29 Ekim 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

İstanbul Feshane’de hemen her yıl düzenlenen Karadeniz derneklerinin katıldığı trajik derecede zavallılık kokan kültürel etkinliklerinden de anlaşıldığı gibi maalesef Karadenizlilik Türklerle alakalı bir olgu değildir. Eskiden Karadeniz’de yaşamış Rumların ve diğer halkların arkaik dönemlerde bölgeye koyduğu daha çok Helenistik kültürle alakalı insani bir karakterdir.

Türklerin tarihte kendi töresiyle İslam’ın tevhid ruhunu birleştirip Anadolu’da Rumlardan ve Ermenilerden kılıçla aldığı şeyi bugün Greko-Romen batı medeniyetin tümüyle yuttuğu Hıristiyanlar ( Ermeniler ve Rumlar ) Yahudiler modern dünyanın enstrümanlarını kullanarak geri almaya çalışıyorlar. İşin garip tarafı bugün bunu Türkiye’deki ahmak İslamcıların politik taşeronluğuyla yapıyorlar. Bunu yaparlarken de İngilizlerin yüzyıl önce krallık vermeyi reddettiği tarihsel olarak mağdur Kürt halkını kullanıyorlar. Bu açıdan belki Ermenilerle Rumların değil ama Yahudilerin idealleri çakışıyor.

Küçük İmaret Mezarlığı Batı Yakası / Trabzon

Huv’el Bâkî

1- Beni kıl mağfiret ey Rabbi-l Yezdân
2- Bi-hakkı Arş-ı azam nûr-ı Kur’ân
3- Gelüp kabrim ziyaret eden ihvân
4- Edeler ruhuma bir Fatiha ihsan
5- Kavukzade merhum ve mağfur Ali Efendi
Sene, 1101 Rebiülahir

Aslında Ebu Leheb Kureyşli Arapların Kâbe’nin içine koyduğu, putperestlerin yılın belli zamanlarında tapındığı o işe yaramaz altın geyiği çalıp Yemenli bir tacire oldukça iyi fiyata sattığında ve sonrasında Mekke’yi yönetmeye talip olduğunda büyük düşünmüştü.

Hatta Bacaksız amanın garip bir şekilde kör olmadan önce can sıkıntısından Arhancolos’un Babayros taraflarında attığı sosyal turlarda rastladığını söylediği içinde bütün tüyleri, ibiği, gagası, pençeleri hatta uğradığı kümeslerdeki tavukları içinden inciler çıkan simsiyah yumurtalar yumurtlamaya zorlayan cehennemin dibinden çıkmış gibi sabahları dakikalarca öten bir horozun, zerdali çiçeğine konmuş bir peygamberdevesi böceğinin, pespembe bir salyangozun ve de Kadahor’un tek caddesine konan tavus kuşu gibi rengârenk Nikobar güvercinlerinin olduğu karmakarışık hikâyesine de inandı.

Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethettiğinde sur içinden sur dışındaki mahallelere sürdükleri Osmanlı zamanında sanat ve ticaretle cumhuriyette ise spor ve siyasetle yeniden sur içine geri döndüler. Bu açıdan Trabzonspor asla salt bir spor kulübü değildir. İngilizlerin modern Romanın bir garnizon devleti olarak kurduğu cumhuriyetin Karadeniz’deki ileri bir karakoludur. Karakolun bir numaralı lejyoneri ise senyör kişiliğinden taşan kibri yüz hatlarına yansımış Özkan Sümer’dir.

Karadeniz’in kuzeyindeki savaşçı barbar Gotların antik bir Ortaçağ şehri olan Trabzon’a III. yüzyılda düzenledikleri zamansız yıkıcı saldırılardan kaçan Helenlerin sık ağaçlarla kaplı ormanların bulunduğu Çaykara, Maçka ve Tonya vadilerinin iç bölgelerinde saklanmaları ve zamanla oralarda Helenistik kültürün tüm inceliklerini ve hayat ateşini barındıran köyler kurmuş olmaları bölgedeki Rum tarihinin Karadeniz’i bulma ümidini tümüyle kaybetmiş Xenophon’un ordusundan ayrılmış hamile fahişelerden ve de kölelerden geldiği tezini zayıflatıyor.

Zalim Timur’u sarayında okuduğu birbirinden renkli hikâyelerle elde ettiği büyük servetle ülkesine dönmeye çalışan dünyaca ünlü İspanyol seyyah Clavino peşine taktığı kültür kervanıyla 1405’te Eylül ayının ortalarında tam yukarı Hemşin’den geçmeye çalışırken her altın sikke için kocaman bir istavroz çıkaran Hristiyan Ermeniler tarafından soyulduktan sonra kendini aç, susuz, yorgun, uykusuz, perişan bir halde Sürmene’nin pastoral sahiline zor attı.

Eski Türkiye’de radyodan dinlediğimiz Yurttan Sesler programındaki sadece türkülerde Çarşamba’yı sel alıyordu, yeni Türkiye’de AKP’nin belediye başkanlığını kazandığı her yeri sel alıyor, sayın okuyucular.

Ta çocukluğumdan beri gözlemlediğim Heraklia’nın kumluk dikenlik deltasındaki dağınık hanelere sinmiş kara kuru Çingeneliği ne Konakönü’ndeki zehirli sarmaşıkların duvarlarında boy verdiği portakal bahçeli asalet kokan Ceneviz tarzı evler ne de deltanın tam ortasından akan Volga sükûnetindeki derede fakir balıkçı kayıklarının dereye düşen kırmızı aksi silebildi.

Daha büyük bir izan sahibi olabilmek için Hititçe Urartuca dahil diğer dillerin de alfabesini öğrenin. Hatta mümkünse biraz da hiyeroglif çalışın, zira bu benim uçuk aforizmalarımın daha kolay anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Zarha Mahallesinin eski muhtarının mezarına beyaz, mor, kırmızı, turuncu çiçekler diktiler. Muhtarın şişman karısı ertesi sabah eşinin mezarı başında içli bir şekilde ağladı. Kızıyla ellerindeki Mushaflardan okudular merhuma. Kadın eşinin mezarından ayrılırken eğildi ve mezarın taşını öptü. Yaşadıkları derin acıyı sürdürmek için biraz daha direndiler. Sonra zaman tüm köksüz duyguları eritti ve onlar da muhtara karşı son görevlerini tamamlamış gibi ağır adımlarla ayrıldılar mezarlıktan. Geriye beyaz plastik sandalyeleri düzensiz, turuncu çiçekleri kendini salmış bir mezar kaldı.

O zamanlar Zarhalı Rumlar köylerinin yukarısındaki gür ormanlarda büyük bir ustalıkla yaptıkları kayıkları etrafı tümüyle duvarla çevrili Zarha kilisesinin üstünden geçen yola dizdikleri kızaklardan kaydırıp kilise papazına bol istavrozlu dualar ettirerek Sürmene sahiline indirirler ve keseleri kırmızı altın dolu müşterilerine teslim ederlermiş.

Yunan tarihçi Besari’ye göre Trabzon’u Akadlar ve Milletler kurmuştur. İmparator Vespasiyonus zamanında Trabzon’a liman, mendirek, hipodrom, tiyatro amfisi, iç kale ve su kanalları inşa edildi. Ortasında heykeller olan meydanlar yapıldı, şehir tipik bir antikçağ şehrine dönüştürüldü. MS 258’deki Got istilasıyla büyük ölçüde tahrip edilen Trabzon bir daha eski kavuşamadı. Bizans imparatoru I. Justiniaus Trabzon’u doğudaki Tzanlara ve İranlılara karşı tahkim etti. Muhtemelen Of kalesi Justiniaus döneminde Trabzon’un savunması için Tzanlara karşı inşa edilmiş ileri bir karakoldu.

Karadeniz’in köylerinde bütün panjurlar, perdeler çekilip giyotin kızaklı pencereler kapandığında Artvin’in örümcek püsküllü vahşi ormanlarının derinliklerinde bir Germakoçi’nin kırmızı gözbebekleri parlamaya başlıyor ve korkunç görünümlü sarı dişleri yavaş yavaş gıcırdıyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

21 Ekim 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Sürekli geniş zamanda açıklamalar yapmak bir hayata çöreklenmiş sahte tanrıların yaptığı en iyi işlerden birisidir.

Hayatta Leipzig disipliniyle çok küçük bir konuda uzun süre ısrar ettiğinizde bile ortaya devasa bir sonuç çıkabiliyor. Onun için size yük olduğunu düşündüğünüz bir an önce yırtıp attığınız seri numaraları birbirinden farklı o biletlerinizi seyahatinizin sonuna kadar saklayınız.

Eğer sonbahar mevsiminde sararıp yere düşmüş büyükçe bir çınar ağacının yaprağını içinizden gelerek elinize alır, modeli, damarları, simetrisi, diğer cinslerden farkı, rengi, biyolojik yapısı, tanrısal mühendisliği üzerinde dakikalarca kafa yorma zahmetine katlanır ve sadece bir yaprak hakkında kendinize makul sorular sorar ve bunlara cevap aramaya çalışırsanız, bu basit durum size yaşamın sırlarından sadece milyonda birlik bir bölümünü ifşa edebilir.

Alt kademedeki çocukların İngilizce derslerine giriyorum. Tahtaya yazdıklarımı defterlerine geçiyorlar. Biri elinde defteriyle yanıma geliyor. ‘’ Öğretmenim güzel oldu mu?’’ Kargacık burgacık yazısına bakıyorum ve; ‘’ Evet, çok güzel oldu. Hatta o kadar güzel oldu ki, aslında bu sayfanı büyük sarı bir zarfa koyup, APS ile derhal Ğaynştayn bıyıklı eğitim bakanımıza göndermemiz gerekiyor. ’’ Çocuk tahtada İngilizce kelimeleri telaffuz ederken garip sesler çıkaran öğretmene tuhaf tuhaf bakıp duruyor.

Rus Çarlığının denizcileri Karadeniz’i geçip ani bir baskınla Trabzon’u ele geçirmeye kalktılarsa da yüzyıllar öncesinde olduğu gibi şehrin çok katmanlı yapısına sinmiş olan ilk Hristiyanlardan Aziz Eugenious’un koruyucu ruhu Altınbaş kilisesinin küflü nemli mahzenlerinden aniden hortladı. Gök uzun süre büyük bir öfkeyle gürledi, tanrılar kaynak yapıyor gibi şimşekler çaktı. Ardından soluksuz sağanaklar bastırdı, dereler, ırmaklar köpürdü. Karadeniz’de dalgalar azgınlaşıp köpürdü. Aziz Eugenious’un ruhu kuğu yürekli Çar askerlerini Akçaabat’ın batısındaki Sargana sahilinde karaya çıkmaya zorladı. Bu sefer Akçaabatlılar ve bölgedeki Osmanlı neferleri taarruza geçti ve Rusları Karadeniz’e püskürttü. Ama Çarın sebatkâr askerleri bu olaydan tam yüzyıl sonra Rize’yi ve Trabzon’u işgal etmeyi çilekeş ninelerimizi öpmeyi başardılar.

Başta Yunanlar olmak üzere neredeyse bütün Akdenizliler sıcaklığın çekilmez olduğu yaz aylarında tıpkı antik çağlardaki güzellik tanrıçaları gibi her öğle vaktinde bir saatliğine güzellik uykusuna yatarlarmış. Bu güzellik uykusu sayesinde daha sağlıklı daha uzun bir ömür süreceklerine Tanrı’nın onlara aynı gün içinde daha diri bir hayat sürdükleri ikinci bir gün bahşedeceğine inanırlarmış.

Zarha’nın eski halk partili muhtarı öldü. Kuşluk vakti yanık bir sala okudular ona. Tüm günahlarından arındırır gibi iyice yıkayıp pakladılar, kefenlediler, maun ağacından yapılmış bir tabuta koyup musalla taşına yatırdılar ve cenaze namazını kıldılar. Zarha Camii’nin bahçesinde Türklerin savaş baltaları gibi maşat taşları olan bir mezarlığın köşesine defnettiler adamı. Ertesi gün sabah vaktinde üç kadın hala taze toprak kokan mezarının başına oturmuş kediler gibi içli içli ağlıyordu.

Sonu gelmez isyanlardan Ruslara karşı çete savaşlarından yorgun düşen Memiş Ağa sonunda Kastel’in düzlüğünde kendisine geniş odaları olan banisi Davud yıldızlı oldukça büyük bir konak yaptırdı ve dayayıp döşeyerek istirahate çekildi. Karadeniz’den esen serin rüzgârların yatak odasının tavanındaki büyük pervaneyi döndürüp tıkır tıkır sesler çıkardığı sıcak yaz gecelerinde derin düşüncelere dalıp uyudu. Bütün o tatlı uykulardan sonra Memiş Ağa yüz yaşına girdiği günün sabahında Osmanlı askerlerince yakalanıp idam edilmesine sürüp gitti.

Malakan evin arkasındaki işliğinde kısa kış günlerinde bir ay boyunca özenerek yaptığı yüz adet şimşir kaşığının üzerinde tereyağı birikmiş nefis kuymaklara bandırılmak yerine yedi adet bakire portakallardan birinin kır düğününde şıkıdım şıkıdım diye çalınacağını hiç düşünememişti.

Subtropikal görünümlü ormanlara sağanak yağmurlar yağdı, Karadeniz’in bütün dereleri köpürüp coştu, köylerin tarlaları taze toprak koktu. Megrelistan taraflarında bir Germankoçi gece yarılarında ıssız ırmaklardan kayalara ağaçlara toslayarak bulanık sulara batıp çıkarak göz görmemiş büyük bir kaosla kendini Karadeniz’e attı ve arpa tarlaları biçildikten sonra toprağa cemre düştü.

Her hafta sonu olduğu gibi Bacaksız o hafta sonu da evleri uzak portakalların tamamlanmış dantel modellerini birbirine taşıma işinden kuruşlar ve taze portakal kokan masum öpücükler kazandı.

Kaçışan atların ardından kimler nasıl yaptıysa yaptı, Balalo’ya giydirdikleri pasaklı bir Nazi üniformasıyla ve de üst dudağı kömür karasıyla bir tutam bıyık olarak iyice boyanmış bir şekilde köyün meydanından çavuş ve jandarmalara karşı kaz adımlı bir tören geçişi yapmayı başardı. Durumdan nem kapan Föter’in emriyle Forfolos Osman emir kulu çavuşa yağcılık olsun diye Balalo’nun köy meydanındaki köhne kürsüdeki mevzuyu bir türlü tutturamayan politik gevelemesini onu yaka paça aşağı alarak böldü. Forfolos bu faziletsiz eylemiyle Föter’in ve çavuşun üstün takdirine mazhar oldu.

Köyde taşra kasvetinin tavan yaptığı o kış gününde Cemil Çavuş’un Aşkemo ve Cemalle tam on domuzu Kancilopotamo vadisinde sıkıştırıp mermi manyağı ettiği, dokuzunu geberttiği ve sadece birinin ağır yaralı olarak ormana doğru kaçtığı haberi tüm Arhancolos’a yayıldığında başta Föter ve Forfolos Osman olmak üzere köydeki tüm halk partililer derince soluyup soğuk ama samimi birer salavat-ı şerife getirdiler.

Bütün o kaotik kış günlerinin birinde Forfolos Osman’ın halk adına yanlış tarafta yer aldığına kesin olarak kanaat getiren Balalo saplantılı bir ruh haliyle bir akşam vakti İpsalantilerin fındıklığının dibindeki dar patikadan geçmekte olan Forfolos Osman’ın üstüne atladı. Onu öfkeli bir dinozorun tırtıllı kuyruğu çarpmış gibi yolun altındaki karla kaplı gübre öbeklerine yüzüstü kapakladığı gibi bir ifrit hızıyla kayıplara karıştı. O kadar ki geriye ekşi ter kokusuna karışmış ağır osuruk kokusundan başka hiçbir iz bırakmadı.

‘’ Tanrılar insanları yaratmaya koyulduklarında hem çok hoş olsun, hem de uzun süre yaşasın istediler ve ilk insanları altından yaptılar; tanrılar bundan çok memnundular, çünkü yarattıkları ilk insan çok güçlüydü ve pırıl pırıl parlıyordu. Tanrılar zamanla baktılar ki altından ilk insan hareket edemiyor, yürüyemiyor ve çalışamıyor. Bu kez tanrılar bu sorunu nasıl çözeriz diye kara kara düşünmeye başladılar ve bu kez odundan başka insanlar yaratma kararı aldılar. Odundan insanlar toprağın rengini almıştı ve çok yürüyüp çok çalışıyorlardı. Tanrılar tam memnun olmuş neşesini bulmuşlardı ki bu kez çok daha farklı bir şeyin varlığını fark ettiler. Altından olan insanlar odundan olan insanları kendileri için çalışmaya ve yükümlülük altına almaya zorluyordu. Sonra tanrılar insanı mısırdan erkeği yaratmayı ve ağaç dalından kadın cinsini yaratmaya karar verdiler. Böylece uyumaya gittiler. ‘’ Aztek Masalları Subcomandante Marcos

Karadeniz’deki Artvinli atmaca avcıları ile Rizeli atmaca avcıları arasında yüzyıllardan beri yaşanan klasik palavra sıkma yarışlarına son zamanlarda bahçelerinde bir Kafkas boğasının kurutları büyüklüğünde 250 gramlık hormonsuz kivi yetiştirebildiklerini iddia eden Trabzonlu çiftçiler de eklendi.

Sürmene’nin asalet bulvarındaki refüjü 12’lik inşaat demiriyle çevirmeyi akıl eden AKP’li belediye başkanı ne büyük başkandır. Onun partisinin belediyecilik anlayışı ne yücedir!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Ekim 2014 Cuma

TURKISH CHRONICLE

Ve şu da çok net anlaşıldı ki sevgili günlük sonradan hürriyet görmüş bazı azgın Arapların abartılı Uzungöl gecesi fantezileri sadece oteldeki müşterileri rahatsız etmekle kalmıyor aynı zamanda gölün karşısındaki çam ormanlarında yaşayan ayı popülasyonunun geometrik olarak artmasına neden olabiliyor. Ve gecenin bir yarısı otelciden paralarını derhal geri isteyen talihsiz Türk müşterileriyle otel sahipleri arasında yaşanan kavgalara zamanında müdahale edebilmek için jandarma karakoluna saf Arap atlarından oluşan ani müdahale mangası türünden bir süvari birliğinin konuşlandırılması planlanıyor. Yani sizin anlayacağınız sayın okur şeyhlerinin ikinci ve üçüncü cariyesi durumuna düşmekten korkan iri siyah gözlü, bol libaslar içinde dansöz kıyafeti katmanlı Arap hatunlarının gece yarılarında otel odalarında attıkları abartılı zevk çığlıkları taşra uyuşukluğunda kıvranan Çaykara sosyolojisini epeyce zorlamaya başladı.

Bu ülkenin en mübarek tarafı cuma günleri camilerinde okunan teflon bir hükümete dokunmayan resmi gazete metni gibi ruhsuz hutbeler değildir. Bu ülkenin en güzeli tarafı insanların günlük enerjilerinin bittiği, morallerinin dibe vurduğu, hayatın yerlerde süründüğü bir akşam vakti çıkmaz bir sokaktan Hindu tapınağı gibi ışıl ışıl süslenmiş mavi renkli bir Murat 131 marka aracın ‘’ İsyan eden kalbimi biraz olsun duy yeteeer, Aşka susayan gönlümüüü seveceksen sev yeteeer!’’ diye Bergen’in acılı eski bir arabesk şarkısını yüksek desibelle çalarken ansızın karşınıza çıkma olasılığıdır.

Milli eğitim bakanlığına bağlı bir taşra müdürlüğündeki gebeşler bayramda bordrosu verilen bir maaşı henüz bankadaki hesabıma yatırmadıklarından kendimi isyancı Kürdopath gibi hissediyorum. Pazartesi okul var, ders var, siz varsınız ben de varım, ama işlenecek konumuz yok. Daha doğrusu konumuz Afrika’daki ilkel yamyamlık ile Türkiye’deki kravatlı yamyamlık arasındaki farkların tarihçesi.

Bir köy okulundan klasik eve dönüş ötesinde bir dönüş hikâyesi. Brooklyn köprüsünde olsak hemen sarı bir taksi çevireceğiz ama değiliz işte. İki modern bayan, tuhaf bir şoför ve ben. Otomobil 2000 model altı ve kartal marka bir döküntü. Dikiz aynasında şoförün rahmetli dedesinin eli bastonlu siyah beyaz fotoğrafı ve askerlik vesikalığı kasislerde durmadan savruluyor. Otomobildeki sıra dışı ayrıntılar bende giderek bir Tarkovski metafiziğini tetikliyor. Tetikledikçe sıkı bir yazar gözlemi her hareketi kayıt altına almaya başlıyor. Torpidoda bir dişi kopmuş kalınca bir sarımsak, pasaklı bir çorap ve diğer şeyler. İçeride küflenmiş fasulye turşusu gibi bir koku var. Üstelik talih şoförümüz iki metal değneğini ön koltukların arasına sıkıştırmış ve bize doktoruna rutin kontrole gitmekte olduğunu söyledi. Modernler derince soludu. Bir ara dikkat ettim sanki sol bacağı yok adamın. Böylesi kaygısız tipler bana uçsuz bucaksız bir evren sunar. Arka koltuktaki ojeli modern bayanlar hür dünyanın kendilerine sunduğu ve yolculukta bozulan konforlarını şoföre para ödemekte ısrar ederek kurtarmaya çalışıyorlardı. Ben hemcinsimle oldukça rahattım ve içimde kocaman bir kahkaha tufanı birikmişti. Arabanın her yerinden sesler geliyordu. Onların ödeme ısrarıyla adamın yüzü asıldı ve bu durum şoföre ödeme yapmama engel oldu. Sürmene çarşısında indik otomobilden. Bir ara arabanın tamponuna takıldı gözüm. Eğik el yazısıyla ‘’ Neptünlü Ali’’ yazıyordu tamponda.

Önce derin bir sessizlik. Sonra bir akşamüstü perilerin cinlerin ıpıssız kurbağa vıraklayan karanlık ırmaklardaki paslı demirlerle dolu dükkânına yalnız başına dalıyorsun. Keçilerin boynuzları ya da şeytanların topuzları gibi kıvrılmış birbirinin aynısı bir sürü paslı demir var o dükkânda. Bütün cesaretini toplayıp iki hecelileri ve üç harflileri huylandırmadan o paslı demirlerin en uygun olanlarından nefesini tutarak sabırla topluyorsun. Ve onlardan sessizce özenerek ve de hiçbir depremde yıkılmayacak türden hatta dünya ilk yaratıldığında o da oradaymış gibi sağlam, karakterli ve estetik bir ev yapıyorsun. İşte yıllara yayılmış bu eylemlerin tümüne roman yazmak denir. En azından Kalandar Çöreklerinde durum buydu.

Biraz riskli bir aforizma ama kanaatimizce tarihte Hazar Türkleri dört yüzyıl Yahudi olarak yaşamamış olsaydı modern Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin esamesi okunmayacaktı.

‘’ Truva eski Yunanlar tarafından alınmış, Babil şehri de Keyhüsrev tarafından alınmışsa da hiçbiri İstanbul’daki tahribata uğramamış ve halkına karşı daha yumuşak muamele yapılmış, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethindeki kadar kötü muamelelerle karşılaşmamışlardır.’’ Bizanslı tarihçi Kritovulos

Şayet ben kanun koyucu olsaydım Türk çocuklarının aptal dizilerle ve çizgi filmlerle iyice budanmış yeteneklerinden geriye kalanın da köreltmesi ihtimaline karşı bu ülkede sayfaları arasında kopya kâğıdı olmayan resim defterlerinin üretilmesini ve satılmasını kesinlikle yasaklardım.

Mesela Sürmene’nin tarihi Zarha Camiinin şadırvanına Mevlana’nın ‘’ Bak şu çeşmenin haline / Su içecek tası yok / Kırma kimsenin kalbini / Yapacak ustası yok.’’ dizelerindeki derin felsefe gereği konulmuş dört adet temiz cam bardağı on gün süreyle kırılmadan ve de hiç kirlenmeden durabilir.

Şayet İngilizlerin Rize’deki Lipton adlı çay firmasının bilimsel araştırmaları olmasaydı Türklerin Doğu Karadeniz’de ürettiği çay bitkisine Rusya’dan ithal edilen meyve fidelerinden bulaşmış bit görünümlü bir böceğin bulaştığını asla öğrenemeyecektik.

AKP’nin Anadolu’daki iktidarına kadar İslam dini neredeyse tüm insanlığın ruhunu bağlayan tek ahlaki yaptırım idi. AKP’nin kendi elleriyle Ortadoğu’da Suriye’nin böğrüne dayadığı IŞİD sayesinde İslam dini artık tüm dünyada ıslah edilmesi gereken bir canavarlığa dönüşmüş durumda.

‘’ O zamanlar çıraklıktan kalfalığa yeni terfi etmiştim. Of eşrafındaki müşterilerimiz arasında ağır kanser hastaları ve durumu yataktan kalkamayacak kadar kötü olanlar da vardı. Bu ev grubunu tıraş etmeye hep beni gönderiyorlardı. Onları güzelce tıraş ediyor, limon kolonyasıyla ayıltıyor ve ardından parfüm sıkıyor diğer tarafa uğurluyordum. Bir gün son tıraş ettiğim hasta müşterinin yedi kişinin sadece on gün içinde patır patır öldüğünü fak ettim. Adamı akşam tıraş ediyorum, pudralıyorum, fırçalıyorum ertesi gün salası okunuyor. Tıraş ediyorum adı belediyenin cenaze töreni ilanlarında geçiyor. Tıraş ölüm. Tıraş ölüm. Bir anda kendimi Azrail gibi hissetmeye başladım ve dehşete düştüm. Son ölümlü tıraş olayından sonra akşam anahtarları ustama bıraktım. Artık çalışmıyorum, limon satacağım, dedim. Saçmalama oğlum o adamlar Azrail ile imzaladıkları protokol gereği öldüler. Hem sana ne oluyor? Aynı şey satacağın çürük bir limonla bile olur. Usta beni lafazanlığıyla ikna etmeyi başardı. Ama artık ustalaşmış bir berber olarak çok yaşlıları çok hasta insanları kesinlikle tıraş etmiyorum. ‘’ berber İrfan

Hitiler, Luviler, Urartular, Frigler, Babiller, Asurlar, Persler, Akadlar, Elamlar, Truvalılar, Fenikeliler, Kıptiler, İskitler ve diğer bütün eski kavimler krallarıyla, köleleriyle, kâhinleriyle, keşişleriyle, bilgeleriyle, delileriyle, savaşçılarıyla, şairleriyle, ozanlarıyla, dalkavuklarıyla, tacirleriyle, çobanlarıyla, tabipleriyle, fahişeleriyle, katilleriyle birinin kuyruğu diğerinin burnuna değen kocaman bir alamet gibi şekilden şekle dönen türlü halleriyle Tanrı’nın huzurundan geçerken neyi yapmayı neyi söylemeyi unuttu da bu hayatı modernliğin kalpazanı Kemalistlerin ucuz narsistliği ile İslam dininden Nemrutluk çıkarmış AKP’lilerin elinden bir türlü kurtaramadık!

Bir aksilik olur da polis beni ararsa boş yere devletin benzinini harcayıp kendilerini çok fazla yormasınlar; söyleyin o Voşgit’te bir hurma ağacının dalında oturmuş kokulu siyah İzabella üzümü yiyor, yerken de kabuklarını yere tükürmüyor ve hamd ediyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

11 Ekim 2014 Cumartesi

TURKISH CHRONICLE

Bu akşamüstü de Anadolu’da güneş kayıp Kommagene Krallığı’nın bronzlaşan ufkunda ve sessizliğe gömülmüş Ogene köyünün sırtlarında cehennem ateşine düşmüş vanilyalı Maraş dondurması gibi giderek eriyor.

Cumhurbaşkanının Trabzon’daki konferans pankartlarını Sürmene’de üst geçitlere asarken ipleri kesmek için rahmetli anneannemin eskiden ormana gittiğinde kullandığı kara odun orağını kullanıyor olmaları haftanın tekiydi.

Modern ( soysuz ) olanın kadim ( soylu ) olanı yakalama, ona zehrini akıtma, onu uyuşturup yutma ve sindirme işlemlerine alkış tutmak ne zamandan beri Türklüğün şanından oldu. Yani İsmet sen ‘tanrı olsan’ Sam Amca’nın faullerle dolu bütün kirli pozisyonlarına devam derdin.

Çağımızda çoğu insan ilişkisi fiziksel bir yargıyla başlıyor, düğünlerde ‘’ tamam birbirlerini sevmişler ama bakalım oğlanla kız birbirine yakışıyor mu?’’ diye yüzeysel olarak sorgulanıyor, sonra ruhsal bütünleşme sancıları başlıyor, ya kopuyor ya da devam ediyor.

Cumhurbaşkanı makamını işgal eden zat bindiği TC kuyruklu helikopterin fosforlu ışığını üç fit aşağıda otobanda akan hayata odaklayarak adeta bir tanrı gibi insancıkları mikroskopta inceleyerek Trabzon’dan Rize’ye geçiyordu. Hemen alttan siyah Mercedesli korumalardan, polislerden, yine fosforlu ışıklarıyla ambulanslardan oluşan uzun bir halayık takımı tıpkı bir Hollywood filminin aksiyon sahnesi gibi otobanı, hayatı, insanları, şehirleri böcek gibi ezip geçiyorlardı. Bana birden politikanın, üçkâğıtçılığın, yalanın, entrikanın iç içe geçtiği Bay Başkan filmini hatırlattı. İnanın bana sayın okuyucu, çok etkilendim.

AKP’nin Türkiye’deki iktidarından önce hayat kendi tembelliğiyle insanı demleyebiliyordu; insanların ortak değerleri bir şekilde politikacıları dizginleyebiliyordu. AKP iktidarında ise hayat turbo kapitalizm sayesinde çiğ çiğ yutulmaya başlandı. Artık insanların yüksek erdemlerinin içi büsbütün boşaltıldı. Politika her geçen gün hayatı biraz daha boğazlıyor.

Kürtler uzun süredir bilinçli olarak Filistinlileştiriliyor, Türkiye Cumhuriyeti devleti ise ısrarla İsrailleştiriliyor. Böylece Türk ordusuna koşulsuz olarak İDF ( İsrail Defence Forces ) rolü biçiliyor. İçişleri bakanı ise kritik bir toplumsal olayda bile kavgada tatmin olamamış bir çocuğun ağzıyla konuşuyor. Sonuçta AKP’nin Suriye ve Kürdistan politikaları garip bir şekilde İsrail’in Orta Doğudaki gayrimeşru varlığını kutsamaktan başka hiçbir şeye yaramıyor. En azından Arapların bu türden kör algıları için Orta Doğuda yeterince tarihi trajedi var.

Sürmene çarşısında her sabah beyaz üniformalarını çekmiş sallanarak okullarına giden denizciler lacivert kışlıklarını giyince büyü tümüyle bozuldu. Bu kez esmer ve biçimsiz yüzleri tek göze çarpan şey oldu. Sonuçta çarşı yine eski sahibelerine, fermene giyen Sürmeneli kızlara, kaldı.

Roma ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Karadeniz’in kıyısında yaşamış halkların birçoğunda Pontus kültürü olarak tanımlanan şey özünde Hellenistik döneme kadar giden sonradan Hıristiyanlık ve Müslümanlıkla vicdanen eklemlenmiş yerleşik bir insani damardı. İşin ilginç tarafı bu yaşam biçimi onu kendinin mirası olarak gören Yunanlıların modern kültürel kodlarıyla da uyuşmayacak kadar farklıydı ve Türkler Anadolu’da yerleşik hayata geçerken o kültürün ara fonlarına açık ara razı oldukları halde ulusal devletin inkâra varan kültür politikalarıyla söndürülemeyecek kadar güçlü bir hayat ateşi oluşuydu.

Yan taraftaki bir sınıfta oldukça çaçaroz bir öğretmen alt kademedeki öğrencilerine ders anlatıyor. Bir öğretmenden çok sesinin tonuyla kurduğu suni dünyayı sürekli öten bir Nazilli horozu gibi çocuklara kasmaya çalışıyor.

Türkiye’de yıllardan beri basitçe ‘Kürt sorunu’ diye dillendirdikleri şeye çok dikkatle bakıldığında modern dünyanın daha doğrusu modern Romanın sadece bir garnizon devletinin dünyanın en kadim medeniyet üslerinden birkaçını birden yutarken yaşanan sancılardan başka bir şey olmadığı görülür. Yani bugün Türkiye’de yaşanan bütün bu şeyler doğu ile batı medeniyetlerinin, en modern olan ile en kadim olanı boğma çabasının, tanrının yeryüzündeki hükümranlığı ile insanın iktidarının en yoğun olarak çatıştığı ve kırıldığı alanın Anadolu olmasından kaynaklanıyor.

Sürmene’nin Yeniay tarafında en az bin şaire ilham kaynağı olacak kadar büyük sapsarı bir ay. Etrafında Gürcü alfabesi gibi üç beş köpüklü bulut da var. Büyü gibi bir yakamoz Karadeniz’in lacivertinde zaman zaman tümüyle aya takılmış gibi hiç zorlamadan oynaşıp duruyor. Ama benim hiçbir şey yazacak halim yok, zira fena halde başım ağrıyor.

Bugün muhtemelen adı Makronlar’dan kalmış mahallem Voşgit’e giderken gördüğün küçük bir ayrıntı bana metafizik açıdan tek kelimeyle bir Tarkovski dalgınlığı yaşattı. Aslında gördüğüm şey çoğu insanın umursamayacağı türden alelade bir şeydi. Henüz biçilmemiş ve sel sularıyla mahvolmuş bir mısır tarlası. Toprağı tamamen kurumuş tarlada suyun taşıdığı ve epeyce geniş bir alana yaydığı killi toprak kuruyup çatlamıştı. Çamurun tam ortasına gömülüp kalmış büyük bir bal kabağının yarısı çürümüştü. Yüz metre ileride ise bodrum katlarını su basmış TOKİ konutları vardı. Çocukluğumuzda top oynadığımız o yere çormalık diyorduk. Dünden bu güne değişen pek bir şey yok gibiydi. Eskiden ırmaklar taşıp çormalığı su bastığında orada kurbağalar yaşıyordu, şimdilerde ise ördekler yaşıyor.

Hititlerde gece bir kadınla birlikte olmuş bir erkeğin sabaha kadar yıkanmadığı tespit edildiğinde devlet tarafından idam edildiğini öğrendiğimiz günden beri Zeugma Çingenesi bakışlı patlak gözlü Ankaralı erkeklerin yaz kış demeden taranmış abartılıca jölelenmiş saçlarla sokaklarda aramızda dolaşıyor olmalarını anlayabiliyoruz.

Modern olan bir şeyden bahsetmek, hayata kattı orantısız avantajdan dolayı onu övmek, onun önünde bir tanrı heykeliymiş gibi poz vermek bende garip bir şekilde insanın yeryüzündeki ilk varlığıyla şekillenmiş arkaik olana, antik olana, klasik olana sürekli lanet ediliyor hissini uyandırıyor.

Rus seks emekçileri sarışın Nataşaların Karadeniz sahilindeki bitli palaslarında gösterdiği profesyonel çabalarının çok öncelerinde tüm Arkaik Romeyika’nın estetiğini yansıtan oldukça sıra dışı bir akustik vardı bu coğrafyada; sa raşa ğoğolişa ğaşğaşa. Sonra Nataşa geldi.

Trabzon'a ait en eski paraların bir yüzeyinde tanrı Apollon'un başı diğer yüzeyinde ise bir gemi burnu ve çapa kabartması vardı. Bu da bize AKP'nin Anadolu'daki iktidarının tanrısallığı konusunda ciddi bir done verir. Efendim biraz ansiklopedik ve ruhsuz bir aforizma oldu ama lütfen idare ediniz.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

5 Ekim 2014 Pazar

TURKISH CHRONICLE

AKP hükümetine tarihi bir uyarı; ‘’… ve inanıyorum ki onlar tanrılara ait olduğu onuru bahşederek güzeli örnek alacaklar ve aynı şekilde benim için olması gerektiği gibi tanımlamalar ve süslü sözcükleri onların çiçekler açan yıllarının bilgeliğinde dile getirecekler. Böyle davrananlar için hem Pers Makedonya ülkelerinin pederşahi tanrılarına, hem de anavatan Kommagene’nin tanrılarına onlara saygılı davranışlarından ötürü bağışlayıcı olmalarından ötürü dua ediyorum. Ve her kim ki bu egemenliği gelecekte uzun zamanlar için elinde bulunduracaksa; o bu yasayı ve bizim saygılı davranışımızı sürdürerek tüm tanrı ve tanrıçaların bağışlayıcılığına, benim yakarışlarım sayesinde mazhar olacaktır. Tanrısal buyruklarla bu yazıtı benim dindarlığımın bir dışa vurumu olarak kutsal harflerle, kısık sesle tanrıların yüce anlam taşıyan buyruklarını vatandaşlarıma ve bu yazıtı okuyan yabancılara ilan ediyorum. Aynı şekilde insan doğasından nasibini almış olan ve sadece kabile ya da aşiret adlarıyla birbirlerinden ayrılan krallara, hükümdarlara, yabancılara ve kölelere bu taş; kısık sesle Zeus Oromasdes’in himayesiyle ve diğer tanrıların arzularıyla şunları iletmektedir.
Eğer biri, bu yasanın içeriği bağlamında, kör bir cehaletle, dinsiz bir şekilde kutsal olanları dikkate almayarak kutsanmış toprağa yanlış yola yönlenmiş ayağını basarsa, en kısa zamanda tanrıların ve kutsanmış tanrıların atalarının ortak evinden dönüp dini nitelikler taşımayan tanrısız bir yere kaçmalı orada kötülüklerden arındıran korku ile istem dışı işlenen günah lekesinden arınmalıdır. Eğer dinsizliğin etkisiyle gizlice ya da güç kullanarak tanrıların ülkesine girmeye yeltenirse, herhangi bir mutlu sona ulaşamayacak, çünkü burayı gözeten büyük bekçi tanrısal himayesini esirgemeyecektir.’’ Zeugma ve Kral I. Antiokhos
Driiliiing! Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinliceksiniz.

Lazların zayıf hafızalı, saçları ağarmış, buruşuk dudaklı, Kızılderili şefleri gibi sert bakışlı büsbüyük ninelerinin büyük ninelerine onlarında en az yüz yıllık kocamış ninelerine anlattığı çağlar öncesinden kalmış bir efsaneye göre horoz korolarının tümüyle sustuğu Megrelistan’da uzun kış gecelerinde ormanların karanlık derinliklerinde gürgen ve kestane ağaçlarının aralarındaki yaban mantarlarının tadına bakan, ıssız vadilerin düzlüklerinden durmadan kuralsızca koşan, derin dereleri boğulacakmış gibi yüzüp geçen sarp kayalardan tepes kupas atlayıp yere çakılan, çakıldığı yerde beş dakikadan fazla baygın yatmayan ve bir dizi kaotik olaydan sonra kendini Karadeniz’in tuzlu sularına atan, o zamana kadar da bir türlü huzur bulamayan Momoyeroslar hariç bütün kavimleri ürkütmeyi başarmış orangutan görünümlü Germakoçi karakteri varmış. Germakoçi karakteri bugün demokrasi sayesinde bir devlet reisi olabiliyor ve yıllarca hırlayarak, azgınlaşarak, arkasındaki halkı taklit ederek bir takım pozitif fiiller yapabiliyor. Ama bu durum Germakoçi karakterinin sürekli oynadığı ateşle büyük bir kazaya sebebiyet verip tüm ülkesini yakmayacağı anlamına da gelmiyor.

Türkiye’de Müslümanların hal-i pürmelali simsiyah güllerin açtığı Halfeti’deki Birecik barajının suları altında kalmış o öksüz cami gibi. Ekonomi ve kişi başına düşen milli gelir yükseldikçe Müslümanların dünyası, kubbesi, minaresi küçülüyor ve masmavi serin sular altında kalıyor. Caminin beyaz minaresindeki tek şerefe ise sabırla uşşak makamında okunacak bir ezanın vaktini bekliyor.

Ama benim de sarp kayalara tutunmuş bir bakire kız gibi duran o Sümela Manastırı’nda tüm teknolojiden uzakta sadece mağaraya düşen birkaç damla sesinin duyulduğu zifiri birkaç gece geçirip eski Hıristiyan keşişlerinin ruh halini öğrenip yazmam lazım Melek!

--- Buralar modern zamanın dışında kalmış, oldukça bakir, güzel ama kupkuru yerler. İnsanları da çok doğal. Adamları ise simsiyah derili ve çok çirkinler. Allah’ım günah yazma ama kırk yıl kocasız kalsam varmam bunlara.
--- Bence onlar senin zannettiğin gibi çirkin değiller. Lakin şurası çok açık bir gerçek. Yıllar boyunca izlediğin yakışıklı jönlerle dolu o filmlerden sonra senin gözbebeklerini de Afrodit çarpmış. Hepsi bu.

Zira siz AKP’lilerin kurban bayramının Azteklerin Mayaların zigguratların tepelerinde Tanrıları memnun etmek adına düzenlediği ve on binlerce masum insanın boğazladığı o kanlı törenlerden hiçbir farkı yok!

Bu geniş zamanda bir cümle kurma denemesidir. Sen hangi mübarek hutbeyi şerifi okursan oku imam efendi onlar eski ABD başkanı George W. Bush’un ahlaksızlığıyla ahlaklandılar.

--- Metin Bey gerçekten literatürünüz tıklım tıklım ama yazılarınızdaki argo tabirler edebi üslubunuzun değerini umulmadık ölçüde düşürüyor.
--- Farkındayım hanımefendi ama hayat filmlerdeki gibi ağızda eriyen pamuk şekerinden ibaret değil. Hem ben sadece hayatla Türkçe arasında bir diplomatım.
--- Aa evet sizi anlıyorum galiba.
--- Hem beni her gün düzenli tıraş olan dişlerini fırçalayan iki yüz takım elbiseli senyör kişilik okumuş ve anlamış olsa Karadeniz’in Marquez’i olurdum.
--- Siz zaten öylesiniz Metin Bey
--- Nasıl yani?
--- Tam da dediğiniz o şey gibi.
--- …

Mahşer meydanında süt beyazı mermer üzerinde dikilip hesap anını beklerken etrafına bakınıp dünyada hayattayken kurban bayramlarında kestirdiği burgulu boynuzlu koçların kıvır kıvır yünlü tombul koyunların merhametli görüntüsünü arayan Kıbrıslı bir hanımefendinin komik ruh haliyle ilgili bir aforizmadır.

Rivayet edilir ki Çamlıhemşin vadisinin subtropik florasının derinliklerindeki eski dağ köylerinin birinde tan yeri ağarırken bütün horozlar aynı anda ve aynı ritimle ötmeye başlamışlar. Sesi duyan bütün Lazlar, Malakanlar, Ermeniler, Poşalar, Türkler, Gürcüler çok şaşırmışlar ve ellerindeki çıraları tutuşturdukları gibi evlerinin kümeslerine koşmuşlar. Bakmışlar ki kızıl ibikli horozları hariç her şey yerli yerinde. Ertesi sabah tan yeri ağarırken o köydeki horozlara karşı köyün horozları da katılmış. Horozların büyü gibi bu oyunbazlıkları karşısında köylüler şaşkınlık ve merakları daha da artmış. Sis içindeki ormanlardan gelen ses cümbüşünün ne olduğu konusunda ise bir türlü karara varamadılar. Ama yine de ellerini kavuşturup dinlemekle yetinmekten geri durmadılar. Bir sonraki sabah vadilerdeki tüm horozlar işbirliği etmişçesine çok daha değişik bir ritimle yeniden ötmeye başladılar. Kırkıncı günün sabahında ise artık hiçbir köylü sıcak yatağından kalkma gereği duymadı ama horozların acılı şarkısını dinleyip bir hoş oldular. Zamanla bir çoban bu duyumsal boşluk için oğlak postundan garip bir çalgı yapmayı akıl etti ve gündüz gözüyle tiz bir şekilde çalmaya başladı. Bu yanık gaydayı duyan köylüler yine çok şaşırdılar, işlerini bırakıp çoban düzlüğüne çıktılar ve çığlıklar atarak neşeyle horon oynamaya başladılar. Ogün bugündür Doğu Karadeniz’in yüksek köylerinde ve Kafkaslarda tulum çalınıp türlü horonlar oynanırmış.
Edebiyat hayatı anlamlandırmak için vardır. Size rengârenk Ürgüp balonu gibi bir yalan uyduran benim ve siz başka bir ihtimal olmadığı için bana inanmak zorundasınız.

Ben bizzat gözlerimle şahit oldum efendim. O gece Beyoğlu semtinin Çiçek Pasajı’nda içkili bir masada Hint esmeri bir Çingene’nin bir adamın sevgilisine serenat için çaldırdığı keman bu ülkedeki birçok Müslümandan çok ama çok daha inandırıcı ağlıyordu.

Türk milleti olarak politikada tek kelimeyle Tavananna’nın fantezi meclisinde oturan cinsiyetsiz yamaklar gibiyiz. Tek sorun tarihin bu şevhet meclisini her an basma ihtimalinin çok yüksek olması.

Eskiden, çok çok eskiden ama Sürmene’nin yüksek köylerindeki genç kızların inanışına göre ormanlardaki guguk kuşunun ötüşünü duymadan önce insanın kesinlikle bir şeyler yemiş olması gerekiyormuş. Guguk kuşunun sesini aç karnına duyarsalar imiş ve günlerden salı olursaymış ve de köyde yakınlardaki ıssız bir evde saat başı bir guguklu saat çalarsaymış o gün hiç sevmedikleri çirkin, ipsiz sapsız bir delikanlı tarafından kaçırılmak dahil başlarına bir çok kötü şeyler gelebilirmiş.

Bu ülkede politikada o denli büyük bir gürültü, şuur bulanıklığı, ötekileştirme yaşandı ki söz tümden hükmünü yitirdi. Bugün Türkiye yıllar boyunca sürebilecek kanlı bir savaşa doğru adım adım sürükleniyor. 1.5 milyon Iraklının katliam fermanını imzalamış TBMM’nin Ebrehe’nin filleri gibi Türk ordusunu Kâbe’ye doğru sürmeye hazırlanıyor. Bu ülkenin selameti için yıllarca durmadan konuşan içimde sivri dilli çekilmez o kaynananın susma zamanıdır.

Trabzonspor’un bu yıl ilk dört haftadaki görüntüsü eskiden Solaklı Deresi’nin düzlüğünde kurulan Çingene panayırı gibiydi. Bütün numaraları bildiğimiz için o çadırlara gidesimiz yok. Trabzon vilayetinden birisinin Vahid Halilodziç’e Seyfi Dursunoğlu’nun Katina adlı kantoyu dinletmesinin zamanıdır.

Adaletin adi insanları yargılarken Türklerin elinde yamulma gibi bir zayıflığı da vardır. Onun için bir hukuk sisteminin görevi Aziz Yıldırım gibi adi insanların adil olarak yargılanmak değil bir an önce en ağır şekilde cezalandırılıp adalete inancını yitirmiş milyonlarca insanın vicdanını onarmaktır.

Fenerbahçe’nin yaptığı emek hırsızlığını aklamak için evrendeki tüm adalet mekanizmasını yakıp yıkan serpantin dilli sirk palyaçoları bu kez Cem Yılmaz’ın öncülüğünde sözde adalet için gazı bitmiş, fitili yanmış bir feneri zorla yakmaya çalışıyorlar. Tek kelimeyle komedi.

Mustafa Kemal’in 1937 yılında Trabzon’a geldiğinde kaldığı Çamlık Köşkü’nde gece fasıllarında yaşanan tuhaflıklar tek kelimeyle komediydi. Konukların Mustafa Kemal’in her sözüne verdiği ‘’ Atatürk’ün çok yaşa!’’ nidaları ve akabinde çılgınca alkışlar, en ufak bir dalgınlığında herkesin sus pus bir şekilde oturması ve derin kederlere gark olması, yaverlerinin kontrolsüz bir yalakalığı, köşke davet edilen devlet erkânının birbirinden garip halleri ve aşırı özeninin her defasında aksiyonel bir falsoya dönüşmesi, tabancalı garsonların kendinden emin çerez ve içki servisleri, Trabzon’un amatör saz grubunun başına gelenler, Mustafa Kemal’in bir devlet adamından çok erken bir Baba filmi karakteriyle köşkteki bazı insanları aşağılaması, arabasıyla limana inerken belediyenin önünde durup şehrin güvercin tüm güvercinlerinin beslenme emrini vermesi milli curcuna gibiydi.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

30 Eylül 2014 Salı

TURKISH CHRONICLE

Bendeki istihbarat akışına göre Of’un bütün mafya babalarının Havana puroları içip duman altı olduğu loş ışıklı kadife koltuklu burjuva tavanlı geniş odalarda aldıkları ‘’ Adalet için bir mermi çak!’’ adlı toplantının nihai kararına göre Trabzonspor’un son şampiyonluğunu çalanlar hakkında profesyonellik ötesi denecek türden bir dizi infaz kararı alındı. Ve maalesef o demir baklayı yutacak faniler arasında Cem Yılmaz da var ve özellikle onun infaz kararı şuh bir sekretere bizzat daktilo ettirilip imzalandı!

1990’da Gürcistan’da denediler, adına kadife devrim dediler. 2004’de Ukrayna’da denediler, adına turuncu devrim dediler. 2010 yılında bu kez Tunus’ta denediler ve adına Arap baharı dedikleri tepeden tırnağa bedevi kuralsızlığı kokan kaos kervanı çöle sürdüler. Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün’ünün de dahil edildiği bu kaotik bedevi kervanına Suriye’yi de dahil etmek istediler. Bu açık ihanetin adına da utanmadan sıkılmadan stratejik derinlik dediler. Yazdıkları kanlı senaryo da ellerinde patladı. Bilim adına masum halklara yapılan bu ihanetin senaryosunu yazanları da Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı ve başbakanlıkla ödüllendirdiler. Oysa soru basitti; Arap’ın ne zaman bir kışı oldu da şimdi baharı olsun.

Sayıştay denetiminden kaçırılan hükümet bütçesindeki reel açık ile IŞİD falanjistlerinin bindiği tozlu kamyonetlerin total maliyetleri arasındaki korelasyonu hep merak etmişimdir.

Dünyanın beşten büyük olduğu realitesi 70.000.000’nun 1’den ( Tayyip Erdoğan’dan ) küçük olduğu trajedisini değiştirmiyor.

‘’ Aztekler’in yirmi gün çeken kutsal Tlacaxipehualitztli ayı süresince, erkekler törenlerde katledilen kurbanların derilerini üzerlerine giyip Toltec’e öykünürlerdi. Bu davranışın ne anlama geldiği konusunda bir fikir birliği yoksa da kimi bilginler törenlerde yüzülen bu insan derisini, ilkbaharın gelişiyle yeryüzünü kaplayıp onu yenileyen taze bitki örtüsü olarak yorumlamaktaydılar.’’ Karl Taube / Aztek Masalları

Şayet Yüce Tanrı mahşer meydanında insanın yüreğindeki iyilik ve kötülüğü atom altı parçacıklarına kadar ayrıştırıp negatif ve pozitif elektronlarla bir hesap bilançosu yapmaya kalkarsa ve bunu buz gibi bir sonsuzluk üzerinden değerlendirirse ve benim bu yazdığım aforizma Nacal tabletlerinden sızdırılmış bir cümle değil de levhi mahfuzun tozlu mahzeninden sezilmiş bir söz ise insanın hali nice olur?

Avutos da Çinganelas! Bir grup genç Poşa ( Ermeni Çingenesi ) akşam vakti asfaltın kenarındaki refüj çimenliğine uzamış Karadeniz’in tüm hayat ritmini ele geçirmiş gibi ellerinde iki kocaman gitarla durmadan çalıp yanık gaydalar eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Sanki giden bir yazın ardından düzenlenmiş bir veda partisinden çok sonbaharda ölçüsüzce yağan sağanak yağmurlarla oluşan sellerde kayıp giden alüvyon toprakların ardından yakılmış içli bir ağıt.

Hayatın onu yaşayanların biyolojik ritimlerine has oldukça basit, belki biraz tembel ama oldukça mantıklı bir akışı var. Mesela her sabah Zarha camisinin önünden lise talebeleri sallanarak okullarına gidecekler, arada bir geçen beyaz üniformalı bahriyeli gruplar sokağı taze gelinler gibi şenlendirecekler, o şişman tezgâhını temizleyip palamutlara su dökecek, ardından ‘’ Hey maşallah be, derya kuzuları bunlar!‘’ diye bağırıp o sokaktaki çaycıya, fırıncıya, kahveciye, bakkala bir hayat şevki verecek. Sonra dolmuşçu Yakup ağabey minibüsüyle ağır aksak gelip o yaşlı kadını ve köy okulunun muallimlerini köye götürecek. Yine aynı virajı dönüp geri vitese takacak ve yaşlı kadını yolun başına bırakacak. Tam bir dakika yaşlı kadının toparlanıp arabadan inmesi için sessizce bekleyeceksiniz. Yani öyle sosyoloji takmaz cahil bir politikacı ‘’ büyük düşünün!’’ dedi diye şehirlerin tabelalarına ‘‘büyük’’ kelimesi ilave etti diye zannedildiği gibi hayat büyümez, sadece sizin bildiğinizi zannettiğiniz bazı kavramlar politik bir söylem enflasyonuyla daha da ucuzlar.

Sürmene’nin üstünde çığlık çığlığa üşüşen martı sürülerinin her defasında Of’un üstünde üşüşen martılardan çok olmasının nedeninin Sürmene sahilinde Karadeniz’e karşı sıralanmış asalet kapısı girişli apartmanların balkonlarında Of ilçesi ile mukayese edilmeyecek kadar çok sayıda saksılar dolusu türlü çiçeklerin ve de sardunyaların Sürmene’ye verdiği huzur dolu görüntünün olduğu yönünde doğruluğu henüz kanıtlanmamış bir öngörüm var.

Gürcülerin halk müziğini iyice öğrenmeden, Kafkas halklarıyla Lazlar arasındaki paralel kültürü tanımadan Kafkasya’daki etnik grupların müzikleriyle Laz müziği arasındaki ilişkiyi net biçimde tanımlamadan Kazım Koyuncu’nun müzikal açıdan çok evrensel eserler, hatta İskoç müziği ürettiğini söyleyen cahillerin ( başta bizim Haşmet ) yaşadığı bir ülkedir, Türkiye.

Cemaatin Türk siyasetindeki trajikomediyle biten mutualistik örneğinden edindiğimiz tecrübeye göre; Abdullah Gül’ün başbakan ve reisicumhur olduğu dönemlerde devletin çeşitli kademelerinde yuvalanmış Kayserililer de AKP hükümeti tarafından bir tür paralel devlet olarak tanımlanabilir ve bir sabah robokop tipli polislerce ansızın evlerine baskın yapılabilir ve zanlı Kayserililerin ifadelerine başvurulmak amacıyla karga tulumba merkeze götürülebilirler.

Yine büyük sözleri söylemeyi bana bıraktınız. Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler genel kurulundaki boş koltuklu dramatik ıssız adam fotoğrafı Türk politikasında yıllarca self mastürbasyonla kemale ermiş bir politikacının son pozuydu.

First Lady Emine Erdoğan’ın Beyaz Saray’da verdiği tarihi pozla 1970’lerde Çaykara’nın Hopşera köyünden Of’a kocaya giden eski patsilerin Foto Nuri’de verdiği siyah beyaz pozlar arasında herhangi bir fark göremedim.

Kafkasların güneyinde tarihin sisli sayfalarındaki İberya ülkesinde Okyanus korsanları gibi gözü kara örülmüş kızıl sakallı hamuruna Kartvelian mayası karışmış bir halk çıkacak ve onların yaşadığı karla kaplı yüksek dağların doruklarında akordeon nağmeleri eşliğinde tek ayaküstünde sekerek yürüyen ravisi meçhul bir horozunun hikâyesini de yazacağım.

Karadeniz’in üzerindeki ölgün güneşin huzmeleriyle iyice şenlenmiş masal bulutları yağmura dönüşmeye başladığında, siz insanların ucuz dijitallerine düşmüş bütün fotokromik manzaraları hayallerinizden uçup gittiğinde ve de akşamın suskun karanlığı tuhaf bir sahicilikle tüm evreninizi kuşattığında bir yazarın kelimelere dökülmüş büyülü bir aforizması devreye girer ve sizi anında o kayıp şeylere geri çağırır.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

24 Eylül 2014 Çarşamba

TURKISH CHRONICLE

Mağno’dan Zarha’ya oradan da Homurgan’a genç kızlıklarında fermene giymiş bütün Sürmeneli kadınlar sıradan taşralı mantıklarıyla hayatı tam ortasından carrtt! diye ikiye ayırdılar ve acemi bir hırsız gibi bir ömür bütün iyi şeyleri kendi taraflarında toplamakla uğraştılar. Oldukça garip ve komik bu duruma rağmen Sürmeneli kadınlar en büyük düşmanlarına bir bardak soğuk suyu kristal bardaktan başka bir şeyde vermeyecek kadar da merhametliler.

Solaklı Vadisi’ndeki tarihi Hapsiyaş Köprüsü’nün 1929’da yaşanan büyük sel felaketiyle yıkılmasından takriben üç yüz elli yıl öncesinde Şivan’dan gelen bir Kafkas engereği ile ta Şiraz’dan dağlar bayırlar gelen bir Şahmeran köprünün tam ortasında buluşurlar, beden bedene dolanırlar, elleri koyununda onları izleyen Rum köylülerin korku ve merak dolu bakışları altında bir Bedevi çadırlarındaki iri gözlü oynak Arap dansözlere ilham verecek türden oldukça ölümcül figürlerle oynaşıp durularmış.

Eskiden kızlar sırf kamyon şoförü gibi çirkin ve göbekli bir kocayı hak etmek için yıllarca göz nuru akıtıp danteller örerler bir sandık dolusu çeyiz dizerlerdi. Bu açıdan bakıldığında zamane kızlarının durumu İngilizcedeki İf clause kalıpları gibi. Eğer bir sandık dolusu çeyizim olmuş olsaydı kamyon şoförü gibi çirkin bir koca bulabilirdim.

Yazar olmanın en tuhaf tarafı, sadece edebiyatta ( literatüre: Latince güzel yazı ) sıkı metinler üretmek değil sahip olduğun yetenekle bu gezegende hala yaşayan emperyal bir dilin sınırlarında gezinerek insanlarda çok daha fazla şeyler çağrıştırıyor olmaktır.

Bu gün Sürmene’nin Zarha mahallesinde çakır gözlü bordo keşanlı köylü kadınlarının arasında beyaz üniformalarıyla dolaşan kaptan adaylarının zamanı zorlamayan düşünceli adımlarından başka bir numara yoktu bu sahilde.

Henüz doktora tezinin tam ortasında tavuk gibi eşelenen birisi bana bilimin bu evrenin tek büyülü anahtarı olduğundan, istatistiksel verilerin kutsal dilinden, astrolojinin insan psikolojisi üzerindeki mantıklı etkisinden, fallardan bahsettiğinde içimdeki söz anlamaz harf tanımaz cahil Mekke bedevisi birden harekete geçiyor ve kirli sakallarının üstünden biraz da bıyık altından pis pis sırıtıp duruyor.

Şöyle bir sahne alalım mesela Kubilay. O Kafkas kartalı bakışlı Gürcü Zaza Gabunia beyazı alkolden sararmış boncuk mavisi gözlerini çay bahçesinden kaçırıp saniyede bir milyon renk yakalayan kamerana dönsün ve şöyle desin; ‘’ Evet, bazı zamanlar ben de işler yolunda gitmediğinde, ne bileyim işte bankadaki profesyonel bir memurdan yüklü bir havalenin henüz hesabıma geçmediğini öğrendiğimde, kendimi karşı cinsten muradını alamamış uyruğu meçhul bir zenci gibi hissediyorum mesela. Yani aslında ben de bütün Türk erkekleri gibi bir nevi Turhallıyım.’’ Kestik!

Hz. Davut’un Zebur şeriatına göre bir hayat yaşadığı konusunda bana defalarca yemin etmiş tam yüz yaşındaki Aztek bir gezginin atalarından duyduğu ravisi meçhul bir rivayete göre; Anadolu’nun gayri resmi dinozoru Araratus Makronların kabileler halinde yaşadığı Anzoumah ve Matsouka vadilerinde yaptığı ve henüz Rihter doğmadığından şiddeti hiçbir zaman tahmin edilememiş depremlere sebep olmuş baskınlarda tam yüz bin sıtma olmuş Makron ölmüş ve nehirlerde akan kanlardaki aşırı hemoglobin yüzünden Karadeniz kızıl renkli bir denize dönüşmüştü.

‘’ Veracruz’daki çağdaş kabilelere göre güneş battığında taşları jaguarlara dönüşmekten sadece gecenin içindeki yıldızların ışığı alıkoymaktadır.’’ Karl Taube / Aztek Masalları

Türkiye’de futbol hakemi olmanın Fenerbahçeli bir futbolcunun gece uyurken rüyasında gördüğü kâbuslara penaltı çalmak gibi tamamen büyülü gerçeklik ile izah edilebilecek oldukça sarkastik bir yönü de var.

O zamanlar Yüce Tanrı’nın çok büyük bir merhameti olarak bu şehirde her gece tabanlarını bitli bir otelin tavanlarına gösteren tam dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz Nataşa’nın paslı yatakların üstündeki uygunsuz biyolojik varlığına rağmen fırıncıların sabahlara kadar bereket içinde çalışabiliyor olmalarıydı.

Çok yakında kutsal Zigana Dağı’nın eteklerindeki vahşi floralı derin vadilerde doğup büyümüş ömrünün büyük bir bölümünü sessizlik içinde tabiatın tüm tınılarını dinleyip müzikal açıdan büyük bir sabırla yorumlamış Muntezumavari kurbağa suratlı şişman bir adam çıkacak şaşaalı ışıklarla süslenmiş Trabzon şehirlerimize inecek ve arkaik Romeyika dilinin tüm melankolik katmanlarıyla harmanlanmış hüzünlü türkülerinden oluşan dev bir konser verecek ve bizleri coşturacak. Ve biz değmiş armut yerken bir türlü mantıklı hareket edemeyen Karadenizliler bu duygusal emek servisinin mükafatı olarak sahnedeki o adamın başından aşağı sadece tabaklar dolusu bayıltıcı kokulu taze tzifin yaprakları dökmeyeceğiz aynı zamanda bir sonraki konserinin biletlerini satın almak için kredi kartlarımıza yükleneceğiz. Ya böyle olacak ya da çekilmez derecede iğrenç bir arabeske dönüşmüş Karadeniz müziğiyle birlikte kültürel açıdan ölüp sonsuza dek susacağız.

Dato Gabunia Doğu Karadeniz’in çay bahçelerinde çalışan on binlerce Gürcü işçisinden biridir. Onun gurbet hikâyesi Gürcü işçi simsarları, Türk işçi simsarları ve Türk patronların küçük iktidar alanlarıyla kuşatılmıştır. Dato yoğun iş temposundan arta kalan zamanlarda kendi iç dünyasına döner ve Türklerden özenle sakladığı gerçek düşüncelerini akşamları küçük kızı Marika’nın hayaline açar.

Rasyonel tınılı bir Gürcü halk şarkısında akordiyonun dalgalı hüzünlü melodilerinin insanın içindeki boşluğa akışına şahit olana kadar Kafkasya hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.