26 Temmuz 2016 Salı

‘ROBOTLAR YÜRÜRKEN ARKA MAHALLEDEN, YERE DÜŞTÜM DE BİR AHH! DEMEDİM’

Cemaat Türkiye’de yıllardan beri insanların gözlerinin içine baka baka hayatın basit yasalarını çaldı. Bu aleni hırsızlığı yaparken de Türkiye’deki politikacılara, bürokratlara hatta milyonlarca insana yasaları umursamadan hile ve entrikayla devletten ve milletten çalmayı öğretti. Bugün cemaati devlet mekanizmasından men etmeye çalışanlar ise çok daha büyük bir hırsızlığın odağındalar. Dahası bütün bu kaotik süreçte devleti ve iktidarı arkasına alanlar normal bir insan gibi düşünme ve kanunlara, genel ahlaka uygun davranma biçimlerini de yitirdiler. Yani dini, ahlakı, töreyi ve yasaları umursamadan hayatın basit yasalarını çalan cemaatin hırsızlık mirası daha büyük bir hırsızlık olarak başka gruplara devrediliyor. Zannedildiği gibi toplumsal bir mesele kökünden halledilmiyor, bu zaten sosyolojik olarak mümkün değil, daha da katmerleniyor. Soru şudur? Cemaatin zaten halkın malı olan okulları, hastaneleri, şirketleri devlete mi kalacak, yoksa bir ganimet süsü verilerek yandaşlara mı devredilecek?

Kemalistler 1990’lardaki televizyon tartışmalarında İslamcılara ‘‘Ama sen benim atamın kurtardığı ülkede yaşıyorsun!’’ diyorlardı. Haklıydılar, çünkü cumhuriyeti İngilizlerden devralmışlardı. Sonra ülkede her köşe başında bir cemaatçi peydah oldu. Onların tavırları da; ‘’ Ama sen benim şeyhimin üflediği topraklarda yaşıyorsun!’’ oldu. Viyana Yahudileri gibi yıllarca her taşın altından bir cemaatçi çıktı. Barış Manço’nun eski şarkılarını plağa koymaktan başka bir marifetleri, hayata kattıkları hiçbir şey yoktu. Bay potansiyel başkanın himayesiyle öylece oradaydılar. Bir sebep yok çünkü tanrı büyük! Kemalistlerin cumhuriyet kibri bu kez AKP’lilere geçti. Çünkü bay potansiyel başkan Avrupa’dan dolanıp iktidar olduğunda onlar otomatikman modern Roma’nın vatandaşı oldular. Ne demek modern Roma’nın vatandaşı olmak? Tanrının yarattığı Anadolu’ya hükmedecek bir iktidarın kuyruğu olmak demek. Kemalistlerden hiç aşağı kalmadılar. Kendilerinden olmayan herkesi şeytanlaştırdılar. Onlar olmazsa dünya batar, yıldızlar söner, güneş doğmaz. Tarihi M.Ö-M.S değil R.Ö-R.S diye yeniden düzenlemeli. ‘’ Ama sen benim dedemin fethettiği ülkede yaşıyorsun.’’ İnsan gerekten merak ediyor; şu yeryüzünde insanın insan ruhuna bu denli musallat olduğu ikinci bir yer var mı?

İhtilal teşebbüsü hedefine varır ve ‘hocaefendi’ şıra da bira hükmündedir, külliyen mekruhtur, derhal yasaklana, diye arabesk bir fetva verir korkusuyla derhal beton helvacıya dalıp buz gibi şıralarımızı yudumluyordu ki; bozacının şahidi şıracılar türünden adamların bay potansiyel başkanın demokrasi kahramanlıklarını öven ve cinnet geçiren cemaat robotların rezilliklerini yeren birbirinden aptal yorumlarına şahit olduk.

Fransız sinema artisti Jean Paul Belmondo Türk şairNecip Fazıl Kısakürek’in kelime-i şahadet getirip sünnet olmamış halidir. Belki Belmondo İslamcıların teorisyeni Kısakürek kadar iyi şiir yazamaz ama ondan çok daha nihilist şair rolü yapabilir.

Haraptar Köyü’nün ambarındaki tahılın çoğu dün gece hırsızlarca çalınmıştır. Sabah durumu fark eden marabalar telaşla ağaya haber vermiştir. Ağa bütün köy halkını köy meydanına toplamış ve soruşturmaya bizzat kendi başlamıştır. Sabahtan beri bağırıp küfretmekte tahılı çalmış olabileceğini düşündüğü herkesi sorgulamaya başlamıştır.
– Ağam biz (milli görüşçüler) de sıraya geçek mi? Hem biz artık seninle akraba sayılırız ha! (son genel seçimde % 2’lik oyu AKP’ye size verdikten sonra!)

Cemaatin darbe cinnetinin öncesinde diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez’in MIT’in başkanıyla yemek yemiş olması, halkın darbeyi püskürtmesinden önce ve sonra camilerden sürekli salaların okunmuş olması, diyanet başkanının iktidar ve muhalefet liderlerinin buluştuğu ‘cici demokrasimiz’ buluşmasında altın varaklı cübbesiyle hazır ve nazır olmuş olması bize diyanet işleri başkanının bu olaylarda başından beri içinde olduğunu, bütün tezgâhtan haberdar olduğunu ve cemaati sapık bir fırka olarak addeden fetvayı hükümete bizzat Mehmet Görmez’in verdiğini gösteriyor. Yani cemaatin sistemden topyekun sökün edilip atılmasına fetva veren makam diyanet kişi ise bizzat Mehmet Görmez’dir. Yani Vatikan’ın Kardinallerini Süryanilerin hoca kılıklı bir papazı gönderdi.

Of’un namlı ağalarından Telalioğlu Bilal Ağa eşkıyalığın hız kestiği karakış aylarında tüfekçilerini konağındaki özel bir odada ağarlarmış. Uzun kığış gecelerinde onları arada bir özel misafir odasına da aldırır, geniş sinilerle sofralar kurdurup bakır sahanlar dizdirip iyice yedirip içirirmiş. Sonra uşaklarına köpüklü Türk kahveleri pişirtir onlara ikram edermiş. Kahveler içildikten sonra ise ardı arkası gelmeyen ağalık, kahramanlık, mertlik, düşmanlık, Köroğlu, Dadaloğlu hikâyeleri anlatırmış. Ağa bu hikâyeleri anlatırken tam ortadaki bir taburenin üstüne tüfekçilerinin içmesi için gümüş bir tütün tabakasını koydururmuş. Böylece anlattığı kahramanlık hikâyelerinden hangi tüfekçisinin daha çok etkilendiğini, zalimlere karşı öfkelendiğini anlamaya çalışırmış. Tüfekçilerin bazıları ardı arkası gelmeyen dinozor devri masalları misali kahramanlık hikâyelerine daha fazla dayanamayıp uyuklar, horlama vitesi artınca arkadaşlarınca dürtülüp uyandırılırmış. Bazı tüfekçiler ise olayları bizzat yaşıyormuş gibi heyecana gelir, gözlerini kırpmadan ağalarını dinler ve hatta hızını alamayıp dışarı çıkar gecenin koynunda oynaşıp duran kötücül hayaletlere ve cinlere mermi sıkar, geri dönüp ağasının tütün kokan elini öper başına koyarmış. İşte Telalioğlu Bilal Ağa’da bir düşmanını ortadan kaldırmaya karar verdiğinde onu konağında en çok kahvesini höpürdetmiş, tütününü içmiş, bütün hikâyelerini heyecanla dinlemiş ve gece vakti hayaletlere mermi sıkmış tüfekçisine öldürtürmüş.
- Ne bileyim uşağum, aklıma geldi anlattım işte!

Biz yıllardan beri bir devlet sistemini toplam insan kaynağındaki en iyi formel eğitimi almış genç insanlardan ırk, etnik aidiyet, din, dil, cinsiyet, renk ayırımı yapmadan yaptığı en zeki ve en ahlaklı, sicili en temiz insanları seçerek kurar. Yani sistem Türkiye’nin genel sosyolojik dokusunun bir minyatürüyle kurulur ve yürütülür. Salt bir cemaatin, ideolojinin, dinin, mezhebin, bölgenin, baskı grubunun, siyasi görüşün tekeline alınarak kurulamaz. Kurulsa bile yürümez, belli bir süre sonra tökezler, diyoruz. Diyoruz ama sadece kendimiz işitiyoruz. Ve bu bağlamda zamanla devletin içine çöreklenmiş, devletten rol çalarak var olmuş cemaat ve bütün yapıların tasfiyesini de doğru bulduğumuzu söylüyoruz. Ama AKP’nin maliye bakanı;’’ Maliye bakanlığına sınavsız eleman alınacak!’’ diye şaka gibi bir açıklama yapıyor. Yani bu memlekette AKP’liler otomatikman Roma vatandaşı olduğu için, çobanlık ve çiftçilik yapmayacak. Harbiden bize ilkokullarda anlatılan tatlı cumhuriyet masalları koca bir yalanmış. Burada devlet mevlet hiçbir şey yokmuş, takım elbiseli kravatlı eşkıyaları yıllarca, bakan, genel müdür, milletvekili bellemişiz. Yahu madem maliye bakanlığı sınavsız memur alacaktı o zaman bıraksaydınız cemaatin elemanları yerinde kalsalardı. Hiç olmazsa memurluk, üniversite, askeri okula giriş sorularını çaldılar ama doğru cevapları akıllarında tutacak kadar bir zekâ da gösterdiler. Sınavsız eleman alımıyla kıyaslandığında bu da bir şey sayılır. Demek ki bunların derdi demokrasi falan değilmiş, darbe bahanesiyle memuriyette kendi zır cahillerine kontenjan açmak, cemaatin okullarını, hastanelerini talan etmekmiş. O zaman olaya şöyle bakmak lazım; cemaatin kalkıştığı bu cinnet hali anayasanın rafa kaldırıldığı bir ortamda gayet meşru bir demokratik hak talebiydi. Yani cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışan hırsızları kovma eylemiydi. Halkın vakıayı yanlış anlaması yüzünden akamete uğradı!

Sosyolojik açıdan bakıldığında Türkiye’de devletin bütün kurumları, hükümet, meclisteki muhalefet partileri, anayasal kurumlar, sivil toplum örgütleri ve halk anayasaya kanunlara uygun, sınırlarını, sorumluluklarını bilen eşgüdüm halinde hareket etmeyi bir türlü kendilerine yakıştıramıyorlar. Onun yerine gece vakti boş sokaklarda sürü halinde dolaşan sahipsiz köpekler gibi birbirleriyle didişip duruyorlar. Bir tanesi en önde koşup grubuna liderlik yapıyor. Bir diğeri çöp kutusunda bir kemik buluyor, diğerleri o kemiği çalmak için diğerlerine hırlıyor. Kemiği alan hızla kaçıyor, diğerleri havlayarak peşinden koşuyor. Bir diğeri durumdan umutsuz bir şekilde ayağını kaldırıp ağacın dibine işiyor. Kemik işi bir şekilde halledilince de birbiriyle dalaşıyorlar. Bu aralar bir şeyden ürkmüşler gibi birbirlerine sokuluyorlar.

Şimdi basit cümlelerle tekrar anlatıyorum. AKP iktidarı döneminde devlette yuvalanan cemaati ve Fethullah Gülen’i bir kenara bırakın. Bunların beyinlerine demokrasiye duyarlı sensorlar yerleştirilmiş robotlar olduğunu varsayın. Şimdi bay potansiyel başkan AKP hükümeti Suriye iç savaşına taraf olduğu yıllarda devlet bütçesini Sayıştay denetiminden kaçırdı mı? Yıllarca yargı kararlarını hiçe saydı mı? Meclisi tekeline alıp parlamenter sistemi göstermelik hale getirdi mi? Ortada hiçbir mantıklı gerekçe yokken halkın seçtiği bir başbakanı azletti mi? Başkanlık uğruna anayasayı buzdolabına aldığını beyan etti mi? Tek adamlığın yolunu sonuna kadar açtı mı? Partiler ve meclis üstü tarafsız bir cumhurbaşkanı olmadığını itiraf etti mi? Sandıkta çaldığı cumhuriyeti korsan bir anayasayla hamiline yazmaya niyetlenmediler mi? Böylesine çarpık bir siyasi iklimde demokrasiye duyarlı robotların harekete geçip cinnet geçirmesinin gerçek sorumlusu kimdir? Farkındaysanız milletin iradesine karşı kalkışma diyorlar, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs diyemiyorlar. Asıl komedi şurada; sandıktan sürekli bir diktatör çıkarmış bir halkın cinnet geçiren robotlara karşı bir gecede tankların önüne yatacak kadar demokrat kesilmesi. İşte buna ateş-buz çelişkisi diyorlar. Robotların bildirisinde ise anayasal sistemin işlersizliğine ve yeniden tesis edilmesine yönelik vurgu var. Yani şaibeler bu çılgınlığın fiili sıklet kaynağının bile bay potansiyel başkan ve ekibini işaret ediyor olsa bile yukarıda sıralanmış hukuki gerekçelerin kaynağı bizzat Ak Saray’dır.

AKP’nin seçimle iktidara gelip devleti tüm kurumlarıyla ele geçirmiş olması, korsan bir anayasa ile cumhuriyeti hamiline yazmaya çalışması, parlamenter demokrasiyi sabote edip ısrarla başkanlık sistemine geçmeye teşebbüs etmesi, bunun bir nişanesi olarak da Anadolu’nun böğrüne bir Timur sarayı kurmuş olması, cemaatin devlete sızıp sistemi sürekli istismar etmesinden ve cinnet geçirip askeri bir darbeye kalkışmasından daha az tehlikeli değildi. Buna rağmen cemaat sızdığı devlet sisteminden yargı kararıyla değil saray başkanlığındaki AKP, CHP, MHP, HDP, Kemalistler, halk ve diyanetin de dahil olduğu geniş bir konsorsiyumun düzenlediği oyunla elemine edildi.

Güzel güneşli havalarda Bozkır’ın böğründe geçirdiğimiz avare günlerimizde teyplerden, radyolardan dinlediğimiz ve içimizdeki kirli sakalıyla dolaşan eşkıyanın günbegün gürbüzleşmesine sebep olan Ahmet Kaya’nın o makam kaygısız iguana çorbası işmiş gibi bela kokan türküleri olmasaydı, bu halk cinnet geçirip ‘prematüre’ darbeye kalkışan o Amerikan kumandalı robotlara karşı son anda kademeye girip ‘sazda demokrasi’ (aslında bal gibi Ak Saray muhafızlığı) adına tehlikeyi savuşturabilir miydi?

Modern dünyada politika tam anlamıyla bir Roma dövüşü. Ve bu dövüşte kusursuz bir gladyatör karakteri olmayanlara, korkup tereddüt edenlere, iktidara tebelleş olmuş kifayetsiz muhterislere asla yer yok!

Hiç olmazsa Ergenekoncular tutuklanırken Tuncay Özkan gibi Kemalistler cumhuriyet mitinglerinde ‘’Hadi beni de tutuklayın, beni de içeri alın!’’ diye yüzlerini ekşiterek ünlerken bile bir sempatiklikleri vardı. Bu robotlarının yüzlerinde en küçük bir mimik yok. Ne ağlayabiliyorlar ne de ağlanacak hallerine gülebiliyorlar. Sanki bu topraklardaki bütün geçmişleri silinmiş. Tek kelimeyle ürkünç.

Ya aslında ortada çok fazla kafayı takacak bir şey yok. Daha önce de yazdığım gibi biz Türküz, olur bizde böyle şeyler. Siz en iyisi bir yerlerden Hintli gibi patlak gözlü çok iyi klarnet çalan bir roman grubu bulun. Şöyle iki yüz papeli bastırın, hatta ortamı yumuşatmak için daha fazlasını verin. Bu gece seni bütün ruhunla ve hünerinle satın aldım, klarnetin, dümbeleğin, çıngırağın üzerinden tank geçmiş bu mahalleyi eğlendirmek için çalacak adamım! deyin. Klarnetin sesi birkaç oryantal yılan figürüyle buluştuğunda her şey kendiliğinden düzelir. Yani romanların klanerneti gecenin bi yarısında minarelerinden okunan sahte demokrasi salasından çok daha eftaldır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Temmuz 2016 Pazar

SUSKUN DURAK İNSANLARIYLA DOLU BİR TRAMVAY HARAMİDERE’DEN GEÇİYOR

Of Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki halihazırda var olan idari kadronun kahir ekseriyetinin maklube göbeği taşıdığını, Of’taki cemaat dershanelerinin sıfırdan kurulması dahil her bir şeyine kanun içi ve dışı açık destek verdiklerine bizzat şahit olduğumu, cemaatin her türlü sosyal etkinliğine iştiyakla katıldıklarını ve sırf muhalif bir milli görüşçü olduğum için beni yıllarca Dernekpazarı, Hayrat, Sürmene ilçelerinde çalışmak zorunda bıraktıklarını ve hala görevlerinin başında olduğunu yüce Türk milletine hatırlatmayı bir borç bilirim.

Şu hale baksanıza; modern zamanda bile ilahi mucizeler devam ediyor. Sanki Cenabı Hak Teâlâ Hazretleri rahmetinin bir azameti olarak darphane gibi papalığa çalışan mektepleri, Anadolu’dan çalıp Vatikan’a kaçırdığı o görkemli kayıp hazineleri gökten rahmet olarak Müslümanların üzerine yağdırıyor. Mübarek her taraf ganimet malı okullarla, şirketlerle dolup taşmış durumda, hamdolsun! İnşallah çapulcular ganimeti talan etmeden hazineye yazılırlar. Bir zamanlar askerle işbirliği yapıp Milli Gençlik Vakfını kapatıp sessiz sedasız mallarına el koymaya benzemiyormuş bu iş. Demek ki; ağlayanın malı Gülen’e de hayır etmezmiş.

Daha önce de yazdığım gibi bizim dedelerimizin ne Pensilvanya’da malikânesi, ne Anadolu’da kapıları muhafızlı sarayları, ne İsviçre bankalarında gizli hesapları, ne de Şam’a, Bağdat’a, Tebriz’e uğrayan ipek yüklü deve kervanları var. Onun için ikide bir ‘harami var!’ dendiğinde hiç ama hiç üzerimize almıyoruz. Tam aksine Sebastiyan, haramilerin etrafta cirit atıyor olması bana heyecan veriyor.

Türbanlı genç kadın standa oturmuş ‘darbeciler idam edilsin!’ kampanyasına imza topluyor. Hamarat bir ev kadını gibi hararetle ona buna bir şeyler izah ediyor aklınca. Yaklaştım ve duyabilecekleri şekilde yanımdakine konuşmaya başladım. Bir kere hukukun en basit kuralıdır. Hiçbir kanun geçmişe yürütülüp onunla hükmedemez. Suçun işlendiği anda cari olan kanun geçerlidir. İkincisi ortada tehdit edilen bir anayasa yoktur. Yani hukuken bir darbe değildir. Amerika’daki suç kategorisinde cinnete girer. Sadece ağır bir suçtur. Ve en önemlisi; imza topladığınız o idam yasasını önce size çıkarttırırlar, sonra da sizden çok mühim birini asarlar. Politika mutfakta kek yapmaya, bulaşık makinesine kirli tabak dizmeye benzemez. Duydular, donup kaldılar. Polemiğe fırsat vermeden kalabalığa doğru yürüdüm.

İlkesizlerin, ülküsüzlerin, görgüsüzlerin, kültürsüzlerin bize sunduğu aleni bir vatansızlığı yaşıyoruz. Yaşlı kuşaklar için söylersek; haramilerin, talancı bedevilerin mesken tuttuğu uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasından geçiyoruz. Yeni yetmeler için söylemek gerekirse; tam şu anda suskun durak insanlarıyla dolu bu tramvay Haramidere’den geçiyor.

Roma İmparatorluğu döneminde İncil, Osmanlı İmparatorluğu döneminde şarap ve tütün, cumhuriyet döneminde Elifba ve Kuran yeraltına inmişti. Bay potansiyel başkan ve onun adamları bu zincirine Risale-i Nur’u da eklemiş oldu.

Kolombiyalı mafya babası Pablo Escobar’ın bütün Latin Amerika havzasındaki uyuşturucu, beyaz kadın (belki de esmerlerdi) ve kara para trafiğini kontrol ettiği yıllardaki benzer bir vakıa ile karşı karşıyayız. Ama en azından Pablo Escobar fakir Kolombiya halkı için konut yaptırıyor, halka cülus bahşişi gibi dolar saçıyordu. Pablo Escobar’ın aksine papalıktan kardinal payesi almış Fethullah Gülen müritlerini düşük ücretlerle çalıştırıp Vatikan’a verdiği haraçtan sonra elde kalan bütün yumurtaları Avrupa ve Amerika’ya kaçırmış görünüyor. Dahası bütün bu organizasyonu Osmanlı İmparatorluğunun kültürel hiterlandına okşanmış İncil ve Türkçe satarak elde etmiş. Yani Pablo Escobar bir mafya babasıydı ama Kolombiya’yı seven bir vatanseverdi. En azından kendisine yaptırdığı malikâne türü hapishane Kolombiya’daydı. Ordunun düzenlediği bir operasyonla öldürüldüğünde halkın çoğu yas tutmuştu. Buna karşın milyarlarca dolarlık bir finansı yöneten Fethullah Gülen rüyasında peygamberlerle konuştuğunu söylüyor, müritleri cumhuriyeti ele geçirmek için her türlü dolabı çeviriyor, papazlarla sırat köprüsünü geçiyor, hükümetten memnun olmadığında garip beddualar ediyor, Hz. İsa’yı limuzine bindiriyor, hatta uzaktan kumandalı robotlarla darbeye teşebbüs eden bir din adamı. Sonuç; sıkı bir Katolik miydin bilemiyorum ama huzur içinde yat Pablo! Bütün bu olup bitenlerden sonra sanırım yüce tanrı sana cennetin kapılarını sonuna kadar açacak.

Dursun Kaptan henüz seksen beş arşınlık o kadırgayı Karadeniz’in azgın dalgalarında yüzdürüp ta Batum limanından Kuvayi Milliye’ye elli beş sefer cephane taşımasının çok evvelinde Karadeniz sahillerine hücum etmiş Rus saldatlarına esir düşmüş. Ve kırk paslı vagonu gürültüyle gıcırdayan diş kamaştırıcı lanet mi lanet bir yolculuktan sonra Sibirya’daki esir kamplarının birine sürgün edilmişti. Soğuk Sibirya gecelerinde Karadeniz mavisi gözlerini hiç kırpmadı. İçtiği bütün balık çorbalarını kustu. Bitlendi. Kamptan kaçtığında kan sıçramış sakalı bir karıştı. Üzerinde ise çarlık dönemine ait bir Naçalnik üniforması vardı. Ayağındaki manda derisinden yapılmış tsapulaları hesaba katmazsak, belindeki kılıcı ve omuz başları yaldızlı üniformasıyla tam bir Rus soylusuna benziyordu. Sibirya ormanında izini kaybetmeyi başardığında arkasında beş leş bırakmıştı. Nefesi gözü kararmış bir kaplanın kükremesi gibi hırıltılıydı. Çin Seddi’nin en doğu ucuna varana kadar tam on yedi Sibirya kurdunu haklamıştı. Bir tanesinin derisini yüzüp kendine kürk bile yapmıştı. Güneşin göz kamaştırıcı huzmelerinden kaçıyormuş gibi günlerce batıya doğru koştu. Bu koşu ve panik esnasında yanlışlıkla çarptığı dokuz Çinliyi Çin Seddinin serin boşluğuna bıraktı. Sonra sulak pirinç tarlalarından batıp çıkarak, kurbağa kolonilerini ürküterek, mantar başlıklı Çinli çiftçilere tanzimde bulunarak güneye indi. Çok acıktığında Budha heykellerine sunulan hediyelerden işe yarayanları yedi. Haftalar sonra Muntezumavari şişkin bir suratla Hindistan’a indi. Hz. Adem’in büyük acısının etraftaki her insana sindiğini fark etti. Kirden pastan arınmak için Ganj nehrinde gusül abdesti aldı. Pek dindar bir adam değildi ama yine de Taç Mahal’e gidip Moskoflardan kurtulmanın karşılığı olarak yüce Mevla’ya tam kırk rekât şükür ve nafile namazı kıldı. Onca meşakkatli işten sonra çivili bir tahta üzerinde Hint okyanusunu aşıp Arabistan sahillerine ulaşman Dursun Kaptan için işin en eğlenceli kısmıydı. Arabistan çöllerine dalıp aç susuz seraplar görmeye, Leyla’sına ulaşmaya çalışan bir Mecnun’a dönmeye başladığında rüyayı yularını koparmış ağzı köpüklü bir deve bozdu. Mekke’ye varana kadar tam on sekiz kez deveden düştü. Altı çöl engereği öldürdü. Bir gece çölde uyurken kaplanların saldırısına uğradı. Bereket versin ki Sibirya kurdunun derisi Dursun Kaptan’ın tuzlu etinden çok daha lezzetliydi. Kâbe’ye varır varmaz ilk iş tavafını tamamlayıp hacı olmak oldu. Her tarafta fazlasıyla olduğunu düşündüğünden şeytan taşlamadı. Bol bol zemzem suyu içti, taze hurmalardan yedi. Yemenli korsanlardan ele geçirilmiş dünyanın en antika kehribar tespihini satın aldı. Bol bol tevbe-i istiğfar etti. Hicazdan trene bindiğinde devesini bir Medine fakirine bağışlamıştı. Şam’dan halı, Halep’ten Türk kahvesi ya da Halep’ten halı Şam’dan Şam tatlısı aldı. Memlekete vardığında ruhu bütün kebair günahlardan arınmış, uçları ağarmış sakalları beline kadar uzanmış Atsaal papazı Karalambros’u andırıyordu. Ama köylüleri onu görür görmez yüzündeki rahmani nuru fark ettiler. Onu;’’ Hacı Dursun Kaptan, Allah gazanı ve haccını kabul etsin!’’ diyerek bağırlarına bastılar. Hamsiköy’de onu şerefine büyük bir yemek verdiler. Köyde pişen yanık sütlaçların mis gibi kokusu çam ve şimşir ağaçlarının bayıltıcı kokusuna ulaştıkça alenen ölümsüzlük iksirine dönüşüyordu. Hacı Dursun Kaptan elindeki şimşir kaşığı kuymağa, lokmayı troklostiye daldırdıkça gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
Sonunda bu cihanşümul milli kahramanlıktan sonra hükümetin adamları ona hatırı sayılır bir parayı ödül olarak verdiler. Hacı Dursun Kaptan eski günlerine geri dönmek için Rum ustalara Balangoz ormanları dibinde kendisinin de direktifleriyle Karadeniz’in en büyük kadırgasını inşa ettirdi. Kadırganın başına Çin saraylarında gördüğü dili ateşli bir ejderha heykeli yerleştirdi ve kral yoluyla, ritmli ırgat naralarıyla denize indirtti.

O zamanlar Arhancolos Köyü tepesinde vahşi Kafkas kartallarının daireler çizdiği balta girmemiş kestane ve gürgen ormanlarının ortasında, etrafı kalın devedikenleriyle ve de kayaları zehirli azman sarmaşıklarla, çatıları kuru otlarla kaplı üç beş Makron kulübesinin bulunduğu bir yermiş. Bütün hayat belirtisi hemen her öğlen vakti güneş tam tepedeyken kulübelerin arasında yakılan ateşten çıkan beyaz dumanmış. Zamoroşiya Mamika’nın yedi büyük ninesinden duyduğu rivayetlerin en muteber olanına göre Arhancolos Ksenefon’un ordusundaki sarı saçlı, mavi gözlü işveli fahişelerin en yaşlısının denizi bulma ümidini tümüyle yitirip hastalanması ve ordudan geri kalıp ormanın ortasında konaklamasıyla ve de aynı günün akşamında bir Makron savaşçının horoz binişinden de kısa süren o ayıp işten doğmuş çakır gözlü, esmer çocuklarıyla kurulmuş. Ve zamanla yaban keçilerinin de karıştığı cılız bir sosyal düzen kurulmuş. Arhancolos’ta zaman o denli yavaş akıyormuş ki ormanlarda öten guguk, dağ horozu, baykuş ve tavus kuşlarının, vızıldayıp duran yaban arılarının, akşamları uluyan çakalların, hafif meltemlerle hışırdayan yaprakların, yağmurlarla çağıldayan ırmakların dili ellerinde mızraklarla yaban domuzu, vaşak, karaca ve tavşan avlayan o çocuklara türlü anlamları olan tanrısal destanlar gibi geliyormuş. İlkel kulübelerin etrafında ne bir mısır tarlası, ne ehlileştirilmiş bir çift atmaca veya dağ horozu, ırmaklarında ise ne tahıl öğütebilecekleri su değirmenleri, ne de civarda kışlık yiyeceklerini saklayabilecekleri kseranterileri varmış. Helenli fahişenin ölümünden tam yüz elli yıl sonra Arhancolos köyündeki yapraklı kulübe sayısı sadece sekize yükselmiş. Helence ve ilkel Makronca’dan oluşan bir dille o tepeye bu tepeye, o çiçeğe bu çiçeğe, o kuşa, bu böceğe türlü yerli isimler vermişler. Hatta guguk kuşlarının korolar halinde öttüğü bir köye ‘guggu! ahha guggu! gugu da!’’ adını verdiklerini bile rivayet edilmiş. Helenler geldiklerinde güneş niyetine Zeus’a tapınmışlar: Apollon tapınaklarına delibaldan yapılmış kâseler dolusu şerbetler sunmuşlar. Romalıların eli haçlı papazları kabile şeflerine gelip; ‘’Tanrı aşkına, bu dünyadan Hz. İsa peygamber geçti, siz hala Zeus’un heykellerine mi tapıyorsunuz? Derhal tevbe edin!’’ diye çıkışmışlar. Bir ara yirmi kulübenin erkeklerinin hepsinin boynunda kocaman haçlar asılıyormuş. O yıl kabile şefinin Hıristiyanlığı yanlış anlaması az daha köyün sonunu getiriyormuş. Papazın dediklerinden anladığına göre onları yaşatıp, öldüren, giydirip doyuran bizzat tanrının kendisiymiş. Avlanmalarına ve meşe palamudu toplamalarına gerek yokmuş. Ama o kış kabilenin yarısı açlık ve hastalıktan ölmüş. Hamile kadınları sürekli düşük yapmış. Bunun üzerine baharda ellerinde İncil’le gelen papazları büyük şeytan olarak görmüşler ve mızrak yağmuruna tutmuşlar. Ve böylece Karadeniz ilk Hıristiyan şehitlerini Romanın ceberrut valileriyle değil asi Makronların sivri oksidiyan taşı uçlu mızraklarıyla cennete uğurlamış. Ama sonra Arhancoloslu Makronlar da ehlileşip Hıristiyan olmuşlar. Her gece rüyalarında beyaz kanatlı büyük melekler görmüşler. Hatta Makronlar bu durumu o denli kanıksamışlar ki her gece dört büyük meleği rüyasında göremeyeni çok büyük günahkâr saymaya başlamışlar. Papazların kerametlerine bile inandıklarından kabilenin şefi en büyük rüyayı başpapaza anlatmış. Papazlar artık Arhancolos’un azizlerle dolup taşacağından emin olduklarından köye ‘baş melekler’ anlamına gelen Arh-angelous adını vermişler. Aslında Makronlar Hıristiyanlığa tek tanrılı ilahi bir din değil de büyülü güçlere sahip uğurlu bir ağaç ya da kaya olarak inanıyorlarmış ama bunun pek bir önemi yokmuş. Ta ki avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçip o kutlu ezanı duyana kadar.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

HUYSUZ VİRJİN SAHNELERİ BIRAKTI BIRAKALI AHALİ POLİTİK KUDUZ OLDU

Ne kadar ciddiyetsiz bir ülke burası! Çünkü burada cumhurbaşkanı ve onun kardeşleri var sadece. Bir devletin anayasasına bağlı reisicumhur ve o devletin vatandaşları yok. Darbe sonrasında cumhurbaşkanı kardeşlerine bedava kontör gönderiyor. Vatandaş olsa şunu sorar. Ben telefonuma kontör satın alırken, faturasını öderken zaten vergimi ödüyorum. Siz nasıl vatandaşın vergisini ödediği kontörü cebindeki telefondan sms ile kesiyorsunuz? diye soramıyor. Çünkü vatandaş değil. Saraylı reisicumhurun kardeşi. Onun için kontörler şimdilik bedava! İşte bugünlerde yaşananlar da kontörlerini, faturalarını bedavaya getirmeye çalışanların tanka tüfeğe sarılması. Ortada ciddi bir hukuk yok. Yani siz sırf size bedava kontör dağıtıldığı için meydanlardasınız. Demokrasi, cumhuriyet, anayasa için değil!

Irak işgali, Suriye iç savaşı yıllarında o kadar çok bisküvi ve kurabiye tadında yalan hutbe dinledim ki, hocalar Ak Saray’ın selameti için cenneti satarken o kadar cömertti ki, dualar o kadar çok tayyibelerine hibe ve hediye edildi ki artık cuma namazları Timur’un Ak Saray’ının selameti için kurulmuş birer yalan. O kadar ki, artık ‘Allah ordumuzu havada, karada, denizde mansur ve muzaffer eyleye! diye bir dua bile işitemez olduk.’

Basit bir soru soruyoruz ve makul bir cevap bekliyoruz. Diyanetin ramazan ayı boyunca bütün yurtta okutturduğu salâ ramazan ayı bitmiş olmasına rağmen neden hala okutturulmaya devam ediyor? Diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez bu sözde darbe girişiminin olacağından haberi vardı. Zaten bu işin bizzat içinde olduğu için sözde darbe teşebbüsünden sonra CHP, AKP, MHP genel başkanlarıyla birlikteydi.

Bugün AKP hükümeti ilan ettiği olağanüstü hal ile aslında daha önce anlaştığı Kemalistlerle cemaati darbeye teşebbüs ettirdiğini tescilledi. Yani sosyolojik açıdan bakıldığında burada ciddi bir altüst oluş var. Asıl darbeyi yapan blok halkmış gibi görünüyor ama öyle değil. Bu türden bir olayda bir sürü matematik var. Önce anayasa rafa kaldırıldı. Anayasa rafa kaldırılınca o boşluğa sistemdeki fareler üşüştü. Bu sefer kapan olarak devreye ‘milletin iradesi’ sokuldu. Ama hiç kimse; ‘ortada tehdit edilen bir anayasal düzen yok, bu nasıl darbe girişimi!’ demedi. Yani siyaset bilimi açısından bakıldığında asıl darbeyi Kemalistlerle anlaşmış hükümet cemaate ve halkın saray soytarılığına kadar indirgenmiş zavallı iradesine karşı yaptı. Olağanüstü hali ilan etmelerinin sebebi meydanlardaki halkın buna uyanıp okları hükümete ve saraya çevirmeleri zaten. Çünkü şu haliyle pozisyon çok daha tehlikeli. Kemalistler önlerinde top kaleciyle karşı karşıya zaten. Kaleciden de kurtulurlarsa karşılarında bomboş bir kale görecekler. Ak Saray’ın ve kukla hükümetin derdi tam da bu. Halk ise bir önceki heyecanlı pozisyonun kritiğinde.

Fethullah Gülen daha dün devlette terfi bekleyen memurların vaftiz babasıydı. Onun papazlarına vaftiz olmadan devlette terfi etmek mümkün değildi. Hatta Fethullah Gülen bu hükümeti eskiden Çingenelerin mahallelerde oynattığı burnu halkalı gösteri ayısı gibi yıllarca peşinden sürükledi. O kadar ki hangi resmi daireye giderseniz gidin yıllar boyunca bir kenarda hiç açılmamış şifre gibi ütülü bir Zaman gazetesi olurdu. Şu anda Türkiye’de milli eğitim müdürü olanların kahir ekseriyeti doğru dürüst okumamış olmalarına rağmen en az on beş yıllık Zaman gazetesi abonesiydi. Onun için bugün darbeci cemaat diye şeytanlaştırılan kesimin asıl günahı ona dev aynası tutan asıl cücelerin koynundadır.

En son olağanüstü hali 1980 askeri ihtilalini yapan general Kenan Evren tarafından ilan edilmişti. Sonraki hükümetler terör nedeniyle uzatılmışlardı. Politik magandalığı bir kenara bırakıp basit ve yalın cümleye bakarak bugün siyasi anlamda Türkiye’de nasıl bir kaos yaşandı ve bu cinnetin esas failleri kimlerdir, çok daha sarih tahlil edebilirsiniz.

Sadece tanrı değil modern Roma imparatorları ve onların eyalet valileri de asla zar atmazlar. Şimdi bir ahlak, vicdan sahibi insan, inançlı saf bir Müslüman olarak bu vakıalara bakarsanız hiçbir şey anlayamazsınız. Sadece kerametler uydurup durursunuz. Bu ilerde oyunun kurallarını yazanlar, piyonları sahaya yerleştirirler ve öteye çekilip uzaktan izlerler. Mavi Marmara’da Arjantin’de büst açılışındaydılar. Cemaatin robotları cinnet geçirdiğinde ise Bodrum’da tatilde. Oyun kritik bir aşamaya gelince hemen devreye girerler. Davutoğlu’nun resmi beyanatıyla; ‘’Türkiye artık bölgesinde oyun kuran bir ülke…’’ idi. Soru çok basit. Bölgesinde oyun kurabilen bir iktidar iç politikada zar atar mı? Atmaz tabi ki. Ama bu son vakıada kendi oyunuyla altta kalma ve Kemalistlere tuş olma riski var. Tıpkı bir zamanlar demokrasi oyunu ile altta kalıp tuş olan Kemalistler gibi. O hal işte bu hal!

Türkiye’deki politikacılar şu mübarek cuma gününde bile Afrika’daki zulu kadın büyücülerin hastalarına, Latin Amerika’daki dişsiz kocakarıların kocalarına, Mısır’daki hırsız Kıptilerin karakoldaki memurlara, Kafkasya’daki Poşaların komşularına, Asya kıtasındaki bütün dişlek Çinlilerin Budha’ya, Romanya ve İspanya’daki bütün falcı Çingenelerin müşterilerine söylediği yaldızlı yalanlardan çok daha büyük Kapadokya balonları kadar rengârenk yalanları Türk halkına söyleyip birçok müşteri bulabiliyorlar.

Artık dünyada yaşanan piramitleşmeye bağlı olarak Karadeniz’de de yeni tip insan karikatürleri ortaya çıkmaya başladı. Mesela yatağa uzanmış sigara içen sarışın bir Nataşalar… Kamuflaj desenli şapkalarıyla bahçede dalgın dalgın çay toplayan Gürcü işçiler… Penguen hanımlarını son model otomobillere doldurup sahil yolunda akan bir Arap turistler… Trafik lambalarında aile boyu dilenen Suriyeli dilenciler… Ve ayaklarında uzun çizmeler, başlarında geniş hasır şapkalar, kıçlarında naylon şalvarlar sırtlarında boş tenteleriyle çay ambarlarından yorgun argın evlerine dönen Karadenizli kadınlar…

Çağ hız ve haz çağı olunca bütün yerleşik kavramlar da yamulmaya başlamış. Artık geleneksel tatlılar insanımızı tatmin etmiyor. Turbo diye bir şey icat edilmiş. Sütlaç üzerine fındıklı kadayıf koyarak yapılıyor. Bir nevi Türk mutfağının enerji veren Redbull içeceği. Tabii ki yıllarca cemaatin sofralarında bedavadan maklube yersen sonra bir de turbo denersen eli palalı Hintli gibi gözün kararır ve önüne geleni doğrarsın. Ak Saray’a karşı tanklı amok koşusuna belki biraz da bu türden sosyolojik açılardan da bakmalı. Çünkü sosyolojide çoğu kez sosyo-politik bir sonuç birçok hesap edilemeyen faktörden doğar.

Seyfi Dursunoğlu namı diğer Huysuz Virjin ekranları bıraktı bırakalı bu memleket politik kuduz oldu! Bu toplumun deşarj olma sistemi çalışmıyor.

Türk insanı hayatta iki kez ağlıyor: Birincisi hoyrat bir ebe eliyle doğarken. İkincisi denizle ilk temasında. Sanki kilisede vaftiz oluyormuş gibi, huysuzca, huzursuzca ebeveyninin elinde debeleniyor.

‘’Bu darbe teşebbüsünün (bize göre ortada bir anayasa olmadığı için hukuken cinnet halinin) bir A takımı, bir B takımı, bir C takımının olması lazım. Hani neredeler, ortalıkta yoklar. Hükümetin içinde bile hala bakan ve milletvekili var bu cemaatten. Bakma renk vermiyorlar. Bu yakaladıkları ise en zavallı ekip; D takımı. Yani işin ameliyesini yapan ayak takımı.’’ Trabzon’da bir esnaf

Trabzon’un Kemerkaya Mahallesi’nde akşam vakti. İçinde folklorik ve hediyelik eşya satılan Osmanlı işi ağır bir bedesten. Dışında ise Las Vegas üç yüzlük ışıklı tabelalar ışıldıyor. İçeriden oldukça ağır bir tınıyla ‘’Efendim efendim, canım efendim, benim bu derdime derman efendim!’’ diye ağır bir türkü çığırılıyor. Son günlerde Türkiye’de olup biten her şeyin özeti türünden bir hal.

Bay potansiyel başkan bir dizi planlı vakıadan sonra AKP’nin tabanını 12 Eylül askeri ihtilalinden önce sokağa inen sağ ve sol görüşlü grupların siyasi rüşt kıvamına eriştirmeyi başardı. Zamana yayılmış bir dizi vakıanın içeriğine gelirsek; aklı başında bir politikacı tavrından çok bir psikopat çıkışı olan Van Minut (One Minute) endüstrisi, Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın kurgulayıp AKP’ye en büyük siyasi ödev olarak bıraktığı Mavi Marmara vakıası, demokrasi ve laiklik dersiyle Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin faka bastırılıp hasarın Rabia4 endüstrisine dönüştürülmesi, Gezi Parkı olaylarında yaşanan toplumsal kaosu ısrarla azdırarak belli bir ideolojisi olmayan AKP tabanını militanlaştırması ve son olarak A takımı hala meçhul cemaat cinneti karşısında karaya vurmuş balina gibi halkın tankların altına atlamış olması. Aslında siyasal açıdan bu katılaşmaya Kurtlar Vadisi dizisiyle yapılan beyin yıkama, Suriye iç savaşında İŞID’e alenen destek olma, ne olduğu belli olmayan Osmanlı Ocakları gibi oluşumları da eklemek gerekiyor. AKP tabanının henüz ortada olmayan hayaletlere karşı gereğinden fazla politize edildiği söylenebilir. Ama AKP’lilerin karşısına hiçbir zaman 12 Eylül dönemindeki gibi politize olmuş bir grup çıkmadığı da buz gibi bir vakıa. Bu durum da bana Er Ryan’ı Kurtarmak filminde Alman siperlerine sızan Amerikalı askerlerin durumunu hatırlatıyor. Dışarıdan uzaylı gibi ulaşılmaz, ölümsüz gibi görünen Naziler aralarına girdiğinde raflara dizilmiş salça kavanozları gibiydiler. Kırılmaları için onlara sadece dokunmak yeterli geliyordu.

‘Her şeyi çok farklı anlıyorlar, kendilerinden asla şüphe etmiyorlardı. Sarsılmaz bir özgüvenleri vardı mesela. Çamur içindeki köylerini bile zeytinlikler içindeki şirin bir Ege köyünden ya da kestane ormanları içindeki yemyeşil bir Karadeniz köyünden üstün görüyorlardı. Bunun paganlıktan kalma bir şey olup olmadığı konusunda geceler boyu düşündüm. Eğlence, cinsellik ve yemek kültürleri çok düşüktü. Buna rağmen herhangi bir batılı- modernin hayattan aldığı tintin zevklerden çok daha fazla keyif alıyorlardı. Çocukları vahşi doğada serbestçe dolaşan kısraklar gibiydi. İçgüdüleri oldukça kuvvetliydi. Belki eğitimsizdiler ama her şeye rağmen çok kıymetliydiler.
Belki bütün bunları yazmamın bir anlamı da yoktu. Ama öğretmenlik hayliyle Anadolu’ya giden genç kızlara belki bir yararı olur, diye düşündüm. İkinci hafta milli eğitim müdüründen metreslik teklifi aldım. Zira sistematik olarak bana saldıran köylülerden beni kurtarmasının tek şartı buydu. Normal hukuk düzeninin olduğu bir ülkede bu türden vakıanın iddiası bile kıyametin kopması için yeterliydi. Ama Türkiye gibi bir ülkede insan millere rezil rüsva olmakla kalıyordu. Bundan yıllarca hiç kimseye bahsetmedim. Beni daha fazla rahatsız etmesinler diye saçlarımı üç numaraya vurdum. Bütün yıl Hititlerle olan savaşı kaybetmiş gibi boş dağlara bakıp durdum. Bir ara aklımı kaybettiğimi bile düşündüm. Hititli köylülerin bana yakıştırdığı ‘kınalı yapıncak’ lakabı onlarla aramızdaki tek sözleşme metni gibiydi. Özeleştiriye ve gelişmeye kapalıydılar. Duvar günler, haftalar geçtikçe yükseldi. Lojmanın her odası sağırdı. Oldukça gaddar bir toplumsal statüko vardı. Naif bir Egeli olarak kendimi zayıf hissediyordum. Eğitim için boşu boşuna çırpınan bir hayalperesttim. Çocuklar hala Romalı asker görmüş ilk Hıristiyanlar kadar ürkektiler. Sonunda Hititlerden uzak durmam gerektiğine kanaat getirdim.’ Muallime Mualla’nın Çorum güncesinden

Modern dünyanın göbeğinde İslam’a töre gibi inanmış gerçekte ise putperestliğine bir türlü ayılamamış tuhaf bir milletiz. Onun için hala bizi kuşatan modern paradigmayı parçalayacağına inandığımız yerli bir politik tanrımız bile var. Evet, modernliğin tam göbeğinde yaşadığımız bu hayat özü itibariyle bir tür putperestlik. Kolumuzdaki marka saatler de o hayatın anatomimize iliştirilmiş sofistike çaputları. Çürümeye mani buzdolapları, buz gibi kutu kolalar, saatin en büyük zembereği otomobiller, zamanı donduran o afili fotoğraflarınız, koca hayatı dilimlere ayırmış o televizyonlarınız meselâ.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Temmuz 2016 Perşembe

CEMAATİN TANKLI AMOK KOŞUSU KEMALİSTLERİN POLİTİK ZAFERİDİR

Türkiye'nin içinde debelendiği siyasi trajedinin özeti bir fotoğraf; Dün Trabzon'da denize inen bir sokakta Sultan Gelinlik Sarayı tabelası altında bayraklarla, marşlarla, kefenlerle karaşanzıman demokrasiyi vurdurma eyleminden

O zamanlar bu gezegende Marilyn Monroe’den çok daha güzel kadınlar, kızlar da vardı. Ama Marilyn Monroe’de olan o kışkırtıcılık o güzellerde yoktu. Onun için beyninizin bir köşesi bir sonraki aforizmamı merak ediyor olmalı.

Cemaat adeta klasik bir Hakan Şükür kafa golü gibi her şeyi göstere göstere yapmış. İlk olarak ‘Sızıntı’ Dergisi’ni çıkarmış. Sonra bugün ağlayan akbabalardan Zaman gazetesine bir milyon abone yapmış. Orduya, polise ve yargıya ‘Sızmış.’ ‘Zaman’ı gelince de darbeye kalkışmış. Bence halkı değil de bankaları hedef alsalardı romantik bir darbe bile olabilirdi.

Daha basit bir dille yazıyorum. Bu, devletin cemaati sistemden tasfiye ederken Kemalistler eliyle yaptırttığı bir ‘ Barbarlar her an geri gelebilir, saraya sığının!’ katliamıdır. Buna hukuken darbe denilemez, ortada hedef alınmış bir anayasal düzen yok. Anayasa Ak Saray’da bekleme odasında. Zaten dikkat ederseniz AKP de milletin iradesini hedef alındı, diyor. Diğer yandan bu tasfiyeyle Kemalistler siyasi İslamcıların sandıkla kaçırdığı cumhuriyete yeniden ortak olmuş oldu.

Diğer bir açıdan bakıldığında derin devletin AKP’yi tasfiyeye hazırlandığı söylenebilir. AKP’lilerin öfkesi büyük çünkü iguana gibi kuyrukları koparıldı. Ortada ciddi bir devlet değil de Ak Saray ve millet olduğu için her toplumsal olayda millet hedef tahtası oluyor. Bazen gerçek insanı çıldırtacak kadar basittir; bütün bunlar olurken siz neredeydiniz? Basit bir cemaat devleti tehdit eden bu denli bir tehlikeyle yaşadıysa siz politikacıların, bürokratların, dünya liderlerinin resmi varlığının tam olarak karşılığı ne? Koca bir yalan değilse bu olup bitenler nedir! Bu ülkeyi yönetme salahiyetine sahip değilsiniz. Şayet bütün bu olup bitenleri farkındaysanız ve bunlara müdahale etmiyorsanız o zaman siz de bu tiyatronun bir parçasısınız. Ve romantik siyasete tolerans yok, akıl ertelenecek, çıkar için ötelenecek bir şey değil, olup biten her şeyi tüm taraflarıyla kuşatıp yargılamak zorunda.

Meğerse diyanetin bütün ramazan ayı boyunca gece vakti okuduğu ve ramazandan sonra da devam eden o acıklı dijital sala cemaat içinmiş.

Zamanın şu diliminde bir milli görüşçü olarak kendimi Kureyş’in gazabından kaçmış ve Habeş kralı Hıristiyan Necaşi’den berat almış birkaç dirhemle pazarda dolaşan takkeli, entarili saf bir mümin gibi hissediyorum.

Protestan ahlaklı cemaatçileri, laik Kemalistleri, CHP’lileri, Alevileri, Ermenileri, Süryanileri, Yezidileri, Keldanileri, Şiileri, Hizbullah’ı, Kürtleri, Dürzileri, Mecusileri, hatta Siyonist İsraillileri, Suriye’deki Baasçıları, Sisi yanlısı Kıpti subayları, hatta ve hatta Haşhaşileri peşinen günahkâr, diyanetin ruhsuz fetvalarından feyz alan Sünni Müslümanları ise peşinen cennetlik yapan şey nedir? Siz Sünni diyanet takımı kimsiniz, sizin kutsalınız, sizin erdeminiz ne kadar büyük ki oyuna getirilmiş ölülerin bile cenaze namazını kılmaktan onlara bir mezar yeri vermekten bile imtina ediyorsunuz? Siz Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’den bunu mu öğrendiniz?

Cemaati çok fazla sıkıştırmanın anlamı yok. Onların zaten kıt olan akıllarını daha da bitirip birer saatli bombaya çevirmeyin. Şöyle düşünün; Deli Tuzsuz Karabekir gibi bir zırdeli amok koşusuna başlayarak havası kaçmış bir balon gibi şehrin meydanına dalıyor. - Yandım anam! Ulan bu memlekette anayasa mı vardı darbe yapmışız. Allahsızlar! Buuum!

Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı davalarından birkaç yıl sonra bir köylü;
- İyi de ağam biz …u niye yedük!
Cemaatin anayasal sistemi tesis için yaptığı amok dalışından birkaç yıl sonra aynı köylünün kasketlisi;
- …………………………………….

Madem milli eğitimden cemaatin yirmi bin öğretmenini ihraç ediyorsunuz onların yerine on, on beş, yirmi yıldır ücretli öğretmen statüsünde çalıştırıp alenen sömürdüğünüz, birer vebalı gibi sürekli sistemin dışında bıraktığınız öğretmenleri alın. Onların tek suçu cemaat ve AKP’liler gibi direkt Roma vatandaşı olarak olmamaları. Sırf soruları çalamadıkları için AKP’den politik vaftiz olmadıkları için köle durumundalar. Ücretlilerin pedagojik formasyonları yokmuş. Odunlar ya! Ama daha bilmiyorlar ki pedagojik formasyon alıp öğretmen rolü yapanların köşeli beyinlerini sürekli biz törpülüyoruz.

Türkiye’de akıl almaz bir şekilde alenen insanların zihinleriyle oynuyorlar. AKP iktidara gelir gelmez parklar bahçeler, sokaklar, caddeler olur olmaz her yer lambalarla, spotlarla ışıklandırıldı. Işık kirliliği yüzünden neredeyse gece ile gündüz arasındaki fark ortadan kalktı. Şehirler artık Quantanamo üssü gibi sürekli aydınlık. Parklarda bahçelerde meydanlarda bir parça güzelliği olan her ağaç ya söküldü ya da gaddarca budandı. Şehirler uzay üssü gibi ruhsuz parklarla donatıldı. Bir zamanlar insanların sinirlerini bozacak şekilde sürekli olarak elektrikler kesiliyordu. Bu bir mesaj mı, Ecevit döneminden kalmış bir lanet mi bir türlü çözememiştik. Şimdi ramazandan beri bir dijital salâdır okunuyor. Türkiye bir cinnet geçirdi. Hadi dedik onun içindi. Ama sala devam ediyor. Ne için okunuyor bu salalar? Uğursuz bir baykuş sesi gibi gece vakti otomatiğe bağlanmış okunuyor. Çocukken gece yarısı bağıran pardi sesinden çok korkardık. Duyduğumuzda yakında kesin birisi ölecek diye düşünürdük. Şimdi aynısı bu salalar. gece vakti duyunca yarın Türkiye’de kesin birileri ölecek, diye düşünüyoruz artık. Bir saat sonra ramazanın erken sabah ezanı. Sonra normal sabah ezanı. Televizyonlardan radyolardan sabahtan akşama kadar Nazi propagandası. Yollar bomboş ama ambulanslar siren çalarak gidiyor. Hayatın içindeki elektrik yoğunluğu ve sinir bozucu gürültüyü geçtik. Yani zamanın önüne geçmiş ahlaksız bir akıl Türkiye’de insanları çıldırtmak için elinden geleni yapıyor. Ve insanlar giderek canavarlaşıyor.

Dün Trabzon’da Kanuni Evi’nde Türk Tarih Kurumu’ndan çıkmış İpekyolu adlı bir kitabı karıştırırken çok ilginç saray fotoğraflara denk geldim. Tarihte yıktığı şehirlerdeki insanların kafataslarından ehramlar yapan imparator Timur’un Özbekistan’ın Şebr-i Sebz şehrindeki görkemli sarayının kalıntılarına. Timur’un sarayının adı Ak Saray’mış.

Kemalistlerin bir şekilde dürtüp ortaya çıkardığı taşın altında saklanmış zehirli bir engereğin tanklarla yaptığı soğuk amok koşusu hedefine ulaşsaydı bugün meydanlarda demokrasi naraları atan bu halk ‘’ Hadi ama ben de Zaman abonesiydim, bana ne ben de, bak hem bunlar karyolanın altında biriktirdiğim arşivim!’’ diye sevinç naraları atacaktı.

Kim demiş ki mucizeler çağı geride kalmış diye! Türklerin trajikomik demokrasi serüveninin askeri teknolojide yeni bir çığır açacağından dünyanın kuşkusu olmamalı. Bütün bu politik kaoslar bizi askeri açıdan yeni buluşlara zorlayabilir. Mesela pek yakında bay potansiyel başkanın yüksek emirleriyle Aselsan demokrasinin tehdit edildiği zamanlarda otomatikman devre dışı kalan uzaktan kumandalı çipler yerleştirilmiş tank paletleri üretimi için emirler yağdırabilir.

Zaten AKP’nin on beş yıllık iktidarında her günümüz yüksek gerilimli bir derbi havasında geçiyordu. Bu halden o kadar mutluyduk ki geceleri sıtma olmuş Latin hispanikler gibi bir türlü uyuyamıyorduk. Bu derbiler az daha darbeye dönüşüyordu. Dahası ilan edilen olağanüstü hal ile fiili durum tescillenmiş oldu ve ülke açık bir Kurtlar Vadisi stüdyosuna dönüştü. En azından Necati Şaşmaz’ın bombalanmış TBMM ziyaretinden anlaşılan şey budur.


QUIS POLITIQUE

Domino teorisi açısından bakıldığında Türkiye’nin yakın siyasal tarihindeki vakıalara neden olan faktörlerden hangisinin en kritik eşik olduğu varsayılabilir?

A ) Necmettin Erbakan’ın okul kaçkını talebelerince hançerlenmesi
B ) AKP hükümetinin II. Irak tezkeresiyle ABD’ye destek vermesi
C ) AKP hükümetinin Suriye iç savaşında taraf olması
D ) Güneydoğu Anadolu bölgesindeki şehirlerin yıkılmasından sonra ‘ba’del harabül Basra’ deyiminin kullanılması
E ) Gezi Parkı olayları ve görünürde cemaatin darbe teşebbüsüyle Türkiye’deki devlet otoritesinin dibe vurması


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

19 Temmuz 2016 Salı

ASKERİ DARBELER KONUSUNDA KEMALİST GENERALLERİN NELERE KADİR OLDUĞUNU BİR ALLAH BİR DE TÜRK HALKI ÇOK İYİ BİLİR

Eskiden şehirlerde nohutlu düdüklerini öttürüp hırsızları kovalayan gece bekçileri vardı. Bugünlerde ise çaldıkları cumhuriyeti başkalarına kaptırmamak için demokrasi havarisi kesilmiş yine nohutlu muhafazakâr İslamcıları var.

Allah AKP’yi iddiasından vurdu; zira ortada silah zoruyla kaldırmaya teşebbüs edebilecek bir anayasal düzen bile yok. Olmayan bir demokrasinin gölgesini hayaletlerden korudular.

Bu kez önceki darbelerin tam tersi bir durum oldu. MIT uyumuyorduysa bu kalkışmadan hükümet haberdardı. Dolayısıyla cemaate müdahale için şartların olgunlaşmasını bekledi. Diğer yandan cemaatin darbe heveslisi subayları hem sabırsız davrandı, hem de iletişimin bu denli hızlı olduğu bir zamanda bir dizi stratejik hata etti. Klasik darbe yöntemleriyle oyunda altta kaldı.

İşin özeti su; Kemalistler kusursuz bir askeri hamleyle muhafazakâr İslamcıların daha önce sandıkla defalarca ele geçirdiği cumhuriyete yeniden ortak oldu. Gerisi polislerin gece mesailerine kalmış bir sürü kriminal vakıadan ibaret. Zaten darbeler konusunda Kemalistlerin nelere kadir olduğunu bir Allah bir de Türk halkı çok iyi biliyordu.

Bir zamanlar politikada her şey iyi bir ortaya ve gelişine iyi bir voleye bakar, diye bir aforizma yazmıştım. Bugün AKP’nin çaldığı cumhuriyetin buz gibi bir ortağı daha var. Durum 1-1 yani. Asisti de MIT yaptı. Doğu Perinçek’in son basın açıklamasında göz bebeklerine bakın asıl darbeyi kim yaptı çok iyi anlarsınız. Kötü bir şey mi, bence değil! Bu işler öyle imam hatip zekâsıyla vergi toplayıp duble yol yapmaya ve ülke yönettiğini zannetmeye benzemez.

Demokrat Parti’nin Arapça ezan çığırından sonra kötürüm bir demokrasinin salasını okuma mertebesine gelmiş olmak az bir şey değil.

Mao Zedong’un komünist yoldaşlarından biri Mao’yu anlatırken; ‘’Onun için geceyle gündüzün bir farkı yoktu. İstediği zaman uyur, gece yarısı çıkıp çiftlikleri denetlerdi. Önemli bir gelişme olduğunda ya da aklıma bir fikir geldiğinde onu hemen uyandırır, kalk Mao konuşmamız lazım, derdim. Sonra devrim oldu. O başa geçince her şey bitti. Bir gün bana; artık benimle eskisi gibi konuşmuyorsun, dedi. Ben de artık seninle konuşacak bir şey yok, dedim. Ondan sonra da bir daha konuşmadık.’’ Dikkatimi çeken şey Mao’nun zamanı kullanma biçimi. Onun için geceyle gündüzün birbirinden farkı yok. Yani düşünceleri, idealleri uğruna normal insanlarda var olan biyoritm bozulmuş. Benliği ve ülkesi adına beslediği idealleri onu zamanın ötesinde bir yerlere savurmuş. Yani en yakın dostunun da dediği gibi o artık insan olmayı öteye geçmiş. Zaman, mekân ve insani ihtiyaçlar çok ötelerde kalmış. Bu gece saat 01:30’da bay potansiyel başkanın İstanbul’da yaptığı darbeden kurtuluş mitingini görünce aklıma Mao’nun malum ruh hali geldi.

Ezanın Türkçe okutturulmasına, başörtülü öğrencilerin üniversitelerden kovulmasına, askeri darbelere sosyolojiyi kullanarak doğum yaptırmaya Türkiye’de politika denir. Yalnız on yıl boyunca Kurtlar Vadisi izlettirilip sosyoloji zorlanarak yapılan bu doğumların Türkiye gibi çok katmanlı bir ülkeyi iç savaşa sürükleme gibi ciddi riski de var.

karakutudaki ilk şifre;
‘’Benim tecrübelerime göre bu askeri darbeye teşebbüsü paralel yapının gerçekleştirdiğini düşünüyorum ancak bu işi TSK içerisinde kimin organize edip gerçekleştirdiğini kestiremiyorum. Pensilvanya'daki kişinin emir verip bu işi yaptırabilecek gücü yoktur. Bu olayda paralel yapı kullanılmış olabilir.’’ Akın Öztürk (resmi ifadeden)
(İfadeye dikkat edin; TSK içindeki organizatör meçhul; Kemalistlerin buz gibi gölgesi bu cümlede. Bu cümleye Ergenekoncuların hepsi beraat etti, hükümetle anlaştı ama İşkur’da iş arıyorlar cümlesini ekleyin)
karakutudaki ikinci şifre; Kemalist ve eski işçi partili Doğu Perinçek’in darbe karşıtı videosu.
(tekrar tekrar izleyin, yanıltmaması için sesini kısıp izleyin ve sadece Perinçek’in gözbebeklerine bakın, nasıl Kemalistlerin cemaatten aldığı intikamı görebiliyor musunuz?)
karakutudaki üçüncü şifre; bay potansiyel başkanın darbe kalkışması sürecinde yaptığı ikinci konuşma.
(Yan taraftaki Berat Albayrak’ın yüzüne bakın. Daha dikkatli. Herhangi bir kaygı görebiliyor musunuz?)
karakutudaki dördüncü şifre: bay potansiyel başkanın CNN int.. de verdiği mülakattaki rahatlığı. fantastik pozda darbeden kılpayı kurtulmuş sorumlu bir liderin ruh hali görünüyor mu?
karakutudaki beşinci şifre: amatör bir jön gibi ortada kalmış Hulusi Akar’ın bu darbe girişimindeki rolü nedir?
Darbe girişimiyle ilgili ilk günden bu satırları yazdığım ana kadar ne yazdıysam kelimesi kelimesine arkasındayım.
Kemalistler askeri ve politik açıdan yaptıkları kusursuz bir hamleyle cumhuriyete yeniden ortak oldular.

Bugün cemaatin başına gelenler yarın biraz daha değişik haliyle Menzilcilerin, İsmailağa cemaatinin, ucuz fetvalarla iktidarın günahını daha da artıran diyanetin kısacası bir şekilde bu iktidarla bağı olan bütün cemaatlerin ve kurumların başına geleceğinden adınız gibi emin olabilirsiniz. Bu 1.5 milyon Iraklının, 0.5 milyon Suriyelinin katline ortak olmuş bir iktidara destek verenlere er ya da geç ulaşacak olan bir lanettir.

Yani Sebastiyan, cemaatin aptal generalimsileri bu mutlak gol pozisyonunda çok büyük hata yaptılar. O tankları, zırhlı birlikleri durumdan habersiz, pek şekerbegoviç milletimizin üzerine değil de kararlılıkla bankaların, atmlerin, AVM’lerin üzerine sürmüş olsaydı bugün Ak Saray’ın harabelerinde büyümüş yabani incir ağaçlarına tünemiş gamlı baykuşların iri gözlerinden bahsediyor olacaktık.

BİR ORTAÇAĞ VEBASI OLARAK DEMOKRASİ

Ortaçağ’da tabiattaki vahşi yaşamdan korunmak için etrafı yüksek surlarla çevrilmiş kale devletleri vardı.
Köylüler gündüzleri kale dışındaki tarlalarda çalışır, mahsullerinin büyük bir bölümünü kiliseye ya da krala vergi olarak verirdi.
Akşam olunca o şehirde yaşayan herkes kale içindeki evine döner ve kalenin kapıları muhafızlarca sıkı bir şekilde kapatılır ve kale içinde ne olursa olsun istisnalar dışında kapılar sabaha kadar açılmazdı.
Halk ise bütün kötülerin, cadıların, vahşilerin, vebalıların kalenin dışında olduğuna inanır ve kendini kalede emniyette olduğuna inanırdı.
Bu kalelerden kaçıp dışarıda kalanlara ya da izinsiz olarak başka bir kaleye sığınmaya çalışanlara halk cehennemden kaçmış büyük günahkârlar, cüzzamlılar, en büyük vahşiler gözüyle bakardı.
Nasıl ki modern toplumlardaki hayvanat bahçelerinden kaçan ve uyuşturucu iğneyle vurulan aslanlar, kaplanlar gibi.
Bir kralın, imparatorun idaresinden kaçmak tanrının cehenneminden kaçmış bir günahkâr olmaktı halkın gözünde.
Ulus devletler döneminde ise kalenin dışındakiler değil, kalenin içinde yaşayıp ülkesinin askeri sırlarını düşmana sızdıranlar bu vebalı grubu oluşturdu.
‘Soğuk savaş’ (savaşın soğuğu tartışılır) dönemlerinde ise vebalılar grubunu çelik gibi sinirlere sahip profesyonel casuslar oluşturmuştu.
CIA’nin başındaki iki numaralı adam KGB’nin ajanı, neredeyse KGB’nin başkanı CIA’nın adamı çıkıyordu.
Mesela Türkiye’yi Kemalistlerin yönettiği yıllarda dindar Müslümanlar modern zamanın içindeki vebalılardı onun için çağdışıydılar. Yani onlar dinleriyle, inançlarıyla, kılık kıyafetleriyle hala Ortaçağ’ın vebasını taşıyorlar ve insanlara sirayet ettiriyorlardı.
Sonra imparatorluk zamanlarından kalan toplumlar modernleştikçe ulus devletlerdeki ideolojik vebalar giderek yaygınlaştı.
Cumhuriyetçiler, liberaller, solcular, sosyal demokratlar, milliyetçiler, muhafazakârlar, siyasal İslamcılar, komünistler, dini tarikatler, cemaatler, yeşiller, anarşistler, homoseksüeller, teröristler vb. hükümetlere baskı grubu saikiyle bir sürü veba çeşidi türetildi.
Bu veba çeşitlerinin hemen hepsi batılı laboratuvarlarda defalarca denendikten sonra ulus devletlerde tedavüle sokuldu. İçerikleri aynı olmasına rağmen her devlette değişik sonuçlar elde edildi.
Ve bütün bunların aynı anda denendiği ve hayatta kalan ulus devlet yapılarına ise demokrasi adını verdiler.
Yani modern toplumda demokrasi bütün vebalıların bir arda tutulduğu bir ortaçağ kalesinin adıdır.
Vebalıda olsan, sağlıklı da olsan adına demokrasi denilen o kalenin içinde yaşamak zorundasın.
Cüzzamlılarla, vebalılarla, veremlilerle, hırsızlarla, cadılarla, büyücülerle, yaşlılarla, kokmuş cesetlerle, zır delilerle, gözü dönmüş katillerle aynı ortaçağ kalesinin içinde yaşamaya bugün demokrasi denir.
Sakın akıllı olduğunu ima eden bir bakış atayım, bir söz söyleyeyim, bir iş yapayım deme! Kaledeki bütün o tuhaf yaratıklar seni alaşağı ederler, uzun tırnaklarıyla gözünü oyarlar, üzerine tavuk pisliği atarlar, seni yere yatırırlar, üzerinde tepinirler, sinirlerini bozmak için vahşi kahkahalar atarlar.
Sus, sesini çıkarma ve o vebalılar gibi kafanı eğ ve bekle.
İçinden, burası b.k kokuyor, şu kapıyı azıcık açalım, içerisi biraz hava alsın ya da ben bir yolunu bulup bu tımarhane gibi kaleden kaçayım diye düşünme. Dışarıda durum çok daha berbat.
Her an beyin buruşturan bir çığlık, arsız bir kahkaha, tiz bir çığlık, kuralsız bir hareket, birbiriyle dalaşma, kendi kendine söylenme, derinlerden gelen inilti, bir kocakarının damak sesi, pis bir …. kokusu…
İşte modern toplumda demokrasi dedikleri şeyin özeti. Vebalıların normal bir insanı delirten göz oyucu iradesi.
Arada bir kralın sofrasında artanlar vebalıların başına dökülüyor. Kirli tırnaklarıyla havada kapıyorlar artıkları, sökülmüş dişleriyle şapur şupur çiğniyorlar karşında. Bir tavuk kemiği için kavga çıkıyor.
Biraz akıllı olduğun için açlık düşüyor sana yine. Ölmeye razısın ama tanrı bütün bunlara şahit olmanı istediği için ecelini öne almıyor.
Ama akıl bu, rahat durmuyor işte. Arada bir acaba bu tımarhaneden sağ salim bir çıkış yolu var mı, diye sormadan edemiyor.
Ve sonunda masanın kopmakta olan ayağını görüyor. Bunu diğerlerine karşı bir savunma aracı olarak kullanabilir, şu ağır kapının kilidini açmanın bir yolunu bulup buradan çıkabilirim diye düşünüyor.
Vebalıların bir dalgınlığını bulup o sopayı kapıyor. Herkes savunmaya çekiliyor ürkekçe. Hepsinin gözleri akıllının hareketlerinde. En küçük bir tereddütte üstüne çullanacak gibi tetikteler.
Kalenin kapısı bir türlü açılmadı.
Vebalıların beklediği işte tamda bu. Çığlıklar, kahkahalarla üzerine çullandılar. Her biri birbirinden iğrenç kokuyor.
Şimdi başka bir kaleden olduğu çok belli cemaat daldı kapıya çıkamadı. Milli Görüşü, menzilcisi, İsmail Ağacısı, mafyası, komünisti, solcusu, muhafazakârı, Kemalist’i, cumhuriyetçisi, hacısı, hocası, esnafı, locası, homoseksüeli, … bütün vebalılar üzerine çullanmış.
Sen nasıl bu demokrasi tımarhanesinden çıkarsın?
Bunu en yüksek sesle söyleyen ise Müslüman!
Nasıl bir tımarhanenin içinde olduğumuzun ispatı bu işte. Demokrasiyi müdafaa için tekbirlerle meydanlara çıkan sarıklı, sakallı psikopatlar! Dahası şu. Bu tımarhanede bir kanun, bir kural mı vardı da eline sopayı almak delilere karşı kendini savunmak suç olsun!
Koskoca Türkiye’de bu ülkede bir anayasal sistem mi vardı ki bu delilerin yaptığına darbe diyorsunuz? sorusunu soran çıkmadı henüz.
İçinden çıkmaya çalıştığımız tımarhanenin adına demokrasi ve vebalıların milli iradesi diyorlar.
Oradan çıkmayın, orada kalın.
Birazdan kralınızın yemek artıkları dökülecek, zıkkımlanırsınız.
İşin özeti bu.

QUIS POLITIQUE

Aşağıdakilerden hangisi AKP’nin on beş yıllık tatlı iktidarında Hakan Şükür'ün yaptığı mesleklerden biri olduğu düşünülemez?

A ) Profesyonel futbolculuk
B ) Korumalı politikacılık
C ) TRT’de spor yorumculuğu
D ) Fanatikte spor yazarlığı
E ) Askeri darbecilik


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

ÜZGÜNÜM SAYIN BAŞKAN AMA OLAY ANINDA ORTADA KALDIRILMAYA TEŞEBBÜS EDİLECEK BİR ANAYASAL DÜZEN YOKTU

Polisiye romanlarında klasik kuraldır. Katil cinayet sonrası kurbanıyla duygusal bağ kurmak için mutlaka olay yerine gelir ve kendi kendine bir şeyler mırıldanır.

Saadet Partisi genel başkanı sayın Mustafa Kamalak ve genel idare kurulu şeysi Oğuzhan Asiltürk dün geceki vakıadan sonra Milli Görüş ruhunun son kırıntılarını da ozonosferden uzaya gönderdiler. Artık AKP’nin Türk politikasındaki kirli işlerinin ruh ikizi güya itikatta Milli Görüşçü ama siyasi amelde AKP yanlısı bir suç ortağı var. 1978’den beri köy evlerinin arka kapılarına yeşil boyayla yazılan ‘’Zafer İslam’ındır MSP ‘’ yazısını okuduğumdan beri bu hareketi takip ederim. 28 Şubat süreci dahil bu denli bir çakılmaya şahit olmadım.

Ağzı köpüklü azgın deve az daha Kâbe’nin içindeki Hubel, Lat, Menat, Uzza’yı devirecekti. Demokrasiyi İslam’ın şiarı bellemiş Sünni Müslümanlar sokağa inip deveyi hoştladılar.

Sosyal olaylar suyla doldurulmuş bir balona benzer; onu bir tarafından birazcık sıkarsanız hemen diğer tarafa doğru bombe yapar. Bugün milli irade teranesiyle sokağa döktüğünüz, durumdan habersiz askerleri dövdürdüğünüz, darbecilere karşı özgüvenini tavan yaptırdığınız halkın sürekli deşarj gerektiren alışkanlığının yarın neye yöneleceğini asla kestiremezsiniz. Bumerang gibi döner ve onu kontrol ettiğini zanneden odağı vurur. Yani sokakta olan bu halkın kontrolsüz kitle psikolojisi üzerinde düşünen ve ince hesaplar yapan pusuya yatmış binlerce zekâ var.

Durum beni Türk sosyolojisine yeni yasalar keşfetmeye zorluyor. Emin olun, bu akrep eninde sonunda kendini sokacak. Çünkü tanrının yasasında demokratik ecir diye bir bahis söz konusu değil.

Türkiye’deki asker sivil çekişmesi gibi görünen sosyo-politik kaoslar sadece bir iktidar olma meselesi değildir. Esasında Kemalist ordunun tasfiyesi sonrasında cumhuriyetin kimlerin hamiline yazılacağı meselesidir. Demokrasi mücadelesi ve milli iradeye sahip çıkma görünümlü bir dizi tiyatrodan sonra cumhuriyetin bütün ortakları elemine edildi. Ve büyük ödül Ak Saray’a kalmış gibi görünüyor. Ama tankların önüne çıkmaya cesaret etmiş öfkeli bir halkın politik kataraktının açılması için sadece ajitatif bir olay, onuruna dokunan bir cümle, sormayı akıl edeceği basit bir soru yeterlidir.

Diğer bir açıdan bakıldığında darbe sosyolojik bir sonuçtur. Yani demokrasi oyunu içinde iktidarla sırnaşan bir halkın hukuksuzluğa göz yummasına çıkarılan resmi bir bedeldir. İşin trajik tarafı bu türden bir kalkışmanın hayalinin hala kurulabiliyor oluşudur. Bu darbe girişimi öncesinde on beş yıl boyunca ülkeyi cendereye almış ve mafyalaşmış bir politik elit söz konusudur. Dahası ortada bütün demokratik refleksleri köreltilmiş bir toplum var. Ve ikide bir dillendirilen milli iradenin temsilcileri kronikleşen sorunları bırakın çözmeyi bunların konuşulmasına bile müsaade etmiyorlar. Tam aksine halkın güçlü bir iktidara tapınması ve kendinden geçmesi için her türlü mavnayı yapıyorlar. Hal böyle olunca merkezi otorite adına sıkıştırılan, soyutlanan sosyal gruplar ilk fırsatta kedi gibi kendini azarlayan o sopalı eli tırmalayabiliyor.

Bunlar (cemaat ve AKP) bir zamanlar çok iyiydiler. Hatta Bremen mızıkacıları gibi üst üste biniyorlardı. En altta eşşek niyetine AKP’nin gövdesi. Onun üzerinde köpek niyetine liberal yazarların bağını çektiği bir medya. Köpeğin üzerinde ise kapı kulu askerleri gibi kolluk kuvvetleri; yani asker, polis, özel güvenlikten zabıtalara kadar kedi grubu. En üstünde ise bir türlü def edemedikleri bu horoz, cemaat işte. Cüssesine göre sesi çok çıkıyordu. Horoz yıllardan beri en tepede durmaya alışmış. Bir türlü alaşağı edemiyorlar onu. İndirdiler, yine daldı kedinin tepesine çarşı pazar karıştı. Onun için son hamlesinde aaiihaow aaii haouw miyawwhaouwüüürrrüü! diye birbirine geçmiş bir garabet yaşandı. Korkmayın çiftlikte hayvanlar arada bir böyle dalaşırlar.

Sözde Yurtta Sulh Konseyi’nin yaptığı bu darbe teşebbüsünde bay potansiyel başkanın bir mafya lideri edasıyla Türkiye’ye saldığı korku ilginçti. Bana 11 Eylül’de Amerika’ya yapılan saldırılardan sonra dönemin ABD başkanının sarf ettiği;’’ Ya bizdensiniz, ya da teröristlerden!’’ sözünü hatırlattı. Önceki geceki darbe kalkışmasında da Türkiye’de benzer korku rüzgârı esti. ‘’Ya milli irade taraftarısınız ya da darbeci hain!’’ Yani ‘’Ya başkanın adamısınız ya da darbeci bir hain!’’ Türkiye’de estirdikleri korkunun özeti bu. Bu korku rüzgârı içinde diğer politik kuklalar gibi iradesini bu ülkenin mafya babasına terk etmiş bir zavallıydı Mustafa Kamalak. Bir Milli Görüşçü olarak utandım. Hatta dahasını söyleyeyim mi? ‘’Evet, bu ülkede bu kadar büyük zalimlikler varsa her şeyi emrine almış bir mafya babasına karşı darbe yapmak demokratik olmasa da insani bir haktır!’’ diye haykıracak bir babayiğit aradım bu ülkede! Ama o Mustafa Kamalak değildi, çünkü Milli Görüşçüler hocanın cenazesine giderken yaptıkları bedava uçak yolculuğundan sonra maçı satmış.

Merak etmeyin, bir kaç hafta sonra meydandaki o demokrat çobanların hemen hepsi çayır biçmeye gidecek. Caddeler, sokaklar, meydanlar yine dondurmacılara, simitçilere, ayakkabı boyacılarına, piyango bileti satıcılarına, kâğıt toplayıcılarına, sokak müzisyenlerine, çöpçülere ve de Suriyeli dilencilere kalacak.

Ama diğer taraftan sözde darbe yapacak beyaz fareleri sahaya sürüp hafif James Bond havalarında loş mekânlarda korsan açıklamalar yapan bay potansiyel başkanın takdir edilesi bir yönü de yok değildi. O da mümin ve muvahhid, şeriat ehli diye bilinen sakallı, cübbeli, sarıklı İsmail Ağa Cemaati takımını ani bir gece yarısı teyakkuzuyla saadethanelerinden uyandırıp Osmanlının savaşa giden tımarlı sipahileri gibi sıralı bir şekilde demokrasi ve arada bir şarjı biten pilli irade adına tekbirlerle yürütüp meydanlara çıkarmasıydı.

Darbe oyunun üç ana aktörü vardı. Birincisi Ak Saray ve onun sadık kuklaları. İkincisi ordunun içindeki eski yerini isteyen Kemalist kanat. Üçüncüsü faka bastırılan politik oyunlarda güdümlü gelenek sahibi cemaat. Ak Saray’la Kemalist kanat aralarında anlaşmış. Diğer yandan cemaatle Kemalistler arasında da hükümet karşıtlığında gizli bir protokol var. Cemaat darbe yapmakta iştahlı. Ama Ak Saray’ın bütün tedirginliği Kemalist kanadın olaya gerçekten dahil olup olmayacağında. Kemalistler darbeye dahil olmayınca Cemaat darbe girişiminde ofsaytta kaldı. Zaten hükümet ilk açıklamasında Hakan Şükür’e sarı bayrağı kaldırdı ve ‘küçük bir grup’ dedi. Yani hem Kemalistler Cemaatten halk eliyle intikam almış oldu hem de ordudaki eski pozisyonları için alan açıldı. Sonrası ise klasiktir;’’ Roma locuta causa finita!’’ Roma konuşur ve kaos biter. Zaten televizyonlarda konuşan da modern Romanın ‘başkomutan lakaplı’ eyalet valisiydi.

Tabi cemaatin Yurtta Sulh Konseyi’yle kalkıştığı aptal darbe girişiminin yemediği aksine ters teptiği anlaşılınca bir zamanlar göstermelik sıratı müstakim köprülerinden kol kola geçip, abı hayat suyundan kâse kâse içip birbirlerine yaptıkları türlü komplimanlarla cennetin VIP kapısından giren bilumum Protestan, Katolik, Ortodoks, Süryani papazlar ve Yahudi hahamları da ellerini kavuşturmuş bir halde hoca efendi için can sıkıcı kelime-i şahadetler getirip tanrıya dua ediyordu.

Cemaate soruları siz çaldırdınız. Diplomalarımın karşılığı ve koca bir ömür boşa gitti. On beş yıl kölelik şartlarında çalıştım. Birkaç galiz küfür haricinde sesim de çıkmadı. Hem biz Türküz, biz de olur böyle şeyler. Onlar da ülkeleri için en iyisini yapacaklarını hayal etmişlerdi. Evet, yanlış yaptılar ama Allah’ın ismi azamı hürmetine biraz insaf, biraz merhamet! Bak bir Milli Görüşçü senden onlar adına merhamet diliyor, bu evrende bundan büyük paye mi olur reis!

Üzgünüm sayın başkan ama ortada cemaatin generallerinin tehdit ettiği bir anayasal düzen yok. Bizzat Ak Saray anayasayı rafa kaldırdığını beyan etmişti. Evet generallerin işlediği filler kanunen suç ama hukuken başkanlık heveslisi yarı diktatör bir adama karşı ayaklanma; darbe teşebbüsü değil. Bu kalkışmaya şu anda geçerlilikte olan hangi kanunlara göre darbe teşebbüsü diyorsunuz?

Dolayısıyla cemaatin generalleri vatana ihanetten değil halkın seçtiği bir hükümete isyandan suçun işlendiği anda cari olan kanunlarla yargılanmalıdırlar. Artı Ak Saray alenen anayasayı rafa kaldırdığını beyan ettiğinden ‘anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak’ suçundan yargılanamazlar. Zira ortada Ak Saray’ın ve hükümetin riayet ettiği bir anayasa yok. Sadece kasten adam öldürmek ve yaralamak, hükümetin kamu düzenini ihlal etmek, devlet malına zarar vermek türü suçlardan yargılanabilirler.
Geçmişte Fethullah Gülen ile afili pozlar veren sizlerdiniz.
Düzenledikleri Türkçe olimpiyatlarında protokolleri dolduran sizlerdiniz.
Yurt dışında açtıkları okulların kurdelelerini kesen onların eğitim başarılarını yere göğe sığdıramayan sizlerdiniz.
Uzun yıllar iç politikada gösteri ayısı gibi Fethullah Gülen’in emrinde olan, sözlerinden ulvi anlamlar çıkaran sizlerdiniz.
Devletin emniyet, ordu ve yargı sistemini sonuna kadar cemaate kadar açan sizlerdiniz.
ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda soruları çalmasına devlet kademelerinde cirit atmasına aldırmayan yine sizlerdiniz.
Devletin tüm kurumlarında Zaman gazetesinin resmi gazete gibi dağıtılmasına, memurlarınızın terfi kriterlerinde zaman gazetesi abonesi olma şartına göz yuman sizlerdiniz.
Devlet ihalelerinin en kârlı olanlarını cemaatin işadamlarına peşkeş çeken sizlerdiniz.
Yani demem o ki cemaatin geçmişte yaptığı bir sürü abuk sabuk işlerin bir kenarında sizler de varsınız.
Onlara Türkiye gibi bir ülkenin nimetlerine kelepirden konmayı siz öğrettiniz.
Ve belli ki dünyevi ihtirasları akıllarının önüne geçmiş.
Şimdi de darbeye teşebbüs ederken yakalandılar. Evet, çok kötü bir kalkışmaydı. Yüzlerce insan öldü, yüzlercesi de yaralandı.
Ama unutmayın geçmişte Türkiye çok daha beterlerini yaşamıştı ve önceki darbelerle karşılaştırıldığında Türkiye tehlikeyi çok ucuz atlattı.
Şimdi benim merhametten kastettiğim şeyin içeriğine gelirsek;
Ben darbeciler cezalandırılmasın demiyorum, tabi ki yaptıkları işlerin cezasını adil bir yargılanma ile sonuna kadar çeksinler.
Merhamet ediniz, dediğim noktaya gelirsek; cemaatin o ya da bu şekilde darbeye teşebbüsten yakalanmış müntesiplerine ortaçağ cadısı muamelesi yapmayın.
Bir zamanlar devlet içinde birlikte olduğunuz dini bir hizbi politik hırslarınız uğruna bu denli şeytanlaştırmayın.
Artı Türk ordusunda şu ya da bu şekilde hizmet vermiş insanların, size düşman olsalar bile, bir onurları aileleri, akrabaları vardır.
Yanlış bir şeye tevessül etmeleri onlara sistematik işkence yapmanızı gerektirmez. Ruhlarına efendilik yapmanın tek yolu olup biten her şeye rağmen onlara adil davranmaktır.
Dahası şudur; eskiden Kemalist generallere yapılan haksızlıkların intikamının bunlardan alınmasına kötülüğün zincirleme bir sosyolojiye dönüşmesine müsaade etmeyiniz.
Dün Kemalist generalleri tutuklayıp Silivri’de hapse doldururken gaddar ve düşüncesizdiniz. Bugün onların birçoğunu serbest bıraktınız.
Şimdi aynı düşüncesizliği ve gaddarlığı cemaatin tutuklanan darbeci askerlerine karşı gözlemliyorum.
Yarın bunların Türkiye’yi gerçek anlamda demokratikleştirmek için hayatlarını riske atmış demokrasi kahramanları olarak dışarıya salınmayacağından emin değiliz.
Onun için ülkede yapılan bütün fahiş hatalara rağmen çok daha aklıselim olmaya, adil davranmaya ihtiyacımız var.
Bu ülkede günbegün azgınlaşan kötülüğe dur, demek ve iyiliğe şans tanımak için de en büyük suçlulara da adil olmalıyız.
Çünkü görünürde iki grup da kendi kavlince Müslüman.
Ve merhametli olmayı Allah (CC) kendi zatı sıfatının gereği olarak Müslümanlara emrediyor. Ben hayatla kelimeler arasında Milli Görüşçü bir diplomatım.
Sadece iktidardakilere hatırlatıyorum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

LANET OLASI PARALELLER HALA PEŞİMİZDELER! 98

Suriyeli mülteciler bahanesiyle bambaşka bir şey oluştu Türkiye’de. Mültecilik Afganistan’dan Kafkaslara, oradan Afrika sahrasına açık bir istismar endüstrisine dönüştü bu topraklarda. Artık yersiz yurtsuz bütün mülteciler, Çingene kafileleri, hatta Karadeniz’e çalışmaya gelen Gürcüler bile savaş mağduru Suriyeli ensar numarası yapıyor. Ama kurumlarını, yasalarını, tüm devlet sistemlerini ayağa düşürmüş bir iktidar için bu üzerinde kafa yorulacak bir mesele değil. Bunların sosyal sorunlara buldukları çözümler Yunanlıların rüya tanrısı morfiyüs türünden; hayal olan tılsımlı bir dokunuşla gerçek oluyor. imam hatipli duble yol zekası için üç dört milyon nüfus kâğıdı dağıtıldı mı ortada hiçbir mesele kalmaz.

Bir imar faaliyeti ortaya nasıl bir sosyolojik zaaf çıkarır, insanı nasıl değiştirir, nasıl davranmaya zorlar, buna göre o toplumda ne tür önlemler alınır, suallerini akıl edip önlem alan bir devlet yetkilisi yok memlekette. Karadeniz sahilini doldurdular, hal sadece belli yerlerden denize temas edebiliyor. Eskipazar sahili bunlardan bir tanesi. İyi da sahili var. Hava sıcaklığı arttığında insanlar buradan denize giriyor. Ama her defasında ortaya tuhaf bir durum çıkıyor. Koskoca sahilin bir sahibi yok. Ortalıkta ne bir belediye hizmeti, ne en küçük özel bir hizmet… Her taraf çerçöp. Sanki o sahiller bu ülkenin egemenlik alanına girmemiş. Karadeniz ve ona girmekten çok temas etmeye çalışan El Türko! Hayır, iş bununla kalsa umurumda değil. Daha bir Türk’ün cankurtaranlı, kurallı, medeni insanlar gibi denize girmesini sağlayamadan, işin içine Gürcüler, Suriyeliler, Araplar da dahil olmuş. Onlar da sahillerde ama ortada bir gezegenin hayatsız krateri gibi kuralsız bir boşluk var.

AKP iktidarının bu ülkedeki Rubicon Köprüsü’nü geçişinin üzerinden yıllar geçmişti. Asker de bunun farkındaydı. Üstelik muhalefette değildi; iktidarın hemen yanı başındaydı. İşin en ilginç tarafı AB ile ipleri atan hükümetin Rusya ile yakınlaşmasından sonra sahaya askerin inmiş olması. Bir memlekette hukuk yoksa, anayasa ayaklar altındaysa, adalet yoksa, terör olağanlaştıysa, ülke yönetiminde beceriksizlik had safhadaysa ve bundan hiç kimse sorumlu değilse darbe bir hak olur. Benim görebildiğim kadarıyla bu buz gibi bir darbe. Ve hayatın tüm yasalarının çalındığı bir ülkede oldukça da meşru bir darbe. İş Tank Hasan’a (Güzel) düşmüş gibi görünüyor.

Demokrasi imanın da İslam’ın da bir şartı değildir. Dahası şahsen ortada sahip çıkılacak bir demokrasi, anayasa, hukuk sistemi göremiyorum. Bu darbe girişimi Türkiye’deki bütün politik gücü karteline almış bir külte karşı had bildirme girişimi gibi görünüyor. Ve bildiri metninde herhangi bir falso yok. Gayet hesaplı ve kararlılar.

Dünya siyaset tarihinde bir ilk; Türkiye’de önü bir türlü alınamayan tek adam iktidarına karşı demokrasi ve insan hakları adına yapılmış bir darbe. Garip ama öyle.

Tankların namlularını kendi milletine çevirenlerle bankaların kredi kartlarını milletin cebine çevirenler arasında herhangi bir fark göremiyorum. Gece vakti darbe paratoneri niyetine çığırdığınız o makamsız ezanları Bağdat ve Şam bombalanırken neden okumadınız?

Bu darbe girişiminin sonucu ne olursa olsun, bugün Türkiye’deki siyasi ortam sosyolojik açıdan her zaman askeri bir darbeye davetiye çıkartacak derecede sakat bir ortamdır. İktidarın yasalarla hatta yasasız olarak kendinde yapmaya hak gördüğü şeyleri ordunun içindeki bir grup tankla, silahla yapma hakkını kendinde görüyor. Ve şahsen ben bunu hiçte öyle gayri ahlaki bir şey olarak görmüyorum.

Bu gece Türkiye’de yaşanan trajedinin tam olarak özeti şudur; Türk halkı yıllardan beri ortada olmayan bir demokrasinin gölgesini henüz tanımlanamayan bir darbeci gruba karşı yarı diktatör bir adam adına korumaya çalışıyor.

Eski Türkiye’de durum
Bu ezanlar ki şehadetleri dini temeli
Ebedi yurdumun üstünde inlemeli
Yeni Türkiye’de son durum
Bu salâlar ki demokrasinin temeli
Cuntacılara karşı geceleri inlemeli

Aslında bu gece Türkiye’de yaşananlar büyük bir banka soygunu konu alan bir western filmi gibiydi. İlk grup profesyonel soyguncular bankayı soydular, cumhuriyeti çaldılar. Kasadaki bütün parayı çantalara doldurup kaçtılar. Sonra paraleller soyguncuların peşine düştü. Aralarında çatışma çıktı. Muhtemelen profesyonel soygunculardan biri şöyle mırıldanıyordu.
- Lanet olası paraleller (feodal polis) hala peşimizdeler!

Türkiye’nin yakın siyasi tarihide AKP hükümetinin destek verdiği ABD’nin Irak işgalinde, fiilen taraf olduğu Suriye iç savaşında, PKK ile mücadelede dönen dolapların en yakın şahidi durumundaki cemaat yediği her halta rağmen bu milletin tek karakutusuydu. Çünkü 15 yıl boyunca bu iktidarı çıplak olarak sadece cemaat görmüştü. İşte o karakutu Kurtlar Vadisi Ankara ucuzluğundaki bir darbe tezgâhıyla imha edildi.

Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla cemaat yakıştırmalarına rağmen hala menşei tartışmaya açık bir darbe. Çünkü darbe metninde kullanılan dil Kemalist generallerin dili. Ama darbeyi yapanların ısrarla cemaatçi olduğu söyleniyor. Burada geçmişteki hesaplaşmaya bağlı olarak oyun içinde oyun görünüyor. Zira daha önce cemaatin darbe tezgâhlarıyla tutuklattığı ordu içindeki Kemalist kanat cemaati ortak bir darbe girişimiyle faka bastırıp yüzüstü bırakması da söz konusu olabilir. Ama her halükârda tıpkı Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi AKP hükümetinin erken doğuma zorladığı sonunda galip çıktığı kontrollü prematüre bir darbe olduğu çok açık. AKP’nin bunu yapması için sadece yıllarca Kurtlar Vadisi dizisiyle halkın zihnini nasıl biçimlendirdiğini hatırlamak fazlasıyla yeterlidir.

İşin daha da özeti, AKP hükümeti geçmişte cemaatin kumpaslarıyla mağdur ettiği ordudaki Kemalist kanadın askeri yöntemleri kullanarak yine orduda konuşlanmış cemaati oyuna getirerek hükümetin intikamını alması için sebep üretmesine müsaade etti. Ve bu kanlı oyunla da Türkiye’nin üzerinde bir hayalet gibi dolaşan sözde ‘demokrasiyi’ korumuş oldu. Bu da milyonlarca kazı hiç Kazlıçeşme’ye çağırmadan kümese sokmanın bir diğer yolu.

Dün geceki darbe girişimi sırasında kendilerine Milli Görüşçü zannedenlerin tavrı ve beyanatları utanç vericiydi. AKP’nin politik gargarasıyla demokrasiyi İslam’ın şiarlarından bellemiş zavallılar. Güya kendilerini 0.7’ye geriletmiş demokrasi adına, hangi demokrasiyse artık, zalimlikte zirve yapmış bir iktidardan yanındaydılar. Yani rahmetli Necmettin Erbakan keşke bunlara politik vaaz verecek yerde gidip derdini Karadeniz’in dilsiz kızılağaçlarına anlatsaydı.

On beş yıldır bu ülkede siyaset adına her türlü barbarlığı yaptılar. Asıl barbarların ayak sesleri duyduklarında ise; ‘’Haydin sokağa, darbecilere karşı hep birlikte demokrasiye sahip çıkalım!’’ diye ünlüyorlar. Hangi demokrasiye sahip çıkıyorsunuz? Anayasayı rafa kaldıran tek adamın demokrasisine mi? Dün, bugün darbeye kalkışanlarla birlikte ülkeyi yönetiyordunuz. N e farkınız var onlarla? Yarın beni de (tüm Milli Görüşçüleri) hain ilan etmeyeceğinizin garantisi ne? Üzgünüm, ama benim gerçekten sizinle demokrasi dahil paylaştığım bir ülküm yok!

Vallahi bizim ne rahmetli dedelerimizden kalmış Pensilvanya eyaletinde ucu bucağı görünmeyen yemyeşil çiftliğimiz ne de babalarımızın Beyaz Saray’da bacak bacak üstüne atarken çekilmiş afili polaroid pozlarla dolu albümlerimiz var. Onun için bu topraklarda doğmuş Müslümanlar olarak çok şükür lokmamız helal, hala zihnimiz berrak ve anlayana sözümüz çok açık ve net.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.