecek kargoyu beklerken kendimi Nirvana’ya ulaşmış gibi hissediyorum. İlk gün kargoyu kabul ediyorlar ve sadece raflara yerleştiriyorlar. İkinci gün aynı kargoyu dağıtım birimine ulaştırıyorlar ve yine gri renkli demir bir rafa koyuyorlar. Üçüncü gün kargoyu ulaştırılacak ilin taşıma bölümüne taşıyorlar. Dördüncü gün kargomuz yüksek basınç altında seyahatine başlıyor. Muhtemelen beşinci gün cumartesiye denk geldiğinden kargomuz PTT nakliye aracının kasasın iki günlük pasif kaderi için beklemektedir. Altıncı gün dağıtımına varan kargomuz burada mesai saatindeki dağıtım işlemi yetişmediğinden bir gün daha beklemektedir. Yedinci gün tanrı kendi katına çekildi. Pardon, bu tahrif edilmiş Tevrat’tan ya da İncil’den bir sözdü. Yedinci gün kargomuz fark ediliyor ve ilçeye doğru yola çıkarılıyor. Tabii otoyoldaki tırtıllardan patır patır seken tekerlerle taş düşürerek. Aynı gün PTT bankın kargo bölümünde dinlenmeye alınıyor. Aslında bu süreye kargonun ‘’hava değişimi’’ de demek mümkündür. Aynı gün PTT Bank kargo birimini aradığınızda robot dilli bir bayan size şöyle diyor. ‘’Beyefendi, ikide bir bunu sormanıza gerek yok, zaten kargonuz yarın dağıtıma çıkarılacak!’’ İşin bu kısmını, liberal bir dünyanın hızından şımarmış bir bireyin Demirperde mantığıyla çalışan bir kurumla cebelleşmesi de diyebiliriz. Nihayet ertesi gün, adresime en az kırk kez uğramış PTT kargo elemanı, gerçekten çok iyi bir arkadaş, telefonla arıyor beni. Ama işin tek teselli verici tarafı diğer kargo şirketleri gibi seksen kez kargo bıraktıkları adresi bir daha sorup sinir etmiyor beni. ‘’Metin abi, kargon gelmiş, bir ara uğra bana!’’ Amaç PTT’nin masraflarını kısmak. Ama olsun, böylesine sağlam ve yüce bir hizmete katkı yapmak elbette biz Türklerin de asli görevlerindendir.

Bu trajik vakıa Fenerbahçe'nin Türk futbolundaki ensesti ilk değildi. Galatasaray maçlarında da aynısını yapılmıştı. Kadıköy, Türk takımlarının hakem yardımıyla yendirillip Fenerbahçe'ye dövdürüldüğü tek deplasman. Bugün Beşiktaş maçında yaşananlar öncekilerden pek farklı değildi. Şenol Güneş'in başı en son 70'lerde Trabzonspor kalesiyken Rizespor deplasmanında yarılamıştı. Diğer taraftan bu barbar vakıayı Beşiktaş için bir piyango olarak görmek de mümkün. Zira 2-2'nin rövanşında bir kişi eksik kaldığı yarı final maçında Tolga Zengin'in Fenerbahçe taraftarının öfkesini bilemiş olması profesyonel bir muamma. Zira Şampiyonlar Liginde bir Alman takımı karşısında sönen stat ışıkları Şenol Güneş'in futbol dışı enstrümanları kullanmada kemale erdiğini göstermiyor değil. Trabzonspor - Sivasspor maçında son yirmi saniyede sahaya giren bir taraftara "oyuna fiziksel müdahale" ettiği gerekçesiyle Trabzonspor’u hükmen mağlup ve altı maç saha kapatma cezası vermiş Türk futbol oligarklarının ikinci yarısı hastanenin acil servisinde bitmiş bir yarım yarı final maçı için vereceği karar gerçekten merak konusu! ‘’Allah’ın Kör Et Beni’’ maçının sonucu;
Vurulmuş tertemiz alnından uzanmış yatıyor.
Bir kupa uğruna Ya Rab! Ne Güneşler batıyor.

İstanbul Yeşilçam’ın bittiği günden beri dünyanın en büyük tiyatro sahnesidir. İstanbullular karşısındaki insanın kötü niyetine bir kukla gibi yere düşüp erken doğum yaptırırlar. Şenol Güneş, geçmişte Trabzonspor’un Fenerbahçe ile olan sportif rekabetindeki mağduriyetini bir çuvala tıkıştırmış teknik adamlık kariyeri ve Beşiktaş üzerinden tüm Türkiye’ye pazarlıyor.

Şu Beşiktaş teknik direktörü Şenol Güneş’in uzaylılar ceza sahasında çelme takmış gibi düşüşü. Birincisi; insanların unuttuğu en kritik şey Şenol Güneş eski bir profesyonel kalecidir. Yani düşme fiiline bir ömür adamış bir ordinaryustur.
İkincisi; o düşüş Oscarlık bir sahneydi. Şöyle ki; Alman Harbini konu alan bir filmde Nazi subayları emir veriyor ve Yahudi esirler patır patır yere düşüyor. O türden bir düşüştü.
Üçüncüsü; o düşüşün sosyo-politik bir değeri vardı. Başkanı devrilecek bir Fenerbahçe, bedavadan oynanacak bir kupa finali ve o Oscarlık düşüşe penaltı çalacak Beşiktaşlılık duyguları sıcak bir TFF başkanı vardı.

Madem gelin hamile olduğu için düğün tarihi öne alındı; o zaman muhaliflerden birinin seçim şarkısı şöyle olsun. Pazarda bal var gelinim, pazarda bal var
Sende bir hal var gelinim, sende bir hal var
Ağana yalvar gelinim, ağana yalvar
...

23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı kutlama aptallığına bir an önce son verilmelidir. Çünkü bizde devlet, bu uyduruk bayramla siyaseten halkı çocuk statüsünde vaftiz ediyor ve bir ömür ona anayasal hakları olan bir yurttaş gözüyle bakmayı reddediyor.

Çirkin insanlar lüks arabalara bindiler ve bir türlü gitmek bilmiyorlar bu ülkeden.

Türkiye'de son siyasi durum çok ilginç. Muhalefet, on beş yıldır devam eden iktidarın barbarlığına karşı kurtarıcı bir Godot bekliyor. İktidar ise erken genel seçim öncesinde cumhurbaşkanı adayları renk vermeyen muhalefetten "çarmıha gerilecek bir İsa" bulmak için pusuda bekliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Nisan 2018 Çarşamba

BEYAZIT MEYDANINDA GÜVERCİN YEMLEMEK, BOĞAZ VAPURUNDA MARTILARA SİMİT ATMAK İLERİ DEMOKRASİNİN RUHUNA AYKIRIDIR – 105

Türk demokrasinden resitaller;
Müsteşar Turgut Özal;
‘’ Beyefendi, iyi güzel de bu İyidere dediğiniz yer nerededir?’’
DYP Rize il başkanı Nihat Mete;
‘’Haburiya gotumun kenarinadur!’’ (Halk ve politikacı ilişkisindeki reel durum. Müsteşarsın ama coğrafya bilmiyorsun.)
Özal telefonda Demirel’e;
‘’Efendim, bi adamınız geldi, bir meselesi vardı, hallettik ama biraz kaba saba konuşuyordu.’’
Demirel:
‘’Turgut Bey, siz iyi ki ona Kalkandere nerededir, diye sormadınız?’’

Memleketteki bütün Kâmillerin, Kâmilelerin, el ele tutuşup geceleri örümcek ormanlarında korkunç görünümlü Germankoçilerin gezindiği, berrak derelerinde ilkçağ ejderhalarının yumurtladığı, kışkırtıcı güzellikteki pavlonya ağaçlarıyla bezeli Kamilet vadisine gitmelerinin tam vaktidir. Zira tipi kayık Arapların istila turları başlarsa, çölleri geçip Şam’a henüz gelmiş yorgun bir hecin devesini dudaklarından öpmüş kadar olursunuz.

Günümüzde modern insanın dilinde pelesenk olmuş bir laf var. Her cümlenin sonunda kullandığı ve muhatabını rahatlatma babında bir tür tespihat; ‘’sıkıntı yok!’’ Bu durum, mantıktan, analizden, muhakemeden, ahlaktan sekmiş bir hayattan geriye kalmış bir tür söz posası. Bunca zorluğa ve sıkıntıya rağmen siyaseten kendilerini temize çekmişlerin zihinlerinin boşalması gibi bir şey. Sonu nihilizme varmış politik bir maceranın ‘’finito’’ ya da ‘’the end’’i türünden ucuz bir laf. Ve bunu her duyduğumda cinnet geçiriyorum. ‘’Sıkıntı yok!’’ Yani, bu hayatın dikenli tarafı beni yıpratmıyor. ‘’Sıkıntı yok!’’ Yani üzerimde modern Roma’nın zırhı var. ‘’Sıkıntı yok!’’ Yani hayatı üzerime almıyorum. ‘’Sıkıntı yok!’’ çünkü hayatı ve olup biten bunca saçma sapan şeyi üzerime almıyorum. ‘’Sıkıntı yok!’’ Yani giren çıkan Fenerbahçe’ye! Sonuçta Simon Critchley’in de dediği gibi imansızların da bir imanı vardır. Ve ‘’sıkıntı yok!’’ onların en kutsal tespihatı.

AKP iktidarı döneminde Türkiye’de medya ve akademi dünyası o denli büyük bir çöküş yaşadı ki, insanların sözlerine güldüğü Cem Yılmaz’ın Türk toplumuna dair sahnelerde dillendirdiği şeyler en ciddi konular olup çıktı. Geçenlerde Fundamental adlı gösterisine bakayım dedim. İnsanların gülüp geçtiği bir komedyen şu anda Türkiye’de en ciddi sosyolojik tespitleri yapabilen bir sosyolog pozisyonunda. Tabi bu durum AKP iktidarının popülist politikalarla içine ettiği bir Türkiye’de söz konusu. Cem Yılmaz gösterilerinde Amerikalı ünlü komedyen George Carlin gibi Türkiye’de politik eleştiri yapabilir mi? Benim gördüğüm kadarıyla sosyolojik açıdan suya sabuna dokunuyor ama su çok sıcak olduğu için banyo yapmaya cesaret edemiyor. Ama en azından olaya soyunmuş.

Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasından sonra Devlet Bahçeli’nin MHP’si AKP iktidarının en büyük korsan destekçisi durumundaydı. Ama AKP iktidarı, yakın geçmişteki siyasi tecrübelerden Türkiye’nin siyasi partileri yıpratan zor koşullarında Bahçeli’nin marjinal faydası düşmüş koalisyonları yıkma huysuzluğunun da farkındaydı. Bahçeli’nin MHP’si Türk siyasetinin kamburu durumundaki Cemaatin sistemden tasfiyesi konusunda iktidara güçlük çıkarmamıştı. İktidar MHP’nin bu tutumunu hiçbir genel seçimi kazanmamış bir partiyi iktidar ortaklığıyla ödüllendirdi. Devlet Bahçeli ise buna siyasi bir jestle karşılık vermeyi denedi. Son anayasa değişikliği referandumunda halkı AKP iktidarına öptürmek için elinden gelen bütün profesyonel çabayı gösterdiyse de bu yeterli olmadı. Daha önce, bana Türkiye’deki siyasal gidişle ilgili görüşlerimi soran dostlarıma da dediğim gibi, Türkiye’nin tek şansı MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli’nin haksız olarak konuşlandığı iktidar ortaklığı pozisyonunu tek etmesidir. Bu, Türk siyasal sisteminin normalleşmesi, siyasi arenadaki bütün resmi figürlerin kendi asli pozisyonlarına dönmesi ve iktidarı sahip olduğu politik gerçekliğiyle yüzleştirmek için de gerekli bir hamleydi. Dahası bu durum sağlıklı bir siyasi analiz yapabilmek için de gerekliydi. Devlet Bahçeli’nin erken seçim açıklaması 15 yıllık AKP iktidarının sonunun başlangıcından başka bir şey değildir. Ama bunun zamanlaması konusunda tereddütlerim var. Yani Devlet Bahçeli’nin bu türden kritik hamlesi Türk siyasetindeki kilidi açabilecek tek ve en makul hamleydi. Zira bu hamleden sonra AKP’nin kaçabileceği hiçbir kare görünmüyor.

AKP iktidarı Devlet Bahçeli’nin sırf oyunbozan türden huysuzluğunu tahmin ettiği için dişi kurt Asena’yı (Fındıklı’nın gelini) Meral Akşener’i, (bknz; AKP’nin eski bakanı, MHP’den medya eliyle klonladığı dişi kurttur) milliyetçi sosuyla sahaya sürdü. Maksat AKP iktidarına eklemlenmiş Devlet Bahçeli’den memnuniyetsiz küskün kurtlardan iktidarın kontrolünde yeni bir ihtiyat birliği kurmaktı. Daha doğrusu bu hamleyle Bahçeli’yi sarayın bahçesine bağlı kalmaya mecbur kılmaktı. Ama Bahçeli bugün yaptığı erken seçim temalı açıklamada AKP iktidarının en büyük dayanağını sarstı. Politika oyun içinde oyunun olduğu bu türden vahşi bir şey. Kısacası Devlet Bahçeli’nin erken iktidar talebiyle AKP iktidarı fiilen bitmiştir. Ama bu siyasi mevtayı kaldırmak biraz zaman alacak.

AKP iktidarı sona ediğinde yeni iktidarın Ak Saray’dan sebeplenip Endülüs’e giden muhtar emmileri önce Fizan’a, ardından NASA’nın uzay yolculuğu programıyla fezaya yollayacağından hiçbir muhalifin şüphesi yok, hamdolsun!

Evet, Türkiye’de bir paralel devlet var. Ama bu medya bombardımanıyla avama kabullendirildiği gibi Cemaat değildir. Cumhuriyetin Kemalist ordusunu lağveden, devletin bütün kurumlarını ele geçiren, siyasi partilerin genleriyle oynayan bir parti devletidir. Türkiye’de esas sorun cumhuriyeti lağvetmiş bir partinin Halk Partisinin ‘’tek adam’’ dönemini mumla aratacak türden sistemi daha da çarpıklaştırmış olması ve demokrasiyi ilelebet rafa kaldırmış olmasıdır.

Adına ‘’OHAL’’ dedikleri şey AKP iktidarının iktidardan düşme korkusundan doğmuş politik bir şizofreniden başka hiçbir şey değildir. Her arama noktasına, kimlik sorgulamasında kendinden emin bir devletin güvenlik icraatlarını göremiyorum. Sivil giyimleriyle, tıraşsız sakallarıyla iki de bir insanları durdurup iktidarın soğuk ve korkak varlığını hissettiren polisler bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı. OHAL uzatıldıkça AKP iktidarının bir türlü yakalayıp zincire vuramadığı şeytan aleyhillanenin evrendeki kışkırtıcı ve muzip varlığı beni ve de benim gibi düşünenleri cezp etmiyor değil.

Hükümetin Avrupa Birliği bakanı olan zat televizyonda konuşuyor. Söylediklerinin içeriğine değil sadece konuşma biçimine bakıyorum. Bu ciddi bir ülkenin diplomasi dili değil. Çünkü tonlamaları yerinde ağır bir cümlenin ardından deklanşör sesi duyamıyoruz. Dolayısıyla bu, mahalle aralarında dolaşan bohçacı Çingenelerin ucuz dili. En iyi ihtimalle çelik tava tencere pazarlayan pazarlamacıların tacir dili.

Eski Türkiye’de kınalı kuzuları kurttan yabandan korumaya çalışıyorduk. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise kurtları çakalların tasallutundan kurtarmaya çalışıyoruz.

Türkiye’de sağ iktidarlar Bremen Mızıkacılarına benzerler. En altta eşek pozisyonunda sağ bir parti. Onun üstünde köpek pozisyonunda bürokrasi ya da askeri darbe dönemlerinde ordu yer alır. Onun üstünde kedi pozisyonunda ya bir koalisyon ortağı bir parti ya da sermaye grubu yer alır. En tepede ise horoz yani medya yer alır. Hep bir anda bağırdıklarında ise ortaya tuhaf bir kakafoni çıkar. AKP iktidarı döneminde bu klasik düzende kedi pozisyonunda Cemaat vardı. Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe kalkışması sırasında kedi pozisyonundaki Cemaat Bremen Mızıkacılarından aforoz edildi. Onun yerine Devlet Bahçeli’nin MHP’si yerleştirildi. Bu garabette kurdun Bremen Mızıkacılarının o klasik duruşuna hiç uymuyordu. Alttakiler ve üstteki horoz hep istim üstündeydi. Nihayet kurt Bremen Mızıkacılarından ayrılmaya karar verdi. Ve bu çatlak kurdun Bremen Mızıkacılarından ayrılışı yeni bir erken genel seçim demek.

Bay Potansiyel Başkan’ın bugün açıkladığı erken seçim tarihine Titanik’ten alınmış son sinyal gözüyle bakmak mümkündür. Ama bu normal genel seçimlerde geçerli bir durumdur. AKP, 7 Haziran 2015’teki genel seçim sonuçlarına göre iktidarı kaybetmişti. İktidarı devretmek yerine ülkeyi altı ay korsan bir iktidarla yönetti. 24 Kasın genel seçimlerinde ise iktidara muhalif partilerin taşra teşkilatlarını parayla satın alıp istediği rakama ulaştı. Son anayasa değişikliği referandumunda ise halka ‘’Evet’’ sonuçlarını ‘’Hayır’’, ‘’Hayır’’ sonuçlarını ise ‘’Evet’’ gösterdi. Sonra da ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti!’’ tarihi sözüyle hırsızlığını ifşa etti. YSK başkanına mühürsüz oyların da geçerli olabileceği yönünde garip bir açıklama yaptırarak niyetini belli etti. Buna rağmen iktidar iki yıldır örtük bir koalisyonla yol almaya çalıştı. Zira Devlet Bahçeli’nin MHP’si AKP iktidarının en büyük dayanağıydı. Bugün erken seçim tarihi açıklandı. Ama bu genel seçimin nasıl bir şey olduğu hâlâ bir muamma. Yüz bin imza toplayamayan aday başkan adayı olamayacak. Meclise milletvekili seçilmiş olmanın bir anlamı yok. Çünkü bay başkan tanrı gibi her şeye karar verebilecek. Yani bugün Bay Potansiyel Başkan’ın tarihini verdiği ‘’erken seçim’’ içeriği boşaltılmış, halkın iradesi sabote edilmiş bir formaliteden öte bir şey değil. Ve her bir aşaması bubi tuzaklarıyla dolu bir belirsizlik. Asıl konu bir genel seçim değil, anayasası, ordusu, meclisi, zenginliği, yasaları her bir şeyi çalınmış bir ülke var ortada. Bütün mesele bunu geri alabilmek. Bu genel seçimi hangi parti kazanırsa kazansın AKP iktidarı adına Bay Potansiyel Başkan biraz daha küçülerek statükoyu koruyacak.

Benim bildiğim siyasi partilerin kovboy filmlerindeki gibi İyi’si, Kötü’sü, Çirkin’i olmaz. Aslında hepsi birbirinden ‘’Kötü’’dür ya o ayrı bahis. Sağcısı, solcusu, liberali, cumhuriyetçisi, milliyetçisi, komünisti, muhafazakârı olur. İyi Parti genel başkanı Meral Hanım kendini bir siyasetçi olarak mı addediyor yoksa bir western filminde ‘’İyi!’’ karakteri oynayan bir figür mü? Meral Hanım bu haliyle politika yapmak yerine meleklerden rol çalıyor gibi geliyor bana.

24 Haziran erken genel seçimlerinde Türk halkının iradesinin Bay Potansiyel Başkan’ın cilalı kunduralarının dibine çıkmayacağından emin değiliz. Zira pasif bir memur durumundaki Binali Yıldırım’ın saygınlığı tartışmaya açık başbakanlık dönemi bize bu seçimin sadece bir formalite olduğunu, AKP iktidarının on beş yılda tesis ettiği statükonun aynen devam edeceğini fısıldıyor. Ortada iktidarca çalınmış bir cumhuriyet, çalınmış bir demokrasi, çalınmış bir anayasa gibi trajik bir durum varken Bay Potansiyel Başkan hariç hiç kimse sandıktan açık bir siyasi zaferle çıkamaz. Yani muhalefetin sandıktaki olası bir başarısı başkanlık sistemine geçiş teranesiyle tuzak olarak bekleyen kanunlarla boşa alınacak.

Filhakika, siz siz olun bir Rizeliye asla ve kat’a ‘’KalkandeRe neReduR?’’ şeklinde aptalca bir soru sormayın.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Nisan 2018 Pazartesi

BEYAZIT MEYDANINDA GÜVERCİN YEMLEMEK, BOĞAZ VAPURUNDA MARTILARA SİMİT ATMAK İLERİ DEMOKRASİNİN RUHUNA AYKIRIDIR – 104

İşin en komik tarafı şuydu. Tarikat şeyhlerinin ve siyasi parti liderlerinin iktidarla gizli kapaklı çıkar ilişkileri felçli bir demokrasinin altını iyice oymuş ülkedeki politik iklim giderek Pablo Escobar’ın Kolombiya’sına dönüşmüştü. Ve böylesi bir ülkede Deniz Seki uyuşturucu kullanmaktan yıllarca hapis yatmış ve modern dünyanın kışkırtıcı zevklerinden mahrum kalmıştı.

12 Eylül askeri darbenin baş aktörü ‘’rahmetli’’ Kenan Evren Paşa’nın Türkiye’si bugünkü İlham Aliyev’in Azerbaycan’ından çok daha demokratikti. En azından Kenan Evren’in Türkiye’sinde karikatür dergileri ‘’Aughht’’, ‘’Heyytth’’,’’Gluupth!’’ gibi askeri baskı altındaki o günlerde, anlamsız da olsa içlerinde birikmiş öfkeyi dışa vuracak ünlemler kullanabiliyorlardı. Onun için İlham Aliyev’in Azerbaycan’ını saygı duyulacak bir ülke olarak görmüyorum.

Etrafımızdaki diktatörlerden işi en kolay olan Azerbaycan’ın diktatör başkanı İlham Aliyev olsa gerek. Zira bildiğim kadarıyla İlham Aliyev’in hanımı aynı zamanda devlet başkan yardımcısı durumunda. Dolayısıyla İlham Aliyev Azerbaycan’ın dış ve iç politikasını yatakta pozisyon değiştirir gibi rahatlıkla değiştirebilir.

Evet, ortalıkta bir sürü güzel kadın var ama insan yine de Marilyn Monroe’nin sokak mazgallarından esen rüzgârla savrulan demode bir eteğinin altındaki peygamber donundan farksız o beyaz şeyi görmeden edemiyor.

Modern insan, tanrının yeryüzündeki en kibirli halini oynuyor. Onu hayatın rutin akışında tanıyabilmeniz neredeyse imkânsızdır. Çünkü o her daim naiftir, güler yüzlüdür, hayatın iddiasız alanlarında oldukça merhametlidir de. Ama hayatın geneline dönük niyeti ve düşüncesiyle ilgili bir poker oyuncusu gibi asla renk vermez. Onu sadece hayatta iddialı olduğu herhangi bir konuda kaybederken verdiği renkten tanırsınız. Modern insan sadece kaybederken çıplaktır. Kaybederken bir şimşek çakımı kadar ruhundaki bütün karanlık dehlizler aydınlanır. O birkaç saniyede gördüğünüz şeydir esas olan. Modern insan kaybettikten sonra da tanınmazdır. Çünkü kaybettiği şey tanrılığıdır ve sıradan bir insan olmuştur.

Muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların kığışı, kuğuşu olmayan ‘’Arap Baharı’’ adlı İslam coğrafyasını hercümerç eden kanlı kampanyasından çıka çıka Büyük İsrail’e Suriye büyüklüğünde çorak bir arka bahçe çıktı. Diğerleri magazine konu üç yüzlük (ucuz) şeylere girer.

Şehla bakışlı modern vaiz Nihat Hatipoğlu'nun şu mübarek Miraç gecesinde ATV kanalındaki hikâyeci arabesk din programında Steve Wonder'ı ağırlıyor gibi geldi bana. Âmâ musikişinasın sebepsiz steril mutluluğu tanrının biz günahkâr kullarını da mest etmiyor değil.

Suriye’de Beşar Esad rejiminin kendi halkına karşı kimyasal silah kullanıldığı iddia edilen yerleşim biriminin adı Duma. Tesadüfe bakın ki Rusya’daki hak meclisinin adı da Duma. Yani Beşar Esad, Suriye’nin uluslararası alanda hâlihazırdaki hamisi olan Rusya’nın halk meclisinin ismine saygı duymayı akıl edemeyecek türden bir delilik yapabileceğine inanmak çok güç. Görünen o ki, Amerika’nın Irak işgali için uydurduğu ‘’Saddam’ın kimyasal silahları var!’’ türü yalan dizisi‘’ Beşar Esad rejimi için de aynen yürürlükte. Rusya’nın askeri birlikleri Suriye’de. Türkiye kuzey Suriye’de ‘’Ensar Fethi’’nde. Amerika Doğu Akdeniz’deki savaş gemileriyle Suriye’nin kritik noktalarını bombalıyor. İsrail güneyde aç sırtlan gibi pozisyon almış gelişmeleri kolluyor. Kısacası Suriye’de durum kim kime, Dum, Duma! Ama AKP’nin dışişleri bakanı Amerika’nın Şam’ı bombardıman ediyor oluşundan memnun. Çünkü onlar sırf Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılmış bir ecdadın torunları. Onun için Amerikalıların şeyiyle gerdeğe giriyor olmaktan haz alıyorlar.

Tüm insanlık olarak hazzın, hızın, deliliklerin sınıra dayandığı aşırılıklar çağındayız. Böylesine bir çağda sosyolojik, politik analizler yapmaya çalışmak buzun yüzeyine yazı yazmaya benziyor. Hava biraz ısınınca her şey yalan olabiliyor. Bu, korkunç bir belirsizlik. Türkiye’de ve dünyada politikacıların oluşturduğu dev bir girdap her şeyi içine çekip yok ediyor. Diğerleri ise o girdaba doğru çekilmeye çalışılan kıyıda köşede kalmış çerçöpe benziyor.

İnsan bütün bu olup bitenlerden sonra şöyle makul bir soruyu sormadan edemiyor. Vladimir Putin’in Rusya’nın devlet başkanı, Donald Trump’un ABD başkanı, Bay Potansiyel Başkan’ın Türkiye’de reisicumhur olduğu bir dünyada Saddam Hüseyin’in ve Muammer Kaddafi’nin suçu neydi? Amerikan başkanı Trump’un deliliğini dengeleyecek bir devlet mekanizmasının olması belki bu haklı sorunun bir kısmına cevap olabilir. Ama ya diğerleri? Türkiye için asıl sorun tam da budur. Bay Potansiyel Başkan’ın duygusal gelgitlerini dengeleyecek bir devlet derinliğinin tümden kaybolmuş olması. Bilakis Türk politikasının ve bürokrasisinin varlığını o duygusal (politik) deliliğe ram etmiş olması.

Mahalledeki gençler arasında kavga çıkmış. Kavgaya karışan taraflardan biri diğer tarafı fena dövmüş. Dayak yiyen grup ise hemen adam toplamaya başlamış. Güçleri ve zekâları yetmediği için dayak yedikleri grubu tuzağa düşürüp dövmeyi planlıyorlarmış. Oysa gerçek delikanlılıkta kavga başladığı yerde biter. Attığın ya da yediğin yumruklar orada kalır. O anda öpen öpmüş, giden gitmiştir. Yani delikanlılıkta öpülen yanağın davası güdülmez!
AKP iktidarının tam 21 yıl sonra 28 Şubat sürecindeki ordunun ekâbir takımına verdiği abartılı hapis cezaları da kavgada dayak yemiş ve çeteyi genişletmiş delikanlıların o trajikomik haline benziyor. 28 Şubat sürecinde kavgadan kaçan korkaklar devleti ele geçirip çeteyi iyice büyütmüşler. Şimdi ise müebbet üstüne müebbet yağdırıyorlar. Kavgada rahmetli Necmettin Erbakan’ı yalnız bırakan ödlekler bugün haşin erkek ayağına yatıyorlar. Kaldı ki AKP iktidarını var eden şey 28 Şubat süreciydi. Yani AKP iktidarı 28 Şubat’ı yapan Kemalist generallerin politikadaki eseridir. Taltif etmeleri gereken generallere müebbet cezalar veriyorlar. Komik ama durum bundan ibaret.

Amerika, Sovyetler Birliği dönemiyle Türkiye’de var olmuş eklektik bir ideoloji olan Kemalizm’i ve onun darbe geleneği olan Kemalist generalleri Cemaatin dolaplarıyla tasfiye etmeyi başardı. Ama Kemalist generallerin siyasi alanını ele geçiren siyasal İslamcı kılıklı liberal bukalemunların ülkedeki icraatları, antidemokratik uygulamaları Kemalist generallere bile rahmet okutuyor. Yani Amerika’nın Cemaatle Türkiye’de yapmaya çalıştığı siyasi tasfiye AKP’nin ve derin devletin 15 Temmuz’daki darbe tezgâhıyla boşa alındı. Ama bu kez devreye modern bir Nemrut girdi.

Siyaset bazen çok bilinmeyenli fonksiyon sorusu gibidir. AKP iktidarı önce Amerika’nın içerideki operasyon enstrümanı Cemaati kullanarak Kemalist generalleri sistemden tasfiye etti. Sonra 15 Temmuz darbe tiyatrosu gecesinde ofsaytı bozmayan Kemalist generallerin aklıyla da Cemaati sistemden tasfiye etti. O günden beri hem yerli hem de milli takılıyor.

Osman’a Güneydoğu gezisiyle ilgili gözlemlerini soruyorum. ‘’Bu topraklarda bambaşka bir şey var. Bizim buralarda bile olmayan. Ve o şey, her neyse o (insanlığın yaşam ateşinin tutuşturulduğu, kadim bir havzada bugüne kadar gelen sahici sancısı olmalı), orada hâlâ yaşıyor. Herkes onun peşinde. Onun için o topraklar için ben de savaşırım.’’ En az benim kadar Karadeniz kokan bir şairin yalın ama direkt katara giden sözleri… Osman’ın hayata gözünün beyazıyla bakan tarafı beni bir parça kuşkuya düşürüyor. Ama sonra gözlemleriyle ilgili biraz düşününce ikna oluyorum.

Mençuna şelalesine doğru yol alıyoruz. Baharla birlikte Kamilet vadisinin yamaçlarında vahşi Kafkas florası patlamış. Ormangülleri, kızılağaçlar, cevizler, gürgenler, dişbudaklar, yabani fındıklar, meşe ağaçları yeşilin türlü tonlarıyla bütün vadiyi Babil’in asma bahçeleri gibi kaplamış. Gündüz gözüyle bir tür büyünün içinde yol alıyoruz. Tabiatın bu neşeli dönüşümüne direnen kestane ağaçları ise görkemli ama kuru gövdeleriyle insan zihnini hâlâ kışın o kasvetli metafiziğine geri çağırıyor. Berrak bir dere ve ucu bucağı olmayan muhteşem bir tablo… Bu muhteşem manzaraya tezat duvarları donuk renkli, paslı diken telleriyle çevrilmiş bir hapishanenin tam üzerinden bir Nikobar güvercin sürüsü Karadeniz’e doğru uçuyor. Ve burada olup biten her şey vadinin bazı bölümlerinde kendini ayan eden dev bir granit kütlesinin üzerinde oluyor.

Normalde şelaleleri sevmem. Onların suyun ve yerçekiminin şımarıklığı olduğunu düşünürüm. Ama bugün Mençuna şelalesine bir şans tanıma taraftarıyım. Yüksekten düşen suyun debisi iki-üç kat fazla olsaydı gerçek bir görkemden söz edebilirdik. Ama dibine kadar sokulduğumda beş dakika içinde hissettirdiği serinlik insanı titreten türden. Ürkünç bir uğultu içinde kendimi üşürken buldum. İnsan böylesine bir şelaleden düşüp savrulan o berrak suyu takip etmekte direnince sonu gelmeyen bir ilahi rahmetin hipnozuna dalıp gidebiliyor. Ta ki eline tutuşturulan bir bardak demli çaydan aldığın o ilk yuduma kadar sürekli kendi kendinle konuşuyorsun.
- Modern insan bu şelalenin dibine kurulacak basit bir kulübede yaşayabilir mi?
- Mençuna şelalesinin uğultusu kulak hafızasında çok fazla suni ritim olan modern insanı ne kadar zaman sonra çıldırtır?
- Şu şelaleden dökülen hafızası olan su gerçekten de Attila İlhan’ın dediği gibi Tanrıyı görmüş müdür?
Bir de belki biraz saçma ama insanın kendisini değerli kılma duygusundan olsa gerek insanda şöyle bir duygu oluşuyor. Şimdi ben, ta şu tepeden dökülen su gibi düşsem, kayalara vurup saniyeler içinde parçalansam ve o üç beş saniyelik hazla bütün hikâye şuracıkta bitiverse…

Karadeniz’de yeni tomurcuklanmış zümrüt yeşili çay bahçelerinin ötesine berisine serpiştirilmiş pavlonya ağaçlarına bayıldım. Mor renkli, salkım çiçekleriyle oldukça göz alıcılar. Hatta çiçeğe durmuş o güzel pavlonya ağaçlarının ‘’kutsal’’ AKP iktidarının ülkede yaşadığı lale devrinin bir alameti olabileceğiyle ilgili kuşkuya düştüm.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Nisan 2018 Perşembe

BEYAZIT MEYDANINDA GÜVERCİN YEMLEMEK, BOĞAZ VAPURUNDA MARTILARA SİMİT ATMAK İLERİ DEMOKRASİNİN RUHUNA AYKIRIDIR – 103

Televizyonda, DMAX kanalında yayınlanan Hurda Avcıları adlı enfes bir program var. İngiltere’de şehir şehir dolaşıp antika eşyaların en işe yarar olanlarını satın alıp, atölyelerde onaran ve internet üzerinden meraklı müşterilerine satan bir belgesel. Belgeselde dikkatimi çeken şey ise İngilizlerin alışveriş yaparken ki rahatlığı ve asil tavırları. Sanki yaptıkları her alışveriş hayatlarına yeni bir renk katacak ve tanrının inayetiyle birazdan gerçekleşecek yeni bir mucize. Gerçekten de çok ilginç bir durum. İnsanın zamanın takılıp kaldığı nesneler üzerinden modern zamanlarda da kendi mucizesini gerçekleştirmesine ekstrem bir örnek gibi. Ve hemen her defasında aynı biçimde oluyor.

Türkiye'de gerçek anlamda bir ekonomi yoktur. Sarayın günlük ihtiyaçlarının karşılandığı bir pazar var sadece. Ekonomi "hane kanunu" demektir ve hukukla alakalı bir mefhumdur. Burada hukuk saraydakinin iki dudağı arasında fermandır. Dolayısıyla Türkiye'de bir ekonomi ya da maliye bakanına gerek yoktur.

Dinden çıkmamak için uzun zamandır cumaya gitmiyorum. Geçen hafta siyasi gözlemci olarak Rize’de bir camiye gitmiştim. İmam her zamanki gibi hutbede döner yerine bisküvi verdi cemaate. Okuyun, dedi. Kitap okuyun. Hatta kitaba bile gerek yok. İnternette her şey var. O ara Ümit'i omzumla dürttüm. Acı acı tebessüm etti. Çünkü yolda cumada neler olacağını anlatmıştım ona. Sonra acaba namazı kılmadan cami kapısına bırakılmış o kaliteli çorapları alıp tüysem mi diye düşündüm. Şeytan ona da müsaade etmedi.

Türkiye’de son yıllarda genç nesiller arasında deizmin giderek yaygınlaşmasındaki en önemli faktör siyasal İslamcı kılıklı liberal bukalemun politikacıların Türk politikasındaki Makyavel tutumudur. Yani siyasal İslamcılar iktidarda kalmak için her yolu mubah gördüklerinden yeni nesiller üstün kabul gören İslam ahlakı ile politik pratikte var olan realite arasında ciddi bir düşünsel kırılma yaşadılar.

Rüyamda rahmetli anneannemin ölümünü gördüm. Zenozena'daki eski evin ocağına kurulmuş beyaz bir döşekte tek başına yatıyordu. Çocukluğumdan bildiğim o ev çok değişmişti. Tahta sürgülü pencerenin önünde ayakları ve başı kesilmiş şekilde taşlaşmış koyunlar ve sarkmış haliyle donup taş kesilmiş kadın memeleri vardı. Evin aşağı bölümüne yaklaştıkça zamanda yolculuk gibi her şey kristal nesnelere dönüşüyordu. Anneannemin yattığı odanın penceresi siyah bir örtüyle kaplıydı. Balkon tarafında ise akordiyon türü uzun bir kapı vardı. Annem ve teyzelerim hasta haliyle anneannemi bırakmış, dünyevi bir şeye takılmış ama bir yandan da ağlıyorlardı. Sonra ben bir yabancı gibi salona girdim. Ev aynı evdi ama her şey çok değişmişti. Anneannem yatağında acı çekiyordu. Bir ara can çekişir gibi yüzünü buruşturdu. O ara bir çizgi filmdeki kurtçuklar gibi yatağının etrafında yılanların belirdiğini gördüm. Hepsi başlarını havaya kaldırmıştı. O an çok endişelendim. Ama hiçbiri anneannem doğru hamle yapmadı. Anneannemin yüzündeki acı gerginlik yerini huzur dolu bir çehreye bırakır bırakmaz yılanlar baharda biten çiçeklere dönüştüler. Her şey o denli hızlı oldu ki, bu türden bir ölümü hiç görmediğim için ne yapamayacağımı bilemedim. Dışarı çıktım ve "cennete gitti, anneannem cennete gitti!" diye bağırmaya başladım. Etrafta kimse olmadığından şahidim yoktu. Çok sonra ağlama faslını rutin bir göreve çevirmiş annem sustu ve mırıldanarak söylediğim sözlere odaklandı. "Cennete gitti, ben gördüm. Cennete gitti, ben gördüm işte."

Gecenin dibe vurmuş insan titreşimi yerini martı sürülerinin çığlıklarına ve sonsuz bir senfoniye tutulmuş gibi vıraklayan kurbağa korosuna bıraktı. Bir köpeğin zamanı dilimleyen huysuz havlayışı ise kurbağaları ürküttü. Kurbağalar tümden sustular. Bu, komedi kokan bir totoloji. Ama bunu görmek için insana dingin bir benlik gerek. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1980’lerin sonunda siyasi ve ekonomik olarak bütünüyle dağıldığında dünya bütünüyle liberal sağcıların her ülkede istediği gibi at oynattığı bir gezegene dönüşmüştü. 2000’lerde turbo kapitalizm aşamasına gelindiğinde ise insanlar içinde hapsoldukları modern hayatla ilgili ciddi bir anlam arayışına girdiler. O kadar ki, 10970’lerde ve 80’lerde Türkiye’de yaşanan sağ-sol kavgasında rakip grupların Türkiye ve dünya ile ilgili yabana atılmayacak türden erdemlerinin olduğunu fark ettiler ve bu politik altüst oluşta kendilerini rakip politik grupların erdemlerine saygı duyma mecburiyetinde hissettiler.
Bugün Türkiye’de, cumhuriyetçisi, Kemalist’i, ulusalcısı, laiki, milliyetçisi, komünisti, sosyalisti, muhafazakârı, Milli Görüşçüsü dâhil birçok insan elinde tahtadan yapılmış eski bir gurbet bavuluyla Ovacık belediye başkanı Stalin bıyıklı Maçoğlu’nu ziyaret etmeyi muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların iktidarına karşı dürüst bir politik duruşun farizası haline getirmiş durumdalar. Dahası Ovacık belediyesinin halk reyonlarından ucuza aldıkları komünist üretim işi nohutları turbo kapitalizme karşı kazanılmış maddi açıdan küçük ama mana olarak çok büyük bir zafer addetme eğilimindeler. Ve bu ziyaretçilerin her birisi lâfzen dillendirmese de, kalbinden ‘’Yaşasın komünizm!’’ diye geçiriyor.

Pek yakında camilerimizde erkeklikten düşmüş cemaati Müslim’in için striptizli hutbelerimiz olacak gibi geliyor bana. Onun için heyecanlıyım Sebastiyan. Her an yeşil halılara geri dönebilirim.

AKP’li kâtiplerin yıllarca gazete köşelerinde çiziktirdiği şeylerden zihin haritalarındaki bir şey çok net belli oluyor. Demokrasiye karşılar; çünkü adına ‘’demokrasi’’ denilen kuyruklu Yunan yalanı Avrupa’nın ve Amerika’nın yani modern Roma İmparatorluğunun Türkiye’de oyun kurmasına kapı aralayan içeriği boş bir mefhum durumunda. Bu genel bakış açısı 15 Temmuz askeri darbe tantanasıyla Cemaatin Türk siyasetini Avrupa ve Amerika lehine sabote eden gayrimeşru yapısının derin Türkiye tarafından geniş bir konsorsiyumla tasfiyesiyle birebir uyuşuyor.

Modern demokrasilerde din, tarikat şeyhlerinin insanlara spritüel bir dünya vaat etmek amacıyla yasal yollardan sattığı, en kalitelisinden Kolombiya kokainidir.

Eski Türkiye’de Karadeniz türkülerinde ‘’Çayeli’nde oyani, giderum yali yali!’’ durumu vardı. AKP’nin yeni Türkiye’sinde ise dev Rus tankerlerinin Boğaz’daki tarihi yalıları yıkarak geçme durumları vaki oldu.

İngilizlerin yüz elli yıl önce kurduğu su değirmenlerinde mısır unu ekmeklik, yemeklik ve hayvan yemi olmak üzere üçe ayrılıyordu. Bizde ta Mithridates döneminden kalma şu değirmenleri unun hepsini aynı yere döküyordu. İngilizlerin su değirmenleri hâlâ çalışıyor. Bizse o su değirmenlerini koruyamadık. Tabi ki dünyayı su değirmenlerini koruyan İngilizler yönetecek!

Deizmin Türkiye'deki teorisyeni Yaşar Nuri Öztürk'tür. Onun hocası da Oflu Cansız hocadır. Yaşar Nuri Öztürk Cansız hocadan birçok şeyi kumar masasından öğrendi. Cumhuriyet, sırf dindarlara galiz küfürler etmek küstahlığından başka hiçbir marifeti olmayan Cansız hocanın ilkokul mezunu bile olmayan bir öğrencisini kadroya aldı. Profesörlüğe kadar yükseltti. Deizmin teorisyeni yaptı. Yani bugün Türkiye'de yeni nesiller arasında yaygınlaşan deizm modern cumhuriyetin kontrolünde bir şeydi. Bunun arkasından ateizm gelecek. Sonra da bu kadar gâvurluk olmaz, denilip boyunlara akrep türü haçlar asılacak. Çünkü cumhuriyet modern Romanın bir eyaletidir. Roma ise üçüncü yüzyıldan beri Hirıstiyandır. Uğur Koşar'ın yazdığı en çok satanlar listesindeki "Allah De Ötesini Bırak!" adlı kitabı Türkiye'deki deistlerin başucu kitabıdır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

6 Nisan 2018 Cuma

BEYAZIT MEYDANINDA GÜVERCİN YEMLEMEK, BOĞAZ VAPURUNDA MARTILARA SİMİT ATMAK İLERİ DEMOKRASİNİN RUHUNA AYKIRIDIR – 102

Galatasaray'ın yamyam kontenjanından oynattığı Gomis adlı topçusunun gol sevincini kale filelerini parçalamaya çalışan vahşi bir hayvan şovuyla kutlamasının FIFA disiplin talimatında bir yaptırımı yok mudur; Türk spor memurlarının nezdinde...

Tarihin hiçbir döneminde bir mevlidi şerifte Roman havası ile tasavvufumsu o şeyler bu denli birbirine yaklaşmamıştı. Böylesi bir garabette içimizi bir Çingene İmparatorluğunda gece gündüz bağırmaktan diyaframı patlamış vatandaşlar ve tanrının zenginliğini talan eden asi kullar olmanın ucuz mutluluğu kapladı.

Türkler Western filmlerindeki kovboylar gibi ‘’Öyle mi, al sana!’’ diyerek, rakibine kendini savunma hakkı tanıyarak kavga edemezler. Bizim kavgalarımızda kafayı ilk atan rakibini hem psikolojik olarak hem de fiziksel açıdan dağıtır. Yani ona kendisini savunması için hiçbir şans tanımaz. Ve genelde ilk hamleyi yapan kavganın galibi olur.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin grup toplantısına bakıyorum. Sayın Bahçeli Türk siyasetinin ikinci patronu olup çıkmış. Bunun için ne bir savaş kazanmış, ne bilimsel bir buluş yapmış ne de bir genel seçimi kazanmış. Siyasi retoriği Türk milliyetçililerinin duygularını okşayan ve koca bir ülkenin sosyo-politik sorunlarına eğilmekten kaçan türden, oldukça hamasi ve elitist. Hayatın diğer katmanlarına dair en küçük bir sorumluluk, söylediği şeyden en küçük bir ‘’acaba’’ hissi yok. Zaten milliyetçiler için siyaset, bütün erdemlerini bir çuvala koyup Las Vegas’taki en büyük kumarhanede masanın üstüne bırakmak gibi bir şey. Ya kazanacağız ya da bu kumarhaneyi başınıza yıkarız, ona göre hemşerim! İyi de, o zaman sormak lazım gelir. AKP iktidarının ve iktidardan koltuk kapmış MHP liderinin siyasette seferber ettiği bunca kutsala, bunca büyük erdeme rağmen Türkiye’deki hayatın bütün katmanlarında bunca aptallık, başı boşluk ve önü bir türlü alınamayan kaos zinciri nasıl yaşanıyor? Hayatın en kıyısındaki, köşesindeki en sıradan bir vakıaya sağlıklı bir şekilde tartacak köklü bir felsefeniz yok maalesef. Ama onun yerine sahip olduğu bütün değerleri masaya sürüp var olmaya çalışmak var. Bu da var olmanın en ilkel hali. Ta Moğolluk genine dayanan bir hal…

AKP’nin iç ve dış politikada günah keçileri var. İç politikadaki en büyük günah keçisi CHP. AKP’nin büyük sermayesi Halk Parti döneminden kalmış sisli bir siyasi tarih. Her on yılda bir darbe yapan ordu ise AKP’nin iç politikadaki diğer bir günah keçisiydi. Ama AKP bu keçiyi sarayın arka bahçesine bağlamış gibi görünüyor. Dış politikadaki günah keçileri ise oldukça fazla. ‘’Batı’’ kavramı altında Avrupa Birliği, Amerika en büyük günah keçileri. Tabii bir de Ortadoğu’daki İsrail adlı büyük bir günah keçisi var. AKP iktidarı bu keçilerden Avrupa Birliğiyle bağını koparmıştı. Ama son dönemlerde ‘’değerli yalnızlığından’’ vazgeçip yeniden bu günah keçisine bağlanma gereği duyuyor. Diğer günah keçisi Amerika’yla olan bağını koparmış olmanın tafrasını satıyor Türk halkına. Bu günah keçilerine PKK, PYD, IŞID, Beşar Esad’ı hatta Mısır’ın devlet başkanı El Sisi’yi de eklemek mümkündür. Kısacası Osmanlı da oyun AKP de ise günah keçisi bitmez.

Rahmetli babaannem hayatta olsaydı ve televizyonda Juventus - Real Madrid maçını izlediğimi görseydi, muhtemelen şöyle derdi; - Vuh, gâvurlar birbirini kırayi. İşin yok sen de onları izliyorsun. Bi kârın var mı onlardan!

Şayet hayatta olsaydı Amerika’daki Youtube merkezine yapılan silahlı saldırı konusunda Türk komedyen Levent Kırca’dan şüphelenebilirdik. Elinde bir revolver marka silahla Youtube binasına girip; ‘’Ulan, sizi adi herifler, internette yayınladığınız o abuk sabuk videolarla benim kariyerimi bitirdiniz, ben de sizi bitireceğim!’’ türünden bir Türk komedyenin zevahiri kurtarma çabası.

Ak Saraya giren bozkurtların ölmüş atalarının iktidarca badem gözlü Van kedisi muamelesine tabi tutulduğu, onların latif ruhlarına hibe ve hediye babında tüm yurtta ve dış temsilciliklerde, nane şekerli, gül kolonyalı ve de tütsülü mevlidi şeriflerin okutulduğu garip bir dönemden geçiyoruz, Sebastiyan!

Rusya’nın kadim zamanlardan kalmış insan ruhunun röntgenini Kiril alfabesiyle çekebilen büyük yazar Dostoyevski bugün hayatta olsaydı ve Ankara’da yapılan Rusya-İran-Türkiye zirvesine dünya gözüyle şahit olsaydı; bence salon adamı diliyle yazdığı Karamazov Kardeşleri değil onun yerine dev bir alegori şöleni tadında Kıro Moskof Kardeşleri yazardı. Bir Türk yazar olarak benim tahminim bu yöndedir…

Ruslar tarihlerinde yaşadıkları vakıalardan dolayı iki milletle olan ilişkilerinde açık çek kullanırlar. Bunlardan birincisi Yunanlar, ikincisi ise Türklerdir. Yunanlılara, Ruslara dinleri Ortodoksluğu ve dilleri Kiril alfabesini öğrettikleri için müteşekkirdirler. Türklere ise kendilerine yiğitliği (cigitlik) ve asker bir millet olmayı öğrettikleri için müteşekkirdirler. Yani modern Rusya’nın yaldızını biraz kazırsanız altından Kazaklık çıkar. Onun için Rusların bu iki milletle olan münasebetleri Almanlarla, İngilizlerle veyahut Fransızlarla olan ilişkileri gibi mutlak pragmatizme dayanan rasyonel türden değildir. Daha duygusal ve daha insanidir. Yani bölgemizde yükselen yeni politik trendin sivil sloganı;
- Votka Nataşa / Rusya Haraşow!

Bir Rus atasözü şöyledir. ‘’Bu dünyada Çeçen’den canını, Azeri’den malını, Türk’ten de karını kurtardın mı yolu yarılandın demektir. Öbür dünyada Tanrı büyüktür, olur bir şeyler.’’ Bu atasözüne bu dünyada uçağını ve büyükelçini Türk’ten korudun mu, kuyruğunu bu siyasal İslamcı kılıklı liberal bukalemun dangalaklar eklediler.

Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamit, Mehmetçik Kuttul Amare, Fatih gibi Türk dizilerine gözüm takılıyor da şaşırıp kalıyorum. Her dizideki güya tarihi figürlerin elinden, dilinden, mimiklerinden şiddet ve şirret akıyor. Oysa bir asır öncesinin insanı daha saftır, bakışları, konuşması dizilerde dikilen modern tipler kadar keskin değildir. Dahası geçen yüz yılın insanı kötülüğü dizilerdeki aptal senaryolardaki gibi tasarlayıp alenen yapmazdı. Hatta yaptığı şeyin bir kötülük olduğunu o da diğer insanlar gibi sonradan anlardı. Gerçeklikten bu kadar kopuk saçma sapan şeylerin insanlara tarih filmi olarak sunuluyor oluşu gerçekten de trajik.

Ahmet Ağaoğlu’nun Trabzonspor’a başkan adayı olacağını açıklamasını müteakip halihazırdaki başkan Muharrem Usta’nın hafta sonu yapılacak kongrede yeniden aday olmayacağını beyan etmesinden sonra Trabzonspor camiasında durum ‘’gelen ağamsa giden paşamdır!’’a dönüşmüşe benziyor.

Amerika’da kolej öğrencilerinin okullarda yaptığı katliamları bizde doçentler, profesörler yapıyor artık. Bu da Türkiye’nin sosyolojik açıdan hızla Amerikanlaştığını gösteriyor. Diğer yandan Eskişehir’de yaşanan trajik vakıa, Cemaatin 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra Türk toplumunda iktidarın zehirli diliyle yapılan ‘’şeytanlaştırma’’ ve ‘’ötekileştirme’’ olgusunun toplumda zannedildiğinden çok daha büyük bir fay hattı oluşturduğunu gösteriyor. Artık ortada kanunlarla, kurallarla, hukukla bağlı vatandaşlar yok. Sarayın politik hırsları uğruna kanunları, kuralları umursamadan inisiyatif kullanmayı kendinde hak gören patolojik bir kitle var. Türk toplumunun bu cinnet hali iktidarın yıllarca insanı ve hukuku istismar ediyor oluşunun sonucudur.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

1 Nisan 2018 Pazar

BEYAZIT MEYDANINDA GÜVERCİN YEMLEMEK, BOĞAZ VAPURUNDA MARTILARA SİMİT ATMAK İLERİ DEMOKRASİNİN RUHUNA AYKIRIDIR – 101

Türk medyasının hali; zahit bizi Tan eyleme, eski milliyete, hürriyete, cumhuriyete, resmi gazeteye razıyız olunca, haliyle iktidar için sosyal medya çok önem kazandı. Ulusal medyadan kovdukları gerçeklerin sansürsüzce yazıldığı tek mecra sosyal medya oldu. Dolayısıyla iktidarın gazeteleri sadece çilingir sofrası kurmaya, külâh ve gemicik yapmaya bir de akide şekeri için huni yapmaya yarıyor.

Televizyon kanallarındaki Türk dizileri de AKP iktidarı gibi; bir türlü sonu gelmeyen bir gerilimden besleniyorlar. Arada bir gözüm takıldığında kendimi yüksek gerilim hattına tırmanmış Van kedisi gibi hissediyorum. Yanlış bir hareket ölüm demek...

Şimdi şurada, ta Doğu Roma’nın imarcı imparatoru Justinyanus devrinden kalmış şu Rövşi kalesinde, gecenin bey vaktinde, karısını ve çocuklarını özlemiş Romalı bir muhafız asker elinde obsidyen uçlu bir mızrakla dikiliyor olsa meselâ, şu ruhsuz otoyoldan durmadan akıp giden cilası parlak otomobilleri, hummalı gazlarıyla kargo kamyonlarını, uğuldayarak geçen Kafkas TIR’larını ve de tek bir geminin olmadığı, gündüz laciverti karanlığa gömülmüş şu asil Karadeniz’i görmüş olsa ne düşünürdü acaba?

İlginçtir; vakti zamanında Arapça öğrenmek için Mısır'a giden bazı Oflu hocaları Kıptiler Kahire'deki ateşli futbol derbisine getirmişler. Hocalar aynı zamanda radyodan spikerin Arapça anlatımını dinleyip sahada olup biteni hıfzediyorlarmış. Çünkü Kur'anı ezberlediklerinden aynı zamanda hafızlarmış. Filhakika aradan çok uzun bir zaman geçmesine rağmen o ateşli Kahire derbisini 90 dakika durmadan anlatacak Oflu hocalar elân mevcutmuş. Bazı cenazelerde okudukları dualarla o futbol maçının frekanslarını karıştırıyor olsalar da cemaatin uyarı öksürükleriyle durum düzeliyormuş.

Mantıken bakıldığında, Kahire Mısır’ın değil Zaire’nin başkenti olması lazım gelirdi. Zaire’nin adının da tahıl ülkesi mealinde Zahire olarak Afrikalılara belletilmesi gerekirdi. Malaika kıyılarının melâike (melekler) dili dönmeyen Afrikalıların ağzında yuvarlanması gibi meselâ. Hatta Cezayir’in Zahire ile akustik benzerliği, Azahir’e adlı antik bir şehrin kayıp kıt’a Atlantis’le sular altında kalıp kalmadığı bile düşünülebilir.

Belki yazdığım şeye inanmak istemeyeceksiniz ama Rize’deki özellikle otoyoldaki altgeçitler çok amaçlı olarak yapılmış. En azından dışarıdan bakınca öyle görünüyor. Su taşkınlarında suyun deniz tarafına tahliyesi, olası kanalizasyon arızalarında denize doğru gider, kopuklar için geceleri doğal barınak ve son olarak yazları insanların geçişi için bir tür tünel. Bu durum bana iktidarın hizmet felsefesi olan ‘’Çalıyorlar ama çalışıyorlar, efendim.’’ sözünü hatırlattı. Evet, belki altgeçitlerden kanalizasyon akıyor ama insanlar da geçebiliyor.

Benim gözlemlediğim kadarıyla MHP'nin genel başkanı Devlet Bahçeli, AKP iktidarının kuyruğuna takılıp kapağı saraya atınca ülkücüler kahırlarından köprü altlarına kaçıp kendilerini alkole verdiler. Hatta hükümet sarayın kurtlar tarafından istila edildiğini görünce bir nevi onlara "hoşt!", "kışt!", "burrşt!" diye ünleyip kovma babında, güya hayvancılığa destek adı altında ahaliye üç yüzer adet koyun dağıtmayı denemişlerdi. Amaç sarayı basmış kurtları tekrar doğal habitatı olan dağlara geri döndürmekti. Ama pek randıman alamadılar.

AKP iktidarının çalışma bakanı Jülide Sarıeroğlu; "Çalışmalarımızda Allah'a çok şükür büyük bir aksaklık yaşamadık. Biraz algı operasyonlarına, bilgi kirliliklerine maruz kaldık ama sağlıklı bir şekilde yürütmüş durumdayız. Yüzde 10 ücret artışı ile izin sürelerini düzenleyerek 4C'den 4B'ye emekçi kardeşlerimizin geçişini 2 Nisan itibarıyla gerçekleştirmiş olacağız. Ücretlerinde yüzde 10 artış yapıyoruz. İzin sürelerinde de bir düzenleme gerçekleştireceğiz.’’ dedi.
Çalışma bakanının bu kadar kısa açıklamasında bir sürü yanlış var. Bir kere sayın bakanın Türkçesi çok yetersiz. Açıklamalarının bütününde gramer ve anlam uyuşmazlığı var. Kendisi bu açıklamaları yapmadan önce en azından basın metinlerini bir Türkçe öğretmenine göstermelidir. Şimdi sayın bakanın yanlışlarına gelecek olursak; birincisi modern bir devletin çalışma politikalarıyla ilgili basın açıklaması yapılırken, maşallah, inşallah, eyvallah, maazallah, hafazanallah gibi içeriği sübjektif sadece insanların inançlarını okşayan açıklamalar kullanılmaz. O dili sadece eşiniz Noel’de size hediye aldığında kullanabilirsiniz. 80 milyonluk bir ülkede bakanlık yaparken değil.
İkinci yanlışı; bu ülkede AKP’li bir bakanın algı operasyonuna maruz kaldığını dillendirmesi. Türkiye’de modern iletişimle algı operasyonunu ve bilgi kirliliğini başlatan ve elân icra eden bir iktidarın bakanının bu türden bir açıklama yapabiliyor oluşu gerçekten enteresan. Ve de trajikomik bir durum.
Üçüncüsü sayın bakan 4C’den 4B statüsüne aldıkları işçilere ‘’emekçi kardeşlerimiz’’ şeklinde popülist bir dil kullanıyor. Yani sayın bakan kendi kardeşlerine sınıf atlatmış. Oysa devlet idaresinde ‘’kardeş’’, ‘’arkadaş’’, ‘’hemşehri’’ gibi istismara açık deyimler kullanılmaz. Modern bir devletin kanunlar önünde eşit vatandaşları ve yine kanunlar çerçevesinde görevlerini icra eden sorumlu görevlileri olur. Ve bu görevliler çalışanlara haklarını verirken onlara ‘’Aşere-i mübeşşere!’’ymiş (cennetlikler) gibi davranamaz. Yani kanundan kaynaklanan bir hak sahiplerine verilirken iktidarın bir ihsanıymış gibi müjdeyle verilmez. Bu, insan onurunu hiçe saymaktır. Soğuk ve mesafeli bir dille izah edilerek verilir. Dahası sayın bakana şunu da sormak gerekiyor? Çalışanlara verdiğinizi söylediğiniz bu hakları iktidarınız şimdiye kadar neden vermeyi akıl edemedi? Cevabını yine ben vereyim. Çünkü Türkiye’de ucuz bir siyasi dille aşağıladıkları Batı’nın ürettiği yüksek mühendisliğiyle dizayn edilmiş bir kölelik düzeni var ve iktidarınız bu kölelik düzenine patronluk yapıyor olmanın tadını almış durumda.

Soyladığım sözün arkasındayım. Fırsatını bulduğunda Beşiktaş, Türkiye’nin en çirkef takımıdır. Buna bir de Şenol Güneş’in Türk futbolunun yeni Sam Amcası daha doğru bir ifadeyle Emicesi olma hırsı eklendi. Doğrusu, bir Trabzonsporlu olarak Boğaz’ı görmüş bir Şenol Güneş’in bu denli itici bir karakter olabileceğini tahmin edememiştim. Bugün Beşiktaş – Alanyaspor maçının hakemi Barış Şimşek, yani Şenol Güneş’in hemşehrisi kontenjanından maça atanmış spor memuru, Ortaköy’ün yeni gece bekçisi gibiydi. Beşiktaşlı futbolculara göstermesi gereken üç kırmızı kartı sarı kartlarla geçiştirdi. Bunun üzerine Alanyasporlu futbolcular sahada çıldırdı. Onları da ucuz sarı kartlarla yatıştırdı. Yani Ortaköy’ün yeni gece bekçisi hemşehrisinin üçüncü şampiyonluğu hatırına kolu kanadı kırık kartalı uçurmayı başardı.

Ülkenin yarısı 1940’ların Nazi Almanya’sında esip gürleyen Adolf Hitler’in ruh halini yaşıyor. Yani o kıvama erişmelerine çok az kaldı. Diğer yarısı ise modern dünyanın demokrasiden yana, vakur vatandaşları olarak Türkiye’deki vakıalara gözlüklerinin üstünden endişeli gözlerle bakıyorlar ve olup biteni anlamaya çalışıyorlar. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de düalist bir politik yapı söz konusudur.

Osmanlı, Balkan Savaşlarını imparatorluk gururunu kurtarmaya çalıştığı için kaybetmişti. Ama AKP iktidarı, Afrin’i Arap Baharı yüzünden Amerika'dan yediği kazığı çıkartmak için kazandı. Yani muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunların tarih ve sosyoloji körlüğü geri dönüşü olmayan yeni bir fetihle bitti. Zira Bay Potansiyel Başkan Afrin’in Türk ordusunca alınması konusunda sarf ettiği, Sokollu Mehmed Paşa’ya ait Kıbrıs’ın Osmanlılarca fethiyle ilgili malum tarihi söz bunun en bariz göstergesiydi. Zaten Suriye’nin kuzeyine yapılan Zeytin Dalı Operasyonunun siyasi bir vizyon kaygısı taşımaması, medyada sadece askeri yönünün ön plana çıkartılmış olması bu tespiti daha belirgin hale getiriyor.

QUIS POLITIQUE

Eskiden Türkiye’de muhalefet iktidarı yıpratmak halka sahip olduğu hayat standardını izah etmek için ‘’çay simit’’ hesabı yapardı. Aşağıdakilerden hangisinin AKP’nin yeni Türkiye’sinde ‘’çay simit’’ hesabının yerini aldığı düşünülebilir?
A ) Dolar-avro kuru hesabı
B ) Benzin-mazot hesabı
C ) Kişi başına düşen milli gelir hesabı
D ) Water closed (WC) hesabı
E ) Patates-domates hesabı


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.