31 Mart 2025 Pazartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 105

CHP'de son durum Cem Karaca’nın seslendirdiği Dadaloğlu türküsü gibi…
Öter tüfenk, davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğiyler yere serilir.
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!
Bence CHP’nin geneli bu son yaşananlardan memnun. Bir şehrin belediye başkanıysan sadece işin o kısmından sorumlusundur. Ekrem İmamoğlu çizmeye kadar sorumlu olduğunu unuttu. Bir partinin genel başkanı ya da cumhurbaşkanı adayıymış gibi davranamazsın. Modern bir toplumun siyasetinde buna müsaade etmezler.
Diğer bir hata ise İstanbul’u kendi siyasî istikbali için bir araç olarak kullanma niyetiydi. Vakti zamanında siyasal İslamcıların yaptığı buydu zaten. Ülkedeki mevcut siyasi partilerin dışında CHP içinde eklektik bir siyasî teşekkül oluşturarak iktidara yürüme çabası. Bunun ülkenin geleceğinde Zelenskivari bir maceraya dönüşmeyeceğinin bir garantisi yoktu. En azından halktaki siyasal İslamcı bir iktidardan kurtulma iştiyakı bu türden bir tehlikeyi işaret etmiyor değildi.
Bu haliyle bile CHP’nin bir kısmı genel siyaset içinde korsan bir yapı görüntüsü veriyor. Çünkü söz konusu yapı CHP genel merkezinin kontrolü dışında mevcut iktidarı alt edebilecek ve CHP kitlesini de peşinde sürükleyebilecek; küresel güç odaklarıyla bağlantıları olan bilinmezliklerle dolu bir görüntü arz ediyordu. Benim gördüğüm Türkiye’deki devlet yapısı bu türden bir teşebbüse müsaade etmedi. Ve hukuku işleterek şimdilik bu yapıyı kontrol altına aldı.
Bence bay en başkan El Salvador başkanı Naib Bukele gibi aşırı Kemalistleri, mafya babalarını, cemaat ve tarikat liderlerini, meczup hocaları, yolsuzluğa bulaşmış siyasetçi ve bürokratları, tecavüzcüleri, terör örgütü üyelerini, canileri, tefecileri vs. tutuklattırıp devasa hapishanelere tıktırabilirdi. Bu mücrimlerin saçlarını kazıttırıp hepsine cehennemlik dövmeler yaptırabilirdi. Bence yaparsa onu da bay en başkan yapar! Haydi bay en başkan bekliyoruz bunu senden!

Binanın tesisatçısı Mustafa Kemal’e çok benziyor, tüylerim diken diken oldu, diyor teyze!
Ülke siyasasında bu büyülü gerçeklik var olduğu sürece sağcı liberaller, siyasal İslamcılar çok daha kebap yerler bu işlerden.
Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz ülkeye? 19 Mayıs’ta Samsun’dan tekrar bir güneş gibi doğacak ve bütün siyasal İslamcıları İzmir’den denize mi dökecek?
Gerçeklik algısı bu denli kopuk bir kitleye içinde yaşadığımız dünyanın tehlikelerini nasıl izah edersiniz? Daha doğrusu onların öyle bir derdi olur mu? Cumhuriyetçi ve Kemalist olmak modern dünyadaki köklü meselelerin üzerinden gelinebilecek bir meziyet midir?
Neden modern zamanın şu aşamasında dindarları istismar eden siyasal İslamcı bir iktidarla geçen yüzyılın Bonapartist bir siyasi dayatmasından birini tercih etmek zorundayız?
Siyasal İslamcılar dronlar yaptılar bunlar hala Bonapartist orduda bitli piyade kıvamında siyasette yol almaya çalışıyorlar!
Bir yüzükle iktidara gelip ülkeyi hamiline yazdırma aşamasına gelen bir adamın bu ülke insanı için nasıl bir var oluş sancısı olabilir ki? 1000 tane dairesi olan bir adamın nasıl bir ülke ve toplum kaygısı olabilir ki? Adamın kutlu davaya çıktığı evde dikkatimi çeken şey takım elbiselerinin sayısıydı.
Meselâ bizim bir dairemiz olsaydı herhalde şu hayatta jübilemizi yapardık. Biz bu insanlarla aynı ülkede, aynı dünyada yaşamıyoruz.
Bizim diplomalarımız hayatla ilgili kaygılarımız kadar gerçek. Ama Soğuk Savaş döneminden kalmış politikacıların indinde bir değerleri yok.
Bu kadar sahtekârlık bu ülkeye çok fazla. Matruşka bebekler gibi bir hırsızın içinden başka bir hırsız çıkarmaya çalışmak politika yapmak değildir. Esas mesele bu ülkeyi kimin yöneteceği değildir. Mesele ülkenin hangi kurallarla hangi projelerle, hangi stratejilerle, hangi kadrolarla ödün vermeden yönetileceği meselesidir. Diğeri ise demokrasi kılıfı uydurulmuş, küresel sistem destekli kendi hırsızlığına meşruiyet kazandırma gayretkeşliğinden ibarettir.

Evet, en baştan alalım. Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında Türkiye iki siyasî kampa ayrıldı. Bunlardan ilki başını CHP’nin çektiği Batılı hayat tarzını benimseyen seküler kesim, diğeri ise İslami hassasiyetleri olan muhafazakâr kesimdir. İki kesim de birbirinden nefret ediyor. İşin garip tarafı bu iktidarın yorduğu bazı dindarlar tövbe edip seküler gruba katıldılar.
Eskiden ilk grup orduyu, yargıyı, akademiyi kullanarak demokrasiyi sabote ediyordu. Şimdilerde ise muhafazakâr İslamcılar yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve medyayı kullanarak benzer şeyleri yapıyorlar.
Bugün ülke siyasetinde yaşananları 1990’lı yıllardan biliyoruz. Batı Türkiye’de siyasal enstrümanları ustaca kullanarak bir iktidar değişikliğine gidiyor. Bu çok açık. Sonraki analizlerde detaylarına gireriz ama Batı için bu iktidar değişiminin yığınla haklı sebebi mevcut.
Ülkedeki mevcut siyasî işleyiş yapı itibarıyla güçlendirilmiş başkanlık sistemidir. Muhalefet yıllarca iktidara dönük eleştirilerini parlamenter sistemin siyasî lügati üzerinden yaptı. Aslında ülkede yaşanan siyasi kaosun esas nedeni siyasî İslamcıların ülkeyi başkanlık sistemi ile yönetiyor olmasına rağmen muhalefetin bir türlü bu değişimi içine sindirememiş olmasıdır. Yani siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile devleti kontrol ediyor oluşu parlamenter sistemin refleksleriyle politika yapan muhalefet arasındaki yapısal fark toplumsal anlamda da ciddi bir kopuşa sebep oldu. Siyasal İslamcı iktidarın başkanlık sistemi ile Batılı yaşam yanlısı sekülerlerin parlamenter sistem ısrarı kaçınılmaz olarak Türk politikasında mitoz bölünmeyle sonuçlandı. Diploma iptali, tutuklamalar, yargılamalar ise bu yapısal kopuşun toplumsal düzlemdeki tetikleyici aksiyonları sadece.
Bu yapıda (başkanlık sisteminde) muhalefetin başını çektiği CHP iktidar olursa ülkenin kronikleşmiş meselelerine nasıl bir çözüm bulacak, sualinin bir cevabı mevcut değildir. Yani bir büyükşehri kör topal yönetmiş toy bir siyasî figürden koca bir ülkenin sorunlarını göğüsleyecek politik bir figür üretme gayretkeşliği bana pek mantıklı bir tercih gibi görünmüyor. Bir diktatörden alelacele kurtulma hevesi bana ülkenin başına çok daha büyük bir musibetin açılma ihtimalinin olduğunu haykırıyor. Bay en başkan Türk siyasetine bütün hukuki ve siyasî temayüller eğip bükülerek dâhil edilmişti. Ülke olarak siyasi anlamda nasıl bir hoyratlığa maruz kaldığımızı hep birlikte yaşayıp gördük. Vakti zamanında bay en başkan da yapay bir mağduriyetle kahramanlaştırılmıştı. Şimdi göz göre göre aynı şey tekrarlanıyor. CHP’nin sabık genel başkanı Deniz Baykal siyasal İslamcıları kutsayıp iktidar yapmıştı. Şimdi siyasal İslamcılar bir belediye başkanını azizleştirip iktidarı CHP’ye iade ediyorlar. Kısacası CHP de siyasal İslamcılar da demokrasiyle oynayıp iktidar oluyor. Diğerleri ise demokrasi içinde oynamaya çalışıyor. Ahali de çelik lalelere bakıp imama, müezzine ağlayıp duruyor.

Politika ile ilgili klasik dibaceler…
Devlet halk ile var olabilen bir şey değildir. Devlet halka rağmen var olabilen katı üst bir organizasyondur. Halk ile var olabilen ise bildiğiniz aşirettir. Bugün bizde olduğu gibi.
Politikacılar aynı mezhebin birbirine küsmüş çocuklarıdırlar. Halkın önünde oynadıkları tiyatro ne kadar trajik olursa olsun oyunun sonunda hep birlikte sahneye çıkarlar, seyirciyi selamlarlar ve alkışlanırlar. Perde arkasında da birbirleriyle uzlaşırlar.
Türkiye’de evrensel anlamda bir sol yoktur. Birbirinden kötü iki farklı sağ vardır. Bunlardan ilki İngiliz usulü kurucu sağdır. Diğeri ise II. Dünya Savaşından sonra Amerika’nın dünyaya dayattığı şirket usulü sağcılıktır. Menderes, Demirel, Özal ve İslam’ı tacir Arapların dini olarak halka pazarlayan günümüz siyasal İslamcıları bunun başlıca örnekleridir.
Türk siyaseti ile ilgili esas mesele kimin ya da hangi partinin iktidar olacağı meselesi değildir. Mesele bu toplumsal yapının herhangi bir iktidarın devleti yönetme hususunda neye icbar edeceğidir.
Siyasal İslamcıların çeyrek asırlık iktidarında ülkede yaşanan sert modernleşme toplumsal bir anomiğe dönüştü. Siyaset kurumunun kronikleşen ahlaksızlığı geleneksel ve dini olan her olguyu halkın gözünde suçlu kıldı. Siyasal İslamcıların kötü iktidarı Türk toplumuna seküler hayatı bir hidayet kapısı olarak dayatmaktan başka bir işe yaramadı.
Sıradan bir Müslüman için bu aşamada işler çok daha zor görünüyor. Üç farklı yol söz konusudur. İlmel yakîn olmak, aynel yakîn olmak ve hakkal yakin olmak!
Mustafa Öztürk gibi dini, imanı, Kuran’ı akılla, mantıkla budayıp yolunmuş tavuğa çeviren madrabazlara aldanmayın. İşin özü şudur. “Sizi topraktan biz yarattık. Size ruhumuzdan biz üfledik. Rızkınız biz veriyoruz. Aklınızın ermediği şeyler hakkında ahkâm kesip Yaratıcıdan rol çalmayın. Dönüşünüz bizedir. Uslu uslu yaşayıp ölün.” O kadar.

Türkiye sendromu.
Siyasal İslamcılar bu gidişle ülkeyi Afganistan’a çevirecekler. Tarikatlar ve cemaatler ülkeyi ele geçirecekler. Yakında ülke şeriat yasalarıyla yönetilecek!
CHP iktidara gelirse dindar insanlara baskı yapılacak; eskiden olduğu gibi başörtülüler kamusal alandan ihraç edilecekler. Dinle ilgili her şey yasaklanacak!
Güneyimizde İsrail’in kontrolünde bir Kürdistan devleti kurulacak. Zaten fiilen kurulmuş durumda. Güneydoğu bölgemizi o devlete katacaklar!
Suriye’de Baas rejiminin düşmesiyle İsrail sınırımıza kadar dayandı. Amerika’nın desteğiyle bizim topraklarımızı işgal edecekler! Yeni bir Filistin cephesi açılacak.
Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaşla çökertilmesinden sonra sıra İran’a gelecek. İran’da halkı molla yönetimine karşı ayaklandıracaklar. Ardından güneyde Kürtler ve İsrail, doğuda Ermenistan, batıda Amerika destekli Yunanistan eş zamanı olarak bize saldıracak. İçeride Suriyeliler ve Afganistanlılar ayaklanacak. Alevilerle Sünniler arasında çatışma yaşanacak!
Ekonomide durumlar çok daha kötü olacak. İnsanlar köylerine döneceğinden şehirler iyice boşalacak. Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar şehirleri ele geçirecek.
Maden şirketleri özerkleşecek; kendi savunma güçlerini oluşturacaklar. Holdinglerin kendi güvenlik orduları olacak. Ve bunlar tek elden yönetilecekler.
Ulus devletin tüm kurumları tasfiye edilecek. Ülkede bir parlamento ve ordu olmayacak. Yargı erki çokuluslu şirketlerin kontrolündeki uluslararası kuruluşlara devredilecek. Ülkede orman kanunları hüküm sürecek!
Ülkenin sosyo-kültürel yapısı melezleşecek. Her şehirde polisin giremediği bir Çin mahallesi, bir Hint mahallesi, Afrikalılar gettosu, tehlikeli bir Latin Amerika favelası olacak. Bu şehirler uluslararası mafyanın kontrolüne geçecek!
Ülkede şehirlerden uzak yerlerde büyük hapishaneler inşa edilecek. Bütün suçlular bu hapishanelere doldurulacak.
Derelerden siyanür akacak. Bitki örtüsü kuruyacak ve her taraf Mars yüzeyi gibi kratere dönüşecek!
Güvenliği Amerikan yazılım şirketlerinin kontrol ettiği robot polisler sağlayacaklar. Bu robot-pollar şüpheli gördükleri her şeyi imha edecekler.

Aslında bu bayramı otantik bir Yemen hançeri fotoğrafı paylaşarak kutlamak istiyordum ama istediğim türden bir hançer fotoğrafı bulamadım. Onun için sıkıcı şeyler yazarak kutlamak istiyorum.
Dünya dediğimiz yer tam da böyle bir yer. Ne bir eksiği ne de bir fazlası var. İnsanın insana insanın tanrıya ihanet ettiği, iblisin insanı aldattığı, insanın dünyaya yağmaladığı bir yer. Savaşlar, ölümler, sürgünler, tiranlar, isyanlar, yalanlar, şarlatanlar, fahişeler, katiller vs. gırla gidiyor bu insanlık tiyatrosunda.
Biz Müslümanlar biliriz ve inanırız ki, insan en şerefli varlıktır. Bir Müslüman elinden geldiğince bütün bu kötülere mani olmakla mükelleftir. Bunu yaparken de şeytanın zincire vurulamayacağının bilincindedir. Ama istikamet dünyayı bir selam yurduna çevirmek için çaba harcamaktır. İslam’ı Sümerlerin Yahudilerin inanışı olarak yorumlayan dangalakların aksine biz Müslümanlar böyle inanırız.
Şimdi bu inancı kendi coğrafyasında kendi meşrebi, kendi cemaati adına bir saltanata, servete çevirmiş münafıklar için bizim söyleyecek sözümüz yok. Onlar sefil hallerinde oyalanıp ecellerini beklesinler.
Siyonistlerin Filistin’de yaptığı katliamlar onların safında yer alan münafıkları her gün cehenneme biraz daha yaklaştırıyor. Filistin Yemen hariç hiç kimsenin arka çıkmadığı bir ilahiyat konusu. Müslüman yüreğimizin iyice kararmasına neden olan bir isyan konusu!
Çin’in Doğu Türkistan’daki Müslüman ahaliye yaptığı baskı yüzünden buradaki Maoist bir kıro ile mahkemelik olmuş olmamızın pek bir önemi yok elbette. Müslüman olmanın çilesi zorumuza gitmiyor çok şükür. Siyasal İslamcıların yediği haltlardan kendi gâvurluğuna meşruiyet devşiren domuz yavrularıyla da aynı safta olmayacağız.
Ülkedeki siyasî zırıltı da Amerika’nın ileri karakolunda nöbetçi değişiminden ibaret. Ortada bizi ilgilendiren bir durum yok.
Filistin’in, Doğu Türkistan’ın, Myanmar’ın hürriyetine kavuştuğu, tiranların gölgesinde yaşayan Müslümanların nefes aldığı, belimizde Yemen hançeriyle eğleneceğimiz bir bayram temennisiyle Ramazan-ı Şerif bayramınız mübarek olsun.

Osmanlının kudretli padişahı Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde dar’ül bekaya intikal ettiğinde ölümü ordudan saklandı. Cenaze namazı 7 kişinin katılımıyla otağında kılındı. Ve cesedi kokmasın diye derhal tahnit işlemlerine başlandı. İç organları çıkarıldı. Bedeni çeşitli maddelerle sarıp sarmalandı. Cesedi kırk koca yıl üzerinde oturduğu tahtının altına yerleştirildi. Paşalar askerin morali bozulmasın diye Kanuni’nin ölümünü sır gibi saklamış. Onun ölümünden bir gün sonra da Zigetvar fethedilmiş. Ordudaki bütün askerlerin simaları taranmış. Ve Kanuni’ye en çok benzeyen bir Boşnak altında bir padişahın cesedinin olduğu tahta oturtulmuş. Otağın etrafındaki insan halkası epeyce açılmış. Askerler padişahı uzaktan görüyor ve onu tanzimle selamlıyorlar ve “Padişahımız çok yaşasın!” diyorlarmış. Ama padişahın öldüğünü, tahta oturan kişinin ona benzeyen Boşnak bir asker olduğunu bilmiyorlarmış. Padişahın ölümü o denli ustaca saklanmış ki, onun adına düzenlenmiş emir ve fermanların biri gidip diğeri geliyormuş. Yani kritik bir fetih öncesinde padişahın ölümü birkaç kişinin haricinde sır olarak kalmış.
Zigetvar’ın fethi tamamlanıp Osmanlı ordusu geri dönünce Edirne’ye az bir mesafe kala ordu istirahat molası vermiş. Ve ordudaki hafızlara, Kuran bilenlere hatim indirmeleri emredilmiş. Hatim indirme işi uzadıkça uzamış. Hatim duasında Sultan Süleyman’ın latif ruhuna rahmet okunuyormuş. Paşalar ordunun hareket etmesi için bir türlü emir vermiyormuş. Koca bir sefer boyunca saklanan bu sır sonunda padişahı çok seven bir askere söylenmiş. Ol asker neredeyse Divan edebiyatındaki mersiye türünden hüzünlü ağıt yakmaya başlayınca diğer askerler de durumu anlamışlar. “Vay koca hünkâr Süleyman, demek bu cihan sana da kalmamış!” diye ağlamaya başlamışlar. En son ağlayan da onun yerine oturtulan o Boşnak asker olmuş. İşte böyle olmuş Kanunu Sultan Süleyman’ın ölümü. Devlet yönetmek tanrı ile satranç oynamak gibidir. O işlere elindeki aptal bir cihazla dünyanın sırrını çözdüğünü zanneden beyhudelerin aklı ermez. Anladınız mı?
Şimdi ol bozkurt ölmemiştir. Ölmüş olsa bile ölmemiştir. Hatim indirilene kadar, Vah başbuğ bu cihan sana da kalmadı, Tanrı dağları kadar ıssızız! diye ağıt duyana kadar susun. Azrail’e tezahürat yapmayın!

Volkan Konak’ın ölümüyle ilgili olarak ileride çok daha detaylı yazarız, konuşuruz elbette. Ama insani zaaflarını bildiğimiz bir insanın ulusal ölçekte bu denli ikonlaşmış olması bana hayli şaşırtıcı geliyor. Sanat ve musiki adına icra ettiği şeylerin mahiyeti hakkında hakkıyla bir eleştiri yapılmamış olması da diğer şaşırtıcı bir husus. Merkezdeki ideolojinin peşinen kutsadığı bir sanatçıya, şaire, yazara bu ülkede hakkıyla eleştiri getirilemiyor oluşu da düşündürücü. Bence Volkan Konak işin bu boyutunu gözden kaçırmak için bilinçli olarak politik polemiklere daldı. Bu şekilde sanatının zaafını gözden kaçırmayı başardı. Zira sanat adına güçlü bir icra yetkinliğine sahip olsaydı komünist ve Kemalist gibi iki benzemez kamburu sırtında taşıma hinliğine seğirtmeyecekti. Bu açıdan bakıldığında komünizmle Kemalizm’i mezceden sanatsal bir tutum bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı. Esasen ilk mektep müfredatını aşamamış bir siyasal patoloji ile liseli ergenlerin sanat kalıbının bu denli kutsanmış olması ülkede var olan siyasal iklimi de yeterince açıklıyor. Yani Volkan paradoksal olarak ideolojik anlamda karşı olduğu şeyin düzeyi kuşkulu sanat yönünü temsil ediyordu. En azından içinde yaşadığı toplumun kültürel vasatındaki karşılığı buydu. Hemşerim olması hasebiyle onun Hopşera sarkastizmine varan insani zaaflarına girmeyeceğim bugün. Sahne gerisinde Kazım Koyuncu’ya yaptığı birbirinden sert faullere de! İnsan böyle işte, yaşıyor ve ölüyor. Bilimin aydınlığı, steril ideolojiler onun var oluş sancısına çare olamıyor. Onun ölümünde garipsediğim şey; bayram gününde bile sahne almış olmasıydı. Huzur içinde uyusun!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

22 Mart 2025 Cumartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 104

Erhan’la eskiden beri doğal bir arkadaşlığımız var. Onun başka bir şehirde yaşıyor oluşu, aradan hayli zaman geçmiş olması bu hesapsız dostluğun şeklini değiştirmiyor. Ne zaman buluşup bir muhabbete başlayacak olsak sözler son efkârın demiyle kaldığı yerden devam eder. Bazen hayatta olup bitenlere karşı birlikte susarız. Ama biliriz ki, bütün o suskunluklar da koroya dâhildir. Benim sabırlı halimin aksine Erhan’ın canı çabuk sıkılır. Her şeyi anlamsız bulduğu zamanlar olur. Beni hayatı fazla ciddiye almakla, bazı şeylerde takıntılı olmakla suçlar. Ben de ona hayatı yeterince ciddiye almamakla kontra yaparım. Bu tartışmalar böyle sürüp gider. Ama onun hayat karşısındaki iddiasız tavrı zaman içinde tuhaf bir güce dönüşür. Elde ettiği o güçle hayatla oynamasını bilir. Bense hayatı fazlasıyla ciddiye almamın bedelini tıpkı Kafka gibi hayatı baş edilemez bir bela olarak görerek öderim. Tuhaf bir şekilde Erhan’ın çoğu konuda haklı olduğunu düşünürüm.
Son konuşmamızda hakkımda açılan deli saçması davalardan sonra bana “kötülüğü” terk etmemem gerektiğini, aksine o tavrın bir şekilde beni azizleştirdiğini söyledi. Madem bir yola çıktın, daha sert ve sarsıcı yazmalısın. Yoksa eski değerini kaybedersin. Göbeğin çıktı diye endişelenme, asla rejim yapma. Saçlarına beyaz düştü diye endişelenme, bu her insanın başına gelen fani bir durum. Sakın saçlarını boyatma! Dişlerini her gün fırçalamak zorunda değilsin, bırak biraz sararsınlar bir şey olmaz. Mine tabakasını da düşünmek zorundasın. Sakın sigarayı bırakayım deme. Unutma dostum, Fransız yazarların % 45’i başarılarını o nikotine borçluydular. Bence sakal bırak, saçını uzat. Daha çok davaya konu olacak yazı ve aforizma yaz. Unutma bu dönemde suçlu bulunmak geleceğin Türkiye’sinde seni daha değerli kılacaktır. Nasıl olsa bu işin sonunda ölüm var. Yeni bir roman yaz. Hatta ulusal edebiyatta ses getirecek kıvamda birkaç tane daha yaz. O potansiyel sende ziyadesiyle mevcut. Daha çok seyahat et, atın içtiği sudan sen de iç! Pardon o bir Kızılderili atasözüydü.

Refah Partisi İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandığı 90’lı yıllar. Hemen bir ekip kurdular ve kaçak su kullananları tespit etmeye başladılar. Ekip Fatih semtinde eski bir binaya girdi. Yaşlı bir Rum’un suyunu kesecekler, nedeni su faturası ödenmemiş. Kadıncağız ekibi su vanasıyla uğraşırken görünce; “Ne yapeorsunuz evladım, ben size Sultan Fatih’in emanetiyim!” demiş. Tabi yaşlı Rum’un o sözü üzerine mitinglerde konferanslarda ecdat teranesi vuran ekip donup kalmış. Hemen içlerinden birisi “Derhal ninenin suyu verile!” demiş. Bir diğeri, “Derhal ninenin mutfağına bakıla ve erzak temin edile!” demiş. Bir müddet sonra omuzlarda gıda kolileri yaşlı Rum’un dairesine çıkılmış. Bir diğeri “Derhal nineye odun kömür tedarik edile!” demiş. Birkaç saat sonra da apartmanın girişine çuvallar dolusu kömürler ve sobalık odunlar istiflenmiş. Yetmemiş yaşlı Rum’a bir miktar nakit de verilmiş. Belediye başkanının kartviziti bırakılmış. Bir ihtiyacın olursa başkana “Alo!” deminiz yeterlidir, demişler.
Şimdi Refah Partisi zamanındaki o belediyecilikten İstanbul’u kimin talan edeceği sorunsalına evrildi belediyecilik.

Yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşı’na katılmış Amerikalı bir piyadenin günlüklerinde yazdığı şeyler şöyleydi. Savaş öyle bir şey ki, onun ne olduğunu savaşmaya başladığınızda anlıyorsunuz. Onun öncesinde size öğretilen bütün o teoriler, taktikler geçersiz olabiliyor. Her gün birliğinizdeki arkadaşlarınızın tek tek vurulup öldüğünü görüyorsunuz ama siz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Birliğinizden sağ kalanlarla hemen bir plan yapıp cepheyi daha ileri taşıyorsunuz. Öyle bir zaman geliyor ki, tarihin akışı sizin elinizdeki silahı kullanma becerinizle bütünleşiyor. Savaşın nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde ise savaş bitiyor. Ciddi bir yazar için de durum o Amerikalı piyadeden pek farklı sayılmaz. Hukukun lağvedildiği bir ülkede tek başınıza savaşmak zorundasınız. Bu epeyce meşakkatli bir iş. Her zaman yalnızsınız. Derdinizi anlatabileceğiniz kimse yoktur. İyi bir kaleminiz ve yazarlık tecrübeniz varsa artık hiçbir bahaneniz yoktur. Agoraya indiğinizde artık söz üzerinde ıskonto edilecek bir şey değildir. Sonuna kadar savaşmak durumundasınız.
Şimdi yıllarca bu ülkenin siyaseti ile ilgili pek çok şeye şahit olduktan sonra Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali konusuna gelirsek; genel siyaset içinde çok önemsiz bir konudur. Nedeni de ülkedeki hukuk sisteminin aşırı politize edilmiş olmasıdır. Yani insanlar bu kararın hukuki olmaktan çok siyasî bir hamle olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla siyasî bir kararın çözümü de siyasî olmak durumundadır. Bu da halktan yeterli desteği alan muhalefetin tek hamleyle üstesinden gelebileceği arızi bir durumdur.
Yalnız iktidarın bu hamlesi ister istemez bizi 28 Şubat sürecinde yaşanan antidemokratik geçmişe getiriyor. Yani geçmişte siyasal İslamcıların iktidarının önünü açan yargının dâhil olduğu zorlayıcı şartlar bugün göz göre göre Ekrem İmamoğlu’na sunuluyor. Her ne kadar bu hamle antidemokratik bir gelişme olarak görülüyorsa da gerçekte ülkenin siyasî geleceğine ciddi bir makas kırdırılıyor. Siyasal İslamcıların hukuku iktidarlarını korumanın bir enstrümanı olarak kullanma tercihi siyasette daha kötü bir tercihi meşru kılıyor. Atılmış onca çığlığa rağmen hiçbir Yeşilçam filminde gerçek bir tecavüz yoktur. Onun için diplomanın iptali karşısında atılan çığlıklar yersizdir. Siyasal İslamcılar gözlerinizin içine baka baka sağ kalıplı bir politikacıyı azizleştirerek iktidarı ona devrediyorlar.

Cennetin Krallığı filminde harika bir sahneydi. Selahattin Eyyübi ordusuyla Kudüs’ü kuşatmış. Toplar kale surlarını dövüyor. Kale içindeki Hıristiyanlar bir kilisede toplanmışlar kurtuluş için tanrıya dua ediyorlar. Aralarında yaşlı bir Hıristiyan da var; o da ellerini kavuşturmuş korku içinde tanrıya dua ediyor. O ara yakınlardaki sura bir top isabet ediyor ve kilise temelinden sarsılıyor. Dua bitince o yaşlı Hıristiyan papazlara ve dua eden Hıristiyanlara şöyle bir teklifte bulunuyor. “Şimdilik hepimiz Müslüman olalım, daha sonra ilk fırsatta tövbe edip Hıristiyan oluruz.”
Şimdi ülkede durum aşağı yukarı Kudüs’te sıkışıp kalmış o biçare Hıristiyanlar gibi. Bence tehlike geçene kadar hep birlikte onlardan olalım, ilk fırsatta tövbe edip demokrat, cumhuriyetçi, laik, Kemalist vs. oluruz.

Çok basit bir hukuk kuralıdır. Hukuk geçmişe yürütülemez. Bunlar hukuku geçmişe yürütüp siyasette yeni bir mağdur türettiler. Bu da halkta büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu haklı tepki kötürüm Türk demokrasisinden yeni bir Frankeştayn türetecek gibi görünüyor.
Halbuki ülkedeki birçok insanın hukuk konusundaki genel kanaati şu yöndeydi. Hukuk mevcut kanunlarla iktidarın icraatlarını yargılasın; bakalım kaçı sütten çıkmış ak kaşık olarak kalacak.
Aslında iktidarın yargı üzerinden muhalefete karşı yaptığı bu hamle tek adam rejimini en çıplak haliyle gözler önüne sermekten başka bir işe yaramadı. Ülke tek adam rejimi ve diğer muhalifler, diye iyice ayrışıyor. Halk tek adam rejimi ile demokrasi arasında bir tercihe zorlanıyor.
Hukuk darbesi diyemeyiz; çünkü hakim amcalar çok kızar. Eylem hacmi itibarıyla Gezi Parkı! O da değil! Mavi Marmara tiyatrosu desek olmuyor. 15 Temmuz darbemsi koşuşturmaca. Yani bir dizi silsile içinde bir hukuk sillesi!
Bugün Türk siyasetinde yaşananlar 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birçok açıdan benzeşiyor. Geçmişte ordunun siyasete müdahalesiyle siyasal İslamcıların iktidarını doğuran sebepler bugün dünün mağdurları eliyle bizzat oluşturuluyor. Aslında ikisinde de halkın iradesi sabote ediliyor. Büyük bir öfke seline kapılan yığınlar arkasında küresel timsahların olduğu yeni bir mağdura yönlendiriliyor.
Komitacı Celal Bayar’ın söylediği sözdü; “İktidar oynak bir geline benzer yavrucuğum; kimin kucağına oturacağı belli olmaz.” Ama görünen o ki siyasal İslamcılar onu bile isteye Ekrem İmamoğlu’nun kucağına oturtmaya çalışıyorlar.
Ve son olarak; politikacılar –sağcısı, solcusu, cumhuriyetçisi, İslamcısı, milliyetçisi, etnik ayrılıkçısı— aynı mezhebin çocuklarıdırlar. Onlar aralarında anlaşırlar.
Tiyatrodaki ateşli rollerine aldanıp dostlarınızı incitmeyin. Örnek; Stalinist kıro ve Oğuz Kağan!
Halktaki absürt duyguya gelirsek. Birazdan paslı bir Sovyetik tren gelecek ve hepimizi vagonlar doldurup Sibirya’ya götürecekler!

Siyasal İslamcıların iktidarı üzerinden İslam dinine nefret kusan bazı bönlere ithafen;
İslâm dini sana insanları adaletle yönet, yeryüzüne selamı yay, diyor!
İslam dini sana yalan konuşma, haram yeme, beytülmala dokunma, diyor!
İslam dini sana kimseye iftira atma, hayatın dosdoğru şahitleri olun, kimsenin karşısında eğilip bükülmeyin, diyor.
İslam dini sana yeryüzünde bozgunculuk yapma, haksız yere adam öldürme, nifak tohumları ekme, diyor.
İslam dini sana Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinme, onlar sadece birbirinin dostudurlar, diyor.
İslam dini sana kötülükle ve kötülerle mücadele et, masum insanların şerefi ve izzeti adına onlarla savaş, diyor.
İslam dini sana oku, ilim ehli ol, ya okuyan, ya dinleyen, ya da onlara yardımcı olan ol, diyor.
Şimdi bir ülkede siyasal İslamcılar iktidar oldular, yukarıdaki ilkelerden hiçbirini yerine getirmediler.
Ülkeyi adaletle yönetmeli yerine insanlara zulmettiler. Yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Halka yalan konuştular, haram yediler, devlet malını talan ettiler. Ona buna iftira attılar. Bozgunculuk yaptılar, haksız yere insanları öldürdüler, ülkeye ve yeryüzüne nifak tohumları ektiler.
Yahudileri ve Hıristiyanları dost edindiler. Onların taşeronları gibi ülkede yönetim kurdular. Zulme karşı olmak yerine yeryüzünün ekabirleriyle birlikte mustazafların karşısında yer aldılar.
Ezcümle yıllarca Müslümanları aldattılar. Bütün bunlarda İslam dininin ne suçu ne günahı var. İslam dini sana bütün bunları yapma! Diyor. Yok, bu siyasal İslamcılar bunları yaptı demek ki, İslam dininde bir problem var!
Hayır, İslam dini siyasal İslamcılara ve diğerlerine bu türden bir tasarruf vermemiştir. Kimse kendi gâvurluğunu insanlara Müslümanlık diye pazarlamasın. Kimse de kendi gâvurluğu için İslam’a ve Müslümanlara kara çalmasın!

Hatırlıyorum da, taşradaki esnaflık günlerinde su katılmamış bir Milli Görüşçü idi. Kuran-ı Kerim masasının üzerinde açık dururdu. Ahkâm ayetlerini dilinden düşürmezdi. Dükkânına gelen müşteriye mal satmaktan çok İslam’ı tebliğ ederdi. Onu ayetlerle hadislerle vaaz bombardımanına tutardı. Ticaret, mal satıp para kazanmak adamın en son işiydi. Kafasından takkesi eksik olmaz abdestsiz dışarı adım atmazdı. Elinde tespihiyle her daim zikir halindeydi. Sağcı hükümetleri münafıklıkla suçlar, onları “At Kavmi” olarak tanımlar, solcuları ise birer cehennemlik olarak görürdü. Sırf üniversiteyi kazandım diye bana İran malı kaşmir cinsi yakasız bir mont hediye etmişti. Bu ağabeyimizin ihlaslı Müslüman hali sizi sarıp sarmalardı. Dinden, İslam coğrafyasındaki gelişmelerden, Müslümanların halinden, rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasetle ilgili sözlerinden başka bir şey düşünmezdi. Yani Milli Görüş’ün evliyası gibi bir şeydi bu ağabeyimiz.
Aradan çok uzun bir süre geçti. İktidar hırsı yüzünden taşradaki dükkânını kapattı. Ankara’ya taşındı. O da gömleğini çıkaranlar kervanına karıştı. O zamanki belediyeden ballı börekli işler aldı. Akılla izah edilemeyecek bir zenginliğe ulaştı. Muhtemelen birkaç umre yapıp hacca da gitmiştir. Geçenlerde bu hacı ağabeyi yıllar sonra facebookta müşahede etme o ulvi duruştan geriye ne kaldı, diye araştırma talihsizliğinde bulundum. Aman Allah’ım, ol mübarek zat gitmiş, geriye cahil bir mezire imamı gelmiş. Ülke siyasetiyle ilgili çiziktirdiği şeyler nasıl sakil, taraflı ve bağnazca. Gözlerime inanamadım. Ankara o güzel yüzlü Milli Görüşçü ağabeyi bambaşka bir şeye çevirmiş. Bana İran yapımı o güzel kaşmir montu hediye eden hacı ağabey Suriye’de yaşanalar konusunda İran’ı tekfir ediyor. Yahu sen bir zamanlar İslam ülkesidir, diye taşradaki dükkânında İran yapımı tekstil ürünleri satıyordun be adam! Çeyrek asırdır takkesiz, gömleksiz iktidardasınız, hâlâ İran’a sallıyorsunuz hâlâ CHP’lilere öfkelisiniz. İnsaf be insaf! Demek ki insan sahip olduğu fikirlerden, dünya görüşünden, inancından taviz verip iktidara entegre oldukça zamanla seciyesi de değişime uğruyor. İktidarın bir parçası olarak haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksıyor. Bambaşka bir yaratığa dönüşüyor. Fikri, zikri, söylemi ve eylemi despot bir iktidardan yana gaddar bir karaktere bürünüyor.
Oysa sen 90’larda ne güzel bir Milli Görüşçü ağabeyimizdin Yusuf! Malım, canım bu kutlu dava uğruna feda olsun, diyenlerdendin. Şimdilerde ise biriktirdiğin servet elinden uçup gidecek diye korkuyorsun. Sırf o serveti korumak için memleketin ahvaline tersine yorumlar getiriyorsun. Vay be Yusuf Ağabey! Rahmetli babamı okey masasından kaldırıp Milli Görüşçü yapan sen değil miydin? O güzel günlerin hatırına Allah sana selamet versin Yusuf Ağabey!

Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanında söylediği bir konuydu. Eşkıyaların adalet kavramına olan inancı bölük pörçüktür. İyi bir iş bulup para kazanamayacaklarına, iyi bir kadınla evlenip saygın bir konum elde edemeyeceklerini düşündüklerinde adalete asla inanmazlar. İçinde yaşadıkları toplumun zenginliğini talan edilebilecek bir şey olarak görürler. Toplumu talan edip yeterince zenginlik biriktirdiklerinde ise artık toplumda hukukun, adaletin olmasını arzu ederler. Hatta hukukun en küçük ihlallerde bile çok acımasız olması gerektiğini savunurlar. Çünkü artık bir zamanlar adalete inanmayan eşkıyaların da kaybedecek şeyleri vardır. Hatta çok şeyleri var!
Bizdeki politikacılarda da durum Çin’deki eşkıyalar gibi. Devleti, hazineyi, cumhuriyetin kurumlarını talan ederken akıllarına hukuk, adalet, ahlak gibi şeyler gelmiyor. Ama kendi zenginlikleri çapulcularca tehdit edildiğinde hemen hukuka, adalete sarılıyorlar. Oysa bir ülkede hukuk ya vardır ya da yoktur. Şayet hukuk en başından beri varsa o hukuk sizin fiillerinizi de bağlar. Yok, ben talan ederken hukuk olmasın, küpümü doldurduktan sonra hukuk olsun, derseniz ona kimseyi ikna edemezsiniz. Halktan ve devletten çaldığı şeyi polis ve yasa zoruyla korumaya çalışmak hukuk değil zorbalıktır.
Eskiden muhafazakâr İslamcı tayfanın siyasette pek bi kullandığı cümleydi. “Ülkede hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var!” Şimdi aynı şeyi iktidardaki siyasal İslamcılar onlar yapıyorlar. Ülkeyi talan etme hakkının kendilerinde olduğuna inanıyorlar. Başkalarının talan etmesine müsaade etmiyorlar. Kendileri dışındaki herkesi hukuka uyduruyorlar, uymayanları cezalandırıyorlar. Ama kendileri o hukuka uymuyorlar, mahkemeye çıkmaya, kontrol edilmeye tahammülleri zerrece tahammülleri yok. Makyavel anlayıştan kaynaklanan kendilerine her şeyi mubah gören, başkalarının talanına göz açtırmayan görece bir hukuk anlayışları var. Dolayısıyla gerçek anlamda bir hukuk anlayışları yok siyasal İslamcıların. Bir ülkede hukuk herkesi bağladığında hukuk olur. Aksi taktirde zorbalığın alt yasalarından başka bir anlam ifade etmez.

“Bana öyle geliyor ki İstanbul insanların ortadan kaybolmak için geldikleri bir yer.” Mubi’de yayınlanan İsveç – Türkiye yapımı Geçiş adlı filmden
Filmde İstanbul Kafkas ruhunu paslı bir demir gibi büküp bir kenara atıyor. Ve bir Gürcü travestiye kendi oyununun kurallarını dayatıyor. İstanbul onu yutup bağırsaklarında parçalıyor. Kısaca bir Gürcü enkazını arama hikâyesi. Nino Karchava’nın oyunculuk performansı film boyunca bende daha ötesi ne olabilir, sorusunu hep canlı tuttu. Belki içinde olduğumuz için pek farkında değiliz ama kültürümüzde artık birçok şey klasikleşti. Meselâ filmin akışında bir Neşet Ertaş türküsünün tınısı bile insanın tüm duygu akışını değiştirebiliyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

12 Mart 2025 Çarşamba

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 103

Palyaço Zelenski’ye Beyaz Saray’da tam da hak ettiği şekilde davrandılar.
Ülkesi Ukrayna’yı Amerika ve Avrupa’nın gazıyla savaşa soktu. Büyük bir yıkıma götürdü. Şimdi elinde avucunda hiçbir koz olmaksızın Beyaz Saray’da Rus köylüsü ağzıyla Amerika yönetimine ayar vermeye çalışıyor.
Kılık kıyafeti Erbil eşkıyası gibi. Beden dili mahalle bitirimi türünden saygısızca. Sesinin tonlamasıyla Votkayı fazla kaçırmış Rus ayyaşları andırıyor. Söze giriş şekli Mehmet Ağa’nın kahvede marabalarına nutuk çekmesi gibi. Donald Trump’ın yanında yardımcısı JD Vance konuşurken o Oval Ofis’teki kameralarla sırnaşıyor. Kullandığı dil buyurganca ve konuyu II. Dünya Savaşı’ndan açmaya çalışıyor. Belli ki Zelenski’nin bu görüşme için ciddi hiçbir hazırlığı yoktu, üstelik psikolojik olarak da hazır değildi. Bir diplomatik görüşmeden çok kahvehane tartışması gibi bir durum yaşandı Oval Ofis’te. Diğer yandan Ukrayna-Rusya savaşını sonlandırmakta kararlı olan yeni Amerikan yönetimi Oval Ofis’te kameralar önünde Zelenski’yi madara etmiş oldu.
İşte Amerika tam olarak budur. Dünyanın dört bir yanında yardakçılar arar bulur, medya, sermaye, istihbarat ağıyla iktidara götürür. Kendi bölgesel ve küresel stratejileri için o yardakçıları sonuna kadar kullanır. Kullanım süresi bitince hiç düşünmeden çöpe atar. Zelenski’yi de kullanıp çöpe attılar, Oval Ofis’teki canlı yayında bir de sifonu çektiler.

Modern paradigma tüm katmanlarıyla kadim olan her şeyi yutup bambaşka bir yapıya dönüştürüyor. Bu açıdan bakıldığında millet olarak bir övünme ya da yerinme alanı olarak kendi çapımızda sırnaştığımız tarih henüz hitama ermiş değildir. Bütün dinleri, kültürleri, milletleri hercümerç ederek elân her yanımızda vuku bulmaktadır.
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Orta Asya’da yaşanan siyasî ve askeri değişimler, Amerika’nın Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği yıkıcı işgaller, Balkanlarda yaşanan neo-Balkanizasyon süreci, Ortadoğu’da yaşanan Siyonist İsrail yayılmacılığı, Ortodoks Hıristiyanlığın kadim yurdu Ukrayna’nın NATO pişkinliğiyle tarumar edilmiş olması, Suriye’nin çökertilmiş olması, Körfez ülkelerindeki soysuz burjuva dönüşümü, Kâbe’nin yanı başına dikilen Londra Saat Kulesi bu köklü paradigma değişimiyle ilgili esaslı olgulardan bazıları.
Yani insan modern paradigma içinde sürekli değişip başka bir şeylere dönüşüyor. Onun için tarih denilen şey bir türlü bitmiyor. Bu değişimlerde siyasî, iktisadî, askeri açıdan rol alıp selamete erdiğini düşünen ahmaklara bir şeyleri izah etmemizin imkânı yok maalesef. Onlar kendilerince tarihin kullanışlı haşereleri mesabesinde oyalanıp duruyorlar.
Kısacası dünyada yaşanan çaplı vakıalar bu ülkedeki kayıkçı kavgasının çok ötesinde olup anlamak için ciddi bir tarih bilgisini, sosyolojik tahlili gerektirir. Bu da ne bizdeki tarihin içinde Büyük Patlama ile var olmuş Kemalistlerin ne de din, iman, tanrı ile kafayı bozmuş siyasal İslamcıların anlayabileceği şeylerdir. Bunlar kendi meşreplerince hidayete ermiş tayfalar olup sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şartta sizi duymazlar.

İnternetle ilk olarak 1996 yılında Uludağ Üniversitesi kütüphanesinde tanışmıştım. İnsanlara internetten ilk bahsettiğimde bana gülüyorlardı. Sonraki yıllarda internet ülkede yaygınlaştı. Takip edenler bilirler; şahsen interneti hep bilgilendirme amaçlı ciddi bir iletişim aracı olarak kullandım. Ülkedeki sosyo-politik meselelerle ilgili çeşitli sosyal medya platformlarında yaklaşık 80.000 aforizma, analiz yazdım. Hiçbir zaman yazım üslubumun kusursuz olduğu iddiasında bulunmadım. Ama lisede edebiyat okumuş birisi olarak zamanla okurlarımda düşünceyi kışkırtacak, olaylara farklı bir bakış açısı getirecek kendime has bir yöntem oluşturmayı başardım. Eh, bunca şey yazınca ister istemez bazı kazaların olması da kaçınılmaz. 80.000 yorum analiz içinde 6-7 tanesinin dava konusu olması çok anormal bir durum değildi. Bu davaların hiçbirisi direkt şahsımla alakalı değildi. Hepsi siyaset kurumunun ihlal ettiği kamu hukukuna yönelik ahlaki çıkışlardı. Belki Karadenizli, özellikle Trabzonlu olmanın verdiği cesaret, kanunun belirlediği yoruma açık o ince çizgiyi aşmamda etkili oldu. Ama insani açıdan bakıldığında özü itibarıyla hepsinde haklıydım. Bütün davalara tek başıma girdim. Hiçbir yardımcım olmadı. Zaman zaman Avukat Veysel İlhan’dan teknik konularda yardım aldım. Nöbetçi mahkemede tek başıma yargılandım. Bu süreçte benim için en ilginç gözlem mahkeme salonlarında kendimce bir kamu hukukunu tek başıma savunmaya çalışırken insanların incir kabuğunu doldurmayacak konularda kasılmış bir ruh haliyle bekliyor olmalarıydı. Daha önce de yazdığım gibi, her duruşmaya her savunmaya sanki arşa ulaşan kanatlarım varmış gibi rahat ve kendimle barışık olarak, yazdığım ve yaptığım şey hakkında kafamda hiçbir soru işareti olmadan çıkmamdı. Meselâ bir davada beni hakim değil savcı yargıladı! Daha doğrusu hakimin yargılamasına müsaade etmedi.
Bu davalardaki genel intibaım şu yöndeydi. Ülkedeki hakim siyaset kurumu her türlü eleştiriye kapalıydı. Siyaset kurumu eleştiriyi hukuk üzerinden bir endüstriye çevirmişti. Alegorik her söz hakaretti. Hakimler sizin ne demek istediğinize bakmıyorlardı. Sizin niyetinizi sizden çok daha iyi biliyorlardı. Bir suç isnadı için şekil ihlali yeterliydi. Anlamın, insan olmaktan kaynaklanan düşüncenin hiçbir önemi yoktu. Bunun anlamı ise zaten sistemin dışladığı bağımsız bir yazarın abartılı cezalar almasıydı.
Sağ olsun, bu süreçte bilhassa Milli Görüşçü erdem sahibi bazı dostlarımız özünde haksız bu davaların maddi kısmını karşıladılar. Yarı diktatörlüğe dönüşmüş, eleştiriyi hakaret olarak yaftalayan bir iktidara karşı haklı ve akli eleştirilerin kıymetini bildiler. Değer verdiler.
Ama itiraf etmem gerekir ki, hakkımda açılan bu davalar (ki bana göre sadece 3’ünde kısmen hak ihlali mevcut, bilhassa kamu davaları kasıtlı olarak açılmış) ister istemez beni zihnen yordu. Bu yorgunlukla yazı ve yorum alanında çok daha profesyonel bir anlayışa beni mecbur etti. Kabul etmek gerekir ki, bir parça da gardım düştü. Bu ülkedeki siyaset kurumunun ıslahı, daha adil bir ülke uğruna yazdığımız binlerce yazı ve analizi gözümde anlamsız kıldı. Umarım geçici bir durumdur.
Ve son olarak Doğu Türkistan ile ilgili saçma sapan yorumlar yapan bir topal politikacıya yaptığım yorumda hakim aleyhime hükmetti. Hayat böyle bir şey işte. Vicdan içimizdeki tanrı gibi, o vicdan şemsiyesinin altında çekik gözlü Uygurlara da yer vermek zorundasın. Uğursuz Maoistlerin kem sözlerine karşı susamazsın!
Bu konularda daha önce bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim. Onlar sıralarını savdılar. Bu son cezai davayı, ki bir avukatın vekalet ücretidir sadece, imece usulü def etmeyi ümit ediyorum. Daha anlamlı, daha kıvamlı belki daha baş döndürücü aforizma ve analizler için yeni bir milat olur.
Son olarak; eski Rumlarda bir atasözüydü. Anta mathanis mathanis anta umathanis aqume mathanis. “Sadece başına geldiğinde öğrenirsin. Başına gelmeden öğrenemezsin. Ve öğrenmemek gibi bir seçeneğin yok. Hayat sana her halükarda öğretir.” Mathematic!

İnsan zihnini öğüten güdük politik gündeme ilişkin olarak…
Ben yaştakiler hatırlayacaklardır. Eskiden taşrada panayırlar kurulurdu. İnsanlar gözlerindeki arsızlığı yatıştırmak için o panayırlara giderlerdi. Çingenlerin kurduğu panayırlar benim gözlerimdi. Bilirsiniz klasik panayır numaraları. Maksat insanın merakını ve kader ile ilgili heyecanlı bekleyişini türlü numaralarla nakde çevirmekti. Bir de bu panayır alanlarının dışında içinde sürekli bir motorun döndürüldüğü İtalyan çukuru gibi oval bir kuyu vardı. Bütün numarası fizikteki merkezkaç kuvvetine bağlı sıradan bir numaraydı. Ve izleyiciler için de bir tür hipnozu içeriyordu. Aslında o çukurda motorun durmadan dönüşüyle birlikte fiziksel bir büyü gerçekleşiyordu. Bu Latin Amerika’daki yerlilerin ilk defa buz görüyor olması gibi alelade bir numaraydı. Ama insanlar bu numaradan ilkel bir zevk alıyor gibi hallerinden memnundular. Bugünden bakıldığında aptalca bir durumdu.
Şimdi internette her gün aynı hadiselerin tekrar edildiği gündemi takip etmeye çalışan insanlarda da benzer bir durum söz konusu. Ne olacağını bile bile budala gibi aynı hadiseleri takip edip saçma sapan şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Aslında hiçbir şey olmuyor. Politikacılar dünkü budalalıklarını tamir etmeye çalışırken bugün çok daha büyük budalalık yapıyorlar. Sözleri ve eylemleri dünün budalalığını onarmak yerine daha da arttırıyor. Gündem o İtalyan çukurundaki havalı motor gibi son sürat dönmeye devam ediyor.

Temel Karamollaoğlu Bey’in pasaportundaki isminin karşısına “terör!” (Temel Wanted!) yazıldığında hiç birimiz ülke siyasasında hiçbir ağırlığı olmayan Stalinist bir kıronun ülkede barış güvercinleri uçurabileceğini tahmin edememiştik.
Saadet Partili bir grubun Ankara’nın girişine sırf parti bayrağı astı diye milliyetçilerce ölesiye dövüldüğünde Milli Görüşçülerin Türk siyasetinde neden “lanetli!” konumuna itildiğini anlayamamıştık. Oysa Milli Görüşçüler yarım asırlık siyaset tarihlerinde sapanla bir kuş bile vurmamışlardı.
Bilhassa son genel seçimlerde CHP’nin terör örgütü ile el altından işbirliği yaptığı, Saadet Partisi’nin de altılı masanın mundarları arasında olduğu şayiası halkta epeyce karşılık bulmuştu. O seçimde politika üstü bir konu olması gereken “güvenlik” iktidar tarafından halka karşı bir koz olarak kullanılmıştı. Saadet Partisi endirekt olarak terörle işbirliği içinde lanse edilmişti.
Ama şimdilerde ülkede manzara çok daha heyecan verici. Siyasetin ekabirleri Stalinist bir kırodan ülkeyi huzura erdirecek sahte bir aziz türettiler. Saadet Partisi ülke meselelerinin çözümü için küçük bir teşebbüste bulunduğunda terörle yaftalanmış, terör örgütleri ile dirsek temasında bulunmakla suçlanmıştı. Yakın geçmişte Saadet Partisini teröre göz yuman partilerle yakınlaşmakla suçlayanlar siyasî ikballeri uğruna devletin yerleşik kurallarını altüst etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Bu ülkenin –bilhassa iktidarın- Fetö’yla yıldızı hiç barışmamış, terör örgütlerine her daim mesafeli durmuş Saadet Partisi’ne ciddi bir özür borcu yok mu?

Arjantinli bir diplomatın Birleşmiş Milletler genel kurulunda Amerikan heyetine karşı getirdiği bir eleştiriydi. Sizin bugün terörist dediğiniz yarın dostunuz oluyor. Dost olarak tanımladığınız ülkeler ve örgütler yarın düşman, terörist, demokrasi karşıtı faşist, diktatör olarak adlandırılıyor. Bu denli tutarsız bir tutum karşısında Arjantin hükümetinin size güvenmesi için elimizde yeterince objektif done yok. Yani sizin dost, düşman, terörist, faşist vs. siyasî kavramları tanımlamanızda bu kavramların zaman içinde değişiyor olmasında ciddi sorun var. Dolayısıyla Arjantin ile Amerika’nın bu konularda işbirliği yapmasına imkân yok!
Şimdi aynı durum ülkedeki siyasal İslamcı iktidar için de geçerlidir. Anayasa’ya sadakatleri yok. Yargı kararlarına inanmıyorlar. İtikadî açıdan demokrasiyi kerih görüyorlar. Demokrasi dışı gruplarla (cemaat- tarikat) iltisaklılar. Hoca Efendi dedikleri, birlikte yürüdükleri insanlar bir gecede terörist oldular. Yıllarca mücadele ettikleri, terörist dedikleri –ki öyleydiler- bir günde barış elçisi oldular. Bu denli büyük bir çelişkide devletleşmiş bir iktidar ya da iktidarlaşmış bir devlet yapısında neye, ne kadar güvenebilirsiniz? Siyasal İslamcıların iktidarında devlet, demokrasi, anayasa, hukuk, adalet, eşitlik, terörist, yurttaşlık vs. gibi kavramların yerle yeksan edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani panayırlardaki “bul karayı al parayı!” oyunu gibi bir durum söz konusu. Hangi kartı işaret ediyorsak elimizde patlıyor.

Ülke siyasetinde olup biteni çok kısa bir şekilde özetlememiz gerekirse;
Son genel seçimlerde bir şey çok net göründü. Siyasal İslamcı iktidarın bir sonraki seçimi kazanması ihtimal dahilinde değil. Çünkü çeyrek asra yaklaşan bu iktidar her açıdan yıprandı. Artı ülkeyi ziyadesiyle yordu.
Şimdi bu iktidarın siyaset dışı bir enstrümanla ömrünü uzatması lazım. O da Anayasa değişikliği. Muhalefet bu Anayasa değişikliğine sıcak bakmıyor. Zaten yeni sistemde demokrasi işlemiyor; meclis sembolik bir konumda. Hukuk siteminden herkes şikâyetçi.
İktidar bu durumda Kürtlerin siyasi desteğine ihtiyaç duyuyor. Onları kafaya almakla meşgul. Zaten bu siyasal İslamcı iktidarın siyaseten az buçuk bir desteği olan her kliği, partiyi, politik figürü elinden tutup iktidara taşımak gibi demokrasiyi geçersiz kılan bir huyu var. Aynı şeyi Kürt siyasetçileri üzerinde deniyor. Yani şu sıralarda Kürdopatlar şoför mahallinde.
Devri geçmiş Stalinist bir kırodan ülkedeki terörü bitiren politik bir aziz türetmek akıl kârı durum değil. Terörü bitirmiş bir iktidarın aynı terör örgütünün hayaletlerinden medet umuyor oluşu bana son derece gülünç geliyor. Son genel seçimi güvenlik politikalarını kullanarak kazanmışlardı. Aynı şeyi iktidarların ömrünü uzatmak için yeniden deniyorlar. Ve bu tutumlarıyla terörle mücadeledeki bariz başarılarına gölge düşürüyorlar.
Ama şurası bir gerçek. İktidar Kürtleri de Türkleri de şaşırtan bu hayalet barışı manevrasıyla aslında can çekişmekte olduğunu ayan etmiş oluyor. Hatta ben iktidarın bu Stalinist kırodan barış elçisi türetme hamlesini Katoliklerin ölülerine yaptığı son makyaj olarak görüyorum. Makyaj güzel, ölünün yüzünde tanrıya ulaşmanın huzuru var. Ama sonuçta bu Katolik bir ölünün yüzünden ibaret!

Nihayet Üçlü Priz Şairi Suriye ile ilgili yaptığı yorumda kısa devre yaptı. Yeni Şafak gazetesindeki histerik yorumu İslami ve insani duyarlılıktan yoksun, bir tür güç zehirlenmesi eşiğinde kahvehane dedikodusu kıvamında yüzeysel bir çiziktirmeden ibaretti. Ulusal medyada kalem oynatan bir yazar için tek kelime ile sorumsuzluktu. Kuşkusuz Suriye’nin toplumsal yapısı ve geçmişteki siyaset dizaynı ile ilgili yığınla haklı eleştiri yapılabilir. Ama bu türden eleştirileri siyasî, dini, etnik bir grubu hedef alarak yapmak Müslüman ahlakı ile bağdaşır bir durum değil.
Hazır Yeni Şafak gazetesi demişken; bir zamanlar bunların namlı bir dış politika yazarı vardı. Ortadoğu ile ilgili American Thinker, Politico vs. gibi blog, dergi ve gazetelerde okuduğu makalelerde okuduklarını kendi aklınca yorumlayıp yazan ve dış politika konusunda iktidarı yıllarca şerbetliyordu. Yazılarının çoğu ülkeleri, toplumları böcek gibi gören kendince yüksek stratejiler üreten deli saçması şeylerdi. Bir tür Bilderberg lügatine sahipti. Bir gün bu yazarla ilgili ciddi kontra bir yazı yazdım. Köşesinde fikir diye serdettiği sabuklukların menşeini yazdım. Takriben 1 ay sonra yazılarına son verildi. Eleştirilerimdeki birkaç cümle için hakkımda hem hukuk hem de ceza davası açtı. Yüce Türk mahkemelerince haklı bulundu ve kazandı. Sağ olsun bizim Nurbaki, adamın emeklilik maaşını 20.000 TL olarak ödememize yardımcı oldu. Ama bir daha da o gazetede yazmasına müsaade edilmedi. Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrilince, baktım kendince yine gazetede bir şeyler çiziktirmiş. Yani onca deli saçması yorum analiz semeresini verdi, babında bir şeyler.
İktidarın içinde az da olsa aklı başında insanlar var. Durumu izah ettiğimizde dinliyorlar ve “Haklısın Metin!” diyorlar. Zamanı geldiğinde de gereğini yapıyorlar. Şimdi, bu Üçlü Priz Şairi ulusal bir gazetede ideolojik öfkesini yutup bir doktor psikolojisiyle yorum ve analiz yapabilecek bir kalibrede olmadığını defalarca gösterdi. Türkiye gibi sosyo-politik yapısı karmaşık bir ülkede ciddi bir kazaya sebebiyet vermemek adına Üçlü Priz Şairinin fişinin bir an önce çekilmesi lazım gelir. “Emperyalizmin köpekliği” konusuna gelirsek bu konuda herkesin kendi kavlince yabana atılmayacak bir görüşü vardır, aslanım!

Ben artık her ramazan ayına New York’taki Times meydanında ışıklı reklam tabelaları altında teravih namazı kılan siyahilerin iman ve cihat finali olarak bakıyorum. Her ne kadar son yıllarda teravih namazı kılmayı bırakmış olsam da fırsatım olsaydı Times meydanındaki o teravih namazlarını kaçırmazdım. Namazlarımız arasında biraz rap teravih olsun yani... Allah’ın izniyle Amerikalı Müslümanlar yakın bir gelecekte Beyaz Saray’ın anahtarlarını Yahudilerin elinden alacaklar. Ve Özgürlük Anıtı’nın tepesinden okunan ezan tüm Amerika’da hatta dünyada canlı yayınlanacaktır. Karanlıkta dile getirmekten korktuğunuz hakikat gün gelecek gökdelenlerin tepesinden tüm dünyaya haykırılacak Amerikalı beyazlar, Kızılderililer, siyahiler, Hispanikler, Jamaikalılar, Portorikolular hepsi bu çağrıyı duyacaklar. Ve hepsi şeksiz şüphesiz o çağrıya inanacaklar. İşte o zaman yakın geçmişte Iraklı Müslümanların, Afganların, Filistinlilerin, Suriyelilerin, Arakanlıların, Afrikalıların ve diğer coğrafyalardaki Müslümanların çektiği bütün o çileler bu yeni dünyanın Müslümanlaşması için çok daha anlamlı olacaktır.

Ne demişti Fransız bilim adamı Pierre Curie. “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.”
Ben de diyorum ki; 50 yıllık Milli Görüş Hareketinden geriye bu muhafazakâr İslamcı iktidar kaldı. Bunlarla ülkede yol, hastane, havaalanı, tüneller, TOGG, İHA’lar, SİHA’lar vs. yapıldı. Şayet 23 yıllık iktidar şansı başında rahmetli Necmettin Erbakan’ın olduğu tam teşekküllü bir Milli Görüşçü partiye tanınmış olsaydı, muhtemelen bugün biz Plüton’da teyemmümün farzı iki midir, üç müdür, şapkasından dolayı Satürn laik bir gezegen midir, konularını tartışıyor olacaktık.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

28 Şubat 2025 Cuma

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 102

1980’lerde ülkede anarşistler vardı. Komünistler ve milliyetçi geçinen faşistler. Sokaklarda birbirini vuruyorlardı. Devletin güvenlik politikası bu anarşiyi bitirmek üzerine kurulmuştu. Her akşam haberlerde Türk bayrağına dönük yasadışı örgüt üyesi komünistler teşhir ediliyordu. Masada silahları, dokümanları oluyordu. Sol elleri havadaydı bu anarşistlerin.
90’lı yıllarda devletin güvenlik konsepti PKK terör örgütü ve radikal İslamcılarla mücadele üzerineydi. Güvenlik güçleri Stalinist kırolarla ve fundamentalist dincilerle uğraşıyordu. PKK terör örgütüyle mücadelede epeyce şehit verildi. Radikal İslamcılar her şeye rağmen sokağa çıkmadılar. Devlet istihbaratıyla tarikatları paçavraya çevirdi, İBDA-C ve Hizbullah gibi örgütleri de imha etti. Artı SSCB’nin çöküşüyle Demirperde blokuna karşı içeride CIA ve NATO tarafından dizayn edilmiş yapı tasfiye edildi. Direnenler suikastlarla elimine edildi.
2000’lere gelindiğinde devletin güvenlik konsepti ilk başlarda marjinal sol örgütlere (Dev-Sol, TİKKO) karşı takip bilgi şeklindeydi. Ama bu algı 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Kemalist generallerin iktidar üzerindeki gölgesine yöneldi. Birçok paşa tutuklanıp yargılandı.
2010’ların ikinci yarısında ise devletin güvenlik politikası iktidarın Kemalist generallere karşı kullandığı Fetö’ye yöneldi. İktidar Fetö’nün siyasi ayağına ilişmedi. Kuyruk takımını ise hukuku hiçe sayarak ezip geçti.
2020’lerde ise devletin güvenlik algısı bambaşka bir şeye dönüştü. Devletleşmiş bir iktidar kendisine karşı yapılan her eleştiriyi, her politik itirazı bir tehdit algısı olarak görüyor ve anında cezalandırıyor. Yukarıdaki dönemlerle karşılaştırıldığında normalde devlet için hiçbir mesele yok gibi. Fiili terör sıfırlanmış durumda. İstihbarat eskisiyle mukayese edilmeyecek kadar gelişmiş. Ama iktidar en küçük bir eleştiriyi 80’lerin, 90’ların, 2000’lerin, 2010’ların terör faaliyetlerinden çok daha tehlikeli görüyor. Hukukla üzerinden silindir gibi geçiyor. Yani ülkede terör bittiğinde daha fazla hakka sahip olmuyorsunuz. Terörle mücadele refleksi sizi mercek altına alıyor ve size bir teröristten çok daha değersiz bir muameleyi reva görüyor.

Çok eskiden Trabzon’da sağır ve dilsizler okuluna gidiyordu. Onunla sürekli otobüste dolmuşta karşılaşıyorduk. Başlarda onu biraz çekilmez ve geveze bir tip olarak görüyordum. Zamanla ötede beride karşılaştıkça ilginç bir kişilik olduğunu keşfettim. Bir yanıyla mekanik bir Alman’dı. İşaret diliyle anlaşmaya çalışıyorduk. Bir keresinde Rize’de kendisi gibi sağır ve dilsiz bir grup akranıyla arayıp beni buldu. Polisleri benim de onlar gibi sağır ve dilsiz bir misafir olduğuma ikna edip stadyumunda özel bir locaya soktu. Maçın ardından sadece sağır ve dilsiz üyelerin girebildiği özel bir oyun lokaline götürdü. Lokalde saatlerce bardak ve okey taşı şıngırtısı, otomobillerin fren sesini dinleyip çay içtim. Zira lokaldeki televizyonun sesi kısılmıştı.
Bir ara onu mahkeme salonunda canı sıkılmış bir halde yeminli tercüman eşliğinde ifade verirken gördüm. O anda ona hiçbir şey sormamayı sadece merhaba deyip geçmeyi tercih ettim. Bu haliyle kanundışı bir şeylere bulaşabileceği hiç aklıma gelmemişti. Aradan epeyce zaman geçti. Geçenlerde onu sokakta canı sıkılmış bir halde yürürken gördüm. Yaklaşıp yandan hafifçe tosladım. Hemen döndü ve bana baktı. Yüzüne dikkat kesilince eliyle hemen bıyıklarını kapattı. Ne o bıyıklar, tam bir maço olmuşsun, diye işaret ettim. Güldü. İşaret diliyle oradan buradan konuştuk. Eşimden boşandım, dedi. Neden, diye sordum. Çok fazla gevezelik ediyordu, dedi. Katıla katıla gülmeye başladım. Sağır ve dilsiz birisi nasıl boşanmaya sebep olacak kadar gevezelik edebilir ki, diye sordum. İç çekti ve ah bir bilebilsen, diye bir dizi bileşik işaretle dertlerini sıraladı. Tamam, bu konuda başka soru sormuyorum sana, dedim. Peki şimdi ne olacak? Hiçbir şey. Çocuğunuz var mıydı? Evet, bir oğlum vardı, şimdilik onda ama ona ben gününü göstereceğim, anlamında bir sürü şey daha. Ve ilave etti. Bir tane başörtülü, helal süt emmiş bir kız buldu bana annem, onunla evleneceğim. Derken de kaldırıma park etmiş siyah bir Audi marka otomobili işaret etti. Ben de vitesi birden ikiye sonra üçe, dörde geçirip gaza basma işareti yaptım. Sen de az değilsin, der gibi genişçe güldü. İddiasız ılık bir cumartesi günü tadında vedalaştık.

Yani Ali ağabeyin var böyle külüstür hikâyeleri. Zamansız bir şekilde arar beni, insanlar ibret alsın diye devrik cümlelerle ve de bağlaçsız olarak nefes nefese anlatır. Bazen anlattığı hikâye edebiyatın klasik ölçülerinden taşar. Bazen mesajı evrensel açıdan yetersiz olup yerel kalır ve edebiyatın acımasız estetik tavrına kurban gider. Neyse bunu elemeden yazalım.
Erzurum’un bir köyünde – muhtemelen İspir’in bir köyünü kastediyordur – yaşayan Hacı İbrahim Efendi adlı bir zat yaşarmış. Hacı İbrahim Efendi bir gün işlerini halletmek için köyden ayrılıp şehre inmiş. Aynı köyün yerlisi Daştan Ağa’ya tembih etmiş. Ben köyde yokken köye göz kulak ol, misafir gelirse benim adıma onlarla ilgilen, yedir içir onları, memnun et! Bir zaman sonra bir grup İkizdereli hemşerilerimizin yolu o köye düşmüş. Hepsi yol yorgunuymuş, karınları acıkmış, yemek yemeye ve dinlenmeye ihtiyaçları varmış. Hacı İbrahim Efendi’nin Daştan Ağa’ya emanet ettiği köye gelmişler. Gelmişler ama ortada onlarla ilgilenecek kimse yokmuş. Daştan Ağa o günün sabahında evinin kilimlerini katırlara yüklemiş, dereye inmiş iyice yıkamış ve kurutmak için güneşe sermiştir. E haliyle yorgun düşmüş ve dinlenmekteymiş. Köye gelen misafirler kendileriyle kimsenin ilgilenmediğini görünce hayli hayal kırıklığı yaşamış ve aç bir halde köyün çıkışına seğirtmişlerdir.
Tam köyden çıkacaklarken bakmışlar ki birbirinden güzel bir sürü kilim derenin kenarına serilmiş. Ulan bizimle ilgilenmediniz, bir sofra kurmayı bize çok gördünüz, deyip öfkenmişler. Dere kenarındaki kilimleri atlara yükleyip gitmişler. Akşam olmak üzereyken Daşdan Ağa kilimleri almak için dereye inmiş. Ama kilimler serdiği yerde değilmiş. Kilimlerin olduğu yerde bir çubuk varmış. Çubuğun tepesinde mektuba benzer bir kâğıdın asılı olduğunu fark etmişler. Daşdan Ağa kâğıdı almış ve köye dönmüş. Geç vakitte Hacı İbrahim Efendi’nin döndüğünü duyunca da elinde mektupla soluğu onun huzurunda almış. Mektubu Hacı İbrahim Efendi’ye uzatmış. O da mektubu okumaya başlamış.
Kurban sana hacıların hacısı
Hiç çıkmasın yüreğinden kilimlerin acısı
Her gün gelir geçer buradan kaçışı? (kaç kişi)
Ne bilirsin aldı onları hangisi?
Hacı İbrahim Efendi derin bir nefes almış ve “Senin kilimlerini benim zannedip almışlar. Zararını karşılamam icap eder.” demiş. Çalınan kilimlerin parasını Daşdan Ağa’ya ödemiş. Sonuç; emaneti ehline verme hususundaki isabetsizlik yetki sahibinin mesuliyetini ortadan kaldırmaz.

Kabul edelim artık; politik olarak hepimiz birer “Bad Boys” (Kötü Çocuklar) durumundayız. Hani şu 90’larda Harlem’de marihuana satarken polisten baskın yiyen zenciler vardı ya, hah işte o zenciler gibiyiz. Hepimizin elinde çok fazla mal (sistemi eleştiri fikri) birikti ve bunları bir türlü elimizden çıkaramıyoruz. İnternet ortamında sıkı kontrol altındayız. Siber polis sürekli devriye atıyor; şüpheli kelimelerden aforizmanızı yakalıyor; hesabınızı not edip savcılığa bildiriyor. Siber suçlarla mücadele merkezi hakkınızda soruşturma başlatıyor. Profilinizden eşkalinize, paylaşımlarınızdan siyasî görünüşünüze ulaşılıyorlar. İşin sonu herkesin malumu; üstünkörü yargılamalar ve hiçbir savunmanın dikkate alınmadığı hükmen kararlar. Kısacası Amerika’da polis uyuşturucu satan zencilere nasıl davranıyorsa bizde de siyasî İslamcı iktidar gazetecilere, yazarlara, aydınlara, bloggerlara benzer bir muameleyi reva görüyor.

Saadet Partisi’nin genel başkanı Mahmut Arıkan Bey’in Amerikan başkanı Donald Trump’a cevaben yazdığı sözde mektup siyasî olgunluktan yoksun ve de çocukçaydı. 22 yıllık siyasal İslamcı iktidarın lütfuyla siyaset yapılmaz! Onların sarayları, hukukçuları, mahkemeleri, makamları zenginlikleri servetleri, yazarları vs. var. Ne şimdi bu? Bay Başkan adına Amerika'ya cevap verildiğinde siyaset yapmış mı oluyorsunuz? Sizin kendinize has bir siyasî lügatiniz yok mu? Bak reis, beni resmi olarak Saadet Partisi başkanı olarak tanımadın ama küçük işlerde görev verildiğinde göreve hazırız, mesajı.
Maalesef Milli Görüş Hareketi ve Saadet Partisi benim için tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Bu mudur, Saadet Partisi’nin Amerikan başkanına karşı vereceği cevap! Artı onların ikisi ikiz kardeşler! Ciddi bir sözünüz olacaksa iki emlakçıya birden olması gerekiyor. Donald Trump esip gürlerken çok zalim de bizdekiler melâike mi? Mahmut Arıkan’ın genel başkanlığını yaptığı Saadet Partisi ile ilişkim – eminim birçok kişi de benim gibi hissediyordur – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir şiirindeki şu dizeleri gibi.
“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında! / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” Yani zaman ve siyasetteki sığ gelişmeler hafızamıza işlemiş asr-ı saadeti parçalıyor. Biz de hayalet gibi bu hareketin orasında burasında dolaşıyoruz.

Aristokrat bir ailede doğmuştu. Zira babası ağır ceza mahkemesi hâkimiydi.
İlk mektebi Gülbahar Hatun Mahallesi’ndeki bir okulda Trabzon surlarına, Gülbahar Hatun türbesine, camisine ve Karadeniz’in kâh hırçın dalgalarına kâh atlas gibi durgun haline bakarak okudu.
İlk gençlik yıllarında Trabzon’un köklü futbol kulüplerinden Necmiatispor’u tutuyordu. Kendi deyimiyle; “Bizim zamanımızda Trabzon’un efsane kulübü Necmiatispor vardı!” Üniversitede İTÜ makine mühendisliği okudu. Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşıydı.
Para karşılığında onun mühendislik ödevlerini yapıyordu. Abdest alırken ayağına geçirdiği takunyalardan dolayı adı “Takunyalı”ya çıkmıştı.
Devlet bu zeki ve yetenekli genç adamı II. Dünya Savaşı’nda Almanların askeri teknolojide ulaştığı seviyeyi öğrenip kötürüm durumdaki Türk sanayisine uyarlasın diye yüksek mühendis sıfatıyla Almanya’ya gönderdi.
II. Dünya Savaşı ilk gençlik yıllarına denk gelmişti. Adolf Hitler’i ve Nazileri duyarak yetişmişti. Şimdi onlardan geriye kalan yapıyı yerinde tetkik etme ve teorik mühendisliğini tahkim etme zamanıydı.
Bu genç adam Almanya’da hiç olmayacak bir şeyi keşfetti. Naziler döneminde üretilen Leopar tanklarının motorlarını geliştirdi, yakıt sistemleri arasında geçişkenliği sağladı. Patentini aldı.
İsmet İnönü’nün tabiriyle “100 yılda bir gelen deha seviyesinde” bir yetenekti. Tek sorunu ziyadesiyle dindar olmasıydı.
Bir sanayinin kurulması hususunda size basit bir vidanın yapımından başlayarak en kompleks üretim sistemlerini en ince detayına kadar izah edebilecek bir mühendislik ufkuna sahipti.
Bir ülkenin kalkınmasında ağır sanayinin, teknolojik ilerlemenin, savunma sanayinin, endüstriyel üretimin ne denli kritik bir konu olduğunun farkındaydı.
Türkiye’ye döndü ve Almanya’da öğrendiği bir dizi sanayi projesini hayata geçirmek için kolları sıvadı.
Önüne çıkan bir dizi bürokratik müşkülattan sonra kritik bir şeyi fark etmişti. II. Dünya Savaşı sonunda Almanya’yı imha eden ve Avrupa’ya çöreklenen siyasî yapının taşeronları Türkiye’yi içeriden esir almıştı.
Kafasındaki bütün o projeleri (ağır sanayi, otomobil ve motor üretimi, sınai makine üreten fabrikalar, savunma sanayii vs.) yapabilmesi için ülkede Avrupa’nın ve Amerika’nın taşeronu olmayan bağımsız bir iktidarın başta olması gerekiyordu.
İşte sırf bu projeleri hayata geçirebilmek için siyasete girmesi ve en azında iktidara ortak olması gerekiyordu.
Önce Milli Nizam Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Sonra Milli Selamet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Ardından Refah Partisi’ni kurdu, o da kapatıldı. Hiç ara vermeden Fazilet Partisi’ni kurdu, kapatıldı. Bunu da sorun etmedi, Saadet Partisi’ni kurdu, henüz kapatılmadı.
Amerikalı Müslüman boksör Muhammed Ali Clay’a hayrandı. Onu Türkiye’ye davet etmişti.
İlginçtir, bir zamanlar yerel belediyecilikle siyaset öğrettiği talebeleri “kayıp trilyon!” davası ile tepeden tırnağa deha bu adamı Ayvalık’taki yazlığında ev hapsine gönderdiler.
Onunla siyasette karşılaşmaktan korkanlar o yıllarda Fetö ile yol alıyorlardı.
Çünkü onun azılı Siyonistlerin bu topraklardaki tüm emellerini ordinaryüs seviyesinde bilen ve önlem alabilen siyasî bir deha olduğunun farkındaydılar.
Tabi bahsettiğim kişi rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dı.
Siyaset yaptığı yıllarda hiçbir zaman sözü ucuzlatmadı. Klasik sağcılar gibi halkı aldatmadı.
Siyaset yaptığı her dönemde diyaloğa açık, yapıcı bir tavır sergiledi.
Ama Batı adına bu topraklarda siyaseten taşeronluk yapanları kıyasıya eleştirmekten de geri durmadı. Onları “taklitçi zihniyet”, “işbirlikçiler!” olarak tanımladı.
Yıllarca merkez sağa teşne muhafazakâr halkın onu anlamasını ve siyaseten desteklemesini umdu. Ama bu hiçbir zaman mümkün olmadı.
Bilhassa 28 Şubat post-modern darbe döneminde askerin iktidara karşı yaptığı fahiş hatayı halka şikâyet etmeye yeltenmedi. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmekten kaçındı. Devlet adamlığı adına asil bir duruş sergiledi.
Onu uyduruk bir hukuk davasıyla Türk siyasetinden men edenler yıllarca 28 Şubat döneminin en büyük mağdurlarıymış gibi halka türlü masallar anlattılar. Oysa sürecin tek mağduru oydu.
Necmettin Erbakan, tıpkı Avrupa Birliği gibi İslam ülkelerinin de küresel ölçekte bir birlik kurması gerektiğini her fırsatta vurguladı.
Bunun için de koalisyon ortağı olduğu dönemde D-8’leri kurdu. Ve bunu coğrafi konumu farklı 8 benzemez Müslüman ülkeyi ikna ederek yaptı. Erbakan İslam dinarından bahsederken henüz bitcoin icat edilmemişti.
Yani dünyadaki müesses nizama karşı alternatif bir medeniyet projesi olarak kurulmuş tek ve ilk siyasi blok D-8’lerdi. Projenin iktisadi, siyasi, kültürel, askeri bir sürü ayağı vardı. Ama bizdeki Yahudi dostları bu alternatif medeniyet inşasının önünü kestiler.
Bugün ülkedeki siyasal İslamcı iktidarın pek bi övündüğü İHA SİHA yapımı işlerinin temelini parıltısız bir şekilde atan kişi yine Erbakan’dı.
1974’teki Kıbrıs çıkarmasındaki cesur tavrı utangaç Ecevit’in tüm siyasi yaşamına makas kırdırdı. Onu milliyetçi solcu kıvamına itmişti.
Refah-Yol koalisyonunda Amerika’nın “İran’la ilişkilerinize mesafe koyun!” sözüne karşılık ilk yurt dışı ziyaretini Tahran’a yapan kişi Erbakan’dı.
Yine Refah-Yol iktidarında Siyonist İsrail’in Filistin’e tek mermi atamamış olmasının nedeni Siyonistlerin onu Kıbrıs Barış Harekâtındaki kritik rolünden çok iyi tanıyor olmasıydı.
Kısacası bu ülke rahmetli Necmettin Erbakan’a siyasette iktidar şansı tanımamış olmasının bedelini küreselcilerin taşeronlarına esir düşerek ödüyor.
Şimdi bütün bu aforizmayı yazmamın esas nedenine gelecek olursak; Saadet Partisi genel başkanlığı koltuğundaki Mahmut Arıkan’ın Amerikan başkanı Donald Trump’a verdiği çakal osuruğu değerindeki cevap. O cevabı yukarıdaki esaslı siyasî çizgiye yakıştırabiliyorsanız benim için sorun yok. Tüm eleştirilerime rağmen ben Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı cesur bir siyasetçi, esaslı bir devlet adamı ve ciddi bir Müslüman olarak tanıdım. Onun oturduğu koltukta hiçbir ucuz numara göremedim. Onun için bu türden ucuz numaralara karnımız tok!

Amerika'daki idam mahkûmlarının son yemek menülerini inceliyorum. Onun için ülkede olup bitenler pek ilgimi çekmiyor. Amerikalı idam mahkûmlarının son yemek listelerindekiler pizza, karides, çilek, kızarmış patates, tavuk kanadı, peynirli pasta, karnabahar, Rus salatası, içecek olarak kola, meyveli soda ve Fransız birası var. Görüldüğü gibi hiçbir idam mahkûmu Türk mutfağına seğirtmemiş.
Bizim Sercan’ı idama mahkûm ettim ve ona son olarak ne yemek istediğini sordum. Korkma Sercan yemeğin parasını adalet bakanlığı ödeyecek.
“Ağabey, zıkkımın kökünü yiyip yaşama şansım yok mu?”
“Sercan duygusallığı bırak ama son anların keyfini çıkarmaya bak!”
Çeyrek tabak havyar, bir porsiyon zargana, iki dilim mısır ekmeği, lop pirzola, 6 dilim cevizli baklava, büyük boy 2 çay!
Bu da Serhat’ın son yemeği; perde pilavı, kuru fasulye, kadınbudu köfte, bol limonlu yaprak sarması, 12 dilim pastırma, tahinli ve de cevizli balkabağı tatlısı ve son olarak köy yoğurdu!


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

15 Şubat 2025 Cumartesi

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 101

Son durum bana Kenan Evren’in 12 Eylül darbesi sonrasındaki deportizasyon politikasını hatırlattı. Ülkede ne kadar komünist, faşist, anarşist, akademisyen, sanatçı vs. varsa soluğu Avrupa’da almıştı. Bir kısmı vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Yıllar yıllar sonra Turgut Özal bunlar için meclisten af çıkartmış, siyasî mülahazalarda bulunmamak kaydıyla onları ülkeye davet etmişti. Yani 12 Eylül darbesi sonrasında epeyce depolitik bir dönem yaşanmıştı. Hatta o kadar ki ülkede en çok satan karikatür dergisinin kapağındaki karikatürler yıllarca “Augh! Uguh!” gibi hiçbir anlamı olmayan kelimelerle yayınlanmıştı.
Mevcut siyasal İslamcılar uzun bir iktidar dönemi sonrasında ülkeyi götürdüğü yer 12 Eylül darbesi ikliminden çok daha beter. Ülkede 15 Temmuz darbe girişimi ile 12 Eylül döneminden hiç de aşağı kalmayan bir deportizasyon dönemi yaşandı. Kamu hürriyetleri askıya alındı. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim komutanlığına bağlı askeri yönetimler vardı. Şimdilerde ise OHAL adı altında kamu hürriyetlerine ciddi tahditler var. 12 Eylül askeri ihtilali sırasında sıkıyönetim bölge komutanlıkları olay yeri şeridine alınmıştı. Şimdilerde ise bütün Türkiye olay yeri mahalline dönüştü. Bir ülkede her sözün her olayın kriminal olarak algılanıyor oluşu o ülkede otoritenin ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığının göstergesi.
Bu son dalga öncesinde insanlar şöyle düşünüyordu. İktidar ve ortağı ülkedeki en azılı suçluya bile af çıkarmayı düşünüyorsa demek ki iktidarın muhaliflere karşı açtığı şizoid derecede takıntılı hukuk davalarında ve cezalarda belli bir esneme olacaktır. Bilhassa politik saiklerle açılmış davalar affedilebilecektir. Ama gerçekte tam tersi bir durum yaşanıyor. Muhaliflere karşı baskı, tutuklama, yıldırma stratejisi devam ediyor. Biz tam “Bir faşist doğuyor!” diyorduk ki, Dağıstanlı Faşo tutuklandı. Tam ülkede her şey Brezilya dizisine dönüşmüşken dizi sektöründen bir kişi tutuklandı. Onun ardından ise birkaç gazeteci tutuklandı. Kısacası ülke olarak Kenan Evren’in 12 Eylül sonrası darbe yönetimini bile arar olduk. O zamanlar hiç olmazsa savcılar suçlamanın, tutuklamanın içeriği ile ilgili bilgi veriyorlardı. Şimdilerde o da yok. Karakola, mahkemeye çağırıyorlar sizi ama bir açıklama, en ufak bir bilgi vermek yok. Kurşuna mı dizileceksiniz basit bir formalite mi hiçbir şeyden emin değilsiniz. İşte bu hayalperest siyasal İslamcılarla Yehuda küreselcilerin cumhuriyeti çalarak inşa ettikleri mafya devletinin en baskın karakteri bu. Hürriyet yok ve insan aklıyla tanımlanmış hiçbir şey yok ve hiçbir şeyden emin değilsiniz. Küresel gehinnomi!

İnternette tavuk gibi eşelenip zaman kaybetmemek için kendimce takip ettiğim bazı yazar ve konuşmacılar var.
Yazarlardan; Ahmet Altan’ın Türk siyasetiyle ilgili yazdığı her şeyi okurum. Malumunuz son zamanlarda yazmıyor. Ölmeden önce Engin Ardıç’ı okurdum. Haşmet Babaoğlu’nu göz ucuyla okuma alışkanlığım devam ediyor. Bir kontra bakış olması için zaman zaman Yusuf Kaplan da okuyorum.
Aktüel siyasetle ilgili Yılmaz Özdil’in yazıları okunabilirdi. Videoları izlenebilir. Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal güzellemelerine gülüp geçmek lazım. Türk matbuatında çok az yazar siyasal İslamcı iktidara karşı Yılmaz Özdil kadar bir haklılık payına sahip olmuştur.
Levent Gültekin. Son dönemde Türk siyasetini ahlakçı bir bakış açısıyla ve iyi bir üslupla değerlendiren ciddi bir analist. Bir gazeteci Youtube kanalında kendisini nasıl tahkim eder, sorusunun da en iyi örneği Levent Gültekin.
Nihat Genç. Önceki yıllardaki provokatif nutukları dinlemeye değerdi. Ama Nihat Genç bu mecrada kendini çok fazla tekrar etti. Ve izleyicisini bıktırdı. Salt cumhuriyeti kutsayarak modern bir toplumun meseleleri izah edilemez. Cumhuriyet işin sadece bir kısmı. Ciddi sosyolojik analizler gerekiyor bu dünyaya.
Emrah Safa Gürkan. Gevezeliğine rağmen tarihle ilgili insanın merakını gıdıklayan bir yanı var. Üniversite diplomamı kitapların dipnotlarında İlber Ortaylı’yı okuyarak aldım. Eskiden ciddi bir bilimadamıydı. Ama şimdilerde ciddiyetsiz ve popülist bir tavrı var. Emrah Safa Gürkan o yılışık haliyle bile İlber Ortaylı’dan çok daha ciddi. Dücane Cündioğlu. Günümüz meselelerine biraz felsefi açıdan bakmak isteyenler için Dücane gayet makul bir isim. Ama Dücane’nin cevabını vermediği soru Aristoteles günümüzde bir F1 yarışını izleseydi ne düşünürdü? Sabırla bekliyoruz.
Sevan Nisanyan. Aktüel konularla ilgili yorumları dinlenebilir bir dilbilimci. Sevan Bey’in ciddi bir dünya görgüsü var. Bazen zıvanadan çıkıyor olsa da dinlemeye değer bir konuşmacı.
Fatih Altaylı. Türk televizyonlarında programlarına seçtiği konularla, davet ettiği konuklarla en izlenebilir olandır. Ama tarih konusunda Celal Şengör’e söz hakkı tanıması, İlber Ortaylı’nın bohçacı Çingene kadın ağızlı yorumları yaptığı işin ciddiyetini berhava etmiş gibi. Gerçi Fatih Altaylı o imaj kaybını tek programla düzeltecek güce sahip ama Celal Şengör’ün Ebu Laklakan tavrı izleyicileri bıktırdı sanki.
Maalesef Milli Görüş camiasında siyasî analizleri okumaya değer, okuru düşünmeye kışkırtacak yazar, yorumlarıyla gündemi tartabilecek sözü merak edilen yazar ya da yorumcu mevcut değil. İşin bu kısmı farklı bir kategoridir, ciddi bir ihtisas ve tecrübe gerektirir. Biat ehli, kutsalı peşin camialardan çıkmaz bu türden şeyler.

Mısır’ın herhangi bir Firavun’u, Mezopotamya’nın Nemrud’u, Kenan’ın Haman’ı, Roma’nın bir imparatoru ya da Asya’nın bir Kağan’ı ile aynı dönemde yaşamış olsaydınız bir ülkenin onların yönettiği gibi yönetilmesi gerektiği konusunda ikna olurdunuz. Hatta onlarla konuşma fırsatı bulsaydınız sizi iktidarlarının meşruiyeti hususunda ikna ederlerdi. Zira mükemmel devlet organizasyonları, disiplinli ordular, zirai üretim, zenginlik, saraylar, düzenlenmiş yollar vs. kusursuz bir sisteme şahit olurdunuz. Aklınızda en küçük bir soru işareti kalmazdı. Bu tanrı çıldırmış olmalı! İşlerini bu denli kusursuz yapan Firavun’dan, Nemrut’tan, Haman’dan, sultanlardan, kağanlardan, imparatorlardan, Kayzerlerden ne istiyor? Bunca şeyi yapan bu yöneticiler neyi eksik yapıyorlar ki? Evet, esas soru tam da bu; tanrı ne istiyor? Bütün o şeyleri sadece kendisi adına, kendisinin koyduğu kurallar içinde, insanın doğasını ihlal etmeden, kalkınmanın yükünü zayıfların, güçsüzlerin, savunmasızların sırtına yıkmadan, tek otoritenin ve kanun koyucunun kendisi olduğunu kabul ederek, insanın ve diğer mahlukatın hukukunu ihlal etmeden ve en önemlisi bütün o şeyleri yapıp edenlerin kendisini bir halt zannetmeden yapmasını emrediyor. (Felsefi olarak bir tür komünizm aslında bu.) İşte bu düzene -bazı dangalakların İslam Sümerlerden uyarlandı, saçmalıklarına rağmen- “Selam!” (İslam) diyoruz biz. Bazı Firavuncukların anlayamadığı şeyin özeti tam olarak budur. İstersen yıldızlardaki elmasları kırpıp başımızdan aşağı dök; Allah indinde bir b.k böceği kadar bile bir değeriniz yok. Anladınız mı?

Her şey Chuck Palahniuk’in Ölüm Pornosu romanındaki gibi. İçinde yaşadığımız modern hayatta her olup biten internet mecrasında ortaya saçılıyor. Görüntü ve yazıyla kitlelerin zihnine boca ediliyor. Politikacılar sözleri ve icraatlarıyla toplumları sürekli politize ediyorlar. Onların her sözü, toplumları yönetmekle ilgili her politik tercihi günümüz medya ağında dipsiz bir anlam bulamacına dönüşüyor. Bütün algılar parçalanıyor ve beraberinde ölçekli bir dekadans yaşanıyor. Ve bu durum her gün bir daha bir daha yineleniyor. Olup bitenlere dair sarf edilen her söz, yapılan her yorum, analiz o şeyin üzerini kaplayan kalın bir örtüye dönüşüyor. Onun için aktüel politikadaki gelişmeler karşısında biraz susmak, gündeme mesafe koymak, biraz nefeslenip olayları uzaktan izlemek çok daha anlamlı gibi duruyor. Çünkü hemen her gün aynı kısır döngüde tekrarlanan o şeyi asıl gölgeleyen o şey hakkında sarfedilen sözlerin kendisi aslında. Kısaca günümüzdeki medya Platon’un Mağara metaforundan farksız. İnsanın sonsuz aptallığını yorumlamaya çalışmak insana hiçbir şey öğretmiyor. Hatırlayın, Buda’nın hayatın bütün sırrını anlaması için bir gün sarayından dışarı çıkıp sadece bir dilenciyi, yaşlı bir Hintliyi ve de yolda uzanmış bir hastayı görmesi yeterli olmuştu.

İki hafta önce yazmıştım. Yayınlamaya gerek yok, diye düşünmüştüm. Dün faaliyetten dönünce Serhat “Abi tiyatroyu izledin mi?” diye sordu. Önce anlamadım, “dağdaydım ne tiyatrosu?” Sonra yayınlamadığım aforizma geldi aklıma.
“Ve şimdi spor. Spor deyince de futbol tabii ki. Ama çok şükür içimizdeki futbol tutkusu bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bitti. Bitmesinin nedeni de Fenerbahçe ve Galatasaray kulüplerinin kepazelikte sidik yarıştırıyor olmaları. Mert Hakan’ın futbol provakatörlüğü, Mertens’in ardı arkası gelmeyen sahtekârlığı, hakemlerin her maçtaki 3-4 fahiş hata rezervini İstanbul takımları lehinde kullanma aymazlığı yüzünden Türk futboluna olan ilgi buhar oldu. Bence Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimlerinin futboldaki yüzsüzlüğünü dünyaya ifşa etmek için bütün Anadolu kulüpleri ligi boykot etmelidirler. En azından bu iki takımla yapılacak müsabakalara çıkmayı reddetmeliler. Onlar aralarında oynasınlar ve şampiyonu tayin etsinler. Anadolu takımları da profesyonel futbola akıttığı yüksek meblağları şehirlerin sinema, tiyatro, edebiyat vs. sanat ve kültür alanlarında harcasınlar. Futbola akıttıkları o beyhude paralarla birkaç yıl içinde kültürel anlamda şehirlerini ihya ederler.”

Azılı Siyonistler ve onların bölgedeki işbirlikçileri elbirliğiyle önce Filistin’i taş devrine çevirdiler. Aynı anda Lübnan Hizbullah’ına büyük bir darbe vurdular. Sonra Türkiye’nin de yardımıyla Suriye’de Beşar Esad’ı devirip yerine Muhammed Eş-Şara adlı geçmişi meçhul eski bir militanı getirdiler. İran’ı bir şekilde İsrail’e askeri tehdit olmaktan çıkardılar. Hal böyle olunca Arzı Mevud’un önündeki bütün bariyerler ortadan kalkmış oldu. Ama bütün bu gelişmelerden sonra dünya kamuoyunda şu durum çok fazla dikkat çekiyor. Bir tarafta Amerika ve Avrupa ile her konuda anlaşan Arap liderleri diğer tarafta kendi şerefleri için Siyonizm’e karşı direnen bir avuç Filistinli Müslüman. Yani bölgedeki petro-dolar Arapların içinde yüzdüğü zenginlik ile Filistinlilerin II. Dünya Savaşı sonrasındaki harap Berlin görüntüleri dünyanın gözüne batıyor. Bu enformasyon çağında dünya halkları bu derin çelişkiyi görüyor ve üzerinde düşünüyor. Yani şöyle düşünüyor olmalılar; Siyonizm’in tezgâhında kullanışlı bir aparat olamayacaksam benim de sonum Filistinlilerin sahipsizliğinden pek farklı olmayacak.
Bu açıdan bakıldığında Filistin askeri ya da politik bir mesele değil, modern dünyanın bir ilahiyat meselesidir. Filistin’i dünyadan izole edip ablukaya aldılar, aylarca aç, susuz, ilaçsız bıraktılar. Aylarca en modern silahlarla Gazze’ye saldırdılar, evleri, hastaneleri, okulları bombaladılar. Buldozerlerle bütün altyapısını yıktılar. Kadın, yaşlı, çocuk demeden öldürdüler, yaraladılar, esir alıp hapsettiler ama yine de Filistinlilere diz çöktüremediler. Filistinliler dünyadaki mazlum halkların hayran olduğu o duruşu hiç bozmadılar. Esir aldıkları İsrailli askerlere insanca davrandılar. Siyonistlerin ve onların arkasındaki küresel politik elitin maskesi altındaki modern barbarlığı faş ettiler. Siyonistler şimdi de Amerika’yla Filistin’e gözdağı verme pespayeliğindeler. Bu ilahiyat mevzuunda Allah Siyonistlerin karşısına hiçbir zaman büyük ordular çıkarmayacaktır. Onları Filistinlilerin arsız bir köpeğe fırlattığı taşlarla helak edecektir. Bu kutlu insanlık duruşundan hiçbir Arap şeyhinin, namlı dünya liderlerinin bir nasibi olmayacaktır. Bizimkilerin umreleri de ilahi borsada Magirus otobüslerin tavafı mesabesinde değer bulacaktır.

Rahmetli babaannem derin bir mesele olduğunda “Helbet!” derdi. Sadece “Helbet!” Ama ben o “Elbet!” sözünden babaannemin o meseleyle ilgili efkârının devam ettiğini anlardım. Yani o “Helbet!” kelimesi ile az önceki meselenin bitmediğini, elan yoruma açık olduğunu, olup biten şeylere karşı istihza içeren bir itirazının olduğu anlamını çıkarırdım. Eski insanlarda durum öyleydi. Gelelim bugüne.
Irak çöllerinde kanı dökülen 1 milyon Iraklı Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Afganistan’da öldürülen 100 binlerce Müslüman’ın bir Rabbi vardır, helbet!
Suriye’de öldürülen 600 bin insanın bir sahip çıkanı, bir Allah’ı vardır, helbet!
Biz Müslüman insanlarız, Tanrı’nın yeryüzündeki vicdanını temsil ediyoruz, Ukraynalılardan Ruslardan bize ne diyemeyiz. Ukrayna steplerinde savaşa sürülüp öldürülen Ukraynalıların da Rusların da bir ilahı vardır, helbet!
Akdeniz’de boğulan Suriyelilerin de Afrikalıların da bir Rabbi vardır, helbet!
Azgın Siyonistlerin Gazze’de öldürdüğü binlerce Filistinli çocuğun, masum insanın bir Allah’ı bir hesap görecek olanı vardır, helbet!
Bütün bu suçlardan beraat etmeniz dileğiyle, geceniz mübarek olsun.

İtiraf etmem gerekir ki; böyle bir hayatı hiç tahmin edememiştim. Hele de kalemimin başıma bu denli dert olacağını. Yazdığım her aforizmanın kriminal bir mikrop gibi hukuk laboratuvarlarında mikroskop altında inceleneceğini, her kelimemin tüplere doldurulup türlü kimyasallarla reaksiyona tabi tutulup parlak ampuller ışında inceleneceğini. Akabinde ortaya çıkan sonuçların beyaz önlüklülerce dikkatle not alınıp "canavarca hislerle aforizma yazmak suçunun sabit görüldüğü" bahisle akla zarar cezalar alacağımı. Ah dünya, senden bir şikâyetim yok elbette. İçtiğim suyundan, yediğim ekmeğinden, soluduğun oksijeninden fevkalade bahtiyarım. Nemrutlarına, Firavunlarına ettiğim sözlerimden de öyle. İsmi yitik bir Sümer kralı kadar gururlu, kötü dönemlerde imanında sebat eden bir muvahhit kadar umutluyum. Bu zamanda sıradan bir Müslüman olmak akıl ve ruh sağlığımı korumaktan başka hiçbir iddiam olmadı.

Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

26 Ocak 2025 Pazar

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 100

Kızılderili kabilelerinden Karaayak ve Saliş kabileleri günümüzden 170 yıl önce Amerika kıtasında savaş halindeydi. Durumdan da anlaşılacağı gibi iki kabilenin arasından Uzun Bacaklı geçmişti. Sonra İngilizler silah üstünlüğüyle Kızılderilileri yenip topraklarını ellerinden aldılar ve onları rezervasyonlarda yaşamaya mecbur ettiler. Aradan yaklaşık iki asır geçmesine rağmen Karaayak ve Saliş kabilesi mensupları iki kabile arasındaki savaşı unutmadı. Bundan takriben 10 yıl kadar önce Karaayak kabilesi mensubu Bay Whitford ve yakın bir arkadaşı Kootenai rezervasyonunda Saliş kabilesinin verdiği bir Kızılderili partisine katıldı. Bay Whitford o partide “Hani Karaayak kabilesi mensupları nerede, onları göremiyorum.” (Alt anlam olarak Karaayak kabilseinin tüm üyelerini öldürdünüz) diye gereksiz bir espri yaptı. Bu söz Saliş kabilesi üyeleri ile Bay Whitford arasında ciddi bir gerilime neden oldu. Saliş kabilesinin alkollü üyeleri Bay Whitford’u dövmeye kalkışınca o da bıçağını çekip kendini savuma ihtiyacı hissetti; partinin verildiği çadırdan dışarı çıktı ve yakınlarda park ettiği otomobiline doğru yürüdü. Tam otomobiline binmek üzereyken Saliş kabilesinden bir erkek Bay Whitford’a arkadan hamle yaptı. Bay Whitford bıçağını çekti ve tek hamleyle Saliş kabilesi üyesini göğsünden bıçakladı. Ağır yaralanan Saliş kabilesi üyesi feci şekilde can verdi. Birkaç saat sonra Montaya polisi, Bay Whitford ve arkadaşını yakınlarda kaldığı bir motelde cinayet suçundan yakaladı. Montaya mahkemesi Bay Whitford’a taammüden adam öldürme suçundan ilk 25 yıl temyiz hakkı olmaksızın 100 yıl hapis verdi. Bay Whitford'un mahkemedeki karşı argümanı hiçbir şeye yaramadı. Sonuç; insan sahip olduğu tarihle, içinde yaşadığı evrenle yekûn bir varlıktır.

Yaşlı bir Çinliyi hızlı bir trene bindirmişler. Ve demişler ki; “Bak gençliğinde 2 günde gittiğin yolu artık 2 saatte gideceksin.” O da cevap vermiş; “Peki, kalan 46 saatte ne yapacağım.”
Şimdi Sercan da bana diyor ki; “Hükümet İHA yapıyor, otoyol yapıyor, havaalanları yapıyor, tünel yapıyor, TOGG yapıyor, onu yapıyor bunu yapıyor.” Ben de ona diyorum ki; “Bana ne bütün bu işlerden beni ne ilgilendiriyor? Ben ömrümün kalan kısmında ne yapacağım?”

“11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler vurulduğunda Wisconsin’de su sayacı okuyucusuydum. Saldırıdan sonra Wisconsin’deki su sayacı okuyucuları olarak toplandık. Durumu enine boyuna değerlendirip şöyle bir karar aldık. Taliban’ın bir sonraki hedefi Amerika’daki su şebekelerine zehir katmak ve Wisconsin halkını zehirlemek olabilir! Böylece her birimizi bir su deposuna nöbetçi olarak gönderdiler. Elimizde fenerlerle aylarca Usame Bin Ladin’in su deposuna geleceği günü bekledik. Ama Usame Bin Ladin’in daha önemli işleri olduğundan bir türlü gelmek bilmedi.” Nate Bargatze

Nihayet Donald Trump tekrar Amerika’nın başkanlık koltuğuna oturdu. Yiğidim benim, ne badirelerden geçtiydi. Aslında Trump önceki seçimi kaybetmemişti, Amerikan derin devleti Joe Biden’a hileyle kazandırmıştı. Onun arkasında farmakoloji endüstrisi vardı. Sonrasında ilaç satmak uğruna pandemi ile dünyaya kan kusturdular. Hatırlarsanız Trump Beyaz Saray’dan ayrılırken başkanlık ofisini Viking kılıklı barbarlar basmıştı. O tuhaf kılıklı adamların verdiği mesaj küreselcilerin oyunlarına karşı bir alarmdı. Ama kimse fark etmedi. Küreselciler Trump’ı mahkemelerde süründürdü. Bir ara tutuklanması bile gündeme geldi. Hatta ciddi bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Trump başkanlık için kelleyi koltuğunun altına alıp Amerika siyasetinde giderek Kennedyleşti.
Başkanlık devir teslim töreni o kadar yavaştı ki, Amerikalı politikacılar sanki Hz. İsa'nın dünyaya inişini bekliyorlardı. Muhtemelen Çinliler bu duruma kıs kıs gülüyorlardır.
Amerikan senatosu bizim Kart Horozlar Kulübü'nden farksız. Bill Clinton, Barack Obama, George W. Bush mumyalanmış ölüler gibi. Bütün Yahudiler, Farmasonlar, küresel dangalaklar da orada.
Senatoda Panço şapkalı Meksika başkanını arıyor gözlerim ama yok. En azından tecavüzcü Bill Cosby olsaydı orada.
İlk izlenimim, Trump başkanlık koltuğunda şov yapacak ama asıl işleri yardımcısı JD Vance götürecek gibi. Amerika’nın politikasını anlamak için ona ve ofislere odaklanmak lazım.
Papaz, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında fark gözetmeden tüm senatoyu kutsadı. “God bless America!” Düşünsenize bizim mecliste tütsü yakıyorlar, dua ediyorlar, kandil simidi ve mevlit şekeri dağıtıyorlar.
Amerika’yı kuran kişi Abraham Lincoln'a vurgu yapıyor. Malum Amerika’yı bir Osmanlı Yahudi'si kurmuştu.
Papaz vaazını bitirene kadar senatodaki Kart Horozların boynu bükük. Ama dua bitince dünyanın anasını belleyecekler gibi ciddiler.
Donald Trump'ın eşi Melania bir siyahi asker eşliğinde kontes gibi geldi senatodaki yemin törenine. Ha maskaralık!
Elon Musk hangi sıfatla Amerikan kongresine girdi o meçhul. O da Trump’la başkan olmuş gibi.
Yemin metninde Amerika anayasasını dâhili ve harici düşmanlara karşı koruyacağıma, diyor. Anayasa Mahkemesi kararlarını takmayacağıma, ülkeyi Carleone mafyasına teslim edeceğime, demiyor.
Beyaz Saray’ın bahçesinde top atışları başladı.
Tabi Trump’ın ilk mesajları önemliydi. Ukrayna savaşı bitecek diyor. Ortadoğu’da kaos bitecek, diyor. III. Dünya Savaşı’nın çıkmasına mani olacağım, diyor.
JF Kennedy ve Martin Luther King suikastının belgelerini açıklayacağım, diyor. 11 Eylül saldırısının resmi soruşturma sonucunu da açıkla yiğidim. Kısaca Amerika yarım asırdır sırtında taşıdığı İsrail’den yoruldu. Trump onu Amerikan’ın sırtından atmak istiyor artık. Ama Amerika’daki güçlü Yahudi lobisi buna kolayından müsaade etmeyecek.
Tuhaf ama küresel ölçekte nispeten daha sakin bir dönem olacak gibi. Kırılma Amerika’nın sosyolojisinde yaşanacak. İktidarın içindeki Junior Kennedy’nin başını çektiği hukuk grubuyla Yahudi sermayesinin istila ettiği medya, teknoloji, sinema, silah endüstrisi, farmakoloji ve politika arasında olacak gibi görünüyor. Çin bu denklemde vezire çıkar.

Batı toplumlarında, sistemler, kurumlar ya da kişiler toplumsal hukuku ihlal ettiğinde, insan onuru çiğnendiğinde insanın buna genelde cevabı (tanrıyı, ahlakı, kanunu, iktidarı umursamadan) en büyük yumurtayı çekinmeden kırmak şeklinde oluyor. Bu aşamada insanı ne tanrı, ne din, ne kanun durdurabiliyor. Bu yumurtayı kırmak da genelde sistem içindeki en kritik kişiyi ex ederek sisteme ciddi bir soru yöneltmek şeklinde oluyor. Yani tanrının kendisi de devlet denilen organizasyon da kanunların arkasında iş çevirenlerin hiçbiri kutsal değildir; yönettikleri insan kadar fanidirler. Tek kutsal insanın onurudur; tek dokunulmaz sistemin dışında kalan insanın kendisidir. Bizim gibi Doğu toplumlarında ise tek dokunulmaz devlettir, iktidarlardır, devletten rol çalan sözde seçilmiş kişilerdir. Ne dediğimiz anlamanız için Luigi Mangione davasına bakmanız yeterlidir. Ya da Wikileaks belgelerini dünyanın vicdanına servis eden Julian Assange davasına. Sonuçta kanunların arkasına saklanmış Hitit Çingeneliği modern bir toplumun meselelerini çözemez. Aynı meseleler tekrarlanıp durur.

Dünyanın hali pür melalini görüyorsunuz. Hemen her coğrafyada delilik kol geziyor. Politikacılar bürokratları, teknokratları, hukukçuları, bilimadamlarını, askerleri, demagogları arkasına almış dünyayı büyük bir felaketin eşiğine doğru sürüklüyorlar. Düşünsenize dünya Donald Trump gibi bir dengesizin yeniden Amerika’nın başına geçip işleri yoluna koyması için dua ediyor. Trump’ın mimiklerine bakıyorsunuz 0-6 yaş grubu kreş çocuğu gibi. Ergen bir ülkenin şımarık çocuk ruhlu yeni başkanı.
Böylesi bir dünyanın ciddiye alınacak bir yanı yok. Bütün bunlar olurken Japon bilimadamları laboratuvarlarda dinozor DNA’ları üzerinde çalışarak yavru bir dinozor vücuda getirmeyi başarıyorlar. Bu bilimsel gelişme tüm dünyada heyecanla karşılaşıyor. Ve benzer teknikle her ulus kendi namlı politikacısının mezarına koşup laboratuvarda denemek için hummalı bir şekilde DNA kalıntıları arıyor. Amerikalılar Abraham Lincoln'un mezarını açıp onun DNA’sından yeni bir başkan üretmeye çalışıyorlar. Fransızlar ellerinde haritalarla Napolyon Bonapart’ın mezarını arıyorlar. İngilizler Kraliçe Viktoriya’nın mı, Winston Churchill’in mi yoksa henüz ölen Kraliçe II. Elizabeth’in mi DNA’sına çalışsalar kararsızlar. Ruslarda da durum biraz karışık gibi görünüyor. Vladimir Putin’den memnun olanlar bu türden bilimsel teşebbüslere karşılar. Bazı Ruslar Çar II. Petro’nun DNA’sının çoğaltılmasının savunuyorlar. Azınlıktaki komünistler ise Lenin ile Stalin arasında bölünmüş durumdalar. Çinlilerin laboratuvarlarında Mao Zedung’un DNA’sından yeni bir insan oluşturulmaya çalışılıyor. Japonlar ise imparator Meiji'nin DNA’larını sabırla testlere tabi tutuyorlar. Almanlar Adolf Hitler’de DNA temin edemediğinden Otto Von Bismark’ın DNA’ları üzerinde çalışıyorlar. Türklerde ise durum epeyce karışık. Kemalist bilimadamları Anıtkabir’den aldıkları DNA numunelerini laboratuvarda bir dizi deneye tabi tutup çoğaltmaya çalışıyorlar. Eh haliyle ürettikleri DNA örneğinin sarı saçlı, mavi gözlü olmasını, iyi zeybek oynamasını, tekrar Samsun’a çıkıp ülkeyi Amerikan şirketlerinden kurtarmasını arzu ediyorlar. Muhafazakârlar ise besmele ile Fatih Sultan Mehmet’in kabri şerifini kurcalayıp duruyorlar. Onlar bilimden çok keramete inandıklarından DNA çalışması yapmak yerine sultanın keramet gösterip dirilmesini bekliyorlar. Afrikalılar tek kurtarıcı olarak Nelson Mandela'nın, Hintliler ise Mahatma Gandhi’nin DNA numuneleri üzerinden şansını deniyorlar. Yani bütün bu DNA’lardan yeni liderler üretme deneyleri başarılı olursa dünya nasıl bir yer olacak hep birlikte göreceğiz.
Bu espriden de anlaşılacağı gibi insanlık tarihinin akışı öyle zannedildiği gibi kolayından değişmez. Köklü bir felsefe değişikliği, bir peygamberin zuhuru, yerlilerin at üstündeki Kolomb’u tanrı zannetmesi, James Watt’ın buharlı makineyi geliştirmesi gibi ölçekli şeyler olmaksızın sadece toplumlardaki liderlerin, politikacıların değişiyor oluşu gerçekte hiçbir şeyi değiştirmez.

Önce gişedeki üniformalı görevliden bir bilet satın alıyorsunuz. Sonra filmin başlamasına ne kadar zaman var, diye telefonunuzun düğmesine dokunup saati öğreniyorsunuz. Sinemanın önündeki reklam panolarına bakıp yakında gösterime girecek filmlerden izlemeye değer bir film olup olmadığını kontrol ediyorsunuz. Filmin başlamasına daha var. İçerideki büfeden bir kahve alıyorsunuz. Bu süre içinde zihninizi meşgul etmek için bir şeyler arıyorsunuz. Ve yine telefondaki o saçma sapan videolara dönüyorsunuz. Derken salonun kalabalıklaştığını fark ediyorsunuz ve ağır adımlarla loş ışıklı salona girip koltuğunuza oturuyorsunuz. Biraz sonra ışıklar sönüyor. Beş dakikalık reklam faslı başlıyor. Az önce içtiğiniz kahvenin tadına inat bitki çayı reklamı var!
Ve film başlıyor. Önce filmin evrenindeki objelerin giderek donuklaşan görüntülerinde yönetmenin, kostümcünün, ışıkçının, yazarın, prodüksiyon şirketinin vs. isimleri düşüyor. Bu kez film gerçekten başlıyor. İnsana ait bir sırrın taşıyıcısı gibi birbirinden değişik karakterler basit olaylarla birbirine temas ediyor. Sanatta bu bir krizantem çiçeğinin rüzgârla uçuşan tüyü gibi. Filmin hangi aşamasında nereye konacağını, bütün o kurguyu ne yöne kıracağını o anda bilmiyoruz. Yani başlangıçtaki çok basit bir sebep kelebek kanadı etkisiyle koca bir hayatın akışını bambaşka bir yere taşıyacak gibi görünüyor. Zaman geçtikçe karakterlerin filmdeki varoluş nedenleri giderek derinleşiyor. Karakterler, gelişen olaylar, sarf edilen sözler, aksiyonun taştığı mekânlar bir DNA sarmalı gibi birbirine geçiyor. O sarmalın içinde insanın temasıyla sebepler çaplı olaylara dönüşüyor.
Meselâ bir tren günebakan tarlaları içinden geçerken raydan çıkıyor. Vagonlar uçuyor, insanlar ölüyor. Bir çocuğun bez bebeği dağılıyor. Yine o filmde başka bir şey oluyor. Bir maden ocağı çöküyor, işçiler enkazın altında kalıyor. Filmin fonundan hüzünlü bir duduk sesi yükseliyor. Ormanlar yanıyor filmde, karacalar, ceylanlar, tavşanlar otoyoldan hışımla kaçışıyor. Ama nedense o filmde hiçbir yangın helikopteri havalanıp yangını söndürmüyor. Filmde korkunç bir deprem oluyor. Evler yıkılıyor, insanlar enkaz altında kalıyor, acı çığlıklar atıp yardım istiyor. Tesadüf bu ya; mevsim kış. Karın geometrik yapısı bütün o çığlıkların titreşimini yutuyor. Filmdeki törensel müzik giderek yükseliyor. Sonra bir otel çıra gibi tutuşuyor. Sanki Anadolu’nun ortasına bir çoban ateşi yakılmış gibi alevler gökyüzüne yükseliyor. İnsanlar yanıp kömürleşiyor. Bu kadar aksiyon bana çok fazla geliyor. Filmdeki ana karakterlerle gelişen olaylar arasındaki bağlantı zihnimde kopuyor. Müziğin tonundan anladığıma göre filmde ciddi bir hesaplaşma yaşanacak. Ya benimsin ya toprağın, der gibi ciddi bir kopuş sahnesi olacak. Nihayet oluyor o. Nice koçyiğitler gibi vuruşup toprağa düşüyorlar. Finalde elindeki silahı indiren tek kahraman ağır ağır ufuktaki saraya doğru ilerliyor. Bir Charles Bronson filmi gibi final oluyor.
Filmin sonuna gelindiğinde ise; final sahnesinin yaşandığı yere önce obez polisler geliyor. Sonra fosforlu ışıklarıyla ambulanslar, arama kurtarma ekipleri, yangın helikopterleri, nöbetçi savcı, vali, belediye başkanı, jandarma bölge komutanı, gazeteciler, kameramanlar hepsi oradalar artık. Her şey yaşanıp bittikten sonra devlet tüm kurum ve yetkilileriyle oradadır artık. Tabi oradakiler hüzünlü bir cenaze alayındaki sarkastik bandonun müziği eşliğinde olup biteni anlamaya çalışıyorlar. Sonra filmin cast’i kar taneleri gibi perdeye düşmeye başlıyor. İşin bu kısmı İngilizcedeki Present Perfect Tense gibi. Az önce dramatik bir film izledim ve etkisi sokaktaki aydınlığı görene kadar devam edecek.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.

17 Ocak 2025 Cuma

FİLİSTİNLİ BİR DEDE, BİSİKLET, TORUNU RİM VE MELEKLER – 99

Benim gibi ilk gençliği 90’lı yıllara denk gelmiş orta yaşlı insanlarda arabeskin üç gözde ismi vardı. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur. 90'lı yıllarda söyledikleri arabesk şarkılarla şu bizim bugün bile sahipsiz Anadolu öksüzlüğümüzü duygusal anlamda formüle eden sanatçılar bunlardı.
O zamanlar ülke arabeskte Müslümcüler, Orhancılar, Ferdiciler diye üçe ayrılmıştı.
Arabesk müzikte Müslüm Gürses’ten sonra varoluş sancısı en derin sanatçı Ferdi Tayfur’du. Bence.
Zamanla farkında olamadığımız şey ise bunların bizim ciddi bir parçamız olduğuydu.
Ne zaman kıyıda köşede bunların şarkıları çalsa bizi o kayıp yıllara götürürler.
Afrika'daki Zulu kadınların çocukları erdeme ahlaka çağırmak için uydurduğu o özel maniler gibiydi o arabesk şarkılar. Her dinlediğinizde bir şekilde zihninizi temizleyip sizi o yıllardaki masumiyete götürüyorlardı.
Meselâ çok ilginç bir şey; o yıllarda Bursa'da benim tanıdığım bütün ülkücülerin evlerinde Ahmet Kaya'nın o basbariton türküleri çalınırdı. Ve kimse bunu dert etmezdi. Maksat bir türkünün efkârlı nağmeleriyle benliğini arındırmaktı.
Tabi aradan çok uzun bir zaman geçti.
Arabesk müzikteki şöhretine rağmen Ferdi Tayfur’un hiç skandalı olmadı. Yine Yeşilçam’ın eski aktrislerinden Necla Nazır ile evli olmasına rağmen müziğin haricinde gündeme gelmedi. Yine Ferdi Tayfur insan olmanın zaafını hiç saklamadı. Daha doğrusu arabesk müzikte ulaştığı şöhreti istismar etmedi. Hep sade bir insan olarak kaldı. Ferdi Tayfur bu yönüyle ilginç bir kişilikti.
Meselâ Samsun’da bir dostumun evinde taş plaktan dinlediğim İtirazım Var, şarkısıyla aslında Müslüm Gürses’in benliğimde ne kadar büyük bir yer kapladığını fark etmiştim. Aynı şey Ferdi Tayfur için de geçerlidir. Aslında bu iktidar dönemindeki tavrını görene kadar ben iflah olmaz bir Orhancıydım. Şimdilerde onun şarkılarını duyunca kulaklarımı tıkıyorum. Yani Ferdi Tayfur’un da bir şarkısında dediği gibi;
"Bir gün gitsen bile hatıran yeter!" Belki sen gidiyorsun ama bizdeki sen hemen gitmiyor; o biz ölene kadar orada yaşıyor. Bazılarında ise o yaşarken bile ölebiliyor. Rahmet olsun!

Siyonistler önce Filistinli bir dede olan Halid Neblan’ın oğlunu, sonra torunu Rim’i şehit ettiler. Ardından da Halid Neblan’ı öldürdüler. Görüntülerden anladığımız kadarıyla bu, Siyonistlerin ve onların Ortadoğu’daki işbirlikçi yönetimlerinin imha ettiği Filistin’den geriye kalmış esaslı bir hikâyelerden biriydi. Bisiklete bindirdiği torunu Rim’i avutmaya, onu umutlu bir geleceğe taşımaya çalışan bir dedenin modern dünyanın gözleri önünde yok edilişinin hikâyesiydi. Ama insani açıdan trajik olan bu hikâyenin gerçek anlamda bir sahipleneni olmamasıydı. Oysa bu hikâye sanat ve estetikle yeni bir forma dönüştürülüp insanların hafızasına kazınabilecek türden derin öğelere sahipti. Bu, Boğaz Köprüsü üzerinde anlamsızca böğürürken alttan konteynır yüklü gemilerin Siyon’a akmasından çok daha elzem bir konuydu. Köprüdekiler nasıl bir medeniyetin sarmalında yaşadığımızın farkında olmayan medeni görünümlü barbarlar gibiydiler. Bu akıl fukaralarının bu ülkeyi yönetiyor olmaları insanlık adına dehşet vericidir. Zira hiçbir şehrin reklam panolarında bisikletiyle torunu Rim’i savaşın dehşetinden kaçırmaya çalışan bir dedenin ve torununun posterini göremedik. Üniversitelerin onca sanat bölümüne, iktidarın reklam ajansına, televizyon kanalına, belediyelerin billboardına rağmen Filistin konusunda bu denli dokunaklı insan hikâyesinden hafızamızda kalan hiçbir şey olmadı. Aslında Filistin’le ilgili o kadar çok konu var ki… Bombalarla yerle bir edilmiş Gazze sokaklarındaki Piyanist filmi görüntüleri. Bir bisiklete binmiş Filistinli bir dede ve torunu. Ve bunlara benzer niceleri. Filistin konusunda yaptıkları eylemden aklımızda kalan en çarpıcı görüntü şuydu. Boğaz Köprüsünde güya Filistin mitingi yapıyorlar ama alttan konteynır yüklü bir gemi geçiyor. Bu sahtekârlık tepeden alınmış görüntüyle aynı noktada çakışıyor. Bu halleriyle her şeyi yaratıp dinlenmek için göğe çekilen Yahudilerin tanrısı gibiler. Her şeye sahip olduklarından hiçbir şey yapmaları gerekmiyor. Tanrılık makamındalar, yarattılar (ğelk ettiler) ve göğe çekildiler. Filistin konusunda kimsenin bir şey yapmasına da müsaade etmiyorlar.

Siyasal İslamcı iktidarın kronik çelişkilerine dair…
Ülkeyi millet adına yönettiklerini söylüyorlar; ama gerçekte sadece küresel güçlerin hedefleri doğrultusunda idare ediyorlar.
Görünürde sadece siyasî bir iktidarlar. Ama gerçekte ülkenin yegâne sahibi onlarmış gibi davranıyorlar.
İnsana, onun sözüne ve muhaliflerin eleştirilerine tahammülleri yok ama buna rağmen demagojide üzerlerine yok.
Adalete hukuka inançları eşkıyalar gibi bölük pörçük. Söz kendilerine dokunduğunda hemen hukuku işletiyorlar; ama aynı durum başkasının başına geldiğinde hukuktan bihaber gibi davranıyorlar.
Demokrasi, halkın iradesi sözlerini dillerinden düşürmüyorlar ama gerçekte onu yarı bir diktatörlüğün tahkimi için aparat olarak kullanıyorlar.
Ahlaki açıdan bir sabiteleri yok. Bugün dost dedikleri yarın düşman, düşman olarak tanımladıkları ise dost olabiliyor.
Görünürde terörle mücadele ediyorlar. Halkın güvenliğini siyaseten bir koz olarak kullanıyorlar. Ama gerçekte korkuyu (terör) onlar yayıyorlar. Sonra terör adına savaştıklarıyla uzlaşabiliyorlar.
Hilafı hakikat sözlerle sürekli demagoji yapıyorlar. Herkesin o sözlere inanmasını bekliyorlar. O sözlerin aksi ispatlandığında ise öfkeleniyorlar. Sahip oldukları güçle o haksız durumu bastırıyorlar.
Kanunlardan, kurallardan, sayılardan, istatistiklerden, olgulardan hiç bahsetmiyorlar. Onun yerine inşallah, maşallah, biiznillah gibi dini retorikle hamaset yapıyorlar.
Halkın hizmetkârıyız, diyorlar ama saraylarında önlüklü hizmetkârlar çalıştırıyorlar.
Geçmişte devletin tek tip insan yetiştirmesinden şikâyetçilerdi. Şimdi “dindar gençlik” adı altında aynı şeyi kendileri yapıyorlar.
Geçmişte teknolojiyi insanlığın yararına işlerde kullanmak gerekir, diyorlardı. Şimdi teknolojiyi böcek gibi insan öldürmekte hiç kuşku –en azından felsefi açıdan- duymuyorlar.
Geçmişte azınlık ve mağdurdular. Ama şimdilerde çoğunluk ve azgınlar.
Her vesile ile fani olduklarını söylüyorlar. Ama gerçekte hiç ölmeyecekler ve iktidardan gitmeyeceklermiş gibiler. Ölseler bile mumyalanıp ölümsüzleşecekler gibi tuhaf bir halleri var.

Şu Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılıp meclise davet edilmesi meselesine gelirsek.
Siyasi açıdan bakıldığında makul bir gerekçesi görünmüyor. Adam siyaseten bir ölü zaten. İktidar cenahı ülke adına ondan nasıl bir çözüm reçetesi umuyor anlamak mümkün değil.
İktidar her türlü eleştiriye rağmen ülkede terörü öteleme konusunda epeyce mesafe kat etmiş. Terör örgütünü ülke sınırlarının dışına taşımayı başarmış. Ülkenin askeri teknolojisi geçmişle mukayese edilemeyecek kadar ilerlemiş.
Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da güvenliği sağlamış. Altyapı ve ekonomik sorunların hepsini halletmiş olmasa da epeyce mesafe almış. Geçmişte terör korkusundan gidilemeyen yerlere artık turistik seyahatler yapılıyor. Yani bölge birçok açıdan normalleşmiş.
Ama Kürt kökenli politikacılar sanki bölgede bu değişim dönüşüm yaşanmamış gibi ayrılıkçı ajandalarla havanda su dövüyorlar. Yani sosyo-politik gerçeklik açısından mecliste ayrılıkçı bir Kürt partisinin varlığı Türk siyaseti üzerinde bir kambur gibi duruyor. Üstelik iktidar sahip olduğu istihbarat ağıyla ve askeri güçle Suriye’de iktidarı değiştirmiş. Her şey iktidarın lehineyken Abdullah Öcalan gibi Stalinist bir militandan siyasî çözüm adına medet ummak akıl ve mantık içinde bir hamle gibi durmuyor. O zaman işin içinde başka hesaplar var demektir.
İktidar son yerel seçimlerde epeyce güç kaybetti. Bir sonraki seçimi kazanabilmek için dışarıda bıraktığı Kürtleri kendi kontrolüne alması gerekiyor. Ve bunu yeni yapılacak anayasada Kürtlere mavi boncuk vadederek yapmayı planlıyor. Bu mavi boncuğu da Kürtlere Abdullah Öcalan’ın eliyle pazarlama derdinde. Ama bu durumda ortaya şöyle bir sorun çıkıyor. Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılında Kürtlerin yaşadığı sosyo-ekonomik şartlar ile 2025’li yıllardaki Kürtlerin devletten ve iktidardan beklentileri aynı mı? Aradan geçen zaman, bölgenin her açıdan değişimi Soğuk Savaş döneminden kalma Stalinist bir kıroyu bilgeleştirdi mi geçersiz mi kıldı? En basitinden 2025’in Türkiye’sinde az çok işlerini yoluna koymuş ortalama bir Kürde Abdullah Öcalan neyi, ne kadar vadedebilir?
Herhangi bir Kürt vatandaşımız çeyrek asırda ulaştığı refah seviyesinden geri dönüp 90’lı yıllardaki ayrılıkçı ideolojik tantanalara dönmesi için gerçek bir sebep var mı? Yoksa bu Çingene düğünü niye?

Kaliforniya yangınına dair...
Los Angeles Yangın Departmanı’ndan itfaiyeci Mike bildiriyor.
“Sayın başkan, öncelikli olarak kiliseleri ve lüks villaları mı yoksa Amerika’yı küreselcilerden mi kurtaralım?”
Uydu görüntülerinden anlaşıldığına göre yangın dört farklı noktada başlamış. Komik ama Amerikalılar lüks villalarını ve son model arabalarını geride bırakıp başka bir eyalete kaçmışlar. Yangın ekibi yolları açmak için buldozerlerle son model otomobilleri kenara itmeye çalışıyormuş. Bu denli saf insanların Amerika gibi büyük bir devlette yaşıyor olmaları akıl alır gibi değil.
Kaliforniya yangını sonuçları itibarıyla Amerikan ekonomisinde yıkıcı bir etkiye sahip. Zira çoğu villa, lüks ev ve otomobil sigortalıymış. Yangının faturası Trump yönetimine çıkacak gibi.
Los Angeles Yangın Departmanı’nın yangına müdahalesi oldukça yetersiz. Şöyle düşünün. Her taraf yanıyor. Federal polis küreselcileri arıyor. “Roger alevler okyanusa ulaştı, umarım deniz tutuşmaz. Sonuç şimdilik Florida güvende.”
Bence Kaliforniya’yı Çinliler yaktı. Trump göreve başlar başlamaz Pekin’i bombalayacak. Konuyla ilgili soruşturma devam ediyor. Yangını uzaylılar çıkardıysa Amerika uzaylılara savaş ilan etmek için senatodan ve BM genel kurulundan uzaylılarla savaşma yetkisi alacak.
Amerika çok büyük bir ülke ama bir o kadar da zaafı olan bir ülke. SSCB döneminden kalma eli Kalaşnikovlu 10 azılı komünist bu ülkenin bir eyaletini rahatlıkla işgal edebilir. Komünistler obez polisleri her türlü haklar. Sorun şu ki o komünist türünden 500 tane bulmak neredeyse imkânsız.
Meselâ Kaliforniya’daki o caanım villalar bizim olsaydı; yemin billah lavazya kanunuyla kurtarırdık onları. O güzelim otomobilleri yangından kurtarmak için hepsini denize atardık. Yangın sönünce sudan çıkarıp sanayiye götürürdük. “Abi bir şeyi yok sadece bujilerine bi bak!”
Şahsen benim anlamadığım bir şey var. I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in ilkel bir savunma tekniği olarak yaktırdığı petrol kuyularını söndürmek için te Macaristan'dan dev alevleri yutup söndüren makineler getirilmişti. ABD doğal afetleri önleme konusunda bu kadar gerilerde mi? Los Angeles Yangın Departmanı’nın Osmanlı’nın tulumbacı ocağından tek farkı sahip oldukları cafcaflı alet edevatları. O alet edevatla biz değil Kaliforniya’yı cehennemi söndürürüz. Sümme haşa!

Otantik Karadeniz müziğinin – Rumca diyalektiği ile olanı – son temsilcilerinden birisiydi Achilleas Vasiliadis. Tabi onun öncesinde Trabzon kökenli meşhur Krisantos vardı. Krisantos’un gençlik dönemi kayıtları iyidir. Son dönemi berbattır. Bu isimleri kimse bilmez; merak da etmez. Ben de fantezi olsun diye yazıyorum zaten. Achilleas Vasiliadis suyun öte tarafında Karadeniz türkülerini hakkıyla söyleyebilen birkaç kişiden birisiydi. Her haliyle bir Karadeniz aşığıydı. Achilleas Vasiliadis’in Âdem Ekiz ile yaptığı eğlenceli bir parakat vardı. Alaycı bir kişilikti. O parakatta arkadaşına “Burada Tanrıyı bekliyoruz!” türünden bir işaret etmişti. Bu arada Rumların tanrıya inancı bizdeki gibi değildir. Tanrıdan bir şey isterken ona dua etmek yerine “Yapsana şunu, benim gibi insan mısın?” diye kızarlar. Achilleas Vasiliadis’in İhsan Eş ile stüdyoda yaptığı kayıtlar müzikal açıdan birer klasiktir. Kemençede ise diğer bir usta Kostas Siamidis vardı. Sözümüz Karadeniz’i “Temel, Laz, hamsi,” sığlığında algılayanlara değil tabi.
Achilleas Vasiliadis eğlenceli bir adamdı ama sağlam da içerdi. Onun için erken gitti. Cenazesi de şanına yakışır bir şekilde oldu. Cenaze kortejinin önünde kemençe çalan arkadaşları, başında öfkeyle istavroz çıkaran bir papaz ve koyu renkli giyitleriyle gözlüklü insanlar. Toprağı bol olsun.

Evet, geldi çattı Kalandar. Gerçekten çok uzun ve eğlenceli bir hikâye Kalandar gecesi kutlamaları. Bunun kalandaris kulandaris türünden türlü numaralarla kutlanması yanı var; çocuklar için bir nevi bayram türü meyveli, pastalı, harçlıklı çıngıraklı çılgınlık yanı var. Gençler için tuzlu Kalandar çöreklerinden yiyip geleceğe dair güzel rüya görme ve muradına erme yanı var. Yaşlılar için bu gecede eski günleri yad etme tarafı var.
Yani belki eski bir köy adeti gibi algılanıyor Kalandar gecesi kutlaması ama öyle değil. Bugün Avrupa ve Amerika’da kutlanan Halloween dedikleri cadılar bayramının menşei Anadolu’daki Kalandar’ın bir tür piçleşmiş varyantı aslında. Her şeyin orijinali Anadolu’da ama dinden imandan dolayı insanımız eğlenmeyi kerih görüyor. Rum adeti deyip kestirip atıyor; iyi işte Kur’an’da yeri var Rum’un! Suresi var mübarek! Yılbaşında elinde bıçakla Noel baba kovalayan ahmak mı ararsın, Mekke’nin fethini yılbaşına denk getiren işgüzar mı ararsın, manyak yığınla ülkede. Sürekli somurtan, sürekli gergin, Tanrı olamadığı için öfkeli bir insan türü. Gel de bunlara Kalandar kutlamalarını, bir gece de olsa hayata ve insana karşı hoşgörülü olmayı anlat. Çok zor azizim. Bu kadim kültürü tüm katmanları ile edebiyata kazandırmak için tam dört yılımı verdim. İki kez İstanbul’a tatile gitmeyi reddettim. Herkes bu evrenin künhüne vardığı için hiçbir şeyi okuma gereği duymuyor. Okuyup öğrenmediği için de siyaseti sosyal hayatı bu denli hoyrat.
Neyse enseyi daha fazla karartmayalım. Bu yıl Kalandar gecesi kutlamaları Trabzon’da Meydan’da yapılıyor. Üstelik belediye öncülüğünde AB’nin fonlarıyla. Halkı eğlendirmek için belediye Avrupa Birliği’nden para alıyor! Nasıl bir ülkede yaşadığımızın özeti bu işte. Ama bakıyorum son yıllarda Kalandar gecesi kutlamalarında özellikle şehirlerde ciddi bir ilgi var. Konuyla alakalı olduğum için sağdan soldan yazıyorlar bana. Baktım bir arkadaşım Kalandar gecesi için içinde muz, ceviz, fındık, fıstık, çikolata ve kurabiye olan bir paket hazırlamış çocuklara. Ve kulağım asansörün motor devrinde, diyor. Birazdan kapısı çalınmış. Kapıda bir curcunadır gidiyor. İçi boş LCW poşetleri havada sallanıyor. Görüldüğü gibi Kalandar kutlamaları zamanımızda form değiştirmiş Kerimcan! Çuvalların markaları LCW, Vakko, DeFacto, Koton! Bu kadardır, bütün o hazırlıklar çocukların gönlünü almak, onlarla beş on dakika oyalanmak ve onlara kendilerini değerli hissettirmektir. Korkmayın kimse istavroz çıkarmıyor bu gecede. Tabi eskiden bu işler çok daha hoyrat yapılıyordu. Şöyle ki dilmacı çocuk bir eve doğru geliyor. Kapıda durup elindeki çuvalı kapının koluna asıyor. Gözden kaybolup şöyle sesleniyor.
Kalandaris kulandaris
Kalandaris kulandaris
Gece geldim kapına
Selam verdim yapına
Selamımı almazsan
Kazma kürek damına!
Çocuk çuvala konulanları beğenmezse aynı mani tekrar eder ama tek bir harf farkla!

Siyasal İslamcıların bir türlü anlamak istemedikleri şeye gelirsek; deve penguenden daha mübarek bir hayvan değildir. Hurmanın ananastan daha mübarek meyve olmadığı gibi. Müslümanlık sadece komünal ya da feodal toplumda yaşayan insanlar için değildir. Aynı zamanda sanayii toplumu içindir de. Siyasal İslamcılar İslam'ın yüksek ahlakıyla sanayi toplumunu çekip çevirecek ve insanlara nefeslenecekleri bir merhamet alanı sunacaklarına, talancı çöl Bedevileri misali modern bir devletin tüm zenginliklerini ya kendileri talan ediyorlar ya da yabancı şirketlere talan ettiriyorlar.

Fransız bestekâr ve piyanist Erik Satie öldüğünde gardırobunda 100’ün üzerinde henüz etiketi kopartılmamış değişik renk ve modelde şemsiye bulunmuş. Söylenenlere göre Erik Satie Paris sokaklarında dolaşırken yağmur başladığında şemsiye ıslanmasın diye onu paltosunun içine sokarmış. Yani şemsiyeyi onu yağmurdan koruyacak bir eşya değil de sosyal turlarında ona eşlik eden bir arkadaş olarak görürmüş. En kötü ihtimalle Mösyö görüntüsünü tamamlayan birer aksesuarmış şemsiyeler. Bu da bize geçen yüzyılın başında Fransızlar ile onların kullandığı eşyalar arasındaki ilişkinin tuhaflığı hakkında bilgi veriyor.


Uyarı: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple eser sahibinin onayı olmaksızın yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı kanun hükümlerine tabidir.