18 Aralık 2014 Perşembe

TURKISH CHRONICLE

‘’ Bir dilencinin başarısı iyi hikâye anlatabilme yeteneğine bağlıdır. Her şeyden önce anında dilenci kurbanını tartmalıdır. Ardından kurbanın kendine özgü kişiliğine ve mizacına hitap edecek bir hikâye anlatmalıdır. Ve işte tam da burada büyük bir zorluk ortaya çıkar. Kurbanı tartmakta olduğu an hikâyesine başlamalıdır. Hazırlık yapmak için bir dakika bile yoktur. Bir şimşek hızıyla kurbanın huyunu suyunu sezmeli ve hedefi vuracak masalı uydurmalıdır. Başarılı bir hobo sanatçı olmalıdır. Anında ve hemen yaratmalıdır ve konusunu kendi hayal gücünün verimliliğinden değil kapıyı açan erkek kadın ya da çocuk tatlı ya da huysuz cömert ya da pinti, iyi huylu ya da aksi, Yahudi ya da Yahudi olmayan, siyah ya da beyaz, ırkçı önyargılı ya da kardeşçe, taşralı ya da evrensel ya da her ne olursa olsun onun yüzüne okuduğu şeye göre seçmelidir. ‘’ Jack London / Demiryolu Serserileri
İşte size büyük İmparatorluk başkentlerinde vatandaşlık tecrübesiyle yaşamış Çingenelerin on yıllarca Anadolu’da yaptığı profesyonellik diye İstanbul’a ve günümüz insanına bulaştırdığı ve de modern Roma’dan rol çalıp halkına büyü yaparak karnını doyuran politik hayvanların yaptığı şey tam olarak bu.

İnsanlar yaşıyor olduklarını düşündükleri ama gerçekte erteledikleri günlerini eksikliğini sırf ilk gün gibi hissettikleri mükemmel bir günün arızasını onarmak için yaşıyor olduklarından aslında zamanın herhangi bir önemi yok. Yani insanlar yaşadıkça zamanın ve hayatın arızalarını büyütmekten başka bir şey yapmıyorlar. Tıpkı Hz. Adem’in çocuklarının savaşlarda, hastalıklarda, açlık ve yoksulluklarda ölmesinin bu dünyada hiçbir öneminin olmaması gibi bir şey bu. Dahası kendi büyüsünü bozan bu sözlerin kutsal bir kitaptaki bir tek ayetin gölgesinde kalmış sıradan bir söz olması gibi.

Sümela Manastırı’nın gizli mahzenlerinde S. Ioannides tarafından elyazması olarak bulunan, 16. yüzyıl olarak tarihlenen ve 3180 dizeyle Anadolu’nun en büyük destanı olduğuna inanılan Digenes Akrites’in ilk yüz sayfasından anladığım kadarıyla tıpkı tarihteki antik Yunan ve Pers imparatorluğu arasındaki mücadele türünden Bizans ile Suriye ( Arap ) arasında da benzer bir mücadele söz konusuydu. Günümüz batı medeniyetinin Ortadoğu’ya olan oryantalist bakış açısının aksine kadim zamanlarda milletler arasındaki ilişkilerde belirleyici olan şey hükümdarları ve hayatı Yüce Tanrının buyruğuna, ahlaka, erdeme uydurmaktı. Kısacası insanın kutsalla olan göbek bağının tümüyle kopması için modern çağa daha yüzyıllar vardı.

AKP ile cemaat arasında yaşanan tarihte Roma arenalarındaki gladyatör dövüşlerinden aşağı kalmayan son siyasi savaşta cevabı aranan iki soru;; modern Roma’nın küçük Asya’daki garnizonun komutanının kim olacağı ve çizmeyi epeyce yukarı çıkmış bir kölenin ne şekilde cezalandırılacağından ibarettir.

‘’ Türkün aklı direkt cennete varmaktan ötesine ‘’, Rum’un dünyanın fani olduğunu fark edemeyen zavallı aklı ise onu bir cennet bahçesine çevirmek için çalışıp didinmekten fazlasına ermez.

Tatilini sahillerine petrodolar Arapların zevki için ta Tunus’tan götürülmüş beyaz kum serpilmiş Dubai’nin lüks otellerinde geçiren bedevi ruhlu zenginlerin sevgili için yazılmış düşünce kokan bir rubaiden zevk alacak bir kalibrelerinin olduğunu hiç ama hiç düşünmedim.

Sevgili günlük; iş bu aforizmayı bugün Sürmene çarşısındaki organik tarım ürünleri satılan pazardan aldığım turuncu renkli, iri, olgun Trabzon hurmalarının insanın damağında bıraktığı muhteşem tadın hızıyla karalıyorum.

Sonuçta Azeri kızı Cinare’nin kalbini çalan Ogeneli delikanlı minarenin kılıfını hazırlayadururken bir roman yazarı için Trabzon’da ilham meleklerinin hazır kıta beklediği mekânlar; Memişağa Konağı’nın Karadeniz’i gören tavanı fırfırlı yatak odası, Atatürk Köşkü’nün ( Konstantin Kapogiannidis’in yazlığı ) dev çam ağaçları arasından Karadeniz’e bakan çalışma odası, burjuva tavanlı Kostaki Köşkü’nün mutfağı ve tek bir kitabın bile bulunmadığı o müthiş kütüphanesi

Biraz şans tanındığında tabiat nasıl da hemen kendini toparlıyor. HES’lerle suları çekilmiş, ormanları tıraşlanmış, balıkları sürgün edilmiş, ikindi vakitleri can suyuyla direnen şu derelerden bahsediyorum. Sonbahar aylarının sonlarında yağışların artışıyla baraj kapakları açılıp derelerin debileri normal seviyeye ulaştığında her şey ansızın değişebiliyor. Mesela Solaklı Deresi nasıl da o eski anne sütü emen masum bebek haline dönüyor hemen. Derenin renginin yeşil olması burada hala bir hayatın aktığının muştusu. Vadinin boşluğunda martılar uçuşuyor, pike yaparak derenin ortasındaki küçük taşlara konuyorlar. Derenin gölleştiği bölüme düşen sıralı apartman görüntüleri yeşilde eriyor. Kaskasın ve Cos Dağı’nın tepesine sis çökmüş. Tabiatın iyice solmuş yeşilliğinin yerinde bir utangaçlık belirtisi gibi hafif bir kızıllık var.

Türklerin Trabzon’u fethinden sonra Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in emriyle kiliseden camiye çevrilen bazilika tarzlı Altınbaşlı Meryem Ana Kilisesi’ndeki saatler her ne kadar Bursa Hüdavendigar Camiindeki Frenk işi o saate benziyor olsa da metafizik bir deney için bağdaş kurulup karşısında uzun bir süre oturulduğunda saatin zamanı dilimlemedeki akışkanlığı ve tıkırtısıyla insanı Bursa’daki zamandan çok daha farklı bir zaman dilimine götürdüğüne şahit olunabilir.

Sergen Yalçın’ın Trabzonspor forması giydiği yıllarda ben, Çakal Carlos lakaplı İshak, Karabiber ve akrabadan bir camcı Kelkitli Nazım Usta’nın tabiriyle ‘’ Erzurum deplasmanına gidecük, gidiyrük!’’ Yollarda molalarda cağ kebabı, kuzu sarması, ayran, okey partilerinde içilen demli çaylar, içimiz dışımız bir tuhaf oldu, kendimizi Erzurum Ovasına zor attık. Deplasman takımı taraftarına bilet yokmuş. Mecburen daldık Dadaşların arasına. Maç başladı, bizimkiler keskin düdüklü bir deplasman golü attılar. Erzurumspor taraftarı önce homurdandı, sonra tüm stat; ‘’ Anası Nataşa, babası Dadaş! Anası Nataşa Babası Dadaş!’’ diye tezahürat etmeye başladı. Dönüp bakıyorum etrafıma, kara bıyıklı kapkara adamlar. Bir taraftan da tepkileri ne olacak diye bizim uşakları süzüyorum. Carlos dürtüklüyor beni; ‘’ Vallahi Metin durumumuz hiç iyi değil ayna gibi parlayruk ha burda!’’ Karabiber ise hiç istifini bozmadan maçı izliyor; ‘’ Ananız fırından erken çıkarmasaydı sizi, az daha kızarsaydı sizi böyle olmazdı!’’

Son zamanlarda en büyük arzum Kastel’deki tarihi Memişağa Konağı’nın tavanı yazları Karadeniz’den esen rüzgârla dönen fırıldaklı yatak odasında oturup demli çaylar eşliğinde, konağın bütün loş salonlarına dizilmiş ilham perilerini seferber edip Türk edebiyatı adına bir ucu Bağdat’ta diğer ucu Roma’da olan büyük bir ordu gibi upuzun cümlelerle Karakoncolos katmanlı yeni metinler üretmek.

1980’lerin başlarında Karadeniz’de her şeyin fazlasıyla Escobar olduğu bir yaz gününde bir sabah vakti Kıyıcık Çay Fabrikasında işçi olarak çalışan merhum Ali Paşa esneyerek gece vardiyasından çıkmış sahil boyunca yürüyerek eve dönmektedir. Tam Of köprüsünün üzerine gelmiştir ki Karadeniz’in 300-400 metre içerisinde kendi tabiriyle büyük bir tencere kapağı şeklinde ışıkları yanıp sönen çok acayip bir şey gördü. Işıklı alamet ilginç bir şekilde desteksiz suyun üzerinde öylece durmaktadır. Çok büyük bir tencere kapağı gibi o ışıklı şeyin içinden kambur bir cenine benzer duman renkli ikinci bir insansı alamet suyun üzerinde yerçekimine meydan okuyarak şappadak şuppadak adımlayıp eski Of köprüsünün altından Solaklı Deresine doğru yaklaşmaya başlamıştır. Ali Paşa köprünün üstünde dikilmiş sabah sabah bir hayal görmediğinden emin olmak için gözlerini iyice ovalamakta sonra köprünün soğuk demirlerine tutunmaktadır. Ardından fabrika ceketinin dış cebinden Birinci sigarası çıkarır ve yakar. Uzaylı tam köprünün altından Solaklı Deresine doğru dalacaktır ki Ali Paşa etrafına bakınıp korku dolu hoyrat bir nara atar. Kambur uzaylı ilk kez kafasını yukarı kaldırır ve Ali Paşa’yı görür, gördüğü gibi de bir ifrit gibi kuralsızca tencere kapağını andıran o ışıklı alametin yanına kaçar. Yalnız Ali Paşa uzaylı ile tam göz göze geldiğinde tuhaf şekilde başı döner. Ve bunu kahvaltı yapmadan sigara içiyor oluşuna yorar. Ali Paşa bu sıra dışı durumu bir insan evladına anlatabilmek için Rize yönünden gelen bir taksiyi durdurmak ister ve hemen asfalta seğirtir. Şoför Ali Paşa’nın beklenmedik hareketi karşısında aniden frene basar, yavaşlar, sonra acı acı bir korna çalar ve ana avrat küfreder. Ali Paşa bu duruma sadece güler. ‘’ S….n Rizelisi, ne anlar uzaylıdan!’’ der. Ali Paşa dönüp denize baktığında tencere kapağının uğuldayarak yukarıya doğru çıktığını bir süre bekledikten sonra Rusya yönünde doğru mermi gibi birden hızlanıp gözden kaybolduğunu görür.

Bir yazar bu olarak bu ülkedeki en şanslı anım Temelyon adlı romanımın D&R kitap mağazalarında tek tek satışa sunulduğu dönemde Tayyip Erdoğan’ın bestseller raflarını parselleyen faziletsiz politik nutuk kitabı ile Ahmet Davutoğlu’nun miyopluk kokan Stratejik Derinlik adlı akademik çalışmasının henüz satışa sunulmamış olması ve de arabesk sanatçısımsısı Alişan’ın iğrenç cd tanıtım posterinin D&R girişine asılmamış olmasıydı.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Aralık 2014 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Bugünlerde Osmanlıca eğitimini diline dolamış bu Haydarabat valisi kılıklı politikacılara, batı medeniyetinin iki kurucu dili olan Antik Yunanca ve Latinceden Yunancanın atası olan Arkaik Romeyika dili hala bu topraklarda ( Çaykara, Maçka ve Tonya ) yaşıyor ama can çekişiyor, şuna KTÜ’de bir yer açın diyecek olsan boyunlarını sana çevirirler ve acı bir möğ ile karşılık verirler.

Yine Rum çehreli Apsulika ninenin güzel güneşli yaz günlerinde Kirinta kilisesinin düzlüğündeki hasırlı iskemlesine oturup damaklarını öteye beriye oynatarak çocuklara anlattığı ravisi meçhul rivayetlere göre; Çukurova’ya telli duvaklı gelin gidip ecellerini öne alan ve ölen Yörük kızların trajik kaderlerinin aksine Trabzon’un Rum köylerinden Türklere gelin giden Urum kızları her ne kadar ana dillerini, geleneklerini unutmuş olsalar da kötü kaynanaların korbakorluklarını ve hayatın tüm hoyratlığını göğüslemeyi başardılar. Dahası yaşlılıklarında gerçek birer bilge olmayı başardılar.

Güneşli günlerde Kırinta kilisesinin düzlüğündeki hasırlı iskemlesinde oturup arada bir damaklarını öne çıkaran Rum çehreli Apsuli nineden rivayet edilen bir hikâyelere göre; her kilisenin altında yıkıldığında bulan müminlerce o kiliseyi yeniden inşa edecek kadar altın gömüldüğüne inanan Çepni ve Eskit çapulcuları mübarek bir kadir gecesinde kara sakallı hocaya yazdırdıkları muskayı simsiyah bir horozun boğazına asıp Santa Köyü’nün merkez mahallesindeki yıkık kilisenin ısırganlı temeline saldılar. Sonra da horozun ilk eşeleyip uzunca öttüğü yeri hışımla kazmaya başladılar. Ta ki gecenin koynunda tuhaf bir ses duyup ellerindeki gaz lambalarını iyice havaya kaldırıp yıkık kilise duvarı üzerinde dev bir yarasa gibi dikilmiş Karakoncolos’un elindeki ecel tırpanıyla yaptığı şovu izleyip ödleri patlayana kadar.

Cenabı Hak Teala Tekaddes Hazretleri her şeyi yoktan halk eyledi, yani yoktan yarattı, yazıyor Mushaf-ı Şerif’in ilgili ayetlerinde. Buna karşılık AKP’nin Türk politikasında halka hizmetteki sloganı ise; ‘’ hayaldi, gerçek oldu!’’ Antik Yunan’daki rüya tanrısı morfiyüs gibiler mübarek.

Dinlerini, imanlarını, ilahlarını, peygamberlerini, kitaplarını, meleklerini Irak ve Suriye çöllerinde kaybeden kendilerince çok akıllılar güya şimdilerde imparatorluktan kalma yitik dillerini arıyormuş gibi yapıyorlar.

Kendi çapında kapitalizme direnmeye çalışan kutu bisküvisi kokan modası geçmiş köy bakkallarına ve eski tip eczanelerde şifa için halka sattığı onlarca prospektüslü ilaca rağmen ölüme çare bulamamış Yaşar Kemal misali büyük gözlüklü, feleğin çemberinden geçmiş bir bilge gibi ciddi ve heybetli, gömlek yakaları abartılı büyüklükte siyah beyaz fani insan portrelerine bayılıyorum.

O zaman şöyle klasik bir Orta Karadeniz manzarası çizelim. Bafra Ovası’nda sabahtan akşama kadar çalışıp yorgun düşmüş başı kasketli, koyu renk kıyafetli hırpani kılıklı Çorum amelelerinin uyuşuk hareketleri. Bir de kurumuş mısır saplarını taşırken çamura batağa batıp çıkarak yol almaya çalışan tekerlekleri gıcırdayan öküz arabaları.

Kıbrıs’ta Gazimağusa’da muhtemelen Venediklilerden kalma sur içinde Namık Kemal’in sürgündeyken yattığı zindanın parmaklıklarından içeri bakıyorum. Ve o anda vatan şairinin hakkında uydurulmuş abartılı fıkralar düşüyor aklıma ve senyör bir yazar pozu vermekte zorlanıyorum. Sonuç; Vatan Yahut Korsan Ada

Akşam vakti Trabzon Forum’un terasında Karadeniz’e karşı oturmuş bir yandan çayımı yudumluyor, bir yandan da otoyoldan Kafkaslara doğru akan araç konvoyunun kırmızı renkli fren ışıklarına dikkat ediyorum. Tamam işte ilerledik, geliştik, büyüdük, modernleştik, muasır medeniyet seviyesine bayağı bir yaklaştık. Hatta Türk modernizmi cumhuriyetin başında hamdı, askeri darbelerle yandı ama sağcı iktidarlarla pişti ve hatta kemale erdi, bile denilebilir. Ama bugün ortada çok büyük bir sorun var; Türk modernizmi bu noktadan nereye gidecek, ne yöne evrilecek? Yoksa bu haliyle olduğu yerde çürümeye bir batı medeniyetinin bir çöplüğüne dönüşmekten başka bir şansı yok. Yani tam bu noktada batı medeniyetini alt edebilecek Anadolu’yu, Kafkas’ı, Balkan’ı, Ortadoğu’yu, Afrika’yı, İslam’la, Türklükle sentezlemiş modernliği yüksek idealleri için bir maşa olarak kullanabilecek kültürel olarak bir üst gen üretebilecek mi? Ya da Mısır, İnka, Maya, Aztek, Çin ve diğer medeniyetlerdeki gibi olduğu yerde çürüyüp yok mu olacak?

Yağmurlu bir Pazar günü Trabzon’un Uzun Sokağında Ebubekir Kurban’la tanışana kadar bir insanın Anadolu misali dikilebileceğini, Erciyes Dağı’nın ruhunun bir insanın bedeninde mütevazi bir edayla dolaşabileceğini ve saçı sakalı ağarmış bir Anadolu delikanlısının tüm masumiyetiyle hala çocuk kalabileceğini bilmiyordum.

Sonra akordu ayarlı ama cilası epeyce solmuş bir saz rengârenk geyikli bir Yörük kilimine atılan ilmikler misali tiz nağmeleriyle zikzaklar çizer ve bütün bunlar sırf biz Anadolu’daki insanlar arasındaki sözsüz, dilsiz o muhabbetin bir frekansı olsun diye olur.

Rus şair Aleksander Puşkin okuyan aslen Karabağlı ama ta Bakü’den Ogene köyüne gelin gelmiş Azeri Cinare’ye Trabzon’daki Kostaki Köşkü’nün bodrumundaki müzeyi gezdirmeye çalışıyorum. Müzenin loş odalarındaki ışıklar sensörlü ve sensörler doğru dürüst çalışmıyor. Cinare’yle hoplayıp zıplıyoruz, Yunan tanrılarına, heykellerine hareketler çekiyoruz, ışıklar yansın diye ama nafile. Hemen telefonların ışıklarını yakıp tarihi sikkelere, çömleklere tutuyoruz. Ortalıkta kimsecikler yok ve bir Türk bir Azeri iki hırsız gibiyiz müzede.

Türkiye’de Müslümanlar Allah’ın sözüne kulak kabartırken insanın diline, tarihine, acısına bigâne kalmayı büyük bir ilahi marifet olarak algılıyorlar. Bu açıdan maalesef Türkiye’deki Müslümanların insanın acısını göz ardı etme huyları Venedikli tacirlerden, modern zamanın vahşi kapitalistlerinden hiçte farklı değildir.

Bianchi marka bisiklet binen miyancilerin aksine İsmet Özel bir ulus devletin dar kalıplarına sığmayacak kadar büyük bir şairdir. Dahası şiir ve fikir yazılarında imparatorluktan kalmış, batı medeniyetinin lanetine uğramış bir İslam medeniyeti hayaletinin kendi gölgesiyle sıkı boksu vardır.

Rusların Kırım’ı işgalinden sonra bütün Ukraynalılar milletçe tarihin en büyük tıp oyununu oynuyormuş gibi birden Rusça konuşmayı bırakıp aralarında harıl harıl yerel bir dil olan Hoxolca konuşmaya başlamışlar.

Şayet sen Azerbaycan’da Sürmene’deki deniz fenerinin bir mendireğin burnuna değil de otoyolun üstünde dikenlikler arasında yapıldığından kimseye bahsetmezsen ben de Bakü’den Azadlık meydanına giden republika caddesindeki sürücülerin sürekli sola sinyal verip arabalarını sağ şeride kıran tuhaf trafik geleneklerinden Türkiye'de hiç kimseye bahsetmeyeceğim, balam.

Trabzon’daki Kostaki Köşkü’nün kütüphanesindeki dolaplarda Trabzon vilayetiyle ilgili tek bir kitabın bile bulunmuyor oluşu zengin tarihine rengârenk kültürel katmanlarına rağmen bu şehrin bugün nasıl bir kültürel çoraklaşma yaşıyor olduğunun en somut göstergesidir. Yani bu şehirde zamanın bu diliminde Trabzonlular yaşıyorlar ama şehrin gerçek sahibi onlar değiller.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

7 Aralık 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Anadolu’da kadim zamanlardan günümüze kadar ulaşmış halklarının son yüzyılda kutsalla olan göbek bağları batıdan ithal edilmiş zoraki cumhuriyet devrimleriyle, modern paradigmayla nasıl adım adım koparıldı? sorusuna sadece kısmi bir cevap bulabilmek umuduyla, romanlarında karata gitme konusunda bir kaplumbağadan bile yavaş ve sabırlı olan Türkçe’nin büyük yazarı Yaşar Kemal’in Binboğalar Efsanesi adlı romanını okumak gerektiğine karar verdim.

Her ne zaman Trabzon Forum’daki Mudocity’e girip giyebileceğim doğru dürüst bir şeyler satın almak için raflarına baksam ( aslında bir parça o eski sarkastik Brooklyn müzikaline denk gelme olasılığı da buna dahil ) kendimi birden Harlemli hırsız zencilerin geceleri zenginlerin evlerinden çalıp kullandığı sonra yıkayıp üstünkörü ütülediği ve dolar için satışa çıkardığı zevksiz kıyafetlerle dolu Türk usulü bir bit pazarındaymışım gibi hissediyorum.

Yani hocam şunu demeye çalışıyorum; biz üniversitede bütün o sosyoloji derslerini, Türkiye’nin toplumsal yapısını, toplumsal değişimin evrelerini, sanayi toplumunu, sanayi ötesi toplumu, sosyoloji kuramlarını, Auguste Comteleri, Thomas Aquinasları, Saint Simonları, Emile Durkheimleri, İbni Haldunları, Marx Weberleri, Raymond Aronları tam on iki yıl boyunca ağzından çıkanı ayet zanneden, kanun çıkarmakla toplumsal sorunları kökünden çözeceğini zanneden muhafazakâr İslamcı bir hödüğü dinlemek için mi okuduk?

Yunanistan’da Kıbrıs meselesiyle ilgili ‘’ Öyle bir ortak pozisyon belirleriz ki, buradan herkes kazançlı çıkar. Sadece 3 taraf, 4 taraf değil, bütün taraflar kazançlı çıkar." sözlerini sarf eden eski dışişleri bakanı yeni başbakan Ahmet Davutoğlu aslında bu sözlerle Doğu Akdeniz’de çingene tiyatrosunu andıran Mavi Marmara olayında Müslümanları İsrail’e nasıl sattığının da şifresi veriyordu. Maalesef AKP’nin Ortadoğu ve Türkiye’de siyasi sinerji için tertiplediği Mavi Marmara olayında Milli Görüş deney faresi olarak kullanıldı ve ümmetle ilgili tüm enstrümanlarını AKP’ye kaptırdı.

Siz bir sımsıcak bir çölün ortasında, kupkuru kapkara sarp kayalarla kaplı bir dağın tepesinde oturmuş kırbanızdan soğuk suyu yudumlarken bir vadinin düzlüğünde elleri kılıçlı, mızraklı arkasında okçular tam 314 Müslüman’ın 1500 kişilik müşrik Arap ordusuna karşı insanlığın onuru için cansiperane bir şekilde savaştığını görseydiniz yine de gider oyunuzu kazanacak olan o % 51’e verirdiniz.

AKP hükümetinin en adil taraflarından birisi kabuk attığı her sanatçı kılıklı insanları tıpkı aç köpekler gibi siyasi muhaliflere havlattırmasıdır. Yani AKP iktidarı döneminde sesi çıkan kuçukuçular AKP’den önceki hayatlarında bu ülkenin köklü meseleleriyle ilgili tek cümle kuramayan en küçük risk alamayan aptallardır.

Maşallah Kuzey Kıbrıs’ta devlet düzeni 1980’lerde Türkiye’de ortaokul ve lise mekteplerinde okuduğumuz An English For Turks adlı İngilizce ders kitabındaki konular gibi soldan işliyor. For example; If your car breaks down on a motorway you must call a mechanic immediately. ( Farkındaysanız abi bir el atın da şunu vurduralım olayı yok.)

Kastel’deki restore edilmiş tarihi Memiş Ağa konağından Karadeniz’e bakınca manzara sonbaharın en ağır demlerinin yaşandığı şu günlerde insan ister istemez çarpılıyor. Yağmur yüklü kurşuni bulutlar Rize burnuna yığılmış. Tepeleri karlı pus içindeki sıralı dağların sahil boyunca yakınlaştıkça görüntüleri berraklaşıyor. Tepesinde bir tutam bulutla heybetli Çamburnu irtifa düşürerek Karadeniz’in içine kadar giriyor. Sahilin boşluğunda süzülen martıların hemen ilerisinde paslı gemilerle dolu dağınık bir liman. Otoyolun refüjünde sıralanmış gri renkli elektrik direkleriyle tanımı zor bir soğukluk, bir donukluk sahili kuşatmış. Akşamın ilk dakikalarındaki o bildik yalnızlık duygusu, insanın içinde büyüyen o boşluk ve Karadeniz metafiziği için uslu bir düşünce dalgınlığı.

Millet olarak oturduk her gün bir ünlünün, bir sanatçının, bir modacının, bir sporcunun, bir yazarın, bir bilim adamın, bir akil adamım AKP’nin politikadaki şaibeli maharetleriyle ilgili faziletli sözler ettiği şu günlerde söz sırasının eski Türk porno yıldızı Zerrin Egeliler’e gelmesi için sabırsızlıkla beklemeye başladık.

Milli Görüş Türkiye’de o denli önemli bir siyasal oluşum ki, AKP ve işbirlikçi Tayyip Erdoğan Türk ordusunu tasfiye etmeden önce uyduruk bir mahkeme kararıyla Saadet Partisinin genel başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı Türk siyasetinden tasfiye etti. Milli Görüş’ten sonra Türk ordusunun kurmay kademesindeki generalleri uyduruk davalarla tutukladı, sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nu ex etti ve son olarak da en zayıf halka olan cemaati devre dışı çıkardı. Siyasi analistlerin yıllarca ısrarla göz ardı ettiği analizin özeti; AKP önce Türk ordusunu değil Milli Görüş’ün liderini yalnızlaştırdı, medya gücüyle itibarsızlaştırdı ve devre dışı bıraktı.

Bugün de ekstra bir şey yok. Yazar Alev Alatlı, ki ben o kokananın cumhuriyetin gerçek bir babaannesi olduğunu zannetmiştim, 1.5 milyon Iraklının ve 20.000 Suriyelinin katline yardım ve yataklık yapan, iktidarında kitaptan % 26 vergi alan Lahey Adalet Divanında yargılanması gereken Allahsız kitapsız bir katile asal sayılardaki sıralama konusundan örnek vererek övgüler yağdırdı.

Diyanet işleri başkanının ‘’ Papa cenaplarıyla’’ çok meşgul göründüğü o günlerde AKP’nin hırsızlık ve yolsuzluk düzeninde işsiz, aç, biçare kalmış bekâr Türk erkeklerinin şişme bebek siparişi verebilecekleriyle ilgili dini bir fetva verebilmek için Ofluluktan kaynaklanan tüm dindarlık rezervlerimi seferber etmek zorunda kalmış olsam da hükümetin ilgilenmediği bu sosyolojik duruma henüz bir çare üretemedim.

Türk eğitim sisteminin tek iyi tarafı ilkokulların kırık dökük sınıflarının duvarlarına asılmış mevsim şeritlerindeki kocaman, tozlu demode resimlerin gözbebekleri izlediği yerçekimsiz çizgi filmlerle iyice kirlenmiş çocuklara hayat hakkında hayal kurabilecekleri şeylere hala MEB’in sahip oluşudur.

Bazıları Recep’i Mısır devlet başkanı Abdülfettah El Sisi’den çok daha mübarek bir zat zannediyor. Oysa iki politikacının da Refah’ı kapattığını unutuyorlar. Mısır’ın asker kökenli başkanı Sisi Filistin’in Gazze kesimine yardım geçişini önlemek için Refah sınır kapısını insan ve mal geçişine kapattı. Onunki sadece bu kadar. Oysa Recep’in iktidarında Refah partisini kapatma davasının bir devamı olan uyduruk bir siyasi davayla ( kayıp trilyon davasıyla! ) Milli Görüş’ün lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı Türk siyasetinden haksızca tasfiye edilmişti. Yani Recep Refah’ın devamı Milli Görüş’ü Türk siyasetinden tasfiye ettiği gün Müslümanların beyni tamamen devre dışı kalmış ve Ortadoğu kan gölüne dönmüştü. İşte hoca bu acı realite için onlara edebinden dolayı Bizans’ın Çocukları derken aslında onlara orospu çocukları diyordu.

Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretindeki görüntülere bakıyorum. Cumhurbaşkanlığı güya İngiliz kraliyeti gibi çakma bir tören düzenlemiş. Ak Sarayla tören alanı arasındaki mesafe çok uzun olunca Recep’in ponponlu tören eşeklerinde disiplin bozulmuş, ovaya salınmış Merzifon eşekleri gibi salmış kendilerini. Bandonun sesini sadece Ankara’daki alakargalar duyuyor. Putin saraya girişinde yaşanan inzibat görünümlü resmi panik ise tam komedi. Sonuç; Recep cumhuriyeti çaldı ama görgüsüzlüğüyle millet olarak bizi de Ruslara rezil ediyor.

Ne cümbez ağacından düşmüş bir cambaza gülen Japon pipisi Türkçe lehçeli curcunabaz Kıbrıslılar ne öğle vakti bile aşk kokan yakıcı Akdeniz güneşine regl halde yakalanmış Regginalı Latin kadınlar Akdeniz’in metafiziğine dahildir. Hayatla yarışmayan büyük bir başıboşluk, tıpkı yaşlı bir zeytin ağacı gibi insanının hareketlerine de bin yıl prova edilmiş gibi oturmuş bir oturaklılık, ama günde üç kez kahve içmeden ayılamayacak türden de bir uyuşukluk. Akdeniz’in ufkundaki o kesif lacivertin ne kadarı umuda yelken açmış bir teknenin batmasıyla cesetleri şişip karaya vurmuş siyah derili Afrikalıların rengi, işte onu bilemiyorum.

AKP’li politikacıların düşünce genetiğini tahlilde en ileri aşamaya geldiğimizden artık bu gezegende çok fazla sır kalmadı denilebilir. Örneğin AKP’li bir politikacı ateistlerle Evrim Teorisi’ni tartışırken politik kaygılardan dolayı asla risk alıp direkt yaradılış gerçeğini savunma gereği duymaz. Onun yerine sakinleştirici enjekte edilmiş muz ikram ettiği bir maymunun kafasına yeşil bir takke koymayı geçirir ve böylece zevahiri kurtardığını düşünür. AKP’li politikacı bu davranışıyla siyaseten hedefine vardığını düşünürken ilaçlı muz yiyen maymuna ise ellerini çırpıp etrafa gülümsemek kalır.

Yavru vatan Kıbrıs’a gidip gece yarısı uçsuz bucaksız bir ovada trafikte seyrederken ekiplerce durdurulup bir polis memurunun ‘’ Size küçük bir cezamiz olacak!’’ cümlesini duyana kadar Türkçe’nin Japon pipisi türünden bir lehçesinin olduğundan haberim yoktu. Emperyal bir ülkenin dilinin yazarıyım. Dolayısıyla bir Kıbrıs romanı yazana kadar kıçınıza batacak dikenlere tahammül edin.

Karadeniz’in hırçın dalgalarının bazalt kayalara çarpıp her defasında köpüklenerek etrafa saçıldığı, iyot taşıyan sert rüzgârlarının insanların nikotin keyfini biraz daha bulaştırdığı, günlerce yağan yağmurların insanı kararlı eylemlere mecbur ettiği sonbaharın son günlerinde Karadeniz’e bakan sıra dağlarında çoktandır matlaşmaya başlayan kesif yeşillik giderek çözülmeye ve yerini sararmış, kısmen kızarmış orman görüntülerine bırakmaya başladı. Zarha mahallesinde bahçelerdeki fındık ağaçları püsküllendi. Evlerin yakınlarındaki üzüm asmaları yapraklarını dökerken gösterdiği direnç gerçekten şaşırtıcı. Ve portakallar, mandalina ağaçları, karayemişler, yenidünyalar mevsimsiz büyük bir cennetin küçük çalılıkları gibiler.

Rum çehreli, iri çatık kaşlı, hala baston tutabilen elleri titreyen yüzünü çoktan geçmiş Kirintalı Apsuli ninenin anlattığı insanı kadim geçmişiyle hoyratça yüzleştiren muhacirlik hikâyelerine göre Rus ordusu henüz Of’a ulaşmadığı halde evlerini, köylerini terk eden Türklerin bazı gelinleri iki bebeğini de bir kumar ağacının altında bırakıp kaçacak kadar erdemsiz insanlarmış. Dahası eşkıyalığı maharet bilen Oflular I. Dünya harbinde en ateşli cephelerden birinin Kelali tepelerinde Ruslarla Türk milisleri arasında yaşandığını görmeyecek kadar kör savaştığı siperleri koruyamayacak tarihe sağır insanlarmış.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Kasım 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

Dipkarpaz’da akşam olmuş, hava rüzgârlı, marinadaki yatlar dalgalarla sürekli inip kalkıyor. Üstelik küçücük bir yerde lokantayı bulamıyoruz. Deniz fenerinin olduğu taraftaki yapılarda şüpheli bir terk edilmişlik var. İşin içinde İsrail olunca kafamda kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki dolaşmaya başlıyor. İsrail neden Kıbrıs’ın kuzeyinde lüks yatlarla dolu bir marina inşa eder? Bir ara gözüm lokantanın burjuva kitaplığına takıldı. Kitapların hepsi İngilizce, tek bir Türkçe kitap bile yok. Bir casus gibi süratle kitapların isimlerini okuyorum. İçlerinde kırmızı kapaklı olana gelince adanın tüm siyasi şifresini çözmüş gibi durdum. Kitabın adı Melting Pot Theory. Kültürel asimilasyonu konu alan bir kitap. Parçaları yan yana koymaya çalışıyorum. Kuzeye ambargo uygulandığından Türkler sürekli adadan kaçıyor. Buna karşılık adaya Afrikalı siyahlar yerleşiyor, hatta Protestanlar küçük bir kilise bile kurmuş. Yani Kıbrıs kültürel ve demografik asimilasyonla adım adım yutulmaya çalışılıyor. Ve bunu Güney Kıbrıs’la ilişkileri çok iyi olan İsrail yapıyor.

Önceki papaya pek muhterem papa cenapları diyen cemaatin lideri Fethullah Gülen ile papa Franciskus’a kutsiyetpenahları diyen Türkiye Cumhuriyetinin reisicumhur makamındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi açıklamalarına bakılırsa her ikisi de papayla itikatta, mezhepte ve amelde çok iyi anlaşıyorlar. Türkiye’de ise Müslümanlar dinlerinden utanır bir haldeler. DİB’nın açıklamalarına bakılırsa Müslümanlar medeniyet iddiasından tamamen vazgeçti. Anadolu’yu bütün halkıyla ‘’ reel politik!’’ diye diye neredeyse Vatikan’a bağladılar.

Evrim teorisi; başlangıçta maymundunuz, kuyruğunuz taşların arasına sıkıştı ve koptu, çenenizi bir yerlere çarptınız, içeri battı, kıllarınız döküldü, sonra dik yürüyen insanlar oldunuz.
Yaradılış gerçeği; Allah ( CC ) ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’i ( AS ) topraktan yarattı ve ona eşyanın tüm isimlerini öğretti. Yani söylendiği gibi insanlık mağaralardan türemedi. İnsan başlangıçta medeni olarak yaratıldı. Şeytan onu yoldan çıkardı ve ilkelleştirdi. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Dolayısıyla maymunlaşıp birbirinizi yemeyin.

Salamis harabelerinde ‘Roman villa’ olarak adlandırılan ama gerçekte sadece zeytinyağı üretilen bir imalathane bölümünü geziyorum. İmalathanenin duvarlarını, odalarını, mahzenlerini tek tek inceliyorum. İnsan topraktan alırken ve o aldığı şeyi bir şeye çevirirken ne kadar da mütevazi. Buna rağmen insan tanrıdan bizzat aldığı o şeyi gidip başsız mermer heykellere dolu bir sunakta sahte tanrılara sunabiliyor.

Çaykara kavalının çalındığı oldukça otantik bir ezgi eşliğinde henüz HES’lerle talan edilmemiş, azgın floralı ormanları yollarla tıraş edilmemiş, fauna akustiği tümüyle susturulmamış Karadeniz vadilerinin sisli derinliklerinde dedelerimizin ninelerimin insanlarının yaşadığı asude bir köyde hayal aleminde dalıp gitmek insanda bir bebeğin annesinden dinleyip uykuya daldığı o ilk ninninin huzurunu çağrıştırıyor.

Müslümanların bugünkü haline bakıldığında kıyametin kopmasına çok faz kalmadığı anlaşılıyor. Bir bedevi çadırında sıra sıra dizilmiş kadınlar erkeklere popolarını sallıyorlar. Türkiye’de fenafillaha ermiş bazı hacıbegiçler aşka gelip hükümete politik ilahiler okuyorlar. Bir başka cemaatin çalgılı sözlü zikir ayininde transa geçip ayılıp bayılanın haddi hesabı yok. Bir diğerinde şeytan tempoyu cehennem ateşinin ortasından ayarlıyor, diğerleri cahiliye dönemindeki Araplar gibi kadınlı erkekli kendilerinden geçiyorlar. Bir Uzakdoğulu Müslüman sürekli Kuran okuyor, bazı kadınlar Kuran’a vahşi hayvan reaksiyonu veriyor ve bayılıyor.

Trabzonspor belki yedinci şampiyonluk kupasını Fenerbahçe’ye çaldırdı ve AKP hükümetinin adaletsizliği ve UEFA’nın umursamazlığı sayesinde bir türlü geri almayı da başaramadı. Lakin Trabzonspor’un elinde bir lig şampiyonluk kupasından çok daha büyük bir hazine var. Ve şu ana kadar hiç kimse bunun ne olduğuna bir türlü uyanamadı. Trabzonspor’un elinde dünya futbol tarihinin en büyük şike komedisinin Türk ve dünya mahkemelerince tescillenmiş muazzam bir senaryosu var. Yani en kötü haliyle Oscar’a aday olabilecek hatta Oscar kazanabilecek bir hikâye bu. Trabzonlu yönetmenler senaristler popülist kültür kalıplarıyla kadim Karadeniz kültürünü talan edeceklerine bir araya gelip Türk siyasetini sporunu ters yüz eden bu konuyu beyaz perdeye taşımalıdır.

AKP’li politikacıların antik Yunan tanrılarından aşağı kalmayan hayata tebelleş olmuş kof kibirlerini fark ettiğimiz günden beri laik Kemalist Bedri Baykam ve taze Bizans kakası gibi kokan Okan Bayülgen, Armağan Çağlayan’ın kibirlerine daha sempatik bakar olduk.

Bence yılın en komik olayı vakti zamanında besmele-i şerif ile açılmış bir meclisin AB’yi memnun etmek için Tiran’a homoseksüel gönderme kararını onaylamışken Milli Gazete’nin sadece cılız bir top atışıyla homoseksüel gemisinin isabet alması ve üç homoseksüel temsilcisi milletvekilinden ikisinin tevbe-i istiğfar edip panik halinde o yolculuktan firar etmiş olmasıydı.

Benim gözlemlediğim kadarıyla Galatasaray yönetimi İtalyan teknik direktör Prandelli’yi sanki Avrupa’da başarılı olmak için değil de Florya’daki idmanlarda topçulara parende çalıştırsın diye transfer etmiş gibiydi.

Her ne kadar AKP’nin modern Türkiye Cumhuriyetinin üç yüz altın yumurtlayan tavuğunu Hıristiyan sermayeye nasıl pazarladığı konusu turbo kapitalizm içinde ayrı bir bahis konusu olsa da bence Recep Usta Türk halkına yaptığı siyasi ihanetinin ödülü olarak en büyük Vatikan Kraliyet nişan madalyasını ve pasteur derecesinde bir Hıristiyan azizi ilan edilmeyi hak ediyor.

‘’ Kıbrıs gerçekten de korsan bir ada. Eski Yunanlar gelmiş sulamış, Romalılar gelmiş sulamış, Cenevizliler Venedikliler, tapınak şövalyeleri gelmiş sulamış. Osmanlı da gelmiş doğal olarak o da düzenini kurmuş. Sonra İtalyanlar ve İngilizler gelmiş. Güney’deki Rumlarla ırki açıdan bir yakınlıkları olmamasına rağmen yeniden Yunanlılar tebelleş olmuş adaya. Son olarak Türk askeri gelmiş onlar da düzmüş bizimkileri. Dolayısıyla Metin ağabeyciğim piçiz biz! ‘’ ilk fırsatta adadan kaçmaya çalışan bir Kıbrıslı işletmeci

Küçük ve hödük bir zekâları var. Çoğu lisede okurken arzularını ertelemiş imam hatip kökenli. Ülke için ciddi bir planları karşılarındakine en küçük bir saygıları yok. Ağızlarından çıkan her söz bir ayet gibi bu ülkenin kaderine dönüşüyor. Politikada tek işleri var; her şeye sabotaj düzenlemek. Muhalefete, Türkiye’ye, komşularına, insana, Müslümanlara, Kürtlere, işçilere, çevreye, ağaca, dereye, tarihe, tanrıya, dine, imana, Allah’a sabotaj düzenlemek. Karınlarını sabotaj düzenleyerek doyuran bir tür canavar bunlar. Yani hayatı tüm hatlarıyla sabote etmeyi politika zanneden uğursuz bir Moğol geniyle karşı karşıyayız.


QUIS POLITIQUE

Katolik Hıristiyanların Vatikan’daki dini lideri, kanaatimize göre gusül abdesti almadığı için cenabet Papa Franciskus Türkiye’de reisicumhur düzeyinde ağırlanmaktadır.

Yukarıdaki objektif olayla karşılaştırıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanı resmi molla sıfatlı Mehmet Görmez’in Vatikan’a ya da bir Frenk ülkesine resmi bir ziyarette bulunursa en iyi ihtimalle hangi düzeyde karşılanır?

A ) Devlet başkanlığı düzeyinde
B ) Başbakanlık düzeyinde
C ) II. kâtip düzeyinde
D ) Maslahatgüzar düzeyinde
E ) Reisülküttap düzeyinde


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

27 Kasım 2014 Perşembe

CYPRUS CHRONICLE

Aman Allah’ım, bu mucize gibi bir şey. Karşıdan ters yönden ilkokul numarası gibi plakası olan bir araba geliyor ve üstelik sürücüsü de yok. Pardon Kıbrıs’taymışız.

Kıbrıs’ın siyasi yapısını özetleyen kelime; gancelli. Gancelli evlerin bahçe kapısına verilen isim. İtalyanca gibi l’den şeddesi olunca Türkler yıllarca Rumca zannetmişler kelimeyi. Rumlar ise kanca kopça türü bir şey olduğunu düşünüp Türkçe zannetmişler. Tıpkı her iki tarafın Kıbrıs’ı kendisinin değil de diğerinin hakkı olduğunu zannetmesi gibi bir şeydi bu. Gerçekte ise gancelli sadece Kıbrıs’ta türemiş bir kelime.

Savaş sonrasında tümüyle giriş çıkışın yasaklandığı Maraş bölgesinin sınırından geçiyoruz. Terk edilmişliğin, çürümüşlüğün ve yakın tarihteki bir kaosun tüm izleri hala ortada duruyor. Her siyasi askeri kaosta olduğu gibi zaman Maraş’ta donmuş, insan olamamak insanca yaşayamamak, modern barbarlık açık bir müzeye dönüşmüş durumda. Sanki bu işten başı ağrıyan Rumlar ara bölgedeki tel örgülerden taşan dikenli azman kaynanadili çiçekler gibi babutsalar alaycı bir şekilde Türk tarafına sürekli dil uzatıyorlar.

Akşamüzeri Dipkarpaz’dan Mağusa’ya dönüyoruz. Yolun her iki tarafındaki tarlalarda iri gözlü siyah yaban eşekleri otluyor. Bazıları yoldan tek tük geçen arabalara dadanmış. Bomboş tarlalar, sıralı zeytin ağaçları. Rumlardan kalma çatıları yıkılmış çiftlik evleri. Tümüyle Akdeniz kokan bozuk bir asfalt yoldan sürekli soldan akıyoruz. Kirpiklerimizi kıstık en küçük aykırı bir hareket için bulanık hayallerde geziniyoruz. Ufukta tatlı ölgün bir kızıllık, arada bir görünen laslacivert bir deniz. Derin bir sessizlik, insafsız bir insansızlık. Ve her şey fazlasıyla Akdeniz.

KKTC'nin en rasyonel icraatı adadaki tüm yaban eşeklerine bedava saman veriyor olmasıdır. Türkiye Kıbrıs'a su götürüyor, yollarını yapıyor, Rumlara karşı güvenliğini sağlıyor. Kıbrıslı siyasetçiler ise adayı yalanla ve samanla idare ettiklerini zannediyorlar.

İsraillilerin yaptığı Gate Marina’dayız. Dışarıdaki iyotlu Akdeniz rüzgârı lüks yatları sarsıp duruyor. Masamızda savunmasız şeftali kebabı. O denli geniş ve ferah bir mekân ki insan biraz heyecan olsun diye gölgelerde hayaletleşmek istiyor. Her şey o denli lüks o denli lezzetliydi ki bir ara lezzetten ve ruhuma batan o lüksten zehirlenip zehirlenmediğimi anlamak için lavaboya kadar gidip aynada kendime ve gözlerimin altındaki morluklara bakma gereği duydum.

Belki birçok insana tuhaf gelecek ama Karadeniz’in bin bir türlü halini görmüş bir yazar olarak söylüyorum; Dipkarpaz’dan Mağusa’ya dönerken Suriye tarafında gördüğüm laslacivert hatta laplacivert Akdeniz Karadeniz’in bütün o depresif karalarından bile çok daha karaydı.

Bence İstanbul’daki Ayasofya kilisesinin camiye çevrilmesinden sonra Müslüman Türklerin Hıristiyan Rumlara attığı en şık medeniyet gollerinden birisi Kıbrıs Mağusa’daki Saint Nicolas katedralinin Lala Mustafa Paşa Camisine çevrilmiş olmasıdır.

Venedikliler ve Cenevizliler tarihte Akdeniz’in limanlarında nasıl ticaret yapmışlar, nasıl zengin olmuşlar ben şahsen bir türlü anlayamıyorum. Zira Akdeniz’de ticaret yapmak mucize gibi bir şey, hatta bütün Akdeniz’e yoğurt çalıp mayalanma ihtimali orada ticaret yapıp zengin olma ihtimalinden çok daha yüksek.

Kıbrıs’ın asfalt yollarında soldan akarken tıpkı Las Vegas, Arizona, Nevada eyaletlerindeki gibi rüzgârla yollarda yuvarlanan kurumuş bir diken topları görüyorum. Üstelik benim üçüncü romanım Karakoncolos da Sibirya steplerinden kopup gelmiş bu türden bir dikenin gece dışarı asılmış bir papaz cübbesine bulanmasıyla doğuyordu. Birinci diken topuna aldırmıyorum. İkincisini de görmezlikten geliyorum. Ama üçüncü ve dördüncü diken toplarının kıpraşmasından sonra kesin bir kanaate varıyorum. Karakoncolos Kıbrıs’ta.

Salamis harabelerini dolaşıyoruz, durduk ne nedir diye düşünüp anlamaya, bir tiyatro tribünlerinin en ortasına en tepesine oturup Salamis’in tarihteki yönetsel aklının çapını ölçmeye çalışıyoruz. Bir grup Türk muhafazakâr da harabeler arasında dolaşıyor. ‘’ Abi hepsi aynıdır, harabe harabedir. Gelin sizinle hamam bölümüne gidek, zamanında orda çok cevizler kırılmış!’’!

Salamis harabelerinin mermerden yapılma tanrı heykellerinin köşelerine dikildiği sunak odasındayız. Tıpkı Türkiye’deki kadim medeniyetlerden geriye kalmış ve zamanımızda modernliğe esir düşmüş köleler gibi, bedenleri var ama başları yok. Üstelik yakınlardaki bir hamamın mahzeninden baş tanrı Zeus’un tehditkâr sesi geliyor.

Daha önce bu blogta Akdeniz için yazdığımız, Akdeniz, hakkında şiir yazılamayacak hayal kurulamayacak kadar pornografik bir denizdir, aforizmasını teknik bir arızadan dolayı okuyucularımızın belleğinden geri çekilmiştir. Okurlarımız aforizmayı bloga iade edip hiçbir ücret ödemeden yeni aforizmalarla değiştirebilirler. İlgilerine teşekkür ederiz.

Güneş sarı sıcak renkli huzmelerini kurşuni bulutların arasından uçsuz bucaksız Kıbrıs ovasına salmış durumda. Dağ tarafında tatlı bir gökkuşağı belirmiş. Hesabımıza göre tam altından geçiyoruz ama hiçbir şey değişmiyor, trafik yine soldan akıyor Kıbrıs’ta. Şoförüm caz çalan bir radyo kanalı aramakla meşgul. Caz, klasik, pop müzik derken Rum radyosunda panik haberler okunuyor. Günlerden pazar olduğu için ovanın tam ortasında sarı taştan yapılmış Aziz Barnabas Kilisesi’nin Rum ziyaretçikleri var. Sonuç: Kıbrıs Kıbrıs!

Benim gözlemlediğim kadarıyla Kıbrıs’ta sıkı bir modern romanla Türkçe’nin kuşatıp emebileceğinden çok fazla edebi insani siyasi ve sosyal malzeme var. Ama kendisi havaalanında çay içerken bana kemerimi çözdüren x-ray’a duyduğu güveni insana duymayan Rum aksanlı o kokana memurdan sonra Kıbrıs için yeniden konsantre olup Salingerleşmem gerçekten çok zor.

QUIS CYPRUS

Yer KKTC Ercan Havaalanı girişi. Elimde bir çantayla bavul bandı kuyruğundayım. Çantayı x-ray taraması için banda bırakıyorum. Saatimi, cüzdanımı ve telefonumu yan tarafa bırakıp x-ray kapısından geçiyorum. Kemerimi çıkarmadığım için doğal olarak cihaz ötüyor. Yalnız benden önce üç kişilik Doğulu çehreli bir grup geçti. X-ray cihazı üçünde de ayrı ayrı öttü. Yolcular bavullarına doğru yöneldiler. Hemen karşıda yüksekçe bir masaya oturmuş x-ray kapısını kontrol eden Rum çehreli çirkin Kıbrıs memuresi kadın onları ‘’ Tekrardan geçiniz beyefendi. ‘’ diye uyardı. Aralarında gülüştüler, hiç aldırmadılar. Ve ben bu durumu çok net gördüğümden bende de çalınca aldırmadım. O anda zihnimden geçen düşünce; ‘’ Çaldıysa çaldı, alt tarafı güvenliğini Türk askerinin sağladığı, yollarını Türkiye’nin yaptığı, suyunu Türkiye’nin verdiği 82. vilayet olacak bir yerden çıkıyoruz işte, nedir yani!’’ Üstelik bu korsan ada için sadece üç günlük gözlemle ciddi bir roman yazma planım var. Tam bunları düşünüp saatimi, cüzdanımı ve telefonumu alıp çantama yönelmişken gümrük memuresi olacak Rum çehreli Kıbrıs kokanası vurgusu sünnetli Türkçesiyle bana; ‘’ Beyefendi kemerinizi çıkarıp tekrar geçiniz.’’ deyor. Yani onca ‘düüt!’’ sesi içerisinde kadın sadece benim ‘’düüüt’’üme takıldı. Ben de önünde bir fincan çayla sağa sola talimat yağdıran kadını ciddiye almadım. ‘’ Herkeste ötüyor bende de öttü işte, ne var yani!’’ Ben kadını umursamayıp çantamı almaya kalkınca bandın başında bekleyen polislere sünnetli Türkçesiyle eliyle beni işaret edip;’’ Memur bey bu beyefendiden şikâyetçiyim!’’ dedi. Öyle deyince ben de sinirlendim. ‘’ İyi, alırsınız beni, çıkarmazsınız beni Kıbrıs’tan!’’ diye sertçe üsteledim. Üsteleyince hafif bir terör havası esti, polisler birden hareketlendi. Derdimi yanımdakine bile anlatamıyorum. Bütün ada bir olmuş b.ktan bir kuralı bana uygulatıyor. Herkes durmuş bir terör şüphelisi gibi bana bakıyor. Mecburen döndük geri, çıkardık kemeri. Bu kez ötmedi alet. ‘’ Oldu mu şimdi? Tamam mı? ‘’ Kadın sustu. Yani bütün olay bu. O anda coğrafya derslerinde şehadet parmağı şeklinde haritasını ezberlediğimiz, kardeşimin askerlik yaptığı, kahramanlıklara konu Kıbrıs birden tenekeye dönüştü gözümde.

Şimdi yukarıdaki olaya göre aşağıdakilerden hangisi devenin en doğru parçasıdır?

A ) Yazar kibirli, bencil, ukala bir kişidir.
B ) Yazar bir kuralsızlık içinde kendisine kural dayatılmasına isyan etmektedir ve haklıdır.
C ) Bütün Kıbrıs bürokrasisi haklıdır ve yazar yerden göğe haksızdır.
D ) Yazarda beliren Türk ordusu derhal bu korsan adayı işgal etmeli ve 82. vilayet olarak Türkiye’ye bağlamalı düşüncesi çok haksızdır.
E ) Yazarın İskenderun’da taştan gemi, Kıbrıs için roman yazarsam öpsünler beni, düşüncesi külliyen yanlıştır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Kasım 2014 Pazartesi

TURKISH CHRONICLE

Mustafa Kemal ‘ barbar Türkleri ’ ölüm ve yok olmakla korkutup batının muasır medeniyet seviyesi önünde diz çöktürdü. Adnan Menderes ise Müslümanlara demokrasinin şeriattan aşağı kalmayan çok büyük bir nimet olduğuna ikna etmek için hayatını feda etti. Turgut Özal ve onun siyasi ardılı Tayyip Erdoğan ise turbo kapitalizmle kuşatılmış yüksek piramitlerle dolu Türkiye gibi bir ülkede kölelik statüsünde de mutluluk numarası yapıp nasıl siyasi Polyannacılık yapılacağını öğretti.
- bir şey desem söz olur, demesem maraz olur -

AKP hükümeti İsrail’in genişletilmiş BOP adına çalıştıkları o denli belliydi ki, başbakanları Recep Usta dahil AKP’nin bütün iguana dilli bakanları ve sözcüleri tam on iki yıl boyunca koro ve solo halinde salya sümük ağlayarak Türkiye’yi adeta Yahudi hahamlarının örgülü saçlarını sallayarak dualar ettiği Doğu Kudüs’teki Ağlama Duvarına çevirdiler.

Adem’in altından yaratılışı bittikten sonra Tanrı her ırktan kocaman gövdeli gözleri çekik, teni siyah, büyük çeneli saf görünümlü birer baba erkek daha yarattı. Hepsini yaratılış sırasına göre kalın bir tahtanın üzerine oturttu. Zebanilere ellerindeki zincirleri ve ayaklarındaki prangaları çözmesini emretti. Bir süre öyle sessizce oturdular. Sonra hiçbir sebep olmaksızın altından olan en beyaz tenli olanı Latin görünümlü olanın ensesine bir şaplak attı. Çinli Afrikalının tenine dokundu ve elinin kararıp kararmayacağını merak etti. Beyaz gözlü Yunanlı ve karakaşlı Persli hiçbir sebep yokken karşılıklı tokatlaştılar. Hintli eğildi ve edepsizce aletine tuttu. Mısırlı edep yerlerine örtmesi için Hintliye kendi eteğinin yarısını yırtıp verdi. Kızılderili derin bir iç çekti ve siyah kaküllerine üfledi. ‘’ İnsandan çekeceğimiz var.’’ dedi. Aborijin ise sadece dudağını bükmekle yetindi. ( aforizma İslam itikadı açısından riskli olup geri çekilmiştir. )

Bir romanın kurgusu o romanın yazıldığı ya da yazarın çocukluğunun geçtiği coğrafyadaki en karakteristik ağacın yaprak motifi türünden biyolojik mimariyle birebir aynı olmalıdır ki o edebi eser o coğrafyanın o toplumun hafızasında kalıcı olarak yer edinebilsin. Aslında Türk halkının çekemediği Orhan Pamuk’un birçok romanında yaptığı ve diğer Türk yazarlarının yapmayı bir türlü akıl edemediği şey tam olarak budur.

12 Eylül ana haber bültenlerinden; Bugün Ankara ve İstanbul’da yapılan aramalarda yasadışı devrimci komünist ve sosyalist örgüt üyesi sekiz terörist emniyet kuvvetlerince yakalandı. Teröristlerin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda beş adet ruhsatsız tabanca, iki adet el bombası, bir adet uzun namlulu suikast silahı, çok sayıda mermi ve bomba yapımında kullanılan dinamit lokumu ele geçirildi. Teröristler yapılan sorgularında daha önce Ankara’da İstanbul’da gerçekleştirilen silahlı saldırılardan dördünü üstlendi. Teröristler eylemlerinden dolayı pişman olmadıklarını söylediler ve devrimci sloganlar atarak sol yumruklarını sıkıp havaya kaldırdılar.

Modern insan ölüm korkusunu en çok atmosferin en yüksek noktasında yani ölüm meleği gibi özenli bakışlı hosteslerin onlara birer uzaylı diliyle konuştuğu uçak yolculuklarındaki bol kelime-i şehadetli, salavatı şerifeli suskun türbülanslı dakikalarda hissediyor.

Of’ta öğretmenlik yapıyorum. İlk kez okulun düzenini bozan bir çocuğu azarlama gereği hasıl oldu ve nöbetçi öğretmen olarak onu azarladım. Azarlanan çocuk boş çuval gibi ayılıp bayılmaya başladı. Meğer çocuk İstanbul’daki en büyük Oflu mafya babasının biricik evladıymış ve okul müdürüne bizzat emanet edilmişmiş. Yani bir tür Don Carleone’ye çatmışız. Tuhaflık üstüne tuhaflık, tam o panikte birisi okulun yangın alarmına basmış, sinir bozucu bir şekilde durmadan ötüyor. Çocuk ayılınca peşinde okul müdürü direkt ilçe kaymakamına çıktı ve pazarlığa başladı. ‘’ Yarın Metin Hoca’yı temizlettiriyorum.’’ ‘’ Yapma oğlum ben Metin Hoca’yı tanıyorum, o kötü bir şey yapmaz. O ne yapmışsa senin iyiliğin için yapmıştır.’’ ‘’ Yok, ben kararımı verdim, o iş tamam. ‘’ ‘’ Bence bir kez daha düşün.’’ ‘’…!?’’ ‘’ Çay, oralet, neskafe ne içersin? ‘’

Tayyip Erdoğan kendi şürekâsıyla II. Irak tezkeresine ‘’evet!’’ derken Hz. Muhammed’in (SAV) Mekke’nin ekâbir takımından kılıçla söküp aldığı insan olma hukukunu yeryüzünün büyük şeytanlarına satmış oldu. Yani Tayyip Erdoğan ve şürekâsı Hz. Muhammed’in İslam, merhamet ve yüksek ahlak hatırını hiçe saydı. Sonra Iraklıları ardından da Suriyelileri öldürttü. Yetmedi Moğol geniyle yoğrulmuş zehirli politik diliyle kendi kavmine de tecavüz etti. Şimdi aranızda bu aforizmaya itirazı olan var mı?

Megaron; önünde bir giriş, hol kısmı ve içinde yalnız bir odası bulunan taştan yapılmış basit Yunan evi. Sigaron: Of’un Solaklı Vasisinde Everest türü kayalık sivri bir tepeye verilen ad. Hiçbir Türk bilim adamını ilgilendirmediğinden aralarındaki linguistik ilişki tanımlanamıyor.

‘’ Hispanikler Meksika ve diğer Güney Amerika ülkelerinden ABD’ye kaçak yollarla göç edenlerin ortak adıdır. ABD’ye göçen uykulu görünümlü Hispaniklerin % 70’i ise Meksikalılardan oluşuyor. ABD’li siyaset bilimci Samuel Hungtington’a göre Hispanikler Amerikan değerlerini benimsemiyor, batı kültürüyle asimile olmadıkları için hala ona tehdit oluşturuyorlar. Bilindiği gibi ABD kültürü 17. ve 18. yy’da bu kıtaya yerleşen Anglosakson Protestanların değerlerine dayandığından * ’’ Hispanik Latinler durduk yerde batı değerlerine karşı cihat ediyor görünüyorlar. Bu bakımdan Hispanik Latinler Türkiye’deki Tayyipperest manyaklarla mukayese edilemeyecek kadar mübarektirler.

Amerika’yı kim keşfetti bilemiyorum ama 200 bin Suriyeli başımızdaki Firavun faresinin dışişleri bakanlığı döneminde katledildiğinden adım gibi eminim.

Bu ülkedeki saf Müslümanlar onlardan okullarından Firavunun tüm sihirbazlarının üstün marifetlerine sahip resmi bir karia çıkarıp kendilerine ve halka ahlak ruhu üflemesini beklerken onlar inandıkları Kuran’daki Tin suresinde Rahman’ın zeytin ağacına ettiği yeminden gafil bir şekilde ülke yönettiğini zannederek tam altı bin zeytin ağacının kesilmesine göz yumdular. Ve böylece AKP’nin hiçbir şaibe olmaksızın % 100 yerli zalim bir Nemrudi zihniyet olduğunu tescil ettiler.

Alt sınıflardaki erkek öğrencilere köylerindeki en büyük kertenkeleyi kuyruğundan yakalayıp okula götüren ya da bahar aylarında tam on iki farklı cins kelebek yakalayıp koleksiyon yapan öğrencilerin anatomi ilmine yaptıkları sıradan katkının karşılığı olarak İngilizce dersinden performans ödevi olarak yüz tam puanla ödüllendirileceğini söylediğim günden beri okulun üzerindeki genel düşünce balonu national geographic belgeseli misali rengârenk hayvanlarla dolup taşmıştı.

Tam iki buçuk aydır öğle namazlarını Zarha camisinin girişindeki üç metre boyundaki bir buçuk metre eninde derin dondurucu gibi klimalı, uhrevi bir kasayı andıran çelik bir tabutun önünde kılıyorum. Çünkü cami imamı olası bir hırsızlığa karşı kutsal hazinelerle dolu olduğunu düşündüğü tavus kuşu tüyü desenli manevi holün kapısını halka açmıyor. Tabutun üzerindeki gümüş varaklı hadisi şeriflerden birisinde ‘’ mümin camide sudaki balık gibidir!’’ diğerinde ise ‘’ münafık camide kafesteki kuş gibidir!’’ yazıyor. Lakin bütün bu kaotik duruma rağmen aklıma ölümle ilgili uçuk bir aforizma düşmedi.

Türkiye’deki en demokratik olay AKP’nin henüz Kunteper’in tarağı gibi galeyana gelip Adnan Oktar’ın silikon vadisini andıran televizyon stüdyosunu basıp at dudaklı avratları ahu figanlar arasında beytül mala yazdırmamış olmasıdır.

Anosolu bir öğretmen arkadaşım vardı. Ona tam on yıl boyunca; ‘’ Yapma etme, bunlara oy verme, ben bunları birinci elden tanıyorum, karşılarında tiyatro bile oynadım, bunlar birinci sınıf orospu çocuğudurlar, dindar göründüklerine bakma, imansızdırlar, Ebu Leheb’in torunlarıdırlar, bir ilahları yok, imansızların da bir imanı var, yani bunlar karanlıktaki aydınlık gibidir, bırak Türkiye’yi, tüm Müslümanları, insanlığı tek kalemde Yahudi’ye satar bunlar, ruhun duymaz.’’ dedim ama beni dinlemedi. Geçenlerde beni sokakta gördü, sanki hacdan gelmişim gibi bana sarıldı. Kulağıma; ‘’ Haklıymışsın dostum!’’ dedi ‘’ Bunlar gerçekten orospu çocuğuymuş!’’ Bu sözü duyunca birden irkildim ve geri çekildim. ‘’ Hayır, öyle değil, II. Irak tezkeresinden beri sen de bir orospu çocuğusun. Ama rahat ol o Rum annen işin içinde değil.’’ dedim. Gülüp beni yumuşatmaya çalıştı. Ciddiydim. Yüzümü astım ve yoluma devam ettim. Arkamdan; ‘’ Nasıl bu kadar haklı olabiliyorsun?’’ diye mırıldandı.

Bugün Anadolu’da AKP’liler ele geçirdiklerini zannettikleri modern Türkiye cumhuriyetinin siyasi mirasının tarihte Müslümanların Kâbe’nin azılı müşrikleriyle kılıçla savaşarak tüm insanlık adına elde ettikleri bir üst insanlık hukuku olduğunu göremeyecek kadar kör ve anlayamayacak kadar aptaldırlar.

AKP’li politikacılar kızken tecavüze uğramış yeni gelinin ruh hali içindeler. Yatıyoruz kalkıyoruz kaybettikleri bekâretleri için ağlıyorlar. Gerçekten de aradan aylar yıllar geçti ama onlar bir türlü iyileşemediler.

Herhangi bir Trabzonspor taraftarının Türk milli takımını desteklemesi için olması gereken minimum şartlar aşağıdaki gibidir.
A ) 2010 – 2011 Türkiye futbol ligi şampiyonluk kupasının Trabzonspor’a iadesi Fenerbahçe’nin bir alt lige düşürülmesi ve UEFA, spor bakanlığı, adalet bakanlığı, TFF ve Fenerbahçe yönetiminin Trabzonspor taraftarından resmi bir dille özür dilemesi
B ) Cumhurun başındaki zatı er tür organizmanın Türk siyasal sisteminden ebedi deffü reddi izalesi
C ) Fatih Terim’in Türk milli takımı, Galatasaray ve Türk futbolundaki mafyatik teknik direktörlük ağının cebren çökertilmesi
D ) Yıldırım Demirören adlı organizmanın TFF başkanlığı ve Beşiktaş’tan ezeli ve ebedi ihracı
E ) Fenerbahçe’nin Türk futbolunu esir almış şizofren başkanının Türk futbolundan deffü reddi izalesi
F ) Emre Belözoğlu organizmanın Türk futbolundan kayıtsız şartsız ihracı
G ) Volkan Demirel adlı ahlak engelli Fenerbahçe organizmasının Türk futbolundan geri dönüşümsüz olarak ihracı
H ) Türk milli futbol takımında futbol oynama şartının üç kız kardeşlerden birinde futbol oynama ya da oynayacak olma örtük şartının kaldırılması


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Kasım 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Öğretmenliğe ilk başladığım doksanlı yılların sonunda Sürmene’nin Vunit köyünde okulumuzda yazıcı olarak çalışan Paşa adlı kambur ve çirkin bir palavracının bana anlattığı ve onunda kurt dedesinin kurt dedesinden gelen çok eski bir hikâyeye göre; Bizans döneminde bölgedeki köylülerden vergi olarak alınan sütler belli yerlerde oluşturulmuş kurnalara dökülürmüş. Sütler seramik boruların içinden geçerek eski Heraklia limanındaki Konakönü’ndeki büyük bir köşkün havuzuna akarmış. Buradan büyük fıçılara doldurulan sütler gemilerle Bizans’ın başkentine götürülürmüş. Sütün lazım olmadığı zamanlarda ise bölge komutanı sarışın cariyeleriyle havuza girer ve edepsiz alemler yaparmış. Hatta Paşa bir pazar günü beni köyün tepesine götürmüş ve bahsettiği ufalanmış seramik boruların bir kısmını göstermişti.

Amerikalıların ve Avrupalıların kendilerini ve paralarını ne kadar kıymetli gördüğünün herhangi bir önemi yok; zira Meksika’nın bazı eyaletlerinde hayat şartları ne olursa olsun 1 Amerikan doları ve 1 Avro hala 1 Meksika pezosu üzerinden işlem görüyor.

Bugün Sürmene’nin Zarha mahallesinde ta Roma İmparatorluğu zamanından kalma geniş bir kral yolu buldum. O yoldan yürürken kendimi Roma’nın Kapadokya eyaletinin kuzeydeki sınır garnizonunda bir asker gibi hissettim. Ve şöyle dedim; ‘’ Roma cauta, causa finita!’’ ( Roma konuştu ve kaos bitti! )

Ben Müslümanlığı atom bombası yemiş çekik gözlü bir Japon için, Napalm bombasıyla vücudu yanmış Vietnamlı küçük bir kız çocuğu için İblisle ömür boyu sürecek ağır sıklet bir maçı zannediyordum. Meğerse sandıktan % 50’yle çıkıp Anadolu’da Nemrut gibi iktidara oturmakmış!

AKP’nin dudaklarından Dümbüllü ciddiyetsizliği dökülen çalışma ve sosyal bakanı Faruk Çelik’in soyadının Teflon olarak değiştirilmesi gerektiği yönündeki önerimi ayran gönüllü Türk halkının beğenilerine sunmak istiyorum.

Ahi Evren Dede Türbesi / kuzey duvarı / Trabzon

Ölümden dolayı ahl

1- Dünya, korkulu, sahili olmayan bir sudur.
2- Onda sefere çıkan kurtuluş ümit etmesi
3- Akıllı ol, nefsinin arzularına kendini kaydırma
4- İşte vücut gemisi, işte hayat limanı
5- Samimi iman, gönül selameti, dosdoğru olmak gibi birçok yüksek meziyetlerle hakkıyla süslenmiş bulunan ve yaklaşık elli
yaşlarında rahmet denizine kavuşan Trabzon Liman reisi İbrahim Efendi’nin ruhuna Fatiha

Hicri 1291 Rebiülahir

‘’ Folklor gösterisinde bırakın İspanya’yı; örneğin bir İskandinav ülkesinde ya da Almanya’da görebileceğiniz ritim ve figürlere bile rastlamanız mümkün. En iticisi ise Meksika’nın İspanyollar tarafından fethini ve Hıristiyanlığın zaferini kutlayan Tüyler Dansıydı. ‘’ Latin Amerika Başkaldırıyor

MEB’in yeni öğrenci tipi gerçekten de çok tuhaf. Matruşka bebekler gibi hiç sabit değiller, sırada sürekli sallanıyorlar. Sınıfta serbest kıyafetlerle sürekli bir tatil havasındalar. Çoğu amip karakter olduğundan azıcık sıkıştırınca hemen şekil değiştiriyor. Öğretmen tahtada bir şeyler yazarken onlar kertenkele sürüsü gibi ellerinde defterler birden diğer tarafa kaçıyorlar. Hatta havada yazıyorlar. El yazısını beceremeyenler hükümet gibi hemen liberal stili deniyor.

Sürmene’nin eski kaymakamı ilçenin tarihsel ve kültürel mirasına sahip çıkma adına kaymakamlık personelini köy ve mezralardaki tüm mezar taşlarının fotoğraflarını çekip arşivlemesi için görevlendirdi. Kaymakam memurların çektiği mezar taşı fotoğraflarından bazılarını büyüterek lojmanındaki özel odasında yüz mumluk ampul altında sabahlara kadar inceledi. Ve elindeki Çin alfabesi türünden kalın bir hazine kılavuzuyla karşılaştırıp durdu. Kaymakam Bey tam yirmi altıncı günün sabahında yeni bir integral formülü türünden aradığı şeyi buldu ve artık fotoğraf çekme işine son verdi. Aradığı Zarha Mahallesindeki Müslüman mezarlığına defnedilmiş Hristiyan bir Rum’un boynu bükük laleli mezar taşıydı. İşi en tuhaf tarafı aynı hafta kaymakamın tayinin çıkmış olması ve projenin yarım kalacak olmasıydı. Kaymakamın ihtişamlı bir veda partisiyle Sürmene’den ayrıldığı gecenin sabahında Sürmeneliler Zarha mezarlığındaki bir günahkârın iki yüz yıl sonra hortladığı haberiyle güne uyandılar. Ama mezardaki kırık küp parçaları ve toprağa saçılmış toksitli altın sikkelerin varlığı eski kaymakamın tüm kirli sırlarını deşifre etmeye yetmişti. İşte o gün bu gündür bütün Sürmeneliler kaymakamlarına yeni ölmüş hamsi gibi sabit bakarlar.

Aztek masallarına göre Tanrı kadını sırf altından yaratılan erkeklerin odundan yaratılan erkekleri becerdiği için yaratmış. Yani kadın erkeğin karşısında bir cins değildir, onun yanında tamamlayıcı paralel bir cinstir. Bunu olamadığında ise sadece erkekler arasında bir cins oluyormuş.

Eskiden başı örtülüler sadece modernliğin bağnaz bir keşişi olduğu için Mustafa Kemal’e karşıydılar. Ama AKP sayesinde onlar da ehilleştiler, imparatorluktan kalmış yüzyıllık leşe üşüştüler. Modern dünyaya İnka, Maya, Aztek, Kızılderililerden sonra yeni kurbanlar lazımdı. Ama dininden, davasından dönmüş Müslüman şebeklerin de lazım olabileceğini sadece AKP ile öğrendik.

Suriye’deki iç savaştan, ölümlerden ve açlıktan Türkiye’de devletten maaş alan hutbelerde Kemalist rejim geri gelir korkusu salıp saf Müslümanları AKP iktidarına razı eden din adamı kılıklı modern Belam İbni Bauralar sorumludurlar.

Mustafa Kemal’in öldüğüne inanmak istemeyen bir insanın gerçeklik algısı koptuğundan akıl ve ruh sağlığı yerinde değildir. Kronik şizofrenler gibi kendi cicili ideolojik dünyalarında yaşarlar. Hayatın tüm alanlarını parsellemiş putlarına sataşıldığında histerik ruh halleriyle saldırganlaşırlar. Çünkü onlar steril ideolojileriyle kendilerinin antik Yunan’daki gibi üstün insanlar olduğuna inanırlar. İşte Türkiye’de kanıksanmış bu kaba sosyolojik manyaklık siyasette başka bir şeyi doğurdu. Yani AKP’le değişen pek bir şey yok, sadece problemdeki bilinen ama tanımlanamayan manyak sayısı ikiye yükseldi. Kısacası ikisi de Mazhar Osmanlık.

Bir erkeğin baba olmasının en zor tarafı şartlar ne olursa olsun çocuklarına karşı her daim baba olmak zorunda olmasıdır. Yani günümüzde babalık bir nevi sürekli bir hayat liderliğini gerektiriyor. Oysa bir erkeğin 1970’lerde dinlenen sürekli kendini tekrarlayan bozuk bir plak gibi bir delikanlılıkta takılıp kalması gibi bir durum da söz konusu olabilir. Ya da zaman o delikanlının sahip olduğu şeyleri teker teker geri aldığında ortaya bambaşka bir durum çıkabilir. Onun için gerçek babalar asla modaya uymazlar, zamanı avuçlarında tutarlar ve tıpkı bir maço gibi onu zamanın sürekli yamulttuğu çocuklarına sunar. Babalarımızı sırf zamanın güdüklüğünü dinlemeyip bizi isyan ettikleri için bile sevmeliyiz.

Şu yaşıma geldim, hala 10 Kasımlarda sinir bozucu anlamsız sirenlerin çaldığı içi boş sahte saygı duruşlarında bedenimize tasallut olmuş bu evrendeki en kötü en karanlık ruhların bize bu hayatı onlar bahşetmiş gibi aba altından sopa gösteren, tehditkâr bir o kadar da küstah varlığından bir türlü kurtulamadık. Yani sanki her 10 Kasım’da modern giyimli bir ortaçağ keşişi elinde bilenmiş bir tırpanla ensemizde biraz kıpırdamamızı bekliyor. İşin garip tarafı bu psikolojik şiddete maruz kalan Türkler bunun böyle olduğunu defalarca tecrübe etmiş olmalarına rağmen bu durum bugün de hala öyle. Bir balyoz darbesiyle tuz buz olabilecek cansız bir put yüzyıldır esir aldığı bir milleti hala korkutabiliyor.

Uzungöl’de oturmuş çam ormanlarını izlerken yaprakları dökülmüş kökleri siyah ağaçların görüntülerine takılıyorum. Zenozena’daki çocukluk yıllarımda sonbahar mevsimlerinde içimdeki boşluğu, belirsizliği ve anlamsız bir korkuyu pekiştiren şey tam olarak o ağaçlardı. Sabit halleriyle, biçimsiz şekilleriyle insanda korkuyu inşa ediyorlar. Tarkovski metafiziği gibi birkaç dakikalık dalgınlık ve sonrasında birden kendine gelme gibi bir şeydi.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.