Sabahın erken saatinde belediye otobüsüyle yolculuk. Otobüsün kadife koltuklarında uyuklayan birkaç yolcu var. Karanlıkta otoyol boyunca artan ıssızlık hissi insanı çepeçevre kuşatıyor. Bu, zamanın uyukladığı bir sarhoşluk tüneli. İzaha muhtaç bir durum. Bir Doğu filminde henüz bozulmamış görkemli bir film setinde unutulmuş bir oyuncu gibiyim. Ama biliyorum ki, her köşe başındaki güvenlik kameraları beni kaydediyor. Soğuk bir merhaba'dan başka bir söz yok. Modern insan da tıpkı ölümün varlığından haberdar vahşi hayvanlar gibi tedirgin bir şekilde bekleyişteler. Bu denli politize olmuş bir hayatta tuhaf bir durum. Nereden aklıma geldiyse, camdaki aksime bakarken bir zamanlar havaalanında gördüğüm Çinli bir kadını hatırlıyorum. Çekik gözlü, siyah saçı topuzlu, kırmızı etekli, yüksek ökçeli, Han soylu bir kadındı. Etrafındaki her şeyi ölçüp biçmiş ve bir düzene oturtmuş gibi asaletle yürüyordu. Ve sanki muhatabı dünya ve onun üzerindeki insanlar değil de, bizzat tanrının kendisiymiş gibi değişik bir ruh hali vardı. Ve yine son günlerde bir dostuma ettiğim şu sözü de hatırladım. İnsan yaş aldıkça; ülkesinin hayhuyundan yoruldukça, politikacılardan nefret ettiği kadar fahişelere olan hayranlığı gün geçtikçe artıyor. Bu neçe sözdür, balam! Evet, çelişkili bir durum olduğunun farkındayım ama salt mantık hayatta olup bitenleri karşılamaya yetmiyor.
Bu yersiz düşüncelerde kayboldukça otobüsün uğultusu beni yeni bir bilinmeze doğru sürüklüyor. İnsanın varlığı azaldıkça, zamanın nesnelerin gölgesine sinmiş varlığı giderek derinleşiyor. Her nesnenin ayrıntılarına zamanın büyülü ağırlığı biniyor. Bir sihir gibi her bir anlamın içinden başka bir anlam çıkıyor. Ve bu durum böyle sürgit devam ediyor. Her şey daha bir ayan oluyor insana.
Trabzon'un ıssız sokaklarındaki ışıklı tabelalar, yerdeki levhalara yazılmış ilçe ve köy isimleri, simetrik taş blokları, çöpçülerin uyuşuk hareketleri, fırınlardaki buğulu ekmekler, vitrinlerdeki albenili kıyafet mankenleri... Sırtında dağcı çantasıyla güvercinlerin tedirgin inlemelerini işitiyorum. Meydan parkının zeminine sabahın pusu düşmüş. Ortasındaki sabit bronz heykel resmi bir töreni bekliyor gibi; etrafı kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış. Trabzon, ben büyüdükçe gözümde küçülüyor. Küçük insanların gölgesinde koca bir köye dönüşüyor. Trabzon'un renkli palyaço makyajı ise ilk yağmurla dökülecek ucuz bir fahişe mahkyajına benziyor. Trabzon'la soğukluğum artık fazlasıyla politik. Ve bu soğukluk ben "Trabzonlular'ı" yazana kadar bir kutup soğukluğuna kadar sürüp gidecek gibi. Şehirdeki imar aptallığını akıllı kavşaklarla çözeceklermiş! Politik delilik şehirdeki her şeyi kuşatınca akıl nesnelerin bir meziyetine dönüşmüş. Liberal gebeşlerin, muhafazakâr cahillerin yemeye doyamadığı bir şehirdir Trabzon!
Bir zamanlar konsolosluk binası olarak kullanılan Art-Nouveau yapıların karşısındaki bir durakta minibüs bekliyoruz. Güneş Trabzon'un doğu ufkundan utangaç bir edayla yükseliyor. Şehir trafiğindeki hareketlilik arttıkça beraberinde modern bir adap görünür oluyor.
Değirmendere vadisini istila eden zamanın modern kaosuna dalıp dere boyu ilerliyoruz. Grubun bir kısmı İran gezisine gitmiş. Bugünkü faaliyette aramızda iki İranlı tıp talebesi de var. Sonbaharın kızıllığı Maçka vadisine sinmiş. Her yanda Babil'in Asma Bahçeleri gibi ayrı bir görkem. Nihat Genç'in kaleminin sonsuza dek terk ettiği Maçka. Sümelası, Vazelonu, Kuştulu, Aya Varvarası, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'su, Hasan Tunç'u, Erkan Ocaklısı, Özkan Sümer'i, Volkan Konak'ı, Eren Bülbül'ü üfürükçüsü, cincisi, modern Çingenesi artık bize emanet. Gözlerim eski Mataracı köprüsünü arıyor ama yok öyle bir köprü artık. Seller götürmüş olmalı. Uzaktan Konak Mahallesi'nin düzlüğündeki Volkan'ın çiçekli mezarına bakıyoruz. Yiğidim, aslanım, şurada yatıyor.
Nihayet kendimizi Nizamettin Bey'in nezih evinin verandasına attık. Kuymaklı, incier reçelli, Zara ballı, köy yumurtalı geniş bir pazar kahve altısına oturduk. Çay eşliğinde orada epeyce eğleştik. Gitmişsin Almanya'ya almışsın bir araba / Köyünde garibana demiyorsun merhaba türünden bir Alman gurbetçi değil Nizamettin Ağabey. Gayet cömert, insanın her haline eğilebilen, Karadeniz'de nasıl bir ev yapılmalı sualinin tüm ayrıntılarını vermiş gerçek bir Maçka Beyefendisi. O Beyefendiliğin kökünde Maçka'nın çileli yayla hayatından kalmış çocukluk yıllarının ahlaki öğretisi ve de ciddi bir görmüş geçirmişlik hali de mevcut. Villa tipi bu ev, büyük taş kitleleriyle ıslah edilmiş yamaç bir araziye konuşlanmış. Bahçesi çiçeklerle bezeli. Manzarası Maçka vadisine bakıyor. Önünde güzel bir garajı var. Arka tarafında kullanışlı bir taş fırını var. Alt katın girişinde geniş bir oturma salonu. Bahçenin yanında traktörle sürülmüş bir tarla. Avrupai bir görgünün herşeyi kuşattığı bu ev bir yazara ilham verebilecek güzide bir mekân.
Şu karşı dağ Karakaban dedikleri yer. Bu adı eskiden burada yaşayan Rumlar koymuş. Aslında toprağı biraz koyu renkli bir dağın sırtıdır Karakaban. Türküsü de şöyleymiş.
Ey gidi Karakaban
İçmem suyundan içmem
Bir dahaki seneye
Yolcu da gelip geçmem.
Belli ki, hareketli taşra hayatında yorgun düşmüş, yaşlı bir kadının Karakaban üzerinden söylediği bir türkü. Volkan Konak o Karakaban'ı almış Cerrahpaşa'ya uyarlamış. Yoksa aklı başında kimse gidip Cerrahpaşa'nın suyundan içmez, oradan da geçmez. Siz Maçka'nın bir dağını Cerrahpaşa bildiniz, Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz. İşte Cerrahpaşa'nın esas hikâyesi böyle. Maçka'nın bir dağının lokal şöhretini İstanbul'a taşımışlar. Ülke de bu numarayı yemiş.
Kahvaltı sonrası toparlanıp bir Maçka hatırası pozu veriyoruz. Ardından minibüsle bir tepedeki şehitliğe gidiyoruz. Rus işgali sırasında bu sırtta kanlı çarpışmalar yaşanmış. Bizimkiler Hortokop gecidini tutmuşlar. Burada bir yüzbaşının mezarı var. Az ileride de bir şehitlik anıtı. Onun da ilerisinde metal bir direğe çekilmiş devasa bir Türk bayrağı. Tırmandığımız o taşlı tepenin adı Naldöken'miş. Derler ki, eskiden İran'dan Trabzon'a gelen ticaret kervanları, yaylalara giden hayvan sürüleri bu ipek yolunu kullanırlarmış. Yolun bu kısmında atların, katırların nalları kayalara sürtünüp erirmiş ve taşların sertliğinden kırılıp yola düşermiş. Bu yolda kırık nallar olurmuş. Onun için bu tepeye Naldöken denilirmiş.
Naldöken'den bakınca karşı dağın yamacındaki Livera Köyü görünüyor. Livera deyince rahmetli Yusuf Bulut'un Livera Geyikleri hikâyesi düşüyor aklıma. Derler ki, bir kış günü gecesinde Rumların yaşadığı bu köye ormandan bir yavru geyik çıkıp gelmiş. Yiyecek bulma umuduyla başını bir evin penceresine dayatmış. O ev de Rum bir eşkıyanın eviymiş. O Rum o masum geyiğe yiyecek bir şeyler verecek yerde tüfeğine davranıp onu oracıkta vurmuş. Köyün Rumları ve papazı silah sesini duyunca koşup o eve gelmişler. Ama çok geçmiş ve yavru geyik çoktan ölmüşmüş. Papazın ve Rumların elinden bir şey gelmemiş. Böylece o köydeki Rumlar bir eşkıya yüzünden masumiyetlerini kaybetmiş. Çok geçmeden de Livera köyünden tehcir edilmişler.
Naldöken tepesinin aşağısı derin bir uçurum. Aşağıya doğru baktıkça vadideki boşluk insanı kendine çekiyor. Her tarafta farklı bir sihir var. Her adımda doğanın başka bir büyüsü çıkıyor ortaya. Bu yol bu dağların sırtından ta Bayburt'a kadar gidiyormuş. Bayburt dedikleri de aslında Pai - Purt. Pai-taht gibi. Pai-Purt; yani Partların merkezi. Muhtemeldir ki, Perslerin Anadolu'yu işgal ettikleri yıllarda Partların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir şehir Bayburt.
Yayla yoluna çıkmak için bir Tzifin deryasının içine dalıyoruz. Tzifin deryasında çocukluk gibi bir hal. Ön tarafta balta ile yol açan istihkâm birliğimiz var. Ayakkabımın bağcıkları çözüldü. Çalılar kollarımı çiziyor. Bir tür ayindeymişiz gibi çile çekerek tzifin öbeklerinin arasından ilerliyoruz. Yüksek irtifada insanın koku alma yetisi değişiyor. Etraftan kekik ve kurumuş çayır kokusu geliyor. Nizamettin ağabeyin çocukluğunda tırmandığı yayla yolunu takip edip ilerliyoruz.
İlerisi Bezirgân düzlüğü. Eskiden deve kervanları burada mola verilermiş. Develerini sularlar, nevalelerini yerler ve uzanıp dinlenirlermiş. Tanrım ben neden böyle her defasında bir öksüzlük hissine kapılıyorum. Alıçlar, kuşburnu dikenleri, ahlatlar, eşek dikenleri, söğütler, üvez ağaçları, sararmış çayırlar bende hep bir duygu kısırlığına sebep oluyor. İflah olmaz bir öksüzlük hissi gelip yüreğime oturuyor. Ama Bayburtlu Arif bu konuda beni teselli ediyor. Hele sen bir çobanla birkaç gün dolaşsan bu dağlarda sana bu doğaya nasıl bakman gerektiğini, tüm inceliklerini öğretir. Ne inceliği Arif, bunun biraz daha ötesi Mars krateri. Bunlardan neşeli bir hayat çıkmaz, hüzünlü bir uzun hava çıkar ancak. Hele bak ne diyeceğim. Biz Oflular Pai-Purtluları severiz. Zihnimiz değer vermediği hiçbir şeye sataşmaz.
Bu öksüzlüğe çare olması için içimizde bir kişi Hasan Tunç kemençe çalıp türkü söylese meselâ. Biz de eski insanlar gibi bir ritüel tadında horon oynasak şurada; kendi deliliğimizle yüzleşip tedavi olsak; psikologlara para ödemesek! Sonra De Get Pai-Purt türküsünü söyleyip hep birlikte halay çeksek.
Ben biraz gerilerde kaldım. Onlar şoseden tırmanıyorlar. Ben de eski nahır yolundan onlara yetişmeye çalışıyorum. Nihayet öndeki grubu bir dönemeçte poz verirken yakalıyorum. Aşağıdaki yaylanın adı Kutalitra. Kutali yemekleri çırpmaya yarayan çam ağacının tepesinden yapılmış dallı bir alet. Galiba bu köyün anlamı üç dallı kutali demek. Aşağıdaki düzlükte suskun bir yayla evi var. Önünde mavi bir branda. Altın sarısı gibi parlayan dağ eteklerinde boz renkli yollar zikzak çiziyor aşağıda.
Maçka'nın eski adı Maçuka. O da Makronların bu bölgedeki kabilelerinin büyük şefinin adından geliyor. Şefin adı Matzouka. Bu şefin Anzoumah ve Guguda adında iki kardeşi daha var. Onların da farklı yerlerde yerleşik kabileleri mevcut. İşin tuhaf tarafı ipekyolu üzerindeki bir yerin adı Makren Tepesi! Muhtemelen orası Makronların ilk yerleştiği yerlerden biri.
İşte o ipekyolunda vara vara han niyetine bir otele vardık. Medeni ihtiyaçlarımız için küçük bir molaydı. Han sahibinin ağabeyi eski bir boksörmüş. Parkinson nedeniyle vefat etmiş. Bana 70'lerin efsane boksörü Cemal Kamacı'yı hatırlattı. Köşede boks eldivenleriyle siyah beyaz bir fotoğrafı var. Hancının mekanında kanatları gerilmiş bir atmaca var. Atmacanın hayat suyu çekildikçe cazibesi kaybolmuş gibi. Demek ki, eskiden Maçkalılar atmacaları bir avuç kanı için değil de sevdalarını etkilemek için vuruyorlarmış. Ve akabinde de Makrontepe'ye turistler için bungalovlar inşa ediyorlarmış. Sonra otellerinin köşesine şöyle yazıyorlarmış. "Dünya hayatı kıymetsiz bir gecekondudan farksızdır." Korkmayın hemşehrim. Siz Makronların yurdunda bungalov evler inşa ediyorsunuz diye Makronların şefi Matzouka'nın cennetteki ruhu incinmez. Ve Liveralılar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar bu görkemli ipekyolunu tarihten çalamayacaklar! Zira Makronların bu kutsal mülküne girmek yasaktır! Yoksa bummm diye sırtlarına Makron mızrağını yerler.
- Guluuu guluuu guluuu guluuu!
Taşları sökün edilmiş eski yayla yolları. Dağların güneş düşen kısımlarındaki boz renkli otlakların gölgelerle kontrastı göz alıcı. Işık ve insan gölgesi. Eifel kulesi gibi enerji nakil hatları ufka doğru akıp gidiyor. Sürüyü bırakıp yanımıza kadar sokulan siyah tüylü Kuzey Anadolu köpeği bir akbaş. Emir Timur'un çadırı kadar büyük taş blokları. Sararmış otların arasından kıvrılan otomobil izleri. Kuru Otlar Üstüne filmi gibi dağınık bir yürüyüşteyiz. Mesafeler yüründükçe insanın günahlarından arınmış gibi benliği boşalıyor. Everest'in tepesine tırmanmış bir dağcının kendisine koyduğu bir hedefti. Oraya çıktığımda bir sigara içeçeğim. Bir sigara içimlik mola.
Bezirgân düzlüğünü geçip Horhor düzlüğüne çıktık. Yalnız insan yalnızken içinde debelendiği deliliğin boyutlarından bir türlü emin olamıyor. Mantıklı bir ses duyana kadar yersiz bir düşünce girdabına kapılıp gidiyor. Doğa zihnimizi dağıtıyor, insan her haliyle insanı toparlıyor. Bu yolda deve izi yok ama boz bir ayının kallavi bir ayak izi var. Ol tepeden düz bir yaylanın düzlüğüne iniyoruz. Yayladan bir koyun sürüsünün tok çıngırak sesleri geliyor. Karşı tarafta bir koyun çeperi var. Kurt parçalamış gibi bir kız ayakkabısı. Doktorlara döndüm ve; "Bakın ben bu ayakkabıdan yola çıkıp olayın hikâyesini yazacağım, siz de maktülün DNA analizini yapıp bana yardımcı olacaksınız. Anlaştık mı?" Gülüyorlar.
Bir evin önünde köyün muhtarı bizler için açık büfe hazırlamış. Çay ve kaşar peyniri. Tuzlu kurabiyeler, türlü atıştırmalıklar. Kuru dut, kuru incir.
Bu aralar Avrupa'da yalınayak dolaşmak moda olmuş. Toprak insanın vücudundaki tüm elektriği alıyormuş. Görüyorsunuz işte Avrupa'nın rahmetli Deli Hamdi'nin yalınayak haline ulaşması bile on yıllar alıyor. Ben de o delilik modasına uyuyorum. Botlarımı çıkarıp ıslak çimler üzerinde yürüyorum. Beni izleyen kızlara ayakkabılarımı kaybettim de onları gören var mı, diye soruyorum. Bir deliye bakar gibi bana bakıp gülüyorlar.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar
Var mı benim gibi de emeği zaylar,
Siz de mi duydunuz yıldızlar aylar,
Ben bir fidan boylu da yardan ayrıldım anam yardan ayrıldım!
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
10 Kasım 2025 Pazartesi
7 Kasım 2025 Cuma
ŞİİLER TEL AVİV'İ VURANA KADAR SÜNNİLER İSRAİL'İ TANRI ZANNEDİYORDU - 104
Gazze'nin siyasal İslamcı iktidar tarafından Siyonist İsrail'in barbarlığına terk edilmesi ile ilgili olarak şöyle ilginç bir teori var.
Kuzey Kıbrıs'ta Halil Falyalı'nın kumar sektörünü kontrol ettiği yıllarda Türkiye'den çok sayıda siyasetçi ve bürokrat Kıbrıs'a tatile gitmiş. Halil Falyalı bu bürokrat ve siyasetçi tayfasını lüks otellerde süitlerde ağırlamış. Ve bu süitlerde ağırlanan bürokrat ve siyasetçilere eskort kadınlar göndermiş. Ve o lüks otellere yerleştirilmiş mikro kameralarla kaydedilen görüntüler Halil Falyalı'nın bilgisi dâhilinde İsrail istihbaratının eline geçmiş. İktidar bu gerçeği öğrenince de kızmış, popomuzu Siyonistlere gösterdin, ve Halil Falyalı'nın infaz edilmesi emrini vermiş. Getti dağ gibi yiğit!
Söz konusu gayrimeşru ilişki görüntüler aynı zamanda Mossad'ın merkezindeki serverlarda da kaydedilmiş. Yani Mossad bu görüntüleri Türkiye'deki iktidara karşı ahlaki açıdan bir şantaj aracı olarak kullanmış. İşte bu yüzden İsrail'in Gazze'ye saldırdığı zaman diliminde İsrail'e karşı ambargo konulamamış. Bütün karşı çıkışlara rağmen gemiler gidip gelmiş, ticaret akmış, petrol akışı kesilmemiş. Diplomatik ilişkiler devam etmiş. Çünkü Netanyahu'nun elinde birbirinden enteresan 45 adet VHS kaset varmış. Sadece bir teori, efendim!
Ülkede sistemin mafya tarafından ele geçirilmesiyle ilgili olarak uzmanların üzerinde uzlaştığı hususlar şöyle.
Devletin büyükşehir çeperlerinde tutunan sol örgütleri sökün etmesiyle ortaya çıkan boşluk.
Hükümetin varlık yasası barışı ile ülkedeki mali sistemi kara para aklama üssüne çevirmiş olması.
Siyasal İslamcılardan ve milliyetçilerden oluşan iktidar yapısının mafya babalarını rakip partileri sindirmek için siyasete ortak etme sorumsuzluğu.
Siyasal İslamcı iktidarın ülkeyi yönetme bahsinde Anayasayı ve ona bağlı yasaları dikkate almayan tutumu ve giderek otoriterleşmesi. Yani iktidarın giderek mafyalaşması ve mafyanın da istismara açık bir hukuk sisteminde giderek etkisini artırma gerçeği.
Siyasal İslamcıların çok kötü bir kültür politikası izlemesi. Kurtlar Vadisi dizisinin ve sürekli saldırganlık içeren dizilerin birer külte dönüşüp toplumdaki tüm değer setini silindir gibi ezmesi.
Ekonomide gelir dağılımın iyice bozulması. Bir tarafta gayrimeşrudan zenginleşen dar bir kesim, diğer tarafta ise sosyal güvenlikten yoksun milyonlarca işsiz insanın sistemin dışına itilmiş olması.
Bilhassa yeni nesilde eğitim görmekle, bir meslek sahibi olmakla toplumda hak ettiği yere geleceğine olan inancın yitirilmiş olması. Liyakatsiz, ehliyetsiz insanların siyaset eliyle devletin kurumlarına doldurulmuş olması. Haksızlığa uğramış olma ve bunun asla düzelmeyeceği duygusu.
Bu ve bunlara benzer bir sürü neden ülkenin her anlamda çürümesine ve yeni nesil mafyanın sistemi adım adım esir almasına sebep oldu.
Kısacası, siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında dönüştürdükleri toplumsal yapı kendileri gibi tehlikeli alt mafya grupları olarak gün yüzüne çıkıyor. Bu yoz yapının bir bumerang gibi kendisine göz yuman siyaset kurumunu ve toplumu vurma ihtimali ise sosyolojik bir gerçek olarak ortada duruyor.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye; etnik milliyetçiliğe yeltenen Kürtlere ve mezhep teranesi vuran Alevilere mavi boncuk dağıtarak iktidarın ömrünü uzatmaya çalıştıkça ülke bölünmenin eşiğine yaklaşıyor ve giderek Lübnanlaştırıyor.
Yeni nesil mafya örgütleri ve de iktidardan yüz bulan bilhassa milliyetçi tandanslı organize suç çeteleri eliyle ülke giderek Kolombiyalaşıyor. İktidar mafyalaştıkça mafya iktidarlaşıyor.
İktisadî açıdan ise ülkenin narko-trafiğin ve kara para aklamanın merkezi haline gelmesiyle bir taraftan hormonlu bir şekilde Dubaileşiyor. Diğer yandan sosyal güvenlik sisteminin çökmesiyle toplumun büyük bir kesimi fakirleşiyor. Yani ülkede iktidarın etrafındaki oligarklar ve illegal bir kesimin Türkiye'si Dubaileşiyor; paradoksal olarak geniş halk kitleleri Tanzanyalaşıyor.
İşte bu toplumsal şartlarda ülkedeki savcılara, hakimlere, polise büyük sorumluluk düşüyor. Tıpkı 1920-30'ların Amerika'sında mafyanın ülkeye hakim olduğu yıllardaki gibi bir durum bugün bizde yaşanan. O yıllarda hakimler önce mafyayı ve suç örgütlerini izlediler, sonra içki kaçakçılığı yapan bir mafya babasını vergi kaçırdığı gerekçesiyle mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Ardından onun diğer suçlarını, diğer mafya babalarını ve onlara göz yuman sistemin bütününü yargılayıp temizlediler. Şimdi sıra Türk yargıçlarında. Kimsenin gözünün yaşına bakmamaları gerekiyor. Aksi halde siyasal İslamcı iktidar mensuplarının ileride Nürnberg türü mahkemelerde yargılanma ihtimali var.
Gergin prezervatif kılıklı Fetöor Cevheri, nereden buluyorsun bu cevheri, bahsine gelirsek.
Bu kötürüm Türkiye her ne kadar 90'lı yıllarda Kemalist generallerin bir takım uluslararası merkezlerin siyaseti yönlendirmedeki ahmaklığının eseri olsa da bunda sonraki süreçte siyasal İslamcı iktidarın sırtında yıllarca bir kambur olarak konuşlanmış Fetö'nün suçu da çok büyüktür. Zira siyasal İslamcılar önce Fetö'yü sisteme ortak ettiler sonra sistemi Amerika'nın bölgedeki hedefleri doğrultusunda sabote etmelerine göz yumdular. Siyasal İslamcılar akabinde Soğuk Savaş döneminin bekçilerini ortak olarak yanlarına aldılar. Bu süreç de yeni nesil mafyanın sistemi tehdit etme tehlikesiyle yüz yüze bıraktı.
Ülke için durum o denli utanç verici bir hal aldı ki, insanlar ülkeyi tahlil için ya sistem dışına itilmiş mafya babalarının açıklamalarında ya da zamanında sisteme tebelleş olmuş Fetö artıklarının tahlillerinde keramet arar oldular.
Oysa saygın bir hukuk devletinde bunlara itibar edilmez. Pislik her zaman pisliktir. Bu kadar basit! Bu ülkenin ne Sedat Peker'in suç tahlillerine ne de bir Fetöorun muhbir gazeteci profili ile üflediği şeylere ihtiyacı yoktur. Yakalayacaksın, yargılayacaksın, cezayı verip hapse atacaksın. Orada yaşayıp ölecekler. Bu kadar!
Şimdi bu Fetöor'un yaptığı videolarda 2016 yılına kadar Fetö'nün sistemde yediği haltların ifşaatı yok. Bugün milliyetçi ve yeni nesil mafyanın yaptıklarını o zamanlar Fetö tek başına yapıyordu, neden onları anlatmıyor bu namussuz. Bir namussuz başka bir namussuzluğu ifşa ederek kendi geleceği için aklınca kendisine meşruiyet zemini oluşturuyor. Varsa ortada bir devlet, kanun, savcılar, mahkemeler en büyük "mafya" onlardır. Güçleri, kudretleri, bağlantıları, cesaretleri ne olursa olsun 85 milyonluk bir ülkenin hukuk ve sulh içinde yaşama arzusu karşısında hepsinin diz çöktürülmesi elzemdir. Her normal Türk vatandaşı da buna inanır. İçindeki eşkıyalığa kapı aralamak isteyen tipler de bu türden pisliklerin sözlerinde keramet arar!
Tekrar ediyorum, devlet 85 milyon insanın en büyük mafyasıdır ve bu türden şebekliklere geçit vermez.
Of'ta düzenlenen Off Road adlı arazi otomobilleri yarış gösterisiyle ilgili bir şeyler.
Bu türden otomobil spor etkinlikleri bir toplumun gelişmişliğiyle, belli bir özgüvene erişmesiyle ilgilidir. Bu kadar eksik mekân organizasyonu, mantık defosu olan bir yerde bu işi organize etmek fanteziden öte bir şey değildir. Of'un bir Uzungöl girişi var; bildiğiniz Hindistan trafiği. Gösterinin yapıldığı yer hemen otoyolun kenarı. Araçlardan biri pistten taşacak olsa ya denizde ya da otoyolda TIR'la karşı karşıya! Pist çok amatörce dizayn edilmiş. Neden Gurdariye boşluğunda organize edilmedi? Ya da ilk HES'in ilerisindeki dere düzlüğüne? Kaymakam beyin hevesiyle alelacele yapılmış amatör bir organizasyon. Oysa bu türden otomobil sporlarında her ayrıntısı düzenlenmiş kalıcı pist gerekirdi. Efendim orası çok uzak, insanlar izlemeye gelmez. Bahaneleri bu. O zaman izlenecek bir şey değil demek ki.
Ama ben yine de Off Road yarışlarına gelmeden Of'un halledilmeyen meseleleriyle daha çok ilgiliyim. Normalde Off Road'ın yapıldığı alana oto galerilerin, hemen yanına kargo bayilerinin taşınması ve Of'un trafiğine nefes aldırılması beklenirdi. Kaymakam bey önce Of'un trafiğine, yaya kaldırımlarına, denizle bağlantısını sağlayan bir türlü yerinde olmayan üst geçitlerine, kötü beton kozmetiğine bir çare bulsaydı keşke. Yani bir yerin asli meselelerini halletmedikçe bu türden etkinlikler Lazgüzel esmeri kelebeği gibi duruyor. Yani denizde uçak gösterisi, off roadda uçan otomobiller, yakında uçan balonlar da gelir Of'a. Bilmeyen de zannedecek Of havalandı tanrıya doğru uçuyor. Of'ta halka açık bir kütüphane yok ama güya Of âlimler ve evliyalar şehri! Bekliyoruz, uçan atları, renkli balonları, yeni Hezarfen Çelebileri heyecanla bekliyoruz.
Politikacıların boş nutuklarıyla sürekli gerdiği bu ülkede insanlarda hayata karşı ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor. İnsanlar için daha önce bir anlamı olan şeyler giderek anlamsızlaşıyor.
İnsanlar sözle ve eylemle hayatın gidişinde müdahil olamayacağına kanaat getirince yaygın düşünce nihilizm oluyor. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek, o zaman kendimi yormamın bir anlamı yok!
Giderek bir yorgunluk toplumuna dönüşüyoruz. Politikanın dar kalıbında sıkışan bir toplumda insanlar yorgun düşüyor. Artık hiç kimse ülkenin gidişatına dair fikir üretmek, bir şeyler söyleme ya da harekete geçme cesaretini ve gücünü kendinde bulamaz oluyor. Bu durumda içinde yaşadığımız ülke körkütük bir halde bir bilinmezliğe doğru yuvarlanıyor.
İnsanlar ülkede bir şeylerin düzelmesi için önce politikacılardan bir şeyler beklediler. Bu gerçekleşmeyince yasalardan ve mahkemelerden aynı şeyleri beklemeye başladılar. Ama bu kez de sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Tuhaftır artık insanlar tanrıdan da bir şey beklemez oldular.
Toplumda sürekli bir gelecek endişesi hakim. Hiç kimse yarınından emin değil. Buna ülkedeki en zenginler de dahil. Koca bir sistem gözlerimizin önünde çöküyor ve o çöken sisteme tekrar çöküyorlar.
Meselâ ülkede yaşanan bu anlam kaybında artık hiçbir şeyden emin değiliz. Dün düşman bildiklerimiz bugün politikacıların dostu olabiliyor. Dün dost bildiklerimiz bugün onların düşmanı olabiliyor.
Adına devlet dediğimiz üst yapı ise sadece bir grubun menfaat şebekesiymiş gibi davranıyor. O menfaat şebekesinin dışında kalanların bir hukuku yok. Daha doğrusu kâğıt üzerinde sahip oldukları hukukun gerçek hayatta bir pratiği mevcut değil.
Diğer bir gerçek ise toplumda "din" denilen olgunun bir nefret objesine dönüştürülmüş olması. İnsanlar modern bir toplumda din ayartısıyla yapılan siyasetin beraberinde en büyük adaletsizliği getirdiğine görerek ikna oldular. Çünkü din ve milliyetçilik bir toplumu efsunlamanın en kısa yolu.
Nasıl, yeni nesil mafya konusunda herkes sosyal medya doktorasını tamamladı mı?
- Köln'ün vaftiz babası Necati konuşuyor.
Mafya için terimler sözlüğü. Derin devletin çocuğu Mehmet Ağar. Daltonlar çetesi lideri Barış Boyun. Firari mafya lideri Sedat Peker. Para aklama merkezi Paramounth Otel. Kıbrıs'ın kumarhane kralı Halil Falyalı. Hollandalı uyuşturucu baronu Tombul Jos. Azeri işadamı Mübariz Mansinov. Sığındığı İspanyol Çingeneleri tarafından dövülen Çingene Ümit. Amerika'dan gelen kara parayı sistemde aklayan çamaşır makinesi Sezgin Baran Korkmaz. Casperler. Çirkinler. Kutlu Adalı cinayeti. İçişleri bakanı S.S subayı! Bunun Reza Zarrab'ı var. Sinan Ateş cinayeti var, Serdar Öktem cinayeti var. Yani ülkede bir hukuk sistemi tesis edilemeyince, var olanı da politize edilince ortaya vahşi batıdan farklı bir şey çıkmıyor. Dünyada suçun bu kadar aleniyet kazandığı, suçlunun devlet tarafından himaye gördüğü, hukukun para ile satın alınabildiği, Soğuk Savaş tetikçilerinin devlete ortak edildiği, büyük suçluların sistemle istediği gibi oynayabildiği ikinci bir ülke yoktur.
Tuhaflık şurada; 25 yıllık siyasal İslamcı iktidar döneminde ülkede sürekli sumen altı sorunlar iktidarın iktisadi kolonisini de kuşatmaya başladı. Yani toplumun dip kesimindeki çöküş yukarıya da sirayet etti. O kadar çok yediler ve semizlediler ki, ortada yiyecek bir şey kalmayınca şimdi birbirlerini yemeye başladılar. İşler bu aşamaya gelirken siyasal İslamcı iktidar zamanında obezlenen zenginler sistemin çarpıklığına, haksızlığına dair hiçbir şey söylemiyorlardı. Küplerini doldurmakla meşguldüler. Oysa bütün sistemlerin tek patronu vardır. O patron ya hukuktur ya da sistemin en tepesindeki 3-5 oligarktır. Öyle görünüyor ki bizdeki sistem bay en başkan aracılığıyla esas başkan Donald Trump'ın hesabına çalışıyor. "Ben sana ülkende iktidarda kalma meşruiyeti verdim, sen de zenginlerine salma vur ve bana haracımı öde! Bak Körfez'deki petro-dolar şeyhler nasıl söküldüler milyarlarca doları!" Peki nereye gidecek bu haraç, önce Amerika'ya, sonra Siyonist İsrail'in yerle bir ettiği Gazze'nin imarına!" Yani bir nevi vadedilmiş topraklardan vadedilmiş şirketlere geçiş dönemi!
Bu arada bütün planlar bay en başkanın yorgunluk ve yaşlılığa bağlı sağlık durumu nedeniyle iktidar bünyesinde yaşanan iktidarın içinde pozisyon almaya çalışmakla ilgili. Devletin bekası için kardeş katli vaciptir, prensibinden bakılacak olursa iş İyi Kötü Çirkin filminin finali gibi kritik bir yere gidiyor. Büyük ödül kimin olacak herkes merak ediyor. Olay Süloğ, Bilo ve Fidan arasında dönüyor gibi.
"Devlet aklı, devlet aklı" deyip duruyorlardı. Bir tür gizemden bahsediyor gibiydiler. Gerçekte var olmayan bir şeye karşı beslenen bir tür inançtan bahsediyor gibiydiler. İşte bu günkü toplumsal kaosun kaynağı bu boş inanç. Oysa devlet dediğimiz şey kanunları, kuralları sarih, insan aklının eleştirisine açık üst bir sistemdi. Bu sistemi toplum adına inşa eden ve yürüten siyaset kurumuydu. Devlet aklı, dedikleri şey siyaset kurumunun bilhassa iktidarların kanunları, kurumları ve en önemlisi insan aklının sisteme dönük eleştirisini baskılayan keyfiyetiydi. Bu keyfiyetin neticesi ise bir akıl tutulmasıyla ortaya çıkan bir çöküş. Yani devlet aklı dedikleri şey, iktidarların keyfi icraatlarına bağlı olarak her sahada yaşanan toplumsal bir çöküş. Bu devlet aklı "Kurucu önder Apollon!" diyor. "Uçak yaptık ama motörü yok" diyor. Oysa akıl devlete değil sadece insana has bir şeydi. Devletin aklı olmaz, kanunları, yasaları, kurumları, kuralları olur. İktidarların da toplumun tekâmülü adına basit anlaşılabilir politik tercihleri olur. Politikacılar devlet adına akıl yürütmeye başladığında yasaları, kanunları, kuralları keyfi olarak yorumlamaya ve eğip bükmeye başlarlar. Yani devletin yasalarını Mehmet Ağar'ın gizemli yorumuna bırakırsanız ortaya mafya ile devletin iç içe geçtiği, meşruiyeti tartışmaya açık böyle bir yapı çıkar. Eşkıyaya devlet olmanın kapısını aralayan, devleti eşkıyalığa meylettiren bu çarpık yapı "devlet aklı" denilen bir tür üstün inançtan kaynaklanıyor. Devlet sadece kanundur, kuraldır, yasadır. O kanunu, yasayı, kuralı kendi keyfince yorumlayıp menfaat temin eden şakidir. Politikacı, bürokrat, asker, din adamı, bilim adamı, kanaat önderi olması bu gerçeği değiştirmez.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kuzey Kıbrıs'ta Halil Falyalı'nın kumar sektörünü kontrol ettiği yıllarda Türkiye'den çok sayıda siyasetçi ve bürokrat Kıbrıs'a tatile gitmiş. Halil Falyalı bu bürokrat ve siyasetçi tayfasını lüks otellerde süitlerde ağırlamış. Ve bu süitlerde ağırlanan bürokrat ve siyasetçilere eskort kadınlar göndermiş. Ve o lüks otellere yerleştirilmiş mikro kameralarla kaydedilen görüntüler Halil Falyalı'nın bilgisi dâhilinde İsrail istihbaratının eline geçmiş. İktidar bu gerçeği öğrenince de kızmış, popomuzu Siyonistlere gösterdin, ve Halil Falyalı'nın infaz edilmesi emrini vermiş. Getti dağ gibi yiğit!
Söz konusu gayrimeşru ilişki görüntüler aynı zamanda Mossad'ın merkezindeki serverlarda da kaydedilmiş. Yani Mossad bu görüntüleri Türkiye'deki iktidara karşı ahlaki açıdan bir şantaj aracı olarak kullanmış. İşte bu yüzden İsrail'in Gazze'ye saldırdığı zaman diliminde İsrail'e karşı ambargo konulamamış. Bütün karşı çıkışlara rağmen gemiler gidip gelmiş, ticaret akmış, petrol akışı kesilmemiş. Diplomatik ilişkiler devam etmiş. Çünkü Netanyahu'nun elinde birbirinden enteresan 45 adet VHS kaset varmış. Sadece bir teori, efendim!
Ülkede sistemin mafya tarafından ele geçirilmesiyle ilgili olarak uzmanların üzerinde uzlaştığı hususlar şöyle.
Devletin büyükşehir çeperlerinde tutunan sol örgütleri sökün etmesiyle ortaya çıkan boşluk.
Hükümetin varlık yasası barışı ile ülkedeki mali sistemi kara para aklama üssüne çevirmiş olması.
Siyasal İslamcılardan ve milliyetçilerden oluşan iktidar yapısının mafya babalarını rakip partileri sindirmek için siyasete ortak etme sorumsuzluğu.
Siyasal İslamcı iktidarın ülkeyi yönetme bahsinde Anayasayı ve ona bağlı yasaları dikkate almayan tutumu ve giderek otoriterleşmesi. Yani iktidarın giderek mafyalaşması ve mafyanın da istismara açık bir hukuk sisteminde giderek etkisini artırma gerçeği.
Siyasal İslamcıların çok kötü bir kültür politikası izlemesi. Kurtlar Vadisi dizisinin ve sürekli saldırganlık içeren dizilerin birer külte dönüşüp toplumdaki tüm değer setini silindir gibi ezmesi.
Ekonomide gelir dağılımın iyice bozulması. Bir tarafta gayrimeşrudan zenginleşen dar bir kesim, diğer tarafta ise sosyal güvenlikten yoksun milyonlarca işsiz insanın sistemin dışına itilmiş olması.
Bilhassa yeni nesilde eğitim görmekle, bir meslek sahibi olmakla toplumda hak ettiği yere geleceğine olan inancın yitirilmiş olması. Liyakatsiz, ehliyetsiz insanların siyaset eliyle devletin kurumlarına doldurulmuş olması. Haksızlığa uğramış olma ve bunun asla düzelmeyeceği duygusu.
Bu ve bunlara benzer bir sürü neden ülkenin her anlamda çürümesine ve yeni nesil mafyanın sistemi adım adım esir almasına sebep oldu.
Kısacası, siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarlarında dönüştürdükleri toplumsal yapı kendileri gibi tehlikeli alt mafya grupları olarak gün yüzüne çıkıyor. Bu yoz yapının bir bumerang gibi kendisine göz yuman siyaset kurumunu ve toplumu vurma ihtimali ise sosyolojik bir gerçek olarak ortada duruyor.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye; etnik milliyetçiliğe yeltenen Kürtlere ve mezhep teranesi vuran Alevilere mavi boncuk dağıtarak iktidarın ömrünü uzatmaya çalıştıkça ülke bölünmenin eşiğine yaklaşıyor ve giderek Lübnanlaştırıyor.
Yeni nesil mafya örgütleri ve de iktidardan yüz bulan bilhassa milliyetçi tandanslı organize suç çeteleri eliyle ülke giderek Kolombiyalaşıyor. İktidar mafyalaştıkça mafya iktidarlaşıyor.
İktisadî açıdan ise ülkenin narko-trafiğin ve kara para aklamanın merkezi haline gelmesiyle bir taraftan hormonlu bir şekilde Dubaileşiyor. Diğer yandan sosyal güvenlik sisteminin çökmesiyle toplumun büyük bir kesimi fakirleşiyor. Yani ülkede iktidarın etrafındaki oligarklar ve illegal bir kesimin Türkiye'si Dubaileşiyor; paradoksal olarak geniş halk kitleleri Tanzanyalaşıyor.
İşte bu toplumsal şartlarda ülkedeki savcılara, hakimlere, polise büyük sorumluluk düşüyor. Tıpkı 1920-30'ların Amerika'sında mafyanın ülkeye hakim olduğu yıllardaki gibi bir durum bugün bizde yaşanan. O yıllarda hakimler önce mafyayı ve suç örgütlerini izlediler, sonra içki kaçakçılığı yapan bir mafya babasını vergi kaçırdığı gerekçesiyle mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Ardından onun diğer suçlarını, diğer mafya babalarını ve onlara göz yuman sistemin bütününü yargılayıp temizlediler. Şimdi sıra Türk yargıçlarında. Kimsenin gözünün yaşına bakmamaları gerekiyor. Aksi halde siyasal İslamcı iktidar mensuplarının ileride Nürnberg türü mahkemelerde yargılanma ihtimali var.
Gergin prezervatif kılıklı Fetöor Cevheri, nereden buluyorsun bu cevheri, bahsine gelirsek.
Bu kötürüm Türkiye her ne kadar 90'lı yıllarda Kemalist generallerin bir takım uluslararası merkezlerin siyaseti yönlendirmedeki ahmaklığının eseri olsa da bunda sonraki süreçte siyasal İslamcı iktidarın sırtında yıllarca bir kambur olarak konuşlanmış Fetö'nün suçu da çok büyüktür. Zira siyasal İslamcılar önce Fetö'yü sisteme ortak ettiler sonra sistemi Amerika'nın bölgedeki hedefleri doğrultusunda sabote etmelerine göz yumdular. Siyasal İslamcılar akabinde Soğuk Savaş döneminin bekçilerini ortak olarak yanlarına aldılar. Bu süreç de yeni nesil mafyanın sistemi tehdit etme tehlikesiyle yüz yüze bıraktı.
Ülke için durum o denli utanç verici bir hal aldı ki, insanlar ülkeyi tahlil için ya sistem dışına itilmiş mafya babalarının açıklamalarında ya da zamanında sisteme tebelleş olmuş Fetö artıklarının tahlillerinde keramet arar oldular.
Oysa saygın bir hukuk devletinde bunlara itibar edilmez. Pislik her zaman pisliktir. Bu kadar basit! Bu ülkenin ne Sedat Peker'in suç tahlillerine ne de bir Fetöorun muhbir gazeteci profili ile üflediği şeylere ihtiyacı yoktur. Yakalayacaksın, yargılayacaksın, cezayı verip hapse atacaksın. Orada yaşayıp ölecekler. Bu kadar!
Şimdi bu Fetöor'un yaptığı videolarda 2016 yılına kadar Fetö'nün sistemde yediği haltların ifşaatı yok. Bugün milliyetçi ve yeni nesil mafyanın yaptıklarını o zamanlar Fetö tek başına yapıyordu, neden onları anlatmıyor bu namussuz. Bir namussuz başka bir namussuzluğu ifşa ederek kendi geleceği için aklınca kendisine meşruiyet zemini oluşturuyor. Varsa ortada bir devlet, kanun, savcılar, mahkemeler en büyük "mafya" onlardır. Güçleri, kudretleri, bağlantıları, cesaretleri ne olursa olsun 85 milyonluk bir ülkenin hukuk ve sulh içinde yaşama arzusu karşısında hepsinin diz çöktürülmesi elzemdir. Her normal Türk vatandaşı da buna inanır. İçindeki eşkıyalığa kapı aralamak isteyen tipler de bu türden pisliklerin sözlerinde keramet arar!
Tekrar ediyorum, devlet 85 milyon insanın en büyük mafyasıdır ve bu türden şebekliklere geçit vermez.
Of'ta düzenlenen Off Road adlı arazi otomobilleri yarış gösterisiyle ilgili bir şeyler.
Bu türden otomobil spor etkinlikleri bir toplumun gelişmişliğiyle, belli bir özgüvene erişmesiyle ilgilidir. Bu kadar eksik mekân organizasyonu, mantık defosu olan bir yerde bu işi organize etmek fanteziden öte bir şey değildir. Of'un bir Uzungöl girişi var; bildiğiniz Hindistan trafiği. Gösterinin yapıldığı yer hemen otoyolun kenarı. Araçlardan biri pistten taşacak olsa ya denizde ya da otoyolda TIR'la karşı karşıya! Pist çok amatörce dizayn edilmiş. Neden Gurdariye boşluğunda organize edilmedi? Ya da ilk HES'in ilerisindeki dere düzlüğüne? Kaymakam beyin hevesiyle alelacele yapılmış amatör bir organizasyon. Oysa bu türden otomobil sporlarında her ayrıntısı düzenlenmiş kalıcı pist gerekirdi. Efendim orası çok uzak, insanlar izlemeye gelmez. Bahaneleri bu. O zaman izlenecek bir şey değil demek ki.
Ama ben yine de Off Road yarışlarına gelmeden Of'un halledilmeyen meseleleriyle daha çok ilgiliyim. Normalde Off Road'ın yapıldığı alana oto galerilerin, hemen yanına kargo bayilerinin taşınması ve Of'un trafiğine nefes aldırılması beklenirdi. Kaymakam bey önce Of'un trafiğine, yaya kaldırımlarına, denizle bağlantısını sağlayan bir türlü yerinde olmayan üst geçitlerine, kötü beton kozmetiğine bir çare bulsaydı keşke. Yani bir yerin asli meselelerini halletmedikçe bu türden etkinlikler Lazgüzel esmeri kelebeği gibi duruyor. Yani denizde uçak gösterisi, off roadda uçan otomobiller, yakında uçan balonlar da gelir Of'a. Bilmeyen de zannedecek Of havalandı tanrıya doğru uçuyor. Of'ta halka açık bir kütüphane yok ama güya Of âlimler ve evliyalar şehri! Bekliyoruz, uçan atları, renkli balonları, yeni Hezarfen Çelebileri heyecanla bekliyoruz.
Politikacıların boş nutuklarıyla sürekli gerdiği bu ülkede insanlarda hayata karşı ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor. İnsanlar için daha önce bir anlamı olan şeyler giderek anlamsızlaşıyor.
İnsanlar sözle ve eylemle hayatın gidişinde müdahil olamayacağına kanaat getirince yaygın düşünce nihilizm oluyor. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek, o zaman kendimi yormamın bir anlamı yok!
Giderek bir yorgunluk toplumuna dönüşüyoruz. Politikanın dar kalıbında sıkışan bir toplumda insanlar yorgun düşüyor. Artık hiç kimse ülkenin gidişatına dair fikir üretmek, bir şeyler söyleme ya da harekete geçme cesaretini ve gücünü kendinde bulamaz oluyor. Bu durumda içinde yaşadığımız ülke körkütük bir halde bir bilinmezliğe doğru yuvarlanıyor.
İnsanlar ülkede bir şeylerin düzelmesi için önce politikacılardan bir şeyler beklediler. Bu gerçekleşmeyince yasalardan ve mahkemelerden aynı şeyleri beklemeye başladılar. Ama bu kez de sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Tuhaftır artık insanlar tanrıdan da bir şey beklemez oldular.
Toplumda sürekli bir gelecek endişesi hakim. Hiç kimse yarınından emin değil. Buna ülkedeki en zenginler de dahil. Koca bir sistem gözlerimizin önünde çöküyor ve o çöken sisteme tekrar çöküyorlar.
Meselâ ülkede yaşanan bu anlam kaybında artık hiçbir şeyden emin değiliz. Dün düşman bildiklerimiz bugün politikacıların dostu olabiliyor. Dün dost bildiklerimiz bugün onların düşmanı olabiliyor.
Adına devlet dediğimiz üst yapı ise sadece bir grubun menfaat şebekesiymiş gibi davranıyor. O menfaat şebekesinin dışında kalanların bir hukuku yok. Daha doğrusu kâğıt üzerinde sahip oldukları hukukun gerçek hayatta bir pratiği mevcut değil.
Diğer bir gerçek ise toplumda "din" denilen olgunun bir nefret objesine dönüştürülmüş olması. İnsanlar modern bir toplumda din ayartısıyla yapılan siyasetin beraberinde en büyük adaletsizliği getirdiğine görerek ikna oldular. Çünkü din ve milliyetçilik bir toplumu efsunlamanın en kısa yolu.
Nasıl, yeni nesil mafya konusunda herkes sosyal medya doktorasını tamamladı mı?
- Köln'ün vaftiz babası Necati konuşuyor.
Mafya için terimler sözlüğü. Derin devletin çocuğu Mehmet Ağar. Daltonlar çetesi lideri Barış Boyun. Firari mafya lideri Sedat Peker. Para aklama merkezi Paramounth Otel. Kıbrıs'ın kumarhane kralı Halil Falyalı. Hollandalı uyuşturucu baronu Tombul Jos. Azeri işadamı Mübariz Mansinov. Sığındığı İspanyol Çingeneleri tarafından dövülen Çingene Ümit. Amerika'dan gelen kara parayı sistemde aklayan çamaşır makinesi Sezgin Baran Korkmaz. Casperler. Çirkinler. Kutlu Adalı cinayeti. İçişleri bakanı S.S subayı! Bunun Reza Zarrab'ı var. Sinan Ateş cinayeti var, Serdar Öktem cinayeti var. Yani ülkede bir hukuk sistemi tesis edilemeyince, var olanı da politize edilince ortaya vahşi batıdan farklı bir şey çıkmıyor. Dünyada suçun bu kadar aleniyet kazandığı, suçlunun devlet tarafından himaye gördüğü, hukukun para ile satın alınabildiği, Soğuk Savaş tetikçilerinin devlete ortak edildiği, büyük suçluların sistemle istediği gibi oynayabildiği ikinci bir ülke yoktur.
Tuhaflık şurada; 25 yıllık siyasal İslamcı iktidar döneminde ülkede sürekli sumen altı sorunlar iktidarın iktisadi kolonisini de kuşatmaya başladı. Yani toplumun dip kesimindeki çöküş yukarıya da sirayet etti. O kadar çok yediler ve semizlediler ki, ortada yiyecek bir şey kalmayınca şimdi birbirlerini yemeye başladılar. İşler bu aşamaya gelirken siyasal İslamcı iktidar zamanında obezlenen zenginler sistemin çarpıklığına, haksızlığına dair hiçbir şey söylemiyorlardı. Küplerini doldurmakla meşguldüler. Oysa bütün sistemlerin tek patronu vardır. O patron ya hukuktur ya da sistemin en tepesindeki 3-5 oligarktır. Öyle görünüyor ki bizdeki sistem bay en başkan aracılığıyla esas başkan Donald Trump'ın hesabına çalışıyor. "Ben sana ülkende iktidarda kalma meşruiyeti verdim, sen de zenginlerine salma vur ve bana haracımı öde! Bak Körfez'deki petro-dolar şeyhler nasıl söküldüler milyarlarca doları!" Peki nereye gidecek bu haraç, önce Amerika'ya, sonra Siyonist İsrail'in yerle bir ettiği Gazze'nin imarına!" Yani bir nevi vadedilmiş topraklardan vadedilmiş şirketlere geçiş dönemi!
Bu arada bütün planlar bay en başkanın yorgunluk ve yaşlılığa bağlı sağlık durumu nedeniyle iktidar bünyesinde yaşanan iktidarın içinde pozisyon almaya çalışmakla ilgili. Devletin bekası için kardeş katli vaciptir, prensibinden bakılacak olursa iş İyi Kötü Çirkin filminin finali gibi kritik bir yere gidiyor. Büyük ödül kimin olacak herkes merak ediyor. Olay Süloğ, Bilo ve Fidan arasında dönüyor gibi.
"Devlet aklı, devlet aklı" deyip duruyorlardı. Bir tür gizemden bahsediyor gibiydiler. Gerçekte var olmayan bir şeye karşı beslenen bir tür inançtan bahsediyor gibiydiler. İşte bu günkü toplumsal kaosun kaynağı bu boş inanç. Oysa devlet dediğimiz şey kanunları, kuralları sarih, insan aklının eleştirisine açık üst bir sistemdi. Bu sistemi toplum adına inşa eden ve yürüten siyaset kurumuydu. Devlet aklı, dedikleri şey siyaset kurumunun bilhassa iktidarların kanunları, kurumları ve en önemlisi insan aklının sisteme dönük eleştirisini baskılayan keyfiyetiydi. Bu keyfiyetin neticesi ise bir akıl tutulmasıyla ortaya çıkan bir çöküş. Yani devlet aklı dedikleri şey, iktidarların keyfi icraatlarına bağlı olarak her sahada yaşanan toplumsal bir çöküş. Bu devlet aklı "Kurucu önder Apollon!" diyor. "Uçak yaptık ama motörü yok" diyor. Oysa akıl devlete değil sadece insana has bir şeydi. Devletin aklı olmaz, kanunları, yasaları, kurumları, kuralları olur. İktidarların da toplumun tekâmülü adına basit anlaşılabilir politik tercihleri olur. Politikacılar devlet adına akıl yürütmeye başladığında yasaları, kanunları, kuralları keyfi olarak yorumlamaya ve eğip bükmeye başlarlar. Yani devletin yasalarını Mehmet Ağar'ın gizemli yorumuna bırakırsanız ortaya mafya ile devletin iç içe geçtiği, meşruiyeti tartışmaya açık böyle bir yapı çıkar. Eşkıyaya devlet olmanın kapısını aralayan, devleti eşkıyalığa meylettiren bu çarpık yapı "devlet aklı" denilen bir tür üstün inançtan kaynaklanıyor. Devlet sadece kanundur, kuraldır, yasadır. O kanunu, yasayı, kuralı kendi keyfince yorumlayıp menfaat temin eden şakidir. Politikacı, bürokrat, asker, din adamı, bilim adamı, kanaat önderi olması bu gerçeği değiştirmez.
Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)